Serahsî'nin Usûl'ü = Temhîdü'l-Fusûl fi'l-Usûl - t. el-Efgānî (Şemsü'l-Eimme es-Serahsî). Kısım: Usûl-i Fıkıh. Kitap: Usûlü's-Serahsî. Müellif: Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Ebî Sehl es-Serahsî (öl. 483 h.). Tahkik: Ebü'l-Vefâ el-Efgānî, İhyâi'l-Meârifi'n-Nu'mâniyye İlmî Heyeti Reisi [öl. 1395 h.]. Yayınevi: Hindistan'ın Haydarabad şehrinde İhyâi'l-Meârifi'n-Nu'mâniyye Komisyonu. (Tıpkıbasımı: Dârü'l-Ma'rife - Beyrut ve diğer yayınevleri tarafından yapılmıştır). Cilt sayısı: 2. [Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur.] Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
أصول السرخسي = تمهيد الفصول في الأصول - ت الأفغاني (شمس الأئمة السرخسي)القسم: أصول الفقهالكتاب: أصول السرخسيالمؤلف: أبو بكر محمد بن أحمد بن أبي سهل السرخسي (ت ٤٨٣ هـ)حقق أصوله: أبو الوفا الأفغاني، رئيس اللجنة العلمية لإحياء المعارف النعمانية [ت ١٣٩٥ هـ]الناشر: لجنة إحياء المعارف النعمانية بحيدر آباد بالهند(وصورته دار المعرفة - بيروت، وغيرها)عدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Râvî cihetinden veya onun dışındaki bir cihetten tekzibe uğrayan haber/hadis hakkındaki fasıl. Râvî cihetinden maruz kaldığı şey ise dört kısımdır: Birincisi, râvînin rivayeti bütünüyle reddetmesidir. İkincisi, râvîden rivayetten önce veya sonra, söz veya fiil olarak hadise muhalefet etmesinin ortaya çıkmasıdır; yahut rivayetin tarihinin bilinmemesidir. Üçüncüsü, râvîden, haberin muhtemel manalarından bir şeyi te’vil veya tahsis yoluyla tayin etmesinin ortaya çıkmasıdır. Dördüncüsü, râvînin hadisle amel etmeyi terk etmesidir. Birinci vecihe gelince, selef hadis âlimleri bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, râvînin inkârıyla hadisin hüccet olmaktan çıkacağını söylemiş; bazıları ise (hüccet olmaktan) çıkmayacağını söylemişlerdir. Bunun izahı şu hadistedir: Rabîa'nın Süheyl b. Ebî Sâlih'ten rivayet ettiği «Bir şahit ve yeminle hükmetme» hadisidir. Sonra Süheyl'e, «Rabîa senin bu hadisi rivayet ediyor» denildiğinde o bunu hatırlamamış ve rivayet ederken «Bana Rabîa, benden rivayet etti – ki o sika bir kimsedir» demeye başlamıştır. İmâm Şâfi‘î, râvînin inkârına rağmen bu hadisle amel etmiş; fakat ulemâmız (Allah onlara rahmet etsin) onunla amel etmemişlerdir. Süleyman b. Mûsâ, ez-Zührî'den, o da Urve'den, o da Âişe (r.anhâ)'dan rivayet etmiştir ki Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Herhangi bir kadın, velisinin izni olmaksızın evlenirse, nikâhı bâtıldır.» Hadis budur. Sonra rivayet olunur ki İbn Cüreyc, ez-Zührî'ye bu hadisi sormuş, o da bilmediğini söylemiştir. Bununla birlikte Muhammed ve İmâm Şâfi‘î, râvînin inkârına rağmen bu hadisle amel etmişler; Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf ise râvînin onu inkâr etmesinden dolayı onunla amel etmemişlerdir. Ve (bu âlimler) demişlerdir ki: «Bu faslın, ulemâmız (Allah onlara rahmet etsin) arasındaki ihtilaf üzere bu şekilde olması gerekir.» Ve bu görüşlerini şu şekilde delillendirmişlerdir: Bir adam bir kâdıya, «Sen benim için bu hasım aleyhine bir hakka hükmettin» diye dava etse, kâdı da bu hükmünü hatırlamasa, bunun üzerine davacı, kâdının bu şekilde hükmettiğine dair iki şahit getirse; bu durumda Ebû Yûsuf'un kavlince kâdı bu beyyineyi kabul etmez ve onunla hükmü infaz etmez. Muhammed'in kavlince ise onu kabul eder ve hükmü infaz eder. Mademki kâdının inkâr ettiği bir hükümde aralarında bu ihtilaf sabit olmuştur, aynı şekilde râvînin inkâr ettiği bir hadis hususunda da asıl budur. Bu esasa göre, Ebû Yûsuf ile Muhammed (Allah her ikisine de rahmet etsin) arasında, Ebû Hanîfe'den rivayet hususunda üç meselede cereyan eden mükâleme de (aynı şekilde) nakledilmiştir.
فصل فِي الْخَبَر يلْحقهُ التَّكْذِيب من جِهَة الرَّاوِي أَو من جِهَة غَيرهأما مَا يلْحقهُ من جِهَة الرَّاوِي فَأَرْبَعَة أَقسَام أَحدهَا أَن يُنكر الرِّوَايَة أصلا وَالثَّانِي أَن يظْهر مِنْهُ مُخَالفَة للْحَدِيث قولا أَو عملا قبل الرِّوَايَة أَو بعْدهَا أَو لم يعلم التَّارِيخ وَالثَّالِث أَن يظْهر مِنْهُ تعْيين شَيْء مِمَّا هُوَ من محتملات الْخَبَر تَأْوِيلا أَو تَخْصِيصًا وَالرَّابِع أَن يتْرك الْعَمَل بِالْحَدِيثِ أصلافَأَما الْوَجْه الأول فقد اخْتلف فِيهِ أهل الحَدِيث من السّلف فَقَالَ بَعضهم بإنكار الرَّاوِي يخرج الحَدِيث من أَن يكون حجَّةوَقَالَ بَعضهم لَا يخرج (من أَن يكون حجَّة) وَبَيَان هَذَا فِيمَا رَوَاهُ ربيعَة عَن سُهَيْل بن أبي صَالح من حَدِيث الْقَضَاء بِالشَّاهِدِ وَالْيَمِين ثمَّ قيل لسهيل إِن ربيعَة يروي عَنْك هَذَا الحَدِيث فَلم يذكرهُ وَجعل يروي وَيَقُول حَدثنِي ربيعَة عني وَهُوَ ثِقَةوَقد عمل الشَّافِعِي بِالْحَدِيثِ مَعَ إِنْكَار الرَّاوِي وَلم يعْمل بِهِ عُلَمَاؤُنَا رحمهم اللهوَذكر سُلَيْمَان بن مُوسَى عَن الزُّهْرِيّ عَن عُرْوَة عَن عَائِشَة رضي الله عنها أَن النَّبِي عليه السلام قَالَ أَيّمَا امْرَأَة نكحت بِغَيْر إِذن وَليهَا فنكاحها بَاطِل الحَدِيث ثمَّ روى أَن ابْن جريج سَأَلَ الزُّهْرِيّ عَن هَذَا الحَدِيث فَلم يعرفهُ ثمَّ عمل بِهِ مُحَمَّد وَالشَّافِعِيّ مَعَ إِنْكَار الرَّاوِي وَلم يعْمل بِهِ أَبُو حنيفَة وَأَبُو يُوسُف لإنكار الرَّاوِي إِيَّاه وَقَالُوا يَنْبَغِي أَن يكون هَذَا الْفَصْل على الِاخْتِلَاف بَين عُلَمَائِنَا رحمهم الله بِهَذِهِ الصّفة وَاسْتَدَلُّوا عَلَيْهِ بِمَا لَو ادّعى رجل عِنْد قَاض أَنه قضى لَهُ بِحَق على هَذَا الْخصم وَلم يعرف القَاضِي قَضَاءَهُ فَأَقَامَ الْمُدَّعِي شَاهِدين على قَضَائِهِ بِهَذِهِ الصّفة فَإِن على قَول أبي يُوسُف لَا يقبل القَاضِي هَذِه الْبَيِّنَة وَلَا ينفذ قَضَاءَهُ بهَا وعَلى قَول مُحَمَّد يقبلهَا وَينفذ قَضَاءَهُ فَإِذا ثَبت هَذَا الْخلاف بَينهمَا فِي قَضَاء يُنكره القَاضِي فَكَذَلِك فِي حَدِيث يُنكره الرَّاوِي الأَصْلوعَلى هَذَا مَا يَحْكِي من المحاورة الَّتِي جرت بَين أبي يُوسُف وَمُحَمّد رحمهمَا الله فِي الرِّوَايَة عَن أبي حنيفَة فِي ثَلَاث مسَائِل من
el-Câmi‘u’s-Sağîr. Bunu Şerhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr’de açıkladık. Zira Muhammed, Ebû Yûsuf’un inkârından sonra ondan rivayet ettiği şey üzerine sabit kalmıştır. Ebû Yûsuf ise hatırlamadığı için Muhammed’in kendisinden yaptığı rivayeti esas almamıştır. Bazı hocalarımız, ulemâmızın sözünün kıyasına göre asıl râvinin inkârıyla haberin bâtıl olmaması gerektiğini ileri sürmüş, bunu ancak Züfer’in (rahimehullah) sözüne istisna olarak atmışlardır. Bunu da iddet bekleyen kadının kocasının sözüne atfetmişlerdir: (Koca) ‘Bana haber verdi ki iddeti sona ermiştir’ der, kadın ise inkâr eder. Züfer’e göre kadının inkârından sonra haber amel edilir olmaz; bizce ise kendi hakkı dışında amel edilir kalır. Birinci görüş daha sahihtir. Zira burada kız kardeşle ve dört kadınla evlenmenin caiz olması, bizce iddetin sona erdiğinin onun hakkında sözüyle ortaya çıkması sebebiyledir; çünkü o, kendisi ile Rabbi arasında bir konuda haber vermede emindir, haberin kadına bitişmesinden dolayı değildir. Bu sebeple eğer ‘Onun iddeti sona erdi’ deyip haberi ona izafe etmezse, sahih olan cevaba göre hüküm yine böyledir. Birinci grup, Zü’l-Yedeyn (r.a.) hadisine delil getirmiştir. Nebî (s.a.v.), Ebû Bekir ve Ömer’e (r.a.) ‘Zü’l-Yedeyn’in söylediği doğru mudur?’ diye sorduğunda onlar ‘Evet’ dediler; bunun üzerine kalktı, namazını tamamladı ve onların kendisinden (işittikleri) haberini, kendisi (o olayı) hatırlamadığı halde kabul etti. Yine Ömer, Hürmüzân’ın emânı konusunda Enes b. Mâlik’in kendisinden naklettiği haberi, (o olayı) hatırlamadığı halde, ‘Sen diri (akıllı) bir kimsenin sözü gibi konuşuyorsun’ sözüyle kabul etmiştir. Zira unutma insana galip gelir. İnsan bir şeyi ezberleyip başkasına rivayet eder, sonra bir müddet unutur ve hiç hatırlamaz. Kendisinden rivayet edilen ravi ise âdil ve güvenilirdir; bu sebeple onun haberinde doğruluk yönü ağır basar. Sonra bu, râvinin unutmasıyla bâtıl olmaz. Bu, şahitlik üzerine şahitlikten farklıdır. Zira asıl şahit inkâr ettiğinde hâkim onun şahitliğiyle hükmedemez. Çünkü fer‘î şahit orada hak üzere şahit değildir ki onun şahitliğiyle hüküm verilsin; o sadece asıl şahidin şahitliğini nakletmekte sabittir. Bu yüzden eğer ‘Falana şahitlik ediyorum’ derse, ‘Beni onun şahitliğine şahit kıldı ve eda etmemi emretti, ben de onun şahitliğine şahitlik ediyorum’ demediği sürece sahih olmaz. Sonra hüküm asıl şahidin şahitliğiyle verilir; inkâr durumunda ise asıl şahitlik mecliste sabit olmaz. Burada ise fer‘î (ravi) hadisi, aslî raviden sahih işitme esasına göre rivayet eder; aslî râvinin unutmasına dayalı inkârı bunu bâtıl kılmaz. İkinci grup ise Ammâr (r.a.) hadisiyle delil getirmiştir. O, Ömer’e şöyle demişti: ‘Hatırlamıyor musun? Biz develerin yanında iken cünüp oldum, toprağa yuvarlandım. Sonra bunu Resûlullah’a (s.a.v.) sordum. Bunun üzerine (Resûlullah) şöyle buyurdu: “Ellerini yere vurup onlarla yüzünü ve dirseklerini…”
الْجَامِع الصَّغِير وَقد بيناها فِي شرح الْجَامِع الصَّغِير فَإِن مُحَمَّدًا ثَبت على مَا رَوَاهُ عَن أبي يُوسُف عَنهُ بعد إِنْكَار أبي يُوسُف وَأَبُو يُوسُف لم يعْتَمد رِوَايَة مُحَمَّد عَنهُ حِين لم يتَذَكَّروَزعم بعض مَشَايِخنَا أَن على قِيَاس قَول عُلَمَائِنَا يَنْبَغِي أَن لَا يبطل الْخَبَر بإنكار رَاوِي الأَصْل إِلَّا على قَول زفر رحمه الله وردوا هَذَا إِلَى قَول زوج الْمُعْتَدَّة أَخْبَرتنِي أَن عدتهَا قد انْقَضتْ وَهِي تنكر فَإِن على قَول زفر لَا يبْقى الْخَبَر مَعْمُولا بِهِ بعد إنكارها وَعِنْدنَا يبْقى مَعْمُولا بِهِ إِلَّا فِي حَقّهَا وَالْأول أصح فَإِن جَوَاز نِكَاح الْأُخْت والأربع لَهُ هُنَا عندنَا بِاعْتِبَار ظُهُور انْقِضَاء الْعدة فِي حَقه (بقوله) لكَونه أَمينا فِي الْإِخْبَار عَن أَمر بَينه وَبَين ربه لَا لاتصال الْخَبَر بهَا وَلِهَذَا لَو قَالَ انْقَضتْ عدتهَا وَلم يضف الْخَبَر إِلَيْهَا كَانَ الحكم كَذَلِك فِي الصَّحِيح من الْجَوابفَأَما الْفَرِيق الأول فقد احْتَجُّوا بِحَدِيث ذِي الْيَدَيْنِ رضي الله عنه فَإِن النَّبِي عليه السلام لما قَالَ لأبي بكر وَعمر رضي الله عنهما (أَحَق مَا يَقُول ذُو الْيَدَيْنِ) فَقَالَا نعم فَقَامَ فَأَتمَّ صلَاته وَقبل خبرهما عَنهُ وَإِن لم يذكرهُ وَعمر قبل خبر أنس بن مَالك عَنهُ فِي أَمَان الهرمزان بقوله لَهُ أَتكَلّم كَلَام حَيّ وَإِن لم يذكر ذَلِك وَلِأَن النسْيَان غَالب على الْإِنْسَان فقد يحفظ الْإِنْسَان شَيْئا وَيَرْوِيه لغيره ثمَّ ينسى بعد مُدَّة فَلَا يتذكره أصلا والراوي عَنهُ عدل ثِقَة فبه يتَرَجَّح جَانب الصدْق فِي خَبره ثمَّ لَا يبطل ذَلِك بنسيانهوَهَذَا بِخِلَاف الشَّهَادَة على الشَّهَادَة فَإِن شَاهد الأَصْل إِذا أنكرهُ لم يكن للْقَاضِي أَن يقْضِي بِشَهَادَتِهِ لِأَن الفرعي هُنَاكَ لَيْسَ بِشَاهِد على الْحق ليقضي بِشَهَادَتِهِ وَإِنَّمَا هُوَ ثَابت فِي نقل شَهَادَة الْأَصْلِيّ وَلِهَذَا لَو قَالَ أشهد على فلَان لَا يكون صَحِيحا مَا لم يقل أشهدنى على شَهَادَته وَأَمرَنِي بِالْأَدَاءِ فَأَنا أشهد على شَهَادَته ثمَّ الْقَضَاء يكون بِشَهَادَة الْأَصْلِيّ وَمَعَ إِنْكَار لَا تثبت شَهَادَته فِي مجْلِس الْقَضَاء فَأَما هُنَا الفرعي إِنَّمَا يروي الحَدِيث بِاعْتِبَار سَماع صَحِيح لَهُ من الْأَصْلِيّ وَلَا يبطل ذَلِك بإنكار الْأَصْلِيّ بِنَاء على نسيانهوَأما الْفَرِيق الثَّانِي استدلوا بِحَدِيث عمار رضي الله عنه حِين قَالَ لعمر أما تذكر إِذْ كُنَّا فِي الْإِبِل فأجنبت فتمعكت فِي التُّرَاب ثمَّ سَأَلت رَسُول الله صلى الله عليه وسلم عَن ذَلِك فَقَالَ أما كَانَ يَكْفِيك أَن تضرب بيديك الأَرْض فتمسح بهما وَجهك وذراعيك فَلم
Ömer (r.a.) başını kaldırmış, kendisi âdil ve sika olduğu hâlde rivayetine itibar etmemiştir. Zira kendisinden rivayet edilmiş fakat o rivayet ettiği şeyi hatırlayamamıştır; bu sebeple cünüp kimsenin teyemmüm yapmasını bundan sonra caiz görmemiştir. Ayrıca âdetin tekzibi, hadisin amel için bağlayıcı bir hüccet olmasını ortadan kaldırdığı gibi –ki bunu daha önce kararlaştırmıştık– râvinin tekzibi âdetin tekzibinden zayıflığa daha delildir. Çünkü haber ancak Resûlullah (s.a.v.)'e ittisal ettiğinde amel edilir; asıl râvinin inkârıyla bu ittisal kopmuş olur. Zira onun inkârı kendisi hakkında hüccettir; bu sebeple ya rivayeti geçersiz olur veya inkârıyla çelişkiye düşer. Çelişki hâlinde ise rivayeti sabit olmaz; rivayeti olmadan da ittisal sabit olmaz; dolayısıyla şehadet üzerine şehadette olduğu gibi hüccet teşkil etmez. Asıl râvinin unutkanlığı vehmedildiği gibi, fer' râvinin yanıldığı da vehmedilebilir. Nitekim insan bir hadis işitir, onu ezberler fakat kendisinden işittiği kişiyi ezberlemeyebilir; zanneder ki onu filandan işitti, oysa başkasından işitmiştir. Bu durumda en aşağı mertebe, vehim konusunda tearuzun meydana gelmesidir; o takdirde ittisal ne onun ne de başkasının tarafından sabit olmaz, çünkü meçhuldür; meçhul ile ittisal sabit olmaz. Zülyedeyn hadisine gelince, o, Nebî (s.a.v.)'in onların haberini duyunca hatırlamış olmasına hamledilir; bu da zahir olan budur. Zira O (s.a.v.) hata üzerine karar kılmaktan masumdur. Ömer'in hadisi de buna ihtimal verir; nitekim belki başkası şahitlik edince hatırlamış, yahut kendi nefsinden gaflet ve o an kalbin bir şeyle meşgul olması sebebiyle unutmuş sonra hatırlamıştır. Bu durum insanda bazen öyle olur ki bir şey meydana gelir fakat sonra onu hatırlamayabilir. O da ihtiyaten almış ve bu yönden kendini emin kılmıştır. Biz de bu tür bir ihtiyata mâni olmuyoruz; fakat iddiamız şudur ki, asıl râvinin inkârı varken haber amel için bağlayıcı olmaz. Fer' râvi âdil ve sika olduğu gibi asıl râvi de öyledir; bu da onun inkârında doğruluk yönünü tercih ettirir; bu yönüyle muaraza tahakkuk eder. En azından rivayet ve inkârdaki iki sözü tearuz eder; bu durumda rivayetinden önceki hâl üzere kalır. İkinci vecih ise –ki bu, ondan söz veya fiil olarak muhalefetin zuhur etmesidir– eğer bu muhalefet rivayetten önceki bir tarihe aitse habere kusur getirmez; o muhalefetin hadisi işitmeden önceki mezhebi olduğu, hadisi işitince ona döndüğü anlaşılır. Tarih bilinmiyorsa da durum aynıdır; çünkü iki vecihten en güzeline hamletmek, aksi sabit oluncaya kadar vaciptir; o da muhalefetin hadis kendisine ulaşmadan önce vaki olmasıdır.
يرفع عمر رضي الله عنه رَأسه وَلم يعْتَمد رِوَايَته مَعَ أَنه كَانَ عدلا ثِقَة لِأَنَّهُ روى عَنهُ وَلم يتَذَكَّر هُوَ مَا رَوَاهُ فَكَانَ لَا يرى التَّيَمُّم للْجنب بعد ذَلِك وَلِأَن بِاعْتِبَار تَكْذِيب الْعَادة يخرج الحَدِيث من أَن يكون حجَّة مُوجبَة للْعَمَل كَمَا قَررنَا فِيمَا سبق وَتَكْذيب الرَّاوِي أدل على الوهن من تَكْذِيب الْعَادة وَهَذَا لِأَن الْخَبَر إِنَّمَا يكون مَعْمُولا بِهِ إِذا اتَّصل برَسُول الله عليه السلام وَقد انْقَطع هَذَا الِاتِّصَال بإنكار رَاوِي الأَصْل لِأَن إِنْكَاره حجَّة فِي حَقه فتنتفي بِهِ رِوَايَته الحَدِيث أَو يصير هُوَ مناقضا بإنكاره وَمَعَ التَّنَاقُض لَا تثبت رِوَايَته وَبِدُون رِوَايَته لَا يثبت الِاتِّصَال فَلَا يكون حجَّة كَمَا فِي الشَّهَادَة على الشَّهَادَة وكما يتَوَهَّم نِسْيَان رَاوِي الأَصْل يتَوَهَّم غلط رَاوِي الْفَرْع فقد يسمع الْإِنْسَان حَدِيثا فيحفظه وَلَا يحفظ من سمع مِنْهُ فيظن أَنه سَمعه من فلَان وَإِنَّمَا سَمعه من غَيره فأدنى الدَّرَجَات فِيهِ أَن يَقع التَّعَارُض فِيمَا هُوَ متوهم فَلَا يثبت الِاتِّصَال من جِهَته وَلَا من جِهَة غَيره لِأَنَّهُ مَجْهُول وبالمجهول لَا يثبت الِاتِّصَالوَأما حَدِيث ذِي الْيَدَيْنِ فَإِنَّمَا يحمل على أَن النَّبِي عليه السلام تذكر ذَلِك عِنْد خبرهما وَهَذَا هُوَ الظَّاهِر فَإِنَّهُ كَانَ مَعْصُوما عَن التَّقْرِير على الْخَطَأ وَحَدِيث عمر مُحْتَمل لذَلِك أَيْضا فَرُبمَا تذكر حِين شهد بِهِ غَيره فَلهَذَا عمل بِهِ أَو تذكر غَفلَة من نَفسه وشغل الْقلب بِشَيْء فِي ذَلِك الْوَقْت وَقد يكون هَذَا للمرء بِحَيْثُ يُوجد شَيْء مِنْهُ ثمَّ لَا يذكرهُ فَأَخذه بِالِاحْتِيَاطِ وَجعله آمنا من هَذَا الْوَجْهوَنحن لَا نمْنَع من مثل هَذَا الِاحْتِيَاط وَإِنَّمَا ندعي أَنه لَا يبْقى مُوجبا للْعَمَل مَعَ إِنْكَار رَاوِي الأَصْل وكما أَن رَاوِي الْفَرْع عدل ثِقَة فراوي الأَصْل كَذَلِك وَذَلِكَ يرجح جَانب الصدْق فِي إِنْكَاره أَيْضا فتتحقق الْمُعَارضَة من هَذَا الْوَجْه وَأدنى مَا فِيهِ أَن يتعارض قولاه فِي الرِّوَايَة وَالْإِنْكَار فَيبقى الْأَمر على مَا كَانَ قبل رِوَايَتهوَأما الْوَجْه الثَّانِي وَهُوَ مَا إِذا ظهر مِنْهُ الْمُخَالفَة قولا أَو عملا فَإِن كَانَ ذَلِك بتاريخ قبل الرِّوَايَة فَإِنَّهُ لَا يقْدَح فِي الْخَبَر وَيحمل على أَنه كَانَ ذَلِك مذْهبه قبل أَن يسمع الحَدِيث فَلَمَّا سمع الحَدِيث رَجَعَ إِلَيْهِ وَكَذَلِكَ إِن لم يعلم التَّارِيخ لِأَن الْحمل على أحسن الْوَجْهَيْنِ وَاجِب مَا لم يتَبَيَّن خِلَافه وَهُوَ أَن يكون ذَلِك مِنْهُ قبل أَن يبلغهُ الحَدِيث
Sonra hadise dönülür. Şayet (râvinin) hadis rivayetinden sonraki bir tarihte buna aykırı bir fetvası veya ameli bulunduğu bilinirse, o hadis hüccet olmaktan çıkar. Zira fetvasının hadise muhalefeti veya ameli, inkıtâın (rivayet zincirindeki kopukluğun) en açık delillerindendir ve asıl olan da amelidir. Çünkü haller şu ihtimallerden hâli değildir: Ya rivayet, semâ yoluyla değil de sırf bir söz olarak (kendinden uydurma) olduğu için reddedilmesi gerekir; ya fetvası ve ameli hadise önem vermeyerek ve hafife alarak muhalefet şeklinde olur, bu durumda o kişi fâsık olur, rivayeti asla kabul edilmez; ya da bu ondan gaflet ve unutma sebebiyle meydana gelmiştir, gâfilin şahitliği hüccet olmadığı gibi haberi de öyledir; yahut bu ondan, hadisin hükmünün neshedildiğini bilmesi sebebiyle olur ki bu en güzel ihtimaldir. O halde (râvinin) rivayeti ve ameli hakkında hüsn-i zan besleyerek (bu ihtimale) hamletmek gerekir. Çünkü o, isnadı muhafaza maksadıyla rivayet etmiş, hadisin mensûh olduğunu bilmiş, buna aykırı fetva vermiş veya nâsihle amel edip mensûhun terk etmiştir. Nitekim fetvasının veya amelinin gaflet veya unutmaya dayandığı vehmedildiği gibi, rivayetinin de kendisine ârız olan bir hataya dayandığı vehmedilebilir. Aralarındaki tearuz sebebiyle (senedin) ittisali kesilir.
Bu durumun açıklaması Ebû Hureyre (r.a.)'nin rivayet ettiği hadistedir: Nebî (s.a.v.) "Köpeğin yaladığı kabın yedi kere yıkanması" buyurmuş, sonra onun fetvasının üç kere yıkamakla temizlenir şeklinde sabit olması üzerine biz, onun bu hükmün neshedildiğini bildiğine veya hâlin delâletiyle Resûlullah (s.a.v.)'in üçten fazlasında nedb (tavsiye) kastettiğini anladığına hamlettik.
Ömer (r.a.) de şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.v.) zamanında iki tane mut'a vardı, ben bunları yasaklıyor ve cezalandırıyorum: Kadınların mut'ası ve haccın mut'ası." İşte bu da onun neshi bildiğine hamledilir. Bu sebeple İbn Sîrîn şöyle demiştir: "Mut'aya ruhsat veren hadisleri rivayet edenler, aynı zamanda onu yasaklayanlardır. Onların görüşlerinde rağbet edilmeyecek bir şey yoktur; nasihatlerinde de ithamı gerektirecek bir durum bulunmaz."
Amelde ise bu durumun açıklaması Âişe (r.anhâ)'nın rivayet ettiği şu hadistedir: "Hangi kadın velisinin izni olmaksızın evlenirse..." Sonra onun, kardeşinin kızı Abdurrahman b. Ebî Bekir (r.anhümâ)'yi evlendirdiği sabit olmuştur. Onun hadise aykırı ameliyle nesih ortaya çıkar. İbn Ömer (r.anhümâ)'nın rivayetine göre Nebî (s.a.v.) rükûa giderken ve rükûdan baş kaldırırken ellerini kaldırırdı. Sonra Mücâhid'den şu sabit olmuştur: "İbn Ömer'e senelerce arkadaşlık ettim; o, ellerini ancak iftitah tekbiri alırken kaldırırdı." Öyleyse onun hadise aykırı ameliyle hükmün neshedildiği sâbit olur.
Üçüncü vecih ise (râvinin) hadisin muhtemel manalarından birini tayin etmesidir. Bu, hadisin zâhirine göre amel edilmesine engel teşkil etmez. Çünkü o bunu ancak bir te'vil sebebiyle yapmıştır; onun te'vili ise (başkası için) bağlayıcı değildir.
ثمَّ رَجَعَ إِلَى الحَدِيثوَأما إِذا علم ذَلِك مِنْهُ بتاريخ بعد الحَدِيث فَإِن الحَدِيث يخرج بِهِ من أَن يكون حجَّة لِأَن فتواه بِخِلَاف الحَدِيث أَو عمله من أبين الدَّلَائِل على الِانْقِطَاع وَأَنه الأَصْل للْحَدِيث فَإِن الْحَالَات لَا تَخْلُو إِمَّا إِن كَانَت الرِّوَايَة تقولا مِنْهُ لَا عَن سَماع فَيكون وَاجِب الرَّد أَو تكون فتواه وَعَمله بِخِلَاف الحَدِيث على وَجه قلَّة المبالاة والتهاون بِالْحَدِيثِ فَيصير بِهِ فَاسِقًا لَا تقبل رِوَايَته أصلا أَو يكون ذَلِك مِنْهُ عَن غَفلَة ونسيان وَشَهَادَة الْمُغَفَّل لَا تكون حجَّة فَكَذَلِك خَبره أَو يكون ذَلِك مِنْهُ على أَنه علم انتساخ حكم الحَدِيث وَهَذَا أحسن الْوُجُوه فَيجب الْحمل عَلَيْهِ تحسينا للظن بروايته وَعَمله فَإِنَّهُ روى على طَرِيق إبْقَاء الْإِسْنَاد وَعلم أَنه مَنْسُوخ فَأفْتى بِخِلَافِهِ أَو عمل بالناسخ دون الْمَنْسُوخ وكما يتَوَهَّم أَن يكون فتواه أَو عمله بِنَاء على غَفلَة أَو نِسْيَان يتَوَهَّم أَن تكون رِوَايَته بِنَاء على غلط وَقع لَهُ وَبِاعْتِبَار التَّعَارُض بَينهمَا يَنْقَطِع الِاتِّصَالوَبَيَان هَذَا فِي حَدِيث أبي هُرَيْرَة رضي الله عنه أَن النَّبِي عليه السلام قَالَ يغسل الْإِنَاء من ولوغ الْكَلْب سبعا ثمَّ صَحَّ من فتواه أَنه يطهر بِالْغسْلِ ثَلَاثًا فحملنا على أَنه كَانَ علم انتساخ هَذَا الحكم أَو علم بِدلَالَة الْحَال أَن مُرَاد رَسُول الله عليه السلام النّدب فِيمَا وَرَاء الثَّلَاثَةوَقَالَ عمر رضي الله عنه متعتان كَانَتَا على عهد رَسُول الله عليه السلام وَأَنا أنهِي عَنْهُمَا وأعاقب عَلَيْهِمَا مُتْعَة النِّسَاء ومتعة الْحَجفَإِنَّمَا يحمل هَذَا على علمه بالانتساخ وَلِهَذَا قَالَ ابْن سِيرِين هم الَّذين رووا الرُّخْصَة فِي الْمُتْعَة وهم الَّذين نهوا عَنْهَا وَلَيْسَ فِي رَأْيهمْ مَا يرغب عَنهُ وَلَا فِي نصيحتهم مَا يُوجب التُّهْمَةوَأما فِي الْعَمَل فبيان هَذَا فِي حَدِيث عَائِشَة رضي الله عنها (أَيّمَا امْرَأَة نكحت بِغَيْر إِذن وَليهَا) ثمَّ صَحَّ أَنَّهَا زوجت ابْنة أَخِيهَا عبد الرَّحْمَن بن أبي بكر رضي الله عنهما فبعملها بِخِلَاف الحَدِيث يتَبَيَّن النّسخ وَحَدِيث ابْن عمر رضي الله عنهما أَن النَّبِي عليه السلام كَانَ يرفع يَدَيْهِ عِنْد الرُّكُوع وَعند رفع الرَّأْس من الرُّجُوع ثمَّ قد صَحَّ عَن مُجَاهِد قَالَ صَحِبت ابْن عمر سِنِين وَكَانَ لَا يرفع يَدَيْهِ إِلَّا عِنْد تَكْبِيرَة الِافْتِتَاح فَيثبت بِعَمَلِهِ بِخِلَاف الحَدِيث نسخ الحكموَأما الْوَجْه الثَّالِث وَهُوَ تَعْيِينه بعض محتملات الحَدِيث فَإِن ذَلِك لَا يمْنَع كَون الحَدِيث مَعْمُولا بِهِ على ظَاهره من قبل أَنه إِنَّمَا فعل ذَلِك بِتَأْوِيل وتأويله لَا يكون
Başkası için hüccet teşkil eder. Hâlbuki asıl hüccet hadistir. Onun te’vil edilmesiyle hadisin zâhiri değişmez; böylece zâhiriyle amel edilmeye devam edilir. Râvi ile başkası, te’vil ve tahsis hususunda eşittir.
Bunun izahı, İbn Ömer (r.a.)’dan rivayet edilen şu hadistedir: Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Alışveriş yapan iki taraf, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdir.” Bu hadis, sözlerle ayrılmayı da bedenlerle ayrılmayı da ihtimal dâhilinde barındırır. İbn Ömer ise bunu bedenlerle ayrılmaya hamletti; hatta ondan rivayet edildiğine göre, satış akdini kesinleştirdiğinde biraz yürürdü. Biz onun bu te’vilini almıyoruz; çünkü hadis, bu iki ihtimalden her birini muhtemel kılmakta müşterek gibidir. Bu durumda muhtemellerden birini tayin etmek, hadis üzerinde bir tasarruf değil, bir te’vil olur.
Şâfiî (rahimehullah) de İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet edilen şu hadis hakkında aynı şeyi söylemiştir: Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz.” Sonra İbn Abbas’ın fetvasından, kadın mürtedin öldürülmeyeceği anlaşılmıştır. Şâfiî bunun üzerine şöyle demiştir: “Bu, râvinin hadisi kendi anlayışıyla tahsis etmesidir ki bu da te’vil mertebesindedir ve başkası için hüccet olmaz. Ben hadisin zâhirini alır, kadın mürtedin öldürülmesini gerekli görürüm.”
Hadisle amel etmeyi tamamen terk etmeye gelince, bu, hadisin hilafına amel etmek mertebesindedir; öyle ki kişi bu sebeple hadisin hüccet olmasından çıkar. Zira Resûlullah (s.a.v.)’den gelen sahih bir hadisle amel etmeyi terk etmek haramdır; nitekim onun hilafına amel etmek de haramdır. İşte bu türdendir İbn Ömer’in –izah ettiğimiz üzere– rükûda elleri kaldırma hadisiyle amel etmeyi terk etmesi.
Râvi dışındaki kaynaklardan gelen kısma gelince, bu iki kısımdır: Birincisi sahâbeden gelen, ikincisi ise hadis imamlarından gelen kısımdır.
Sahâbeden gelen kısım ise İsâ b. Ebân (rahimehullah)’ın belirttiğine göre iki türlüdür: Birincisi, sahâbenin ileri gelenlerinden birinin –kendisinin böyle bir hadisi bilmemesi mümkün olmayan bir kimse iken– hadisin hilafına amel etmesidir. Bu durumda hadis, hüccet olmaktan çıkar; çünkü onun hadisi duymadığı vehmi ortadan kalkmıştır. Zira onun, Resûlullah (s.a.v.)’den gelen sahih bir hadise –ister kendisi rivayet etsin ister başkası– muhalefet edeceği düşünülemez. Bu durumda en uygun yorum, onun hadisin neshedildiğini veya bu hükmün kesin olmadığını bilmiş olmasıdır; o halde hadisi buna hamletmek gerekir.
Bunun izahı şu rivayettedir: “Bekâr ile bekâra yüz sopa ve bir yıl sürgün; evli ile evliye yüz sopa ve recm.” Sonra halifelerden, celde ve recmi birlikte uygulamayı reddettikleri sahih olarak rivayet edilmiştir. Hâlbuki hadisin meşhur olması sebebiyle onlardan gizli kalmadığını bilmekteyiz. İşte buradan bu hükmün neshedildiğini anladık. Yine Hz. Ömer (r.a.)’in: “Allah’a yemin olsun ki, ben hiç kimseyi ebediyen sürgün etmeyeceğim” sözü ve Hz. Ali (r.a.)’nin: “Sürgün, fitne olarak yeter” sözü sahih olarak rivayet edilmiştir. Hâlbuki ikisinin de hadisi bilmediğini düşünmeyiz. Böylece celde ile sürgünün birlikte uygulanması hükmünün neshedildiğine delil getirdik.
حجَّة على غَيره وَإِنَّمَا الْحجَّة الحَدِيث وبتأويله لَا يتَغَيَّر ظَاهر الحَدِيث فَيبقى مَعْمُولا بِهِ على ظَاهره وَهُوَ وَغَيره فِي التَّأْوِيل والتخصيص سَوَاءوَبَيَان هَذَا فِي حَدِيث ابْن عمر رضي الله عنهما أَن النَّبِي عليه السلام قَالَ الْمُتَبَايعَانِ بِالْخِيَارِ مَا لم يَتَفَرَّقَا وَهَذَا يحْتَمل التَّفَرُّق بالأقوال وَيحْتَمل التَّفَرُّق بالأبدان ثمَّ حمله ابْن عمر على التَّفَرُّق بالأبدان حَتَّى روى عَنهُ أَنه كَانَ إِذا أوجب البيع مَشى هنيهة وَلم نَأْخُذ بتأويله لِأَن الحَدِيث فِي احْتِمَال كل وَاحِد من الْأَمريْنِ كالمشترك فتعيين أحد المحتملين فِيهِ يكون تَأْوِيلا لَا تَصرفا فِي الحَدِيثوَكَذَلِكَ قَالَ الشَّافِعِي رحمه الله فِي حَدِيث ابْن عَبَّاس رضي الله عنهما أَن النَّبِي عليه السلام قَالَ من بدل دينه فَاقْتُلُوهُ ثمَّ قد ظهر من فَتْوَى ابْن عَبَّاس أَن الْمُرْتَدَّة لَا تقتل فَقَالَ هَذَا تَخْصِيص لحق الحَدِيث من الرَّاوِي وَذَلِكَ بِمَنْزِلَة التَّأْوِيل لَا يكون حجَّة على غَيره فَأَنا آخذ بِظَاهِر الحَدِيث وَأوجب الْقَتْل على الْمُرْتَدَّةوَأما ترك الْعَمَل بِالْحَدِيثِ أصلا فَهُوَ بِمَنْزِلَة الْعَمَل بِخِلَاف الحَدِيث حَتَّى يخرج بِهِ من أَن يكون حجَّة لِأَن ترك الْعَمَل بِالْحَدِيثِ الصَّحِيح عَن رَسُول الله صلى الله عليه وسلم حرَام كَمَا أَن الْعَمَل بِخِلَافِهِ حرَام وَمن هَذَا النَّوْع ترك ابْن عمر الْعَمَل بِحَدِيث رفع الْيَدَيْنِ عِنْد الرُّكُوع كَمَا بَيناوَأما مَا يكون من جِهَة غير الرَّاوِي فَهُوَ قِسْمَانِ أَحدهمَا مَا يكون من جِهَة الصَّحَابَة وَالثَّانِي مَا يكون من جِهَة أَئِمَّة الحَدِيثفَأَما مَا يكون من الصَّحَابَة فَهُوَ نَوْعَانِ على مَا ذكره عِيسَى بن أبان رحمه الله أَحدهمَا أَن يعْمل بِخِلَاف الحَدِيث بعض الْأَئِمَّة من الصَّحَابَة وَهُوَ مِمَّن يعلم أَنه لَا يخفى عَلَيْهِ مثل ذَلِك الحَدِيث فَيخرج الحَدِيث بِهِ من أَن يكون حجَّة لِأَنَّهُ لما انْقَطع توهم أَنه لم يبلغهُ وَلَا يظنّ بِهِ مُخَالفَة حَدِيث صَحِيح عَن رَسُول الله صلى الله عليه وسلم سَوَاء رَوَاهُ هُوَ أَو غَيره فَأحْسن الْوُجُوه فِيهِ أَنه علم انتساخه أَو أَن ذَلِك الحكم لم يكن حتما فَيجب حمله على هَذَاوَبَيَانه فِيمَا روى الْبكر بالبكر جلد مائَة وتغريب عَام وَالثَّيِّب بِالثَّيِّبِ جلد مائَة ورجم بِالْحِجَارَةِ ثمَّ صَحَّ عَن الْخُلَفَاء أَنهم أَبَوا الْجمع بَين الْجلد وَالرَّجم بعد علمنَا أَنه لم يخف عَلَيْهِم الحَدِيث لشهرته فَعرفنَا بِهِ انتساخ هَذَا الحكم وَكَذَلِكَ صَحَّ عَن عمر رضي الله عنه قَوْله وَالله لَا أنفي أحدا أبداوَقَول عَليّ رضي الله عنه كفى بِالنَّفْيِ فتْنَة مَعَ علمنَا أَنه لم يخف عَلَيْهِمَا الحَدِيث فاستدللنا بِهِ على انتساخ حكم الْجمع بَين الْجلد والتغريب
Yine aynı şekilde rivâyet olunduğuna göre Ömer (r.a.) Sevad arazisini fethettiğinde orayı halkına bırakmış ve onu gaziler arasında taksim etmekten imtina etmiştir. Oysa biliriz ki Resûlullah (s.a.v.)'ın Hayber'i fethettiğinde ashabı arasında taksim ettiği kendisinden gizli kalmış değildir. İşte buradan anlıyoruz ki Ömer (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)'ın bu uygulamasının ganimetler hakkında başka türlüsü caiz olmayan kesin bir hüküm olmadığını biliyordu. Eğer denilirse ki: İbn Mes‘ûd (r.a.) tatbîk yapmanın içinde dizleri tutma emri bulunan meşhur bir hadisle nesh edildiği sabit olduktan sonra bile namazda tatbîk yapmaya devam etmişti; bu durum kendisinden gizli kalmıştı; öyle ki onun bu ameli dizleri tutma emri bulunan hadisin neshedildiğine yahut da dizleri tutmanın namazda aslî bir fiil olmadığına delil teşkil etmemiştir. Biz deriz ki: İbn Mes‘ûd'dan dizleri tutma emri bulunan hadis gizli kalmış değildir. Fakat onun yanında bu emrin ruhsat (kolaylık) yoluyla olduğu kanaati hâsıl olmuştu. Zira tatbîk yaparken rükûun uzaması sebebiyle onlara meşakkat geliyordu; yere düşmekten korkuyorlardı. Bu sebeple onları zorlamak değil kolaylaştırmak için dizleri tutmaları emredilmişti. İşte bu tevil sebebiyledir ki içinde dizleri tutma emri bulunan hadisin zâhiriyle amel etmekten vazgeçmemiştir. İkinci vecih ise bir sahâbîden hadise muhalif bir amel ortaya çıkması ve onun söz konusu hadisin kendisinden gizli kalması mümkün olan kimselerden olmasıdır. Bu durumda onun muhalif ameli hadisi hüccet olmaktan çıkarmaz. Bunun izahı şu rivâyette görülür: Nebî (aleyhisselâm) hayızlı kadına veda tavafını terk etmesi için ruhsat vermişti. Sonra İbn Ömer (r.anhümâ)'dan sahih olarak rivâyet edildiğine göre o [hayızlı kadının] temizleninceye kadar beklemesi ve tavaf etmesi gerektiğini söylemiştir. Bu amel sebebiyle içinde ruhsat bulunan hadisle amel terk edilmez; çünkü o hadisin İbn Ömer'den gizli kalmış olması mümkündür. Yine aynı şekilde Ebû Mûsâ el-Eş‘arî (r.a.)'den rivâyet edildiğine göre o namazda kahkaha atan kimseye abdestin iadesini gerekli görmüyordu. Ancak namazda kahkaha atmaktan dolayı abdest almayı gerektiren hadisle amel Ebû Mûsâ'nın bu uygulaması sebebiyle terk edilmez; çünkü bu hadisin kendisinden gizli kalmış olması mümkündür. Yine İbn Ömer'in 'Kimse kimse yerine hac yapamaz' sözü de yaşlı kimse adına hac yapılmasına dair vârid olan hadisle ameli engellemez; çünkü o hadisin kendisinden gizli kalmış olması mümkündür. Bunun sebebi şudur: Hadis Resûlullah (s.a.v.)'dan sahih olarak sâbit olduğunda amel edilir. Onun hilâfına kendisinden daha aşağı mertebede olan bir kimsenin ameline bakılarak o hadisle amel terk edilmez. Bilakis onun hadise muhalif fetvası en güzel iki ihtimalden birine hamledilir: O da şudur ki o fetvayı görüşüyle vermiş olmasıdır; çünkü nass kendisinden gizli kalmıştır. Eğer nass kendisine ulaşsaydı ona dönerdi. O halde hadisi sahih bir yolla kendisine ulaşan kimseye düşen onunla amel etmektir.
وَكَذَلِكَ مَا يرْوى أَن عمر رضي الله عنه حِين فتح السوَاد من بهَا على أَهلهَا وأبى أَن يقسمها بَين الْغَانِمين مَعَ علمنَا أَنه لم يخف عَلَيْهِ قسْمَة رَسُول الله عليه السلام خَيْبَر بَين أَصْحَابه حِين افتتحها فاستدللنا بِهِ على أَنه علم أَن ذَلِك لم يكن حكما حتما من رَسُول الله عليه السلام على وَجه لَا يجوز غَيره فِي الْغَنَائِمفَإِن قيل أَلَيْسَ أَن ابْن مَسْعُود رضي الله عنه كَانَ يطبق فِي الصَّلَاة بعد مَا ثَبت انتساخه بِحَدِيث مَشْهُور فِيهِ أَمر بِالْأَخْذِ بالركب ثمَّ خَفِي عَلَيْهِ ذَلِك حَتَّى لم يَجْعَل عمله دَلِيلا على أَن الحَدِيث الَّذِي فِيهِ أَمر بِالْأَخْذِ بالركب مَنْسُوخ أَو أَن الْأَخْذ بالركب لَا يكون عينا فِي الصَّلَاة قُلْنَا مَا خَفِي على ابْن مَسْعُود حَدِيث الْأَمر بِالْأَخْذِ بالركب وَإِنَّمَا وَقع عِنْده أَنه على سَبِيل الرُّخْصَة فَكَانَ تلحقهم الْمَشَقَّة فِي التطبيق مَعَ طول الرُّكُوع لأَنهم كَانُوا يخَافُونَ السُّقُوط على الأَرْض فَأمروا بِالْأَخْذِ بالركب تيسيرا عَلَيْهِم لَا تعيينا عَلَيْهِم فلأجل هَذَا التَّأْوِيل لم يتْرك الْعَمَل بِظَاهِر الحَدِيث الَّذِي فِيهِ أَمر بِالْأَخْذِ بالركبوَالْوَجْه الثَّانِي أَن يظْهر مِنْهُ الْعَمَل بِخِلَاف الحَدِيث وَهُوَ مِمَّن يجوز أَن يخفى عَلَيْهِ ذَلِك الحَدِيث فَلَا يخرج الحَدِيث من أَن يكون حجَّة بِعَمَلِهِ بِخِلَافِهِوَبَيَان هَذَا فِيمَا رُوِيَ أَن النَّبِي عليه السلام رخص للحائض فِي أَن تتْرك طواف الصَّدْر ثمَّ صَحَّ عَن ابْن عمر رضي الله عنهما أَنَّهَا تقيم حَتَّى تطهر فَتَطُوف وَلَا تتْرك بِهَذَا الْعَمَل بِالْحَدِيثِ الَّذِي فِيهِ رخصَة لجَوَاز أَن يكون ذَلِك خَفِي عَلَيْهِوَكَذَلِكَ مَا يرْوى عَن أبي مُوسَى الْأَشْعَرِيّ رضي الله عنه أَنه كَانَ لَا يُوجب إِعَادَة الْوضُوء على من قهقه فِي الصَّلَاة وَلَا يتْرك بِهِ الْعَمَل بِالْحَدِيثِ الْمُوجب للْوُضُوء من القهقهة فِي الصَّلَاة لجَوَاز أَن يكون ذَلِك خَفِي عَلَيْهِوَكَذَلِكَ قَول ابْن عمر لَا يحجّ أحد عَن أحد لَا يمْنَع الْعَمَل بِالْحَدِيثِ الْوَارِد فِي الإحجاج عَن الشَّيْخ الْكَبِير لجَوَاز أَن يكون ذَلِك خَفِي عَلَيْهِ وَهَذَا لِأَن الحَدِيث مَعْمُول بِهِ إِذا صَحَّ عَن رَسُول الله صلى الله عليه وسلم فَلَا يتْرك الْعَمَل بِهِ بِاعْتِبَار عمل مِمَّن هُوَ دونه بِخِلَافِهِ وَإِنَّمَا تحمل فتواه بِخِلَاف الحَدِيث على أحسن الْوَجْهَيْنِ وَهُوَ أَنه إِنَّمَا أفتى بِهِ بِرَأْيهِ لِأَنَّهُ خَفِي عَلَيْهِ النَّص وَلَو بلغه لرجع إِلَيْهِ فعلى من يبلغهُ الحَدِيث بطرِيق صَحِيح أَن يَأْخُذ بِهِ
Mukaddime: Bismillâhirrahmânirrahîm. Şeyh, İmâm-ı Ecel, Zâhid, Şemsü'l-Eimme Ebû Bekr Muhammed b. Ebî Sehl es-Serahsî'nin imlâsıyla; Cumartesi günü, Şevval ayının sonu, dört yüz yetmiş dokuz senesinde, Özkend Hisarı'ndaki bir zâviyede söylenmiştir.
Hamd, el-Hamîd, el-Mecîd, el-Mübdi‘, el-Mu‘îd, dilediğini yapan, kuvvetli yakalayış sahibi, övülen emir, doğru hüküm, vaad ve vaîd sahibi Allah'a mahsustur.
Bizi nübüvvet mirâsıyla şereflendirdiği için O'na hamdeder; dinde ve mürüvvette asıl olan ilme hidâyet ettiği için O'na şükrederiz. Bu ilim, nefislerin en değerlisi ve ufuklarda en yüce kazançtır. Zira o, kerîm kişi nezdinde kırmızı kükürt ve yeşil zebercedden, inci ve amber saçılmasından, kıymetli yakut ve cevherden daha değerlidir. Onu elde eden, izzet ve şerefi toplamış; ondan mahrum olan, hayır ve lütfun bütününü kaybetmiştir. Zayıfı güçlendirir, şereflinin izzetini artırır. Değersiz ve hakîri yükseltir, yoksul ve muhtacı zenginleştirir. Onunla Rahmân'ın rızası talep edilir, cennet kapıları açılır, din ve dünyada izzet elde edilir, başlangıçta ve âkıbette övgüye nâil olunur.
Allah onun için peygamberleri göndermiş ve onları seyyidü'l-mürselîn, imâmü'l-müttakîn Muhammed (s.a.v.) ile sonlandırmıştır; O'nun ve âl-i tayyibinin üzerine salât olsun.
Emme ba‘d: Dinin aslını bildikten sonra, cumhur nezdinde en faziletli ve en şerefli işlerden biri, geçmiş imâmlara ahkâmı bilme hususunda gayret sarf etmede iktidâ etmektir. Zira bu sayede helâl ile haram arasında ayırım yapılabilir. Allah teâlâ, muhkem Kitab'ında bunu 'çok hayır' olarak adlandırmış ve şöyle buyurmuştur: 'Kime hikmet verilmişse, ona çok hayır verilmiştir.' İbn Abbas (r.a.) ve başkaları hikmeti, fıkıh ilmi olarak tefsir etmişlerdir. Aziz ve Celil olan Allah'ın 'Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır' âyetinde murâd da budur; yani fıkıh ve şeriatın güzelliklerini beyan etmek. Resûlullah (s.a.v.), İbn Abbas (r.a.) rivayetiyle şöyle buyurdu: 'Allah, kendisi hakkında hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar.' Aleyhisselâm yine şöyle buyurdu: 'Câhiliyede hayırlı olanlarınız, İslam'da da hayırlıdır, eğer fıkıh öğrenirlerse.' Ve işte Allah, sahâbeyi buna davet etti ki onlar...
مُقَدّمَة بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم قَالَ الشَّيْخ الإِمَام الْأَجَل الزَّاهِد شمس الْأَئِمَّة أَبُو بكر مُحَمَّد بن أبي سهل السَّرخسِيّ إملاء فِي يَوْم السبت سلخ شَوَّال سنة تسع وَسبعين وَأَرْبَعمِائَة فِي زَاوِيَة من حِصَار أوزجند الْحَمد لله الحميد الْمجِيد المبدىء المعيد الفعال لما يُرِيد ذِي الْبَطْش الشَّديد وَالْأَمر الحميد وَالْحكم الرشيد والوعد والوعيدنحمده على مَا أكرمنا بِهِ من مِيرَاث النُّبُوَّة ونشكره على مَا هدَانَا إِلَيْهِ بِمَا هُوَ أصل فِي الدّين والمروة وَهُوَ الْعلم الَّذِي هُوَ أنفس الأعلاق وَأجل مكتسب فِي الْآفَاقفَهُوَ أعز عِنْد الْكَرِيم من الكبريت الْأَحْمَر والزمرد الْأَخْضَر ونثارة الدّرّ والعنبر ونفيس الْيَاقُوت والجوهر من جمعه فقد جمع الْعِزّ والشرف وَمن عَدمه فقد عدم مجامع الْخَيْر واللطف يُقَوي الضَّعِيف وَيزِيد عز الشريف يرفع الخامل الحقير ويمول العائل الْفَقِير بِهِ يطْلب رضَا الرَّحْمَن وتستفتح أَبْوَاب الْجنان وينال الْعِزّ فِي الدّين وَالدُّنْيَا والمحمدة فِي البدء والعقبى لأَجله بعث الله النَّبِيين وختمهم بِسَيِّد الْمُرْسلين وَإِمَام الْمُتَّقِينَ مُحَمَّد صلى الله عليه وسلم وعَلى آله الطيبينوَبعد فَإِن من أفضل الْأُمُور وَأَشْرَفهَا عِنْد الْجُمْهُور بعد معرفَة أصل الدّين الِاقْتِدَاء بالأئمة الْمُتَقَدِّمين فِي بذل المجهود لمعْرِفَة الْأَحْكَام فبها يَتَأَتَّى الْفَصْل بَين الْحَلَال وَالْحرَام وَقد سمي الله تَعَالَى ذَلِك فِي مُحكم تَنْزِيله الْخَيْر الْكثير فَقَالَ {وَمن يُؤْت الْحِكْمَة فقد أُوتِيَ خيرا كثيرا} فسر ابْن عَبَّاس رضي الله عنهما وَغَيره الْحِكْمَة بِعلم الْفِقْه وَهُوَ المُرَاد بقوله عز وجل {ادْع إِلَى سَبِيل رَبك بالحكمة وَالْمَوْعِظَة الْحَسَنَة} أَي بِبَيَان الْفِقْه ومحاسن الشَّرِيعَة فَقَالَ صلى الله عليه وسلم بِرِوَايَة ابْن عَبَّاس رضي الله عنهما من يرد الله بِهِ خيرا يفقهه فِي الدّين وَقَالَ عليه السلام خياركم فِي الْجَاهِلِيَّة خياركم فِي الْإِسْلَام إِذا تفقهوا وَإِلَى ذَلِك دَعَا الله الصَّحَابَة الَّذين هم
Dinin alametleri ve müteahhirînin önderi şöyle buyurmuştur: {Her topluluktan bir grubun, dinde ince anlayış sahibi olmak (tefakkuh) ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmak için geri kalmamaları gerekmez mi? Umulur ki sakınırlar.} (Tevbe, 122) Ebû Hureyre (r.a.)’nin Nebî (s.a.v.)’den rivayet ettiği hadiste: “Allah’a, dinde fıkıhtan daha üstün bir şeyle ibadet edilmemiştir. Bir fakih, şeytana bin abidden daha şiddetlidir.” Yine (s.a.v.) buyurdu: “Az fıkıh, çok amelin hayırlısıdır.” Ancak fıkıhın tamamı ancak üç şeyin bir araya gelmesiyle olur: Meşrûât (şer’î hükümler) ilmi; o ilimde, nassları manalarıyla kavrayıp usûlü füruuyla zabtetmek suretiyle itkana ermek; sonra da bununla amel etmek. Maksadın tamamı ancak ilimle amelden sonra olur. Meşrûâtı itkansız ezberleyen kimse, râviler zümresindendir. İtkandan sonra bildiğiyle amel etmezse, bir yönden fakih, diğer yönden değildir. Amel ettiği takdirde ise Resûlullah (s.a.v.)’in kastettiği ve “Şeytana bin abidden daha şiddelidir” buyurduğu mutlak fakih odur. Bu, imamlarımız Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed (r.anhüm) gibi mütekaddimînin sıfatıdır. Onların sözleri ve halleri üzerinde insafla tefekkür eden kimse için bu durum gizli kalmaz. İşte bu, beni Muhammed b. el-Hasan (rh.a.)’in tasnif ettiği kitaplara dair en sağlam işaret ve en kolay ifadeyle bir şerh yazmaya sevk etti. Bu maksada ulaşınca, ilim talebelerine kitapların şerhini üzerine bina ettiğim usûlleri açıklamanın isabetli olduğunu gördüm. Ta ki usûle vakıf olmak, füruunda hakikatin ne olduğunu anlamalarına yardımcı olsun ve füruun beyanında meydana gelen kusurlara onları irşat etsin. Zira usûller sayılıdır, hadiseler (sonradan ortaya çıkan meseleler) ise uzundur. Bu babda mütekaddimîn ve müteahhirîn tarafından birçok mecmua telif edilmiştir. Ben bu eserimde onlara uyanlardan olmayı kastettim; ümidim, benzerlerinden olmaktır. Şüphesiz işlerin en hayırlısı ittibâ, en şerlisi ise iptidâdır.
أَعْلَام الدّين وقدوة الْمُتَأَخِّرين فَقَالَ {فلولا نفر من كل فرقة مِنْهُم طَائِفَة ليتفقهوا فِي الدّين ولينذروا قَومهمْ إِذا رجعُوا إِلَيْهِم لَعَلَّهُم يحذرون} وَفِي حَدِيث أبي هُرَيْرَة رضي الله عنه عَن النَّبِي صلى الله عليه وسلم مَا عبد الله بِشَيْء أفضل من الْفِقْه فِي الدّين ولفقيه وَاحِد أَشد على الشَّيْطَان من ألف عَابِد وَقَالَ صلى الله عليه وسلم قَلِيل من الْفِقْه خير من كثير من الْعَمَلغير أَن تَمام الْفِقْه لَا يكون إِلَّا باجتماع ثَلَاثَة أَشْيَاء الْعلم بالمشروبات والإتقان فِي معرفَة ذَلِك بِالْوُقُوفِ على النُّصُوص بمعانيها وَضبط الْأُصُول بفروعها ثمَّ الْعَمَل بذلكفتمام الْمَقْصُود لَا يكون إِلَّا بعد الْعَمَل بِالْعلمِ وَمن كَانَ حَافِظًا للمشروبات من غير إتقان فِي الْمعرفَة فَهُوَ من جملَة الروَاة وَبعد الإتقان إِذا لم يكن عَاملا بِمَا يعلم فَهُوَ فَقِيه من وَجه دون وَجه فَأَما إِذا كَانَ عَاملا بِمَا يعلم فَهُوَ الْفَقِيه الْمُطلق الَّذِي أَرَادَهُ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم وَقَالَ هُوَ أَشد على الشَّيْطَان من ألف عَابِد وَهُوَ صفة المقدمين من أَئِمَّتنَا أبي حنيفَة وَأبي يُوسُف وَمُحَمّد رضي الله عنهم وَلَا يخفى ذَلِك على من يتَأَمَّل فِي أَقْوَالهم وأحوالهم عَن إنصاففَذَلِك الَّذِي دَعَاني إِلَى إملاء شرح فِي الْكتب الَّتِي صنفها مُحَمَّد بن الْحسن رحمه الله بآكد إِشَارَة وأسهل عبارَةوَلما انْتهى الْمَقْصُود من ذَلِك رَأَيْت من الصَّوَاب أَن أبين للمقتسبين أصُول مَا بنيت عَلَيْهَا شرح الْكتب ليَكُون الْوُقُوف على الْأُصُول معينا لَهُم على فهم مَا هُوَ الْحَقِيقَة فِي الْفُرُوع ومرشدا لَهُم إِلَى مَا وَقع الْإِخْلَال بِهِ فِي بَيَان الْفُرُوعفالأصول مَعْدُودَة والحوادث ممدودة والمجموعات فِي هَذَا الْبَاب كَثِيرَة للْمُتَقَدِّمين والمتأخرين وَإِنَّا فِيمَا قصدته بهم من المقتدين رَجَاء أَن أكون من الْأَشْبَاه فَخير الْأُمُور الِاتِّبَاع وشرها الابتداع
Benim tevfîkim ancak Allah iledir. O'na tevekkül eder, O'na yalvarır, O'na sığınır, O'na teslîm olur, O'nun hâli ile kuvvet bulur ve yalnız O'na güvenirim. Kim O'na sığınırsa hayırlarda hissesine düşeni alır ve güçlükler içinde yıldızı parlar. Binaenaleyh beyânda başlanacak en haklı konu emir ve nehiydir. Zira imtihanın çoğu bunlarla ilgilidir; bunların bilinmesiyle ahkâmın bilgisi tamamlanır ve helâl haramdan ayırt edilir. – Bâbü'l-Emr – Allah Resûlü'nün (s.a.v.) sünnetine uyarak – Râvi (r.a.) dedi ki: Bil ki emir, kelâmın kısımlarından biridir; haber ve istihbâr ile aynı mertebededir. Dil âlimlerine göre emir, kişinin başkasına 'yap' demesidir. Fakat fukahâ şöyle demiştir: Kişi bu kelimeyi kendisi gibi birine veya aşağısındakine söylerse emir olur; üstündekine söylerse emir olmaz. Çünkü emir, kendisine emredilen ile ilgilidir. Eğer muhatap, kendisine emredilmesi câiz olan bir kimseden ise, bu söz emir olur; eğer kendisine emredilmesi câiz olmayan bir kimseden ise emir olmaz. Nitekim dua edenin 'Allah'ım! Beni bağışla, bana merhamet eyle' sözü, emir değil bir talep ve duadır. Sonra, cumhur fukahâya göre emirden maksat yalnızca bu sîga ile bilinir; bu sîga olmaksızın emrin hakikati bilinemez. Mâlik ve Şâfiî taraftarlarından bazıları ise emrin hakikatinin bu sîga olmaksızın da bilinebileceğini söylemişlerdir. İşte bu ihtilâf üzerine Resûlullah'ın (s.a.v.) fiillerinin vücûb ifade edip etmediği meselesi binâ edilir. Bu konuda Allah teâlânın şu âyetiyle delil getirmişlerdir: 'O'nun emrine muhâlefet edenler sakınsın' [Nûr 63]; yani O'nun fiillerindeki yol ve yöntemine. Yine Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Firavun'un emri doğru değildir' [Hûd 97] — burada da kastedilen fiili ve yoludur. Yine Allah teâlâ: 'Onların işleri aralarında şûrâ iledir' [Şûrâ 38] buyurmuş; yani fiilleri. Yine: 'Bir konuda çekişirseniz' [Nisâ 59] buyurmuş; yani üzerine girişeceğiniz fiil hakkında. Yine: 'De ki: Emir tamamen Allah'ındır' [Âl-i İmrân 154] buyurmuştur.
وَمَا توفيقي إِلَّا بِاللَّه عَلَيْهِ أتكل وَإِلَيْهِ أبتهل وَبِه أَعْتَصِم وَله أستسلم وبحوله أعتضد وإياه أعْتَمد فَمن اعْتصمَ بِهِ فَازَ بالخيرات سَهْمه ولاح فِي الصعُود نجمهفأحق مَا يبْدَأ بِهِ فِي الْبَيَان الْأَمر والنهى لِأَن مُعظم الِابْتِلَاء بهما وبمعرفتهما تتمّ معرفَة الْأَحْكَام ويتميز الْحَلَال من الْحَرَامصلى الله عليه وسلم َ - بَاب الْأَمر صلى الله عليه وسلم َ - قَالَ رضي الله عنه اعْلَم أَن الْأَمر أحد أَقسَام الْكَلَام بِمَنْزِلَة الْخَبَر والاستخبار وَهُوَ عِنْد أهل اللِّسَان قَول الْمَرْء لغيره افْعَل وَلَكِن الْفُقَهَاء قَالُوا هَذِه الْكَلِمَة إِذا خَاطب الْمَرْء بهَا من هُوَ مثله أَو دونه فَهُوَ أَمر وَإِذا خَاطب بهَا من هُوَ فَوْقه لَا يكون أمرا لِأَن الْأَمر يتَعَلَّق بالمأمورفَإِن كَانَ الْمُخَاطب مِمَّن يجوز أَن يكون مَأْمُور الْمُخَاطب كَانَ أمرا وَإِن كَانَ مِمَّن لَا يجوز أَن يكون مأموره لَا يكون أمرا كَقَوْل الدَّاعِي اللَّهُمَّ اغْفِر لي وارحمني يكون سؤالا وَدُعَاء لَا أمراثمَّ المُرَاد بِالْأَمر يعرف بِهَذِهِ الصِّيغَة فَقَط وَلَا يعرف حَقِيقَة الْأَمر بِدُونِ هَذِه الصِّيغَة فِي قَول الْجُمْهُور من الْفُقَهَاءوَقَالَ بعض أَصْحَاب مَالك وَالشَّافِعِيّ يعرف حَقِيقَة المُرَاد بِالْأَمر بِدُونِ هَذِه الصِّيغَةوعَلى هَذَا يبتني الْخلاف فِي أَفعَال رَسُول الله صلى الله عليه وسلم أَنَّهَا مُوجبَة أم لَا وَاحْتَجُّوا فِي ذَلِك بقوله تَعَالَى {فليحذر الَّذين يخالفون عَن أمره} أَي عَن سمته وطريقته فِي أَفعاله وَقَالَ تَعَالَى {وَمَا أَمر فِرْعَوْن برشيد} وَالْمرَاد فعله وطريقته وَقَالَ تَعَالَى {وَأمرهمْ شُورَى بَينهم} أَي أفعالهم وَقَالَ تَعَالَى {وتنازعتم فِي الْأَمر} أَي فِيمَا تقدمون عَلَيْهِ من الْفِعْل وَقَالَ تَعَالَى {قل إِن الْأَمر كُله لله}
Burada murâd, şân ve fiildir. Araplar «Falanın emri sağlam ve doğrudur» dediklerinde, onun hâlini ve fiillerini kastederler. Emrin fiil hakkında kullanıldığı sâbit olunca, bu kullanım hakikat olur. Bunu açıklayan husus şudur: Araplar, söz (kavl) anlamındaki emrin çoğulunda «evâmir», fiil anlamındaki emrin çoğulunda ise «umûr» derler. İki çoğul arasındaki bu farklılaşma, her birinin hakikat olduğuna delâlet eder. Kim ki emrin fiil hakkında mecâz ve ittisâ‘ yoluyla kullanıldığını söylerse, onun bu ittisâ‘ın hangi vecihle olduğunu beyân etmesi gerekir. Zira ittisâ‘ ve mecâz ancak bilinen bir yol üzere olur; lafız o yol itibarıyla hakikatinin dışında mecâz olarak kullanılır.
Resûlullah (s.a.v.)'in «Menâsikinizi benden alın» ve «Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi kılın» kavlinde, fiillerinde O'na (s.a.v.) tâbi olmanın vücûbuna açıkça delâlet vardır.
Bu husustaki delilimiz şudur: Emr ile murâd edilen şey, en büyük maksatlardandır. O hâlde ona, diğer maksatlar gibi—mâzî, müstakbel ve hâl gibi—kendisiyle bilineceği bir hakikat lafzının konulmuş olması gerekir. Çünkü ifadeler maksatlardan geri durmaz; bu geri durmamanın tahakkuku ancak her bir maksadın kendisine tahsis edilmiş bir ifâdesi bulunduktan sonra mümkün olur. Sonra o ifâde, başka bir şey hakkında mecâz olarak kullanılabilir. Bu, aynıların (eşyanın) isimleri gibidir: Her ayn, kendisine konulmuş özel bir isme sahiptir; o isim başka bir şey hakkında mecâz olarak kullanılabilir. Nitekim «esed» (arslan) lafzı hakikatte belirli bir aynın adıdır; başka bir şey hakkında mecâz olarak kullanılır.
Bunu açıklayan şey şudur: «Emr» sözümüz bir mastardır. Mastarlar ise ya bir fiilden meydana gelir ya da onlardan bir fiil meydana gelir—bu, dil ehlinin ihtilâfına göredir. Sonra sen, dil ehlinden hiç kimsenin bir şeyi yapan faile «âmir» dediğini görmezsin. Görmez misin ki onlar yiyene ve içene «âmir» demezler. İşte bununla emr isminin fiili hakikat olarak kapsamadığı açığa çıkar. Emrin, altında müştak ve gayr-ı müştak'ı içine alan genel bir isim olduğu söylenemez. Çünkü emr aslında müştaktır; nitekim «emera ye'muru emren fehüve âmirun» denilir. Aslında müştak olan bir şey hakkında, onun hakikat olarak müştak ve gayr-ı müştak'ı kapsadığı söylenmez. Bu ancak aslında müştak olmayan şeyler hakkında söylenir.
المُرَاد الشَّأْن وَالْفِعْل وَالْعرب تَقول أَمر فلَان سديد مُسْتَقِيم أَي حَاله وأفعاله وَإِذا ثَبت أَن الْأَمر يعبر بِهِ عَن الْفِعْل كَانَ حَقِيقَة فِيهِ يُوضحهُ أَن الْعَرَب تفرق بَين جمع الْأَمر الَّذِي هُوَ القَوْل فَقَالُوا فِيهِ أوَامِر وَالْأَمر الَّذِي هُوَ الْفِعْل فَقَالُوا فِي جمعه أُمُور فَفِي التَّفْرِيق بَين الجمعين دلَالَة على أَن كل وَاحِد مِنْهُ حَقِيقَة وَمن يَقُول إِن اسْتِعْمَال الْأَمر فِي الْفِعْل بطرِيق الْمجَاز والاتساع فَلَا بُد لَهُ من بَيَان الْوَجْه الَّذِي اتَّسع فِيهِ لأَجله لِأَن الاتساع وَالْمجَاز لَا يكون إِلَّا بطرِيق مَعْلُوم يستعار اللَّفْظ بذلك الطَّرِيق لغير حَقِيقَته مجَازًاوَفِي قَوْله صلى الله عليه وسلم خُذُوا عني مَنَاسِككُم وصلوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي تنصيص على وجوب اتِّبَاعه فِي أَفعالهوَحجَّتنَا فِي ذَلِك أَن المُرَاد بِالْأَمر من أعظم الْمَقَاصِد فَلَا بُد من أَن يكون لَهُ لفظ مَوْضُوع هُوَ حَقِيقَة يعرف بِهِ اعْتِبَارا بِسَائِر الْمَقَاصِد من الْمَاضِي والمستقبل وَالْحَال وَهَذَا لِأَن الْعبارَات لَا تقصر عَن الْمَقَاصِد وَلَا يتَحَقَّق انْتِفَاء الْقُصُور إِلَّا بعد أَن يكون لكل مَقْصُود عبارَة هُوَ مَخْصُوص بهَا ثمَّ قد تسْتَعْمل تِلْكَ الْعبارَة لغيره مجَازًا بِمَنْزِلَة أَسمَاء الْأَعْيَان فَكل عين مُخْتَصّ باسم هُوَ مَوْضُوع لَهُ وَقد يسْتَعْمل فِي غَيره مجَازًا نَحْو أَسد فَهُوَ فِي الْحَقِيقَة اسْم لعين وَإِن كَانَ يسْتَعْمل فِي غَيره مجَازًا يُوضحهُ أَن قَوْلنَا أَمر مصدر والمصادر لَا بُد أَن تُوجد عَن فعل أَو يُوجد عَنْهَا فعل على حسب اخْتِلَاف أهل اللِّسَان فِي ذَلِك ثمَّ لَا تَجِد أحدا من أهل اللِّسَان يُسَمِّي الْفَاعِل للشَّيْء آمرا أَلا ترى أَنهم لَا يَقُولُونَ للآكل والشارب آمرا فَبِهَذَا تبين أَن اسْم الْأَمر لَا يتَنَاوَل الْفِعْل حَقِيقَة وَلَا يُقَال الْأَمر اسْم عَام يدْخل تَحْتَهُ الْمُشْتَقّ وَغَيره لِأَن الْأَمر مُشْتَقّ فِي الأَصْل فَإِنَّهُ يُقَال أَمر يَأْمر أمرا فَهُوَ آمُر وَمَا كَانَ مشتقا فِي الأَصْل لَا يُقَال إِنَّه يتَنَاوَل الْمُشْتَقّ وَغَيره حَقِيقَة وَإِنَّمَا يُقَال ذَلِك فِيمَا هُوَ غير مُشْتَقّ فِي الأَصْل
Dil ve benzeri gibi. 'Falanı şöyle emrederken gördüm, halbuki aksini yapıyor' diyen kimsenin sözünde, fiilin hakikatte emirden başka olduğuna açık bir delil vardır. Ayetlerden okuduklarımıza gelince, biz emir lafzının hakikat olduğu anlam dışında kullanılmasını inkâr etmiyoruz; zira bu, Kur'an'da çeşitli vecihler üzere gelmiştir: Bunlardan biri kazadır. Allah teâlâ buyurur: {Gökten yere işi tedbir eder} ve {Dikkat edin, yaratma da emir de O'nadır}. Din vecihlerindendir: {Hak geldi ve Allah'ın emri (dini) zuhur etti}. Söz vecihlerindendir: {Kendi aralarında işlerini (sözlerini) çekişirler}. Vahiy vecihlerindendir: {Onların arasında vahiy iner}. Kıyamet vecihlerindendir: {Allah'ın emri (kıyamet) geldi}. Azap vecihlerindendir: {Rabbinin emri (azabı) geldiğinde, Allah'tan başka taptıkları ilahları onlara hiçbir şey fayda vermedi; üstelik onlara ancak hüsran artırdılar}. Günah vecihlerindendir: {O, işinin (günahının) vebalini tattı}. İşte ya deriz ki, bunların tamamı tek bir şeye rücû eder; o da bunların tamamının Allah teâlâ ile olmasıdır. Nitekim O, {De ki: Bütün iş (emir) Allah'ındır} buyurmuştur. Sonra biz bunu, emir sîgasının hakikati olan şeyle anladık; O, {Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri, ona 'Ol!' demekten ibarettir, o da oluverir} ve {Biz bir şeyi dilediğimizde, ona sözümüz sadece 'Ol!' dememizdir, o da oluverir} buyurmuştur. Ya da deriz ki: Bir şey için hakikat olan ondan hiçbir halde nefyedilemez; mecaz yoluyla kullanılan ise ondan nefyedilebilir. Baba ismi gibi: en yakın baba için hakikattir, ondan nefyedilemez; dede için mecazdır, başkasını ispatla ondan nefyedilebilir. Sonra bu ifadenin fiil ve bu sîgayı taşımayan diğer şeylerden nefyedilmesi caiz olur. Zira insan 'Bugün hiçbir şey emretmedim' dediğinde, fiiller işlemiş olsa bile doğru söylemiş olur. Böylece kullanımın mecaz olduğunu anladık. Bu mecazın yolu şudur: Onlar 'Falanın emri sağlam ve doğrudur' dediklerinde, masdar ismini mef'ûl üzerine icra ederler; tıpkı 'Bu dirhem emirin darbıdır' ve 'Bu kumaş Yemen'in dokumasıdır' dedikleri gibi. Söylediklerimizi destekleyen şey, rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) namazda ayakkabılarını çıkarınca cemaatin de ayakkabılarını çıkardıkları, selâm verince onlara 'Sizi buna sevk eden nedir?' buyurduğu hadistir. Eğer fiili mutlak olarak ittibâı gerektirseydi, bu sorunun hiçbir mânâsı olmazdı. Yine Resûlullah (s.a.v.) visâl orucu tutunca sahâbesi de visâl tuttu, onları inkâr ederek 'Ben ...' buyurdu.
كاللسان وَنَحْوه وَفِي قَول الْقَائِل رَأَيْت فلَانا يَأْمر بِكَذَا وَيفْعل بِخِلَافِهِ دَلِيل ظَاهر على أَن الْفِعْل غير الْأَمر حَقِيقَةفَأَما مَا تلوا من الْآيَات فَنحْن لَا ننكر اسْتِعْمَال الْأَمر فِي غير مَا هُوَ حَقِيقَة فِيهِ لِأَن ذَلِك فِي الْقُرْآن على وُجُوه مِنْهَا الْقَضَاء قَالَ الله تَعَالَى {يدبر الْأَمر من السَّمَاء إِلَى الأَرْض} وَقَالَ تَعَالَى {أَلا لَهُ الْخلق وَالْأَمر} وَمِنْهَا الدّين قَالَ الله تَعَالَى {حَتَّى جَاءَ الْحق وَظهر أَمر الله} وَمِنْهَا القَوْل قَالَ الله تَعَالَى {يتنازعون بَينهم أَمرهم} وَمِنْهَا الْوَحْي قَالَ الله تَعَالَى {يتنزل الْأَمر بَينهُنَّ} وَمِنْهَا الْقِيَامَة قَالَ تَعَالَى {أَتَى أَمر الله} وَمِنْهَا الْعَذَاب قَالَ الله تَعَالَى {فَمَا أغنت عَنْهُم آلِهَتهم الَّتِي يدعونَ من دون الله من شَيْء لما جَاءَ أَمر رَبك وَمَا زادوهم غير تتبيب} وَمِنْهَا الذَّنب قَالَ الله تَعَالَى {فذاقت وبال أمرهَا} فإمَّا أَن نقُول كل ذَلِك يرجع إِلَى شَيْء وَاحِد وَهُوَ أَن تَمام ذَلِك كُله بِاللَّه تَعَالَى كَمَا قَالَ تَعَالَى {قل إِن الْأَمر كُله لله} ثمَّ فهمنا ذَلِك بِمَا هُوَ صِيغَة الْأَمر حَقِيقَة فَقَالَ {إِنَّمَا أمره إِذا أَرَادَ شَيْئا أَن يَقُول لَهُ كن فَيكون} وكما قَالَ تَعَالَى {إِنَّمَا قَوْلنَا لشَيْء إِذا أردناه أَن نقُول لَهُ كن فَيكون} أَو نقُول مَا كَانَ حَقِيقَة لشَيْء لَا يجوز نَفْيه عَنهُ بِحَال وَمَا كَانَ مُسْتَعْملا بطرِيق الْمجَاز لشَيْء يجوز نَفْيه عَنهُ كاسم الْأَب فَهُوَ حَقِيقَة للْأَب الْأَدْنَى فَلَا يجوز نَفْيه عَنهُ ومجاز للْجدّ فَيجوز نَفْيه عَنهُ بِإِثْبَات غَيره ثمَّ يجوز نفي هَذِه الْعبارَة عَن الْفِعْل وَغَيره مِمَّا لَا يُوجد فِيهِ هَذِه الصِّيغَة فَإِن الْإِنْسَان إِذا قَالَ مَا أمرت الْيَوْم بِشَيْء كَانَ صَادِقا وَإِن كَانَ قد فعل أفعالا فَعرفنَا أَن الِاسْتِعْمَال فِيهِ مجَاز وَطَرِيق هَذَا الْمجَاز أَنهم فِي قَوْلهم أَمر فلَان سديد مُسْتَقِيم أجروا اسْم الْمصدر على الْمَفْعُول بِهِ كَقَوْلِهِم هَذَا الدِّرْهَم ضرب الْأَمِير وَهَذَا الثَّوْب نسج الْيمن وأيد مَا قُلْنَا مَا رُوِيَ أَن النَّبِي صلى الله عليه وسلم لما خلع نَعْلَيْه فِي الصَّلَاة خلع النَّاس نعَالهمْ فَلَمَّا فرغ قَالَ عليه السلام مَا حملكم على مَا صَنَعْتُم وَلَو كَانَ فعله يُوجب الِاتِّبَاع مُطلقًا لم يكن لهَذَا السُّؤَال مِنْهُ معنىوَلما وَاصل صلى الله عليه وسلم وَاصل أَصْحَابه فَأنْكر عَلَيْهِم وَقَالَ إِنِّي لست
Sizden biriniz gibi; ben geceyi Rabbimin bana yedirip içirmesiyle geçiririm. Emir siğasının, Nebî'nin "Menâsikinizi benden alın" ve "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi kılın" sözlerinde kullanılması, fiilin bizzat kendisinin mutlak olarak ittibayı gerektirmediğinin beyanıdır. Çünkü onlar buna şahit idiler; eğer onunla ittibaın vücûbu sabit olsaydı, bu lafız faydadan hâli kalırdı. Şeriat sahibinin (s.a.v.) beyanın ihkâmına dair kelâmında böyle bir itikad caiz değildir. Fasıl: Bu faslın mukaddimesinde zikredilen emrin mûcibinin beyanı hakkında. Bil ki emir siğası yedi vecih üzere istimal olunur: İlzam (vücûb) üzere — nitekim Allah teâlâ buyurmuştur: "Allah'a ve Resûlüne iman edin" ve yine buyurmuştur: "Namazı ikame edin ve zekâtı verin"; Nedb üzere — nitekim Allah teâlâ buyurmuştur: "Hayır işleyin" ve "İhsan edin"; İbaha üzere — nitekim Allah teâlâ buyurmuştur: "Onların sizin için tuttukları avdan yiyin"; İrşad üzere (en sağlam olana) — nitekim Allah teâlâ buyurmuştur: "Alışveriş yaptığınızda şahit tutun"; Takrî‘ (azarlama) üzere — nitekim Allah teâlâ buyurmuştur: "Onun benzeri bir sure getirin"; Tevbiyh (kınama) üzere — nitekim Allah teâlâ buyurmuştur: "Onlardan gücün yettiğini sesinle tahrik et"; Sual (talep) üzere — nitekim Allah teâlâ buyurmuştur: "Rabbimiz, bizden kabul et." Sual, tevbiyh ve takrî‘in emir ismi kapsamına girmediğinde ihtilaf yoktur, her ne kadar emir suretinde olsalar da. Emir isminin hakikatte ilzam için olanı kapsadığında da ihtilaf yoktur. İbaha, irşad veya nedb için olanlar hakkında ihtilaf ederler. Kerhî ve Cessâs (Allah onlara rahmet eylesin) bunun hakikatte emir diye adlandırılmayacağını, ancak ismin onu mecazen kapsadığını zikretmişlerdir. Şâfiî'nin ashabı ise bu hususta ihtilaf etmiştir: Kimisi emir isminin bunların hepsini hakikaten kapsadığını söyler; kimisi de nedb için olanı emir isminin hakikaten kapsadığını söyler, çünkü onun fiilinden sevap elde edilir, sevaba nailiyet ise itaatle olur, itaat de emre uymak (i'timâr) iledir. Ancak bu delil kuvvetli değildir; zira sevaba nailiyet, nâfile oruç
كأحدكم إِنِّي أَبيت يطعمني رَبِّي ويسقيني وَفِي اسْتِعْمَال صِيغَة الْأَمر فِي قَوْله خُذُوا عني مَنَاسِككُم وصلوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي بَيَان أَن نفس الْفِعْل لَا يُوجب الِاتِّبَاع لَا محَالة فقد كَانُوا مشاهدين لذَلِك وَلَو ثَبت بِهِ وجوب الِاتِّبَاع خلا هَذَا اللَّفْظ عَن فَائِدَة وَذَلِكَ لَا يجوز اعْتِقَاده فِي كَلَام صَاحب الشَّرْع فِيمَا يرجع إِلَى إحكام الْبَيَان فصل فِي بَيَان مُوجب الْأَمر الَّذِي يذكر فِي مُقَدّمَة هَذَا الْفَصْلاعْلَم أَن صِيغَة الْأَمر تسْتَعْمل على سَبْعَة أوجه على الْإِلْزَام كَمَا قَالَ الله تَعَالَى {آمنُوا بِاللَّه وَرَسُوله} وَقَالَ تَعَالَى {وَأقِيمُوا الصَّلَاة وَآتوا الزَّكَاة} وعَلى النّدب كَقَوْلِه تَعَالَى {وافعلوا الْخَيْر} وَقَوله تَعَالَى {وأحسنوا} وعَلى الْإِبَاحَة كَقَوْلِه تَعَالَى {فَكُلُوا مِمَّا أمسكن عَلَيْكُم} وعَلى الْإِرْشَاد إِلَى مَا هُوَ الأوثق كَقَوْلِه تَعَالَى {وَأشْهدُوا إِذا تبايعتم} وعَلى التقريع كَقَوْلِه تَعَالَى {فَأتوا بِسُورَة من مثله} وعَلى التوبيخ كَقَوْلِه تَعَالَى {واستفزز من اسْتَطَعْت مِنْهُم بصوتك} وعَلى السُّؤَال كَقَوْلِه تَعَالَى {رَبنَا تقبل منا}وَلَا خلاف أَن السُّؤَال والتوبيخ والتقريع لَا يتَنَاوَلهُ اسْم الْأَمر وَإِن كَانَ فِي صُورَة الْأَمر وَلَا خلاف أَن اسْم الْأَمر يتَنَاوَل مَا هُوَ للإلزام حَقِيقَة ويختلفون فِيمَا هُوَ للْإِبَاحَة أَو الْإِرْشَاد أَو النّدب فَذكر الْكَرْخِي والجصاص رحمهمَا الله أَن هَذَا لَا يُسمى أمرا حَقِيقَة وَإِن كَانَ الِاسْم يتَنَاوَلهُ مجَازًا وَاخْتلف فِيهِ أَصْحَاب الشَّافِعِي فَمنهمْ من يَقُول اسْم الْأَمر يتَنَاوَل ذَلِك كُله حَقِيقَة وَمِنْهُم من يَقُول مَا كَانَ للنَّدْب يتَنَاوَلهُ اسْم الْأَمر حَقِيقَة لِأَنَّهُ يُثَاب على فعله ونيل الثَّوَاب يكون بِالطَّاعَةِ وَالطَّاعَة فِي الائتمار بِالْأَمر وَهَذَا لَيْسَ بِقَوي فَإِن نيل الثَّوَاب بِفعل النَّوَافِل من الصَّوْم
Salât da (emre uymak) böyledir; zira o, kişinin daima kötülüğü emreden nefsinin hevesine muhalefet ederek, sırf Allah teâlânın rızasını kastetmek üzere yaptığı bir ameldir. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevâdan nehyeden kimseye gelince." Bu durumda, bu (salât) emrin bir gereği olmasa dahi, ona uymak zorunlu değildir.
İkinci grup ise şöyle der: İbaha ve nedb ifade eden şeyin (emir sıygasının) muktezası, vücûb ifade eden emrin muktezasının bir kısmıdır. Çünkü vücûb emrinde bu (asıl) ve bir de ziyade söz konusudur. Bu durumda ibâha/nedb muktezası, vücûb muktezasına nispetle nâkıstır, ondan farklı (mütegayir) değildir.
Mecâz ise aslını aşan ve onu tecavüz edendir. Bu açıklamayla ismin burada hakikat (olarak kullanıldığı) ortaya çıkmaktadır. Ancak bu (görüş) de zayıftır. Çünkü emrin muktezası hakikaten vücûb ve muhayyerliği kesmektir; zira bu vücûbun zorunlu bir gereğidir. İbâha ve nedb de ise muhayyerlik kesilmez. Böylece biliriz ki, ibâha/nedbin muktezası, hakikatte emrin muktezasından farklıdır ve emir ismi bunları ancak mecâzen kapsar.
Bunun delili şudur: Araplar, emri terk eden kişiye "âsî (isyankâr)" derler. Kitap da bu hususu teyid etmektedir. Allah teâlâ: "Yoksa emrime isyan mı ettin?" buyurmuştur. Bir şair de şöyle demiştir: "Sana kesin bir emirle emrettim; sen bana isyan ettin. İşte bu tevfik eseriydi ki, Hâşim oğlu (öldürülmeyi) hak etti." Düreyd b. es-Sımme de şöyle demiştir: "Onlara Lovâ'nın dönemeç yerinde emrimle emrettim; fakat ertesi günün kuşluk vaktine kadar doğru yolu bulamadılar. Bana isyan edince, ben de onların arasında -onların azgınlıklarını görsem de- hidayete ermiş olmadığımı anladım." Hâlbuki mubâh veya mendûb bir fiili terk eden kişi, "âsî" sayılmaz. Böylece biliriz ki, emir ismi bu (mubâh ve mendûbu) hakikaten kapsamaz.
İsimlerde (lafızlarda) hakikatin sınırı (tanımı) şudur: Kendisinde hakikat olduğu şeyden nefyedilmesi câiz olmayandır. Biz şunu görüyoruz: Bir kimse, "Allah bana Şevval'den altı gün oruç tutmayı emretmedi" dese doğru söylemiş olur. Ama "Allah bana Ramazan orucunu emretmedi" dese yalancı olur. Yine bir kimse, "Allah bana kuşluk namazını emretmedi" dese doğru söylemiş olur. Ama "Allah bana öğle namazını emretmedi" dese yalancı olur. İşte bu (örnekler), emir sıygasının mendûb fiillerden nefyedilebilmesinin câiz olmasında, ismin onu hakikat değil mecâz yoluyla kapsadığına açık bir delildir.
Emrin muktezasına gelince; cumhur fukahanın katındaki mezhep, emir sıygasının mutlak olarak muktezasının, bir delil (sarfedici) bulunmadıkça ilzam (vücûb) olduğudur.
Şâfiî'nin ashabından İbn Süreyc ise, emrin muktezasının, delil ile murâd ortaya çıkana kadar tevkîf (durmak) olduğunu iddia etmiş ve bunun Şâfiî'nin mezhebi olduğunu ileri sürmüştür. Nitekim (İbn Süreyc) Ahkâmü'l-Kur'ân'da, "Hoşunuza giden kadınlarla evlenin" âyeti hakkında, (bu emrin) iki ihtimale (vücûb ve nedb) muhtemel olduğunu zikretmiştir. Ancak Şâfiî'nin diğer ashabının çoğu bu görüşü reddetmiş ve "Onun maksadı, (emrin) itlâkın hilâfına (yani bir delille takyîde) muhtemel olmasıdır" demişlerdir. Aynı şekilde (İbn Süreyc), umûm (lafızları) hakkında da, "Zâhiren umûm ifade eder; ancak onu tahsis eden bir delil gelirse husûsa muhtemeldir" demiştir.
وَالصَّلَاة لِأَنَّهُ عمل بِخِلَاف هوى النَّفس الأمارة بالسوء على قصد ابْتِغَاء مرضاة الله تَعَالَى كَمَا قَالَ تَعَالَى {وَأما من خَافَ مقَام ربه وَنهى النَّفس عَن الْهوى} وَلَيْسَ من ضَرُورَة هَذَا كَون الْعَمَل مَأْمُورا بِهِوالفريق الثَّانِي يَقُولُونَ مَا يُفِيد الْإِبَاحَة وَالنَّدْب فموجبه بعض مُوجب مَا هُوَ الْإِيجَاب لِأَن بِالْإِيجَابِ هَذَا وَزِيَادَة فَيكون هَذَا قاصرا لَا مغايرا وَالْمجَاز مَا جَاوز أَصله وتعداهوَبِهَذَا يتَبَيَّن أَن الِاسْم فِيهِ حَقِيقَة وَهَذَا ضَعِيف أَيْضا فَإِن مُوجب الْأَمر حَقِيقَة الْإِيجَاب وَقطع التَّخْيِير لِأَن ذَلِك من ضَرُورَة الْإِيجَاب وبالإباحة وَالنَّدْب لَا يَنْقَطِع التَّخْيِيرعرفنَا أَن مُوجبه غير مُوجب الْأَمر حَقِيقَة وَإِنَّمَا يتَنَاوَلهُ اسْم الْأَمر مجَازًاوَالدَّلِيل عَلَيْهِ أَن الْعَرَب تسمي تَارِك الْأَمر عَاصِيا وَبِه ورد الْكتاب قَالَ الله تَعَالَى {أفعصيت أَمْرِي} وَقَالَ الْقَائِل أَمرتك أمرا جَازِمًا فعصيتني وَكَانَ من التَّوْفِيق قتل ابْن هَاشم وَقَالَ دُرَيْد بن الصمَّة أَمرتهم أَمْرِي بمنعرج اللوى فَلم يستبينوا الرشد إِلَّا ضحى الْغَد فَلَمَّا عصوني كنت فيهم وَقد أرى غوايتهم فِي أنني غير مهتدي وتارك الْمُبَاح وَالْمَنْدُوب إِلَيْهِ لَا يكون عاصبا فَعرفنَا أَن الِاسْم لَا يتَنَاوَلهُ حَقِيقَة ثمَّ حد الْحَقِيقَة فِي الْأَسَامِي مَا لَا يجوز نَفْيه عَمَّا هُوَ حَقِيقَة فِيهِ ورأينا أَن الْإِنْسَان لَو قَالَ مَا أَمرنِي الله بِصَوْم سِتَّة من شَوَّال كَانَ صَادِقا وَلَو قَالَ مَا أَمرنِي الله بِصَوْم رَمَضَان كَانَ كَاذِبًا وَلَو قَالَ مَا أَمرنِي الله بِصَلَاة الضُّحَى كَانَ صَادِقا وَلَو قَالَ مَا أَمرنِي الله بِصَلَاة الظّهْر كَانَ كَاذِبًافَفِي تَجْوِيز نفي صِيغَة الْأَمر عَن الْمَنْدُوب دَلِيل ظَاهر على أَن الِاسْم يتَنَاوَلهُ مجَازًا لَا حَقِيقَةفَأَما الْكَلَام فِي مُوجب الْأَمر فَالْمَذْهَب عِنْد جُمْهُور الْفُقَهَاء أَن مُوجب مطلقه الْإِلْزَام إِلَّا بِدَلِيلوَزعم ابْن سُرَيج من أَصْحَاب الشَّافِعِي أَن مُوجبه الْوَقْف حَتَّى يتَبَيَّن المُرَاد بِالدَّلِيلِ وَادّعى أَن هَذَا مَذْهَب الشَّافِعِي فقد ذكر فِي أَحْكَام الْقُرْآن فِي قَوْله {فانكحوا مَا طَابَ لكم من النِّسَاء} أَنه يحْتَمل أَمريْنوَأنكر هَذَا أَكثر أَصْحَابه وَقَالُوا مُرَاده أَنه يحْتَمل أَن يكون بِخِلَاف الْإِطْلَاق وَهَكَذَا قَالَ فِي الْعُمُوم إِنَّه يحْتَمل الْخُصُوص بِأَن يرد دَلِيل يَخُصُّهُ وَإِن كَانَ الظَّاهِر عِنْده الْعُمُوم
Bir kısmı, onun bütün eserlerinde emrin vücûb ifade ettiğine kati şekilde hükmettiğini iddia etmişlerdir. Mâlik'in bazı ashâbı, mutlak emrin mûcibinin ibâha olduğunu söylemiş; bir kısmı ise mûcibinin nedb olduğunu ileri sürmüştür. Tevakkuf edenlere gelince, onlar şöyle demektedir: Nasıl ki beyan ettiğimiz üzere bu sîganın muhtelif mânalarda kullanıldığı sâbit olmuşsa, bu mânalardan herhangi birisi de ancak bir delil ile taayyün eder; zira ihtimal cihetinden muâraza tahakkuk etmiştir. İşte bu görüş son derece fâsiddir. Çünkü sahâbe, Resûlullah (s.a.v.)'in emrini, emir sîgasını kendisinden işittikleri gibi yerine getirmişler, amel için başka bir delil aramakla meşgul olmamışlardır. Eğer bu sîganın mûcibi kendisiyle bilinen bir şey olmasaydı, amel için başka bir delil aramakla meşgul olurlardı. "Sahâbe bunu, emir sîgasıyla değil, müşahede ettikleri hâller sayesinde bilmişlerdir" denemez. Zira meclisinde gâib bulunan kimse, kendisine emir sîgası ulaştığında, hâzır olan kimsenin meşgul olduğu gibi onunla meşgul olmuştur. Hâl müşahedesi ise gâib olan kimsenin durumunda mevcut değildir. Resûlullah (s.a.v.), Übeyy b. Kâ'b (r.a.)'ı çağırdığında, o namazda olduğu için gelmeyi geciktirmiş; Resûlullah (s.a.v.) ona: "Allah'ın ‘Allah’a ve Resûl’e icabet edin’ buyruğunu işitmedin mi?" demiş ve yalnızca emir sîgasıyla istidlâlde bulunmuştur. Bütün insanların bunu bilmesi, söylediğimiz hususun delilidir. Zira kendisine itaati lâzım gelen bir âmir, bu sîga ile emredip de memur imtina edecek olsa, kınanır ve azarlanır. Eğer maksat, ihtimal sebebiyle bu sîga ile bilinemez olsaydı, azarlanmazdı. Şu da var ki, ibareler mânalardan kısır kalmadığı gibi, her ibare de aslî vaz‘ itibarıyla hususî bir mâna içindir. Bunda iştirâk ancak bir ârız sebebiyle sâbit olur. Emir sîgası da kelâmın tasarruflarından biridir; aslî vaz‘da hususî bir mânasının olması zarurîdir. Onda iştirâk, ancak onu değiştiren bir ârız sebebiyle sâbit olur – tıpkı umum ifade eden lafızdaki husus delili gibi. Mutlak emrin mûcibinin tevakkuf olduğunu söyleyen kimse, ihtimal sebebiyle mutlak nehyin mûcibinin de tevakkuf olduğunu söylemekten başka çare bulamaz. Bu ise ikisinin mûcibinin bir olduğu görüşü olur ki bâtıldır. Emrin mûcibinin tevakkuf olduğu görüşü, eşyanın hakikatlerini iptal etmek anlamına gelir ve bu görüşe gitmenin hiçbir vechi yoktur. Onların zikrettikleri ihtimale gelince, biz onu şu açıdan dikkate alırız: Emri sırf sîga ile muhkem kılmayız; yoksa mûcibini asla sâbit kılmama anlamında değil. Görmez misin ki, bir kimse başkasına "Dilersen şunu yap, dilersen bunu yap" dese, akıl sahipleri nezdinde bu sözün mûcibi tahyîrdir. Bunun dışında bir ihtimal –ki o da zecirdir– mevcuttur; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin."
وَزَعَمُوا أَنه جزم على أَن الْأَمر للْوُجُوب فِي سَائِر كتبهوَقَالَ بعض أَصْحَاب مَالك إِن مُوجب مطلقه الْإِبَاحَة وَقَالَ بَعضهم مُوجبه النّدبأما الواقفون فَيَقُولُونَ قد صَحَّ اسْتِعْمَال هَذِه الصِّيغَة لمعان مُخْتَلفَة كَمَا بَينا فَلَا يتَعَيَّن شَيْء مِنْهَا إِلَّا بِدَلِيل لتحَقّق الْمُعَارضَة فِي الِاحْتِمَال وَهَذَا فَاسد جدا فَإِن الصَّحَابَة امتثلوا أَمر رَسُول الله صلى الله عليه وسلم كَمَا سمعُوا مِنْهُ صِيغَة الْأَمر من غير أَن اشتغلوا بِطَلَب دَلِيل آخر للْعَمَل وَلَو لم يكن مُوجب هَذِه الصِّيغَة مَعْلُوما بهَا لاشتغلوا بِطَلَب دَلِيل آخر للْعَمَل وَلَا يُقَال إِنَّمَا عرفُوا ذَلِك بِمَا شاهدوا من الْأَحْوَال لَا بِصِيغَة الْأَمر لِأَن من كَانَ غَائِبا مِنْهُم عَن مَجْلِسه اشْتغل بِهِ كَمَا بلغه صِيغَة الْأَمر حسب مَا اشْتغل بِهِ من كَانَ حَاضرا ومشاهدة الْحَال لَا تُوجد فِي حق من كَانَ غَائِبا وَحين دَعَا رَسُول الله صلى الله عليه وسلم أبي بن كَعْب رضي الله عنه فَأخر الْمَجِيء لكَونه فِي الصَّلَاة فَقَالَ لَهُ أما سَمِعت الله يَقُول {اسْتجِيبُوا لله وَلِلرَّسُولِ} فاستدل عَلَيْهِ بِصِيغَة الْأَمر فَقَط وَعرف النَّاس كلهم دَلِيل على مَا قُلْنَا فَإِن من أَمر من تلْزمهُ طَاعَته بِهَذِهِ الصِّيغَة فَامْتنعَ كَانَ ملاما معاتبا وَلَو كَانَ الْمَقْصُود لَا يصير مَعْلُوما بهَا للاحتمال لم يكن معاتباثمَّ كَمَا أَن الْعبارَات لَا تقصر عَن الْمعَانِي فَكَذَلِك كل عبارَة تكون لِمَعْنى خَاص بِاعْتِبَار أصل الْوَضع وَلَا يثبت الِاشْتِرَاك فِيهِ إِلَّا بِعَارِض وَصِيغَة الْأَمر أحد تصاريف الْكَلَام فَلَا بُد من أَن يكون لِمَعْنى خَاص فِي أصل الْوَضع وَلَا يثبت الِاشْتِرَاك فِيهِ إِلَّا بِعَارِض مغير لَهُ بِمَنْزِلَة دَلِيل الْخُصُوص فِي الْعَاموَمن يَقُول بِأَن مُوجب مُطلق الْأَمر الْوَقْف لَا يجد بدا من أَن يَقُول مُوجب مُطلق النَّهْي الْوَقْف أَيْضا للاحتمال فَيكون هَذَا قولا باتحاد موجبهما وَهُوَ بَاطِل وَفِي القَوْل بِأَن مُوجب الْأَمر الْوَقْف إبِْطَال حقائق الْأَشْيَاء وَلَا وَجه للمصير إِلَيْهِ وَالِاحْتِمَال الَّذِي ذَكرُوهُ نعتبره فِي أَن لَا نجعله محكما بِمُجَرَّد الصِّيغَة لَا فِي أَن لَا يثبت مُوجبه أصلا أَلا ترى أَن من يَقُول لغيره إِن شِئْت فافعل كَذَا وَإِن شِئْت فافعل كَذَا كَانَ مُوجب كَلَامه التَّخْيِير عِنْد الْعُقَلَاء وَاحْتِمَال غَيره وَهُوَ الزّجر قَائِم كَمَا قَالَ الله تَعَالَى {فَمن شَاءَ فليؤمن وَمن شَاءَ فليكفر}