Hamd, el-Kaviyy el-Kâdir, el-Velî en-Nâsır, el-Latîf el-Kahhâr, el-Muntekım el-Gâfir, el-Bâtın ez-Zâhir, el-Evvel el-Âhir olan Allah’a mahsustur. O Allah ki, aklı hazinelerin en ağır basanı, ilmi kazançların en kârlısı ve ticaretlerin en faydalısı, yüceliklerin ve övünçlerin en şereflisi, hamdlerin ve güzel hasletlerin en kerimi, varidat ve sadırâtın en övülmüşü kılmıştır. Böylece onu tespit etmekle kalemler ve divitler şereflenmiş; onu dinlemekle mihraplar ve minberler süslenmiş; onun yazılarıyla kâğıtlar ve defterler bezenmiş; onun şerefiyle küçükler büyüklere takaddüm etmiş; onun parlaklığıyla sırlar ve gönüller aydınlanmış; onun nurlarıyla kalpler ve basiretler nurlandırılmış; onun ışığında dönen felekteki göz kamaştırıcı güneşin ışığı hor görülmüş; onun bâtın nurunda göz bebeklerinin ve bakışların zâhir nûru küçük kalmıştır. Hatta onun ziyasıyla hatıraların orduları, gözlerin bakmaktan aciz kaldığı, üzerlerine perdelerin ve örtülerin kalınlaştığı muğlak meselelerin derinliklerine kadar nüfuz etmiştir.
Salât ve selâm, Rasûlü, soyu tertemiz, şerefi aşikâr, şerefi birbirini destekler, keremi damla damla yağar olan Muhammed’e olsun. O ki, müminlere müjdeleyici, kâfirlere uyarıcı olarak gönderilmiş; şeriatı ile geçmiş her şeriatı ve son bulucu her dini neshetmiştir. Ve kendisi, kendisini dinleyenin ve nakledenin usanmadığı, ne bir nazım ehlinin ne bir nesir ehlinin ifadesindeki üstünlüğünün hakikatini idrak edemediği, ne bir vasfedicinin vasfının ne de bir zikredicinin zikrinin onun harikalarını kuşatamadığı, her beliğ kimsenin onun açık sırlarını anlama zevkinden aciz kaldığı Kur’an-ı Mecîd ile desteklenmiştir. Âline, ashâbına da çokça salât ve selâm olsun; öyle bir çokluk ki, sayan sayıcının ömrü onu saymaktan âciz kalır.
İmdi, aklın kadısı –ki o azledilmez ve değiştirilmez hâkimdir– ve şeriatın şahidi –ki o, tezkiye edilmiş ve adalet sahibi şahittir– şöyle hükme varmışlardır: Dünya, sürûr yurdu değil, aldanma yurdudur; tembellik biniti değil, amel binitidir; sevinçle gezilecek bir mesire değil, geçiş menzilidir; yerleşilecek bir mesken değil, ticaret mahallidir. Sermayesi taat, kârı ise kıyametin koptuğu gündeki felâh olan bir ticarethanedir.
Taat da iki kısımdır: Amel ve ilim. İlim, bunların en başarılısı ve en kârlısıdır. Zira ilim de ameldendir; fakat o, organların en azizi olan kalbin ameli ve eşyanın en şereflisi olan aklın çabasıdır. Çünkü akıl, dindarlığın biniti ve emanetin taşıyıcısıdır. Nitekim emanet yere, dağlara ve göğe arz edildiğinde onu yüklenmekten çekinmişler ve onu yüklenmekten son derece kaçınmışlardır.
Sonra ilimler üçtür: Sırf aklî olan ve şeriatın ne teşvik ettiği ne de teşvike değer bulduğu ilimler: Hesap, hendese, nücûm ve benzeri ilimler gibi. Bunlar, ya yalan zanlardır –ki zannın bir kısmı günahtır– ya da faydası olmayan doğru bilgilerdir. Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırız. Fayda ise, geçici şehvetlerde ve fâni, son bulucu nimetlerde değildir; bilakis fayda, âhiret yurdunun sevabıdır.
[خُطْبَةُ الْكِتَابِ]الْحَمْدُ لِلَّهِ الْقَوِيِّ الْقَادِرِ، الْوَلِيِّ النَّاصِرِ، اللَّطِيفِ الْقَاهِرِ، الْمُنْتَقِمِ الْغَافِرِ، الْبَاطِنِ الظَّاهِرِ، الْأَوَّلِ الْآخِرِ الَّذِي جَعَلَ الْعَقْلَ أَرْجَحَ الْكُنُوزِ وَالذَّخَائِرِ، وَالْعِلْمَ أَرْبَحَ الْمَكَاسِبِ وَالْمَتَاجِرِ، وَأَشْرَفَ الْمَعَالِي وَالْمَفَاخِرِ، وَأَكْرَمَ الْمَحَامِدِ وَالْمَآثِرِ وَأَحْمَدَ الْمَوَارِدِ وَالْمَصَادِرِ؛ فَشَرُفَتْ بِإِثْبَاتِهِ الْأَقْلَامُ وَالْمَحَابِرُ، وَتَزَيَّنَتْ بِسَمَاعِهِ الْمَحَارِيبُ وَالْمَنَابِرُ، وَتَحَلَّتْ بِرُقُومِهِ الْأَوْرَاقُ وَالدَّفَاتِرُ، وَتَقَدَّمَ بِشَرَفِهِ الْأَصَاغِرُ عَلَى الْأَكَابِرِ، وَاسْتَضَاءَتْ بِبَهَائِهِ الْأَسْرَارُ وَالضَّمَائِرُ، وَتَنَوَّرَتْ بِأَنْوَارِهِ الْقُلُوبُ وَالْبَصَائِرُ، وَاسْتُحْقِرَ فِي ضِيَائِهِ ضِيَاءُ الشَّمْسِ الْبَاهِرِ عَلَى الْفَلَكِ الدَّائِرِ، وَاسْتُصْغِرَ فِي نُورِهِ الْبَاطِنِ مَا ظَهَرَ مِنْ نُورِ الْأَحْدَاقِ وَالنَّوَاظِرِ حَتَّى تَغَلْغَلَ بِضِيَائِهِ فِي أَعْمَاقِ الْمُغْمِضَاتِ جُنُودُ الْخَوَاطِرِ، وَإِنْ كَلَّتْ عَنْهَا النَّوَاظِرُ، وَكُثِّفَتْ عَلَيْهَا الْحُجُبُ وَالسَّوَاتِرُ.وَالصَّلَاةُ عَلَى مُحَمَّدٍ رَسُولِهِ ذِي الْعُنْصُرِ الطَّاهِرِ، وَالْمَجْدِ الْمُتَظَاهِرِ، وَالشَّرَفِ الْمُتَنَاصِرِ، وَالْكَرَمِ الْمُتَقَاطِرِ، الْمَبْعُوثِ بَشِيرًا لِلْمُؤْمِنِينَ وَنَذِيرًا لِلْكَافِرِينَ، وَنَاسِخًا بِشَرْعِهِ كُلَّ شَرْعٍ غَابِرٍ وَدِينٍ دَائِرٍ، الْمُؤَيَّدِ بِالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ الَّذِي لَا يَمَلُّهُ سَامِعٌ وَلَا آثِرٌ، وَلَا يُدْرِكُ كُنْهَ جَزَالَتِهِ نَاظِمٌ وَلَا نَاثِرٌ، وَلَا يُحِيطُ بِعَجَائِبِهِ وَصْفُ وَاصِفٍ وَلَا ذِكْرُ ذَاكِرٍ وَكُلُّ بَلِيغٍ دُونَ ذَوْقِ فَهْمِ جَلِيَّاتِ أَسْرَارِهِ قَاصِرٌ، وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ وَسَلَّمَ كَثِيرًا كَثْرَةً يَنْقَطِعُ دُونَهَا عُمْرُ الْعَادِّ الْحَاصِرِ. أَمَّا بَعْدُ فَقَدْ تَنَاطَقَ قَاضِي الْعَقْلِ وَهُوَ الْحَاكِمُ الَّذِي لَا يُعْزَلُ وَلَا يُبَدَّلُ، وَشَاهِدُ الشَّرْعِ وَهُوَ الشَّاهِدُ الْمُزَكَّى الْمُعَدَّلُ، بِأَنَّ الدُّنْيَا دَارُ غُرُورٍ لَا دَارُ سُرُورٍ، وَمَطِيَّةُ عَمَلٍ لَا مَطِيَّةُ كَسَلٍ، وَمَنْزِلُ عُبُورٍ لَا مُتَنَزَّهُ حُبُورٍ، وَمَحَلُّ تِجَارَةٍ لَا مَسْكَنُ عِمَارَةٍ، وَمَتْجَرٌ بِضَاعَتُهَا الطَّاعَةُ وَرِبْحُهَا الْفَوْزُ يَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ.وَالطَّاعَةُ طَاعَتَانِ عَمَلٌ وَعِلْمٌ، وَالْعِلْمُ أَنْجَحُهَا وَأَرْبَحُهَا، فَإِنَّهُ أَيْضًا مِنْ الْعَمَلِ وَلَكِنَّهُ عَمَلُ الْقَلْبِ الَّذِي هُوَ أَعَزُّ الْأَعْضَاءِ وَسَعْيُ الْعَقْلِ الَّذِي هُوَ أَشْرَفُ الْأَشْيَاءِ لِأَنَّهُ مَرْكَبُ الدِّيَانَةِ وَحَامِلُ الْأَمَانَةِ إذْ عُرِضَتْ عَلَى الْأَرْضِ وَالْجِبَالِ وَالسَّمَاءِ فَأَشْفَقْنَ مِنْ حَمْلِهَا وَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا غَايَةَ الْإِبَاءِ. ثُمَّ الْعُلُومُ ثَلَاثَةٌ: عَقْلِيٌّ مَحْضٌ لَا يَحُثُّ الشَّرْعُ عَلَيْهِ وَلَا يَنْدُبُ إلَيْهِ كَالْحِسَابِ وَالْهَنْدَسَةِ وَالنُّجُومِ وَأَمْثَالِهِ مِنْ الْعُلُومِ فَهِيَ بَيْنَ ظُنُونٍ كَاذِبَةٍ لَائِقَةٍ، وَإِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إثْمٌ؛ وَبَيْنَ عُلُومٍ صَادِقَةٍ لَا مَنْفَعَةَ لَهَا وَنَعُوذُ بِاَللَّهِ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ وَلَيْسَتْ الْمَنْفَعَةُ فِي الشَّهَوَاتِ الْحَاضِرَةِ وَالنِّعَمِ الْفَاخِرَةِ فَإِنَّهَا فَانِيَةٌ دَائِرَةٌ، بَلْ النَّفْعُ ثَوَابُ دَارِ الْآخِرَةِ.
Bir de katıksız naklî ilimler vardır ki hadis ilimleri ile tefsir ilimleri gibidir. Bu türden meselelerde iş kolaydır; zira bunları bağımsızca ele alıp nakletmede küçük ile büyük eşit sayılır. Çünkü nakilde ezber gücü yeterli olup akla alan bırakılmamıştır. İlimlerin en şereflisi ise akıl ile naklin birbiriyle kaynaştığı, rey ile şeriatın beraber yürüdüğü ilimdir. Fıkıh ilmi ve usûl-i fıkıh işte bu kabildendir; zira o, şeriat ile aklın saf özünden dosdoğru yolu alır. Ne öyle bir salt akıl tasarrufudur ki şeriat onu kabul etmez, ne de üzerinde aklın teyid ve tesdidine dair hiçbir şahit bulunmayan katıksız bir taklide dayanır. Fıkıh ilminin ve onu tahrike sebep olan şeyin şerefi sayesinde Allah, insanları bu ilmi talep etmeye teşvik etmiş, bu ilmin âlimlerini diğer âlimlerden mevki itibarıyla daha yüksek, şan itibarıyla daha yüce, tâbi ve yardımcı itibarıyla daha çok kılmıştır. İşte gençliğimin baharında bu ilmin din ve dünya faydalarına ve ahiret sevabına tahsis edilmiş olması beni, ömrümün boş vakitlerinin bir kısmını ona ayırmaya, hayat nefeslerimden bir nasibi ona hasretmeye sevk etti. Bu sebeple fıkıh füruu ve usulüne dair pek çok kitap telif ettim. Ardından ahiret yolunun ilmine ve dinin batınî sırlarını bilmeye yöneldim; bu alanda İhyâu Ulûmi'd-Dîn gibi geniş, Cevâhiru'l-Kur'ân gibi veciz ve Kimyâ-yı Saâdet gibi orta hacimli kitaplar yazdım. Sonra Allah Teâlâ'nın takdiri beni yeniden tedris ve ifadeye sevk etti. Bu sırada fıkıh ilmini tahsil eden bir grup, usûl-i fıkha dair bir eser yazmamı teklif ettiler. Bu eserde tertip ile tahkik arasını telfik etmeye, meselelerin ihmal edilmesi ile usandırıcı derecede uzatılması arasında orta bir yol tutmaya özen göstermemi, üstelik bu kitabın, istiksa ve istiksâra meylettiği için Tehzîbü'l-Usûl'ün altında, îcâz ve ihtisâra meylettiği için el-Menhûl'ün üstünde bir konumda olmasını istediler. Ben de Allah'tan yardım dileyerek bu isteklerine icabet ettim. Manaların anlaşılması için tertip ile tahkiki bir araya getirdim; zira bu ikisinden birinin diğerinden müstağni kalması mümkün değildir. Nihayet bu eseri telif ettim ve öyle latif, acayip bir tertip ortaya koydum ki, okuyucu daha ilk bakışta bu ilmin bütün maksatlarını görür ve araştırma alanlarının hepsini kuşatmış olur. Zira her ilimde talebe, incelemeye başladığı ilk anda o ilmin bütün küllî meselelerine ve temel yapılarına vakıf olamazsa onun sırlarına ve maksatlarına ulaşma ümidi kalmaz. Bu esere "el-Mustasfâ min İlmi'l-Usûl" adını verdim. Allah Teâlâ'dan tevfik ihsan etmesini ve dosdoğru yola iletmesini niyaz ederim. O, kendisine dua edenlerin dualarına icabet etmeye lâyık olandır.
وَنَقْلِيٌّ مَحْضٌ كَالْأَحَادِيثِ وَالتَّفَاسِيرِ، وَالْخَطْبُ فِي أَمْثَالِهَا يَسِيرٌ؛ إذْ يَسْتَوِي فِي الِاسْتِقْلَالِ بِهَا الصَّغِيرُ وَالْكَبِيرُ؛ لِأَنَّ قُوَّةَ الْحِفْظِ كَافِيَةٌ فِي النَّقْلِ وَلِيس فِيهَا مَجَالٌ لِلْعَقْلِ. وَأَشْرَفُ الْعُلُومِ مَا ازْدَوَجَ فِيهِ الْعَقْلُ وَالسَّمْعُ وَاصْطَحَبَ فِيهِ الرَّأْيُ وَالشَّرْعُ، وَعِلْمُ الْفِقْهِ وَأُصُولِهِ مِنْ هَذَا الْقَبِيلِ فَإِنَّهُ يَأْخُذُ مِنْ صَفْوِ الشَّرْعِ وَالْعَقْلِ سَوَاءَ السَّبِيلِ، فَلَا هُوَ تَصَرُّفٌ بِمَحْضِ الْعُقُولِ بِحَيْثُ لَا يَتَلَقَّاهُ الشَّرْعُ بِالْقَبُولِ وَلَا هُوَ مَبْنِيٌّ عَلَى مَحْضِ التَّقْلِيدِ الَّذِي لَا يَشْهَدُ لَهُ الْعَقْلُ بِالتَّأْيِيدِ وَالتَّسْدِيدِ.وَلِأَجْلِ شَرَفِ عِلْمِ الْفِقْهِ وَسَبَبِهِ وَفَّرَ اللَّهُ دَوَاعِيَ الْخَلْقِ عَلَى طَلَبِهِ وَكَانَ الْعُلَمَاءُ بِهِ أَرْفَعَ الْعُلَمَاءِ مَكَانًا وَأَجَلَّهُمْ شَأْنًا وَأَكْثَرَهُمْ أَتْبَاعًا وَأَعْوَانًا؛ فَتَقَاضَانِي فِي عُنْفُوَانِ شَبَابِي اخْتِصَاصُ هَذَا الْعِلْمِ بِفَوَائِدِ الدِّينِ وَالدُّنْيَا وَثَوَابِ الْآخِرَةِ وَالْأَوْلَى أَنْ أَصْرِفَ إلَيْهِ مِنْ مُهْلَةِ الْعُمُرِ صَدْرًا وَأَنْ أَخُصَّ بِهِ مِنْ مُتَنَفَّسِ الْحَيَاةِ قَدْرًا، فَصَنَّفْتُ كُتُبًا كَثِيرَةً فِي فُرُوعِ الْفِقْهِ وَأُصُولِهِ، ثُمَّ أَقْبَلْتُ بَعْدَهُ عَلَى عِلْمِ طَرِيقِ الْآخِرَةِ وَمَعْرِفَةِ أَسْرَارِ الدِّينِ الْبَاطِنَةِ فَصَنَّفْتُ فِيهِ كُتُبًا بَسِيطَةً كَكِتَابِ " إحْيَاءُ عُلُومِ الدِّينِ " وَوَجِيزَةً كَكِتَابِ جَوَاهِرُ الْقُرْآنِ وَوَسِيطَةً كَكِتَابِ كِيمْيَاءُ السَّعَادَةِ.ثُمَّ سَاقَنِي قَدَرُ اللَّهِ تَعَالَى إلَى مُعَاوَدَةِ التَّدْرِيسِ وَالْإِفَادَةِ، فَاقْتَرَحَ عَلَيَّ طَائِفَةٌ مِنْ مُحَصِّلِي عِلْمِ الْفِقْهِ تَصْنِيفًا فِي أُصُولِ الْفِقْهِ أَصْرِفُ الْعِنَايَةَ فِيهِ إلَى التَّلْفِيقِ بَيْنَ التَّرْتِيبِ وَالتَّحْقِيقِ وَإِلَى التَّوَسُّطِ بَيْنَ الْإِخْلَالِ وَالْإِمْلَالِ عَلَى وَجْهٍ يَقَعُ فِي الْفَهْمِ دُونَ كِتَابِ " تَهْذِيبِ الْأُصُولِ " لِمَيْلِهِ إلَى الِاسْتِقْصَاءِ وَالِاسْتِكْثَارِ، وَفَوْقَ كِتَابِ " الْمَنْخُولِ " لِمَيْلِهِ إلَى الْإِيجَازِ وَالِاخْتِصَارِ، فَأَجَبْتُهُمْ إلَى ذَلِكَ مُسْتَعِينًا بِاَللَّهِ، وَجَمَعْتُ فِيهِ بَيْنَ التَّرْتِيبِ وَالتَّحْقِيقِ لِفَهْمِ الْمَعَانِي فَلَا مَنْدُوحَةَ لِأَحَدِهِمَا عَنْ الثَّانِي، فَصَنَّفْتُهُ وَأَتَيْتُ فِيهِ بِتَرْتِيبٍ لَطِيفٍ عَجِيبٍ يَطَّلِعُ النَّاظِرُ فِي أَوَّلِ وَهْلَةٍ عَلَى جَمِيعِ مَقَاصِدِ هَذَا الْعِلْمِ وَيُفِيدُهُ الِاحْتِوَاءُ عَلَى جَمِيعِ مَسَارِحِ النَّظَرِ فِيهِ، فَكُلُّ عِلْمٍ لَا يَسْتَوْلِي الطَّالِبُ فِي ابْتِدَاءِ نَظَرِهِ عَلَى مَجَامِعِهِ وَلَا مَبَانِيهِ فَلَا مَطْمَعَ لَهُ فِي الظَّفَرِ بِأَسْرَارِهِ وَمَبَاغِيهِ؛ وَقَدْ سَمَّيْتُهُ كِتَابَ " الْمُسْتَصْفَى مِنْ عِلْمِ الْأُصُولِ وَاَللَّهُ تَعَالَى هُوَ الْمَسْئُولُ لِيُنْعِمَ بِالتَّوْفِيقِ وَيَهْدِي إلَى سَوَاءِ الطَّرِيقِ وَهُوَ بِإِجَابَةِ السَّائِلِينَ حَقِيقٌ.
Kitâbın Sadrı: Usûl-i Fıkıh'ın Haddinin Beyânı. Bil ki usûl-i fıkıh diye adlandırılan bu ilmi bu kitapta tertip ve cem ettik ve onu bir mukaddime ile dört temel eksen (aktâb-ı erba‘a) üzerine bina ettik. Mukaddime onun için bir tavti'e ve temhîd mesabesindedir; aktâb ise maksadın lübbünü ihtiva eden kısımlardır. Şimdi kitabın sadrında önce usûl-i fıkhın mânâsını, haddini ve hakikatini; ikinci olarak mertebesini ve diğer ilimlere nisbetini; üçüncü olarak bu ilmin bu mukaddime ve dört aktâba inkısâmının keyfiyyetini; dördüncü olarak bütün kısım ve tafsilâtının dört aktâb altında ircâının keyfiyyetini; beşinci olarak da bu mukaddime ile taalluk veçhini zikredeceğiz. Usûl-i Fıkıh'ın Haddinin Beyânı: Bil ki sen usûl-i fıkhın mânâsını, önce fıkhın mânâsını bilmedikçe anlayamazsın. Fıkıh, asl-ı vaz'da ilim ve fehmden ibarettir. Filan kimse hayrı ve şerri yefkahuhu denir, yani onu bilir ve anlar. Lakin ulemâ örfünde, sadece mükelleflerin fiillerine ait sâbit şer‘î hükümlerin ilmi mânâsına gelmiştir. Öyle ki âdeten fakîh ismi bir mütekellime, feylesofa, nahvîye, muhaddise ve müfessire ıtlak olunmaz; bilakis insanî fiillere ait sâbit şer‘î hükümleri bilen âlimlere mahsustur: vücûb, hazr, ibâha, nedb, kerâhe; akdin sahih, fâsid, bâtıl olması; ibâdetin kazâ ve edâ olması ve benzeri gibi. Şu da meçhulün değildir ki fiillerin aklen idrak olunan hükümleri de vardır: araz olmaları, mahalle kâim olmaları, cevhere muhalif olmaları; ekvân (hareket ve sükûn) olmaları ve benzerleri. Bunu bilene mütekellim denir, fakîh denmez. Fiillerin vâcip, mahzûr, mübâh, mekrûh ve mendûb olmaları cihetinden hükümlerine gelince, bunların beyânını fakîh üstlenir. Bunu anladınsa bil ki usûl-i fıkıh, bu hükümlerin delilleri ve bu delillerin hükümlere delâlet vecihlerinin bilinmesinden ibarettir; tafsil cihetinden değil, icmal cihetinden. Zira hilâf ilmi dahi fıkıhtandır ve hükümlerin delillerini ve delâlet vecihlerini ihtiva eder, fakat tafsil cihetinden: mesela velisiz nikâh meselesinde belirli bir hadisin hususî delâleti ve besmeleyi terk eden meselesinde belirli bir âyetin hususî delâleti gibi. Usûl ise, misal verme yoluyla dahi olsa hiçbir meseleye temas etmez; bilakis Kitap, Sünnet ve İcmâ‘ın aslına, sıhhat ve sübût şartlarına, sonra da bunların sîgası, lafzının mefhûmu, lafzının mecrası veya lafzının ma‘kūlu (ki bu kıyastır) gibi küllî delâlet vecihlerine temas eder; hiçbir hususî meseleye temas etmeksizin. İşte usûl-i fıkıh, fürûundan bu şekilde ayrılır ve sen bunu anladın.
[صَدْرُ الْكِتَابِ][بَيَانُ حَدِّ أُصُولِ الْفِقْهِ]صَدْرُ الْكِتَابِ اعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْعِلْمَ الْمُلَقَّبَ بِأُصُولِ الْفِقْهِ قَدْ رَتَّبْنَاهُ وَجَمَعْنَاهُ فِي هَذَا الْكِتَابِ وَبَنَيْنَاهُ عَلَى مُقَدِّمَةٍ وَأَرْبَعَةِ أَقْطَابٍ، الْمُقَدِّمَةُ لَهَا كَالتَّوْطِئَةِ وَالتَّمْهِيدِ، وَالْأَقْطَابُ هِيَ الْمُشْتَمِلَةُ عَلَى لُبَابِ الْمَقْصُودِ. وَلْنَذْكُرْ فِي صَدْرِ الْكِتَابِ مَعْنَى أُصُولِ الْفِقْهِ وَحَدَّهُ وَحَقِيقَتَهُ أَوَّلًا، ثُمَّ مَرْتَبَتَهُ وَنِسْبَتَهُ إلَى الْعُلُومِ ثَانِيًا، ثُمَّ كَيْفِيَّةَ انْشِعَابِهِ بِهِ إلَى هَذِهِ الْمُقَدِّمَةِ وَالْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ ثَالِثًا، ثُمَّ كَيْفِيَّةَ انْدِرَاجِ جَمِيعِ أَقْسَامِهِ وَتَفَاصِيلِهِ تَحْتَ الْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ رَابِعًا، ثُمَّ وَجْهَ تَعَلُّقِهِ بِهَذِهِ الْمُقَدِّمَةِ خَامِسًا. بَيَانُ حَدِّ أُصُولِ الْفِقْهِاعْلَمْ أَنَّكَ لَا تَفْهَمُ مَعْنَى أُصُولِ الْفِقْهِ مَا لَمْ تَعْرِفْ أَوَّلًا مَعْنَى الْفِقْهِ، وَالْفِقْهُ عِبَارَةٌ عَنْ الْعِلْمِ وَالْفَهْمِ فِي أَصْلِ الْوَضْعِ، يُقَالُ فُلَانٌ يَفْقَهُ الْخَيْرَ وَالشَّرَّ أَيْ يَعْلَمُهُ وَيَفْهَمُهُ، وَلَكِنْ صَارَ بِعُرْفِ الْعُلَمَاءِ عِبَارَةً عَنْ الْعِلْمِ بِالْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الثَّابِتَةِ لِأَفْعَالِ الْمُكَلَّفِينَ خَاصَّةً، حَتَّى لَا يُطْلَقَ بِحُكْمِ الْعَادَةِ اسْمُ الْفَقِيهِ عَلَى مُتَكَلِّمٍ وَفَلْسَفِيٍّ وَنَحْوِيٍّ وَمُحَدِّثٍ وَمُفَسِّرٍ بَلْ يَخْتَصُّ بِالْعُلَمَاءِ بِالْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الثَّابِتَةِ لِلْأَفْعَالِ الْإِنْسَانِيَّةِ كَالْوُجُوبِ وَالْحَظْرِ وَالْإِبَاحَةِ وَالنَّدْبِ وَالْكَرَاهَةِ وَكَوْنِ الْعَقْدِ صَحِيحًا وَفَاسِدًا وَبَاطِلًا وَكَوْنِ الْعِبَادَةِ قَضَاءً وَأَدَاءً وَأَمْثَالِهِ. وَلَا يَخْفَى عَلَيْكَ أَنَّ لِلْأَفْعَالِ أَحْكَامًا عَقْلِيَّةً أَيْ مُدْرَكَةً بِالْعَقْلِ كَكَوْنِهَا أَعْرَاضًا وَقَائِمَةً بِالْمَحَلِّ وَمُخَالِفَةً لِلْجَوْهَرِ وَكَوْنِهَا أَكْوَانًا حَرَكَةً وَسُكُونًا وَأَمْثَالِهَا، وَالْعَارِفُ بِذَلِكَ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا لَا فَقِيهًا.وَأَمَّا أَحْكَامُهَا مِنْ حَيْثُ إنَّهَا وَاجِبَةٌ وَمَحْظُورَةٌ وَمُبَاحَةٌ وَمَكْرُوهَةٌ وَمَنْدُوبٌ إلَيْهَا فَإِنَّمَا يَتَوَلَّى الْفَقِيهُ بَيَانَهَا، فَإِذَا فَهِمْتَ هَذَا فَافْهَمْ أَنَّ أُصُولَ الْفِقْهِ عِبَارَةٌ عَنْ أَدِلَّةِ هَذِهِ الْأَحْكَامِ وَعَنْ مَعْرِفَةِ وُجُوهِ دَلَالَتِهَا عَلَى الْأَحْكَامِ مِنْ حَيْثُ الْجُمْلَةُ لَا مِنْ حَيْثُ التَّفْصِيلُ، فَإِنَّ عِلْمَ الْخِلَافِ مِنْ الْفِقْهِ أَيْضًا مُشْتَمِلٌ عَلَى أَدِلَّةِ الْأَحْكَامِ وَوُجُوهِ دَلَالَتِهَا وَلَكِنْ مِنْ حَيْثُ التَّفْصِيلُ، كَدَلَالَةِ حَدِيثٍ خَاصٍّ فِي مَسْأَلَةِ النِّكَاحِ بِلَا وَلِيٍّ عَلَى الْخُصُوصِ وَدَلَالَةِ آيَةٍ خَاصَّةٍ فِي مَسْأَلَةِ مَتْرُوكِ التَّسْمِيَةِ عَلَى الْخُصُوصِ.وَأَمَّا الْأُصُولُ فَلَا يُتَعَرَّضُ فِيهَا لِإِحْدَى الْمَسَائِلِ وَلَا عَلَى طَرِيقِ ضَرْبِ الْمِثَالِ، بَلْ يُتَعَرَّضُ فِيهَا لِأَصْلِ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِجْمَاعِ وَلِشَرَائِطِ صِحَّتِهَا وَثُبُوتِهَا ثُمَّ لِوُجُوهِ دَلَالَتِهَا الْجُمَلِيَّةِ إمَّا مِنْ حَيْثُ صِيغَتُهَا أَوْ مَفْهُومُ لَفْظِهَا أَوْ مَجْرَى لَفْظِهَا أَوْ مَعْقُولُ لَفْظِهَا وَهُوَ الْقِيَاسُ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُتَعَرَّضَ فِيهَا لِمَسْأَلَةٍ خَاصَّةٍ فَبِهَذَا تُفَارِقُ أُصُولُ الْفِقْهِ فُرُوعَهُ وَقَدْ عَرَفْتَ
Buradan hareketle ahkâmın delilleri Kitap, Sünnet ve icmâdır. Bu üç usûlün sübût yollarını, sıhhat şartlarını ve ahkâma delâlet vecihlerini bilmek, usûl-i fıkıh diye ifade edilen ilimdir. [Usûl ilminin mertebesinin ve diğer ilimlere nispetinin beyânı] Bu ilmin mertebesinin ve diğer ilimlere nispetinin beyânı: Bil ki ilimler, aklî ve dinî olmak üzere ikiye ayrılır. Aklî ilimler tıp, hesap ve hendese gibidir ki bu bizim maksadımız değildir. Dinî ilimler ise kelâm, fıkıh, usûl-i fıkıh, hadis ilmi, tefsir ilmi ve bâtın ilmi – yani kalp ilmi ve onun kötü ahlâktan arındırılması – gibidir. Aklî ve dinî ilimlerin her biri de küllî ve cüz'î olmak üzere ikiye ayrılır. Dinî ilimlerden küllî ilim kelâmdır; fıkıh, usûl-i fıkıh, hadis ve tefsir gibi diğer ilimler ise cüz'î ilimlerdir. Çünkü müfessir yalnızca Kitab'ın mânâsına nazar eder; muhaddis yalnızca hadisin sübût yoluna nazar eder; fakîh yalnızca mükelleflerin fiillerinin ahkâmına nazar eder; usûlî yalnızca şer'î ahkâmın delillerine nazar eder; mütekellim ise en genel şeye – yani mevcûda – nazar eder. O, önce mevcûdu kadîm ve muhdes diye ikiye ayırır. Sonra muhdesi cevher ve araz diye ikiye ayırır. Sonra arazı, hayatın şart olduğu ilim, irade, kudret, kelâm, semi‘ ve basar gibi şeyler ile hayattan müstağni olan renk, koku ve tat gibi şeylere ayırır. Cevheri ise hayvan, nebat ve cemâd olarak ayırır ve bunların tür veya araz itibarıyla farklılaştığını beyan eder. Sonra kadîm olan Allah'a nazar eder; O'nun çoğalmadığını ve hadiselerin ayrıştığı gibi ayrışmadığını, bilakis bir olması gerektiğini, hadiselerden kendisi için vâcip olan sıfatlarla, muhâl olan şeylerle ve hakkında câiz olup vâcip veya muhâl olmayan ahkâmla temeyyüz ettiğini beyan eder; câiz, vâcip ve muhâli O'nun hakkında ayırt eder. Sonra fiilin aslının O'nun için câiz olduğunu, âlemin O'nun câiz fiili olduğunu, bu câiz oluş sebebiyle âlemin bir muhdise muhtaç olduğunu, peygamberlerin gönderilmesinin O'nun câiz fiillerinden olduğunu, O'nun buna kādir olduğunu ve onların doğruluğunu mûcizelerle tanıtmaya kādir olduğunu, bu câiz fiilin vâki olduğunu beyan eder. Bu noktada mütekellimin sözü sona erer ve aklın tasarrufu nihayete erer; hatta akıl, peygamberin doğruluğuna delâlet eder. Sonra akıl kendisini tecrit eder ve peygamberden, Allah ve âhiret günü hakkında söylediklerini –aklın tek başına idrak edemediği ama imkânsız da görmediği hususları– kabul ile aldığını itiraf eder. Zira şeriat, aklın tek başına idrak etmekten aciz olduğu şeyleri getirebilir. Nitekim akıl, tâatin âhirette saadete, mâsiyetlerin ise şekâvete sebep olduğunu tek başına idrak edemez; fakat bunun imkânsız olduğuna da hükmetmez. Aksine, mûcizenin doğruluğuna delâlet ettiği kişinin doğruluğunun vâcip olduğuna hükmeder. Bu kimse Allah hakkında haber verdiğinde akıl bu yolla onu tasdik eder. İşte ilm-i kelâmın muhtevası budur. Artık bilmiş oldun ki mütekellim, nazarına önce en genel şey olan mevcûd ile başlar, sonra kademe kademe zikrettiğimiz tafsilâta iner. Burada diğer dinî ilimlerin Kitap, Sünnet ve resûlün sıdkı gibi mebâdilerini tespit eder. Böylece müfessir, mütekellimin nazar ettiği şeylerden birini –özel olarak Kitab'ı– alır ve onun tefsirine bakar. Muhaddis birini –özel olarak Sünneti– alır ve onun sübût yollarına bakar. Fakîh birini –özel olarak mükellefin fiilini– alır ve onun vücûb, hazr ve ibâha açısından şer'î hitaba nispetini inceler. Usûlî birini –özel olarak, mütekellimin doğruluğunu ortaya koyduğu Resûl'ün sözünü– alır ve onun ahkâma delâlet vechini, ister lafzıyla ister mefhûmuyla ister mânâsının ma‘kulu ve müstenbatıyla olsun, inceler. Usûlînin nazarı Resûl'ün (s.a.v.) sözünün ve fiilinin ötesine geçmez. Çünkü Kitap...
مِنْ هَذَا أَنَّ أَدِلَّةَ الْأَحْكَامِ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ، فَالْعِلْمُ بِطُرُقِ ثُبُوتِ هَذِهِ الْأُصُولِ الثَّلَاثَةِ وَشُرُوطِ صِحَّتِهَا وَوُجُوهِ دَلَالَتِهَا عَلَى الْأَحْكَامِ هُوَ الْعِلْمُ الَّذِي يُعَبَّرُ عَنْهُ بِأُصُولِ الْفِقْهِ [بَيَانُ مَرْتَبَةِ عِلْمِ الْأُصُول وَنِسْبَتِهِ إلَى الْعُلُومِ]بَيَانُ مَرْتَبَةِ هَذَا الْعِلْمِ وَنِسْبَتِهِ إلَى الْعُلُومِاعْلَمْ أَنَّ الْعُلُومَ تَنْقَسِمُ إلَى عَقْلِيَّةٍ كَالطِّبِّ وَالْحِسَابِ وَالْهَنْدَسَةِ وَلَيْسَ ذَلِكَ مِنْ غَرَضِنَا. وَإِلَى دِينِيَّةٍ كَالْكَلَامِ وَالْفِقْهِ وَأُصُولِهِ وَعِلْمِ الْحَدِيثِ وَعِلْمِ التَّفْسِيرِ وَعِلْمِ الْبَاطِنِ، أَعْنِي عِلْمَ الْقَلْبِ وَتَطْهِيرَهُ عَنْ الْأَخْلَاقِ الذَّمِيمَةِ وَكُلُّ وَاحِدٍ مِنْ الْعَقْلِيَّةِ وَالدِّينِيَّةِ يَنْقَسِمُ إلَى كُلِّيَّةٍ وَجُزْئِيَّةٍ.فَالْعِلْمُ الْكُلِّيُّ مَنْ الْعُلُومِ الدِّينِيَّةِ هُوَ الْكَلَامُ وَسَائِرُ الْعُلُومِ مِنْ الْفِقْهِ وَأُصُولِهِ وَالْحَدِيثِ وَالتَّفْسِيرِ عُلُومٌ جُزْئِيَّةٌ، لِأَنَّ الْمُفَسِّرَ لَا يَنْظُرُ إلَّا فِي مَعْنَى الْكِتَابِ خَاصَّةً وَالْمُحَدِّثُ لَا يَنْظُرُ إلَّا فِي طَرِيقِ ثُبُوتِ الْحَدِيثِ خَاصَّةً، وَالْفَقِيهُ لَا يَنْظُرُ إلَّا فِي أَحْكَامِ أَفْعَالِ الْمُكَلَّفِينَ خَاصَّةً، وَالْأُصُولِيُّ لَا يَنْظُر إلَّا فِي أَدِلَّةِ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ خَاصَّةً وَالْمُتَكَلِّمُ هُوَ الَّذِي يَنْظُرُ فِي أَعَمِّ الْأَشْيَاءِ وَهُوَ الْمَوْجُودُ، فَيَقْسِمُ الْمَوْجُودَ أَوَّلًا إلَى قَدِيمٍ حَادِثٍ، ثُمَّ يَقْسِمُ الْمُحْدَثَ إلَى جَوْهَرٍ وَعَرَضٍ، ثُمَّ يَقْسِمُ الْعَرَضَ إلَى مَا تُشْتَرَطُ فِيهِ الْحَيَاةُ مِنْ الْعِلْمِ وَالْإِرَادَةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْكَلَامِ وَالسَّمْعِ وَالْبَصَرِ وَإِلَى مَا يَسْتَغْنِي عَنْهَا كَاللَّوْنِ وَالرِّيحِ وَالطَّعْمِ، وَيَقْسِمُ الْجَوْهَرَ إلَى الْحَيَوَانِ وَالنَّبَاتِ وَالْجَمَادِ وَيُبَيِّنُ أَنَّ اخْتِلَافَهَا بِالْأَنْوَاعِ أَوْ بِالْأَعْرَاضِ.ثُمَّ يَنْظُرُ فِي الْقَدِيمِ فَيُبَيِّنُ أَنَّهُ لَا يُتَكَثَّرُ وَلَا يَنْقَسِمُ انْقِسَامَ الْحَوَادِثِ، بَلْ لَا بُدَّ أَنْ يَكُونَ وَاحِدًا وَأَنْ يَكُونَ مُتَمَيِّزًا عَنْ الْحَوَادِثِ بِأَوْصَافٍ تَجِبُ لَهُ وَبِأُمُورٍ تَسْتَحِيلُ عَلَيْهِ وَأَحْكَامٍ تَجُوزُ فِي حَقِّهِ وَلَا تَجِبُ وَلَا تَسْتَحِيلُ، وَيُفَرِّقُ بَيْنَ الْجَائِزِ وَالْوَاجِبِ وَالْمُحَالِ فِي حَقِّهِ.ثُمَّ يُبَيِّنُ أَنَّ أَصْلَ الْفِعْلِ جَائِزٌ عَلَيْهِ، وَأَنَّ الْعَالَمَ فِعْلُهُ الْجَائِزُ، وَأَنَّهُ لِجَوَازِهِ افْتَقَرَ إلَى مُحْدِثٍ، وَأَنَّ بَعْثَةَ الرُّسُلِ مِنْ أَفْعَالِهِ الْجَائِزَةِ، وَأَنَّهُ قَادِرٌ عَلَيْهِ وَعَلَى تَعْرِيفِ صِدْقِهِمْ بِالْمُعْجِزَاتِ، وَأَنَّ هَذَا الْجَائِزَ وَاقِعٌ. عِنْدَ هَذَا يَنْقَطِعُ كَلَامُ الْمُتَكَلِّمِ وَيَنْتَهِي تَصَرُّفُ الْعَقْلِ، بَلْ الْعَقْلُ يَدُلَّ عَلَى صِدْقِ النَّبِيِّ. ثُمَّ يَعْزِلُ نَفْسَهُ وَيَعْتَرِفُ بِأَنَّهُ يَتَلَقَّى مِنْ النَّبِيِّ بِالْقَبُولِ مَا يَقُولُهُ فِي اللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ مِمَّا يَسْتَقِلُّ الْعَقْلُ بِدَرَكِهِ وَلَا يَقْضِي أَيْضًا بِاسْتِحَالَتِهِ فَقَدْ يَرِدُ الشَّرْعُ بِمَا يَقْصُرُ الْعَقْلُ عَنْ الِاسْتِقْلَالِ بِإِدْرَاكِهِ إذْ لَا يَسْتَقِلُّ الْعَقْلُ بِإِدْرَاكِ كَوْنِ الطَّاعَةِ سَبَبًا لِلسَّعَادَةِ فِي الْآخِرَةِ وَكَوْنِ الْمَعَاصِي لِلشَّقَاوَةِ، لَكِنَّهُ لَا يَقْضِي بِاسْتِحَالَتِهِ أَيْضًا، وَيَقْضِي بِوُجُوبِ صِدْقِ مَنْ دَلَّتْ الْمُعْجِزَةُ عَلَى صِدْقِهِ، فَإِذَا أُخْبِرَ عَنْهُ صَدَّقَ الْعَقْلُ بِهِ بِهَذِهِ الطَّرِيقِ فَهَذَا مَا يَحْوِيهِ عِلْمُ الْكَلَامِ فَقَدْ عَرَفْتَ هَذَا أَنَّهُ يَبْتَدِئُ نَظَرُهُ فِي أَعَمِّ الْأَشْيَاءِ أَوَّلًا وَهُوَ الْمَوْجُودُ، ثُمَّ يَنْزِلُ بِالتَّدْرِيجِ إلَى التَّفْصِيلِ الَّذِي ذَكَرْنَاهُ فَيُثْبِتُ فِيهِ مَبَادِئَ سَائِرِ الْعُلُومِ الدِّينِيَّةِ مِنْ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَصِدْقِ الرَّسُولِ، فَيَأْخُذُ الْمُفَسِّرُ مِنْ جُمْلَةِ مَا نَظَرَ فِيهِ الْمُتَكَلِّمُ وَاحِدًا خَاصًّا وَهُوَ الْكِتَابُ فَيَنْظُرُ فِي تَفْسِيرِهِ، وَيَأْخُذُ الْمُحَدِّثُ وَاحِدًا خَاصًّا وَهُوَ السُّنَّةُ فَيَنْظُرُ فِي طُرُقِ ثُبُوتِهَا، وَالْفَقِيهُ يَأْخُذُ وَاحِدًا خَاصًّا وَهُوَ فِعْلُ الْمُكَلَّفِ فَيَنْظُرُ فِي نِسْبَتِهِ إلَى خِطَابِ الشَّرْعِ مِنْ حَيْثُ الْوُجُوبُ وَالْحَظْرُ وَالْإِبَاحَةُ، وَيَأْخُذُ الْأُصُولِيُّ وَاحِدًا خَاصًّا وَهُوَ قَوْلُ الرَّسُولِ الَّذِي دَلَّ الْمُتَكَلِّمُ عَلَى صِدْقِهِ فَيَنْظُرُ فِي وَجْهِ دَلَالَتِهِ عَلَى الْأَحْكَامِ إمَّا بِمَلْفُوظِهِ أَوْ بِمَفْهُومِهِ أَوْ بِمَعْقُولِ مَعْنَاهُ وَمُسْتَنْبَطِهِ، وَلَا يُجَاوِزُ نَظَرُ الْأُصُولِيِّ قَوْلَ الرَّسُولِ عليه السلام وَفِعْلَهُ.فَإِنَّ الْكِتَابَ
Kişi ancak O'nun (s.a.v.) sözünü işitir; icmâ da O'nun sözüyle sabit olur. Deliller ise yalnızca Kitap, Sünnet ve icmâdır. Resûlullah'ın (s.a.v.) sözünün doğruluğu ve hüccet oluşu ise kelâm ilminde ispat edilir. Böylece kelâm ilmi, bütün dinî ilimlerin prensiplerini ispat etmeyi üstlenir. Bu sebeple bu ilimler, kelâma nispetle cüz'îdirler. Kelâm ilmi, mertebe bakımından en yüce ilimdir; zira bu cüz'iyyâta iniş ancak ondan olur. Şayet denilirse: 'O halde usûlcünün, fakîhin, müfessirin ve muhaddisin kelâm ilmini tahsil etmiş olması şart koşulmalıdır; çünkü en yüksek küllîden henüz bitmeden, aşağıdaki cüz'îye nasıl inebilir ki?' Deriz ki: Bu, bir kimsenin usûlcü, fakîh, müfessir ve muhaddis olması için şart değildir; ancak mutlak anlamda dinî ilimlerle dolu bir âlim olması için şarttır. Zira cüz'î ilimlerden hiçbiri yoktur ki, o ilimde taklit yoluyla müsellem olarak alınan ve ispatının burhanı başka bir ilimde aranan prensipleri bulunmasın. Fakîh, mükellefin fiilinin, emir ve nehiy yönünden şer'î hitaba nisbetini inceler. Mükellefler için ihtiyârî fiillerin ispatına dair burhan ikame etmesi gerekmez; nitekim Cebriyye, insanın fiilini inkâr etmiş, bir başka grup da a'râzın ve fiilin (bir araz olarak) varlığını inkâr etmiştir. Yine fakîhe, şer'î hitabın sübûtu ve Allah Teâlâ'nın zâtında kâim olan, emir ve nehiyden ibaret bir kelâmının bulunduğu hususunda burhan ikame etmek düşmez; bilakis o, Allah Teâlâ'dan hitabın sübûtunu ve mükelleften fiilin sübûtunu taklit yoluyla alır ve fiilin hitapla ilişkisini inceler; böylece ilminin nihayetini yerine getirmiş olur. Aynı şekilde usûlcü de, mütekellimden taklit yoluyla Resûl'ün sözünün hüccet, delil ve doğruluğu vâcip olduğunu alır; sonra bu sözün delâlet yönlerini ve sıhhat şartlarını inceler. Cüz'î ilimlerden biriyle iştigal eden her âlim, ilminin prensiplerinde kaçınılmaz olarak mukalliddir; ta ki en yüce ilme yükselip ilminin ötesine geçerek başka bir ilme ulaşana dek.
[DÖRT TEMEL EKSEN (AKTÂB-I ERBA‘A) ETRAFINDA USÛL İLMİNİN DÖNÜŞ KEYFİYETİNİN BEYANI]
Usûl ilminin dört temel eksen (aktâb-ı erba‘a) etrafında dönüş keyfiyetinin beyanı: Bilmiş ol ki, usûlcünün nazarının, sem‘î delillerin şer‘î hükümlere delâlet yönlerine dair olduğunu anladığında, maksadın hükümlerin delillerden iktibas ediliş keyfiyetini bilmek olduğu sana gizli kalmaz. O halde önce hükümlere, sonra delillere ve kısımlarına, sonra hükümlerin delillerden iktibas ediliş keyfiyetine, sonra da hükümleri iktibas etmeye yetkili olan muktebis'in sıfatlarına bakmak gerekir. Zira hükümler semerelerdir (meyvelerdir). Her semerenin bizzat kendinde bir sıfatı ve hakikati vardır; onun bir müsmir’i (meyve vereni), bir müstesmir’i (meyveyi devşiren / müctehid) ve istismar (meyveyi alma) yolu vardır. Semere, hükümlerdir; yani vücûb, hazr, nedb, kerâhet, ibâha, hüsn, kubh, kaza, edâ, sıhhat, fesad ve bunların dışındakiler. Müsmir ise delillerdir; bunlar üçtür: Kitap, Sünnet ve yalnızca icmâ. İstismar yolları ise delillerin delâlet yönleridir ve bunlar dörttür: Zira sözler ya sîgaları ve manzûmları ile bir şeye delâlet eder; ya fehvâları ve mefhumları ile; ya iktizâları ve zaruretleri ile; ya da ma‘kulleri ve onlardan istinbat edilen mânaları ile. Müstesmir ise müctehiddir. Onun sıfatlarını, şartlarını ve ahkâmını bilmek zaruridir. Böylece fıkıh usûlü ilminin tamamı dört temel eksen (aktâb-ı erba‘a) etrafında şekillenir:
Birinci Eksen: Ulaşılmak istenen semere olan şer‘î hükümler hakkındadır. Onunla başlamak evlâdır; çünkü o talep edilen semeredir.
İkinci Eksen: Hükmü doğuran kaynaklar (müsmir) hakkındadır. Bunlar Kitap, Sünnet ve icmâdır. İkinci sırada gelir; zira semerenin bilinmesinden sonra müsmir’i bilmekten daha önemli bir şey yoktur.
Üçüncü Eksen: Hüküm devşirme usûlü (istismâr yolları) hakkındadır. O da delillerin lafzî, mefhumî ve ma‘kul delâlet vecihleridir ve dörttür: Manzûm ile delâlet, mefhum ile delâlet, zaruret ve iktizâ ile delâlet, ma‘kûl mâna ile delâlet.
Dördüncü Eksen: Hükmü devşiren yetkili özne (müstesmir) hakkındadır. O da zannıyla hükmeden müctehiddir. Onun mukabili ise mukalliddir.
إنَّمَا يَسْمَعُهُ مِنْ قَوْلِهِ وَالْإِجْمَاعُ يَثْبُتُ بِقَوْلِهِ وَالْأَدِلَّةُ هِيَ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ فَقَطْ وَقَوْلُ الرَّسُولِ صلى الله عليه وسلم إنَّمَا يَثْبُتُ صِدْقُهُ وَكَوْنُهُ حُجَّةً فِي عِلْمِ الْكَلَامِ.فَإِذَا الْكَلَامُ هُوَ الْمُتَكَفِّلُ بِإِثْبَاتِ مَبَادِئِ الْعُلُومِ الدِّينِيَّةِ كُلِّهَا، فَهِيَ جُزْئِيَّةٌ بِالْإِضَافَةِ إلَى الْكَلَامِ، فَالْكَلَامُ هُوَ الْعِلْمُ الْأَعْلَى فِي الرُّتْبَةِ إذْ مِنْهُ النُّزُولُ إلَى هَذِهِ الْجُزْئِيَّاتِ فَإِنْ قِيلَ: فَلْيَكُنْ مِنْ شَرْطِ الْأُصُولِيِّ وَالْفَقِيهِ وَالْمُفَسِّرِ وَالْمُحَدِّثِ أَنْ يَكُونَ قَدْ حَصَّلَ عِلْمَ الْكَلَامِ لِأَنَّهُ قَبْلَ الْفَرَاغِ مِنْ الْكُلِّيِّ الْأَعْلَى كَيْفَ يُمْكِنُهُ النُّزُولُ إلَى الْجُزْئِيِّ الْأَسْفَلِ؟ قُلْنَا: لَيْسَ ذَلِكَ شَرْطًا فِي كَوْنِهِ أُصُولِيًّا وَفَقِيهًا وَمُفَسِّرًا وَمُحَدِّثًا وَإِنْ كَانَ ذَلِكَ شَرْطًا فِي كَوْنِهِ عَالِمًا مُطْلَقًا مَلِيئًا بِالْعُلُومِ الدِّينِيَّةِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ مَا مِنْ عِلْمٍ مِنْ الْعُلُومِ الْجُزْئِيَّةِ إلَّا وَلَهُ مَبَادٍ تُؤْخَذُ مُسَلَّمَةً بِالتَّقْلِيدِ فِي ذَلِكَ الْعِلْمِ وَيُطْلَبُ بُرْهَانُ ثُبُوتِهَا فِي عِلْمٍ آخَرَ.فَالْفَقِيهُ يَنْظُرُ فِي نِسْبَةِ فِعْلِ الْمُكَلَّفِ إلَى خِطَابِ الشَّرْعِ فِي أَمْرِهِ وَنَهْيِهِ وَلَيْسَ عَلَيْهِ إقَامَةُ الْبُرْهَانِ عَلَى إثْبَاتِ الْأَفْعَالِ الِاخْتِيَارِيَّات لِلْمُكَلَّفِينَ فَقَدْ أَنْكَرَتْ الْجَبْرِيَّةُ فِعْلَ الْإِنْسَانِ وَأَنْكَرَتْ طَائِفَةٌ وُجُودَ الْأَعْرَاضِ وَالْفِعْلُ عَرَضٌ. وَلَا عَلَى الْفَقِيهِ إقَامَةُ الْبُرْهَانِ عَلَى ثُبُوتِ خِطَابِ الشَّرْعِ وَأَنَّ لِلَّهِ تَعَالَى كَلَامًا قَائِمًا بِنَفْسِهِ هُوَ أَمْرٌ وَنَهْيٌ، وَلَكِنْ يَأْخُذُ ثُبُوتَ الْخِطَابِ مِنْ اللَّهِ تَعَالَى وَثُبُوتَ الْفِعْلِ مِنْ الْمُكَلَّفِ عَلَى سَبِيلِ التَّقْلِيدِ وَيَنْظُرُ فِي نِسْبَةِ الْفِعْلِ إلَى الْخِطَابِ فَيَكُونُ قَدْ قَامَ بِمُنْتَهَى عِلْمِهِ. وَكَذَلِكَ الْأُصُولِيُّ يَأْخُذُ بِالتَّقْلِيدِ مِنْ الْمُتَكَلِّمِ أَنَّ قَوْلَ الرَّسُولِ حُجَّةٌ وَدَلِيلٌ وَاجِبُ الصِّدْقِ، ثُمَّ يَنْظُرُ فِي وُجُوهِ دَلَالَتِهِ وَشُرُوطِ صِحَّتِهِ.فَكُلُّ عَالِمٍ بِعِلْمٍ مِنْ الْعُلُومِ الْجُزْئِيَّةِ فَإِنَّهُ مُقَلِّدٌ لَا مَحَالَةَ فِي مَبَادِئِ عِلْمِهِ إلَى أَنْ يَتَرَقَّى إلَى الْعِلْمِ الْأَعْلَى فَيَكُونَ قَدْ جَاوَزَ عِلْمَهُ إلَى عِلْمٍ آخَرَ. [بَيَانُ كَيْفِيَّةِ دَوَرَان عِلْم الْأُصُول عَلَى الْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ]بَيَانُ كَيْفِيَّةِ دَوَرَانِهِ عَلَى الْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ اعْلَمْ أَنَّك إذَا فَهِمْتَ أَنَّ نَظَرَ الْأُصُولِيِّ فِي وُجُوهِ دَلَالَةِ الْأَدِلَّةِ السَّمْعِيَّةِ عَلَى الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ لَمْ يَخْفَ عَلَيْكَ أَنَّ الْمَقْصُودَ مَعْرِفَةُ كَيْفِيَّةِ اقْتِبَاسِ الْأَحْكَامِ مَنْ الْأَدِلَّةِ، فَوَجَبَ النَّظَرُ فِي الْأَحْكَامِ، ثُمَّ فِي الْأَدِلَّةِ وَأَقْسَامِهَا، ثُمَّ فِي كَيْفِيَّةِ اقْتِبَاسِ الْأَحْكَامِ مَنْ الْأَدِلَّةِ، ثُمَّ فِي صِفَاتِ الْمُقْتَبِسِ الَّذِي لَهُ أَنْ يَقْتَبِسَ الْأَحْكَامَ، فَإِنَّ الْأَحْكَامَ ثَمَرَاتٌ وَكُلُّ ثَمَرَةٍ فَلَهَا صِفَةٌ وَحَقِيقَةٌ فِي نَفْسِهَا وَلَهَا مُثْمِرٌ وَمُسْتَثْمِرٌ وَطَرِيقٌ فِي الِاسْتِثْمَارِ.وَالثَّمَرَةُ هِيَ الْأَحْكَامُ، أَعْنِي الْوُجُوبَ وَالْحَظْرَ وَالنَّدْبَ وَالْكَرَاهَةَ وَالْإِبَاحَةَ وَالْحُسْنَ وَالْقُبْحَ وَالْقَضَاءَ وَالْأَدَاءَ وَالصِّحَّةَ وَالْفَسَادَ وَغَيْرَهَا وَالْمُثْمِرُ هِيَ الْأَدِلَّةُ، وَهِيَ ثَلَاثَةٌ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ فَقَطْ. وَطُرُقُ الِاسْتِثْمَارِ هِيَ وُجُوهُ دَلَالَةِ الْأَدِلَّةِ وَهِيَ أَرْبَعَةٌ، إذْ الْأَقْوَالُ إمَّا أَنْ تَدُلَّ عَلَى الشَّيْءِ بِصِيغَتِهَا وَمَنْظُومِهَا، أَوْ بِفَحْوَاهَا وَمَفْهُومِهَا وَبِاقْتِضَائِهَا وَضَرُورَتِهَا أَوْ بِمَعْقُولِهَا وَمَعْنَاهَا الْمُسْتَنْبَطِ مِنْهَا.وَالْمُسْتَثْمِرُ هُوَ الْمُجْتَهِدُ، وَلَا بُدَّ مِنْ مَعْرِفَةِ صِفَاتِهِ وَشُرُوطِهِ وَأَحْكَامِهِ. فَإِذَا جُمْلَةُ الْأُصُولِ تَدُورُ عَلَى أَرْبَعَةِ أَقْطَابٍ:الْقُطْبُ الْأَوَّلُ: فِي الْأَحْكَامِ، وَالْبُدَاءَةُ بِهَا أَوْلَى لِأَنَّهَا الثَّمَرَةُ الْمَطْلُوبَةُ.الْقُطْبُ الثَّانِي: فِي الْأَدِلَّةِ، وَهِيَ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ وَبِهَا التَّثْنِيَةُ إذْ بَعْدَ الْفَرَاغِ مِنْ مَعْرِفَةِ الثَّمَرَةِ لَا أَهَمَّ مِنْ مَعْرِفَةِ الْمُثْمِرِ.الْقُطْبُ الثَّالِثُ: فِي طَرِيقِ الِاسْتِثْمَارِ، وَهُوَ وُجُوهُ دَلَالَةِ الْأَدِلَّةِ، وَهِيَ أَرْبَعَةٌ: دَلَالَةٌ بِالْمَنْظُومِ، وَدَلَالَةٌ بِالْمَفْهُومِ، وَدَلَالَةٌ بِالضَّرُورَةِ وَالِاقْتِضَاءِ، وَدَلَالَةٌ بِالْمَعْنَى الْمَعْقُولِ.الْقُطْبُ الرَّابِعُ: فِي الْمُسْتَثْمِرِ وَهُوَ الْمُجْتَهِدُ الَّذِي يَحْكُمُ بِظَنِّهِ، وَيُقَابِلُهُ الْمُقَلِّدُ
Kendisine uyması gerekene (mukallid) gelince; mukallid ile müctehidin şartlarının ve sıfatlarının zikredilmesi gerekir. [Fıkıh Usûlünün, Çok Sayıda Şubesinin Şu Dört Kutup Altında Nasıl Toplandığının Beyânı] Belki şöyle dersiniz: Fıkıh usûlü çok sayıda bâb ve dağınık fasıllar ihtiva eder; bunların tamamı nasıl olur da bu dört kutbun altına girer? Deriz ki: Birinci kutup: Hükümdür. Hükmün bizzat kendinde bir hakikati ve taksimâtı vardır; ayrıca onun hâkim (ki o Şâri’dir), mahkûm aleyh (yani mükellef), mahkûm fîh (yani mükellefin fiili) ve onu izhar eden şey (sebep ve illet) ile ilişkisi vardır. Hükmün bizzat kendindeki hakikati araştırıldığında, onun şer‘î hitaptan ibaret olduğu; fiilin bir vasfı, hüsn ya da kubh olmadığı; aklın bunda hiçbir dahli bulunmadığı ve şer‘ vârid olmadan hiçbir hükmün bulunmadığı ortaya çıkar. Hükmün kısımları araştırıldığında ise vâcibin, mahzûrun, mendubun, mubahın, mekruhun, kazâ ve edânın, sıhhat ve fesadın, azîmet ve ruhsatın ve diğer ahkâm kısımlarının sınırları açıklığa kavuşur. Hâkim (Şâri’) bahsinde, hüküm koymanın yalnızca Allah’a ait olduğu, Resûl’ün, efendinin köleye, ya da bir mahlûkun diğerine hüküm koyma yetkisinin bulunmadığı; bilakis hepsinin Allah Teâlâ’nın hükmü ve vaz‘ı olduğu, O’ndan başkasına ait hüküm diye bir şeyin olmadığı ortaya çıkar. Mahkûm aleyh bahsinde; nisyanda olanın, ikrah altındakinin, çocuğun, kâfirin şer‘in fürûu ile, sarhoşun hitabı ve kimin mükellef tutulabileceği kimin tutulamayacağı açıklığa kavuşur. Mahkûm fîh bahsinde ise hitabın a‘yâna değil fiillere taalluk ettiği ve onun fiillerin zâtında bir vasıf olmadığı anlaşılır. Hükmün izhar vasıtası bahsinde ise sebep, illet, şart, mahal ve alâmetin hakikati belirir. Böylece bu birinci kutup, usulcülerin, aralarında uygunluk bulunmayan ve hiçbir bağ ile bir araya gelmeyen dağınık yerlerde parça parça zikrettikleri usûl fasıllarının pek çoğunu kapsar; öyle ki talebe bunların maksatlarını, bilinmelerine duyulan ihtiyacın cihetini ve usûl-i fıkha nasıl iliştiğini kavrayamaz. İkinci kutup: Hüküm doğuran (müsmir) kaynaklar hakkındadır; bunlar Kitap, Sünnet ve İcmâdır. Kitap aslının incelenmesinde, Kitab’ın tanımı, nelerin ondan sayılıp sayılmayacağı, Kitab’ın sübut yolunun yalnızca tevâtür olduğu ve Kitab’ın hakikat, mecaz, Arabî ve Acemî (Arapça olmayan) lafızları içerebileceğinin beyânı yapılır. Sünnetin incelenmesinde, Resûl’ün söz ve fiillerinin hükmü, bunların sübut yolları olarak tevâtür ve âhâd, rivayet yolları olarak müsned ve mürsel, râvilerin sıfatları olarak adâlet ve tekzîb gibi konular, Kitâbü’l-Ahbâr tamamlanıncaya kadar ele alınır. Kitap ve Sünnet’le bağlantılı olarak nesh bahsi gelir; zira nesh ancak bu ikisine vârit olur, icmâa gelince nesh ona arız olmaz. İcmâ aslının incelenmesinde ise icmâın hakikati, delili, kısımları, sahâbenin icmâı ve onlardan sonrakilerin icmâından tutun da icmâa dair bütün meseleler açıklığa kavuşur. Üçüncü kutup: Hüküm istinbat etme (istismâr) yolları hakkındadır. Bu yollar dörttür: Birincisi, lafzın sîgası açısından delâleti olup; buna emir, nehiy, umum, husus, zâhir, müevvel ve nass sîgalarındaki nazar bağlıdır. Emirler, nehiyler, umûm ve husûs kitaplarındaki nazar, lügavî sîgaların gerektirdiği üzere bir incelemedir. Fahvâ ve mefhum cihetinden delâlete gelince, bunu Kitâbü’l-Mefhûm ve delîl
الَّذِي يَلْزَمُهُ اتِّبَاعُهُ، فَيَجِبُ ذِكْرُ شُرُوطِ الْمُقَلِّدِ وَالْمُجْتَهِدِ وَصِفَاتِهِمَا. [بَيَانُ كَيْفِيَّةِ انْدِرَاجِ الشُّعَبِ الْكَثِيرَةِ مِنْ أُصُولِ الْفِقْهِ تَحْتَ هَذِهِ الْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ]ِ لَعَلَّكَ تَقُولُ أُصُولُ الْفِقْهِ تَشْتَمِلُ عَلَى أَبْوَابٍ كَثِيرَةٍ وَفُصُولٍ مُنْتَشِرَةٍ فَكَيْفَ يَنْدَرِجُ جُمْلَتُهَا تَحْتَ هَذِهِ الْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ؟ فَنَقُولُ: الْقُطْبُ الْأَوَّلُ: هُوَ الْحُكْمُ.وَلِلْحُكْمِ حَقِيقَةٌ فِي نَفْسِهِ وَانْقِسَامٌ، وَلَهُ تَعَلُّقٌ بِالْحَاكِمِ وَهُوَ الشَّارِعُ وَالْمَحْكُومُ عَلَيْهِ وَهُوَ الْمُكَلَّفُ وَبِالْمَحْكُومِ فِيهِ وَهُوَ فِعْلُ الْمُكَلَّفِ وَبِالْمُظْهِرِ لَهُ وَهُوَ السَّبَبُ وَالْعِلَّةُ، فَفِي الْبَحْثِ عَنْ حَقِيقَةِ الْحُكْمِ فِي نَفْسِهِ يَتَبَيَّنُ أَنَّهُ عِبَارَةٌ عَنْ خِطَابِ الشَّرْعِ وَلِيس وَصْفًا لِلْفِعْلِ وَلَا حُسْنَ وَلَا قُبْحَ وَلَا مَدْخَلَ لِلْعَقْلِ فِيهِ وَلَا حُكْمَ قَبْلَ وُرُودِ الشَّرْعِ، وَفِي الْبَحْثِ عَنْ أَقْسَامِ الْحُكْمِ يَتَبَيَّنُ حَدُّ الْوَاجِبِ وَالْمَحْظُورِ وَالْمَنْدُوبِ وَالْمُبَاحِ وَالْمَكْرُوهِ وَالْقَضَاءِ وَالْأَدَاءِ وَالصِّحَّةِ وَالْفَسَادِ وَالْعَزِيمَةِ وَالرُّخْصَةِ وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ أَقْسَامِ الْأَحْكَامِ. وَفِي الْبَحْثِ عَنْ الْحَاكِمِ يَتَبَيَّنُ أَنْ لَا حُكْمَ إلَّا لِلَّهِ وَأَنَّهُ لَا حُكْمَ لِلرَّسُولِ وَلَا لِلسَّيِّدِ عَلَى الْعَبْدِ وَلَا لِمَخْلُوقٍ عَلَى مَخْلُوقٍ، بَلْ كُلُّ ذَلِكَ حُكْمُ اللَّهِ تَعَالَى وَوَضْعُهُ لَا حُكْمَ لِغَيْرِهِ. وَفِي الْبَحْثِ عَنْ الْمَحْكُومِ عَلَيْهِ يَتَبَيَّنُ خِطَابُ النَّاسِي وَالْمُكْرَهِ وَالصَّبِيِّ، وَخِطَابُ الْكَافِرِ بِفُرُوعِ الشَّرْعِ، وَخِطَابُ السَّكْرَانِ وَمَنْ يَجُوزُ تَكْلِيفُهُ وَمَنْ لَا يَجُوزُ. وَفِي الْبَحْثِ عَنْ الْمَحْكُومِ فِيهِ يَتَبَيَّنُ أَنَّ الْخِطَابَ يَتَعَلَّقُ بِالْأَفْعَالِ لَا بِالْأَعْيَانِ وَأَنَّهُ لَيْسَ وَصْفًا لِلْأَفْعَالِ فِي ذَوَاتِهَا. وَفِي الْبَحْثِ عَنْ مَظْهَرِ الْحُكْمِ يَتَبَيَّنُ حَقِيقَةُ السَّبَبِ وَالْعِلَّةِ وَالشَّرْطِ وَالْمَحَلِّ وَالْعَلَامَةِ، فَيَتَنَاوَلُ هَذَا الْقُطْبُ جُمْلَةً مِنْ تَفَارِيقِ فُصُولِ الْأُصُولِ أَوْرَدَهَا الْأُصُولِيُّونَ مُبَدَّدَةً فِي مَوَاضِعَ شَتَّى لَا تَتَنَاسَبُ وَلَا تَجْمَعُهَا رَابِطَةٌ، فَلَا يَهْتَدِي الطَّالِبُ إلَى مَقَاصِدِهَا وَوَجْهِ الْحَاجَةِ إلَى مَعْرِفَتِهَا وَكَيْفِيَّةِ تَعَلُّقِهَا بِأُصُولِ الْفِقْهِ. الْقُطْبُ الثَّانِي: فِي الْمُثْمِرِ، وَهُوَ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ. وَفِي الْبَحْثِ عَنْ أَصْلِ الْكِتَابِ يَتَبَيَّنُ حَدُّ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنْهُ وَمَا لَيْسَ مِنْهُ، وَطَرِيقُ إثْبَاتِ الْكِتَابِ وَإِنَّهُ التَّوَاتُرُ فَقَطْ وَبَيَانُ مَا يَجُوزُ أَنْ يَشْتَمِلَ عَلَيْهِ الْكِتَابُ مِنْ حَقِيقَةٍ وَمَجَازٍ وَعَرَبِيَّةٍ وَعَجَمِيَّةٍ. وَفِي الْبَحْثِ عَنْ السُّنَّةِ يَتَبَيَّنُ حُكْمُ الْأَقْوَالِ وَالْأَفْعَالِ مِنْ الرَّسُولِ وَطُرُقُ ثُبُوتِهَا مِنْ تَوَاتُرٍ وَآحَادٍ وَطُرُقُ رِوَايَتِهَا مِنْ مُسْنَدٍ وَمُرْسَلٍ وَصِفَاتُ رُوَاتِهَا مِنْ عَدَالَةٍ وَتَكْذِيبٍ، إلَى تَمَامِ كِتَابِ الْأَخْبَارِ. وَيَتَّصِلُ بِالْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ كِتَابُ النَّسْخِ فَإِنَّهُ لَا يَرِدُ إلَّا عَلَيْهِمَا، وَأَمَّا الْإِجْمَاعُ فَلَا يَتَطَرَّقُ النَّسْخُ إلَيْهِ. وَفِي الْبَحْثِ عَنْ أَصْلِ الْإِجْمَاعِ تَتَبَيَّنُ حَقِيقَتُهُ وَدَلِيلُهُ وَأَقْسَامُهُ وَإِجْمَاعُ الصَّحَابَةِ وَإِجْمَاعُ مَنْ بَعْدَهُمْ إلَى جَمِيعِ مَسَائِلِ الْإِجْمَاعِ الْقُطْبُ الثَّالِثُ: فِي طُرُقِ الِاسْتِثْمَارِ.وَهِيَ أَرْبَعَةٌ الْأُولَى: دَلَالَةُ اللَّفْظِ مِنْ حَيْثُ صِيغَتُهُ، وَبِهِ يَتَعَلَّقُ النَّظَرُ فِي صِيغَةِ الْأَمْرِ وَالنَّهْيِ وَالْعُمُومِ وَالْخُصُوصِ وَالظَّاهِرِ وَالْمُؤَوَّلِ وَالنَّصِّ. وَالنَّظَرُ فِي كِتَابِ الْأَوَامِرِ وَالنَّوَاهِي وَالْعُمُومِ وَالْخُصُوصِ نَظَرٌ فِي مُقْتَضَى الصِّيَغِ اللُّغَوِيَّةِ وَأَمَّا الدَّلَالَةُ مِنْ حَيْثُ الْفَحْوَى وَالْمَفْهُومُ فَيَشْتَمِلُ عَلَيْهِ كِتَابُ الْمَفْهُومِ وَدَلِيلُ
hitap hakkındadır. Lafzın zaruret ve iktizası bakımından delalete gelince, bu, lafzın işaretlerinden bir kısmını kapsar; nitekim bir kimsenin “Köleni benim için âzâd et” deyip diğerinin “Âzâd ettim” cevabını vermesi gibi. Bu durumda, söz konusu edim, talepte bulunan kişi için mülkiyetin hâsıl olmasını da ihtiva eder; her ne kadar bu açıkça söylenmiş olmasa da, söylenen sözlerin zarureti ve muktezasındandır. Lafzın makulü (aklen anlaşılan mânası) bakımından delalet ise, Resûlullah (s.a.v.)'in “Hâkim, kendisi öfkeli iken hüküm vermesin” hadisi gibidir. Bu hadis, aynı mânanın aklen kavranması yoluyla, aç olan, hasta olan veya sıkışan (idrarını tutmakta olan) kimseye de delalet eder. İşte kıyas buradan (aklî makûliyetten) neşet eder; buradan hareketle kıyasın bütün ahkâmına ve kısımlarına geçilir. Dördüncü Kutup: Müstesmir (semerelendirilmiş konu) hakkındadır ki o da müctehiddir; mukallid ise onun mukabilindedir. Burada müctehidin sıfatları, mukallidin sıfatları, ictihadın cereyan edeceği alan ile ictihada yer olmayan alan, müctehidlerin tashîhi (ictihadlarının isabetine dair kaideler) ve ictihada dair ahkâmın tamamı beyan edilir. İşte usûl ilminde zikredilenlerin hülasası budur. Bu dört kutuptan bu ilmin nasıl şubelendiğini öğrenmiş oldun.
[Mukaddimenin Beyanı ve Usûlün Ona Taalluk Vechi]
Bil ki, usûl-i fıkhın tanımı, ahkâmın delillerini bilmeye dayandığında, bu tanım üç lafzı ihtiva etmektedir: bilgi (ma‘rifet), delil ve hüküm. Bu sebeple usûlcüler şöyle demişlerdir: “Hükmün bilinmesi, dört kutuptan birini teşkil edecek derecede zorunlu olduğuna göre, delilin bilinmesi de bilginin (ma‘rifetin) kendisinin bilinmesi de –ki bundan murad ilimdir– aynı şekilde zorunludur. Ayrıca, talep edilen ilme ancak nazar ile ulaşılabildiğinden, nazarın bilinmesi de zarurîdir.” Bunun üzerine usûlcüler ilmin, delilin ve nazarın tarifini yapmaya girişmişler; bu hususların yalnızca suretlerini (zihnî tasavvurlarını) tanımlamakla yetinmemişlerdir. Lâkin bu çaba, onları, ilmi inkâr eden Sofistaiyye (sophistler) karşısında ilmin, nazarı inkâr edenlere karşı da nazarın sübûtuna dair delil ikamesine; ayrıca ilimlerin kısımlarına, delillerin kısımlarına dair geniş bir açıklamaya sürüklemiştir. Bu ise, bu ilmin (usûl-i fıkıh) haddini aşmak ve onu kelâmla karıştırmak (halit) demektir. Kelâmcı usûlcüler, mizaçlarına kelâmın galebe çalması sebebiyle bu konuda aşırıya kaçmışlardır; zira sanatlarına olan sevgileri, onları bu sanatı (kelâmı) bu sanatla (usûl-i fıkıh) karıştırmaya sevk etmiştir. Tıpkı dil ve nahiv sevgisinin bazı usûlcüleri, nahiv ilmine ait birçok konuyu usûle karıştırmaya sevk etmesi gibi; nitekim onlar bu ilimde (usûl-i fıkıh) harflerin mânalarına ve i‘rabın mânalarına dair, aslında sadece nahiv ilmine ait olan birçok bahse yer vermişlerdir. Keza, fıkıh sevgisi de Mâverâünnehir fakihlerinden Ebû Zeyd (r.h.) ve takipçileri gibi bir topluluğu, fıkhın fürûuna dair pek çok meseleyi usûle karıştırmaya sevk etmiştir. Zira onlar bu meseleleri misal kabilinden, aslın fürûda nasıl uygulanacağını göstermek maksadıyla zikretmiş olsalar da, bu hususta aşırıya gitmişlerdir. Kelâmcıların, usûl-i fıkıhta ilmin, nazarın ve delilin tarifine yer vermeleri, bunların sübûtunu münkirlere karşı ispat için burhan ikamesine girişmelerinden daha makul bir mazerete sahiptir. Çünkü tarif (hadd), zihinde bu şeylerin suretlerini tesbit eder; söz konusu ilim (usûl-i fıkıh) onlarla ilişkili olduğundan, hiç olmazsa bu kavramların tasavvur edilmesi gerekir. Nitekim fıkıh ilmine dalan bir kimsenin icmâ‘ ve kıyas hakkında en azından bir tasavvura sahip olması zarurîdir. Oysa icmâ‘ın hücciyetini ve kıyasın hücciyetini bilmek, usûl-i fıkhın özelliklerindendir. Dolayısıyla ilim ve nazarın hücciyetini bunları inkâr edenlere karşı savunmak, usûlü fürûa doğru sürüklemek anlamına gelir. Şu kadar var ki, bu karıştırma (halit) hususunda aşırıya gittiklerini sana bildirdikten sonra, biz yine de bu eseri (bu külliyatı) tamamen bu tür meselelerden arındırmayı uygun görmedik. Çünkü alışılagelenden vazgeçmek güçtür, nefisler ise yabancı şeylerden hoşlanmaz. Ancak biz bu konulardan yalnızca, ilimlerin tamamında umumi fayda sağlayan; aklın idrak mertebelerini ve bunların zaruriyyattan nazariyyâta nasıl tedricen yükseldiğini, ilmin, nazarın ve delilin hakikatini, kısımlarını ve delillerini, kelâm eserlerinin ihtiva etmediği beliğ bir beyanla ortaya koyan kadarıyla iktifa edeceğiz.
الْخِطَابِ، وَأَمَّا الدَّلَالَةُ مِنْ حَيْثُ ضَرُورَةُ اللَّفْظِ وَاقْتِضَاؤُهُ فَيَتَضَمَّنُ جُمْلَةً مِنْ إشَارَاتِ الْأَلْفَاظِ كَقَوْلِ الْقَائِلِ: أَعْتِقْ عَبْدَكَ عَنِّي، فَتَقُولُ: أَعْتَقْتُ، فَإِنَّهُ يَتَضَمَّنُ حُصُولَ الْمِلْكِ لِلْمُلْتَمِسِ وَلَمْ يَتَلَفَّظَا بِهِ لَكِنَّهُ مِنْ ضَرُورَةِ مَلْفُوظِهِمَا وَمُقْتَضَاهُ. وَأَمَّا الدَّلَالَةُ مِنْ حَيْثُ مَعْقُولُ اللَّفْظِ فَهُوَ كَقَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم: «لَا يَقْضِي الْقَاضِي وَهُوَ غَضْبَانُ» فَإِنَّهُ يَدُلُّ عَلَى الْجَائِعِ وَالْمَرِيضِ وَالْحَاقِنِ بِمَعْقُولِ مَعْنَاهُ، وَمِنْهُ يَنْشَأُ الْقِيَاسُ وَيَنْجَرُّ إلَى بَيَانِ جَمِيعِ أَحْكَامِ الْقِيَاسِ وَأَقْسَامِهِ. الْقُطْبُ الرَّابِعُ: فِي الْمُسْتَثْمِرِ، وَهُوَ الْمُجْتَهِدُ وَفِي مُقَابَلَتِهِ الْمُقَلِّدُ، وَفِيهِ يَتَبَيَّنُ صِفَاتُ الْمُجْتَهِدِ وَصِفَاتُ الْمُقَلِّدِ وَالْمَوْضِعُ الَّذِي يَجْرِي فِيهِ الِاجْتِهَادُ دُونَ الَّذِي لَا مَجَالَ لِلِاجْتِهَادِ فِيهِ وَالْقَوْلُ فِي تَصْوِيبِ الْمُجْتَهِدِينَ وَجُمْلَةُ أَحْكَامِ الِاجْتِهَادِ. فَهَذِهِ جُمْلَةُ مَا ذُكِرَ فِي عِلْمِ الْأُصُولِ وَقَدْ عَرَفْتَ كَيْفِيَّةَ انْشِعَابِهَا مِنْ هَذِهِ الْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ [بَيَانُ الْمُقَدِّمَةِ وَوَجْهُ تَعَلُّقِ الْأُصُولِ بِهَا]اعْلَمْ أَنَّهُ لَمَّا رَجَعَ حَدُّ أُصُولِ الْفِقْهِ إلَى مَعْرِفَةِ أَدِلَّةِ الْأَحْكَامِ اشْتَمَلَ الْحَدُّ عَلَى ثَلَاثَةِ أَلْفَاظٍ: الْمَعْرِفَةُ وَالدَّلِيلُ وَالْحُكْمُ فَقَالُوا: إذَا لَمْ يَكُنْ بُدٌّ مِنْ مَعْرِفَةِ الْحُكْمِ حَتَّى كَانَ مَعْرِفَتُهُ أَحَدَ الْأَقْطَابِ الْأَرْبَعَةِ فَلَا بُدَّ أَيْضًا مِنْ مَعْرِفَةِ الدَّلِيلِ وَمَعْرِفَةِ الْمَعْرِفَةِ، أَعْنِي الْعِلْمَ. ثُمَّ الْعِلْمُ الْمَطْلُوبُ لَا وُصُولَ إلَيْهِ إلَّا بِالنَّظَرِ، فَلَا بُدَّ مِنْ مَعْرِفَةِ النَّظَرِ فَشَرَعُوا فِي بَيَانِ حَدِّ الْعِلْمِ وَالدَّلِيلِ وَالنَّظَرِ وَلَمْ يَقْتَصِرُوا عَلَى تَعْرِيفِ صُوَرِ هَذِهِ الْأُمُورِ، وَلَكِنْ انْجَرَّ بِهِمْ إلَى إقَامَةِ الدَّلِيلِ عَلَى إثْبَاتِ الْعِلْمِ عَلَى مُنْكِرِيهِ مِنْ السُّوفُسْطائيَّةِ وَإِقَامَةِ الدَّلِيلِ عَلَى النَّظَرِ عَلَى مُنْكِرِي النَّظَرِ وَإِلَى جُمْلَةٍ مِنْ أَقْسَامِ الْعُلُومِ وَأَقْسَامِ الْأَدِلَّةِ، وَذَلِكَ مُجَاوَزَةٌ لِحَدِّ هَذَا الْعِلْمِ وَخَلْطٌ لَهُ بِالْكَلَامِ، وَإِنَّمَا أَكْثَرَ فِيهِ الْمُتَكَلِّمُونَ مِنْ الْأُصُولِيِّينَ لِغَلَبَةِ الْكَلَامِ عَلَى طَبَائِعِهِمْ فَحَمَلَهُمْ حُبُّ صِنَاعَتِهِمْ عَلَى خَلْطِهِ بِهَذِهِ الصَّنْعَةِ، كَمَا حَمَلَ حُبُّ اللُّغَةِ وَالنَّحْوِ بَعْضَ الْأُصُولِيِّينَ عَلَى مَزْجِ جُمْلَةٍ مِنْ النَّحْوِ بِالْأُصُولِ فَذَكَرُوا فِيهِ مِنْ مَعَانِي الْحُرُوفِ وَمَعَانِي الْإِعْرَابِ جُمَلًا هِيَ مِنْ عِلْمِ النَّحْوِ خَاصَّةً، وَكَمَا حَمَلَ حُبُّ الْفِقْهِ جَمَاعَةً مِنْ فُقَهَاءِ مَا وَرَاءَ النَّهْرِ كَأَبِي زَيْدٍ رحمه الله وَأَتْبَاعِهِ عَلَى مَزْجِ مَسَائِلَ كَثِيرَةٍ مِنْ تَفَارِيعِ الْفِقْهِ بِالْأُصُولِ، فَإِنَّهُمْ وَإِنْ أَوْرَدُوهَا فِي مَعْرِضِ الْمِثَالِ وَكَيْفِيَّةِ إجْرَاءِ الْأَصْلِ فِي الْفُرُوعِ فَقَدْ أَكْثَرُوا فِيهِ وَعُذْرُ الْمُتَكَلِّمِينَ فِي ذِكْرِ حَدِّ الْعِلْمِ وَالنَّظَرِ وَالدَّلِيلِ فِي أُصُولِ الْفِقْهِ أَظْهَرُ مِنْ عُذْرِهِمْ فِي إقَامَةِ الْبُرْهَانِ عَلَى إثْبَاتِهَا مَعَ الْمُنْكِرِينَ، لِأَنَّ الْحَدَّ يُثَبِّتُ فِي النَّفْسِ صُوَرَ هَذِهِ الْأُمُورِ وَلَا أَقَلَّ مِنْ تَصَوُّرِهَا إذَا كَانَ الْكَلَامُ يَتَعَلَّقُ بِهَا، كَمَا أَنَّهُ لَا أَقَلَّ مِنْ تَصَوُّرِ الْإِجْمَاعِ وَالْقِيَاسِ لِمَنْ يَخُوضُ فِي الْفِقْهِ.وَأَمَّا مَعْرِفَةُ حُجِّيَّةِ الْإِجْمَاعِ وَحُجِّيَّةِ الْقِيَاسِ فَذَلِكَ مِنْ خَاصِّيَّةِ أُصُولِ الْفِقْهِ، فَذِكْرُ حُجِّيَّةِ الْعِلْمِ وَالنَّظَرِ عَلَى مُنْكِرِيهِ اسْتِجْرَارُ الْأُصُولِ إلَى الْفُرُوعِ. وَبَعْدَ أَنْ عَرَّفْنَاكَ إسْرَافَهُمْ فِي هَذَا الْخَلْطِ فَإِنَّا لَا نَرَى أَنْ نُخْلِيَ هَذَا الْمَجْمُوعَ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ لِأَنَّ الْفِطَامَ عَنْ الْمَأْلُوفِ شَدِيدٌ وَالنُّفُوسُ عَنْ الْغَرِيبِ نَافِرَةٌ، لَكِنَّا نَقْتَصِرُ مِنْ ذَلِكَ عَلَى مَا تَظْهَرُ فَائِدَتُهُ عَلَى الْعُمُومِ فِي جُمْلَةِ الْعُلُومِ مِنْ تَعْرِيفِ مَدَارِكِ الْعُقُولِ وَكَيْفِيَّةِ تَدَرُّجِهَا مِنْ الضَّرُورِيَّاتِ إلَى النَّظَرِيَّاتِ عَلَى وَجْهٍ يَتَبَيَّنُ فِيهِ حَقِيقَةُ الْعِلْمِ وَالنَّظَرِ وَالدَّلِيلِ وَأَقْسَامُهَا وَحُجَجُهَا تَبْيِينًا بَلِيغًا تَخْلُو عَنْهُ مُصَنَّفَاتُ الْكَلَامِ.
Kitabın Mukaddimesi – Nazarî İlimlerin İdrâk Vâsıtalarının Hadd ü Burhâna Münhasır Olduğunun Beyânı – Bu mukaddimede akılların idrak vasıtalarını ve bunların hadd ile burhana münhasır olduğunu zikredecek; ayrıca hakiki haddin şartını, hakiki burhanın şartını ve bunların kısımlarını, Mihakkü’n-Nazar ve Mi‘yârü’l-İlm adlı kitaplarımızda zikrettiğimizden daha özlü bir tarzda beyan edeceğiz. Bu mukaddime, usûl ilminin cümlesinden olmadığı gibi onun kendine mahsus mukaddimelerinden de değildir; bilakis bütün ilimlerin mukaddimesidir. Kim buna ihata etmezse, ilimlerine asla güven olmaz. Kim bu mukaddimeyi yazmak istemezse, kitaba birinci kutuptan (bölümden) başlasın; zira usûl-i fıkhın ilk aslı (başlangıcı) odur. Bütün nazarî ilimlerin bu mukaddimeye ihtiyacı, usûl-i fıkhın ihtiyacı gibidir. – Nazarî İlimlerin İdrâk Vâsıtalarının Hadd ü Burhâna Münhasır Olduğunun Beyânı – Bilmiş ol ki, eşyayı idrak iki türlüdür: Birincisi, müfred zâtların idraki; ceset, hareket, âlem, hâdis, kadîm ve sair müfred isimlerle delâlet olunan şeylerin manasını bilmen gibi. İkincisi, bu müfredlerin birbirine nisbetinin nefy veya ispat yönüyle idrakidir. Önce âlem lafzının manasını (ki müfred bir şeydir), hâdis lafzının manasını ve kadîm lafzının manasını (ki bunlar da müfred iki şeydir) bilirsin; sonra müfredi müfrede nefy veya ispatla nispet edersin. Nitekim kıdemi âleme nefyle nispet ederek 'Âlem kadîm değildir' dersin; hudûsü ona ispatla nispet ederek 'Âlem hâdistir' dersin. İşte son tür, tasdik ve tekzibin (doğrulama ve yalanlamanın) yol bulduğu türdür. Birinci türde ise tasdik ve tekzib muhaldir; zira tasdik ancak bir habere yol bulur ve haberin en az iki müfred cüzden (vasıf ve mevsuf) terkib edilmesi gerekir. Vasıf, mevsûfa nefy veya ispatla nispet edildiğinde doğrulanır veya yalanlanır. 'Hâdistir' veya 'cesettir' veya 'kadîmdir' diyenin sözü ise, içinde doğruluk ve yalanlık bulunmayan müfred ifadelerdir. Bu iki türü iki farklı tabirle ifade etmek üzere ıstılah kullanmakta bir beis yoktur; zira farklı şeylerin, onlara delâlet eden lafızlarının da farklı olması hakkıdır. Nitekim lafızlar manalar gibidir, onların manalarla muvazene edilmesi (denk getirilmesi) hakkıdır. Mantıkçılar müfredlerin bilgisine 'tasavvur', onlar arasındaki haberî nisbetin bilgisine 'tasdik' adını vermişler ve 'İlim ya tasavvurdur ya tasdiktir' demişlerdir. Bazı ulemâmız ise, nahiv ulemasının 'Ma‘rifet (bilmek) bir mef‘ûle geçer, zan iki mef‘ûle geçer' sözüne uyarak, birinciye 'marifet', ikinciye 'ilim' demişlerdir. Çünkü 'areftü Zeyden' dersin; 'zanentü Zeyden âlimen' dersin; 'zanentü Zeyden' veya 'zanentü âlimen' demezsin. İlim ise zan babındandır; bu sebeple 'alimtü Zeyden adlen' dersin. Bu ıstılahlardaki âdet muhteliftir. İki türün ayrımını anladığında lakaplarda münakaşa yoktur. Şimdi deriz ki: Muhakkak ki...
[مُقَدِّمَةُ الْكِتَابِ][بَيَانُ حَصْرِ مَدَارِكِ الْعُلُومِ النَّظَرِيَّةِ فِي الْحَدِّ وَالْبُرْهَانِ]مُقَدِّمَةُ الْكِتَابِ بَيَانُ حَصْرِ مَدَارِكِ الْعُلُومِ النَّظَرِيَّةِ فِي الْحَدِّ وَالْبُرْهَانِ نَذْكُرُ فِي هَذِهِ الْمُقَدِّمَةِ مَدَارِكَ الْعُقُولِ وَانْحِصَارَهَا فِي الْحَدِّ وَالْبُرْهَانِ، وَنَذْكُرُ شَرْطَ الْحَدِّ الْحَقِيقِيِّ وَشَرْطَ الْبُرْهَانِ الْحَقِيقِيِّ وَأَقْسَامَهُمَا عَلَى مِنْهَاجٍ أَوْجَزَ مِمَّا ذَكَرْنَاهُ فِي كِتَابِ مَحَكِّ النَّظَرِ " وَكِتَابِ مِعْيَارِ الْعِلْمِ ". وَلَيْسَتْ هَذِهِ الْمُقَدِّمَةُ مِنْ جُمْلَةِ عِلْمِ الْأُصُولِ وَلَا مِنْ مُقَدِّمَاتِهِ الْخَاصَّةِ بِهِ، بَلْ هِيَ مُقَدِّمَةُ الْعُلُومِ كُلِّهَا، وَمَنْ لَا يُحِيطُ بِهَا فَلَا ثِقَةَ لَهُ بِعُلُومِهِ أَصْلًا، فَمَنْ شَاءَ أَنْ لَا يَكْتُبَ هَذِهِ الْمُقَدِّمَةَ فَلْيَبْدَأْ بِالْكِتَابِ مِنْ الْقُطْبِ الْأَوَّلِ فَإِنَّ ذَلِكَ هُوَ أَوَّلُ أُصُولِ الْفِقْهِ وَحَاجَةُ جَمِيعِ الْعُلُومِ النَّظَرِيَّةِ إلَى هَذِهِ الْمُقَدِّمَةِ لِحَاجَةِ أُصُولِ الْفِقْهِ.بَيَانُ حَصْرِ مَدَارِكِ الْعُلُومِ النَّظَرِيَّةِ فِي الْحَدِّ وَالْبُرْهَانِ اعْلَمْ أَنَّ إدْرَاكَ الْأُمُورِ عَلَى ضَرْبَيْنِ: إدْرَاكُ الذَّوَاتِ الْمُفْرَدَةِ كَعِلْمِكَ بِمَعْنَى الْجِسْمِ وَالْحَرَكَةِ وَالْعَالَمِ وَالْحَدِيثِ وَالْقَدِيمِ وَسَائِرِ مَا يُدَلُّ عَلَيْهِ بِالْأَسَامِي الْمُفْرَدَةِ، الثَّانِي: إدْرَاكُ نِسْبَةِ هَذِهِ الْمُفْرَدَاتِ بَعْضِهَا إلَى بَعْضٍ بِالنَّفْيِ أَوْ الْإِثْبَاتِ، وَهُوَ أَنْ تَعْلَمَ أَوَّلًا مَعْنَى لَفْظِ الْعَالَمِ وَهُوَ أَمْرٌ مُفْرَدٌ وَمَعْنَى لَفْظِ الْحَادِثِ وَمَعْنَى لَفْظِ الْقَدِيمِ وَهُمَا أَيْضًا أَمْرَانِ مُفْرَدَانِ، ثُمَّ تَنْسُبُ مُفْرَدًا إلَى مُفْرَدٍ بِالنَّفْيِ أَوْ الْإِثْبَاتِ كَمَا تَنْسُبُ الْقِدَمَ إلَى الْعَالَمِ بِالنَّفْيِ فَتَقُولُ: لَيْسَ الْعَالَمُ قَدِيمًا، وَتَنْسُبُ الْحُدُوثَ إلَيْهِ بِالْإِثْبَاتِ فَتَقُولُ: الْعَالَمُ حَادِثٌ، وَالضَّرْبُ الْأَخِيرُ هُوَ الَّذِي يَتَطَرَّقُ إلَيْهِ التَّصْدِيقُ وَالتَّكْذِيبُ.وَأَمَّا الْأَوَّلُ فَيَسْتَحِيلُ فِيهِ التَّصْدِيقُ وَالتَّكْذِيبُ إذْ لَا يَتَطَرَّقُ التَّصْدِيقُ، إلَّا إلَى خَبَرٍ، وَأَقَلُّ مَا يَتَرَكَّبُ مِنْهُ جُزْءَانِ مُفْرَدَانِ وَصْفٌ وَمَوْصُوفٌ، فَإِذَا نُسِبَ الْوَصْفُ إلَى الْمَوْصُوفِ بِنَفْيٍ أَوْ إثْبَاتِ، صُدِّقَ أَوْ كُذِّبَ. فَأَمَّا قَوْلُ الْقَائِلِ حَادِثٌ أَوْ جِسْمٌ أَوْ قَدِيمٌ فَأَفْرَادٌ لَيْسَ فِيهَا صِدْقٌ وَلَا كَذِبٌ، وَلَا بَأْسَ أَنْ يُصْطَلَحَ عَلَى التَّعْبِيرِ عَنْ هَذَيْنِ الضَّرْبَيْنِ بِعِبَارَتَيْنِ مُخْتَلِفَتَيْنِ فَإِنَّ حَقَّ الْأُمُورِ الْمُخْتَلِفَةِ أَنْ تَخْتَلِفَ أَلْفَاظُهَا الدَّالَّةُ عَلَيْهَا، إذْ الْأَلْفَاظُ مِثْلُ الْمَعَانِي فَحَقُّهَا أَنْ تُحَاذَى بِهَا الْمَعَانِي.وَقَدْ سَمَّى الْمَنْطِقِيُّونَ مَعْرِفَةَ الْمُفْرَدَاتِ تَصَوُّرًا وَمَعْرِفَةَ النِّسْبَةِ الْخَبَرِيَّةِ بَيْنَهُمَا تَصْدِيقًا فَقَالُوا: الْعِلْمُ إمَّا تَصَوُّرٌ وَإِمَّا تَصْدِيقٌ، وَسَمَّى بَعْضُ عُلَمَائِنَا الْأَوَّلَ مَعْرِفَةً وَالثَّانِيَ عِلْمًا تَأَسِّيًا بِقَوْلِ النُّحَاةِ فِي قَوْلِهِمْ الْمَعْرِفَةُ تَتَعَدَّى إلَى مَفْعُولٍ وَاحِدٍ، إذْ تَقُولُ: عَرَفْتُ زَيْدًا، وَالظَّنُّ يَتَعَدَّى إلَى مَفْعُولَيْنِ، إذْ تَقُولُ: ظَنَنْتُ زَيْدًا عَالِمًا، وَلَا تَقُولُ: ظَنَنْتُ زَيْدًا، وَلَا: ظَنَنْتُ عَالِمًا، وَالْعِلْمُ مِنْ بَابِ الظَّنِّ، فَتَقُولُ: عَلِمْتُ زَيْدًا عَدْلًا.وَالْعَادَةُ فِي هَذِهِ الِاصْطِلَاحَاتِ مُخْتَلِفَةٌ. وَإِذَا فَهِمْتَ افْتِرَاقَ الضَّرْبَيْنِ فَلَا مُشَاحَّةَ فِي الْأَلْقَابِ، فَنَقُولُ الْآنَ: إنَّ
İdrâkler, bilgi (ma‘rifet) ve ilim veya tasavvur ve tasdik ile mahsûr hâle gelmiştir. Kendisine tasdik ulaşan her ilmin, zarûrî olarak kendisinden önce iki ma‘rifet, yani iki tasavvur bulunmalıdır. Zira müfredi bilmeyen, mürekkebi nasıl bilir? Âlemin mânâsını ve hâdisin mânâsını anlamayan, âlemin hâdis olduğunu nasıl bilir? Müfredâtın bilgisi iki kısımdır: Evvelî — ki araştırma ile talep edilmeyen, mânâsı nefiste araştırma ve talep olmaksızın yer edenidir; vücûd ve şey‘ lafızları gibi ve mahsûsâtın çoğu gibi — ve Matlûb — ki ismi, kendisinden mücmel, tafsîl edilmemiş ve tefsîr edilmemiş bir emre delâlet eder ve tefsîri hadd ile talep edilir. Kezâ ilim de Evvelî (zarûriyyât gibi) ve Matlûb (nazariyyât gibi) olmak üzere ikiye ayrılır. Ma‘rifetten matlûp olan ancak hadd ile iktinâs olunur (elde edilir); kendisine tasdik ve tekzib ulaşan ilimden matlûp olan ise ancak burhan ile iktinâs olunur. Böylece burhan ve hadd, sâir matlûp ilimlerin kendisiyle iktinâs olunduğu âlettir. Şu hâlde, akılların me‘ârikini (idrak vasıtalarını) beyân için resmedilen bu mukaddime, iki d‘imâmeyi (rükün) ihtivâ etsin: Hadd hakkında bir d‘imâme ve burhan hakkında bir d‘imâme.
[Birinci D‘imâme: Hadd Üzerine]
[Birinci Fen: Kavânîn Üzerine]
Birinci D‘imâme: Hadd Üzerine. Birinci Fen: Kavânîn Üzerine. Bunların takdîmi vâcibdir; çünkü müfredât, mürekkebâtın bilgisinden önce gelir. Bu fen, iki fenni kapsar: Kavânîn hükmünde olan bir fen ve o kavânîne imtihânât hükmünde olan bir fen.
Birinci Fen: Kavânîn Üzerine. Bunlar altıdır:
Birinci Kânûn: Hadd, ancak muhâverelerde bir soruya cevap olarak zikredilir. Hadd, her soruya cevap olmaz, ancak bir kısmına olur. Soru (suâl) bir taleptir; onun mutlaka bir matlûbu ve bir sîgası vardır. Sîgalar ve matâlib çoktur, ancak matâlibin ümmehâtı dörttür:
Birinci Matlâb: "Hel" sîgasıyla talep edilendir. Bu sîga ile iki şey talep edilir: Ya vücûdun aslı, meselâ: "Hel Allâh teâlâ mevcûd?" gibi; ya da mevcûdun hâli ve vasfı talep edilir, meselâ: "Hel Allâh teâlâ hâliku’l-beşer?", "Hel Allâh teâlâ mütekellim, âmir ve nâhî?" gibi.
İkinci Matlâb: "Mâ" sîgasıyla talep edilendir. Bu sîga üç şeyin talebi için kullanılır:
Birincisi: Onunla lafzın şerhi talep edilir. Nitekim "el-‘akâr"ı bilmeyen kişi: "Mâ el-‘akâr?" der ve kendisine: "el-hamr" denilir; eğer hamr lafzını biliyorsa.
İkincisi: Câmi‘ mâni‘ muharrer bir lafz talep edilir ki, sorulan şey onunla başkasından temeyyüz etsin; kelâm nasıl olursa olsun, zâtının hakîkatine dâir olan ârız (araz) ve levâzımdan mı ibâret olacak yoksa zâtının hakîkati midir — zâtî ile arazî arasındaki fark ileride gelecektir. Meselâ soran: "Mâ el-hamr?" der; cevaben: "O, köpük atan, sonra ekşimeye dönüşen ve küpte muhâfaza edilen mayidir." Maksat, zâtının hakîkatine temas edilmemesi, bilakis onun ârız ve levâzımından, bütünüyle hamra müsâvî olacak şekilde — öyle ki ondan hiçbir hamr çıkmasın ve hamr olmayan hiçbir şey girmesin — bir külliyât toplanmasıdır.
Üçüncüsü: Onunla şeyin mâhiyeti ve zâtının hakîkati talep edilir. Meselâ bir kişi: "Mâ el-hamr?" der; cevaben: "O, üzümden mu‘tasır (sıkılmış) müskir bir içkidir." denilir. Bu, hakîkatini keşfeder; ardından mutlaka temyîz gelir.
Hadd ismi, âdeten bu üç vecih üzerine iştirak yoluyla ıtlak olunur. Şu hâlde her biri için...
الْإِدْرَاكَاتِ صَارَتْ مَحْصُورَةً فِي الْمَعْرِفَةِ وَالْعِلْمِ أَوْ فِي التَّصَوُّرِ وَالتَّصْدِيقِ وَكُلُّ عِلْمٍ تَطَرَّقَ إلَيْهِ تَصْدِيقٌ فَمِنْ ضَرُورَتِهِ أَنْ يَتَقَدَّمَ عَلَيْهِ مَعْرِفَتَانِ أَيْ: تَصَوُّرَانِ فَإِنَّ مَنْ لَا يَعْرِفُ الْمُفْرَدَ كَيْفَ يَعْلَمُ الْمُرَكَّبَ وَمَنْ لَا يَفْهَمُ مَعْنَى الْعَالَمِ وَمَعْنَى الْحَادِثِ كَيْفَ يَعْلَمُ أَنَّ الْعَالَمَ حَادِثٌ، وَمَعْرِفَةُ الْمُفْرَدَاتِ قِسْمَانِ: أَوَّلِيٌّ، وَهُوَ الَّذِي لَا يُطْلَبُ بِالْبَحْثِ وَهُوَ الَّذِي يَرْتَسِمُ مَعْنَاهُ فِي النَّفْسِ مِنْ غَيْرِ بَحْثٍ وَطَلَبٍ كَلَفْظِ الْوُجُودِ وَالشَّيْءِ وَكَكَثِيرٍ مِنْ الْمَحْسُوسَاتِ، وَمَطْلُوبٌ وَهُوَ الَّذِي يَدُلُّ اسْمُهُ مِنْهُ عَلَى أَمْرٍ جُمْلِيٍّ غَيْرِ مُفَصَّلٍ وَلَا مُفَسَّرٍ فَيُطْلَبُ تَفْسِيرُهُ بِالْحَدِّ، وَكَذَلِكَ الْعِلْمُ يَنْقَسِمُ إلَى أَوَّلِيٍّ كَالضَّرُورِيَّاتِ، وَإِلَى مَطْلُوبٍ كَالنَّظَرِيَّاتِ.وَالْمَطْلُوبُ مِنْ الْمَعْرِفَةِ لَا يُقْتَنَصُ إلَّا بِالْحَدِّ، وَالْمَطْلُوبُ مِنْ الْعِلْمِ الَّذِي يَتَطَرَّقُ إلَيْهِ التَّصْدِيقُ وَالتَّكْذِيبُ لَا يُقْتَنَصُ إلَّا بِالْبُرْهَانِ، فَالْبُرْهَانُ وَالْحَدُّ هُوَ الْآلَةُ الَّتِي بِهَا يُقْتَنَصُ سَائِرُ الْعُلُومِ الْمَطْلُوبَةِ. فَلْتَكُنْ هَذِهِ الْمُقَدِّمَةُ الْمَرْسُومَةُ لِبَيَانِ مَدَارِكِ الْعُقُولِ مُشْتَمِلَةً عَلَى دِعَامَتَيْنِ دِعَامَةٌ فِي الْحَدِّ وَدِعَامَةٌ فِي الْبُرْهَانِ. [الدِّعَامَةُ الْأُولَى فِي الْحَدِّ][الْفَنُّ الْأَوَّلُ فِي الْقَوَانِينِ]الدِّعَامَةُ الْأُولَى: فِي الْحَدِّ الْفَنُّ الْأَوَّلُ: فِي الْقَوَانِينِ وَيَجِبُ تَقْدِيمُهَا لِأَنَّ الْمُفْرَدَاتِ تَتَقَدَّمُ عَلَى مَعْرِفَةِ الْمُرَكَّبَاتِ، وَتَشْتَمِلُ عَلَى فَنَّيْنِ: فَنٍّ يَجْرِي مَجْرَى الْقَوَانِينِ، وَفَنٍّ يَجْرِي مَجْرَى الِامْتِحَانَاتِ لِتِلْكَ الْقَوَانِينِ.الْفَنُّ الْأَوَّلُ: فِي الْقَوَانِينِ وَهِيَ سِتَّةٌ: الْقَانُونُ الْأَوَّلُأَنَّ الْحَدَّ إنَّمَا يُذْكَرُ جَوَابًا عَنْ سُؤَالٍ فِي الْمُحَاوَرَاتِ، وَلَا يَكُونُ الْحَدُّ جَوَابًا عَنْ كُلِّ سُؤَالٍ بَلْ عَنْ بَعْضِهِ وَالسُّؤَالُ طَلَبٌ وَلَهُ لَا مَحَالَةَ مَطْلُوبٌ وَصِيغَةٌ، وَالصِّيَغُ وَالْمَطَالِبُ كَثِيرَةٌ وَلَكِنَّ أُمَّهَاتِ الْمَطَالِبِ أَرْبَعٌالْمَطْلَب الْأَوَّلُ: مَا يُطْلَبُ بِصِيغَةِ " هَلْ ". يُطْلَبُ بِهَذِهِ الصِّيغَةِ أَمْرَانِ إمَّا أَصْلُ الْوُجُودِ كَقَوْلِكَ: هَلْ اللَّهُ تَعَالَى مَوْجُودٌ، أَوْ يُطْلَبُ حَالُ الْمَوْجُودِ وَوَصْفُهُ كَقَوْلِكَ: هَلْ اللَّهُ تَعَالَى خَالِقُ الْبَشَرِ، وَهَلْ اللَّهُ تَعَالَى مُتَكَلِّمٌ وَآمِرٌ وَنَاهٍ.الْمَطْلَبُ الثَّانِي: مَا يُطْلَبُ بِصِيغَةِ " مَا ".وَيُطْلَقُ لِطَلَبِ ثَلَاثَةِ أُمُورٍ:الْأَوَّلُ: أَنْ يُطْلَبَ بِهِ شَرْحُ اللَّفْظِ كَمَا يَقُولُ مَنْ لَا يَدْرِي الْعُقَارَ: مَا الْعُقَارُ؟ فَيُقَالُ لَهُ: الْخَمْرُ، إذَا كَانَ يَعْرِفُ لَفْظَ الْخَمْرِالثَّانِي: أَنْ يُطْلَبَ لَفْظٌ مُحَرَّرٌ جَامِعٌ مَانِعٌ يَتَمَيَّزُ بِهِ الْمَسْئُولُ عَنْهُ مِنْ غَيْرِهِ كَيْفَمَا كَانَ الْكَلَامُ سَوَاءٌ كَانَ عِبَارَةً عَنْ عَوَارِضِ ذَاتِهِ وَلَوَازِمِهِ الْبَعِيدَةِ عَنْ حَقِيقَةِ ذَاتِهِ أَوْ حَقِيقَةِ ذَاتِهِ كَمَا سَيَأْتِي الْفَرْقُ بَيْنَ الذَّاتِيِّ وَالْعَرَضِيِّ، كَقَوْلِ الْقَائِلِ: مَا الْخَمْرُ؟ فَيُقَالُ: هُوَ الْمَائِعُ الَّذِي يَقْذِفُ بِالزَّبَدِ ثُمَّ يَسْتَحِيلُ إلَى الْحُمُوضَةِ وَيُحْفَظُ فِي الدَّنِّ. وَالْمَقْصُودُ أَنْ لَا يُتَعَرَّضَ لِحَقِيقَةِ ذَاتِهِ بَلْ يُجْمَعُ مِنْ عَوَارِضِهِ وَلَوَازِمِهِ مَا يُسَاوِي بِجُمْلَتِهِ الْخَمْرَ بِحَيْثُ لَا يَخْرُجُ مِنْهُ خَمْرٌ وَلَا يَدْخُلُ فِيهِ مَا لَيْسَ بِخَمْرٍ.وَالثَّالِثُ: أَنْ يُطْلَبَ بِهِ مَاهِيَّةُ الشَّيْءِ وَحَقِيقَةُ ذَاتِهِ، كَمَنْ يَقُولُ: مَا الْخَمْرُ؟ فَيُقَالُ: هُوَ شَرَابٌ مُسْكِرٌ مُعْتَصَرٌ مِنْ الْعِنَبِ، فَيَكُونُ ذَلِكَ كَاشِفًا عَنْ حَقِيقَتِهِ ثُمَّ يَتْبَعُهُ لَا مَحَالَةَ التَّمْيِيزُ. وَاسْمُ الْحَدِّ فِي الْعَادَةِ. يُطْلَقُ عَلَى هَذِهِ الْأَوْجُهِ الثَّلَاثَةِ بِالِاشْتِرَاكِ، فَلْنَخْتَرِعْ لِكُلِّ
Bunlardan birine isim olarak birincisine lafzî had (şerhu'l-lafz: yalnızca lafzın açıklanması) adını verelim; zira soran kişi bununla yalnızca lafzın açıklanmasını ister. İkincisine resmî had (ayırıcı arazlarla yapılan tanım; künh-i mahiyete uzanmaz) diyelim; çünkü o, ilimle belirlenmiş bir talep olup şeyin hakikatini kavramaya uzanmaz. Üçüncüsüne ise hakîkî had (künh-i mahiyeti veren tam tanım) adını verelim; zira talep edenin maksadı şeyin hakikatini idrak etmektir. Bu üçüncünün şartı ise, şeyin bütün zâtî vasıflarını içermesidir. Nitekim hayvanın haddi sorulsa ve 'hassas bir cisimdir' denilse, zâtî bir vasıf getirilmiş olur; bu, toplama ve engelleme (cem‘ ve men‘) açısından yeterli olmakla birlikte eksiktir. Bilâkis doğru olan, buna 'irâde ile hareket eden' kaydının eklenmesidir. Çünkü hayvanın hakikatinin künhünü akıl, iki hususun bir araya gelmesiyle idrak eder. Ayırt etmeyi talep eden ve ilimle belirlenmiş olan kişi ise, 'hassas' vasfıyla yetinir; hatta onun bir cisim olduğu söylenmese bile.
Üçüncü talep: 'لِمَ' (niçin) sîgasıyla talep edilen şeydir. Bu, illet hakkında bir sorudur ve cevabı, ileride hakikati geleceği üzere, burhan iledir.
Dördüncü talep: 'أَيُّ' (hangi) sîgasıyla talep edilen şeydir. Bu, tümeli bilinen bir şeyin, kendisine karışanlardan ayırt edilmesini talep etmektir. Mesela 'ağaç nedir?' diye sorulsa, 'cisimdir' denilse; ardından 'hangi cisimdir?' diye sormak ve 'büyüyen (nâmî)' diye cevap vermek gerekir. 'كَيْفَ' (nasıl), 'أَيْنَ' (nerede), 'مَتَى' (ne zaman) ve diğer soru sîgaları ise 'هَلْ' (mı, mi) talebi kapsamına girer ve bunlarla varlık sıfatı talep edilir.
İkinci kanun: Haddi koyan kişinin zâtî (mahiyete dâhil), lâzım (ayrılmaz fakat mahiyet dışı) ve ârızî (geçici/ayrılabilir) sıfatlar arasındaki farkı iyi bilmesi gerekir. Bu, kapalı bir husustur; bu yüzden açıklanması zorunludur. Şöyle deriz: Bir mânâ, kendisiyle vasıflanması mümkün olan diğer bir mânâya nisbet edildiğinde, bu nisbet mevsûfa izâfetle ya zâtî olup 'nefsin sıfatı' diye isimlendirilir; ya lâzım olup 'tâbi' diye adlandırılır; ya da varlıkta kendisinden ayrılması mümkün olan ârız olur. Bu nisbeti sağlam kavramak şarttır; zira hem had hem de burhan için faydalıdır.
Zâtî olan, yani bir şeyin mâhiyetine ve hakikatine, onsuz o mânânın anlaşılması tasavvur edilemeyecek şekilde dâhil olan vasıftır. Mesela siyahlık için renklilik, at ve ağaç için cisimlik böyledir. Ağacı anlayan kimse, belirli bir cismi anlamış olur; dolayısıyla cisimlik ağaçlığın zâtına, hem varlıkta hem de akılda onsuz kıvam bulamayacağı bir dâhil oluşla girer. Eğer cisimlik ortadan kalksaydı, ağaçlığın varlığı bâtıl olurdu; aynı şekilde at için de. Cisimliğin zihinden çıkması hâlinde ağaç ve at kavramı zihinden silinirdi. Bu minval üzere olan her şey, şeyin haddinde mutlaka yer almalıdır. Nitekim bitkiyi tarif eden kimsenin 'büyüyen cisim' demesi kaçınılmazdır.
Lâzım olana gelince: Zâttan hiçbir şekilde ayrılmayan, fakat hakikat ve mâhiyetin anlaşılması kendisine bağlı olmayan vasıftır. Mesela atın, bitkinin ve ağacın şahsının güneş doğduğunda gölgesinin düşmesi gibi. Bu, fiilen birbirinden ayrılamayan bir emirdir; âdetlerin cereyanını lüzum ile ifade edenlere göre. Ne var ki o, zâtın tâbilerinden ve levâzımındandır, zâtî değildir. Bununla şunu kastediyorum: Bir şeyin hakikatinin anlaşılması, bu vasfın anlaşılmasına bağlı değildir. Çünkü gölgenin düştüğünden habersiz olan kişi, atı ve bitkiyi anlar; hatta onlardan daha genel olan cismi de anlar, bu gölge aklına gelmese dahi. Aynı şekilde, 'arzın yaratılmış olması' vasfı da arz için ondan ayrılması düşünülemeyen lâzım bir vasıftır; fakat arzın anlaşılması, onun yaratılmış olduğunu bilmeye bağlı değildir. Zira arz ve semânın hakikatini, bunların yaratılmış olduğunu henüz idrak etmemiş olan kimse de idrak edebilir. Nitekim biz önce cismin hakikatini bilir, sonra burhan yoluyla onun yaratılmış olduğunu talep ederiz. Cismi bilmeden arzı ve semâyı bilmemiz mümkün değildir.
Ârızî olana gelince: Ben bununla, zâta iltizam etmesi zorunlu olmayıp bilakis ayrılması muhtemel olan vasfı kastediyorum. Gerek ... (eksik)
وَاحِدٍ اسْمًا وَلْنُسَمِّ الْأَوَّلَ حَدًّا لَفْظِيًّا إذْ السَّائِلُ لَا يَطْلُبُ بِهِ إلَّا شَرْحَ اللَّفْظِ، وَلْنُسَمِّ الثَّانِي حَدًّا رَسْمِيًّا إذْ هُوَ مَطْلَبٌ مُرْتَسِمٌ بِالْعِلْمِ غَيْرُ مُتَشَوِّفٍ إلَى دَرَكِ حَقِيقَةِ الشَّيْءِ، وَلِنُسَمِّ الثَّالِثَ حَدًّا حَقِيقِيًّا إذْ مَطْلَبُ الطَّالِبِ مِنْهُ دَرَكُ حَقِيقَةِ الشَّيْءِ، وَهَذَا الثَّالِثُ شَرْطُهُ أَنْ يَشْتَمِلَ عَلَى جَمِيعِ ذَاتِيَّاتِ الشَّيْءِ، فَإِنَّهُ لَوْ سُئِلَ عَنْ حَدِّ الْحَيَوَانِ فَقِيلَ جِسْمٌ حَسَّاسٌ فَقَدْ جِيءَ بِوَصْفٍ ذَاتِيٍّ، وَهُوَ كَافٍ فِي الْجَمْعِ وَالْمَنْعِ وَلَكِنَّهُ نَاقِصٌ بَلْ حَقُّهُ أَنْ يُضَافَ إلَيْهِ الْمُتَحَرِّكُ بِالْإِرَادَةِ، فَإِنَّ كُنْهَ حَقِيقَةِ الْحَيَوَانِ يُدْرِكُهُ الْعَقْلُ بِمَجْمُوعِ أَمْرَيْنِ، فَأَمَّا الْمُرْتَسِمُ الطَّالِبُ لِلتَّمْيِيزِ فَيَكْتَفِي بِالْحَسَّاسِ وَإِنْ لَمْ يُقَلْ إنَّهُ جِسْمٌ أَيْضًا.الْمَطْلَبُ الثَّالِثُ: مَا يُطْلَبُ بِصِيغَةِ " لَمْ ". وَهُوَ سُؤَالٌ عَنْ الْعِلَّةِ وَجَوَابُهُ بِالْبُرْهَانِ عَلَى مَا سَيَأْتِي حَقِيقَتُهُالْمَطْلَبُ الرَّابِعُ: مَا يُطْلَبُ بِصِيغَةِ " أَيُّ ". وَهُوَ الَّذِي يُطْلَبُ بِهِ تَمْيِيزُ مَا عُرِفَ جُمْلَتُهُ عَمَّا اخْتَلَطَ بِهِ، كَمَا إذَا قِيلَ: مَا الشَّجَرُ؟ فَقِيلَ: إنَّهُ جِسْمٌ، فَيَنْبَغِي أَنْ يُقَالَ: أَيُّ جِسْمٍ هُوَ؟ فَيَقُولُ: نَامٍ. وَأَمَّا مَطْلَبُ (كَيْفَ) وَ (أَيْنَ) وَ (مَتَى) وَسَائِرُ صِيَغِ السُّؤَالِ فَدَاخِلٌ فِي مَطْلَبِ " هَلْ " وَالْمَطْلُوبُ بِهِ صِفَةُ الْوُجُودِ. الْقَانُونُ الثَّانِي: أَنَّ الْحَادَّ يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ بَصِيرًا بِالْفَرْقِ بَيْنَ الصِّفَاتِ الذَّاتِيَّةِ وَاللَّازِمَةِ وَالْعَرَضِيَّةِ، وَذَلِكَ غَامِضٌ فَلَا بُدَّ مِنْ بَيَانِهِ فَنَقُولُ: الْمَعْنَى إذَا نُسِبَ إلَى الْمَعْنَى الَّذِي يُمْكِنُ وَصْفُهُ بِهِ وُجِدَ بِالْإِضَافَةِ إلَى الْمَوْصُوفِ، إمَّا ذَاتِيًّا لَهُ وَيُسَمَّى صِفَةَ نَفْسٍ، وَإِمَّا لَازِمًا وَيُسَمَّى تَابِعًا، وَإِمَّا عَارِضًا لَا يَبْعُدُ أَنْ يَنْفَصِلَ عَنْهُ فِي الْوُجُودِ، وَلَا بُدَّ مِنْ إتْقَانِ هَذِهِ النِّسْبَةِ فَإِنَّهَا نَافِعَةٌ فِي الْحَدِّ وَالْبُرْهَانِ جَمِيعًا.أَمَّا الذَّاتِيُّ أَعْنِي بِهِ كُلَّ دَاخِلٍ فِي مَاهِيَّةِ الشَّيْءِ وَحَقِيقَتِهِ دُخُولًا لَا يُتَصَوَّرُ فَهْمُ الْمَعْنَى دُونَ فَهْمِهِ، وَذَلِكَ كَاللَّوْنِيَّةِ لِلسَّوَادِ وَالْجِسْمِيَّةِ لِلْفَرَسِ وَالشَّجَرِ فَإِنَّ مَنْ فَهِمَ الشَّجَرَ فَقَدْ فَهِمَ جِسْمًا مَخْصُوصًا فَتَكُونُ الْجِسْمِيَّةُ دَاخِلَةً فِي ذَاتِ الشَّجَرِيَّةِ دُخُولًا بِهِ قِوَامُهَا فِي الْوُجُودِ وَالْعَقْلِ لَوْ قُدِّرَ عَدَمُهَا لَبَطَلَ وُجُودُ الشَّجَرِيَّةِ، وَكَذَا الْفَرَسُ، وَلَوْ قُدِّرَ خُرُوجُهَا عَنْ الذِّهْنِ لَبَطَلَ فَهْمُ الشَّجَرِ وَالْفَرَسِ مِنْ الذِّهْنِ وَمَا يَجْرِي هَذَا الْمَجْرَى فَلَا بُدَّ مِنْ إدْرَاجِهِ فِي حَدِّ الشَّيْءِ، فَمَنْ يَحُدُّ النَّبَاتَ يَلْزَمُهُ أَنْ يَقُولَ: " جِسْمٌ نَامٍ " لَا مَحَالَةَ.وَأَمَّا اللَّازِمُ فَمَا لَا يُفَارِقُ الذَّاتَ أَلْبَتَّةَ وَلَكِنَّ فَهْمَ الْحَقِيقَةِ وَالْمَاهِيَّةِ غَيْرُ مَوْقُوفٍ عَلَيْهِ، كَوُقُوعِ الظِّلِّ لِشَخْصِ الْفَرَسِ وَالنَّبَاتِ وَالشَّجَرِ عِنْدَ طُلُوعِ الشَّمْسِ، فَإِنَّ هَذَا أَمْرٌ لَازِمٌ لَا يُتَصَوَّرُ أَنْ يُفَارِقَ وُجُودَهُ عِنْدَ مَنْ يُعَبِّرُ عَنْ مَجَارِي الْعَادَاتِ بِاللُّزُومِ وَيَعْتَقِدُهُ وَلَكِنَّهُ مِنْ تَوَابِعِ الذَّاتِ وَلَوَازِمِهِ وَلَيْسَ بِذَاتِيٍّ لَهُ، وَأَعْنِي بِهِ أَنَّ فَهْمَ حَقِيقَتِهِ غَيْرُ مَوْقُوفٍ عَلَى فَهْمِ ذَلِكَ لَهُ إذْ الْغَافِلُ عَنْ وُقُوعِ الظِّلِّ يَفْهَمُ الْفَرَسَ وَالنَّبَاتَ بَلْ يَفْهَمُ الْجِسْمَ الَّذِي هُوَ أَعَمُّ مِنْهُ وَإِنْ لَمْ يَخْطِرْ بِبَالِهِ ذَلِكَ، وَكَذَلِكَ كَوْنُ الْأَرْضِ مَخْلُوقَةً وَصْفٌ لَازِمٌ لِلْأَرْضِ لَا يُتَصَوَّرُ مُفَارَقَتُهُ لَهُ، وَلَكِنْ فَهْمُ الْأَرْضِ غَيْرُ مَوْقُوفٍ عَلَى فَهْمِ كَوْنِهَا مَخْلُوقَةً فَقَدْ يُدْرِكُ حَقِيقَةَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ مَنْ لَمْ يُدْرِكْ بَعْدُ أَنَّهُمَا مَخْلُوقَتَانِ فَإِنَّا نَعْلَمُ أَوَّلًا حَقِيقَةَ الْجِسْمِ ثُمَّ نَطْلُبُ بِالْبُرْهَانِ كَوْنَهُ مَخْلُوقًا، وَلَا يُمْكِنُنَا أَنْ نَعْلَمَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاءَ مَا لَمْ نَعْلَمْ الْجِسْمَ.وَأَمَّا الْعَارِضُ فَأَعْنِي بِهِ مَا لَيْسَ مِنْ ضَرُورَتِهِ أَنْ يُلَازِمَ بَلْ يُتَصَوَّرُ مُفَارَقَتُهُ إمَّا
سَرِيعًا كَحُمْرَةِ الْخَجَلِ أَوْ بَطِيئًا كَصُفْرَةِ الذَّهَبِ وَزُرْقَةِ الْعَيْنِ وَسَوَادِ الزِّنْجِيِّ، وَرُبَّمَا لَا يَزُولُ فِي الْوُجُودِ كَزُرْقَةِ الْعَيْنِ وَلَكِنْ يُمْكِنُ رَفْعُهُ فِي الْوَهْمِ. وَأَمَّا كَوْنُ الْأَرْضِ مَخْلُوقَةً وَكَوْنُ الْجِسْمِ الْكَثِيفِ ذَا ظِلٍّ مَانِعٍ نُورَ الشَّمْسِ فَإِنَّهُ مُلَازِمٌ لَا تُتَصَوَّرُ مُفَارَقَتُهُ.وَمِنْ مُثَارَاتِ الْأَغَالِيطِ الْكَثِيرَةِ الْتِبَاسُ اللَّازِمِ التَّابِعِ بِالذَّاتِيِّ فَإِنَّهُمَا مُشْتَرِكَانِ فِي اسْتِحَالَةِ الْمُفَارَقَةِ، وَاسْتِقْصَاءُ ذَلِكَ فِي هَذِهِ الْمُقَدِّمَةِ الَّتِي هِيَ كَالْعِلَاوَةِ عَلَى هَذَا الْعِلْمِ غَيْرُ مُمْكِنٍ، وَقَدْ اسْتَقْصَيْنَاهُ فِي كِتَابِ مِعْيَارِ الْعِلْمِ ".فَإِذَا فَهِمْتَ الْفَرْقَ بَيْنَ الذَّاتِيِّ وَاللَّازِمِ فَلَا تُورَدُ فِي الْحَدِّ الْحَقِيقِيِّ إلَّا الذَّاتِيَّاتُ، وَيَنْبَغِي أَنْ تُورَدَ جَمِيعُ الذَّاتِيَّاتِ حَتَّى يُتَصَوَّرَ بِهَا كُنْهُ حَقِيقَةِ الشَّيْءِ وَمَاهِيَّتُهُ، وَأَعْنِي بِالْمَاهِيَّةِ مَا يَصْلُحُ أَنْ يُقَالَ فِي جَوَابِ " مَا هُوَ " فَإِنَّ الْقَائِلَ: مَا هُوَ؟ يَطْلُبُ حَقِيقَةَ الشَّيْءِ فَلَا يَدْخُلُ فِي جَوَابِهِ إلَّا الذَّاتِيُّ. وَالذَّاتِيُّ يَنْقَسِمُ إلَى عَامٍّ وَيُسَمَّى جِنْسًا وَإِلَى خَاصٍّ وَيُسَمَّى نَوْعًا، فَإِنْ كَانَ الذَّاتِيُّ الْعَامُّ لَا أَعَمَّ مِنْهُ سُمِّيَ جِنْسَ الْأَجْنَاسِ، وَإِنْ كَانَ الذَّاتِيُّ الْخَاصُّ لَا أَخَصَّ مِنْهُ سُمِّيَ نَوْعَ الْأَنْوَاعِ وَهُوَ اصْطِلَاحُ الْمَنْطِقِيِّينَ وَلْنُصَالِحْهُمْ عَلَيْهِ فَإِنَّهُ لَا ضَرَرَ فِيهِ وَهُوَ كَالْمُسْتَعْمَلِ أَيْضًا فِي عُلُومِنَا، وَمِثَالُهُ أَنَّا إذَا قُلْنَا: الْجَوْهَرُ يَنْقَسِمُ إلَى جِسْمٍ وَغَيْرِ جِسْمٍ وَالْجِسْمُ يَنْقَسِمُ إلَى نَامٍ وَغَيْرِ نَامٍ وَالنَّامِي يَنْقَسِمُ إلَى حَيَوَانٍ وَغَيْرِ حَيَوَانٍ وَالْحَيَوَانُ يَنْقَسِمُ إلَى عَاقِلٍ وَهُوَ الْإِنْسَانُ وَغَيْرِ عَاقِلٍ، فَالْجَوْهَرُ جِنْسُ الْأَجْنَاسِ إذْ لَا أَعَمَّ مِنْهُ وَالْإِنْسَانُ نَوْعُ الْأَنْوَاعِ إذْ لَا أَخَصَّ مِنْهُ وَالنَّامِي نَوْعٌ بِالْإِضَافَةِ إلَى الْجِسْمِ لِأَنَّهُ أَخَصُّ مِنْهُ وَجِنْسٌ بِالْإِضَافَةِ إلَى الْحَيَوَانِ لِأَنَّهُ أَعَمُّ مِنْهُ، وَكَذَلِكَ الْحَيَوَانُ بَيْنَ النَّامِي الْأَعَمِّ وَالْإِنْسَانِ الْأَخَصِّ.فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ لَا يَكُونُ شَيْءٌ أَعَمَّ مِنْ الْجَوْهَرِ وَكَوْنُهُ مَوْجُودًا أَعَمُّ مِنْهُ؟ وَكَيْفَ لَا يَكُونُ شَيْءٌ أَخَصَّ مِنْ الْإِنْسَانِ وَقَوْلُنَا شَيْخٌ وَصَبِيٌّ وَطَوِيلٌ وَقَصِيرٌ وَكَاتِبٌ وَخَيَّاطٌ أَخَصُّ مِنْهُ؟ قُلْنَا: لَمْ نَعْنِ فِي هَذَا الِاصْطِلَاحِ بِالْجِنْسِ، الْأَعَمَّ فَقَطْ بَلْ عَنَيْنَا الْأَعَمَّ الَّذِي هُوَ ذَاتِيٌّ لِلشَّيْءِ أَيْ دَاخِلٌ فِي جَوَابِ " مَا هُوَ " بِحَيْثُ لَوْ بَطَلَ عَنْ الذِّهْنِ التَّصْدِيقُ بِثُبُوتِهِ بَطَلَ الْمَحْدُودُ وَحَقِيقَتُهُ عَنْ الذِّهْنِ وَخَرَجَ عَنْ كَوْنِهِ مَفْهُومًا لِلْعَقْلِ وَعَلَى هَذَا الِاصْطِلَاحِ فَالْمَوْجُودُ لَا يَدْخُلُ فِي الْمَاهِيَّةِ إذْ بُطْلَانُهُ لَا يُوجِبُ زَوَالَ الْمَاهِيَّةِ عَنْ الذِّهْنِ.بَيَانُهُ إذَا قَالَ الْقَائِلُ: مَا حَدُّ الْمُثَلَّثِ؟ فَقُلْنَا شَكْلٌ يُحِيطُ بِهِ ثَلَاثَةُ أَضْلَاعٍ، أَوْ قَالَ: مَا حَدُّ الْمُسَبَّعِ؟ فَقُلْنَا شَكْلٌ يُحِيطُ بِهِ سَبْعَةُ أَضْلَاعٍ فَهِمَ السَّائِلُ حَدَّ الْمُسَبَّعِ وَإِنْ لَمْ يَعْلَمْ أَنَّ الْمُسَبَّعَ مَوْجُودٌ فِي الْعَالَمِ أَصْلًا فَبُطْلَانُ الْعِلْمِ بِوُجُودِهِ لَا يُبْطِلُ عَنْ ذِهْنِهِ فَهْمَ حَقِيقَةِ الْمُسَبَّعِ، وَلَوْ بَطَلَ عَنْ ذِهْنِهِ الشَّكْلُ لَبَطَلَ الْمُسَبَّعُ وَلَمْ يَبْقَ مَفْهُومًا عِنْدَهُ. وَأَمَّا مَا هُوَ أَخَصُّ مِنْ الْإِنْسَانِ مِنْ كَوْنِهِ طَوِيلًا أَوْ قَصِيرًا أَوْ شَيْخًا أَوْ صَبِيًّا أَوْ كَاتِبًا أَوْ أَبْيَضَ أَوْ مُحْتَرِفًا فَشَيْءٌ مِنْهُ لَا يَدْخُلُ فِي الْمَاهِيَّةِ إذْ لَا يَتَغَيَّرُ جَوَابُ الْمَاهِيَّةِ بِتَغَيُّرِهِ، فَإِذَا قِيلَ لَنَا: مَا هَذَا؟ فَقُلْنَا إنْسَانٌ وَكَانَ صَغِيرًا فَكَبِرَ أَوْ قَصِيرًا فَطَالَ فَسُئِلْنَا مَرَّةً أُخْرَى: مَا هُوَ؟ لَسْتُ أَقُولُ مَنْ هُوَ لَكَانَ الْجَوَابُ ذَلِكَ بِعَيْنِهِ.وَلَوْ أُشِيرَ إلَى مَا يَنْفَصِلُ مِنْ الْإِحْلِيلِ عِنْدَ الْوِقَاعِ وَقِيلَ: مَا هُوَ؟ لَقُلْنَا نُطْفَةٌ، فَإِذَا صَارَ جَنِينًا ثُمَّ مَوْلُودًا فَقِيلَ: مَا هُوَ؟ تَغَيَّرَ الْجَوَابُ وَلَمْ يَحْسُنْ أَنْ يُقَالَ نُطْفَةٌ بَلْ يُقَالَ إنْسَانٌ. وَكَذَلِكَ الْمَاءُ إذَا سَخِنَ فَقِيلَ: مَا هُوَ؟ قُلْنَا مَاءٌ، كَمَا فِي حَالَةِ الْبُرُودَةِ وَلَوْ اسْتَحَالَ بِالنَّارِ بُخَارًا ثُمَّ هَوَاءً ثُمَّ قِيلَ: مَا هُوَ؟ تَغَيَّرَ الْجَوَابُ. فَإِذَا انْقَسَمَتْ الصِّفَاتُ إلَى مَا يَتَبَدَّلُ الْجَوَابُ عَنْ الْمَاهِيَّةِ بِتَبَدُّلِهَا وَإِلَى مَا لَا يَتَبَدَّلُ فَلْنَذْكُرْ فِي الْحَدِّ الْحَقِيقِيِّ مَا يَدْخُلُ فِي الْمَاهِيَّةِ.وَأَمَّا الْحَدُّ اللَّفْظِيُّ وَالرَّسْمِيُّ
Binaenaleyh bunların [lafzî veya resmî hadlerin] külfeti hafiftir; çünkü bunları talep eden kimse, 'ukār' lafzını 'hamr' ile, 'ilm' lafzını 'marifet' veya câmi‘-mâni‘ bir arazî vasıf ile değiştirmeye kânidir. Asıl güç ve müşkül olan ise hakikî haddir; ki o, bir şeyin mahiyetini keşfedendir, başkası değil.
Üçüncü kānun: Mahiyeti sorulan ve onu hakikî bir had ile tanımlamak istediğin şey hakkında, kendileri olmaksızın haddin hakikî olamayacağı birtakım vazifeler vardır. Bunları terk edersen, ona 'resmî' veya 'lafzî' adını veririz; o da şeyin hakikatini ifade eden ve mânâsının künhünü nefiste tasvir eden olma vasfını yitirir.
Birincisi: Haddin cüzlerinin cins ve fasıllardan birleştirilmesidir. Mesela sana, yerden biteni işaret ederek 'Bu nedir?' dediğinde mutlaka 'Cisim' demen gerekir. Fakat bununla iktifa edersen, taş ile [itiraz edilerek] hükümsüz kalır; o halde ziyadeye ihtiyaç duyar ve 'nâmî (büyüyen)' dersin; böylece büyümeyen şeyden ihtiraz etmiş olursun. İşte bu ihtiraza 'fasıl' denir; yani haddedileni gayrısından ayırmış olursun.
İkincisi: Onun bütün zâtiyyâtını zikretmendir; bin tane olsa dahi uzatmaktan çekinme. Ancak a‘ammı ahassan önce getirmen gerekir; 'nâmî cisim' değil, bilakis 'cisim nâmî' dersin. Bunu terk edersen, tertip bozulur ve hakikat, lafzın karışık olmasıyla birlikte yine de zikredilmiş olur; fakat bu husustaki kınama, birinci duruma (sadece 'cisim' demeye) nispetle daha azdır.
Üçüncüsü: Yakın cinsi bulduğunda onunla birlikte uzak cinsi zikretme; aksi takdirde tekrarcı olursun, mesela 'mâyi‘ şarap' dersen. Yahut sadece uzak cinsle iktifa edip uzaklaştırıcı olursun; nitekim hamrin haddinde 'cisim, müskir, üzümden elde edilen' dersin. Bunu söylediğinde zatî, muttarid ve mün‘akis olanı söylemiş olursun; fakat bu noksan olup hamrin hakikatinin künhünü tasvir etmekten âcizdir. Hatta 'mâyi‘ müskir' desen cisimden daha yakın olur; o da zayıftır. Bilakis 'şarap müskir' demelisin; işte bu en yakın ve en hasstır; ondan daha hass bir cins bulamazsın. Cinsi zikredince ardından faslı iste; zira şarap bütün içecekleri kapsar. Zâtiyyât ile fasletmeye gayret et; meğerki bu sana güç gelsin. Zaten hadlerin çoğunda bu güçtür. O halde cinsi zikrettikten sonra levâzıma yönel ve zikrettiğin levâzımın zâhir ve ma‘rûf olmasına gayret et; çünkü gizli olan bilinmez. Nitekim 'Esed (aslan) nedir?' diye sorulup 'ağzı kokan bir sebu‘ (yırtıcı)' desen, onu köpekten ağız kokusuyla ayırmış olursun; zira ağız kokusu aslanın havâssındandır, fakat gizlidir. Oysa 'cesur, üst kısımları geniş sebu‘' desen, bu levâzım ve a‘râz maksada daha yakındır; çünkü daha açıktırlar. Kitaplarda gördüğün hadlerin çoğu resmîdir; çünkü hakikî had son derece güçtür. Bazen zâtiyyâtın bir kısmını idrak etmek kolay, bir kısmı güç olur. Zira zâtiyyâtın tamamını —hiçbiri kaçmasın diye— idrak etmek güçtür. Zâtî ile lâzım arasını ayırt etmek güçtür; tertibe riayet edip ahassan a‘amdan önce başlanmaması güçtür; yakın cinsi talep etmek güçtür. Nitekim aslan için 'cesur hayvan' dersin de 'sebu‘' lafzı hatırına gelmez; böylece türlü güçlükleri birleştirmiş olursun. Resmiyyâtın en güzeli, yakın cinsin konulup meşhur ve ma‘rûf havâss ile tamamlanmış olanıdır.
Dördüncüsü: Garip ve vahşî lafızlardan, uzak mecazî ifadelerden ve müşterek mütereddid lafızlardan sakınman gerekir. Gücün yettiğince îcâza gayret et; mümkün olduğunca lafz-ı nassı arayıp bul. Eğer nass sana zor gelir ve istiâreye ihtiyaç duyarsan, istiârelerden maksada en uygun olanını iste ve muradını sorana bildir; zira akledilen her şey için onu haber verecek sarih ve vaz‘ edilmiş bir ifade bulunmayabilir. Birisi uzatsa, bir istiare yapsa veya müşterek bir lafız kullansa ve muradı tasrihle veya karîne ile bilinse, onun bu yaptığını büyütmemeli ve mübalâğa etmemelidir.
فَمُؤْنَتُهُمَا خَفِيفَةٌ إذْ طَالِبهُمَا قَانِعٌ بِتَبْدِيلِ لَفْظِ الْعُقَارِ بِالْخَمْرِ وَتَبْدِيلِ لَفْظِ الْعِلْمِ بِالْمَعْرِفَةِ أَوْ بِمَا هُوَ وَصْفٌ عَرَضِيٌّ جَامِعٌ مَانِعٌ، وَإِنَّمَا الْعَوِيصُ الْمُتَعَذِّرُ هُوَ الْحَدُّ الْحَقِيقِيُّ وَهُوَ الْكَاشِفُ عَنْ مَاهِيَّةِ الشَّيْءِ لَا غَيْرَ الْقَانُونُ الثَّالِثُ: أَنَّ مَا وَقَعَ السُّؤَالُ عَنْ مَاهِيَّتِهِ وَأَرَدْتَ أَنْ تَحُدَّهُ حَدًّا حَقِيقِيًّا فَعَلَيْكَ فِيهِ وَظَائِفُ لَا يَكُونُ الْحَدُّ حَقِيقِيًّا إلَّا بِهَا، فَإِنْ تَرَكْتَهَا سَمَّيْنَاهُ رَسْمِيًّا أَوْ لَفْظِيًّا وَيَخْرُجُ عَنْ كَوْنِهِ مُعْرِبًا عَنْ حَقِيقَةِ الشَّيْءِ وَمُصَوِّرًا لِكُنْهِ مَعْنَاهُ فِي النَّفْسِ.الْأُولَى: أَنْ تُجْمَعَ أَجْزَاءُ الْحَدِّ مِنْ الْجِنْسِ وَالْفُصُولِ، فَإِذَا قَالَ لَكَ مُشِيرًا إلَى مَا يَنْبُتُ مِنْ الْأَرْضِ: مَا هُوَ؟ فَلَا بُدَّ أَنْ تَقُولَ: جِسْمٌ، لَكِنْ لَوْ اقْتَصَرْتَ عَلَيْهِ لَبَطَلَ عَلَيْكَ بِالْحَجَرِ فَتَحْتَاجُ إلَى الزِّيَادَةِ فَتَقُولُ: نَامٍ، فَتَحْتَرِزُ بِهِ عَمَّا لَا يَنْمُو، فَهَذَا الِاحْتِرَازُ يُسَمَّى فَصْلًا أَيْ فَصَلْتَ الْمَحْدُودَ عَنْ غَيْرِهِ.الثَّانِيَةُ: أَنْ تَذْكُرَ جَمِيعَ ذَاتِيَّاتِهِ وَإِنْ كَانَتْ أَلْفًا وَلَا تُبَالِي بِالتَّطْوِيلِ، لَكِنْ يَنْبَغِي أَنْ تُقَدِّمَ الْأَعَمَّ عَلَى الْأَخَصِّ فَلَا تَقُولُ نَامٍ جِسْمٌ بَلْ بِالْعَكْسِ.وَهَذِهِ لَوْ تَرَكْتَهَا لَتَشَوَّشَ النَّظْمُ وَلَمْ تَخْرُجْ الْحَقِيقَةُ عَنْ كَوْنِهَا مَذْكُورَةً مَعَ اضْطِرَابِ اللَّفْظِ، فَالْإِنْكَارُ عَلَيْكَ فِي هَذَا أَقَلُّ مِمَّا فِي الْأَوَّلِ وَهُوَ أَنْ تَقْتَصِرَ عَلَى الْجِسْمِ.الثَّالِثَةُ: أَنَّكَ إذَا وَجَدَتْ الْجِنْسَ الْقَرِيبَ فَلَا تَذْكُرْ الْبَعِيدَ مَعَهُ فَتَكُونَ مُكَرِّرًا، كَمَا تَقُولُ: مَائِعٌ شَرَابٌ، أَوْ تَقْتَصِرُ عَلَى الْبَعِيدِ فَتَكُونُ مُبْعِدًا، كَمَا تَقُولُ فِي حَدِّ الْخَمْرِ، جِسْمٌ مُسْكِرٌ مَأْخُوذٌ مِنْ الْعِنَبِ. وَإِذَا ذَكَرْتَ هَذَا فَقَدْ ذَكَرْتَ مَا هُوَ ذَاتِيٌّ وَمُطَّرِدٌ وَمُنْعَكِسٌ لَكِنَّهُ مُخْتَلٌّ قَاصِرٌ عَنْ تَصْوِيرِ كُنْهِ حَقِيقَةِ الْخَمْرِ، بَلْ لَوْ قُلْتَ: مَائِعٌ مُسْكِرٌ، كَانَ أَقْرَبَ مِنْ الْجِسْمِ، وَهُوَ أَيْضًا ضَعِيفٌ بَلْ يَنْبَغِي أَنْ تَقُولَ: شَرَابٌ مُسْكِرٌ، فَإِنَّهُ الْأَقْرَبُ الْأَخَصُّ وَلَا تَجِدُ بَعْدَهُ جِنْسًا أَخَصَّ مِنْهُ، فَإِذَا ذَكَرْتَ الْجِنْسَ فَاطْلُبْ بَعْدَهُ الْفَصْلَ إذْ الشَّرَابُ يَتَنَاوَلُ سَائِرَ الْأَشْرِبَةِ فَاجْتَهِدْ أَنْ تَفْصِلَ بِالذَّاتِيَّاتِ إلَّا إذَا عَسُرَ عَلَيْكَ ذَلِكَ وَهُوَ كَذَلِكَ عَسِيرٌ فِي أَكْثِرْ الْحُدُودِ فَاعْدِلْ بَعْدَ ذِكْرِ الْجِنْسِ إلَى اللَّوَازِمِ وَاجْتَهِدْ أَنْ يَكُونَ مَا ذَكَرْتَهُ مِنْ اللَّوَازِمِ الظَّاهِرَةِ الْمَعْرُوفَةِ فَإِنَّ الْخَفِيَّ لَا يُعْرَفُ،كَمَا إذَا قِيلَ: مَا الْأَسَدُ؟ فَقُلْتَ: " سَبُعٌ أَبْخَرُ " لَيَتَمَيَّزَ بِالْبَخَرِ عَنْ الْكَلْبِ، فَإِنَّ الْبَخَرَ مِنْ خَوَاصِّ الْأَسَدِ لَكِنَّهُ خَفِيٌّ، وَلَوْ قُلْتَ: سَبُعٌ شُجَاعٌ عَرِيضُ الْأَعَالِي، لَكَانَتْ هَذِهِ اللَّوَازِمُ وَالْأَعْرَاضُ أَقْرَبُ إلَى الْمَقْصُودِ لِأَنَّهَا أَجْلَى.وَأَكْثَرُ مَا تَرَى فِي الْكُتُبِ مِنْ الْحُدُودِ رَسْمِيَّةً إذْ الْحَقِيقَةُ عَسِرَةٌ جِدًّا، وَقَدْ يَسْهُلُ دَرَكُ بَعْضِ الذَّاتِيَّاتِ وَيَعْسُرُ بَعْضُهَا فَإِنَّ دَرَكَ جَمِيعِ الذَّاتِيَّاتِ حَتَّى لَا يَشِذَّ وَاحِدٌ مِنْهَا عَسِرٌ. وَالتَّمْيِيزُ بَيْنَ الذَّاتِيِّ وَاللَّازِمِ عَسِرٌ، وَرِعَايَةُ التَّرْتِيبِ حَتَّى لَا يُبْتَدَأَ بِالْأَخَصِّ قَبْلَ الْأَعَمِّ عَسِرٌ وَطَلَبُ الْجِنْسِ الْأَقْرَبِ عَسِرٌ، فَإِنَّكَ رُبَّمَا تَقُولُ فِي الْأَسَدِ إنَّهُ حَيَوَانٌ شُجَاعٌ وَلَا يَحْضُرُكَ لَفْظُ السَّبُعِ فَتَجْمَعُ أَنْوَاعًا مِنْ الْعُسْرِ، وَأَحْسَنُ الرَّسْمِيَّاتِ مَا وُضِعَ فِيهِ الْجِنْسُ الْأَقْرَبُ وَتُمِّمَ بِالْخَوَاصِّ الْمَشْهُورَةِ الْمَعْرُوفَةِ.الرَّابِعَةُ: أَنْ تَحْتَرِزَ مِنْ الْأَلْفَاظِ الْغَرِيبَةِ الْوَحْشِيَّةِ وَالْمَجَازِيَّةِ الْبَعِيدَةِ وَالْمُشْتَرَكَةِ الْمُتَرَدِّدَةِ، وَاجْتَهِدْ فِي الْإِيجَازِ مَا قَدَرْتَ وَفِي طَلَبِ اللَّفْظِ النَّصَّ مَا أَمْكَنَكَ، فَإِنْ أَعْوَزَكَ النَّصُّ وَافْتَقَرْتَ إلَى الِاسْتِعَارَةِ فَاطْلُبْ مِنْ الِاسْتِعَارَاتِ مَا هُوَ أَشَدُّ مُنَاسَبَةً لِلْغَرَضِ، وَاذْكُرْ مُرَادَكَ لِلسَّائِلِ فَمَا كُلُّ أَمْرٍ مَعْقُولٍ لَهُ عِبَارَةٌ صَرِيحَةٌ مَوْضُوعَةٌ لِلْإِنْبَاءِ عَنْهُ.وَلَوْ طَوَّلَ مُطَوِّلٌ وَاسْتَعَارَ مُسْتَعِيرٌ أَوْ أَتَى بِلَفْظٍ مُشْتَرَكٍ وَعُرِفَ مُرَادُهُ بِالتَّصْرِيحِ أَوْ عُرِفَ بِالْقَرِينَةِ فَلَا يَنْبَغِي أَنْ يَسْتَعْظِمَ صَنِيعَهُ وَيُبَالِغَ فِي
Onu, hakikati bütün zâtî vasıflarını zikrederek ortaya koyduğu hâlde yermek –ki asıl maksat budur– bu meziyetler, maksat olan yemeğin yanındaki baharatlar gibi sırf güzelleştirici ve süsleyici şeylerdir. Aslî maksattan aciz kalan tabiatlarının meyli sebebiyle, bu gibi şeyleri büyük gören ve son derece yadırgayanlar ancak mütekellif kimselerdir; hatta öyle ki onlar vesilelere, şekil ve merasime ve tâbi unsurlara o kadar dalarlar ki, bazen ilim hakkında bir kimsenin: "İlim, maluma duyulan güvendir" veya "Malumu, güvenin emanet ile anlayış arasında mütereddit olması bakımından idrak etmektir" demesini dahi inkâr ederler. Bu ise bir hezeyandır; zira güven, malum ile birlikte anıldığında, ondaki anlayış ciheti tayin edilmiş olur. Yine, "Rengin tarifi; filan filan veçhile göz hassası ile idrak edilendir" diyen bir kimsenin sözü, 'ayın' lafzı terazi, güneş ve gören organ arasında müşterek diye inkâr edilmemelidir; çünkü 'hassa' karînesi, ondan ihtimali gidermiş ve sorunun matlubu olan anlatım hâsıl olmuştur. Hakikî tanımda ise lafzın kendisi, ibareler etrafında dolaşıp duran ve onlara itiraz etmeyi ve aşırı düşkün olmayı âdet edinmiş şekilci kimseden başkası nezdinde bizzat kastedilmez. Dördüncü Kanun: Tanımı Avlama Yolu. Bil ki tanım, burhan ile elde edilmez. Zira biz, hamrın tanımında: "O, sarhoş edici bir içkidir" dediğimizde, bize "Niçin?" denilse, buna bir burhan ikame etmek imkânsızdır. Eğer karşımızda bir hasım yok da biz onu kendimiz talep ediyorsak, burhan ile nasıl talep ederiz? "Hamr, sarhoş edici bir içkidir" sözümüz, mahkûm aleyhi hamr, hükmü de onun sarhoş edici bir içki olduğu olan bir önermedir. Bu önerme eğer bir vasıta olmaksızın biliniyorsa, burhana ihtiyaç yoktur. Eğer bilinmiyor da bir vasıtaya muhtaç ise –ki burhanın manası da vasıtayı talep demektir– o vasıtanın mahkûm aleyh için sahih olması ve hükmün de o vasıta için sahih olması, her biri birer önermedir. Peki, bunların sıhhati ne ile bilinir? Eğer bir vasıtaya ihtiyaç duyulursa, bu sonsuza kadar zincirleme devam eder. Eğer bir yerde vasıtasız olarak durursa, o yerde onun sıhhati ne ile bilinir? O hâlde, daha baştan bu yöntem benimsenmelidir. Mesela, ilmin tanımında: "O, marifettir" desek ve "Niçin?" denilse, biz de: "Çünkü her ilim, mesela bir itikattır ve her itikat bir marifettir; öyleyse her ilim marifettir" desek –ki aşağıda geleceği üzere burhan yolu budur– bu sefer denilir ki: "Her ilmin itikat olduğunu niçin söylediniz? Her itikadın marifet olduğunu niçin söylediniz?" Böylece soru iki soru olur ve bu şekilde sonsuza kadar zincirleme gider. Bilakis, yol şudur: Eğer ihtilaf bir hasım ile ise, denilir ki: "Onun sıhhatini, muttarit ve münakis oluşu ile bildik." İşte hasmın zaruri olarak kabul edeceği şey budur. Buna mukabil, tanımın hakikatin tamamını ifade edip etmediği tartışma konusu olabilir ve kabul edilmeyebilir. Eğer tanımın ıttıradı ve in‘ikâsı, kendi esası bakımından engellenirse, kendisinden kendi tanımını zikretmesini talep eder, iki tanımdan birini diğeri ile karşılaştırır, fazlalık veya eksiklikten doğan farklılığın ne olduğunu ve hangi vasıfta birbirlerinden ayrıldıklarını tespit eder, nazarı yalnızca o vasfa hasreder ve onu bir yöntemle iptal veya bir yöntemle ispat ederiz. Bunun misali, "Gasp edilen mal tazmin edilir ve gasp edilenin yavrusu da gasptır; öyleyse o da tazmin edilir" dediğimizde, onlar: "Gasp edilenin yavrusunun gasp olduğunu kabul etmiyoruz" derler. Biz de deriz ki: "Gasbın tanımı, başkasının malı üzerine tecavüzkâr el koymaktır; bu ise mevcuttur." Bu defa, elin tecavüzkâr olması ve bunun bir el koyma olması engellenebilir. Hatta deriz ki: "Bu bir sübuttur, ancak maksadımız bu değildir." Hatta şöyle de diyebilir: "Bunun, gasp edilenin yavrusunda mevcut olduğunu kabul ediyoruz, fakat bunun gasbın tanımı olduğunu kabul etmiyoruz." İşte bu noktada artık burhan ikame etmek mümkün değildir; ancak şöyle deriz: "Bu, muttarit ve münakistir; peki, senin yanında tanım nedir?" Farklılığın olduğu noktaya bakabilmemiz için onu zikretmesi kaçınılmazdır. O da: "Bilakis, gasbın tanımı, haklı eli ortadan kaldıran bâtıl elin konulmasıdır" der. Biz de deriz ki: "Sen bir vasıf ekledin, o da ortadan kaldırmadır. Şimdi bakalım, hasmın, bu vasfın yokluğu ile birlikte gasbın sabit olduğunu ikrar etmesini sağlayabiliyor muyuz? Eğer bunu başarabilirsek, onun ilave ettiği şeyin fazlalık olduğu ortaya çıkar." Bu da şöyle deriz: "Gasp eden, gasp fiilinden...
ذَمِّهِ إنْ كَانَ قَدْ كَشَفَ عَنْ الْحَقِيقَةِ بِذِكْرِ جَمِيعِ الذَّاتِيَّاتِ فَإِنَّهُ الْمَقْصُودُ وَهَذِهِ الْمَزَايَا تَحْسِينَاتٌ وَتَزْيِينَاتٌ كَالْأَبَازِيرِ مَنْ الطَّعَامِ الْمَقْصُودِ، وَإِنَّمَا الْمُتَحَذْلِقُونَ يَسْتَعْظِمُونَ مِثْلَ ذَلِكَ وَيَسْتَنْكِرُونَهُ غَايَةَ الِاسْتِنْكَارِ لِمَيْلِ طِبَاعِهِمْ الْقَاصِرَةِ عَنْ الْمَقْصُودِ الْأَصْلِيِّ إلَى الْوَسَائِلِ وَالرُّسُومِ وَالتَّوَابِعِ حَتَّى رُبَّمَا أَنْكَرُوا قَوْلَ الْقَائِلِ فِي الْعِلْمِ: إنَّهُ الثِّقَةُ بِالْمَعْلُومِ أَوْ إدْرَاكُ الْمَعْلُومِ مِنْ حَيْثُ إنَّ الثِّقَةَ مُتَرَدِّدَةٌ بَيْنَ الْأَمَانَةِ وَالْفَهْمِ، وَهَذَا هَوَسٌ لِأَنَّ الثِّقَةَ إذَا قُرِنَتْ بِالْمَعْلُومِ تَعَيَّنَ فِيهَا جِهَةُ الْفَهْمِ.وَمَنْ قَالَ: حَدُّ اللَّوْنِ مَا يُدْرَكُ بِحَاسَّةِ الْعَيْنِ عَلَى وَجْهِ كَذَا وَكَذَا، فَلَا يَنْبَغِي أَنْ يُنْكَرَ مِنْ حَيْثُ إنَّ لَفْظَ الْعَيْنِ مُشْتَرَكٌ بَيْنَ الْمِيزَانِ وَالشَّمْسِ وَالْعُضْوِ الْبَاصِرِ لِأَنَّ قَرِينَةَ الْحَاسَّةِ أَذْهَبَتْ عَنْهُ الِاحْتِمَالَ وَحَصَلَ التَّفْهِيمُ الَّذِي هُوَ مَطْلُوبُ السُّؤَالِ، وَاللَّفْظُ غَيْرُ مُرَادٍ بِعَيْنِهِ فِي الْحَدِّ الْحَقِيقِيِّ إلَّا عِنْدَ الْمُرْتَسِمِ الَّذِي يَحُومُ حَوْلَ الْعِبَارَاتِ فَيَكُونُ اعْتِرَاضُهُ عَلَيْهَا وَشَغَفُهُ بِهَا. الْقَانُونُ الرَّابِعُ: فِي طَرِيقِ اقْتِنَاصِ الْحَدِّ. اعْلَمْ أَنَّ الْحَدَّ لَا يَحْصُلُ بِالْبُرْهَانِ، لِأَنَّا إذَا قُلْنَا فِي حَدِّ الْخَمْرِ: إنَّهُ شَرَابٌ مُسْكِرٌ، فَقِيلَ لَنَا: لِمَ؟ لَكَانَ مُحَالًا أَنْ يُقَامَ عَلَيْهِ بُرْهَانٌ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ مَعَنَا خَصْمٌ وَكُنَّا نَطْلُبُهُ فَكَيْفَ نَطْلُبُهُ بِالْبُرْهَانِ وَقَوْلُنَا: الْخَمْرُ شَرَابٌ مُسْكِرٌ، دَعْوَى هِيَ قَضِيَّةٌ مَحْكُومُهَا الْخَمْرُ وَحُكْمُهَا أَنَّهُ شَرَابٌ مُسْكِرٌ، وَهَذِهِ الْقَضِيَّةُ إنْ كَانَتْ مَعْلُومَةً بِلَا وَسَطٍ فَلَا حَاجَةَ إلَى الْبُرْهَانِ، وَإِنْ لَمْ تُعْلَمْ وَافْتَقَرَتْ إلَى وَسَطٍ وَهُوَ مَعْنَى الْبُرْهَانِ أَعْنِي طَلَبَ الْوَسَطِ كَانَ صِحَّةُ ذَلِكَ الْوَسَطِ لِلْمَحْكُومِ عَلَيْهِ وَصِحَّةُ الْحُكْمِ لِلْوَسَطِ كُلُّ وَاحِدٍ قَضِيَّةٌ وَاحِدَةٌ فَبِمَاذَا تُعْرَفُ صِحَّتُهَا؟فَإِنْ اُحْتِيجَ إلَى وَسَطٍ تَدَاعَى إلَى غَيْرِ نِهَايَةٍ، وَإِنْ وَقَفَ فِي مَوْضِعٍ بِغَيْرِ وَسَطٍ فَبِمَاذَا تُعْرَفُ فِي ذَلِكَ الْمَوْضِعِ صِحَّتُهُ؟ فَلْيُتَّخَذْ ذَلِكَ طَرِيقًا فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ، مِثَالُهُ لَوْ قُلْنَا فِي حَدِّ الْعِلْمِ: إنَّهُ الْمَعْرِفَةُ، فَقِيلَ: لِمَ؟ فَقُلْنَا: لِأَنَّ كُلَّ عِلْمٍ فَهُوَ اعْتِقَادٌ مَثَلًا وَكُلَّ اعْتِقَادٍ فَهُوَ مَعْرِفَةٌ فَكُلُّ عِلْمٍ إذَنْ مَعْرِفَةٌ لِأَنَّ هَذَا طَرِيقُ الْبُرْهَانِ عَلَى مَا سَيَأْتِي، فَيُقَالُ وَلِمَ قُلْتُمْ كُلُّ عِلْمٍ فَهُوَ اعْتِقَادٌ وَلِمَ قُلْتُمْ كُلُّ اعْتِقَادٍ فَهُوَ مَعْرِفَةٌ؟ فَيَصِيرُ السُّؤَالُ سُؤَالَيْنِ، وَهَكَذَا يَتَدَاعَى إلَى غَيْرِ نِهَايَةٍ.بَلْ الطَّرِيقُ أَنَّ النِّزَاعَ إنْ كَانَ مَعَ خَصْمٍ أَنْ يُقَالَ: عَرَفْنَا صِحَّتَهُ بِاطِّرَادِهِ وَانْعِكَاسِهِ فَهُوَ الَّذِي يُسَلِّمُهُ الْخَصْمُ بِالضَّرُورَةِ. أَمَّا كَوْنُهُ مُعْرِبًا عَنْ تَمَامِ الْحَقِيقَةِ رُبَّمَا يُنَازَعَ فِيهِ وَلَا يُقَرُّ بِهِ، فَإِنْ مُنِعَ اطِّرَادُهُ وَانْعِكَاسُهُ عَلَى أَصْلِ نَفْسِهِ طَالَبْنَاهُ بِأَنْ يَذْكُرَ حَدَّ نَفْسِهِ وَقَابَلْنَا أَحَدَ الْحَدَّيْنِ بِالْآخَرِ وَعَرَفْنَا مَا فِيهِ التَّفَاوُتُ مِنْ زِيَادَةٍ أَوْ نُقْصَانٍ وَعَرَفْنَا الْوَصْفَ الَّذِي فِيهِ يَتَفَاوَتَانِ وَجَرَّدْنَا النَّظَرَ إلَى ذَلِكَ الْوَصْفِ وَأَبْطَلْنَاهُ بِطَرِيقَةٍ أَوْ أَثْبَتْنَاهُ بِطَرِيقَةٍ، مِثَالُهُ إذَا قُلْنَا: الْمَغْصُوبُ مَضْمُونٌ وَوَلَدُ الْمَغْصُوبِ مَغْصُوبٌ فَكَانَ مَضْمُونًا فَقَالُوا: لَا نُسَلِّمُ أَنَّ وَلَدَ الْمَغْصُوبِ مَغْصُوبٌ، قُلْنَا: حَدُّ الْغَصْبِ إثْبَاتُ الْيَدِ الْعَادِيَةِ عَلَى مَالِ الْغَيْرِ.وَقَدْ وُجِدَ فَرُبَّمَا مُنِعَ كَوْنُ الْيَدِ عَادِيَةً وَكَوْنُهُ إثْبَاتًا، بَلْ نَقُولُ: هَذَا ثُبُوتٌ وَلَكِنْ لَيْسَ ذَلِكَ مِنْ غَرَضِنَا بَلْ رُبَّمَا قَالَ: نُسَلِّمُ أَنَّ هَذَا مَوْجُودٌ فِي وَلَدِ الْمَغْصُوبِ لَكِنْ لَا نُسَلِّمُ أَنَّ هَذَا حَدُّ الْغَصْبِ فَهَذَا لَا يُمْكِنْ إقَامَةُ بِرِهَانٍ عَلَيْهِ إلَّا أَنَّا نَقُولُ: هُوَ مُطَّرِدٌ مُنْعَكِسٌ فَمَا الْحَدُّ عِنْدَكَ؟ فَلَا بُدَّ مِنْ ذِكْرِهِ حَتَّى نَنْظُرَ إلَى مَوْضِعِ التَّفَاوُتِ، فَيَقُولُ: بَلْ حَدُّ الْغَصْبِ إثْبَاتُ الْيَدِ الْمُبْطِلَةِ الْمُزِيلَةِ لِلْيَدِ الْمُحِقَّةِ، فَنَقُولُ: قَدْ زِدْتَ وَصْفًا وَهُوَ الْإِزَالَةُ.فَلْنَنْظُرْ هَلْ يُمْكِنُنَا أَنْ نَقْدِرَ عَلَى اعْتِرَافِ الْخَصْمِ بِثُبُوتِ الْغَصْبِ مَعَ عَدَمِ هَذَا الْوَصْفِ، فَإِنْ قَدَرْنَا عَلَيْهِ بَانَ أَنَّ الزِّيَادَةَ عَلَيْهِ مَحْذُوفَةٌ وَذَلِكَ بِأَنْ نَقُولَ: الْغَاصِبُ مِنْ الْغَصْبِ
Malik için tazmin gereklidir; o (malik) bâtıl olan eli/ziyeti ispat ettiği halde haklı olan eli kaldırmamıştır, çünkü o (haklı el) zaten zâil olmuştu. İşte bu, münazırla olan ihtilafı kesmenin yoludur. Kendi kendine bakan (nazar eden) kişiye gelince, eğer bir şeyin hakikati kendisi için açıklığa kavuşur ve mezhebinde bu açıklığa kavuşana delâlet eden lafız netleşirse, bir had bulduğunu bilir ve kendisiyle inatlaşmaz. Beşinci Kanun: Hadlerdeki bozukluğun giriş yollarının tespiti hakkındadır. Bunlar üçtür: Bazen cins cihetinden, bazen fasıl cihetinden, bazen de ikisi arasında ortak bir şey cihetinden girer. Cins cihetinden bozukluk, fasılın onun yerine alınmasıdır; nitekim aşk hakkında: "O, muhabbetin ifratıdır" denir, oysa "O, mübalağalı (ifrat) muhabbettir" denmelidir. Zira ifrat, onu diğer muhabbet türlerinden ayırır (fasleder). Yine aynı şekilde mahallin cins yerine alınmasıdır; mesela kürsî hakkında: "O, üzerine oturulan tahtadır" denir; kılıç hakkında: "O, kendisiyle kesilen demirdir" denir. Hâlbuki kılıç için: "O, şu kadar eninde, şu kadar uzunlukta demirden yapılmış sınaî bir alettir ve onunla şu şekilde kesilir" denmelidir. Zira alet cinstir; demir ise sûretin mahallidir, cins değildir. Bundan daha uzak olanı ise, cins yerine şimdi var olmayan (ancak daha önce mevcut olan) şeyin alınmasıdır; mesela kül için: "O, yanmış tahtadır"; çocuk için: "O, değişime uğramış nutfedir" demen gibi. Zira demir kılıçta halen mevcuttur; hâlbuki nutfe ve tahta çocuk ve külde mevcut değildir. Yine aynı şekilde cüz'ün cins yerine alınmasıdır; mesela on haddinde: "O, beş ve beştir" denildiği gibi. Yine aynı şekilde kudretin makdûr yerine konulmasıdır; mesela: "Afifin haddi, şehevî lezzetlerden ictinaba gücü yetendir" denir ki bu bozuktur. Bilakis o, terk eden kimsedir; aksi takdirde fâsık da terk etmeye güç yetirir, fakat terk etmez. Yine aynı şekilde zâtî olmayan levâzımın cins yerine konulmasıdır; mesela güneş veya yerin haddinde vâhid (bir) ve mevcûdu almak gibi. Yine aynı şekilde nev'in cins yerine konulmasıdır; mesela: "Şer, insanlara zulmetmektir" demen gibi. Zulüm ise şerrin bir nev'idir. Fasıl cihetine gelince, ihtirazda zâtîlerin yerine levâzım ve arazîlerin alınması, yahut bütün fasılların zikredilmemesidir. Ortak hususlara gelince, bundan biri, bir şeyin kendisinden daha kapalı olanla haddedilmesidir; mesela: "Hâdisin haddi, kudretin kendisine taalluk ettiği şeydir" diyenin sözü gibi. Yine bundan, bir şeyin kapalılık bakımından kendisine denk olanla haddedilmesidir; mesela: "İlim, kendisiyle bilinen veya zâtın kendisiyle âlim olduğu şeydir" demen gibi. Yine bundan, zıddın zıtla tanımlanmasıdır; şöyle ki: "İlmin haddi, zan ve cehalet olmayandır" der, ta ki bütün zıtları sayar. "Çiftin haddi, tek olmayandır" denir. Sonra tek için: "Çift olmayandır" diyebilirsin ki bu durumda iş döner ve bir beyan hasıl olmaz. Yine bundan, muzâfın haddinde muzâfın alınmasıdır ki ikisi izâfette eşittir; mesela: "Babanın haddi, kendisinden oğlu olandır" diyenin sözü gibi. Sonra "Oğlun haddi, kendisinden babası olandır" demekte aciz kalmaz. Hâlbuki şöyle demelidir: "Baba, kendi nutfesinden kendi türünden başka bir hayvanın tevellüd ettiği hayvandır. O, bu itibarla babadır ve oğula havale etmez; zira cehalet ve marifette ikisi birbirine lâzımdır." Güneşin haddinde: "O, gündüz doğan bir yıldızdır" diyen kimseye, "Gündüzün haddi nedir?" denilir; o da doğru haddi kastetmişse: "Gündüz, güneşin doğuşundan batışına kadar olan zamandır" demek zorunda kalır. Bunun sayılamayacak kadar benzerleri vardır. Altıncı Kanun: Tamamen terkibi bulunmayan bir mânanın, ancak bir yol ile haddedilebileceği hakkındadır.
يُضْمَنُ لِلْمَالِكِ وَقَدْ أَثْبَتَ الْيَدَ الْمُبْطِلَةَ وَلَمْ يُزِلْ الْمُحِقَّةَ فَإِنَّهَا كَانَتْ زَائِلَةً، فَهَذَا طَرِيقُ قَطْعِ النِّزَاعِ مَعَ الْمُنَاظِرِ. وَأَمَّا النَّاظِرُ مَعَ نَفْسِهِ إذَا تَحَرَّرَتْ لَهُ حَقِيقَةُ الشَّيْءِ وَتَخَلَّصَ لَهُ اللَّفْظُ الدَّالُّ عَلَى مَا تَحَرَّرَ فِي مَذْهَبِهِ عَلِمَ أَنَّهُ وَاجِدٌ لِحَدٍّ فَلَا يُعَانِدُ نَفْسَهُ. الْقَانُونُ الْخَامِسُ: فِي حَصْرِ مَدَاخِلِ الْخَلَلِ فِي الْحُدُودِوَهِيَ ثَلَاثَةٌ، فَإِنَّهُ تَارَةً يَدْخُلُ مِنْ جِهَةِ الْجِنْسِ وَتَارَةً مِنْ جِهَةِ الْفَصْلِ وَتَارَةً مِنْ جِهَةِ أَمْرٍ مُشْتَرَكٍ بَيْنَهُمَا. أَمَّا الْخَلَلُ مِنْ جِهَةِ الْجِنْسِ فَأَنْ يُؤْخَذَ الْفَصْلُ بَدَلُهُ، كَمَا يُقَالُ فِي الْعِشْقِ: إنَّهُ إفْرَاطُ الْمَحَبَّةِ، وَإِنَّمَا يَنْبَغِي أَنْ يُقَالَ إنَّهُ الْمَحَبَّةُ الْمُفْرِطَةُ، فَالْإِفْرَاطُ يَفْصِلُهَا عَنْ سَائِرِ أَنْوَاعِ الْمَحَبَّةِ. وَمِنْ ذَلِكَ أَنْ يُؤْخَذَ الْمَحَلُّ بَدَلَ الْجِنْسِ كَقَوْلِكَ فِي الْكُرْسِيِّ: إنَّهُ خَشَبٌ يُجْلَسُ عَلَيْهِ، وَفِي السَّيْفِ: إنَّهُ حَدِيدٌ يُقْطَعُ بِهِ، بَلْ يَنْبَغِي أَنْ يُقَالَ لِلسَّيْفِ: إنَّهُ آلَةٌ صِنَاعِيَّةٌ مِنْ حَدِيدٍ مُسْتَطِيلَةٍ عَرْضُهَا كَذَا وَيُقْطَعُ بِهَا كَذَا، فَالْآلَةُ جِنْسٌ وَالْحَدِيدُ مَحَلُّ الصُّورَةِ لَا جِنْسٌ.وَأَبْعَدُ مِنْهُ أَنْ يُؤْخَذَ بَدَلُ الْجِنْسِ مَا كَانَ مَوْجُودًا وَالْآنَ لَيْسَ بِمَوْجُودٍ، كَقَوْلِكَ لِلرَّمَادِ: إنَّهُ خَشَبٌ مُحْتَرِقٌ، وَلِلْوَلَدِ: إنَّهُ نُطْفَةٌ مُسْتَحِيلَةٌ، فَإِنَّ الْحَدِيدَ مَوْجُودٌ فِي السَّيْفِ فِي الْحَالِ وَالنُّطْفَةُ وَالْخَشَبُ غَيْرُ مَوْجُودَيْنِ فِي الْوَلَدِ وَالرَّمَادِ.وَمِنْ ذَلِكَ أَنْ يُؤْخَذَ الْجُزْءُ بَدَلَ الْجِنْسِ كَمَا يُقَالُ فِي حَدِّ الْعَشَرَةِ: إنَّهَا خَمْسَةٌ وَخَمْسَةٌ وَمِنْ ذَلِكَ أَنْ تُوضَعَ الْقُدْرَةُ مَوْضِعَ الْمَقْدُورِ كَمَا يُقَالُ حَدُّ الْعَفِيفِ هُوَ الَّذِي يَقْوَى عَلَى اجْتِنَابِ اللَّذَّاتِ الشَّهْوَانِيَّةِ وَهُوَ فَاسِدٌ بَلْ هُوَ الَّذِي يُتْرَكُ وَإِلَّا فَالْفَاسِقُ يَقْوَى عَلَى التَّرْكِ وَلَا يَتْرُكُ. وَمِنْ ذَلِكَ أَنْ يَضَعَ اللَّوَازِمَ الَّتِي لَيْسَتْ بِذَاتِيَّةٍ بَدَلَ الْجِنْسِ، كَالْوَاحِدِ وَالْمَوْجُودِ إذَا أَخَذْتَهُ فِي حَدِّ الشَّمْسِ أَوْ الْأَرْضِ مَثَلًا.وَمِنْ ذَلِكَ أَنْ يَضَعَ النَّوْعَ مَكَانَ الْجِنْسِ كَقَوْلِكَ: الشَّرُّ هُوَ ظُلْمُ النَّاسِ، وَالظُّلْمُ نَوْعٌ مِنْ الشَّرِّ. وَأَمَّا مِنْ جِهَةِ الْفَصْلِ فَأَنْ يَأْخُذَ اللَّوَازِمَ وَالْعَرَضِيَّاتِ فِي الِاحْتِرَازِ بَدَلَ الذَّاتِيَّاتِ وَأَنْ لَا يُورِدَ جَمِيعَ الْفُصُولِ. وَأَمَّا الْأُمُورُ الْمُشْتَرَكَةُ فَمِنْ ذَلِكَ أَنْ يُحَدَّ الشَّيْءُ بِمَا هُوَ أَخْفَى مِنْهُ كَقَوْلِ الْقَائِلِ حَدُّ الْحَادِثِ مَا تَتَعَلَّقُ بِهِ الْقُدْرَةُ.وَمِنْ ذَلِكَ حَدُّ الشَّيْءِ بِمَا هُوَ مُسَاوٍ لَهُ فِي الْخَفَاءِ، كَقَوْلِكَ: الْعِلْمُ مَا يُعْلَمُ بِهِ أَوْ مَا يَكُونُ الذَّاتُ بِهِ عَالِمًا. وَمِنْ ذَلِكَ أَنْ يُعَرَّفَ الضِّدُّ بِالضِّدِّ فَيَقُولُ: حَدُّ الْعِلْمِ مَا لَيْسَ بِظَنٍّ وَلَا جَهْلٍ، وَهَكَذَا حَتَّى يَحْصُرَ الْأَضْدَادَ، وَحَدُّ الزَّوْجِ مَا لَيْسَ بِفَرْدٍ، ثُمَّ يُمْكِنُكَ أَنْ تَقُولَ فِي حَدِّ الْفَرْدِ: مَا لَيْسَ بِزَوْجٍ، فَيَدُورُ الْأَمْرُ وَلَا يَحْصُلُ لَهُ بَيَانٌ. وَمِنْ ذَلِكَ أَنْ يَأْخُذَ الْمُضَافُ فِي حَدِّ الْمُضَافِ وَهُمَا مُتَكَافِئَانِ فِي الْإِضَافَةِ، كَقَوْلِ الْقَائِلِ حَدُّ الْأَبِ مَنْ لَهُ ابْنٌ، ثُمَّ لَا يَعْجَزُ أَنْ يَقُولَ حَدُّ الِابْنِ مَنْ لَهُ أَبٌ، بَلْ يَنْبَغِي أَنْ يَقُولَ: الْأَبُ حَيَوَانٌ تَوَلَّدَ مِنْ نُطْفَتِهِ حَيَوَانٌ آخَرُ هُوَ مِنْ نَوْعِهِ، فَهُوَ أَبٌ مِنْ حَيْثُ هُوَ كَذَلِكَ، وَلَا يُحِيلُ عَلَى الِابْنِ فَإِنَّهُمَا فِي الْجَهْلِ وَالْمَعْرِفَةِ يَتَلَازَمَانِ. وَمَنْ يَقُولُ فِي حَدُّ الشَّمْسِ: إنَّهُ كَوْكَبٌ يَطْلُعُ نَهَارًا، فَيُقَالُ وَمَا حَدُّ النَّهَارِ؟ فَيَلْزَمُهُ أَنْ يَقُولَ: النَّهَارُ زَمَانٌ مِنْ طُلُوعِ الشَّمْسِ إلَى غُرُوبِهَا، إنْ أَرَادَ الْحَدَّ الصَّحِيحَ، وَلِذَلِكَ نَظَائِرُ لَا يُمْكِنُ إحْصَاؤُهَا. الْقَانُونُ السَّادِسُ: فِي أَنَّ الْمَعْنَى الَّذِي لَا تَرْكِيبَ فِيهِ أَلْبَتَّةَ لَا يُمْكِنُ حَدُّهُ إلَّا بِطَرِيقِ
Yani lafzın izahı veya resmî tarif yoluyla olur; gerçek (hakikî) tanıma gelince, basit mâna için –mevcûd gibi– bu mümkün değildir. Sana “Mevcûdun haddi nedir?” diye sorulsa, nihâyet “şey'dir veya sâbittir” dersin; böylece bir ismi, onun müterâdifi olan başka bir isimle değiştirmiş olursun. Belki bunlar anlaşılırlıkta eşittir; belki de biri dilde daha kapalıdır: “Ukâr nedir?” diyen kimseye “hamr (şarap)tır” denilmesi, “Gadanfer nedir?” denilene “esed (aslan)dır” denilmesi gibi. Bu da ancak cevapta zikredilenin, sorudakinden daha meşhur olması şartıyla güzel olur; zaten bu sadece lafzın izahıdır. Yoksa aslanın zâtını hulâsa etmek isteyen kimse, aklında bunu ancak “yırtıcı bir hayvandır, şu şu vasıfları vardır” demekle hulâsa edebilir. Müterâdif lafızların tekrarı ise onun ihtiyacını gidermez. Eğer “Mevcûdun haddi, ma‘lûm veya mezkûr olmasıdır” deyip onu madûmdan sakındıracak bir kayıtla kayıtlasan, onun tevâbi‘ ve levâzımından bir şey zikretmiş olursun; bu haddin ise resmî olup zâtı ifade etmez, dolayısıyla hakikî olmaz. Şu halde mevcûdun haddi yoktur; çünkü o, her türlü izahın başlangıcıdır; öyleyken kendi zâtı nasıl izah edilebilir? İşte bu sebepledir ki “basit mânanın hakikî haddi yoktur” dedik; çünkü bir kimsenin “Eşyanın haddi nedir?” sorusunun mânası, “Bu evin haddi (sınırı) nedir?” sorusunun mânasına yakındır. Evin ise birçok ciheti vardır ve had, o cihetlere ulaşır; evin hudûdu, evi ihata edip sınırlayan o çeşitli ve çok cihetlerin zikredilmesiyle belirlenir. Biri “Siyehin (karalığın) haddi nedir?” dediğinde, sanki siyehin hakikatinin birleşmesiyle tamamlandığı mâna ve hakikatleri talep etmektedir. Çünkü siyeh; renk, mevcûd, araz, mer'î, ma‘lûm, mezkûr, bir, çok, parlak, pırıltılı, donuk ve daha başka vasıflardır. Bu vasıfların bazısı ârızîdir, yok olur; bazısı lâzımdır, ayrılmaz fakat zâtî değildir (ma‘lûm, bir, çok olması gibi); bazısı ise zâtîdir ki siyehi o olmadan anlamak tasavvur edilemez (renk olması gibi). O halde haddi talep eden, sanki “Siyehin hakikatinin hududu kaç mânaya ulaşır?” demekte; ta ki bu çeşitli mânalar kendisi için bir araya getirilsin. En umûmî olandan başlayıp en husûsî olanla bitirerek ve ârızî olanlara dokunmayarak işin içinden çıkılır. Bazen sadece zâtî olanlara bakılması, lâzım olanlara dokunulmaması istenir. Mâna, mevcûd gibi çok sayıda zâtî vasıftan müteşekkil değilse, onun haddi nasıl tasavvur edilebilir? Böylece mevcûd hakkındaki soru, birinin “Kürenin haddi nedir?” demesi gibidir; âlemin tamamını bir küre farz edersek, onun haddi evin hududu misali nasıl zikredilebilir? Zira onun hududu yoktur; haddi, nihayetlendiği nokta olup o nokta da zahirî satıhıdır. Bu satıh ise tek ve benzerdir; birbirinden farklı satıhlar değildir. Bir sınırının şeye, diğer sınırının başka bir şeye ulaştığı söylenecek şekilde farklı cihetlere nihayetlenmiş de değildir. İşte bu hissî misal, maksattan uzak olsa da belki bu sözün maksadını anlatır. Benim “siyeh, levniyyet ve sevâdiyyet mânasından mürekkebtir; levniyyet cins, sevâdiyyet nevidir” sözümden, siyehte birbirinden farklı, çok ve dereceli zâtlar bulunduğu anlaşılmasın. “Siyeh hem renk hem siyehtir” deme; bilâkis o rengin aynı olan şeyin kendisi siyehtir. Onun mânası akıl için terkip ve taaddüd eder; öyle ki akıl, mutlak levniyyeti idrak ederken zihnine meselâ siyeh gelmez. Daha sonra siyehi idrak ettiğinde, akıl fazladan bir şey idrak etmiş olur ki, bunun tafsilâtını zihninde inkâr edemez; fakat varlıkta bu tafsilâtı itikad etmesi mümkün değildir. Hâl'i inkâr eden kimsenin hiçbir şeyi kesinlikle tarif edebileceğini zannetme. Kelâmcılar levniyyete “hâl” adını verirler; çünkü hâli inkâr eden kimse, cinsi zikredip onunla yetinirse, had bâtıl olur. İhtiraz için bir şey eklese, ona “bu ziyade, öncekinin aynısı mıdır, yoksa gayrısı mı?” denilir. Eğer aynısı ise tekrardır, at onu; gayrısı ise iki ayrı şeyi kabul etmiş olur. Cevherin haddinde “mevcûddur” dese, araz lafzıyla bâtıl olur. Eğer “mütehayyizdir” diye eklese, ona “Mütehayyiz lafzının mefhûmu, mevcûdun mefhûmunun aynısı mı, gayrısı mı?” denilir. Eğer aynısı ise, sanki (öyle) demişsin gibidir.
شَرْحِ اللَّفْظِ أَوْ بِطَرِيقِ الرَّسْمِ، وَأَمَّا الْحَدُّ الْحَقِيقِيُّ فَلَا، وَالْمَعْنَى الْمُفْرَدُ مِثْلُ الْمَوْجُودِ. فَإِذَا قِيلَ لَكَ: مَا حَدُّ الْمَوْجُودِ؟ فَغَايَتُكَ أَنْ تَقُولَ: هُوَ الشَّيْءُ أَوْ الثَّابِتُ، فَتَكُونَ قَدْ أَبْدَلْتَ اسْمًا بِاسْمٍ مُرَادِفٍ لَهُ رُبَّمَا يَتَسَاوَيَانِ فِي التَّفْهِيمِ. وَرُبَّمَا يَكُونُ أَحَدُهُمَا أَخْفَى فِي مَوْضِعِ اللِّسَانِ كَمَنْ يَقُولُ: مَا الْعُقَارُ؟ فَيُقَالُ: الْخَمْرُ، وَمَا الْغَضَنْفَرُ؟ فَيُقَالُ الْأَسَدُ.وَهَذَا أَيْضًا إنَّمَا يَحْسُنُ بِشَرْطِ أَنْ يَكُونَ الْمَذْكُورُ فِي الْجَوَابِ أَشْهَرَ مِنْ الْمَذْكُورِ فِي السُّؤَالِ ثُمَّ لَا يَكُونُ إلَّا شَرْحًا لِلَّفْظِ، وَإِلَّا فَمَنْ يَطْلُبُ تَلْخِيصَ ذَاتِ الْأَسَدِ فَلَا يَتَخَلَّصُ لَهُ ذَلِكَ فِي عَقْلِهِ إلَّا بِأَنْ يَقُولَ: هُوَ سَبُعٌ مِنْ صِفَتِهِ كَيْتَ وَكَيْتَ، فَأَمَّا تَكْرَارُ الْأَلْفَاظِ الْمُتَرَادِفَةِ فَلَا يُغْنِيهِ. وَلَوْ قُلْتَ: حَدُّ الْمَوْجُودِ أَنَّهُ الْمَعْلُومُ أَوْ الْمَذْكُورُ، وَقَيَّدْتَهُ بِقَيْدٍ احْتَرَزْتَ بِهِ عَنْ الْمَعْدُومِ، كُنْتَ ذَكَرْتَ شَيْئًا مِنْ تَوَابِعِهِ وَلَوَازِمِهِ وَكَانَ حَدُّكَ رَسْمِيًّا غَيْرَ مُعْرِبٍ عَنْ الذَّاتِ فَلَا يَكُونُ حَقِيقِيًّا، فَإِذًا الْمَوْجُودُ لَا حَدَّ لَهُ فَإِنَّهُ مَبْدَأُ كُلِّ شَرْحٍ فَكَيْفَ يُشْرَحُ فِي نَفْسِهِ؟ إنَّمَا قُلْنَا الْمَعْنَى الْمُفْرَدُ لَيْسَ لَهُ الْحَدُّ الْحَقِيقِيُّ لِأَنَّ مَعْنَى قَوْلِ الْقَائِلِ مَا حَدُّ الشَّيْءِ، قَرِيبٌ مِنْ مَعْنَى قَوْلِهِ مَا حَدُّ هَذِهِ الدَّارِ، وَلِلدَّارِ جِهَاتٌ مُتَعَدِّدَةٌ إلَيْهَا يَنْتَهِي الْحَدُّ فَيَكُونُ تَحْدِيدُ الدَّارِ بِذِكْرِ جِهَاتِهَا الْمُخْتَلِفَةِ الْمُتَعَدِّدَةِ الَّتِي الدَّارُ مَحْصُورَةٌ مُسَوَّرَةٌ بِهَا.فَإِذَا قَالَ: مَا حَدُّ السَّوَادِ؟ فَكَأَنَّهُ يَطْلُبُ بِهِ الْمَعَانِيَ وَالْحَقَائِقَ الَّتِي بِائْتِلَافِهَا تَتِمُّ حَقِيقَةُ السَّوَادِ، فَإِنَّ السَّوَادَ لَوْنٌ وَمَوْجُودٌ وَعَرَضٌ وَمَرْئِيٌّ وَمَعْلُومٌ وَمَذْكُورٌ وَوَاحِدٌ وَكَثِيرٌ وَمُشْرِقٌ وَبَرَّاقٌ وَكَدِرٌ وَغَيْرُ ذَلِكَ مِنْ الْأَوْصَافِ، وَهَذِهِ الْأَوْصَافُ بَعْضُهَا عَارِضٌ يَزُولُ وَبَعْضُهَا لَازِمٌ لَا يَزُولُ وَلَكِنْ لَيْسَتْ ذَاتِيَّةً كَكَوْنِهِ مَعْلُومًا وَوَاحِدًا وَكَثِيرًا، وَبَعْضُهَا ذَاتِيٌّ لَا يُتَصَوَّرُ فَهْمُ السَّوَادِ دُونَ فَهِمِهِ، كَكَوْنِهِ لَوْنًا.فَطَالِبُ الْحَدِّ كَأَنَّهُ يَقُولُ: إلَى كَمْ مَعْنًى تَنْتَهِي حُدُودُ حَقِيقَةِ السَّوَادِ؟ لِتُجْمَعَ لَهُ تِلْكَ الْمَعَانِي الْمُتَعَدِّدَةُ، وَيَتَخَلَّصُ بِأَنْ يَبْتَدِئَ بِالْأَعَمِّ وَيَخْتِمَ بِالْأَخَصِّ وَلَا يَتَعَرَّضَ لِلْعَوَارِضِ. وَرُبَّمَا يُطْلَبُ أَنْ لَا يَتَعَرَّضَ لِلَّوَازِمِ بَلْ لِلذَّاتِيَّاتِ خَاصَّةً، فَإِذَا لَمْ يَكُنْ الْمَعْنَى مُؤْتَلِفًا مِنْ ذَاتِيَّاتٍ مُتَعَدِّدَةٍ كَالْمَوْجُودِ فَكَيْفَ يُتَصَوَّرُ تَحْدِيدُهُ؟ فَكَانَ السُّؤَالُ عَنْهُ كَقَوْلِ الْقَائِلِ: مَا حَدُّ الْكُرَةِ؟ وَيُقَدِّرُ الْعَالَمَ كُلَّهُ كُرَةً، فَكَيْفَ يُذْكَرُ حَدُّهُ عَلَى مِثَالِ حُدُودِ الدَّارِ إذْ لَيْسَ لَهُ حُدُودٌ، فَإِنَّ حَدَّهُ عِبَارَةٌ عَنْ مُنْقَطَعِهِ وَمُنْقَطَعُهُ سَطْحُهُ الظَّاهِرُ وَهُوَ سَطْحٌ وَاحِدٌ مُتَشَابِهٌ وَلَيْسَ سُطُوحًا مُخْتَلِفَةً وَلَا هُوَ مُنْتَهٍ إلَى مُخْتَلِفَةٍ حَتَّى يُقَالَ أَحَدُ حُدُودِهِ يَنْتَهِي إلَى كَذَا وَالْآخَرُ إلَى كَذَا.فَهَذَا الْمِثَالُ الْمَحْسُوسُ وَإِنْ كَانَ بَعِيدًا عَنْ الْمَقْصُودِ رُبَّمَا يُفْهِمُ مَقْصُودَ هَذَا الْكَلَامِ. وَلَا يُفْهَمُ مِنْ قُولِي السَّوَادُ مُرَكَّبٌ مِنْ مَعْنَى اللَّوْنِيَّةِ وَالسَّوَادِيَّةِ وَاللَّوْنِيَّةُ جِنْسٌ وَالسَّوَادِيَّةُ نَوْعٌ أَنَّ فِي السَّوَادِ ذَوَاتٍ مُتَعَدِّدَةً مُتَبَايِنَةً مُتَفَاضِلَةً، فَلَا تَقُلْ: إنَّ السَّوَادَ لَوْنٌ وَسَوَادٌ بَلْ لَوْنُ ذَلِكَ اللَّوْنِ بِعَيْنِهِ هُوَ سَوَادٌ وَمَعْنَاهُ يَتَرَكَّبُ وَيَتَعَدَّدُ لِلْعَقْلِ حَتَّى يَعْقِلَ اللَّوْنِيَّةَ مُطْلَقًا وَلَا يَخْطِرُ لَهُ السَّوَادُ مَثَلًا ثُمَّ يَعْقِلُ السَّوَادَ فَيَكُونُ الْعَقْلُ قَدْ عَقَلَ أَمْرًا زَائِدًا لَا يُمْكِنُهُ جَحْدُ تَفَاصِيلِهِ فِي الذِّهْنِ وَلَكِنْ لَا يُمْكِنُ أَنْ يَعْتَقِدَ تَفَاصِيلَهُ فِي الْوُجُودِ، وَلَا تَظُنَّنَّ أَنَّ مُنْكِرَ الْحَالِ يَقْدِرُ عَلَى حَدِّ شَيْءٍ أَلْبَتَّةَ.وَالْمُتَكَلِّمُونَ يُسَمُّونَ اللَّوْنِيَّةَ حَالًا لِأَنَّ مُنْكِرَ الْحَالِ إذَا ذَكَرَ الْجِنْسَ وَاقْتَصَرَ بَطَلَ عَلَيْهِ الْحَدُّ، وَإِنْ زَادَ شَيْئًا لِلِاحْتِرَازِ فَيُقَالُ لَهُ: إنَّ الزِّيَادَةَ عَيْنُ الْأَوَّلِ أَوْ غَيْرُهُ؟ فَإِنْ كَانَ عَيْنَهُ فَهُوَ تَكْرَارٌ فَاطْرَحْهُ، وَإِنْ كَانَ غَيْرَهُ فَقَدْ اعْتَرَفَ بِأَمْرَيْنِ.وَإِنْ قَالَ فِي حَدِّ الْجَوْهَرِ: إنَّهُ مَوْجُودٌ بَطَلَ بِالْعَرَضِ، فَإِنْ زَادَ أَنَّهُ مُتَحَيِّزٌ فَيُقَالُ لَهُ: قَوْلُكَ مُتَحَيِّزٌ مَفْهُومُهُ غَيْرُ مَفْهُومِ الْمَوْجُودِ أَوْ عَيْنُهُ؟ فَإِنْ كَانَ عَيْنَهُ فَكَأَنَّكَ قُلْتَ