el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm - Âmidî (Seyfeddîn el-Âmidî)
Kısım: Usûl-i Fıkıh
Kitap: el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm
Müellif: Seyfeddîn, Ebü'l-Hasan, Alî b. Muhammed el-Âmidî [ö. 631 h.]
Ta'lik eden: Abdurrezzâk Afîfî [ö. 1415 h.]
Tashih eden: Abdullah b. Abdurrahmân b. Gadyân [ö. 1431 h.] - Alî el-Hamd es-Sâlihî [ö. 1415 h.]
Neşriyat: Müessesetü'n-Nûr bi'r-Riyâd, sene 1387 h.
Sonra iade-i tab' eden: el-Mektebetü'l-İslâmiyye (Dımaşk - Beyrut), tab'a sâniye sene 1402 h. (tasvîr).
Cild adedi: 4
[Kitabın numaralandırması matbua mutabıktır]
Şâmile'de neşir tarihi: 8 Zilhicce 1431
الإحكام في أصول الأحكام - الآمدي (سيف الدين الآمدي)القسم: أصول الفقهالكتاب: الإحكام في أصول الأحكامالمؤلف: سيف الدين، أبو الحسن، علي بن محمد الآمدي [ت ٦٣١ هـ]علّق عليه: عبد الرزاق عفيفي [ت ١٤١٥ هـ]قام بتصحيحه: عبد الله بن عبد الرحمن بن غديان [ت ١٤٣١ هـ]- علي الحمد الصالحي [ت ١٤١٥ هـ]الناشر: مؤسسة النور بالرياض، سنة ١٣٨٧ هـثم أعاد طباعتها: المكتب الإسلامي (دمشق - بيروت) طبعة ثانية سنة ١٤٠٢ هـ (تصويرا).عدد الأجزاء: ٤[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, felekleri yaratan, düzenleyen, onları delip geçen yıldızlarla süsleyip aydınlatan; seyyârâtın hareketlerini, kâinattaki varlıkların hâllerinin farklılığına ve tedbirine (1) delil kılan; hikmetlerini, âlemdeki mevcudatın çeşitlerini icad edip şekillendirmesinde izhar eden; azını da çoğunu da tastamam nimetler bahşederek lütufkâr olan; hükmettiği ve infaz ettiği ahkâm ile takdirlerde adaletli davranan Allah'a mahsustur. O Allah ki, insan türünü, tevhidin delillerine ve onların tahririne ileten akıl ile şereflendirmiştir. İlim ehlinin seçkinlerini de, şeriatın hükümlerini kendi delil kaynaklarından (medârikinden) (2) istinbat edip (çıkarmaya) ve temellendirmeye ehil kılmıştır. Nitekim dinin esası istikrar bulmuş, hikmeti onların cem‘ ve tahririnde zuhur etmiştir.
Ve şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Öyle bir şehadet ki, küçük ve büyük helak edici günahlardan kurtarıcıdır. Ve yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resulüdür; O, apaçık burhanı ile mülhitlerin ortaya çıkan şüphelerini ve tahrifatlarını gidermiş ve bertaraf etmiştir. Allah'ın salâtı, O'nun üzerine, âline ve davetini haddiyle ve tam bir gayretle izhar etmede kendisine yardımcı olan sahabelerine olsun. Selam da onlara.
Emmâ ba‘d: Muhakkak ki şer‘î hükümler ve fıkhî meseleler, mükelleflerin maksatlarına vesile, dünya ve din maslahatlarının da merkezi olduğundan; kıymet bakımından en yüce, şeref ve zikir bakımından en yüksek ilimler olup kulların dünya ve ahiretteki maslahatları kendilerine taalluk ettiğinden, bunlara yönelmek en evlâ ve onlara güvenmek en layıktır.
Ne var ki bu hükümleri, onların (hükme ulaştıran) yollarını/yöntemlerini (mesâlikini) incelemeksizin istinbat etmeye imkân olmadığı gibi, medârikine yönelmeksizin onları elde etmeye de ümit yoktur. Bu sebeple, istinbat yolları kolaylaşsın (3) ve kapalı fikirlerin serkeşliği itaat etsin diye, bunların derinliklerini araştırmak, sırlarını keşfetmek, manalarını kuşatmak ve yapılarını bilmek, zaruri ve vâcip meselelerdendir. İşte bu yüzden onların faydalarını toplamak ve kıymetli incilerini tahkik etmek için çabam (4) çok olmuş, gurbetim uzamıştır. (Kaynaklardan derlenerek) (1) "اخْتِلَافٍ" kelimesine matuftur. (2) Onun istismarına matuftur. (3) Yani tafsîliyyenin. (4) Mübalağa bildiren 'tef'âl' (تَفْعَال) kalıbında bir masdardır (ted'âbî).
[المقدمة]بسم الله الرحمن الرحيمالْحَمْدُ لِلَّهِ خَالِقِ الْأَفْلَاكِ وَمُدَبِّرِهَا، وَمُزَيِّنِهَا، بِالشُّهُبِ الثَّاقِبَةِ وَمُنِيرِهَا، وَجَاعِلِ حَرَكَاتِ السَّيَّارَاتِ دَالَّةً عَلَى اخْتِلَافِ أَحْوَالِ الْكَائِنَاتِ وَتَدْبِيرِهَا (١) ، وَمُظْهِرِ حِكَمَهُ فِي إِبْدَاعِهِ لِأَنْوَاعِ مَوْجُودَاتِ الْعَالَمِ وَتَصْوِيرِهَا، الْمُتَفَضِّلِ بِسَوَابِغِ الْإِنْعَامِ قَلِيلِهَا وَكَثِيرِهَا. الْعَادِلِ فِيمَا قَضَاهُ وَأَمْضَاهُ مِنَ الْأَحْكَامِ وَتَقْدِيرِهَا. الَّذِي شَرَّفَ نَوْعَ الْإِنْسَانِ بِالْعَقْلِ الْهَادِي إِلَى أَدِلَّةِ التَّوْحِيدِ وَتَحْرِيرِهَا. وَأَهَّلَ خَاصَّةَ الْعُلَمَاءِ لِاسْتِثْمَارِ أَحْكَامِ الشَّرِيعَةِ مِنْ مَدَارِكِهَا وَتَقْرِيرِهَا (٢) ، حَتَّى اسْتَقَرَّتْ قَاعِدَةُ الدِّينِ، وَظَهَرَتْ حِكْمَتُهُ فِي جَمْعِهَا وَتَحْبِيرِهَا.وَأَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، شَهَادَةً مُنْجِيَةً مِنْ صَغِيرِ الْمُوبِقَاتِ وَكَبِيرِهَا. وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ الَّذِي أَزَالَ - بِوَاضِحِ بُرْهَانِهِ - وَأَزَاحَ - بِصَادِقِ بَيَانِهِ - مَا ظَهَرَ مِنْ شُبَهِ الْمُلْحِدَةِ وَتَزْوِيرِهَا. صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحَابَتِهِ الْمُؤَازِرِينَ لَهُ فِي إِظْهَارِ دَعَوْتِهِ بِحَدِّهَا وَتَشْمِيرِهَا، وَالسَّلَامُ.وَبَعْدُ، فَإِنَّهُ لَمَّا كَانَتِ الْأَحْكَامُ الشَّرْعِيَّةُ، وَالْقَضَايَا الْفِقْهِيَّةُ وَسَائِلَ مَقَاصِدِ الْمُكَلَّفِينَ، وَمَنَاطَ مَصَالِحِ الدُّنْيَا وَالدِّينِ، وَأَجَلَّ الْعُلُومِ قَدْرًا وَأَعْلَاهَا شَرَفًا وَذِكْرًا ; لِمَا يَتَعَلَّقُ بِهَا مِنْ مَصَالِحِ الْعِبَادِ فِي الْمَعَاشِ وَالْمَعَادِ، كَانَتْ أَوْلَى بِالِالْتِفَاتِ إِلَيْهَا وَأَجْدَرَ بِالِاعْتِمَادِ عَلَيْهَا.وَحَيْثُ كَانَ لَا سَبِيلَ إِلَى اسْتِثْمَارِهَا دُونَ النَّظَرِ فِي مَسَالِكِهَا وَلَا مَطْمَعَ فِي اقْتِنَاصِهَا مِنْ غَيْرِ الْتِفَاتٍ إِلَى مَدَارِكِهَا، كَانَ مِنَ الْلَازِمَاتِ وَالْقَضَايَا الْوَاجِبَاتِ الْبَحْثُ فِي أَغْوَارِهَا، وَالْكَشْفُ عَنْ أَسْرَارِهَا، وَالْإِحَاطَةُ بِمَعَانِيهَا، وَالْمَعْرِفَةُ بِمَبَانِيهَا حَتَّى تُذَلَّلَ (٣) طُرُقُ الِاسْتِثْمَارِ، وَيَنْقَادَ جُمُوحُ غَامِضِ الْأَفْكَارِ؛ وَلِذَلِكَ كَثُرَ تَدْآبِي (٤) ، وَطَالَ اغْتِرَابِي فِي جَمْعِ فَوَائِدِهَا، وَتَحْقِيقِ فَرَائِدِهَا مِنْ(١) مَعْطُوفٌ عَلَى اخْتِلَافٍ(٢) مَعْطُوفٌ عَلَى اسْتِثْمَارِهَا(٣) أَيِ التَّفْصِيلِيَّةِ(٤) مُضَارِعٌ حُذِفَ مِنْهُ إِحْدَى التَّاءَيْنِ
Fazilet erbabının mübâhaseleri ve necip zâtların mütârahaları neticesinde, mübtedîlerce güç telakki edilen hususlar yumuşadı, derin âlimlerin bile gizli kalan cihetleri aşikâr oldu. Ben de bu mübâhaselerin özüne, akıl sahiplerinin akıl sırlarına vâkıf oldum; mânâlarındaki şaşırtıcı acayipliği ihâta ettim. Bu sebeple, usûl ilminin bütün maksatlarını cem‘ eden; ukul erbabının zihninde düğümlenmiş kapalılıkları çözen; lüzumsuz uzatmadan ve bezginlik veren tafsilâttan sakınan; kabuğu soyup özü ortaya koyan bir kitap telif etmeyi diledim. Bunu (1) Efendimiz, yüce ve mükerrem sultan, cömertler ve şerefliler sultanı, cihânın en celîli, himmet ve azim sahiplerinin boyunlarını uzattığı en faziletli zât; faziletlerin meliki, âlî zevâtın hâlisini seçen; Allah Teâlâ'nın kendisine lutfettiği, geçmiştekilerin önüne geçmesine vesile olan faziletler ve saymakla bitmez menkıbelerle ölü fikirleri dirilten, unutulmuş ilimlerin kalıntılarını ihya eden o zâta hizmet gayesiyle (2) —Allah onun saadetini, tulû‘ları batmayan ve membaları kurumayan bir devamlılıkla dâim kılsın— (3) ve şu var ki, misal getirme cihetiyle Hecer'e hurma taşıyan veya yağmura çiy damlatan kimse konumunda isem de, bu, beşer idrâkinin erişebileceği en yüksek mertebedir. Ümit ederim ki onun tarafından kabul görür ve içindeki gaflet ve dalgınlık türü kusurlara göz yumulur. (Kitaba “el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm” adını verdim.) Onu dört temel kaide üzerine bina ettim: Birinci Kaide: Fıkıh usûlünün mânasını ve temel meselelerini tahkik etmek.
(1) Eğer kitabını Allah'ın rızasını kazanmak ve dinine hizmet etmek maksadıyla yazıp, ondan kabul ve sevap umsaydı, bu kendisi için daha hayırlı olurdu. Zira o, kitabı sultana takdim etmiş ve bunu ona bir ta‘zîm vesilesi kılmıştır; hâlbuki o, talebelerine öğretmek ve onlara kolaylık sağlamak üzere yazan bir kimse durumunda değildir. Nitekim ileride söylediği 'Misal getirme cihetiyle Hecer'e hurma taşıyan veya yağmura çiy damlatan kişi gibiyim' sözü de bunu göstermektedir.
(2) Sultana yönelik bu övgü, şeriatın onaylamayacağı türden bir itrâdır. Bu, İslâm devletinin zayıfladığı ve âlimlerin yöneticilerin kucağına atıldığı devirlerde ümmetin maruz kaldığı bir musibettir.
(3) Bu ifadede, müellifin kendi nefsini övmesi, böbürlenmesi, eseriyle gururlanması ve gerçeğe aykırı iddialarda bulunması söz konusudur.
مُبَاحَثَاتِ الْفُضَلَاءِ، وَمُطَارَحَاتِ النُّبَلَاءِ حَتَّى لَانَ مِنْ مَعْرَكِهَا مَا اسْتُصْعِبَ عَلَى الْمُتَدَرِّبِينَ، وَظَهَرَ مِنْهَا مَا خَفِيَ عَلَى حُذَّاقِ الْمُتَبَحِّرِينَ، وَأَحَطْتُ مِنْهَا بِلُبَابِ الْأَلْبَابِ، وَاحْتَوَيْتُ مِنْ مَعَانِيهَا عَلَى الْعَجَبِ الْعُجَابِ، فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَجْمَعَ فِيهَا كِتَابًا حَاوِيًا لِجَمِيعِ مَقَاصِدِ قَوَاعِدِ الْأُصُولِ. مُشْتَمِلًا عَلَى حَلِّ مَا انْعَقَدَ مِنْ غَوَامِضِهَا عَلَى أَرْبَابِ الْعُقُولِ، مُتَجَنِّبًا لِلْإِسْهَابِ وَغَثِّ الْإِطْنَابِ، مُمِيطًا لِلْقِشْرِ عَنِ اللُّبَابِ خِدْمَةً (١) لِمَوْلَانَا السُّلْطَانِ الْمَلِكِ الْمُعَظَّمِ الْمُكَرَّمِ ; سُلْطَانِ الْأَجْوَادِ وَالْأَمْجَادِ، أَجَلِّ الْعَالَمِ، وَأَفْضَلِ مَنْ تَمْتَدُّ إِلَيْهِ أَعْنَاقُ الْهِمَمِ وَالْعَزَائِمِ، مَلِكِ أَرْبَابِ الْفَضَائِلِ، نَاقِدِ خَلَاصِ الْأَفَاضِلِ، بَاعِثِ أَمْوَاتِ الْخَوَاطِرِ، نَاشِرِ رُفَاتِ الْعُلُومِ الدَّوَاثِرِ بِمَا خَصَّهُ اللَّهُ بِهِ مِنَ الْفَضَائِلِ الَّتِي حَازَ بِهَا قَصَبَ سَبْقِ الْأَوَّلِينَ، وَالْمَنَاقِبِ الَّتِي يَقِفُ دُونَ إِحْصَائِهَا عَدُّ الْحَاصِرِينَ. فَبِيَدِهِ زِمَامُهَا، وَإِلَيْهِ حَلُّهَا وَإِبْرَامُهَا، وَبِهِ كَشْفُ أَغْوَارِهَا، وَالْمَيْزُ بَيْنَ ظُلْمِهَا وَأَنْوَارِهَا (٢) أَدَامَ اللَّهُ سَعَادَتَهُ إِدَامَةً لَا تَغْرُبُ طَوَالِعُهَا، وَلَا تَنْضُبُ مَشَارِعُهَا، وَإِنْ كُنْتُ فِي ضَرْبِ الْمِثَالِ كَحَامِلِ تَمْرٍ إِلَى هَجَرَ أَوْ طَلٍّ إِلَى مَطَرٍ، لَكِنَّهُ أَقْصَى دَرَجَاتِ الْقَدْرِ، وَغَايَةُ مَنَالِ أَفْكَارِ الْبَشَرِ (٣) وَأَرْجُو أَنْ يُصَادِفَ مِنْهُ الْقَبُولَ، وَأَنْ يَقَعَ مِنْهُ الْإِغْضَاءُ عَمَّا فِيهِ مِنَ الْغَفْلَةِ وَالذُّهُولِ.(وَسَمَّيْتُهُ كِتَابَ الْإِحْكَامِ فِي أُصُولِ الْأَحْكَامِ)وَقَدْ جَعَلَتْهُ مُشْتَمِلًا عَلَى أَرْبَعِ قَوَاعِدَ:الْأُولَى: فِي تَحْقِيقِ مَفْهُومِ أُصُولِ الْفِقْهِ وَمَبَادِيهِ.(١) لَوْ أَلَّفَ كِتَابَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاةِ اللَّهِ وَخِدْمَةً لِدِينِهِ، وَرَجَا مِنْهُ قَبُولَهُ وَالْمَثُوبَةَ مِنْهُ لَكَانَ خَيْرًا لَهُ، فَإِنَّهُ قَدَّمَهُ لِلسُّلْطَانِ إِعْظَامًا لَهُ، وَلَيْسَ كَمَنْ يَكْتُبُ لِتَلَامِيذِهِ تَعْلِيمًا لَهُمْ وَتَيْسِيرًا عَلَيْهِمْ، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ بَعْدُ " وَإِنْ كُنْتُ فِي ضَرْبِ الْمِثَالِ كَحَامِلِ تَمْرٍ إِلَى هَجَرَ أَوْ طَلٍّ إِلَى مَطَرٍ ".(٢) فِي ثَنَائِهِ عَلَى السُّلْطَانِ إِطْرَاءٌ لَا تُقِرُّهُ الشَّرِيعَةُ، وَهَذَا مِمَّا ابْتُلِيَتْ بِهِ الْأُمَّةُ فِي عُصُورِ ضَعْفِ الدَّوْلَةِ الْإِسْلَامِيَّةِ، وَارْتِمَاءِ الْعُلَمَاءِ فِي أَحْضَانِ الْحُكَّامِ.(٣) فِي ذَلِكَ إِطْرَاءٌ لِنَفْسِهِ وَزَهْوٌ وَإِعْجَابٌ بِتَأْلِيفِهِ وَادِّعَاءٌ لِمَا يُكَذِّبُهُ الْوَاقِعُ
İkincisi: Sem‘î delilin tahkîki, kısımları ve onunla ilgili gerekler ile hükümler hakkındadır. Üçüncüsü: Müctehidlerin hükümleri, müftî ve müsteftîlerin halleri hakkındadır. Dördüncüsü: Matlûbelerin yollarının tercihine dairdir. Allah’ım! Onun hitâmını kolaylaştır, tamamlanmasını sağla; bize kesin hakikatin yollarına sülûk etme basîretini ver; rahmetinle bizleri sapanların yollarından uzaklaştır; bid‘atlerin belâlarından selâmete erdir; tamâ‘ bağlarını bizden kopar; korku ve feryat gününde bize emniyet ver. Şüphesiz Sen, kastedenlerin sığınağı ve rağbet edenlerin melcesisin. [Dipnot: Eğer müellif “ilticâ edenlerin gavsı” demiş olsaydı, Allah Teâlâ’ya karşı edebe daha riâyetkâr ve Sübhâneh’ye nisbet edilen ifadedeki vahşetten daha uzak olurdu.]
Birinci Kâide: Usûl-i fıkhın mefhûmunun, mevzuunun, gâyesinin ve kendisinden istimdâdın tahkîki hakkındadır. Birinci Kâide: Usûl-i fıkhın mefhûmunun tahkîki, mevzuunun ve gâyesinin tarifi, onda incelenen meselelerin araştırılması, kendisinden istimdâd edilen şeyin tâyini, mebde’lerinin tasavvuru ve dalmadan önce bilinmesi zarûrî olan şeylerin beyanı hakkındadır. Deriz ki: Herhangi bir ilmi tahsîle teşebbüs eden kimse için, evvelâ o ilmin mânâsını had veya resm ile tasavvur etmek haktır; tâ ki taleb ettiği şey hakkında basîret üzere olsun. Yine o ilmin mevzuunu –ki o, o ilimde zâtına ârız olan durumların (el-ahvâlu'l-âriza li-zâtihî) araştırıldığı şeydir– başkasından ayırt etmek maksadıyla bilmesi; tahsîlinden maksûd olan gâyenin ne olduğunu bilmesi gerekir; tâ ki sa‘yi abes olmasın. Ayrıca, o ilimde araştırılan haller ki bunlar onun mesâilidir, onları talep etmeyi tasavvur etmek; gerçekleştirmeye yeltendiğinde isnâdının sıhhati için kendisinden istimdâd edilen şeyi bilmek; ve nihâyet, onun üzerine binâ kurabilmek için, bilinmesi peşinen zarûrî olan mebde’lerini tasavvur etmek gerekir. Fıkh usûlünün mefhûmuna gelince, deriz ki: Bil ki, “usûlü’l-fıkh” sözü, izâfet terkîbidir; “usûl” muzâf, “fıkh” ise muzâfun ileyhtir. Muzâfı, muzâfun ileyhi bilmeden tanıyamayız; dolayısıyla evvelâ fıkhın mânâsını, sonra da usûlün mânâsını tarif etmek vâcibdir.
الثَّانِيَةُ: فِي تَحْقِيقِ الدَّلِيلِ السَّمْعِيِّ وَأَقْسَامِهِ، وَمَا يَتَعَلَّقُ بِهِ مِنْ لَوَازِمِهِ وَأَحْكَامِهِ.الثَّالِثَةُ: فِي أَحْكَامِ الْمُجْتَهِدِينَ، وَأَحْوَالِ الْمُفْتِينَ وَالْمُسْتَفْتِينَ.الرَّابِعَةُ: فِي تَرْجِيحَاتِ طُرُقِ الْمَطْلُوبَاتِ.اللَّهُمَّ فَيَسِّرْ خِتَامَهُ، وَسَهِّلْ إِتْمَامَهُ، وَبَصِّرْنَا بِسُلُوكِ مَسَالِكِ الْحَقِّ الْيَقِينِ، وَجَنِّبْنَا بِرَحْمَتِكِ عَنْ طُرُقِ الزَّائِغِينَ، وَسَلِّمْنَا مِنْ غَوَائِلِ الْبِدَعِ. وَاقْطَعْ عَنَّا عَلَائِقَ الطَّمَعِ. وَآمِّنَّا يَوْمَ الْخَوْفِ وَالْجَزَعِ. إِنَّكَ مَلَاذُ الْقَاصِدِينَ، وَكَهْفُ (١) الرَّاغِبِينَ. [الْقَاعِدَةُ الْأُولَى فِي تَحْقِيقِ مَفْهُومِ أُصُولِ الْفِقْهِ ومَوْضُوعِهِ وَغَايَتِهِ وَمَا مِنْهُ اسْتِمْدَادُهُ]الْقَاعِدَةُ الْأُولَىفِي تَحْقِيقِ مَفْهُومِ أُصُولِ الْفِقْهِ، وَتَعْرِيفِ مَوْضُوعِهِ وَغَايَتِهِ، وَمَا فِيهِ مِنَ الْبَحْثِ عَنْهُ مِنْ مَسَائِلِهِ، وَمَا مِنْهُ اسْتِمْدَادُهُ وَتَصْوِيرُ مَبَادِيهِ، وَمَا لَا بُدَّ مِنْ سَبْقِ مَعْرِفَتِهِ قَبْلَ الْخَوْضِ فِيهِ.فَنَقُولُ: حَقٌّ عَلَى كُلِّ مَنْ حَاوَلَ تَحْصِيلَ عِلْمٍ مِنَ الْعُلُومِ أَنْ يَتَصَوَّرَ مَعْنَاهُ أَوَّلًا بِالْحَدِّ أَوِ الرَّسْمِ؛ لِيَكُونَ عَلَى بَصِيرَةٍ فِيمَا يَطْلُبُهُ، وَأَنْ يَعْرِفَ مَوْضُوعَهُ - وَهُوَ الشَّيْءُ الَّذِي يَبْحَثُ فِي ذَلِكَ الْعِلْمِ عَنْ أَحْوَالِهِ الْعَارِضَةِ لَهُ - تَمْيِيزًا لَهُ عَنْ غَيْرِهِ، وَمَا هُوَ الْغَايَةُ الْمَقْصُودَةُ مِنْ تَحْصِيلِهِ؛ حَتَّى لَا يَكُونَ سَعْيُهُ عَبَثًا، وَمَا عَنْهُ الْبَحْثُ فِيهِ مِنَ الْأَحْوَالِ الَّتِي هِيَ مَسَائِلُهُ لِتَصَوُّرِ طَلَبِهَا، وَمَا مِنْهُ اسْتِمْدَادُهُ لِصِحَّةِ إِسْنَادِهِ عِنْدَ رَوْمِ تَحْقِيقِهِ إِلَيْهِ، وَأَنْ يَتَصَوَّرَ مَبَادِيَهُ الَّتِي لَا بُدَّ مِنْ سَبْقِ مَعْرِفَتِهَا فِيهِ لِإِمْكَانِ الْبِنَاءِ عَلَيْهَا.أَمَّا مَفْهُومُ أُصُولِ الْفِقْهِ، فَنَقُولُ: اعْلَمْ أَنَّ قَوْلَ الْقَائِلِ " أُصُولُ الْفِقْهِ " قَوْلٌ مُؤَلَّفٍ مِنْ مُضَافٍ هُوَ الْأُصُولُ، وَمُضَافٍ إِلَيْهِ هُوَ الْفِقْهُ، وَلَنْ نَعْرِفَ الْمُضَافَ قَبْلَ مَعْرِفَةِ الْمُضَافِ إِلَيْهِ، فَلَا جَرَمَ أَنَّهُ يَجِبُ تَعْرِيفُ مَعْنَى الْفِقْهِ أَوَّلًا ثُمَّ مَعْنَى الْأُصُولِ ثَانِيًا.(١) لَوْ قَالَ: غَوْثُ اللَّاجِئِينَ لَكَانَ أَرْعَى لِلْأَدَبِ مَعَ اللَّهِ، وَأَبْعَدَ عَنْ وَحْشَةِ الْعِبَارَةِ فِيمَا يُنْسَبُ إِلَيْهِ سُبْحَانَهُ.
Amma fıkha gelince: Lügatte fehim tabiridir. Nitekim Allah teâlânın: {Mâ nefkahu kesîran mimmâ tekûlü} kavli bundandır ki, ‘anlamıyoruz’ demektir. Yine Allah teâlânın: {Ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum} kavli ise ‘anlamıyorsunuz’ manasındadır. Araplar: ‘Fekîhtü kelâmeke’ derler, yani ‘anladım’ demektir. Kimi de ‘ilimdir’ demiştir. Lâkin en doğrusu, fehmin ilimden farklı olduğudur. Zira fehim, zihnin karşılaştığı her talebi kavramaya hazır oluşu itibarıyla cevdet-i zihinden ibarettir; o vasfa sahip olan kişi, zeki bir avam gibi âlim olmasa bile. İlmin tahkîki ise yakında gelecektir. Binaenaleyh her âlim fehîmdir, ama her fehîm âlim değildir. Müteşerri‘lerin örfünde ise fıkıh, nazar ve istidlâl ile fer‘î şer‘î ahkâmın bir külliyatından hâsıl olan ilme mahsustur. İşte ilim kaydı, şer‘î ahkâma dair zandan ihtirâz içindir. Çünkü avâm örfünde ona fıkıh adının verilmesi mütecevvez olsa da, lugavî ve usûlî örfte fıkıh değildir. Bilakis fıkıh, o ahkâma veya onlarla amele, onlar zâtında zannî olsa bile kat‘î idrâke dayalı ilimdir. ‘Bir külliyat şer‘î ahkâmdan’ kaydı, bir veya iki hükme dair ilimden ihtirâz içindir; zira bu, onların örfünde fıkıh diye adlandırılmaz. Biz ‘el-ahkâm’ demedik, çünkü bu, fıkhın bütün ahkâmı bilmek olduğunu hissettirir ve bunun neticesinde daha azını bilmek fıkıh olmazdı; hâlbuki durum böyle değildir. ‘Şer‘iyye’ kaydımız, şer‘î olmayan şeylerden ihtirâz içindir; aklî ve hissî hususlar gibi. ‘Fürû‘iyye’ kaydımız, delil türlerinin hüccet olduğuna dair ilimden ihtirâz içindir; zira bu, usûlî örfte fıkıh değildir, her ne kadar malum olan şey, fürû‘î olmadığı için nazarî bir şer‘î hüküm olsa da. ‘Nazar ve istidlâl’ kaydımız, Allah teâlânın buna dair ilmi, Cebrâil ve Nebî (aleyhisselâm)’ın vahiy ile bildikleri ilimden ihtirâz içindir; zira onların bu ilmi, fıkıh olmaz...
أَمَّا الْفِقْهُ: فَفِي اللُّغَةِ عِبَارَةٌ عَنِ الْفَهْمِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: {مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ} أَيْ لَا نَفْهَمُ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: {وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ} أَيْ لَا تَفْهَمُونَ، وَتَقُولُ الْعَرَبُ: فَقِهْتُ كَلَامَكَ، أَيْ فَهِمْتُهُ.وَقِيلَ: هُوَ الْعِلْمُ، وَالْأَشْبَهُ أَنَّ الْفَهْمَ مُغَايِرٌ لِلْعِلْمِ ; إِذِ الْفَهْمُ عِبَارَةٌ عَنْ جَوْدَةِ الذِّهْنِ مِنْ جِهَةِ تَهْيِئَتِهِ لِاقْتِنَاصِ كُلِّ مَا يَرِدُ عَلَيْهِ مِنَ الْمَطَالِبِ، وَإِنْ لَمْ يَكُنِ الْمُتَّصِفُ بِهِ عَالِمًا كَالْعَامِّيِّ الْفَطِنِ. وَأَمَّا الْعِلْمُ فَسَيَأْتِي تَحْقِيقُهُ عَنْ قَرِيبٍ. وَعَلَى هَذَا فَكُلُّ عَالِمٍ فَهِمٌ وَلَيْسَ كُلُّ فَهِمٍ عَالِمًا.وَفِي عُرْفِ الْمُتَشَرِّعِينَ: الْفِقْهُ مَخْصُوصٌ بِالْعِلْمِ الْحَاصِلِ بِجُمْلَةٍ مِنَ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الْفُرُوعِيَّةِ بِالنَّظَرِ وَالِاسْتِدْلَالِ.فَالْعِلْمُ احْتِرَازٌ عَنِ الظَّنِّ بِالْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ، فَإِنَّهُ وَإِنْ تُجُوِّزَ بِإِطْلَاقِ اسْمِ الْفِقْهِ عَلَيْهِ فِي الْعُرْفِ الْعَامِّيِّ، فَلَيْسَ فِقْهًا فِي الْعُرْفِ اللُّغَوِيِّ وَالْأُصُولِيِّ، بَلِ الْفِقْهُ الْعِلْمُ بِهَا أَوِ الْعِلْمُ بِالْعَمَلِ بِهَا بِنَاءً عَلَى الْإِدْرَاكِ الْقَطْعِيِّ، وَإِنْ كَانَتْ ظَنِّيَّةً فِي نَفْسِهَا.وَقَوْلُنَا: " بِجُمْلَةٍ مِنَ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ " احْتِرَازٌ عَنِ الْعِلْمِ بِالْحُكْمِ الْوَاحِدِ أَوِ الِاثْنَيْنِ، فَإِنَّهُ لَا يُسَمَّى فِي عُرْفِهِمْ فِقْهًا.وَإِنَّمَا لَمْ نَقُلْ بِالْأَحْكَامِ ; لِأَنَّ ذَلِكَ يُشْعِرُ بِكَوْنِ الْفِقْهِ هُوَ الْعِلْمَ بِجُمْلَةِ الْأَحْكَامِ، وَيَلْزَمُ مِنْهُ أَنْ لَا يَكُونَ الْعِلْمُ بِمَا دُونَ ذَلِكَ فِقْهًا وَلَيْسَ كَذَلِكَ.وَقَوْلُنَا: (الشَّرْعِيَّةُ) احْتِرَازٌ عَمَّا لَيْسَ بِشَرْعِيٍّ، كَالْأُمُورِ الْعَقْلِيَّةِ وَالْحِسِّيَّةِ.وَقَوْلُنَا: (الْفُرُوعِيَّةُ) احْتِرَازٌ عَنِ الْعِلْمِ بِكَوْنِ أَنْوَاعِ الْأَدِلَّةِ حُجَجًا، فَإِنَّهُ لَيْسَ فِقْهًا فِي الْعُرْفِ الْأُصُولِيِّ، وَإِنْ كَانَ الْمَعْلُومُ حُكْمًا شَرْعِيًّا نَظَرِيًّا لِكَوْنِهِ غَيْرَ فُرُوعِيٍّ.وَقَوْلُنَا: (بِالنَّظَرِ وَالِاسْتِدْلَالِ) احْتِرَازٌ عَنْ عِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى بِذَلِكَ، وَعِلْمِ جِبْرِيلَ وَالنَّبِيِّ عليه السلام فِيمَا عَلِمَهُ بِالْوَحْيِ، فَإِنَّ عِلْمَهُمْ بِذَلِكَ لَا يَكُونُ فِقْهًا فِي
...usûlî örfe [gelince]; zira onlar hakkında ilim yolu, o nazar ve istidlâl değildir. (1) Usûl-i fıkha gelince: Bil ki her şeyin aslı, o şeyin tahkikinin kendisine dayandığı şeydir. İşte usûl-i fıkıh, fıkıh delilleri ve bunların ahkâm-ı şer‘iyyeye delâlet cihetleri ile müstedillin (delil getiren müctehidin) hâlinin keyfiyetidir; bu da tafsîlî cihetten değil, icmâlî cihettendir. (2) Münferit/tikel meselelerde kullanılan özel (tafsîlî) delillerin aksine; zira onlar hususî meselelerin tikel fertlerinde kullanılır. Usûl-i fıkhın mevzûuna gelince: Bil ki her ilmin mevzûu, o ilimde zâtına ârız olan halleri araştırılan şeydir. Usûlîlerin usûl ilmindeki bahisleri, kendisinde ahkâm-ı şer‘iyyenin araştırıldığı, ahkâma ulaştıran delillerin hallerinden, bunların kısımlarından, mertebelerinin ihtilâfından ve ahkâm-ı şer‘iyyenin bunlardan küllî bir vecih üzere (3) istismâr edilmesinin keyfiyetinden dışarı çıkmadığı için, işte bunlar usûl ilminin mevzûudur. Usûl ilminin gâyesine gelince: Dünyevî ve uhrevî saadetin kendisine bağlı olduğu ahkâm-ı şer‘iyyenin bilgisine ulaşmaktır. Meselelerine gelince: Onlar, hakkında bilgi sahibi olduğumuz şekliyle, o ilimde araştırılan delillerin halleridir. Kendisinden istimdâd ettiği [kaynak] ilimlere gelince: Bunlar ilm-i kelâm, ulûm-ı Arabiyye ve ahkâm-ı şer‘iyyedir. İlm-i kelâma gelince, ahkâm delillerinin şer‘an onları ifade ettiği bilgisinin, [şu hususa] dayanması sebebiyledir: (1) Pek çok kimse, ifadeyi muğlaklaştıran ve okuyucuyu hayrette bırakan tekellüflü tariflere düşkün olmuştur. Müellifin, ilim, fıkıh ve benzerlerini zikrettiği şekilde tarif etmesi de bundandır. Bu sebeple onların, tarifi şerh etmeye, ihtirazâtı çıkarmaya muhtaç olduklarını, itiraz ve cevabı çoğalttıklarını görürsün. Onlar için alınıp verilmekten kurtulmuş bir tarif hemen hemen yoktur. Vâkıa, en doğru şahittir. (2) Tarifin üç kısmına râcidir. (3) Delillere ve onların kısımlarına râcidir; delillerin hallerine ve kısımlarına değil.
الْعُرْفِ الْأُصُولِيِّ ; إِذْ لَيْسَ طَرِيقُ الْعِلْمِ فِي حَقِّهِمْ بِذَلِكَ النَّظَرِ وَالِاسْتِدْلَالِ. (١) وَأَمَّا أُصُولُ الْفِقْهِ: فَاعْلَمْ أَنَّ أَصْلَ كُلِّ شَيْءٍ هُوَ مَا يَسْتَنِدُ تَحْقِيقُ ذَلِكَ الشَّيْءِ إِلَيْهِ.فَأُصُولُ الْفِقْهِ هِيَ أَدِلَّةُ الْفِقْهِ وَجِهَاتُ دَلَالَاتِهَا عَلَى الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ، وَكَيْفِيَّةُ حَالِ الْمُسْتَدِلِّ بِهَا مِنْ جِهَةِ الْجُمْلَةِ (٢) لَا مِنْ جِهَةِ التَّفْصِيلِ، بِخِلَافِ الْخَاصَّةِ الْمُسْتَعْمَلَةِ فِي آحَادِ الْمَسَائِلِ الْخَاصَّةِ. وَأَمَّا مَوْضُوعُ أُصُولِ الْفِقْهِ، فَاعْلَمْ أَنَّ مَوْضُوعَ كُلِّ عِلْمٍ هُوَ الشَّيْءُ الَّذِي يَبْحَثُ فِي ذَلِكَ الْعِلْمِ عَنْ أَحْوَالِهِ الْعَارِضَةِ لِذَاتِهِ.وَلَمَّا كَانَتْ مَبَاحِثُ الْأُصُولِيِّينَ فِي عِلْمِ الْأُصُولِ لَا تَخْرُجُ عَنْ أَحْوَالِ الْأَدِلَّةِ الْمُوَصِّلَةِ إِلَى الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الْمَبْحُوثِ عَنْهَا فِيهِ وَأَقْسَامِهَا وَاخْتِلَافِ مَرَاتِبِهَا وَكَيْفِيَّةِ اسْتِثْمَارِ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ عَنْهَا عَلَى وَجْهٍ كُلِّيٍّ (٣) كَانَتْ هِيَ مَوْضُوعَ عِلْمِ الْأُصُولِ.وَأَمَّا غَايَةُ عِلْمِ الْأُصُولِ، فَالْوُصُولُ إِلَى مَعْرِفَةِ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الَّتِي هِيَ مَنَاطُ السَّعَادَةِ الدُّنْيَوِيَّةِ وَالْأُخْرَوِيَّةِ.وَأَمَّا مَسَائِلُهُ، فَهِيَ أَحْوَالُ الْأَدِلَّةِ الْمَبْحُوثِ عَنْهَا فِيهِ مِمَّا عَرَفْنَاهُ. وَأَمَّا مَا مِنْهُ اسْتِمْدَادُهُ، فَعِلْمُ الْكَلَامِ وَالْعَرَبِيَّةِ وَالْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ.أَمَّا عِلْمُ الْكَلَامِ، فَلِتَوَقُّفِ الْعِلْمِ بِكَوْنِ أَدِلَّةِ الْأَحْكَامِ مُفِيدَةً لَهَا شَرْعًا عَلَى(١) أُولِعَ الْكَثِيرُ بِالتَّعَارِيفِ الْمُتَكَلَّفَةِ الَّتِي تُورِثُ الْعِبَارَةَ غُمُوضًا وَالْقَارِئَ لَهَا حَيْرَةً، وَمِنْ ذَلِكَ تَعْرِيفُ الْعِلْمِ وَالْفِقْهِ وَنَحْوِهِمَا بِمَا ذَكَرَ الْمُؤَلِّفُ، وَلِذَلِكَ تَرَاهُمْ يَحْتَاجُونَ إِلَى شَرْحِ التَّعْرِيفِ وَإِخْرَاجِ الْمُحْتَرَزَاتِ وَيُكْثِرُونَ مِنَ الِاعْتِرَاضِ وَالْجَوَابِ، وَلَا يَكَادُ يَخْلُصُ لَهُمْ تَعْرِيفٌ مِنَ الْأَخْذِ وَالرَّدِّ، وَالْوَاقِعُ أَصْدَقُ شَاهِدٍ.(٢) رَاجِعٌ لِأَجْزَاءِ التَّعْرِيفِ الثَّلَاثَةِ(٣) رَاجِعٌ إِلَى الْأَدِلَّةِ وَأَقْسَامِهَا لَا إِلَى أَحْوَالِ الْأَدِلَّةِ وَأَقْسَامِهَا
Allah Teâlâ’nın zâtı ve sıfatlarının bilgisi, Resûlü’nün getirdiği hususlarda sıdkı ve bunlar gibi ancak kelâm ilminde bilinebilecek meseleler… Arapça ilmine gelince; bu, Kitap, Sünnet ve ümmetin ehl-i hall ve’l-akd olanlarının sözlerinden oluşan lafzî delillerin delâletlerini, bunların hakikat, mecaz, umum, husus, ıtlâk, takyîd, hazf, izmar, mantûk, mefhûm, iktizâ, işâret, tenbîh, îmâ ve benzeri dil yönlerinden bilmenin ancak Arapça ilmi ile mümkün olması sebebiyledir. Şer‘î ahkâma gelince; bu ilimde nazar eden kimse, esasen şer‘î ahkâmın delillerine bakar. Dolayısıyla, ahkâmın hakikatlerini [yani mânalarını tarifleriyle birlikte tasavvur ederek; nitekim müellif ileride “ve demeyiz ki…” diyerek buna işaret etmektedir] bilmesi gerekir ki, onları ispat ya da nefyetme kastını zihninde canlandırsın; böylelikle meseleleri misaller getirerek ve çokça şâhid kullanarak açıklığa kavuşturabilsin ve onlar üzerinde nazar ve istidlal için ehliyet kazansın. Şu kadar var ki, biz ‘bu ilmin istimdadı, söz konusu ahkâmın münferid meselelerde varlığı ya da yokluğu itibarıyladır’ demiyoruz. Zira ahkâm bu yönden ancak delilleriyle sabit olur. Eğer deliller, ahkâmın bu yönden bilinmesine muhtaç olsaydı, bu bir devir (kısır döngü) olurdu ki bu imkânsızdır. İlmin mabâdî’ (ilkeleri) konusuna gelince, şunu bil ki her ilmin mabâdîsi, o ilimde teslim edilmiş tasavvur ve tasdiklerdir. Bunlar o ilimde ispatlanmaz; çünkü o ilmin meseleleri bunlara dayanır. Bu mabâdî, ya ‘el-ilmü’l-a‘lâ’ [tevhid ilmi] mabâdîsi gibi kendi başına apaçık olur ya da kendi başına apaçık olmayıp ancak musadere veya vaz‘ yoluyla kabul edilir; fakat kendisinden daha üst bir ilimde burhanla ispatlanır. Usûl ilminde bu mabâdî nelerdir? Deriz ki: Usûl-i fıkhın istimdadı kelâm, Arapça ve şer‘î ahkâm olmak üzere üç kısımdan olduğu bilinmiştir. Dolayısıyla mabâdîsi de bu üç kısımdan dışarı çıkmaz. O halde her bir mabde’i bir kısım olarak resmedelim:
مَعْرِفَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَصِفَاتِهِ، وَصِدْقِ رَسُولِهِ فِيمَا جَاءَ بِهِ، وَغَيْرِ ذَلِكَ مِمَّا لَا يُعْرَفُ فِي غَيْرِ عِلْمِ الْكَلَامِ.وَأَمَّا عِلْمُ الْعَرَبِيَّةِ، فَلِتَوَقُّفِ مَعْرِفَةِ دَلَالَاتِ الْأَدِلَّةِ اللَّفْظِيَّةِ مِنَ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَأَقْوَالِ أَهْلِ الْحَلِّ وَالْعَقْدِ مِنَ الْأُمَّةِ عَلَى مَعْرِفَةِ مَوْضُوعَاتِهَا لُغَةً مِنْ جِهَةِ: الْحَقِيقَةِ، وَالْمَجَازِ، وَالْعُمُومِ، وَالْخُصُوصِ، وَالْإِطْلَاقِ، وَالتَّقْيِيدِ، وَالْحَذْفِ، وَالْإِضْمَارِ، وَالْمَنْطُوقِ، وَالْمَفْهُومِ، وَالِاقْتِضَاءِ، وَالْإِشَارَةِ، وَالتَّنْبِيهِ، وَالْإِيمَاءِ، وَغَيْرِهِ مِمَّا لَا يُعْرَفُ فِي غَيْرِ عِلْمِ الْعَرَبِيَّةِ.وَأَمَّا الْأَحْكَامُ الشَّرْعِيَّةُ، فَمِنْ جِهَةِ أَنَّ النَّاظِرَ فِي هَذَا الْعِلْمِ إِنَّمَا يَنْظُرُ فِي أَدِلَّةِ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ، فَلَا بُدَّ أَنْ يَكُونَ عَالِمًا بِحَقَائِقِ الْأَحْكَامِ (١) لِيَتَصَوَّرَ الْقَصْدَ إِلَى إِثْبَاتِهَا وَنَفْيِهَا، وَأَنْ يَتَمَكَّنَ بِذَلِكَ مِنْ إِيضَاحِ الْمَسَائِلِ بِضَرْبِ الْأَمْثِلَةِ وَكَثْرَةِ الشَّوَاهِدِ، وَيَتَأَهَّلُ بِالْبَحْثِ فِيهَا لِلنَّظَرِ وَالِاسْتِدْلَالِ.وَلَا نَقُولُ: إِنَّ اسْتِمْدَادَهُ مِنْ وُجُودِ هَذِهِ الْأَحْكَامِ وَنَفْيِهَا فِي آحَادِ الْمَسَائِلِ، فَإِنَّهَا مِنْ هَذِهِ الْجِهَةِ لَا ثَبْتَ لَهَا بِغَيْرِ أَدِلَّتِهَا، فَلَوْ تَوَقَّفَتِ الْأَدِلَّةُ عَلَى مَعْرِفَتِهَا مِنْ هَذِهِ الْجِهَةِ كَانَ دَوْرًا مُمْتَنَعًا. وَأَمَّا مَبَادِئُهُ، فَاعْلَمْ أَنَّ مَبَادِئَ كُلِّ عِلْمٍ هِيَ التَّصَوُّرَاتُ وَالتَّصْدِيقَاتُ الْمُسَلَّمَةِ فِي ذَلِكَ الْعِلْمِ، وَهِيَ غَيْرُ مُبَرْهَنَةٍ فِيهِ ; لِتَوَقُّفِ مَسَائِلِ ذَلِكَ الْعِلْمِ عَلَيْهَا، وَسَوَاءٌ كَانَتْ مُسَلَّمَةً فِي نَفْسِهَا كَمَبَادِئِ الْعِلْمِ الْأَعْلَى (٢) أَوْ غَيْرَ مُسَلَّمَةٍ فِي نَفْسِهَا، بَلْ مَقْبُولَةٌ عَلَى سَبِيلِ الْمُصَادَرَةِ أَوِ الْوَضْعِ، عَلَى أَنَّ تُبَرْهَنَ فِي عِلْمٍ أَعْلَى مِنْ ذَلِكَ الْعِلْمِ، وَمَا هَذِهِ الْمَبَادِئُ فِي عِلْمِ الْأُصُولِ؟ فَنَقُولُ:قَدْ عُرِفَ أَنَّ اسْتِمْدَادَ عِلْمِ أُصُولِ الْفِقْهِ إِنَّمَا هُوَ مِنْ: الْكَلَامِ وَالْعَرَبِيَّةِ وَالْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ، فَمَبَادِئُهُ غَيْرُ خَارِجَةٍ عَنْ هَذِهِ الْأَقْسَامِ الثَّلَاثَةِ، فَلْنَرْسِمْ فِي كُلِّ مَبْدَأٍ قِسْمًا:(١) أَيْ مُتَصَوِّرًا لِمَعَانِيهَا بِذِكْرِ تَعْرِيفِهَا، وَقَدْ نَبَّهَ عَلَى ذَلِكَ فِي قَوْلِهِ بَعْدُ: وَلَا نَقُولُ. . . إِلَخْ.(٢) عِلْمِ التَّوْحِيدِ
[Birinci Kısım: Kelâmî Mebâdî Hakkındadır]
Birinci Kısım
Kelâmî Mebâdîye Dair
Şöyle deriz: Bilmiş ol ki, usûl-i fıkıh, fıkhın delilleri olduğundan ve bu deliller hakkındaki söz, delilin bilinmesine, ilim veya zan ifade eden kısımlara ayrılmasına muhtaç kıldığından ve bu da nazar olmaksızın tamamlanamayacağı için, delilin, nazarın, ilmin ve zannın mânasının —sadece tahdîd ve tasvîr cihetinden— tarifine ihtiyaç duyulmuştur.
Delile gelince: O, lügatte bazen ‘dâll’ (gösteren/ileten) mânasında kullanılır ki bu, delili diken (ortaya koyan) demektir. Kimisi de der ki: ‘dâll’, delili zikredendir. Bazen de içinde delâlet ve irşad bulunan şey için kullanılır; işte bu, fukahâ örfünde delil diye isimlendirilen şeydir; ister ilme ister zanna ulaştırsın fark etmez.
Usûliyyûn ise ilme ulaştıran ile zanna ulaştıran arasında ayırım yaparak ‘delil’ adını yalnızca ilme ulaştırana, ‘emâre’ adını da zanna ulaştırana tahsis ederler. (1) Bu esasa göre fukahâ usûlünde onun haddi (tarifi) şudur: Kendisinde sahih bir nazar ile haberî bir matluba ulaşılması mümkün olan şeydir.
Birinci kayıt: Kendisinde nazar bulunmaması sebebiyle matluba ulaşılamayan şeyden ihtiraz içindir. Zira bu durum, kendisiyle ulaşılması mümkün olduğu için onun delil olma vasfını ortadan kaldırmaz.
İkinci kayıt: Delilde nazar eden kimsenin nazarının fâsid olması hâlinden ihtiraz içindir.
Üçüncü kayıt: Tasavvurî ilme ulaştıran hadden ihtiraz içindir; bu kayıt kât‘î ve zannî olanı kapsayıcıdır.
Usûlî örfe göre onun haddi ise: Kendisiyle haberî bir matlubun ilmine ulaşılması mümkün olan şeydir. O da kısımlara ayrılır: Sırf aklî, sırf sem‘î ve bu ikisinden mürekkep olan.
(1) Ancak onlar amelen (fiilen) zannî olana, hatta şüpheye (şüpheli delile) dahi delil adını verirler; bu, onların delillerini tetkik eden kimse için açığa çıkar.
[الْقِسْمُ الْأَوَّلُ فِي الْمَبَادِئِ الْكَلَامِيَّةِ]الْقِسْمُ الْأَوَّلُفِي الْمَبَادِئِ الْكَلَامِيَّةِفَنَقُولُ: اعْلَمْ أَنَّهُ لَمَّا كَانَتْ أُصُولُ الْفِقْهِ هِيَ أَدِلَّةَ الْفِقْهِ، وَكَانَ الْكَلَامُ فِيهَا مِمَّا يُحْوِجُ إِلَى مَعْرِفَةِ الدَّلِيلِ، وَانْقِسَامِهِ إِلَى مَا يُفِيدُ الْعِلْمَ أَوِ الظَّنَّ، وَكَانَ ذَلِكَ مِمَّا لَا يَتِمُّ دُونَ النَّظَرِ، دَعَتِ الْحَاجَةُ إِلَى تَعْرِيفِ مَعْنَى الدَّلِيلِ، وَالنَّظَرُ وَالْعِلْمُ وَالظَّنُّ مِنْ جِهَةِ التَّحْدِيدِ وَالتَّصْوِيرِ لَا غَيْرُ.أَمَّا الدَّلِيلُ، فَقَدْ يُطْلَقُ فِي اللُّغَةِ بِمَعْنَى الدَّالِّ، وَهُوَ النَّاصِبُ لِلدَّلِيلِ.وَقِيلَ: هُوَ الذَّاكِرُ لِلدَّلِيلِ، وَقَدْ يُطْلَقُ عَلَى مَا فِيهِ دَلَالَةٌ وَإِرْشَادٌ، وَهَذَا هُوَ الْمُسَمَّى دَلِيلًا فِي عُرْفِ الْفُقَهَاءِ، وَسَوَاءٌ كَانَ مُوَصِّلًا إِلَى عِلْمٍ أَوْ ظَنٍّ.وَالْأُصُولِيُّونَ يُفَرِّقُونَ بَيْنَ مَا أَوْصَلَ إِلَى الْعِلْمِ، وَمَا أَوْصَلَ إِلَى الظَّنِّ، فَيَخُصُّونَ اسْمَ الدَّلِيلِ بِمَا أَوْصَلَ إِلَى الْعِلْمِ، وَاسْمَ الْأَمَارَةِ بِمَا أَوْصَلَ إِلَى الظَّنِّ. (١) وَعَلَى هَذَا فَحَدُّهُ عَلَى أُصُولِ الْفُقَهَاءِ: أَنَّهُ الَّذِي يُمْكِنُ أَنْ يُتَوَصَّلَ بِصَحِيحِ النَّظَرِ فِيهِ إِلَى مَطْلُوبٍ خَبَرِيٍّ.فَالْقَيْدُ الْأَوَّلُ: احْتِرَازٌ عَمَّا لَمْ يُتَوَصَّلْ بِهِ إِلَى الْمَطْلُوبِ لِعَدَمِ النَّظَرِ فِيهِ، فَإِنَّهُ لَا يَخْرُجُ بِذَلِكَ عَنْ كَوْنِهِ دَلِيلًا لَمَّا كَانَ التَّوَصُّلُ بِهِ مُمْكِنًا.وَالْقَيْدُ الثَّانِي: احْتِرَازٌ عَمَّا إِذَا كَانَ النَّاظِرُ فِي الدَّلِيلِ بِنَظَرٍ فَاسِدٍ.وَالثَّالِثُ: احْتِرَازٌ عَنِ الْحَدِّ الْمُوَصِّلِ إِلَى الْعِلْمِ التَّصَوُّرِيِّ، وَهُوَ عَامٌّ لِلْقَاطِعِ وَالظَّنِّيِّ.وَأَمَّا حَدُّهُ عَلَى الْعُرْفِ الْأُصُولِيِّ، فَهُوَ مَا يُمْكِنُ التَّوَصُّلُ بِهِ إِلَى الْعِلْمِ بِمَطْلُوبٍ خَبَرِيٍّ، وَهُوَ مُنْقَسِمٌ: إِلَى عَقْلِيٌّ مَحْضٌ، وَسَمْعِيٌّ مَحْضٌ، وَمُرَكَّبٌ مِنَ الْأَمْرَيْنِ.(١) وَلَكِنَّهُمْ عَمَلِيًّا يُطْلِقُونَ اسْمَ الدَّلِيلِ عَلَى مَا هُوَ ظَنِّيٌّ بَلْ عَلَى الشُّبْهَةِ يَتَبَيَّنُ ذَلِكَ لِمَنْ تَتَبَّعَ أَدِلَّتَهُمْ.
Birincisi, âlemin hudûsuna delâlet hususundaki şu sözümüz gibidir: Âlem mürekkebtir, her mürekkeb hâdistir; bundan âlemin hâdis olduğu neticesi lâzım gelir.(1) Şeyhülislâm İbn Teymiyye'nin 'Minhâcü's-Sünne' ve 'Muvâfakatu Sarîhi'l-Ma'kûl li Sahîhi'l-Menkûl' adlı eserlerinin başında bu delil hakkında yazdıklarına bakınız; zira o ikisinde, kifayet edecek ve hakkı açıklayacak şeyi getirmiştir. İkincisi, Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyastan ibaret nasslar gibidir; nitekim bunun tahkiki ileride gelecektir. Üçüncüsü ise nebizin haramlığına delâlet hususundaki şu sözümüz gibidir: Nebiz müskirdir, her müskir haramdır -Resûlullah (s.a.v.)'in 'Her müskir haramdır' buyruğu sebebiyle- bundan nebizin haram olduğu lâzım gelir.(2) Çünkü onun müskir olduğunun bilgisi his ve akılla, haram olduğunun bilgisi ise şeriatla elde edilir. Nazara gelince, lugatta intizar, gözle görmek, merhamet, şefkat, mukabele, tefekkür ve itibar mânalarında kullanılır. İşte bu son itibar, mütekellimîn örfünde nazar diye isimlendirilendir. Kâdî Ebû Bekr [Bâkıllânî] onun tarifinde şöyle demiştir: 'Nazar, kendisinde bulunan kimsenin onunla ilim veya zan talep ettiği fikirdir.' O, 'bununla talep eder' sözüyle, hayat ve hayatla şartlanmış diğer sıfatlardan ihtiraz etmiştir; zira onlarla bu talep edilmez, her ne kadar kendisinde bulunan kimse onu talep ediyor olsa da. 'İlim veya zan' sözüyle de ilim ve zannı kapsamayı kastetmiş; tâ ki tarif kapsayıcı olsun. Bu güzeldir, ancak onun yerine, -Ebkaru'l-Efkâr'da beyan ettiğimiz üzere- Kâdî'nin ifadesine yöneltilebilecek itirazlara maruz kalmayacak başka bir ifade kullanmak mümkündür. O da şudur: Nazar, aklın, ilim ve zan yoluyla önceden bilinen hususlarda, taleb edilene uygun olacak şekilde, özel bir terkiple, akılda hâsıl olmayan bir şeyi elde etmek kasdıyla tasarruf etmesinden ibarettir. Bu tarif, tasavvur ve tasdiki, kat‘î ve zannî olan nazarı kapsayıcıdır. O, nâzırın (nazar edenin), delilin matluba delâlet vecihine vâkıf olması kısmına ayrılır.
فَالْأَوَّلُ كَقَوْلِنَا فِي الدَّلَالَةِ عَلَى حُدُوثِ الْعَالَمِ: الْعَالَمُ مُؤَلَّفٌ، وَكُلُّ مُؤَلَّفٍ حَادِثٌ فَيَلْزَمُ عَنْهُ الْعَالَمُ حَادِثٌ. (١) وَالثَّانِي: كَالنُّصُوصِ مِنَ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِجْمَاعِ وَالْقِيَاسِ، كَمَا يَأْتِي تَحْقِيقُهُ.وَالثَّالِثُ: كَقَوْلِنَا فِي الدَّلَالَةِ عَلَى تَحْرِيمِ النَّبِيذِ: النَّبِيذُ مُسْكِرٌ، وَكُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ - لِقَوْلِهِ عليه السلام: ( «كُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ» ) - فَيَلْزَمُ عَنْهُ النَّبِيذُ حَرَامٌ. (٢) وَأَمَّا النَّظَرُ، فَإِنَّهُ قَدْ يُطْلَقُ فِي اللُّغَةِ بِمَعْنَى الِانْتِظَارِ، وَبِمَعْنَى الرُّؤْيَةِ بِالْعَيْنِ، وَالرَّأْفَةِ، وَالرَّحْمَةِ، وَالْمُقَابَلَةِ، وَالتَّفَكُّرِ، وَالِاعْتِبَارِ. وَهَذَا الِاعْتِبَارُ الْأَخِيرُ هُوَ الْمُسَمَّى بِالنَّظَرِ فِي عُرْفِ الْمُتَكَلِّمِينَ.وَقَدْ قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرٍ فِي حَدِّهِ: " هُوَ الْفِكْرُ الَّذِي يَطْلُبُ بِهِ مَنْ قَامَ بِهِ عِلْمًا أَوْ ظَنًّا.وَقَدِ احْتَرَزَ بِقَوْلِهِ: " يَطْلُبُ بِهِ " عَنِ الْحَيَاةِ وَسَائِرِ الصِّفَاتِ الْمَشْرُوطَةِ بِالْحَيَاةِ، فَإِنَّهَا لَا يَطْلُبُ بِهَا ذَلِكَ وَإِنْ كَانَ مَنْ قَامَتْ بِهِ يَطْلُبُهُ، وَقَصَدَ بِقَوْلِهِ: (عِلْمًا أَوْ ظَنًّا) التَّعْمِيمَ لِلْعِلْمِ وَالظَّنِّ ; لِيَكُونَ الْحَدُّ جَامِعًا، وَهُوَ حَسَنٌ، غَيْرُ أَنَّهُ يُمْكِنُ أَنْ يُعَبَّرَ عَنْهُ بِعِبَارَةٍ أُخْرَى لَا يَتَّجِهُ عَلَيْهَا مِنَ الْإِشْكَالَاتِ مَا قَدْ يَتَّجِهُ عَلَى عِبَارَةِ الْقَاضِي، عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ فِي (أَبْكَارِ الْأَفْكَارِ) وَهُوَ أَنْ يُقَالَ: النَّظَرُ عِبَارَةٌ عَنِ التَّصَرُّفِ بِالْعَقْلِ فِي الْأُمُورِ السَّابِقَةِ بِالْعِلْمِ وَالظَّنِّ. . الْمُنَاسِبَةُ لِلْمَطْلُوبِ بِتَأْلِيفٍ خَاصٍّ قَصْدًا لِتَحْصِيلِ مَا لَيْسَ حَاصِلًا فِي الْعَقْلِ، وَهُوَ عَامٌّ لِلنَّظَرِ الْمُتَضَمِّنِ لِلتَّصَوُّرِ وَالتَّصْدِيقِ، وَالْقَاطِعِ وَالظَّنِّيِّ.وَهُوَ مُنْقَسِمٌ إِلَى مَا وَقَفَ النَّاظِرُ فِيهِ عَلَى وَجْهِ دَلَالَةِ الدَّلِيلِ عَلَى الْمَطْلُوبِ(١) انْظُرْ إِلَى مَا كَتَبَهُ شَيْخُ الْإِسْلَامِ ابْنُ تَيْمِيَّةَ عَلَى هَذَا الدَّلِيلِ فِي أَوَّلِ كِتَابِهِ " مِنْهَاجِ السُّنَّةِ " وَأَوَّلِ كِتَابِهِ " مُوَافَقَةِ صَرِيحِ الْمَعْقُولِ لِصَحِيحِ الْمَنْقُولِ " فَإِنَّهُ أَتَى فِيهِمَا بِمَا فِيهِ الْكِفَايَةُ وَإِبَانَةُ الْحَقِّ(٢) فَإِنَّ مَعْرِفَةَ كَوْنِهِ مُسْكِرًا بِالْحِسِّ وَالْعَقْلِ. وَمَعْرِفَةَ تَحْرِيمِهِ بِالشَّرْعِ.
Bunun üzerine o [fiil] sahih olur; aksi takdirde ise fâsid olur. Onun mutlak sûrette mevcudiyetinin şartı ise akıl ile uyku, gaflet ve ölüm gibi zıtlarının bulunmaması ve matlûba dair ilmin hâsıl olması gibi hususlardır.
İlme gelince, mütekellimûn onun tarifinde ihtilâf etmişlerdir. Kimisi onu tarif etmenin imkânsız olduğunu ileri sürmüştür. Ancak bu görüştekiler de kendi aralarında ihtilâfa düşmüşlerdir: Kimisi, "Onu tanımlamanın yolu ancak taksim ve misâl iledir" demiştir -ki bu, İmâmü'l-Haremeyn ve Gazzâlî'nin görüşüdür-; oysa bu doğru değildir. Zira taksim, eğer ilmi gayrısından temyiz etmeye yaramıyorsa onu tanımlamış olmaz; şayet onu gayrısından temyiz ediyorsa, o zaman resm yoluyla tarifin mânası bundan ibarettir.
Yine kimisi de ilmin, ilim ile bilinmesinin zarurî olduğunu, nazarî olmadığını ileri sürmüştür. Çünkü ilim dışındaki her şey ancak ilim ile bilinir; eğer ilmin kendisi başka bir şey ile bilinmiş olsaydı, bu bir devr (kısır döngü) teşkil ederdi. Ayrıca her insan kendi varlığını zaruret yoluyla bilir; ilim de bu tasdikin tasavvurlarından biridir; öyleyse o da zarurîdir. Bu görüş de doğru değildir.
Birinci vecih hakkında şöyle deriz: İlim dışındaki şeylerin ilme olan ihtiyacı, ilmin onları idrak etmesi cihetindendir. Oysa ilmin başka bir şeye ihtiyacı, o şeyin ilmi idrak etmesi cihetinden değil, bilakis o şeyin ilmi gayrısından ayırt eden bir sıfat olması cihetindendir. Tevakkuf ciheti farklı olunca devr de söz konusu olmaz.
İkinci vecihe gelince, o, "Zarurî kaziyenin tasavvurlarının da zarurî olması gerekir" önermesi üzerine kuruludur. Halbuki böyle değildir. Çünkü zarurî kaziye, akıl tarafından müfredâtı tasavvur edildikten sonra, herhangi bir nazar ve istidlâle ihtiyaç duymaksızın tasdik olunan kaziyedir; bu tasavvurların zarurî ya da nazarî olması fark etmez.
Kimisi de ilmin tarifinde doğrudan hudûd (tanımlar) yolunu tutmuştur. Bu hususta pek çok had zikredilmiştir ki biz bunları Ebkârü'l-Efkâr adlı eserimizde geçersiz kıldık. Bu konuda tercih edilen görüş şudur: "İlim, kendisine sahip olan nefiste, küllî mânaların hakikatleri arasında, zıddının ihtimali bulunmayacak şekilde bir temyiz (ayırt etme) hâsıl eden sıfattan ibarettir."
"Sıfat" kaydı, ilim ile diğer sıfatlar arasında cins teşkil eder. "Onunla temyiz hâsıl olur" ifadesi ise hayat ve hayatla meşrût diğer sıfatlardan ihtiraz içindir (onları dışarıda bırakır). "Hakikatler arasında" sözü...
فَيَكُونُ صَحِيحًا، وَإِلَى مَا لَيْسَ كَذَلِكَ فَيَكُونُ فَاسِدًا. وَشَرْطُ وُجُودِهِ مُطْلَقًا: الْعَقْلُ، وَانْتِفَاءُ أَضْدَادِهِ مِنَ النَّوْمِ وَالْغَفْلَةِ وَالْمَوْتِ، وَحُصُولِ الْعِلْمِ بِالْمَطْلُوبِ، وَغَيْرِ ذَلِكَ.وَأَمَّا الْعِلْمُ، فَقَدِ اخْتَلَفَ الْمُتَكَلِّمُونَ فِي تَحْدِيدِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ زَعَمَ أَنَّهُ لَا سَبِيلَ إِلَى تَحْدِيدِهِ، لَكِنِ اخْتَلَفَ هَؤُلَاءِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: بَيَانُ طَرِيقِ تَعْرِيفِهِ إِنَّمَا هُوَ بِالْقِسْمَةِ وَالْمِثَالِ كَإِمَامِ الْحَرَمَيْنِ وَالْغَزَالِيِّ، وَهُوَ غَيْرُ سَدِيدٍ، فَإِنَّ الْقِسْمَةَ إِنْ لَمْ تَكُنْ مُفِيدَةً لِتَمْيِيزِهِ عَمَّا سِوَاهُ فَلَيْسَتْ مُعَرِّفَةً لَهُ، وَإِنَّ كَانَتْ مُمَيِّزَةً لَهُ عَمَّا سِوَاهُ، فَلَا مَعْنَى لِلتَّحْدِيدِ بِالرَّسْمِ سِوَى هَذَا.وَمِنْهُمْ مَنْ زَعَمَ أَنَّ الْعِلْمَ بِالْعِلْمِ ضَرُورِيٌّ غَيْرُ نَظَرِيٍّ ; لِأَنَّ كُلَّ مَا سِوَى الْعِلْمِ لَا يُعْلَمُ إِلَّا بِالْعِلْمِ، فَلَوْ عُلِمَ الْعِلْمُ بِالْغَيْرِ كَانَ دَوْرًا؛ وَلِأَنَّ كُلَّ أَحَدٍ يَعْلَمُ وُجُودَ نَفْسِهِ ضَرُورَةً، وَالْعِلْمُ أَحَدُ تَصَوُّرَاتِ هَذَا التَّصْدِيقِ فَكَانَ ضَرُورِيًّا، وَهُوَ أَيْضًا غَيْرُ سَدِيدٍ. أَمَّا الْوَجْهُ الْأَوَّلُ: فَلِأَنَّ جِهَةَ تَوَقُّفِ غَيْرِ الْعِلْمِ عَلَى الْعِلْمِ مِنْ جِهَةِ كَوْنِ الْعِلْمِ إِدْرَاكًا لَهُ، وَتَوَقُّفُ الْعِلْمِ عَلَى الْغَيْرِ لَا مِنْ جِهَةِ كَوْنِ ذَلِكَ الْغَيْرِ إِدْرَاكًا لِلْعِلْمِ، بَلْ مِنْ جِهَةِ كَوْنِهِ صِفَةً مُمَيِّزَةً لَهُ عَمَّا سِوَاهُ، وَمَعَ اخْتِلَافِ جِهَةِ التَّوَقُّفِ فَلَا دَوْرَ. وَأَمَّا الْوَجْهُ الثَّانِي: فَهُوَ مَبْنِيٌّ عَلَى أَنَّ تَصَوُّرَاتِ الْقَضِيَّةِ الضَّرُورِيَّةَ لَا بُدَّ وَأَنْ تَكُونَ ضَرُورِيَّةً، وَلَيْسَ كَذَلِكَ لِأَنَّ الْقَضِيَّةَ الضَّرُورِيَّةَ هِيَ الَّتِي يُصَدِّقُ الْعَقْلُ بِهَا بَعْدَ تَصَوُّرِ مُفْرَدَاتِهَا مِنْ غَيْرِ تَوَقُّفٍ بَعْدَ تَصَوُّرِ الْمُفْرَدَاتِ عَلَى نَظَرٍ وَاسْتِدْلَالٍ، وَسَوَاءٌ كَانَتِ التَّصَوُّرَاتُ ضَرُورِيَّةً أَوْ نَظَرِيَّةً.وَمِنْهُمْ مَنْ سَلَكَ فِي تَعْرِيفِهِ التَّحْدِيدَ، وَقَدْ ذَكَرَ فِي ذَلِكَ حُدُودَ كَثِيرَةً أَبْطَلْنَاهَا فِي (أَبْكَارِ الْأَفْكَارِ) وَالْمُخْتَارُ فِي ذَلِكَ أَنْ يُقَالَ: (الْعِلْمُ عِبَارَةٌ عَنْ صِفَةٍ يَحْصُلُ بِهَا لِنَفْسِ الْمُتَّصِفِ بِهَا التَّمْيِيزُ بَيْنَ حَقَائِقِ الْمَعَانِي الْكُلِّيَّةِ حُصُولًا لَا يَتَطَرَّقُ إِلَيْهِ احْتِمَالُ نَقِيضِهِ) .فَقَوْلُنَا: (صِفَةٍ) كَالْجِنْسِ لَهُ وَلِغَيْرِهِ مِنَ الصِّفَاتِ، وَقَوْلُنَا: (يَحْصُلُ بِهَا التَّمَيُّزُ) احْتِرَازٌ عَنِ الْحَيَاةِ، وَسَائِرِ الصِّفَاتِ الْمَشْرُوطَةِ بِالْحَيَاةِ. وَقَوْلُنَا: (بَيْنَ حَقَائِقِ
“el-Külliyât” ifadesi, cüz’î idrâklerden ihtirâz içindir; zira cüz’î idrâkler ancak cüz’î mahsûsları ayırt eder, küllî umûru değil. Biz Şeyh Ebü’l-Hasan’ın [el-Eş‘arî] idrâklerin bir nev‘ ilim olduğu şeklindeki mezhebini benimsesek, külliyât ile takyîde ihtiyaç kalmaz.
O [ilim] kısımlara ayrılır: Varlığının başlangıcı olmayan kadîm[1] ve yokluktan sonra gelen hâdis. Hâdis ilim de kısımlara ayrılır: Zarûrî, yani mükellefin nazar ve istidlâl ile elde etmeye gücünün yetmediği hâdis ilim. “el-İlmu’l-hâdis” sözümüz, Allah teâlânın ilminden ihtirâz içindir[2]. “Mükellefin onu nazar ve istidlâl ile elde etmeye gücü yetmez” sözümüz ise nazarî ilimden ihtirâz içindir. Nazarî ilim, sahîh nazarın kapsadığı ilimdir.
Zanna gelince, o, kat‘iyyet olmaksızın nefiste iki ihtimâlden birinin diğerine tercih edilmesidir.
[1] Allah’ın ilmini veya diğer sıfatlarını kıdem ile vasfetmek şer‘î naslarda gelmemiş olup noksanlık vehmi verir.
[2] Bu, şöyle diyenin görüşüne dayanır: Bir şeyin vukûu sırasında yenilenen, Allah’ın ilminin o vukûa taallukudur, Allah’ın ilminin kendisi değildir. Kimisi buna hâdis, tencîzî bir taalluk adını verir. Hakikat şudur: Allah eşyayı vukûundan önce, vâkî olacakları hâl üzere bilir; vukûu sırasında ise vâkî olmuş hâlde bilir.
الْكُلِّيَّاتِ) احْتِرَازٌ عَنِ الْإِدْرَاكَاتِ الْجُزْئِيَّةِ، فَإِنَّهَا إِنَّمَا تُمَيِّزُ بَيْنَ الْمَحْسُوسَاتِ الْجُزْئِيَّةِ دُونَ الْأُمُورِ الْكُلِّيَّةِ، وَإِنْ سَلَكْنَا مَذْهَبَ الشَّيْخِ أَبِي الْحَسَنِ فِي أَنَّ الْإِدْرَاكَاتِ نَوْعٌ مِنَ الْعِلْمِ، لَمْ نَحْتَجْ إِلَى التَّقْيِيدِ بِالْكُلِّيَّاتِ.وَهُوَ مُنْقَسِمٌ إِلَى قَدِيمٍ (١) لَا أَوَّلَ لِوُجُودِهِ، وَإِلَى حَادِثٍ بَعْدَ الْعَدَمِ، وَالْحَادِثُ يَنْقَسِمُ إِلَى: ضَرُورِيٍّ، وَهُوَ الْعِلْمُ الْحَادِثُ الَّذِي لَا قُدْرَةَ لِلْمُكَلَّفِ عَلَى تَحْصِيلِهِ بِنَظَرٍ وَاسْتِدْلَالٍ، فَقَوْلُنَا: (الْعِلْمُ الْحَادِثُ) احْتِرَازٌ عَنْ عِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى. (٢) ، وَقَوْلُنَا: (لَا قُدْرَةَ لِلْمُكَلَّفِ عَلَى تَحْصِيلِهِ بِنَظَرٍ وَاسْتِدْلَالٍ) احْتِرَازٌ عَنِ الْعِلْمِ النَّظَرِيِّ، وَالنَّظَرِيُّ هُوَ الْعِلْمُ الَّذِي تَضَمَّنَهُ النَّظَرُ الصَّحِيحُ.وَأَمَّا الظَّنُّ فَعِبَارَةٌ عَنْ تَرَجُّحِ أَحَدِ الِاحْتِمَالَيْنِ فِي النَّفْسِ عَلَى الْآخِرَةِ مِنْ غَيْرِ الْقَطْعِ.(١) وَصْفُ عِلْمِ اللَّهِ أَوْ غَيْرِهِ مِنْ صِفَاتِهِ بِالْقِدَمِ لَمْ يَرِدْ فِي نُصُوصِ الشَّرْعِ وَهُوَ يُوهِمُ نَقْصًا.(٢) هَذَا مَبْنِيٌّ عَلَى رَأْيِ مَنْ يَقُولُ: إِنَّ الَّذِي يَتَجَدَّدُ عِنْدَ وُقُوعِ الشَّيْءِ تَعَلُّقُ عِلْمِ اللَّهِ بِوُقُوعِ ذَلِكَ لَا نَفْسُ عِلْمِ اللَّهِ. وَقَدْ يُسَمِّيهُ بَعْضُهُمْ تَعَلُّقًا تَنْجِيزِيًّا حَادِثًا. وَالْحَقُّ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ الْأَشْيَاءَ قَبْلَ وُقُوعِهَا عَلَى أَنَّهَا سَتَقَعُ لَا وَاقِعَةٌ، وَيَعْلَمُهَا عِنْدَ وُقُوعِهَا وَاقِعَةً.
İkinci Kısım: Lügavî Mebâdi Hakkında [Birinci Asıl: Nevileri Hakkında] Biz daha önce usûlün lügatten istimdâd vechini beyân etmiştik. Şu hâlde, ondan alınan mebâdinin tarif edilmesi zarurîdir. Bundan evvel bir mukaddime takdim edelim ve diyelim ki: Bil ki, insan türü süfliyât âleminde en şerefli mevcuttur. Zira o, Allah teâlânın mârifeti için yaratılmıştır ki bu, tâliplerin en celîli, rağbet edilenlerin en yücesidir. Allah onu, ma‘kûlâtı idrak ve mevcudatın hakikatlerini temyiz eden akıl ile tahsis etmiştir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Rabbinden rivayet ettiği hadis-i kudsîde buyurur: "Küntü kenzen lâ u‘raf, fe halaktu halkan li u‘rafe bihî." [İbn Teymiyye bu sözün Nebî (s.a.v.)'in kelâmından olmadığını, sahih veya zayıf bir senedinin bilinmediğini belirtmiştir.] Bu maksadın tahakkuku ise, zarurî kaziyyelere dayanan nazarî mukaddimelerin muttali olunmasıyla mümkündür. Bunlar vasıtasıyla matlûblara ve ihtiyaçların giderilmesine ulaşılır. Her bir fert, kendi cinsinden bir muin ve yardımcı olmaksızın maârifini tek başına tahsile muktedir olamadığından, herkesin diğerinin zamîrinde, kendi maksadını gerçekleştirmeye yardımcı olan malûmâtı bilmesini sağlayacak delillerin ikamesine ihtiyaç duyulmuştur. Bunların en hafifi, ihtiyarî fiillerdir. O fiillerden de en hafifi, âlât ve edevata muhtaç olmayan, içinde izdiham zararı bulunmayan, ondan müstağni kalındığında bakî kalmayan, her vakitte hiçbir meşakkat ve zorluk olmaksızın yapılabilen ve insan türüne diğer hayvan türlerinden farklı olarak Allah teâlânın inayetiyle tahsis edilen ses bölümlerinden (mekâtı‘-ı savtiyye) mürekkep olandır. İşte bu ses bölümlerinin terkîplerinin ihtilâfından kelâmî deliller ve lügavî ibareler meydana gelmiştir.
[الْقِسْمُ الثَّانِي فِي الْمَبَادِئِ اللُّغَوِيَّةِ][الْأَصْلُ الْأَوَّلُ فِي أَنْوَاعِهِ]الْقِسْمُ الثَّانِيفِي الْمَبَادِئِ اللُّغَوِيَّةِكُنَّا بَيَّنَّا فِيمَا تَقَدَّمَ وَجْهَ اسْتِمْدَادِ الْأُصُولِ مِنَ اللُّغَةِ فَلَا بُدَّ مِنْ تَعْرِيفِ الْمَبَادِئِ الْمَأْخُوذَةِ مِنْهَا، وَلْنُقَدِّمْ عَلَى ذَلِكَ مُقَدِّمَةً فَنَقُولُ:اعْلَمْ أَنَّهُ لَمَّا كَانَ نَوْعُ الْإِنْسَانِ أَشْرَفَ مَوْجُودٍ فِي عَالَمِ السُّفْلِيَّاتِ ; لِكَوْنِهِ مَخْلُوقًا لِمَعْرِفَةِ اللَّهِ تَعَالَى الَّتِي هِيَ أَجَلُّ الْمَطْلُوبَاتِ وَأَسْنَى الْمَرْغُوبَاتِ، بِمَا خَصَّهُ اللَّهُ بِهِ مِنَ الْعَقْلِ الَّذِي بِهِ إِدْرَاكُ الْمَعْقُولَاتِ، وَالْمَيْزُ بَيْنَ حَقَائِقِ الْمَوْجُودَاتِ عَلَى مَا قَالَ عليه السلام حِكَايَةً عَنْ رَبِّهِ: ( «كُنْتُ كَنْزًا لَمْ أُعْرَفْ، فَخَلَقْتُ خَلْقًا لِأُعْرَفَ بِهِ» . (١) وَلَمَّا كَانَ هَذَا الْمَقْصُودُ لَا يَتِمُّ دُونَ الِاطِّلَاعِ عَلَى الْمُقَدِّمَاتِ النَّظَرِيَّةِ الْمُسْتَنِدَةِ إِلَى الْقَضَايَا الضَّرُورِيَّةِ، الْمُتَوَسَّلِ بِهَا إِلَى مَطْلُوبَاتِهِ وَتَحْقِيقِ حَاجَاتِهِ، وَكَانَ كُلُّ وَاحِدٍ لَا يَسْتَقِلُّ بِتَحْصِيلِ مَعَارِفِهِ بِنَفْسِهِ وَحْدَهُ دُونَ مُعِينٍ وَمُسَاعِدٍ لَهُ مِنْ نَوْعِهِ، دَعَتِ الْحَاجَةُ إِلَى نَصْبِ دَلَائِلٍ يَتَوَصَّلُ بِهَا كُلُّ وَاحِدٍ إِلَى مَعْرِفَةِ مَا فِي ضَمِيرِ الْآخَرِ مِنَ الْمَعْلُومَاتِ الْمُعِينَةِ لَهُ فِي تَحْقِيقِ غَرَضِهِ، وَأَخَفُّ مَا يَكُونُ مِنْ ذَلِكَ مَا كَانَ مِنَ الْأَفْعَالِ الِاخْتِيَارِيَّةِ، وَأَخَفُّ مَا يَكُونُ مِنْ ذَلِكَ مَا كَانَ مِنْهَا لَا يَفْتَقِرُ إِلَى الْآلَاتِ وَالْأَدَوَاتِ وَلَا فِيهِ ضَرَرَ الِازْدِحَامِ وَلَا بَقَاءَ لَهُ مَعَ الِاسْتِغْنَاءِ عَنْهُ، وَهُوَ مَقْدُورٌ عَلَيْهِ فِي كُلِّ الْأَوْقَاتِ مِنْ غَيْرِ مَشَقَّةٍ وَلَا نَصْبٍ، وَذَلِكَ هُوَ مَا يَتَرَكَّبُ مِنَ الْمَقَاطِعِ الصَّوْتِيَّةِ الَّتِي خُصَّ بِهَا نَوْعُ الْإِنْسَانِ دُونَ سَائِرِ أَنْوَاعِ الْحَيَوَانِ عِنَايَةً مِنَ اللَّهِ تَعَالَى بِهِ.وَمِنِ اخْتِلَافِ تَرْكِيبَاتِ الْمَقَاطِعِ الصَّوْتِيَّةِ حَدَثَتِ الدَّلَائِلُ الْكَلَامِيَّةُ وَالْعِبَارَاتُ اللُّغَوِيَّةُ.(١) قَالَ ابْنُ تَيْمِيَّةَ: إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ كَلَامِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَلَا يُعْرَفُ لَهُ سَنَدٌ صَحِيحٌ وَلَا ضَعِيفٌ.
O (lafız) ya bir mânâ için vaz‘ edilmemiş olur, yahut vaz‘ edilmiştir. Birinci kısım mühmeldir; kendisine itibar olunmaz. İkincisi ise nev‘îlerine, vaz‘ının bidâyetine ve ma‘rifet tarîkine nazar edilmesini gerekli kılar. İşte bu ikisi, kendilerine nazar edilmesi zarurî olan iki asıldır. Birinci Asıl: Nev‘îleri Hakkında; o (lafız) iki nev‘îdir. Ve bu, zîrâ vaz‘ ile delâlet eden lafız ya müfreddir ya mürekkebdir. Birincisi: Müfred Hakkında; bunda altı fasıl vardır. [Vaz‘ ile delâlet eden lafzın müfred olması] [Birinci Fasıl: Hakikatinde] Birinci Fasıl: Hakikatinde. Hakikati ise şudur: Vaz‘ ile bir mânâya delâlet eden ve hiçbir cüz‘ü aslâ bir şeye delâlet etmeyendir – ‘insan’ lafzı gibi. Zîrâ ‘insan’ sözümüzdeki ‘in’ (harfi), eğer şartiyyete delâlet ediyorsa o vakit insan lafzının cüz‘ü değildir. Ve ne zaman ki insan lafzının cüz‘ü olsa, şartiyye olmaz; çünkü elfâzın delâletleri zâtlarından değildir, bilâkis mütekellimin kasd ve irâdesine tâbi‘dir. Ve biliriz ki mütekellim, ‘in’i şartiyye kıldığında onu gayr-ı şartiyye kılmayı kasdetmez. Ve bu minvâl üzere ‘Abdullah’ lafzı, eğer bir şahsa alem (hususî isim) kılındıysa müfreddir; ve eğer onunla Allah Teâlâ’ya ubûdiyyetle nisbet kasd edilmişse mürekkebdir; zîrâ cüz‘leri mânâsının cüz‘lerine delâlet eder.
وَهِيَ إِمَّا أَنْ لَا تَكُونَ مَوْضُوعَةً لِمَعْنًى، أَوْ هِيَ مَوْضُوعَةٌ.وَالْقِسْمُ الْأَوَّلُ مُهْمَلٌ لَا اعْتِبَارَ بِهِ، وَالثَّانِي يَسْتَدْعِي النَّظَرَ فِي أَنْوَاعِهِ، وَابْتِدَاءِ وَضْعِهِ وَطَرِيقِ مَعْرِفَتِهِ، فَهَذَانِ أَصْلَانِ لَا بُدَّ مِنَ النَّظَرِ فِيهِمَا.الْأَصْلُ الْأَوَّلُفِي أَنْوَاعِهِ وَهِيَ نَوْعَانِوَذَلِكَ لِأَنَّهُ إِمَّا أَنْ يَكُونَ اللَّفْظُ الدَّالُّ بِالْوَضْعِ مُفْرَدًا أَوْ مُرَكَّبًا.الْأَوَّلُ: فِي الْمُفْرَدِ، وَفِيهِ سِتَّةُ فُصُولٍ. [أَنْ يَكُونَ اللَّفْظُ الدَّالُّ بِالْوَضْعِ مُفْرَدًا][الْفَصْلُ الْأَوَّلُ فِي حَقِيقَتِهِ]الْفَصْلُ الْأَوَّلُفِي حَقِيقَتِهِأَمَّا حَقِيقَتُهُ فَهُوَ مَا دَلَّ بِالْوَضْعِ عَلَى مَعْنًى، وَلَا جُزْءَ لَهُ يَدُلُّ عَلَى شَيْءٍ أَصْلًا كَلَفْظِ الْإِنْسَانِ، فَإِنَّ (إِنْ) مِنْ قَوْلِنَا إِنْسَانٌ، وَإِنْ دَلَّتْ عَلَى الشُّرْطِيَّةِ فَلَيْسَتْ إِذْ ذَاكَ جُزْءًا مِنْ لَفْظِ الْإِنْسَانِ، وَحَيْثُ كَانَتْ جُزْءًا مِنْ لَفْظِ الْإِنْسَانِ لَمْ تَكُنْ شَرْطِيَّةً ; لِأَنَّ دَلَالَاتِ الْأَلْفَاظِ لَيْسَتْ لِذَوَاتِهَا، بَلْ هِيَ تَابِعَةٌ لِقَصْدِ الْمُتَكَلِّمِ وَإِرَادَتِهِ، وَنَعْلَمُ أَنَّ الْمُتَكَلِّمَ حَيْثُ جَعَلَ (إِنْ) شَرْطِيَّةً لَمْ يَقْصِدْ جَعْلَهَا غَيْرَ شَرْطِيَّةٍ، وَعَلَى هَذَا فَعَبْدُ اللَّهِ إِنْ جُعِلَ عَلَمًا عَلَى شَخْصٍ كَانَ مُفْرَدًا، وَإِنْ قُصِدَ بِهِ النِّسْبَةَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى بِالْعُبُودِيَّةِ كَانَ مُرَكَّبًا لِدَلَالَةِ أَجْزَائِهِ عَلَى أَجْزَاءِ مَعْنَاهُ.
[İKİNCİ FASIL: Delâletinin Kısımları Hakkında] İkinci Fasıl: Delâletinin Kısımları Hakkında. Bu delâlet ya lafzîdir ya da gayr-i lafzîdir. Lafzî delâlet ise, lafzın kendisi için vazedildiği anlamın tamamına nispetle veya bir kısmına nispetle ele alınır. Birincisi: Delâlet-i mutâbakat; insan lafzının anlamına delâleti gibi. İkincisi: Delâlet-i tazammun; insan lafzının anlamındaki hayvan veya natık gibi unsurlara delâleti gibi (1). Mutâbakat, tazammundan daha geneldir; zira medlûlün basit ve cüz'süz olması mümkündür. Lafzî olmayana gelince, o delâlet-i iltizamdır. Şöyle ki, lafzın bir anlamı vardır; o anlamın da haricen gerekli (lâzım) bir unsuru bulunur. Lafzın medlûlü lafızdan anlaşıldığında, zihin lafzın medlûlünden onun lâzımına intikal eder. Eğer bu zihnî intikal takdir edilmeseydi, o lâzım anlaşılmış olmazdı. Delâlet-i iltizam, delâlet-i tazammun ile şu noktada ortaktır: Her ikisi de iltizamdaki lâzımı ve tazammundaki cüz'ü bilen bir aklî nazara muhtaçtır. Ancak tazammunda bu nazar, cüz'ün lafzın medlûlüne dâhil olduğunu bilmek içindir; iltizamda ise lafzın medlûlünün haricinde olduğunu bilmek içindir. Bu sebeple delâlet-i tazammun lafzîdir; delâlet-i iltizam ise böyle değildir. Delâlet-i iltizam, delâlet-i mutâbakat ile müsavidir; zira mutâbık lafzın medlûlünün bir lâzımdan hâlî olması imkânsızdır (2). Tazammun delâletinden daha geneldir; cüz'ü olmayan şeyin lâzımının bulunması mümkündür. (1) Hayvânîlik ve nâtıklık, her biri insan için aklî bir cüzdür. Aynı şekilde insan lafzının, el, göz ve benzeri hissî medlûlünün bir kısmına delâleti de böyledir. (2) Bu ta'lîle uygun düşen ifade şudur: Delâlet-i mutâbakat, delâlet-i iltizamdan ayrılmaz. Ayrıca delâlet-i iltizam, tazammun ile birlikte bulunması sebebiyle mutâbakattan daha geneldir. Hülasa, delâlet türleri arasındaki nisbet konusunda âlimler arasında ihtilaf vaki olmuştur; bunun kaynağı itibarların farklılığıdır. Kim konuyu etraflıca öğrenmek isterse delâletler bahsine belâgat ve mantık kitaplarından müracaat etsin.
[الْفَصْلُ الثَّانِي فِي أَقْسَامِ دَلَالَتِهِ]الْفَصْلُ الثَّانِيفِي أَقْسَامِ دَلَالَتِهِوَهُوَ إِمَّا أَنْ تَكُونَ دَلَالَتُهُ لَفْظِيَّةً أَوْ غَيْرَ لَفْظِيَّةٍ، وَاللَّفْظِيَّةُ إِمَّا أَنْ تُعْتَبَرَ بِالنِّسْبَةِ إِلَى كَمَالِ الْمَعْنَى الْمَوْضُوعِ لَهُ اللَّفْظُ، أَوْ إِلَى بَعْضِهِ، فَالْأَوَّلُ: دَلَالَةُ الْمُطَابَقَةِ كَدَلَالَةِ لَفْظِ الْإِنْسَانِ عَلَى مَعْنَاهُ. وَالثَّانِي: دَلَالَةُ التَّضَمُّنِ كَدَلَالَةِ لَفْظِ الْإِنْسَانِ عَلَى مَا فِي مَعْنَاهُ مِنَ الْحَيَوَانِ أَوِ النَّاطِقِ. (١) ، وَالْمُطَابَقَةُ أَعَمُّ مِنَ التَّضَمُّنِ؛ لِجَوَازِ أَنْ يَكُونَ الْمَدْلُولُ بَسِيطًا لَا جُزْءَ لَهُ.وَأَمَّا غَيْرُ اللَّفْظِيَّةِ، فَهِيَ دَلَالَةُ الِالْتِزَامِ، وَهِيَ أَنْ يَكُونَ اللَّفْظُ لَهُ مَعْنًى، وَذَلِكَ الْمَعْنَى لَهُ لَازِمٌ مِنْ خَارِجٍ، فَعِنْدَ فَهْمِ مَدْلُولِ اللَّفْظِ مِنَ اللَّفْظِ يَنْتَقِلُ الذِّهْنُ مِنْ مَدْلُولِ اللَّفْظِ إِلَى لَازِمِهِ، وَلَوْ قُدِّرِ عَدَمُ هَذَا الِانْتِقَالِ الذِّهْنِيِّ لَمَا كَانَ ذَلِكَ اللَّازِمُ مَفْهُومًا، وَدَلَالَةُ الِالْتِزَامِ وَإِنْ شَارَكَتْ دَلَالَةَ التَّضَمُّنِ فِي افْتِقَارِهِمَا إِلَى نَظَرٍ عَقْلِيٍّ يَعْرِفُ اللَّازِمَ فِي الِالْتِزَامِ، وَالْجُزْءَ فِي دَلَالَةِ التَّضَمُّنِ، غَيْرَ أَنَّهُ فِي التَّضَمُّنِ لِتَعْرِيفِ كَوْنِ الْجُزْءِ دَاخِلًا فِي مَدْلُولِ اللَّفْظِ، وَفِي الِالْتِزَامِ لِتَعْرِيفِ كَوْنِهِ خَارِجًا عَنْ مَدْلُولِ اللَّفْظِ، فَلِذَلِكَ كَانَتْ دَلَالَةُ التَّضَمُّنِ لَفْظِيَّةً بِخِلَافِ دَلَالَةِ الِالْتِزَامِ، وَدَلَالَةُ الِالْتِزَامِ مُسَاوِيَةٌ لِدَلَالَةِ الْمُطَابَقَةِ ضَرُورَةَ (٢) امْتِنَاعِ خُلُوِّ مَدْلُولِ اللَّفْظِ الْمُطَابِقِ عَنْ لَازِمٍ، وَأَعَمُّ مِنْ دَلَالَةِ التَّضَمُّنِ ; لِجَوَازِ أَنْ يَكُونَ اللَّازِمُ لِمَا لَا جُزْءَ لَهُ.(١) فَالْحَيَوَانِيَّةُ وَالنُّطْقُ كُلٌّ مِنْهُمَا جُزْءٌ عَقْلِيٌّ لِلْإِنْسَانِ. وَكَذَلِكَ لَفْظُ الْإِنْسَانِ عَلَى بَعْضِ مَدْلُولِهِ الْحِسِّيِّ مِنْ يَدٍ وَعَيْنٍ وَمِثْلِهَا.(٢) الْمُنَاسِبُ لِهَذَا التَّعْلِيلِ أَنْ يَقُولَ: وَدَلَالَةُ الْمُطَابَقَةِ لَا تَنْفَكُّ عَنْ دَلَالَةِ الِالْتِزَامِ، وَأَيْضًا دَلَالَةُ الِالْتِزَامِ أَعَمُّ مِنَ الْمُطَابَقَةِ لِوُجُودِهَا مَعَ التَّضَمُّنِ. وَبِالْجُمْلَةِ وَقَعَ خِلَافٌ بَيْنِ الْعُلَمَاءِ فِي النِّسْبَةِ بَيْنَ أَنْوَاعِ الدَّلَالَاتِ مَنْشَؤُهُ اخْتِلَافُ الِاعْتِبَارَاتِ، فَمَنْ أَرَادَ الِاسْتِقْصَاءَ فَلْيَرْجِعْ إِلَى بَحْثِ الدَّلَالَاتِ فِي كُتُبِ الْبَلَاغَةِ وَالْمَنْطِقِ.
[Üçüncü Fasıl: Müfredin Kısımları] Üçüncü fasıl müfredin kısımları hakkındadır. O [müfred] ya kendisini, ancak iki cüzden teşekkül eden haberî kaziyenin iki cüzünden birisi kılmanın sahih olması yahut sahih olmaması itibarıyladır. Eğer birinci [kısım] ise; o da ya kendi cinsinden haberî kaziyenin terkip edilmesi sahih olur yahut sahih olmaz. Eğer birinci [yani terkibi sahih olan] ise o isimdir; eğer ikinci [yani terkibi sahih olmayan] ise o fiildir. Birinci kısmın mukabili olan ise harftir. Bu zikrettiğimize [şu kaideye] “ellezî” ve “elletî” gibi nâkıs isimler ile “hüve” ve “hiye” gibi zamirler müşkül teşkil etmez. Zira onlar mücerred hallerinde haberî kaziyenin iki cüzünden biri kılınmaları mümkün olmasa bile, yine de haberî kaziyenin onlardan terkip edilmesi [imkânsız değildir]; çünkü mücerred hallerinde bu onlarda imkânsız olsa da, nâkıs isimler sıla ile takayyüd ettiklerinde bu onlardan imtina etmez. Aynı şekilde zamirler de müzherâta [açık isimlere] izafe edildiklerinde [durum böyledir]. Harfler ise bunun hilâfınadır. [Dördüncü Fasıl: İsim Hakkında] [Birinci Taksimat: O [isim] ya mefhumunda birçoklarının iştirak etmesi sahih olacak surette olur yahut sahih olmaz.] Dördüncü fasıl isim hakkındadır. İsim, kendi nefsinde bir mânâya delâlet eden ve bünyesi itibarıyla mânâsının dışında kalan bir zamanı gerektirmeyen kelimedir. Sonra o [isim] ya birdir yahut müteaddittir. Eğer bir ise, onun müsemmâsı da ya birdir yahut müteaddittir. Eğer [müsemmâ da] bir ise, onun mefhumu çeşitli vecihlere ayrılır: Birinci taksimat: O [isim] ya mefhumunda birçoklarının iştirak etmesi sahih olacak surette olur yahut sahih olmaz. Eğer birinci ise o küllîdir; ister bu iştirak fiilen, sayıca sınırlı şahıslar arasında vaki olsun –kevkeb ismi gibi–, ister sınırsız şahıslar arasında vaki olsun –insan ismi gibi–, ister vaki olmasın –ister âlem [1], güneş ve ay isimleri gibi haricî bir mâni sebebiyle–, ister ittifak hükmüyle vaki olmasın –Ankâ-i Mugrib [efsanevî kuş] veya altından bir dağ ismi gibi. [1: Lâm’ın fethasıyla okunur.]
[الْفَصْلُ الثَّالِثُ فِي أَقْسَامِ الْمُفْرَدِ]الْفَصْلُ الثَّالِثُفِي أَقْسَامِ الْمُفْرَدِوَهُوَ إِمَّا أَنْ يَصِحَّ جَعْلُهُ أَحَدَ جُزْأَيِ الْقَضِيَّةِ الْخَبَرِيَّةِ الَّتِي هِيَ ذَاتُ جُزْأَيْنِ فَقَطْ، أَوْ لَا يَصِحُّ.فَإِنْ كَانَ الْأَوَّلَ، فَإِمَّا أَنْ يَصِحَّ تَرَكُّبُ الْقَضِيَّةِ الْخَبَرِيَّةِ مِنْ جِنْسِهِ أَوْ لَا يَصِحُّ، فَإِنْ كَانَ الْأَوَّلَ فَهُوَ الِاسْمُ، وَإِنْ كَانَ الثَّانِي فَهُوَ الْفِعْلُ.وَأَمَّا قَسِيمُ الْقِسْمِ الْأَوَّلِ، فَهُوَ الْحَرْفُ.وَلَا يَلْزَمُ عَلَى مَا ذَكَرْنَاهُ الْأَسْمَاءُ النَّوَاقِصُ كَالَّذِي وَالَّتِي، وَالْمُضْمَرَاتُ كَهُوَ وَهِيَ، حَيْثُ إِنَّهُ لَا يُمْكِنُ جَعْلُهَا أَحَدَ جُزْأَيِ الْقَضِيَّةِ الْخَبَرِيَّةِ عِنْدَ تَجَرُّدِهَا، وَلَا تُرَكَّبُ الْقَضِيَّةُ الْخَبَرِيَّةُ مِنْهَا ; لِأَنَّهَا وَإِنْ تَعَذَّرَ ذَلِكَ فِيهَا عِنْدَ تَجَرُّدِهَا فَالنَّوَاقِصُ عِنْدَ تَعَيُّنُهَا بِالصِّلَةِ لَا يَمْتَنِعُ ذَلِكَ مِنْهَا، وَكَذَلِكَ الْمُضْمَرَاتُ عِنْدَ إِضَافَتِهَا إِلَى الْمُظْهَرَاتِ بِخِلَافِ الْحُرُوفِ. [الْفَصْلُ الرَّابِعُ فِي الِاسْمِ][الْقِسْمَةُ الْأُولَى أَنَّهُ إِمَّا أَنْ يَكُونَ بِحَيْثُ يَصِحُّ أَنْ يَشْتَرِكَ فِي مَفْهُومِهِ كَثِيرُونَ أَوْ لَا يَصِحُّ]الْفَصْلُ الرَّابِعُفِي الِاسْمِوَهُوَ مَا دَلَّ عَلَى مَعْنًى فِي نَفْسِهِ، وَلَا يَلْزَمُ مِنْهُ الزَّمَانُ الْخَارِجُ عَنْ مَعْنَاهُ لِبِنْيَتِهِ، ثُمَّ لَا يَخْلُو إِمَّا أَنْ يَكُونَ وَاحِدًا أَوْ مُتَعَدِّدًا، فَإِنْ كَانَ وَاحِدًا فَمُسَمَّاهُ إِمَّا أَنْ يَكُونَ وَاحِدًا أَوْ مُتَعَدِّدًا، فَإِنْ كَانَ وَاحِدًا فَمَفْهُومُهُ مُنْقَسِمٌ عَلَى وُجُوهٍ:الْقِسْمَةُ الْأُولَى: أَنَّهُ إِمَّا أَنْ يَكُونَ بِحَيْثُ يَصِحُّ أَنْ يَشْتَرِكَ فِي مَفْهُومِهِ كَثِيرُونَ أَوْ لَا يَصِحُّ، فَإِنْ كَانَ الْأَوَّلَ فَهُوَ كُلِّيٌّ، وَسَوَاءٌ وَقَعَتْ فِيهِ الشَّرِكَةُ بِالْفِعْلِ مَا بَيْنَ أَشْخَاصٍ مُتَنَاهِيَةٍ كَاسْمِ الْكَوْكَبِ، أَوْ غَيْرِ مُتَنَاهِيَةٍ كَاسْمِ الْإِنْسَانِ، أَوْ لَمْ تَقَعْ إِمَّا لِمَانِعٍ مِنْ خَارِجٍ كَاسْمِ الْعَالَمِ (١) وَالشَّمْسِ وَالْقَمَرِ، أَوْ بِحُكْمِ الِاتِّفَاقِ كَاسْمِ عَنْقَاءِ مُغْرِبٍ أَوْ جَبَلٍ مِنْ ذَهَبٍ.(١) بِفَتْحِ اللَّامِ