Te'vîlü Müşkili'l-Kur'ân'a Takdim.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Salât ve selâm, efendimiz ve nebimiz Muhammed (s.a.v.)'e, onun temiz ve pâk âline ve seçkin kıymetli sahabelerine (r.a.) olsun.
Ve ba'd, Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Şüphesiz bu Kur'an en doğru olana iletir; salih ameller işleyen müminlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler." [İsrâ: 9] Yine Allah Teâlâ buyuruyor: "Kur'an'dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise ancak ziyanını arttırır." [İsrâ: 82] Yine Allah Teâlâ buyuruyor: "De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destekçi olsalar dahi onun benzerini getiremezler." [İsrâ: 88] Yine Allah Teâlâ buyuruyor: "Andolsun biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı öğüt alan?" [Kamer: 17, 22, 32, 40]
Kur'an-ı Kerîm'in İslâm ve müslümanlar hususunda en büyük ehemmiyeti vardır. O, şeriatlarında onların rehberidir; Arap belâgatı usûllerinde kendisinden aydınlanılan bir menardır. Hatta ruhî ve ahlâkî felsefelerini devşirdikleri saf bir kaynaktır. Kısacası, hayatta, muâmelâtta ve hayatın muhtelif tezâhürlerinde onlara yön verendir.
Dolayısıyla Kur'an-ı Kerîm'in kadimden beri müslümanların ilgi odağı olmasına şaşırmamalıdır. Onun ahkâmı, tefsiri, belâgatı, dili ve i'râbı hakkında türlü türlü eserler ardı ardına telif edilmiştir. Hattâ İslâm kültüründe Kur'an-ı Kerîm etrafında ve onun bayrağı altında pek çok ilim ve sanat dalları gelişmiştir.
Bu kitap, İmam Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dîneverî'nin (ö. 276/889) "Te'vîlü Müşkili'l-Kur'ân" adlı eseridir. Bu kitap, türünde eşsizdir ve ilk kitaplardan sayılır.
تقديمتاويل مشكل القران بسم الله الرّحمن الرّحيم الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على سيدنا ونبينا محمد، وعلى آله الطيبين الطاهرين، وعلى صحبه الكرام المنتجبين.وبعد، يقول الله تعالى في كتابه العزيز: إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً (٩) [الإسراء: ٩] ، ويقول تعالى:وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ ما هُوَ شِفاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَساراً (٨٢) [الإسراء: ٨٢] ، ويقول تعالى: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هذَا الْقُرْآنِ لا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً (٨٨) [الإسراء: ٨٨] ، ويقول تعالى: وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٧) [القمر: ١٧، ٢٢، ٣٢، ٤٠] .للقرآن الكريم أكبر شأن في أمر الإسلام والمسلمين، فهو هديهم في شريعتهم، وهو المنار الذي يستضاء به في أساليب البلاغة العربية، بل هو المنبع الصافي الذي ينهلون منه فلسفتهم الروحية والخلقية، وهو بالجملة الموجّه لهم في الحياة والمعاملات وشتى مظاهر الحياة.فلا عجب أن يكون القرآن الكريم موضع عناية المسلمين منذ القدم، فقد تتابعت أنواع التآليف في أحكامه وفي تفسيره وفي بلاغته وفي لغته وفي إعرابه، حتى لقد ازدهرت في الثقافة الإسلامية ضروب من العلوم والفنون حول القرآن الكريم وتحت رايته.هذا كتاب «تأويل مشكل القرآن» للإمام أبي محمد عبد الله بن مسلم بن قتيبة الدينوري، المتوفى سنة ٢٧٦ هـ. وهو كتاب فريد في بابه ويعتبر من أوائل الكتب
Ki Müşkilü’l-Kur’ân’ı incelemiştir. İbn Kuteybe şöyle der: «Mülhidler Allah’ın kitabına ta‘n ile itiraz etmişler, onun hakkında boş ve mâlâyâni söz söylemişler, onun müteşâbih olanına fitne arayışı ve te’vil peşinde koşarak tâbi olmuşlar; bunu kör anlayışlar, hasta bakışlar ve bozuk bir nazarla yapmışlardır. Kelâmı yerlerinden tahrif etmişler, yollarından saptırmışlar, ardından onun hakkında tenâkuz, lafızda muhâllik, nazımda fesad ve ihtilâf hükmü vermişler; bu hususta öyle illetler ileri sürmüşlerdir ki bunlar zayıf ve tecrübesiz olanı, genç ve toy olanı belki meylettirebilir; kalplerde şüphelerle itiraz etmiş, sinelerde şekk u şüphe uyandırmışlardır… Ben de Allah’ın kitabını müdafaa etmeyi, onun arkasından nûrânî deliller ve apaçık burhanlar atmak suretiyle savunmayı, insanların üzerine giydirdikleri şeyi onlardan açığa çıkarmayı arzu ettim. İşte bu kitabı, Müşkilü’l-Kur’ân’ın te’vilini câmî olarak telif ettim; bunu tefsirden, şerh ve izahta ziyade ile istinbat ederek, içinde Arap dillerine vâkıf bir imam için söz bulunduğunu bildiğim şeyi taşıyarak, inatçıya mecâzın yerini ve imkân yolunu göstermek üzere; onda re’y ile hükmetmeksizin veya te’vil ile kazâ etmeksizin yaptım. Tefsirin aslına sahip olana isnâd ile nass etmek bana câiz olmadı; çünkü onların vahyiyle iktifâ etmedim, hatta onu keşfettim; onların imâlarına dahi, hatta onu açıkladım; lafızlarda ziyade ve noksan yaptım, takdim ve tehir ettim, buna dair misaller ve şekiller verdim, tâ ki dinleyiciler onu anlamada eşit olsun.» Bu kitaptaki çalışmamıza gelince: Birincisi: Müellif hakkında vâfi bir hal tercümesi hazırlamak. İkincisi: Metni matbu hatalardan temizleme hususunda gücümüz nisbetinde gayret göstermek. Üçüncüsü: Kitabın haşiyelerinde metninde bulunan garip veya anlaşılması güç dil unsurlarını, meşhur lügat kitaplarına dayanarak şerhetmek. Dördüncüsü: Haşiyelerde bütün a‘lâm [şahsiyetler] hakkında kaynaklarını da zikrederek vâfi tarifler yapmak; bu hususta ihmâl ettiklerimiz ya meşhur ve mâlum olup hakkında fazla söze gerek görmediğimiz, ya da mevcut kaynak ve referanslarımızda kendilerine ulaşamadıklarımızdır. Buna da işaret ettik. Beşincisi: Bütün nebevî hadisleri ve âsârı vâfi bir tahric ile tahric etmek; hadis metnini muteber hadis kitaplarına dayanarak zabtetmek. Altıncısı: Bütün şiir şâhidlerini asıl kaynaklarından tahric etmek.
التي بحثت في مشكل القرآن الكريم، والشكوك التي تثار حوله، والمطاعن التي تسدد نحوه.يقول ابن قتيبة: «قد اعترض كتاب الله بالطعن ملحدون، ولغوا فيه وهجروا، واتبعوا ما تَشابَهَ مِنْهُ ابْتِغاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغاءَ تَأْوِيلِهِ بأفهام كليلة، وأبصار عليلة، ونظر مدخول، فحرّفوا الكلام عن مواضعه، وعدلوه عن سبله، ثم قضوا عليه بالتناقض، والاستحالة في اللحن، وفساد النظم، والاختلاف، وأدلوا في ذلك بعلل ربما أمالت الضعيف الغمر، والحدث الغر، واعترضت بالشبه في القلوب، وقدحت بالشكوك في الصدور … فأحببت أن أنضح عن كتاب الله، وأرمي من ورائه بالحجج النيرة، والبراهين البينة، وأكشف للناس ما يلبسون، فألّفت هذا الكتاب جامعا لتأويل مشكل القرآن، مستنبطا ذلك من التفسير بزيادة في الشرح والإيضاح، وحاملا ما أعلم فيه مقالا لإمام مطلع على لغات العرب، لأري المعاند موضع المجاز، وطريق الإمكان، من غير أن أحكم فيه برأي، أو أقضي عليه بتأويل، ولم يجز لي أن أنص بالإسناد إلى من له أصل التفسير، إذ كنت لم أقتصر على وحي القوم حتى كشفته. وعلى إيمائهم حتى أوضحته، وزدت في الألفاظ ونقصت، وقدّمت وأخّرت، وضربت لذلك الأمثال والأشكال، حتى يستوي في فهمه السامعون» .أما عملنا في هذا الكتاب فهو:أولا: وضع ترجمة وافية للمؤلف.ثانيا: حرصنا بقدر الطاقة على تنقية النص من الأخطاء المطبعية.ثالثا: شرحنا في حواشي الكتاب ما في متنه من غريب اللغة أو صعب المتناول منها، وذلك استنادا إلى المعاجم اللغوية المشهورة.رابعا: وضعنا في حواشي الكتاب تعريفا وافيا- مع ذكر المراجع- لجميع الأعلام، وما أهملناه من ذلك إما معروف مشهور، ولم نجد ضرورة لنافل القول فيه، وإما لم نهتد إليه فيما بين أيدينا من المصادر والمراجع. وقد أشرنا إلى ذلك أيضا.خامسا: خرّجنا جميع الأحاديث النبوية والآثار تخريجا وافيا، وضبطنا نص الحديث استنادا إلى كتب الحديث المعتبرة.سادسا: خرّجنا جميع الشواهد الشعرية في مظانها.
Yedinci madde: Bütün emsâli [misalleri] bulundukları yerlere nispetle tahric ettik. Sekizinci madde: Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin tamamını, el-Mu‘cemü’l-Müfehres li-Elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm esas alınarak tahric ettik. Ve nihayet, bu çalışmamızın sırf O’nun vechini gözeterek ihlâsla yapılmış olmasını niyaz ederiz. Kemâl yalnızca Allah’a mahsustur. Tevfîkin sahibi de O’dur. İbrâhim Şemseddin
سابعا: خرّجنا جميع الأمثال في مظانها.ثامنا: خرّجنا جميع الآيات القرآنية الكريمة على المعجم المفهرس لألفاظ القرآن الكريم.وأخيرا، نرجو أن يكون عملنا هذا خالصا لوجهه تعالى، ولله الكمال وحده، وهو ولي التوفيق.إبراهيم شمس الدين
İbn Kuteybe ed-Dîneverî'nin Hal Tercümesi[1]
Künyesi Ebû Muhammed olup adı Abdullah b. Müslim b. Kuteybe b. Müslim'dir. Merv ile Dînever arasında nisbesi bulunan bu zat, aslen Merv şehrinde sakin bir Fars ailesine mensuptur. 213 (828) yılında, Me'mûn'un hilâfetinin son döneminde dünyaya gelmiş; Bağdat'ta yetişmiş ve devrinin pek çok büyük âlimi ile önde gelen şahsiyetlerinden ilim tahsil etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. Ahmed b. Saîd el-Lihyânî.
2. Ebû Abdillâh Muhammed b. Sellâm el-Cumahî el-Basrî (ö. 231/845).
3. Ebû Ya‘kūb İshak b. İbrâhim –ki İbn Râhûye diye tanınır– (ö. 238/852).
4. Harmele b. Yahyâ et-Tücîbî (ö. 243/857).
5. Kadı Yahyâ b. Eksem (ö. 242/856).
6. Ebû Abdillâh el-Hüseyn b. el-Hüseyn b. Harb es-Sülemî el-Mervezî (ö. 246/860).
7. Dı‘bil b. Alî el-Huzâî (ö. 246/860).
8. Ebû Abdillâh Muhammed b. Muhammed b. Merzûk b. Bükeyr b. el-Bühlûl el-Bâhilî el-Basrî (ö. 248/862).
9. Ebû İshâk İbrâhim b. Süfyân ez-Ziyâdî (ö. 249/863).
10. Ebû Hâtim Sehl b. Muhammed es-Sicistânî (ö. 248/862).
[1] Bkz. hal tercümesi için: Keşfü'z-Zunûn 5/441, el-Bidâye ve'n-Nihâye 11/52-53, el-A‘lâm (Ziriklî) 4/137, el-Ensâb (Sem‘ânî), et-Tehzîb (Ezherî) s. 13, Merâtibü'n-Nahviyyîn (Ebû Tayyib el-Halebî) s. 137, Mîzânü'l-İ‘tidâl (Zehebî) 2/77, Lisânü'l-Mîzân 3/358, en-Nücûmü'z-Zâhire 3/75, el-Fihrist (İbnü'n-Nedîm), Târîhu Bağdâd (Hatîb el-Bağdâdî) s. 392-463, el-Muntazam fî Târîhi'l-Mülûk ve'l-Ümem (İbnü'l-Cevzî) 5/102, Vefeyâtü'l-A‘yân (İbn Hallikân) 2/246.
ترجمة ابن قتيبة الدينوري«١» هو أبو محمد عبد الله بن مسلم بن قتيبة بن مسلم، المروزي الدينوري، أصله من أسرة فارسية كانت تقطن مدينة «مرو» ، ولد سنة ٢١٣ هـ. في أواخر خلافة المأمون، ونشأ في بغداد، وتتلمذ على يد عدد كبير من العلماء وأعلام عصره، منهم:١- أحمد بن سعيد اللحياني.٢- أبو عبد الله، محمد بن سلّام الجمحي البصري، المتوفى سنة ٢٣١ هـ.٣- أبو يعقوب، إسحاق بن إبراهيم، المعروف بابن راهويه المتوفى سنة ٢٣٨ هـ.٤- حرملة بن يحيى التجيبي، المتوفى سنة ٢٤٣ هـ.٥- القاضي يحيى بن أكتم المتوفى سنة ٢٤٢ هـ.٦- أبو عبد الله، الحسين بن الحسين بن حرب السلمي المروزي المتوفى سنة ٢٤٦ هـ.٧- دعبل بن علي الخزاعي، المتوفى سنة ٢٤٦ هـ.٨- أبو عبد الله، محمد بن محمد بن مرزوق بن بكير بن البهلول الباهلي البصري، المتوفى سنة ٢٤٨ هـ.٩- أبو إسحاق إبراهيم بن سفيان الزيادي، المتوفى سنة ٢٤٩ هـ.١٠- أبو حاتم، سهل بن محمد السجستاني، المتوفى سنة ٢٤٨ هـ.(١) انظر ترجمته في: كشف الظنون ٥/ ٤٤١، البداية والنهاية ١١/ ٥٢- ٥٣، الأعلام للزركلي ٤/ ١٣٧، الأنساب للسمعاني، التهذيب للأزهري ص ١٣، مراتب النحويين لأبي الطيب الحلبي ص ١٣٧، ميزان الاعتدال للذهبي ٢/ ٧٧، لسان الميزان ٣/ ٣٥٨، النجوم الزاهرة ٣/ ٧٥، الفهرست لابن النديم، تاريخ بغداد للخطيب البغدادي ٣٩٢- ٤٦٣، المنتظم في تاريخ الملوك والأمم لابن الجوزي ٥/ ١٠٢، وفيات الأعيان لابن خلكان ٢/ ٢٤٦.
11- Bü’bü' diye lakaplanan Muhammed b. Ziyâd b. Ubeydullah ez-Ziyâdî el-Basrî (h. 252’de vefat etmiştir). 12- Ebû Ya‘kûb İshak b. İbrahim b. Muhammed es-Savvâf el-Bâhilî el-Basrî (h. 253’te vefat etmiştir). 13- Ebû Osman el-Câhiz, Amr b. Bahr b. Mahbûb (h. 254’te vefat etmiştir). 14- Ebû Tâlib Zeyd b. Ahzam et-Tâî el-Basrî (h. 257’de vefat etmiştir). 15- Ebü’l-Fadl el-Abbâs b. el-Ferec er-Riyâşî (h. 257’de vefat etmiştir). 16- Ebû Sehl es-Saffâr, Abde b. Abdillâh el-Huzâî (h. 258’de vefat etmiştir). İbn Kuteybe'nin tedrisinden geçen çok sayıda âlim bulunmaktadır. Bunlardan bazıları: 1- Oğlu Ahmed, Ebû Ca‘fer Ahmed b. Abdullah b. Müslim ed-Dîneverî (h. 322’de vefat etmiştir). 2- Ahmed b. Mervân el-Mâlikî (h. 298’de vefat etmiştir). 3- Ebû Bekr Muhammed b. Halef b. el-Merzubân (h. 309’da vefat etmiştir). 4- Ebü’l-Kâsım İbrahim b. Muhammed b. Eyyûb b. Beşîr es-Sâiğ (h. 313’te vefat etmiştir). 5- Ebû Muhammed Ubeydullah b. Abdurrahmân b. Muhammed b. Îsâ es-Sükkarî (h. 323’te vefat etmiştir). 6- Ebü’l-Kâsım Ubeydullah b. Ahmed b. Abdullah b. Bükeyr et-Temîmî (h. 334’te vefat etmiştir). 7- Heyşem b. Küleyb eş-Şâmî (h. 335’te vefat etmiştir). 8- Kâsım b. Asbağ el-Endelüsî (h. 340’ta vefat etmiştir). 9- Abdullah b. Ca‘fer b. Düresteveyh el-Fesevî (h. 355’te vefat etmiştir). 10- Ebü’l-Kâsım Ubeydullah b. Muhammed b. Ca‘fer b. Muhammed el-Ezdî (h. 348’de vefat etmiştir). 11- Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyin b. İbrahim ed-Dîneverî.
١١- محمد بن زياد بن عبيد الله الزيادي البصري، المقلب ببؤبؤ، المتوفى سنة ٢٥٢ هـ.١٢- أبو يعقوب، إسحاق بن إبراهيم بن محمد الصواف الباهلي البصري، المتوفى سنة ٢٥٣ هـ.١٣- أبو عثمان الجاحظ، عمرو بن بحر بن محبوب، المتوفى سنة ٢٥٤ هـ.١٤- أبو طالب، زيد بن أخزم الطائي البصري، المتوفى سنة ٢٥٧ هـ.١٥- أبو الفضل، العباس بن الفرج الرياشي، المتوفى سنة ٢٥٧ هـ.١٦- أبو سهل الصفار، عبدة بن عبد الله الخزاعي، المتوفى سنة ٢٥٨ هـ.وقد تتلمذ على يدي ابن قتيبة عدد كبير من العلماء، منهم:١- ابنه أحمد، أبو جعفر أحمد بن عبد الله بن مسلم الدينوري، المتوفى سنة ٣٢٢ هـ.٢- أحمد بن مروان المالكي، المتوفى سنة ٢٩٨ هـ.٣- أبو بكر محمد بن خلف بن المرزبان، المتوفى سنة ٣٠٩ هـ.٤- أبو القاسم إبراهيم بن محمد بن أيوب بن بشير الصائغ، المتوفى سنة ٣١٣ هـ.٥- أبو محمد، عبيد الله بن عبد الرحمن بن محمد بن عيسى السكري، المتوفى سنة ٣٢٣ هـ.٦- أبو القاسم، عبيد الله بن أحمد بن عبد الله بن بكير التميمي، المتوفى سنة ٣٣٤ هـ.٧- الهيثم بن كليب الشامي، المتوفى سنة ٣٣٥ هـ.٨- قاسم بن أصبغ الأندلسي، المتوفى سنة ٣٤٠ هـ.٩- عبد الله بن جعفر بن درستويه الفسوي، المتوفى سنة ٣٥٥ هـ.١٠- أبو القاسم، عبيد الله بن محمد بن جعفر بن محمد الأزدي، المتوفى سنة ٣٤٨ هـ.١١- أبو بكر، أحمد بن الحسين بن إبراهيم الدينوري.
12- Ebü’l-Abbâs Muhammed b. Alî b. Ahmed el-Kercî (ö. 343). 13- Ebû Recâ Muhammed b. Hâmid b. el-Hâris el-Bağdâdî (ö. 343). İbn Kuteybe’nin eserleri: Tabakât müellifleri, İbn Kuteybe için pek çok eser zikretmişlerdir. Bunlar: 1- Âdâbü’l-Aşere. 2- Âdâbü’l-Kırâe. 3- Edebü’l-Kâtib. 4- İhtilâfü’l-Hadîs. 5- İstimâu’l-Gınâi bil-Elhân. 6- Islâhu Galati Ebî Ubeyde. 7- İrâbü’l-Kur’ân. 8- Te’vîlü’r-Rü’yâ. 9- Te’vîlü Muhtelifi’l-Hadîs. 10- Te’vîlü Müşkili’l-Kur’ân (ki bu önümüzdeki kitaptır). 11- Takvîmü’l-Lisân. 12- Tefsîru’l-Kur’ân. 13- Câmiu’l-Fıkh. 14- Câmiu’n-Nahvi’l-Kebîr. 15- Câmiu’n-Nahvi’s-Sağîr. 16- el-Cevâbâtü’l-Hâdıra. 17- Hikemü’l-Emsâl. 18- Halku’l-İnsân. 19- Delâilü’n-Nübüvve.
١٢- أبو العباس محمد بن علي بن أحمد الكرجي، المتوفى سنة ٣٤٣ هـ.١٣- أبو رجاء، محمد بن حامد بن الحارث البغدادي، المتوفى سنة ٣٤٣ هـ.مؤلفات ابن قتيبةذكر أصحاب كتب التراجم لابن قتيبة الكثير من المصنفات، وهي:١- آداب العشرة.٢- آداب القراءة.٣- أدب الكاتب.٤- اختلاف الحديث.٥- استماع الغناء بالألحان.٦- إصلاح غلط أبي عبيدة.٧- إعراب القرآن.٨- تأويل الرؤيا.٩- تأويل مختلف الحديث.١٠- تأويل مشكل القرآن (وهو الكتاب الذي بين أيدينا) .١١- تقويم اللسان.١٢- تفسير القرآن.١٣- جامع الفقه.١٤- جامع النحو الكبير.١٥- جامع النحو الصغير.١٦- الجوابات الحاضرة.١٧- حكم الأمثال.١٨- خلق الإنسان.١٩- دلائل النبوّة.
20- Dîvânü'l-Küttâb. 21- Tabakâtü'ş-Şu'arâ. 22- Uyûnü'l-Ahbâr, edebiyat ve sohbetler üzerine. 23- Uyûnü'ş-Şi'r, on kitap ihtiva eder. 24- Garîbü'l-Hadîs. 25- Garîbü'l-Kur'ân. 26- Ferâidü'd-Dürer. 27- Kitâbu Âleti'l-Kitâbe. 28- Kitâbu'l-İhtilâf fi'l-Lafz. 29- Kitâbu'l-Eşribe. 30- Kitâbu'l-Envâ'. 31- Kitâbu'l-Hikâye ve'l-Mahkî. 32- Kitâbu't-Tesviye beyne'l-Arab ve'l-Acem. 33- Kitâbu't-Tefkîh. 34- Kitâbu'l-Cerâsîm. 35- Kitâbu'l-Hayl. 36- Kitâbu'r-Redd ale'l-Müşebbihe. 37- Kitâbu'r-Redd ale'l-Kâil bi-Halkı'l-Kur'ân. 38- Kitâbu Sınâati'l-Kitâbe. 39- Kitâbu'ş-Şi'r ve'ş-Şu'arâ. 40- Kitâbu's-Sıyâm. 41- Kitâbu'l-İlm. 42- Kitâbu Fazli'l-Arab ve't-Tenbîh alâ Ulûmihâ. 43- Kitâbu'l-Kırâât.
٢٠- ديوان الكتاب.٢١- طبقات الشعراء.٢٢- عيون الأخبار، في الأدب والمحاضرات.٢٣- عيون الشعر، يحتوي على عشرة كتب.٢٤- غريب الحديث.٢٥- غريب القرآن.٢٦- فرائد الدرر.٢٧- كتاب آلة الكتابة.٢٨- كتاب الاختلاف في اللفظ.٢٩- كتاب الأشربة.٣٠- كتاب الأنواء.٣١- كتاب الحكاية والمحكي.٣٢- كتاب التسوية بين العرب والعجم.٣٣- كتاب التفقيه.٣٤- كتاب الجراثيم.٣٥- كتاب الخيل.٣٦- كتاب الرد على المشبهة.٣٧- كتاب الرد على القائل بخلق القرآن.٣٨- كتاب صناعة الكتابة.٣٩- كتاب الشعر والشعراء.٤٠- كتاب الصيام.٤١- كتاب العلم.٤٢- كتاب فضل العرب والتنبيه على علومها.٤٣- كتاب القراءات.
44- Kitâbü'l-Merâtib ve'l-Menâkıb min Uyûni'ş-Şi'r. 45- Kitâbü'l-Mesâil ve'l-Ecvibe. 46- Kitâbü'l-Maârif fi't-Târîh. 47- Kitâbü'l-Meyser ve'l-Kudâh. 48- Kitâbü'l-Vahş. 49- Kitâbü'l-Vüzerâ. 50- Muhtelifü'l-Hadîs. 51- Müşkilâtü'l-Kur'ân. 52- Meânî'ş-Şi'r, on iki kitabı ihtivâ eder. 53- Mu'cizâtü'n-Nebî sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem. İbn Kuteybe vefat etti. Talebesi Ebü'l-Kāsım İbrâhim es-Sâyiğ'in naklettiğine göre: O bir harîre yedi, sıcaklık isabet etti, sonra şiddetli bir çığlık attı, sonra öğle namazı vaktine kadar bayıldı, sonra bir saat hareket etti, sonra sakinleşti, seher vaktine kadar teşehhüd etmeye devam etti, sonra vefat etti. Bu da 276 hicrî yılının Receb ayının ilk gecesiydi.
٤٤- كتاب المراتب والمناقب من عيون الشعر.٤٥- كتاب المسائل والأجوبة.٤٦- كتاب المعارف، في التاريخ.٤٧- كتاب الميسر والقداح.٤٨- كتاب الوحش.٤٩- كتاب الوزراء.٥٠- مختلف الحديث.٥١- مشكلات القرآن.٥٢- معاني الشعر، يحتوي اثني عشر كتابا، ٥٣- معجزات النبي صلى الله عليه وآله وسلم.توفي ابن قتيبة، فيما يقول تلميذه أبو القاسم إبراهيم الصائغ: أنه أكل هريسة، فأصاب حرارة، ثم صاح صيحة شديدة، ثم أغمي عليه إلى وقت صلاة الظهر، ثم اضطرب ساعة، ثم هدأ، فما زال يتشّهد إلى وقت السحر، ثم مات، وذلك أول ليلة من رجب سنة ٢٧٦ هـ.
Mukaddime
Bismillâhirrahmânirrahîm
Abdullah b. Müslim b. Kuteybe dedi ki:
Hamd, bize doğru yolun yollarını açan, bizi Kitab'ın nûruyla hidâyete erdiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan (Kehf, 1) Allah'a mahsustur. Bilakis O, onu dosdoğru, ayrıntılı ve apaçık bir şekilde indirdi. Ona ne önünden ne de ardından bâtıl gelir. O, Hamîd ve Hakîm olan (Allah) katından indirilmedir (Fussilet, 42). O, onu şerefli kıldı, keremli kıldı, yüceltti ve büyük kıldı; ona ruh, rahmet, şifâ, hidâyet ve nûr adını verdi.
Onunla, telifindeki i‘câz sebebiyle tuzak kuranların ümitlerini kesti; acîb nazmıyla onu, zorlama yapanların hilelerinden uzak kıldı. Onu (öyle bir) kıldı ki tilâvet edilir, uzun tilâvete rağmen usanılmaz; işitilir, kulaklar ondan tiksinmez; tâze kalır, tekrarlandıkça eskimez; acâyiptir, acâyipleri tükenmez; faydalıdır, faydaları kesilmez. Onunla önceki kitapları neshetti.
Mânâlarının çoğunu az lafzında topladı. İşte bu, Resûlullah (s.a.v.)'in: «Bana Cevâmiu'l-Kelim verildi» sözünün mânâsıdır (1).
İstersen bunu bilmek istersen, Allah subhânehû'nun: «(Ey Muhammed!) Affı al, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir» (A‘râf, 199) sözünü tefekkür et. Nasıl da bu kelâm ile kendisi için her büyük ahlâkı bir araya getirmiştir. Zira (affetmek)
مقدمه المؤلفبسم الله الرّحمن الرّحيم قال عبد الله بن مسلم بن قتيبة:الحمد لله الذي نهج لنا سبل الرّشاد، وهدانا بنور الكتاب، وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً [الكهف: ١] بل نزّله قيّما مفصّلا بيّنا لا يَأْتِيهِ الْباطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ (٤٢) [فصلت: ٤٢] وشرّفه، وكرّمه، ورفعه وعظّمه، وسماه روحا ورحمة، وشفاء وهدى، ونورا.وقطع منه بمعجز التّأليف أطماع الكائدين، وأبانه بعجيب النّظم عن حيل المتكلّفين، وجعله متلوّا لا يملّ على طول التّلاوة، ومسموعا لا تمجّه الآذان، وغضّا لا يخلق على كثرة الرد، وعجيبا.لا تنقضي عجائبه، ومفيدا لا تنقطع فوائده، ونسخ به سالف الكتب.وجمع الكثير من معانيه في القليل من لفظه، وذلك معنىقول رسول الله، صلى الله عليه وآله وسلم: «أوتيت جوامع الكلم» «١» .فإن شئت أن تعرف ذلك فتدبر قوله سبحانه: خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجاهِلِينَ (١٩٩) [الأعراف: ١٩٩] كيف جمع له بهذا الكلام كل خلق عظيم، لأن في (أخذ(١) أخرجه بهذا اللفظ مسلم في المساجد حديث ٧، ٨، وأحمد في المسند ٢/ ٢٥٠، ٣١٤، ٤٤٢، ٥٠١، وابن كثير في تفسيره ٤/ ٧٢، والزبيدي في إتحاف السادة المتقين ٧/ ١١٣، وأبو نعيم في دلائل النبوة ١/ ١٤، وسعيد بن منصور في سننه ٢٨٦٢، وابن أبي شيبة في مصنفه ١١/ ٤٨٠، والمتقي الهندي في كنز العمال ٣٢٠٦٨، والعجلوني في كشف الخفا ١/ ١٤، ٣٠٨. وأخرجه بلفظ: «بعثت بجوامع الكلم ونصرت بالرعب» . البخاري ٤/ ٦٥، ٩/ ٤٧، ١١٣، ومسلم في المساجد حديث ٦، والنسائي في المجتبى ٦/ ٣، ٤، وأحمد في المسند ٢/ ٢٦٤، ٤٥٥، والشهاب في مسنده ٥٧٠، ٥٧١، والسيوطي في الدر المنثور ٤/ ٤٥٦، وابن عساكر في تهذيب تاريخ دمشق ٤/ ٤٥٦، وابن كثير في البداية والنهاية ٤/ ١٠٢، ٦/ ٤٨، والزبيدي في إتحاف السادة المتقين ٧/ ١١٣، وابن حجر في فتح الباري ١٢/ ٣٩١، ٤٠١، ١٣/ ٢٤٧، والعراقي في المغني عن حمل الأسفار ٢/ ٣٦٥، والتبريزي في مشكاة المصابيح ٥٧٤٩، وأبو عوانة في المسند ١/ ٣٩٥، وابن عبد البر في التمهيد ٥/ ٢١٩، والمتقي الهندي في كنز العمال ٣١٨٩٩، والقرطبي في تفسيره ١٠/ ٤٩.
(Afv): Bağları koparanlara sıla‑i rahim ile muâmele, zâlimleri bağışlama ve vermeyenlere ihsân ile vermedir. (Ma‘rûfu emretme) hükmü ise: Allah’a karşı takvâ, akraba ile sıla‑i rahim, dili yalandan koruma ve haram kılınanlara bakışı kısmaktır. Bu ve benzeri şeylere “örf” ve “ma‘rûf” denilmesi, her nefsin onu bilmesi ve her kalbin ona huzur bulması sebebiyledir. (Câhillerden yüz çevirme) ise: Sabır, hilim ve nefsi sefîhin münâzaasından ve inatçının mücâdelesinden tenzîh etmektir. Allah Teâlâ’nın yeri zikrederek “Ondan suyunu ve otlağını çıkardı” (Nâzi‘ât 31) buyruğu, iki şeyle yeryüzünden insanlar için gıda ve meta‘ olarak ne çıkardığına nasıl delâlet ettiğine bak: Ot, ağaç, tahıl, meyve, odun, saman‑çöp, giyecek, ateş ve tuz; zîra ateş odunlardan, tuz sudandır. Bunu kastettiğini “Sizin için ve hayvanlarınız için bir meta‘ olarak” (Nâzi‘ât 33) âyeti haber vermektedir. Yine Allah Teâlâ’nın yeryüzü bahçelerini anarak “Tek bir su ile sulanır; ama ürün bakımından bir kısmını diğerine üstün kılarız” (Ra‘d 4) buyruğu üzerinde düşün: O, bu âyetle kendi varlığına, lutuf ve inceliğine, birliğine nasıl delâlet etmiş ve kendinden sapanlara karşı nasıl delil getirmiştir. Çünkü meyvenin ortaya çıkışı sırf su ve toprakla olsaydı, aynı yerde biten ve aynı suyla sulanan bir türün tatlarında farklılık ve üstünlük bulunmaması gerekirdi. Fakat bu, Latîf ve Habîr olanın san‘atıdır. Şu âyet de benzer mahiyettedir: “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı O’nun âyetlerindendir” (Rûm 22); yani diller, görünüşler ve şekiller bakımından ayrılığı murad etmiştir. Yine O’nun “Dağları görürsün, onları durgun sanırsın; hâlbuki onlar bulut yürüyüşüyle yürür” (Neml 88) âyetindeki murad, dağların toplanıp hareket ettirileceğidir; çoklukları sebebiyle göz onları duruyor gibi görür ama onlar bulut gibi geçer. Mekânı dolduran, uçları arasındaki mesafe uzak olduğu için bakışa sığmayan her ordu da böyledir: bakan onu duruyor zanneder, oysa yürümektedir. Bu anlama işaretle el‑Ca‘dî bir orduyu tarif ederken şöyle demiştir: (1) Bu beyit tavîl veznindedir; Nâbiga el‑Ca‘dî’nin Dîvân’ında (s. 187), Lisânu’l‑Arab (صرد maddesi), Tâcu’l‑Arûs (صرد maddesi) ve el‑Me‘ânî el‑Kebîr’de (s. 891) kayıtlıdır.
العفو) : صلة القاطعين، والصفح عن الظالمين، وإعطاء المانعين.وفي (الأمر بالعرف) : تقوى الله وصلة الأرحام، وصون اللّسان عن الكذب، وغضّ الطّرف عن الحرمات.وإنما سمّي هذا وما أشبهه (عرفا) و (معروفا) ، لأن كل نفس تعرفه، وكل قلب يطمئنّ إليه.وفي (الإعراض عن الجاهلين) : الصبر، والحلم، وتنزيه النفس عن مماراة السّفيه، ومنازعة اللّجوج.وقوله تعالى: إذ ذكر الأرض فقال: أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها (٣١) [النازعات: ٣١] كيف دلّ بشيئين على جميع ما أخرجه من الأرض قوتا ومتاعا للأنام، من العشب والشجر، والحب والثمر والحطب، والعصف واللّباس، والنّار والملح، لأن النار من العيدان، والملح من الماء.وينبئك أنه أراد ذلك قوله: مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ (٣٣) [النازعات: ٣٣] .وفكّر في قوله تعالى حين ذكر جنات الأرض فقال: يُسْقى بِماءٍ واحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَها عَلى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ [الرعد: ٤] كيف دلّ على نفسه ولطفه، ووحدانيته، وهدّى للحجّة على من ضلّ عنه، لأنه لو كان ظهور الثمرة بالماء والتّربة، لوجب في القياس ألا تختلف الطعوم، ولا يقع التّفاضل في الجنس الواحد، إذا نبت في مغرس واحد، وسقي بماء واحد، ولكنّه صنع اللطيف الخبير.ونحو قوله: وَمِنْ آياتِهِ خَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوانِكُمْ [الروم: ٢٢] يريد اختلاف، اللّغات، والمناظر، والهيئات.وفي قوله تعالى: وَتَرَى الْجِبالَ تَحْسَبُها جامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ [النمل: ٨٨] يريد:أنها تجمع وتسيّر، فهي لكثرتها كأنها جامدة واقفة في رأي العين، وهي تسير سير السحاب.وكل جيش غصّ الفضاء به، لكثرته، وبعد ما بين أطرافه، فقصر عنه البصر- فكأنه في حسبان الناظر واقف وهو يسير.وإلى هذا المعنى ذهب الجعديّ في وصف جيش فقال «١» :(١) البيت من الطويل، وهو للنابغة الجعدي في ديوانه ص ١٨٧، ولسان العرب (صرد) ، وتاج العروس (صرد) والمعاني الكبير ص ٨٩١.
Nitekim (bir şair) şöyle demiştir:
"Onları dağ gibi yalçın bir yerde görürsün; hâlbuki onlar … bir ihtiyaç için duruyorlar, develer de rahat yürüyüşlerini sürdürüyor."
Allah Teâlâ'nın şu kavli hakkında: "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır" (Bakara, 2/179) — Maksadı şudur: Kan dökenden kısas alındığında, öldürmeye niyetlenen kimse bundan cayar. Böylece kısasta onun için hayat (yani canlılık) vardır; o ise öldürmektir.
Şair de bunu (bu manayı) almış ve şöyle demiştir:
"Ey Ebû Mâlik! Benden ona ulaşan bir söz ile haber ver; zira kavimler arasında azarlamada hayat vardır."
Yani: Onlar birbirlerini ayıpladıklarında, bu ayıplama aralarını düzeltir ve böylece öldürmekten vazgeçerler; işte bunda hayat vardır.
Bunu temsil edenler de almış ve "Bazı kimseleri öldürmek, herkes için bir hayat (canlılık) sebebidir" demişlerdir.
Yine "Öldürme (kısas), öldürmeyi daha çok engeller" demişlerdir.
Allah Teâlâ'nın cennet ehlinin şarabını tavsif eden şu kavli açıklanmıştır: "Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir" (Vâkıa, 56/19). Bu iki lafızla bütün şarap kusurlarının nasıl nefyedildiği; 'نزف' (aklın gitmesi) kelimesiyle aklın gitmesi, malın tükenmesi ve içkinin bitmesi gibi şeylerin nasıl bir arada zikredildiği açıktır.
Allah Teâlâ'nın şu kavli: "Onlardan seni dinleyenler de vardır; fakat sen sağırlara, hele bir de akılları yoksa, işittirebilir misin?" (Yûnus, 10/42) ve "Onlardan sana bakanlar da vardır; fakat sen körlere, hele bir de görme yetenekleri yoksa, hidâyet edebilir misin?" (Yûnus, 10/43) — İşte bu âyetler, işitmenin görmeye olan üstünlüğüne nasıl delâlet etmektedir? Çünkü sağırlıkla birlikte aklın yokluğu (da) zikredilmiş; körlükle birlikte ise yalnızca görmenin yokluğu zikredilmiştir.
Allah Teâlâ'nın şu kavli: "Şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt tabakasındadırlar; onlara asla bir yardımcı bulamazsın" (Nisâ, 4/145) — "Ancak tövbe edenler, (hallerini) düzeltenler, Allah'a sarılanlar ve dinlerini Allah'a has kılanlar müstesnadır" (Nisâ, 4/146). Bu âyet, münafıkların (Allah'a) küfredenlerden daha kötü olduğuna; Allah'ın en çok gazap ettikleri ve (O'na) dönmekten en uzak olanlar olduklarına delâlet etmektedir. Çünkü Allah onların tövbesi için (diğer günahkârlardan farklı olarak) ıslah ve (Allah'a) sarılma şartını koşmuş; başkalarına ise bu şartı koşmamıştır.
Sonra da ihlâs şartını getirmiştir. Çünkü nifak kalbin günahı, ihlâs ise kalbin tövbesidir.
(1) Bu beyit, 'basiṭ' vezninde olup Hammâm er-Rakāşî'ye nisbet edilir. Bkz. Mekâyîsü'l-Luġa, 4/377; el-Beyân ve't-Tebyîn, 2/316, 3/202, 4/85; el-Ḫizâne, 3/345. Ayrıca ‘İsâm b. ‘Ubeyd ez-Zamânî'ye nisbetle Tâcü'l-‘Arûs (ġll) maddesinde; Ebü'l-Ḳamḳām el-Esedî'ye nisbetle ‘Uyûnü'l-Aḫbâr, 1/91'de; Hişâm er-Rakāşî'ye nisbetle el-‘İḳdü'l-Ferîd, 1/80'de geçmektedir. Beytin kime ait olduğu kesin değildir. Bkz. Lisânü'l-‘Arab (ġll) maddesi.
(2) Bkz. el-Beyân ve't-Tebyîn, 2/316. Orada şu ifadeyle geçer: "Hükemâdan biri şöyle demiştir: 'Bazı kimselerin öldürülmesi, herkesin diriltilmesidir.'"
(3) Bkz. Kitâbü's-Sına‘ateyn. Orada şu ifadeyle geçer: "Öldürme (kısas), öldürmeyi daha çok engeller."
بأرعن مثل الطّود تحسب أنهم … وقوف لحاج والرّكاب تهملجوفي قوله جلّ ذكره: وَلَكُمْ فِي الْقِصاصِ حَياةٌ يا أُولِي الْأَلْبابِ [البقرة: ١٧٩] يريد أن سافك الدّم إذا أقيد منه ارتدع من كان يهمّ بالقتل، فكان في القصاص له حياة وهو قتل.وأخذه الشاعر فقال «١» :أبلغ أبا مالك عنّي مغلغلة … وفي العتاب حياة بين أقواميريد أنهم إذا تعاتبوا أصلح ما بينهم العتاب فكفّوا عن القتل، فكان في ذلك حياة.وأخذه المتمثّلون فقالوا: «بعض القتل إحياء للجميع» «٢» .وقالوا: «القتل أقلّ للقتل» «٣» .وتبيّن قوله في وصف خمر أهل الجنة: لا يُصَدَّعُونَ عَنْها وَلا يُنْزِفُونَ (١٩) [الواقعة:١٩] كيف نفى عنها بهذين اللفظين جميع عيوب الخمر، وجمع بقوله: (ولا ينزفون) عدم العقل، وذهاب المال، ونفاد الشراب.وقوله: وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كانُوا لا يَعْقِلُونَ (٤٢) وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ إِلَيْكَ أَفَأَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كانُوا لا يُبْصِرُونَ (٤٣) [يونس: ٤٢، ٤٣] كيف دلّ على فضل السّمع على البصر، حين جعل مع الصمم فقدان العقل، ولم يجعل مع العمى إلا فقدان النظر.وقوله: إِنَّ الْمُنافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيراً (١٤٥) إِلَّا الَّذِينَ تابُوا وَأَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللَّهِ وَأَخْلَصُوا دِينَهُمْ لِلَّهِ [النساء: ١٤٥، ١٤٦] فدلّ على أن المنافقين شرّ من كفر به، وأولاهم بمقته، وأبعدهم من الإنابة إليه، لأنه شرط عليهم في التوبة: الإصلاح والاعتصام، ولم يشرط ذلك على غيرهم.ثم شرط الإخلاص، لأن النّفاق ذنب القلب، والإخلاص توبة القلب.(١) البيت من البسيط، وهو لهمام الرقاشي في مقاييس اللغة ٤/ ٣٧٧، والبيان والتبيين ٢/ ٣١٦، ٣/ ٢٠٢، ٤/ ٨٥، والخزانة ٣/ ٣٤٥، ولعصام بن عبيد الزماني في تاج العروس (غلل) ، ولأبي القمقام الأسدي في عيون الأخبار ١/ ٩١، ولهشام الرقاشي في العقد الفريد ١/ ٨٠، وبلا نسبة في لسان العرب (غلل) .(٢) انظر البيان والتبيين ٢/ ٣١٦، وفيه بلفظ: وقال بعض الحكماء: قتل البعض إحياء للجميع.(٣) انظر كتاب الصناعتين، وفيه بلفظ: القتل أنفى للقتل.
Sonra şöyle buyurdu: "İşte onlar, müminlerle beraberdir" [Nisâ, 146]. "İşte onlar, müminlerdir" demedi. Sonra şöyle buyurdu: "Allah, müminlere büyük bir mükâfat verecektir" [Nisâ, 146]. Onlara (münafıklara) olan buğzundan, onlardan yüz çevirmesinden ve sözü onları anmaktan kaçınarak (onları zikretmeyerek) "onlara verecektir" demedi.
Münafıklar hakkındaki şu âyette: "Her yüksek sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır" [Münafikun, 4]; bu, onların korkaklıklarına, her gürültüye karşı tetikte olmalarına ve İslâm'a ve ehline karşı (besledikleri) kötülük beklentisine delâlet eder.
Şâir bu manayı almış –bu ihtisâr ona nereden (nasip olmuş)!– ve şöyle demiştir:
"Bir kuş olsaydı, onu (korkaklığından) Nizâr ve Zenm kabilelerini çağıran üzeri işaretli atlar sanırdın."
Şöyle ki: (Şâir) der ki: Bir kuş uçsa, onu korkaklığından, bu iki kabileyi çağıran atlar sanırdın.
Bir diğer şâir de şöyle demiştir:
"(Onlardan sonra) Her şeyi, size doğru akın eden atlar ve adamlar sanmaktan bir türlü vazgeçmedin."
Bu hususlar Kur'an'da sayamayacağımız kadar çoktur.
İlmin kıtlığı ve kötü görüş sebebiyle bazı kimseler, Yüce Allah'ın: "Güneş'i görürsün; doğduğu zaman mağaralarından sağa doğru kayar; battığı zaman da onları sola doğru geçip gider" [Kehf, 17] âyeti hakkında: "Bu sözde ne gibi bir fayda vardır? Güneşin sabah ve akşam mağaradan eğilmesinde (sapmasında) ne gibi bir haber (fayda) vardır?" demişlerdir.
Biz ise şöyle deriz: Bu haberden daha ziyade fayda olmaya lâyık olan şey nedir? Allah'ın bu söze yüklediği manadan daha ince (letâfetli) bir mâna var mıdır?
Şüphesiz Allah (azze ve celle) şunu murat etmiştir: O gençlere olan lütfunu, uyudukları yerde onları korumasını ve uyumak için en uygun yeri onlar için seçtiğini bize bildirmek istemiştir. Böylece bize, onları dağın güneş vurmayan bir yerinde (kuytu bir köşesinde) bir mağaraya yerleştirdiğini, (mağaranın) Benât...
ثم قال: فَأُولئِكَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ [النساء: ١٤٦] ولم يقل: فأولئك هم المؤمنون.ثم قال: وَسَوْفَ يُؤْتِ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ أَجْراً عَظِيماً [النساء: ١٤٦] ولم يقل وسوف يؤتيهم الله، بغضا لهم، وإعراضا عنهم، وحيدا بالكلام عن ذكرهم.وقوله في المنافقين: يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ [المنافقون: ٤] فدلّ على جبنهم، واستشرافهم لكل ناعر، ومرهج على الإسلام وأهله.وأخذه الشاعر- وأنّى له هذا الاختصار- فقال «١» :ولو أنّها عصفورة لحسبتها … مسوّمة تدعو عبيدا وأزنمايقول: لو طارت عصفورة لحسبتها من جبنك خيلا تدعو هاتين القبيلتين.وقال الآخر «٢» :ما زلت تحسب كل شيء بعدهم … خيلا تكرّ عليكم ورجالاوهذا في القرآن أكثر من أن نستقصيه.وقد قال قوم بقصور العلم وسوء النظر في قوله تعالى: وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ [الكهف: ١٧] : وما في هذا الكلام من الفائدة؟.وما في الشمس إذا مالت بالغداة والعشيّ عن الكهف من الخبر؟.ونحن نقول: وأيّ شيء أولى بأن يكون فائدة من هذا الخبر؟ وأيّ معنى ألطف مما أودع الله هذا الكلام؟.وإنما أراد عز وجل: أن يعرّفنا لطفه للفتية، وحفظه إياهم في المهجع، واختياره لهم أصلح المواضع للرّقود، فأعلمنا أنه بوّأهم كهفا في مقنأة الجبل «٣» ، مستقبلا بنات(١) البيت من الطويل، وهو لجرير في ديوانه ص ٣٢٣، وشرح شواهد المغني ٢/ ٦٦٢، وله أو للبعيث في حماسة البحتري ص ٢٦١، وللعوام بن شوذب الشيباني في العقد الفريد ٥/ ١٩٥، ولسان العرب (زنم) ، والمعاني الكبير ص ٩٢٧، ومعجم الشعراء ص ٣٠٠، والمقاصد النحوية ٤/ ٤٦٧، وبلا نسبة في تذكرة النحاة ص ٧٣، وجمهرة اللغة ص ٨٢٨، والجنى الداني ص ٢٨١، وشرح الأشموني ٣/ ٦٠٣، ومغني اللبيب ١/ ٢٧٠.(٢) البيت من الكامل، وهو لجرير في ديوانه ص ٥٣، وشرح شواهد الشافعية ص ١٢٥، والعقد الفريد ٣/ ١٣٢، وكتاب الحيوان ٥/ ٢٤٠.(٣) مقنأة الجبل: الموضع الذي لا تصيبه الشمس.
naaşlarını... Güneş onlara yaklaşmaz ve onlardan uzaklaşır: doğarken, seyrederken ve batarken. Üzerlerine girip sıcağıyla onları rahatsız etmez, sam yeliyle yüzlerini kavurmaz, renklerini değiştirmez ve elbiselerini eskitmez. Onlar mağaranın bir fercinde –yani genişçe bir yerinde– idiler ki orada rüzgârın esintisi ve serinliği onlara ulaşır, mağaranın sıkıntısını ve gamını üzerlerinden giderirdi.
Oysa onların bu âyetteki ince manayı bilmemeleri, وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ [Hac: 45] buyruğunun manasını bilmemelerinden daha şaşırtıcı değildir. Öyle ki bu hususta hayretlerini izhar etmeye ve tekrar etmeye başladılar; hatta bazı aklı evveller, soğuk şiirine misal olarak darb-ı mesel yaptılar.
İbret ve öğüt bakımından bu âyetten daha etkili ne vardır? Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, akledecek kalpleri veya işitecek kulakları olsun?" Böylece azgınlıkları sebebiyle Allah'ın helâk ettiği, isyanları yüzünden yok ettiği bir kavmin eserlerine baksınlar; o eserlerden tavanları üzerine çökmüş bomboş evler, halkının su içmesi için kullanılan kovası iptal olmuş, pınarı kesilmiş bir kuyu ve sahibinin kireçle sıvadığı yüksek saray görsünler; o saray sakinlerinden boşalmış ve harabeye yüz tutmuştur. İşte bununla öğüt alsınlar, Allah'ın azabından ve kendilerine de benzerinin gelmesinden korksunlar.
Buna benzer bir âyet de şudur: فَأَصْبَحُوا لَا يُرَى إِلَّا مَسَاكِنُهُمْ [Ahkaf: 25]. Salihler hep bununla ibret alırlar, hutbelerinde ve makamlarında bunu zikrederlerdi. Süleyman Peygamber (s.a.v.) bir harabenin yanından geçerken şöyle derdi: "Ey harabeler harabesi! Önceki halkın nerede?"
Hz. Ebû Bekir (r.a.) hutbelerinden birinde şöyle dedi: "Nerede şehirler kuranlar, onları surlarla sağlamlaştıranlar? Nerede sarayları yükseltenler ve onları mamur edenler? Nerede kendilerinden sonrakilere hayret bırakanlar? İşte meskenleri bomboş, kabirlerdeki yurtları ise virandır. Onlardan bir kimseyi hissediyor musun yahut bir fısıltı duyuyor musun?"
el-Esved b. Ya‘fer şöyle der:
a) eş-Şîd (kesre ile): Duvara kireç ve kiremit gibi sıvanan her şeye denir.
b) Beyitler bâbir (mütekârib) veznindedir. el-Esved b. Ya‘fer'e aittir. Divanı s. 26-27. Birinci beyit: Lisânü'l-'Arab (b-r-k, h-r-k), Tâcü'l-'Arûs (s-n-d), Şerhu İhtiyârâti'l-Mufaddal s. 968, Mu'cemü'l-Büldân (Ankara). İkinci beyit: Lisânü'l-'Arab (k‘b, b-r-k), Kitâbü'l-'Ayn 1/207, Tehzîbü'l-Luğa 1/325, Tâcü'l-'Arûs (k‘b, s-n-d), İhtiyârâtü'l-Mufaddal 969, eş-Şi'r ve'ş-Şu'arâ s. 261. Üçüncü beyit: Lisânü'l-'Arab (n-k-r), Tâcü'l-'Arûs (n-k-r), İhtiyârâtü'l-Mufaddal s. 970, el-Hamâsetü'l-Basriyye 2/412. Dördüncü beyit: Lisânü'l-'Arab (m-v-m), Tâcü'l-'Arûs (m-v-m).
نعش، فالشمس تزورّ عنه وتستدبره: طالعة، وجارية، وغاربة. ولا تدخل عليهم فتؤذيهم بحرّها وتلفحهم بسمومها، وتغيّر ألوانهم، وتبلي ثيابهم. وأنهم كانوا في فجوة من الكهف- أي متّسع منه- ينالهم فيه نسيم الريح وبردها، وينفي عنهم غمّة الغار وكربه.وليس جهلهم بما في هذه الآية من لطيف المعنى، بأعجب من هذا جهلهم بمعنى قوله: وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ [الحج: ٤٥] حتى أبدأوا في التعجّب منه وأعادوا، حتى ضربه بعض المجّان لبارد شعره مثلا.وهل شيء أبلغ في العبرة والعظة من هذه الآية؟ لأنه أراد: أفلم يسيروا في الأرض فتكون لهم قلوب يعقلون بها، أو آذان يسمعون بها، فينظروا إلى آثار قوم أهلكهم الله بالعتوّ، وأبادهم بالمعصية، فيروا من تلك الآثار بيوتا خاوية قد سقطت على عروشها، وبئرا كانت لشرب أهلها قد عطّل رشاؤها، وغار معينها، وقصرا بناه ملكه بالشّيد «١» قد خلا من السّكن، وتداعى بالخراب، فيتعظوا بذلك، ويخافوا من عقوبة الله وبأسه، مثل الذي نزل بهم.ونحوه قوله: فَأَصْبَحُوا لا يُرى إِلَّا مَساكِنُهُمْ [الأحقاف: ٢٥] :ولم يزل الصالحون يعتبرون بمثل هذا، ويذكرونه في خطبهم ومقاماتهم: فكان سليمان صلى الله عليه وآله وسلم، إذا مرّ بخراب قال: يا خرب الخربين أين أهلك الأوّلون؟.وقال: أبو بكر رضي الله عنه، في بعض خطبه: أين بانو المدائن ومحصّنوها بالحوائط؟ أين مشيّدو القصور، وعامروها؟ أين جاعلو العجب فيها لمن بعدهم؟ تلك منازلهم خالية، وهذه منازلهم في القبور خاوية، هل تحسّ منهم من أحد أو تسمع لهم ركزا؟.وهذا الأسود بن يعفر يقول»:(١) الشّيد، بالكسر: كل ما طلي به الحائط من جص وبلاط.(٢) الأبيات من الكامل، وهي للأسود بن يعفر في ديوانه ص ٢٦- ٢٧، والبيت الأول في لسان العرب (برق) ، (حرق) ، وتاج العروس (سند) ، وشرح اختيارات المفضل ص ٩٦٨، ومعجم البلدان (انقرة) ، والبيت الثاني في لسان العرب (كعب) ، (برق) ، وكتاب العين ١/ ٢٠٧، وتهذيب اللغة ١/ ٣٢٥، وتاج العروس (كعب) ، (سند) ، وشرح اختيارات المفضل ص ٩٦٩، والشعر والشعراء ص ٢٦١، والبيت الثالث في لسان العرب (نقر) ، وتاج العروس (نقر) ، وشرح اختيارات المفضل ص ٩٧٠، والحماسة البصرية ٢/ ٤١٢، والبيت الرابع في لسان العرب (موم) ، وتاج العروس (موم) .
Muharrak âilesinden, İyâd, Havrınak ve Sedîr ehli ile Bârık halkından, Sindedâd'daki Züşşerefât Kasrı sakinlerinden sonra ne ümit edeyim? Ankara'ya indiler; üzerlerine Fırat'ın suyu dağlardan akıp geliyor. O diyârı, yazının güzel geçmesi için Ka'b b. Mâme ile İbn Ümmi Düâd seçmişti. Rüzgârlar yurtlarının bulunduğu yer üzerinde esti; sanki belirlenmiş bir vakit üzere idiler. İşte ben nîmeti ve kendisiyle oyalanılan her şeyi bir gün çürüyüp yok olmaya mahkûm görmekteyim. İşte bu şâirler, diyarlara ağlamakta, eserleri tasvir etmektedir; sen onları ancak dem, kazık, üç taş ve kül anarken işitirsin. Nasıl olur da onlar, bu gibi eserler vasıtasıyla diyâr ehlinin hatırlanmasından ibret almazlar da Allah'ı anmaktan —halbuki O, sübhânehû, zikredilmeye en lâyık ve vasıflandırılmaya en evlâ olandır, öğüt bakımından en tesirlisidir— hayret ederler?
ماذا أؤمّل بعد آل محرّق … تركوا منازلهم وبعد إيادأهل الخورنق والسّدير وبارق … والقصر ذي الشّرفات من سندادنزلوا بأنقرة يسيل عليهم … ماء الفرات يجيء من أطوادأرض تخيّرها لطيب مقيظها … كعب بن مامة وابن أم دؤادجرت الرياح على محلّ ديارهم … فكأنهم كانوا على ميعادفأرى النعيم وكلّ ما يلهى به … يوما يصير إلى بلىّ ونفادوهذه الشّعراء تبكي الديار، وتصف الآثار، وإنما تسمعهم يذكرون دمنا وأوتادا، وأثافيّ ورمادا، فكيف لم يعجبوا من تذكّرهم أهل الديار بمثل هذه الآثار، وعجبوا من ذكر الله، سبحانه أحسن ما يذكر منها وأولاه بالصّفة، وأبلغه في الموعظة؟.
Arapların zikri ve Allah’ın onlara has kıldığı irticâlî belâgat, beyan ve mecazın genişliği babı. Kur’an’ın fazileti ise ancak nazarı çok olan, ilmi geniş olan, Arapların mezheplerini ve üsluplardaki ihtilâfını ve Allah’ın onun diline bütün dillerden ayrı olarak has kıldığı şeyi anlayan kimse tarafından bilinir. Zira bütün ümmetler içinde, Allah’ın Resûl’de hazırladığı ve kitap ile nübüvvetine delil ikame etmeyi dilediği şey için, Araplara hususî olarak verdiği irticâlî belâgat, beyan ve sahanın genişliğinden verilmiş hiçbir ümmet yoktur. Böylece onu (kitabı) onun mûcizesi kıldı; nasıl ki bütün peygamberlerin mûcizesini, içinde gönderildikleri zamanın en benzer şeylerinden kıldıysa: Musa için denizin yarılması, el (beyaz el), asa, ve Tîh çölünde taştan tatlı su fışkırtması… sihir zamanındaki diğer alâmetlerine kadar. İsa için ölüleri diriltme, çamurdan kuş yaratma, kör ve alacalıyı iyileştirme… tıp zamanındaki diğer alâmetlerine kadar. Muhammed (s.a.v.) için ise, ins ve cin toplansa onun benzerini getiremeyecekleri, hatta birbirlerine yardımcı olsalar dahi getiremeyecekleri Kitap… beyan zamanındaki diğer alâmetlerine kadar. İşte Araplardan hatip, bir nikâh, kan diyeti, teşvik, sulh veya buna benzer bir konuda irticalen söz söylediğinde, onu tek bir vadiden getirmez, bilakis farklı üsluplar kullanır: Bazen hafifletme kastıyla kısaltır, bazen anlatma kastıyla uzatır, bazen pekiştirme kastıyla tekrar eder, bazı mânâlarını gizler ki dinleyenlerin çoğuna kapalı kalır, bazılarını açar ki aceminin biri bile anlar, bir şeye işaret eder ve bir şeyi kinaye yoluyla ifade eder. Söze olan ihtimamı, hâle, meclisin büyüklüğüne, kalabalığın çokluğuna ve makamın yüceliğine göre olur. Sonra sözün tamamını her yönüyle tertemiz, her türlü safâdan geçirilmiş olarak getirmez; bilakis onu karıştırır ve katıştırır ki eksik ile bolu, zayıf ile sağlamı göstersin. Eğer onun tamamını…
باب ذكر العرب وما خصّهم الله به من العارضة والبيان واتّساع المجازوإنما يعرف فضل القرآن من كثر نظره، واتسع علمه، وفهم مذاهب العرب وافتنانها في الأساليب، وما خصّ الله به لغتها دون جميع اللغات، فإنه ليس في جميع الأمم أمّة أوتيت من العارضة، والبيان، واتساع المجال، ما أوتيته العرب خصّيصى من الله، لما أرهصه في الرسول، وأراده من إقامة الدليل على نبوّته بالكتاب، فجعله علمه، كما جعل علم كل نبي من المرسلين من أشبه الأمور بما في زمانه المبعوث فيه:فكان لموسى فلق البحر، واليد، والعصا، وتفجّر الحجر في التّيه بالماء الرّواء، إلى سائر أعلامه زمن السّحر.وكان لعيسى إحياء الموتى، وخلق الطير من الطين، وإبراء الأكمه والأبرص، إلى سائر أعلامه زمن الطب.وكان لمحمد صلى الله عليه وآله وسلم، الكتاب الذي لو اجتمعت الإنس والجن على أن يأتوا بمثله، لم يأتوا به، ولو كان بعضهم لبعض ظهيرا، إلى سائر أعلامه زمن البيان.فالخطيب من العرب، إذا ارتجل كلاما في نكاح، أو حمالة، أو تحضيض، أو صلح، أو ما أشبه ذلك- لم يأت به من واد واحد، بل يفتنّ: فيختصر تارة إرادة التخفيف، ويطيل تارة إرادة الإفهام، ويكرّر تارة إرادة التوكيد، ويخفي بعض معانيه حتى يغمض على أكثر السامعين، ويكشف بعضها حتى يفهمه بعض الأعجميين، ويشير إلى الشيء ويكني عن الشيء.وتكون عنايته بالكلام على حسب الحال، وقدر الحفل، وكثرة الحشد، وجلالة المقام.ثمّ لا يأتي بالكلام كلّه، مهذّبا كلّ التّهذيب، ومصفّى كلّ التّصفية، بل تجده يمزج ويشوب، ليدل بالنّاقص على الوافر، وبالغثّ على السمين. ولو جعله كلّه