Kitap: Me‘âni’l-Kur’ân ve İ‘râbuhû
Müellif: İbrâhim b. es-Serî b. Sehl, Ebû İshâk ez-Zeccâc (ö. 311/923)
Tahkik: Abdülcelîl Abduh Şelebî
Yayınevi: Âlemü’l-Kütüb, Beyrut
Baskı: Birinci Baskı, 1408 h. / 1988 m.
Cilt Sayısı: 5
Şâmile’ye Hazırlayan: Ebû İbrahim Hassânîn
[Kitap numaralandırması matbu nüshayla uyumludur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
معاني القرآن وإعرابه للزجاج (الزجاج)القسم: التفسيرالكتاب: معاني القرآن وإعرابهالمؤلف: إبراهيم بن السري بن سهل، أبو إسحاق الزجاج (ت ٣١١هـ)المحقق: عبد الجليل عبده شلبيالناشر: عالم الكتب - بيروتالطبعة: الأولى ١٤٠٨ هـ - ١٩٨٨ معدد الأجزاء: ٥أعده للشاملة: أبو إبراهيم حسانين[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm. [Me‘âni’l-Kur’ân ve İ‘râbuhû]
Müellif: İbrâhim b. es-Serî b. Sehl, Ebû İshâk ez-Zeccâc (ö. 311 H)
Nâşir: Âlemü’l-Kütüb - Beyrut
Tab‘ı: Birinci Baskı, 1408 H - 1988
Cild Adedi: 5
Eseri el-Şâmile’ye hazırlayan: Ebû İbrâhim Hassânîn
[Metin numaralandırması basılı nüshaya uygundur ve tefsir karşılaştırma hizmeti kapsamındadır]
Önemli ve zarurî uyarılar:
Birincisi: Kitaba dair medihleri, faydaları ve nâdir bulunan hususiyetleri saymakla bitmez. Ancak kendisine iki husus yöneltilebilir:
Birincisi: Bazı İsrâiliyyât’ı ne tasvip ne de inkâr ederek zikretmesidir.
İkincisi: Mütevatir kıraatlerden bazısını tenkit etmesi ve aralarında tercih yapmasıdır. Bu hususta İmam Taberî ve Zemahşerî gibi bazı müfessirlerle aynı yolu izlemiştir.
İkincisi: Kitabın tahkiki ve basımıyla ilgili olarak, utandırıcı ve benim gönlümü daraltan bazı durumlar tespit ettim. Bunlar beni, bu kitabın tahkik edilip bu kötü şekilde yayımlanmasının, bu büyük eserin heybeti ve değeriyle bağdaşmayan ticari bir iş olduğuna hükmetmeye sevk etmektedir.
Allah, bizi de kitabın muhakkikini de neşrini üstlenen yayınevi erbabını da bağışlasın.
Ancak Allâh’a, bu kırığı –muktedir olduğum ölçüde– onarma fırsatı verdiği için hamd ediyorum.
Bu sorunlar şunlardan ibarettir:
1. Mushaf âyetlerinde tashif ve hatalar; birçok yerde harekelemenin doğru olmaması.
2. Bazı âyetlerin tefsirinin yanlış yere konulması.
3. Farklı kıraatler arasındaki karşılaştırmada harekelerin göz ardı edilmesi.
Hatta bazen harekeler ters çevrilmekte, bu da okuyucunun işini zorlaştırmaktadır. Bu da benim mesaimi iki kat artırmıştır.
4. Şiir beyitlerinde sayılamayacak kadar hata.
5. Yazmada müphem olan onlarca kelimeyi muhakkik olduğu gibi nakletmiş, düzeltme gereği duymamış; bunları düzeltmek veya doğrusunu tespit etmek için dil, tefsir ve kıraat kitaplarına bakma zahmetine dahi katlanmamıştır. Hatta hayret vericidir ki kendi anlayışına göre dipnotlarında bunları yorumlamaya çalışmıştır. Buna sadece bir örnek vereceğim:
Allah Teâlâ’nın Necm Sûresi’ndeki şu kavli: {عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى} (15) ayeti bir rivayette {عِنْدَهَا جَنَّهُ الْمَأْوَى} şeklinde –he ile– okunmuştur. Kitabın metni bu şekilde sona ermektedir.
Kastedilen, {جَنَّهُ} (geçmiş zaman fiili, yani “me’vâ onu örttü”) anlamındadır. Fakat muhakkik bunu {عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى} şeklinde yazmış ve dipnotunda “yani el-mehvâ” diyerek açıklamıştır. Siz hiç “cennetü’l-mehvâ” diye bir şey duydunuz mu?
6. Allah Teâlâ bize, tüm bunları –ister Lisânü’l-Arab’dan isterse tefsirlerden, özellikle de İbnü’l-Cevzî’nin Zâdü’l-Mesîr adlı eserinden– düzeltme imkânı verdi. Zira İbnü’l-Cevzî, Zeccâc’tan –Allah ikisine de rahmet etsin– çokça nakilde bulunmuştur.
7. Kitabı, Allâme Semîn el-Halebî’nin izah edici dipnotlarıyla süsledim. Bu, bu kıymetli eserin nurlarına eklenmiş bir ışıktır.
8. Bazı müşkil âyetlerle ilgili olarak müfessirlerin –İmam Fahruddîn er-Râzî ile İmam Zeynüddîn Muhammed b. Ebî Bekir er-Râzî gibi– bazı açıklamalarını ekledim. Mesela:
Allah Teâlâ’nın: {فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ مِمَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَءُونَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ} kavli ile yine Allah Teâlâ’nın cennet ve cehennem ehli hakkında: {خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ} kavli gibi.
9. Kitapta zikredilen İsrâiliyyât’a –az da olsa– gerekli cevaplar verilmiştir.
10. Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Zeccâc’ın “Me‘âni’l-Kur’ân ve İ‘râbuhû” adlı eserinin yazmasından Nâs Sûresi’nin yazımı tamamlanmıştır. Allah, kerim kardeşimiz Mahmûd eş-Şuveyhî’yi hayırla mükâfatlandırsın. Zira bizi, Doktor Hâtim Sâlih ed-Dâmin’in –Allah ecrini versin– Zeccâc’ın Nâs Sûresi tefsirini ihtiva eden bir nüshayı konu alan araştırmasına yönlendirdi.
11. Elhamdülillah ki O’nun nimetiyle salih ameller tamamlanır. Kitap şu anda tatmin edici bir şekilde yayımlanmıştır. Kim bir hata bulursa lütfen düzeltsin ve bilsin ki, Kur’ân’dan başka hiçbir kitap kusursuzlukla vasıflanmamıştır.
* * *
Allah’tan bu ameli, O’nun kerim yüzüne halis kılmasını niyaz ederim.
بسم الله الرحمن الرحيمـ[معاني القرآن وإعرابه]ـالمؤلف: إبراهيم بن السري بن سهل، أبو إسحاق الزجاج (المتوفى: ٣١١ هـ)الناشر: عالم الكتب - بيروتالطبعة: الأولى ١٤٠٨ هـ - ١٩٨٨ معدد الأجزاء: ٥أعده للشاملة/ أبو إبراهيم حسانين[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع وهو ضمن خدمة مقارنة التفاسير]تنبيهات مهمة وضروريةأولاً: بخصوص الكتاب فمحاسنه وفوائده وفرائده فاقت الحصرولكن يؤخذ عليه أمران:أولهما: ذكره لبعض الإسرائيليات دون إقرار أو إنكار.والثاني: الطعن في بعض القراءات المتواترة والترجيح بينها، شأنه في ذلك شأن بعض المفسرين كالإمام الطبري والزمخشري.ثانيا بخصوص تحقيق الكتاب وطباعتهوجدت بعض الأمور المخجلة والتي ضاق بها صدري مما يجعلني أجزم بأن تحقيق هذا الكتب وإخراجه بهذه الصورة الرديئة عمل سوقي لا يتناسب مع جلال هذا السفر العظيم وقدرهغفر الله لنا ولمحقق الكتاب وأصحاب الدار التي تولَّت نشرهلكني أحمدُ الله أن وفقني لجبر هذا الكسر - قدر طاقتي المحدودة:هذه الأمور تتلخص في الآتي:١ - تصحيف وأخطاء في الآيات القرآنية وعدم صحة الضبط في كثير من المواضع.٢ - وضع تفسير بعض الآيات في غير موضعها٣ - إهمال التشكيل والضبط في المقارنة بين القراءات المتنوعةبل أحيانا يقلب التشكيل فيشكل الأمر على القارئمما جعل جهدي مضاعفاً٤ - أخطاءٌ فاقت الحصر في الأبيات الشعرية٥ - عشرات الكلمات المشتبهة في المخطوط ينقلها المحقق كما هي دون تصويب ولم يكلف نفسه الرجوع إلى كتب اللغة والتفسير والقراءات لتصويبها أو الوقوف على الحق فيها، بل من العجيب أنه يحاول أن يفسرها في تعليقاته وفق فهمه، وأَذكر مثالاً واحداً لذلك فقطفي قوله تعالى في سورة النجم (عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى (١٥)وقرئت (عِنْدَهَا جَنَّهُ الْمَأْوَى) - بالهاء - انتهى نص الكتابوالمراد جَنَّهُ (فعل ماض بمعنى ستره المأوى)لكنه المحقق كتبها هكذا (عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى)وعلق عليها بقوله (أي المهوى)فهل سمعتم بجنة المهوى٦ - وفقنا الله تعالى لتصويب ذلك كلهإما من لسان العرب أو التفاسير - خصوصاً - تفسير (زاد المسير) لابن الجوزي فقد كان كثير النقل عن الزجاج - رحمهما الله -٧ - زَيَّنتُ الكتاب بتعليقاتٍ للعلامة السَّمين الحلبي زيادة في الإيضاحوهو نور يضاف إلى أنوار هذا الكتاب النفيس٨ - أضفت بعض تعليقات المفسرين كالإمام فخر الدين الرَّازيوالإمام زين الدين محمد بن أبى بكر الرَّازى على بعض الآيات المشكلةكقوله تعالى (فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ مِمَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَءُونَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ)وقوله تعالى في حق أهل الجنة والنار (خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ)٩ - تمَّ الرد على ما ذكر من إسرائيليات في الكتاب وإن كانت قليله.١٠ - الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ تَمَّ كتابةُ سورة النَّاسِ من مخطوط معاني القرآن وإعرابه للزجاج، وجزى اللَّهُ أخانا المفضال " محمود الشويحي " خيراً فقد أرشدنا إلى بحث للدكتور حاتم صالح الضامن - كتب الله أجره - يحتوي على نسخة فيها تفسير سورة النَّاسِ للزَّجَّاج.١١ - الحمد لله الذي بنعمته تتم الصالحات أخرج الكتاب الآن بصورة مرضية، ومن وجد خطأ فليصلحه برفقٍ، وليعلم أنَّ الكمالَ لم يحظَ به كتابٌ قط إلا القرآن* * *أسأل الله أن يجعل هذا العمل خالصاً لوجهه الكريم
Nisâ Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Allah azze ve cellenin şu kavli: (Yâ eyyuhe’n-nâsu’t-tekû rabbekumullezî halakaküm min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisâen vettekūllâhellezî tesâelûne bihî ve’l-erhâm, innellâhe kâne aleyküm rakîbâ.) (1)
Allah sûreye öğütle (mev‘iza) başladı. O'nun bir olduğunu ve hakkının azze ve celle'ye takva ile saygı gösterilmesi gerektiğini bildirerek şöyle buyurdu:
(ellezî halakaküm min nefsin vâhidetin) yani Âdem (a.s.)'den. Denir ki dilde 'vâhide' denmesinin sebebi, 'nefs' lafzının müennes olmasıdır, burada anlamı müzekkerdir; eğer 'min nefsin vâhid' denseydi de caiz olurdu.
(ve halaka minhâ zevcehâ) Havvâ'yı, Âdem'in kaburga kemiklerinden bir kaburgadan yarattı. Allah bütün insanları ondan yaydı.
'Besse' kelimesinin anlamı 'neşretmek'tir. 'Allah halkı besse' denir. Allah azze ve celle (ke’l-ferâşi’l-mebsûs) buyurmuştur ki bu da besse fiiline işarettir. Bazı Araplar 'ebesse’llâhu’l-halka' derler. 'Besestüke sırrî' ve 'ebestüke sırrî' denir.
Allah azze ve cellenin şu kavli: (vettekūllâhellezî tesâelûne bihî)
سورة النساءبسم الله الرحمن الرحيم قوله عز وجل (يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (١)ابتدأ اللَّه السورة بالموعظة. أخبر بما يوجب أنه واحد وأن حقهعز وجل أن يُتَقى فقال:(الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ)يعني من آدم عليه السلام، وإنما قيل في اللغة واحدة لأن لفظ النفسمؤَنث، ومعناها مذكر في هذا الموضع، ولو قيل من نفس واحد لجاز.(وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا)حواءَ خُلِقتْ من ضِلْع من أضْلاع آدَم، وبث اللَّه جميع خلق الناسمنها.ومعنى " بَث " نشر، يقال: بث الله الخلق، وقال عز وجل(كَالفَرَاشِ المبْثُوثِ)،، فهذا يدل على بث.وبعض العرب يقول أبث اللَّهُ الخلقَ، ويُقَال بَثَثتُك سِري وأبْثثتك سِري.وقوله عز وجل: (وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ)
Tahfîf [okunuşu] "tetesâelûne"dir; aslı "tetesâelûne" dir. Bu iki harfin mahrecinin birbirine yakınlığı sebebiyle tâ, sîn'e idgâm edilmiştir. Kim de tahfîf ile okursa, aslı "tetesâelûne"dir; ancak iki tâ’nın bir araya gelmesi sebebiyle ikinci tâ hazfedilmiştir. Zira telaffuzda bu ağır gelir, bu sebeple hafifletmek maksadıyla hazfedilmiştir; çünkü kelâm [anlamca] kapalı değildir. "Tesâelûne bihî"nin mânâsı: "O'nun adına haklarınızı talep ediyorsunuz" demektir.
(VE'L-ERHÂM)
İyi/kabul edilen kıraat, "erhâm" lafzının nasbıdır. Mânâ şudur: "Akrabalık bağlarını kesmekten sakının." "Erhâm"ın cerri ise Arapça'da hatadır; ancak şiir zarureti halinde câiz olur (1). Aynı şekilde din hususunda da büyük bir hatadır; çünkü Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Babalarınız adına yemin etmeyiniz." O halde, bu kıraate göre nasıl olur da "O'nun ve rahmin adıyla birbirinizden bir şey istiyorsunuz" denilebilir?
Ebû İshak İsmâil b. İshak'ın, Allah'tan başkasıyla yemin etmenin büyük bir iş olduğu ve bunun, rivayetin getirdiği üzere yalnızca Allah Azze ve Celle'ye mahsus bulunduğu kanaatinde olduğunu gördüm.
Arapça yönünden ise, nahivcilerin icmâına göre, cer halindeki bir zamire, câr harfi açıkça zikredilmeksizin, görünür bir ismin atfedilmesi kabîhtir. Nahivciler şunu istikbâh ederler: "Merartu bihî ve Zeydin." (Onun ve Zeyd'in yanından geçtim) ve "Bike ve Zeydin." (Sana ve Zeyd'e) – ancak câr harfi açıkça zikredilirse, meselâ "bike ve bi-Zeydin" denilirse [caizdir]. Bazıları şöyle demiştir: Çünkü mecrûr [olan zamir], kendisinden ayrılmayan muttasıl bir harftir; adeta ismin üzerindeki tenvin gibidir. Bu sebeple, kendi başına durabilen bir ismin, kendi başına duramayan bir isme atfedilmesi kabîh görülmüştür.
Mâzî ise bunu ikna edici bir şekilde şöyle açıklamıştır: "Atıfta ikinci [ism], birinciye ortaktır. Eğer birinci isim, [kendisine] ortak olmaya elverişli ise" (…)
(1) es-Semîn şöyle demiştir: "{Ve'l-Erhâm} âyetinde cumhur, "erhâm"ın mîm'ini nasb ile okumuştur. Bunda iki vecih vardır: Birincisi, lafza-i celâle atfedilmiş olmasıdır; yani: 'Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının.' Bazıları mahzuf bir muzâf takdir ederek 'akraba bağlarını kesmekten sakının' şeklinde anlamıştır. 'Bu hakikatte, hâssın âmm üzerine atfıdır; zira "Allah'tan sakının" ifadesi O'na muhalefet etmekten sakınmak demektir; akraba bağlarını kesmek de buna dâhildir' denilmiştir. İkincisi, 'bihî' ifadesindeki mecrûrun mahalline atfen mensubtur; nitekim 'Merartu bi-Zeydin ve Amren' denilir. Çünkü lafzen ona tâbi olmayınca mevzi itibarıyla tâbi olunmuştur. Bu kıraati, Abdullah'ın 've bi'l-erhâm' şeklindeki kıraati de desteklemektedir. Ebü'l-Bekâ' şöyle demiştir: 'O'nu ve rahimleri tazim ediyorsunuz; çünkü O'nun adına yemin etmek O'nu tazimdir.'"
Hamza ise "ve'l-erhâmi" şeklinde cer ile okumuştur. Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Câr harfini tekrar etmeksizin, 'bihî'deki mecrûr zamine atıftır. Basralılar bunu câiz görmezler. Bu meselenin tahkiki daha önce geçmiş olup bunda üç mezhep bulunduğu belirtilmiştir. Her grubun delili ise Allah Teâlâ'nın "ve kufrun bihî ve'l-mescidi" (Bakara, 217) âyetidir.
Zeccâc ve başkaları gibi bir topluluk bu kıraati tenkit etmişlerdir. Hatta bizzat bu kıraati câiz gören Ferrâ'dan şöyle rivayet edilir: "Bana Şerîk b. Abdullah, A'meş'ten, o da İbrahim'den naklen: 'Ve'l-erhâmi' (erhâmı cer ile) onların 'es'elüke billâhi ve'r-rahimi' (Allah ve rahim hakkı için senden istiyorum) sözleri gibidir, dedi. Ferrâ: 'Bu kabîhtir; çünkü Araplar, kendisine işaret edilmiş mecrûr bir zamire, mecrûru reddetmezler' demiştir."
İkincisi: Mecrûr zamine atfedilmiş değildir; bilakis vav, kasem içindir ve kesme harfi ile mecrûr olup kendisine yemin edilmiştir. Yeminin cevabı ise "muhakkak ki Allah üzerinize rakîbdir" ifadesidir. Bu görüş iki yönden zayıflatılmıştır: Birincisi: Nasb kıraati ile "bi'l-erhâm" şeklinde cer harfinin açıkça zikredilmesi buna mânidir; aslolan kıraatlerin uyumudur. İkincisi: Allah Teâlâ'dan başkasına yemin edilmesi yasaklanmıştır; hadisler de bunu açıkça beyan etmektedir.
Bazıları, bundan kaçınmak için bir muzâf takdir ederek şöyle demiştir: "Takdiri 've Rabbi'l-erhâm' (Rahimlerin Rabbine yemin olsun) şeklindedir." Ebü'l-Bekâ' der ki: "Bundan önceki [Allah adına yemin), bunun yerine geçmiştir." Şöyle diyen birine de [şu cevap verilebilir]: "Allah Teâlâ, dilediğine -güneş, yıldız, gece gibi mahlûkatına yemin ettiği gibi- yemin edebilir; ne var ki biz bundan nehyedilmiş olsak da." Ancak mâna bakımından maksat yemin değildir. O halde bu kıraati zamire atıf olarak hamletmek evlâdır. Bu kıraati tenkit edenlerin tenkidine itibar edilmez. Zira Hamza, kendisini zayıf bir kıraat nakletmekten men eden yüksek mertebeye sahiptir.
Abdullah [b. Mes'ûd] ayrıca "ve'l-erhâmu" şeklinde ref' ile okumuştur. Bu mübteda üzeredir, haberi ise mahzuftur. İbn Atıyye şöyle takdir etmiştir: "O hâlde, sıla-i rahim edilmeye ehl olanlardır." Zemahşerî ise şöyle takdir etmiştir: "Rahimler, kendilerinden sakınılacak veya kendileriyle birbirlerine dilekte bulunulacak şeylerdendir." Bu takdir, hem lafzî hem mânevî delâlet bakımından daha güzeldir. Birincisi ise sadece mânevî delâlete dayanır. Ebü'l-Bekâ' ise şöyle takdir etmiştir: "Rahimler saygındır; yani hürmetleri vaciptir." [es-Semîn, ed-Dürrü'l-Masûn'dan naklen] (…)
Allâme Âlûsî şöyle demiştir: "{Ve'l-Erhâm} nasb iledir. Bu, ya câr ve mecrûrun mahalline atfedilmiştir -eğer mahal ikisine aitse- veya mecrûrun mahalline atfedilmiştir -eğer mahal yalnız ona aitse-. Söz, 'Merartu bi-Zeydin ve Amren' sözü gibidir. Bunu, 'tesâelûne bihî ve bi'l-erhâm' kıraati de desteklemektedir. Nitekim onlar, rahimleri de Allah adına sorup dilekte bulunmada birlikte zikrederler ve 'Allah Teâlâ hakkı için, Allah Sübhânehû hakkı için ve rahim hakkı için senden istiyorum' derlerdi. Bunu birden çok âlim Mücâhid'den rivayet etmiştir. Bu, Fârisî ve Ali b. Îsâ'nın tercihidir."
"Ya da lafza-i celâle atfedilmiştir; yani: 'Allah Teâlâ'dan ve rahimlerden sakının; onları sılada bulunun, kesmeyin. Zira rahmi kesmek, kendisinden sakınılması gereken bir şeydir.' Bu, İbn Humeyd'in Mücâhid'den, Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan, İbnü'l-Münzir'in İkrime'den rivayetidir. Ebû Ca'fer (r.a.)'den de hikâye edilmiştir. Ferrâ ve Zeccâc bunu tercih etmiştir."
Vâhidî, nasbı iğrâ üzere olma ihtimalini de câiz görmüştür; yani: "Rahimlere sarılın, onları sılada bulunun."
Hamza ise cer ile okumuştur. Meşhur olan, bunun mecrûr zamine atıf olmasıdır. Nahivcilerin çoğu, mecrûr zamirin şiddetli ittisali sebebiyle kelimenin bir parçası gibi olduğunu, dolayısıyla kelimenin bir parçasına atıf yapılamayacağı gibi buna da atıf yapılamayacağı gerekçesiyle bunu zayıf görmüştür.
Hamza'yı bu kıraati sebebiyle ilk tenkit eden Ebû'l-Abbâs el-Müberred olmuş, hatta 'Bu kıraatle okumak helâl olmaz' demiştir. Bu tenkitte ona İbn Atıyye de dâhil olmak üzere bir topluluk tâbi olmuştur. İbn Atıyye, bu kıraatin iki yönden reddedildiğini ileri sürmüştür:
Birincisi: Rahimlerin, kendileriyle birbirlerine dilekte bulunulan şeylerden olduğunun zikredilmesinin, takvâya teşvikte bir mânâsı yoktur. Bundan maksat, rahimlerle birbirlerine dilekte bulunulduğunu haber vermekten başka bir fayda olmadığı gibi, bu da fesâhata halel getirir.
İkincisi: Bu şekilde zikredilmesi, onlarla dilekte bulunmayı ve hürmetlerine yemin etmeyi tazammun eder. Oysa sahîh hadis bunu reddeder. Nitekim Şeyhân, O'ndan (s.a.v.) şöyle rivayet etmişlerdir: "Kim yemin edecekse, Allah'a yemin etsin veya sussun."
Sen de bilirsin ki Hamza, bunu kendiliğinden okumamıştır; aksine bütün Kur'an'ı Süleyman b. Mihran el-A'meş, İmam İbn A'yen, Muhammed b. Ebî Leylâ, Ca'fer b. Muhammed es-Sâdık'tan almıştır. Ca'fer, sâlih, vera' sahibi, hadiste güvenilir ve üçüncü tabakadandır.
İmam Ebû Hanîfe, Sevrt ve Yahyâ b. Âdem onun hakkında: "Hamza, kıraat ve ferâiz ilminde insanları geride bırakmıştır" demişlerdir. Ondan bir topluluk ders almış ve ona talebelik etmiştir. Bunların arasında Kûfe'nin kıraat ve Arapça imamı Ebü'l-Hasan el-Kisâî de vardır. Kisâî, dinin sütunlarının 'Onların kıraati Resûlullah (s.a.v.)'den mütevâtirdir' dedikleri yedi kıraat imamından biridir. Hamza bu kıraati yalnız başına okumamış, bilakis yedi imam dışında İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, İbrahim en-Nehaî, Hasan el-Basrî, Katâde, Mücâhid ve başkalarından oluşan bir cemaat da bu kıraati okumuştur. Nitekim İbn Yaîş bunu nakletmiştir. O halde bu imama yönelik tenkit, son derece çirkin, haddini aşan ve çirkin bir iştir; belki de bundan küfür korkulur.
Mecrûr zamire atfın imkânsızlığı meselesine gelince; bu, Basralıların mezhebidir. Biz onlara uymakla mükellef değiliz. Ebû Hayyân, 'el-Bahr' adlı eserinde onları reddeden sözü uzatmış ve onların görüşünün sahih olmadığını, aksine sahih olanın Kûfelilerin cevaza giden görüşü olduğunu iddia etmiştir. Bu, Arap dilinde nesir ve nazım olarak gelmiştir. İbn Mâlik de bu görüşe gitmiştir.
"Rahimlerin böyle anılmasının takvâya teşvikte bir mânâsı yoktur" sözü ise, düşük bir sözdür. Çünkü takvâ, kulların haklarını da içeren hususî bir takvâ olarak anlaşılırsa -ki sıla-i rahim de bunun cümlesindendir- rahimlerle birbirlerine dilekte bulunmak, şüphesiz bunu gerektirir. Eğer daha genel anlaşılırsa, bu da onun kapsamına girer.
"Bunda, onlarla dilekte bulunmanın ve hürmetlerine yemin etmenin tazammunu söz konusudur; hadis de Allah'tan başkasına yemini nehyettiği için bunu reddeder" şeklindeki şüpheye gelince, buna şöyle cevap verilmiştir: "Allah'tan başkasına mutlak olarak yeminin nehyedildiğini kabul etmiyoruz. Bilakis nehyedilen, yerine getirilmesinin vacip olduğu itikadıyla yapılan yemindir. Te'kid maksadıyla yapılan yemin ise bir beis yoktur. Nitekim haberde: 'Eğer doğru söylüyorsa, babası hakkı için, [o] kurtuluşa ermiştir' buyrulmuştur."
Bazıları, bir kimsenin başka birine "Rahim hakkı için senden istiyorum, şöyle yap" demesindeki maksadın sadece istirham/merhamet dilemek olduğunu, "Rahim hakkı için mutlaka şöyle yapacağım" veya "Rahim hakkı için şöyle yaptım" demek gibi olmadığını belirtmişlerdir. Dolayısıyla bu, nehyin konusuyla hiçbir ilgisi bulunmaz.
"Maksadın burada, cahiliye döneminde yaptıklarını hikâye etmek olduğu" sözünde ise gizli kalmayan bir şey vardır; bunu anla!
İbn Cinnî bu kıraati başka bir şekilde de tahric etmiştir. 'el-Hasâis' adlı eserinde 'Hazfedilen şey, delil ona delâlet ettiğinde, lafzı zikredilmiş hükmünde olur' başlığı altında şöyle der: "Bir ev resmi, durduğu yerde…" [beyti] – yani 'Rabbi resmi dârin' (Bir ev resminin sahibi...). Rübe'ye 'Nasılsın?' denildiğinde 'Hayır, Allah sana afiyet versin' derdi; yani 'bi-hayrin' (Hayır ile) -hâlin delâletiyle bâ harfini hazfederdi."
Hamza'nın kıraati de bizce buna benzer bir şekilde yorumlanır. 'el-Mufassal Şerhi'nde, bu kıraatte bâ harfinin, önce zikredilmesi sebebiyle hazfedildiği belirtilmiştir. Zemahşerî de 'Ahâcî'sinde bu yolu benimsemiştir. 'Keşşâf' sahibi, bunun, Basralılar'ın çoğuna göre birinci tahricten daha yakın olduğunu, zira 'Allah'a yemin olsun ki mutlaka yapacağım' ve 'Abdullah ve kardeşi gibi değil' gibi ifadelerde câr harfinin izmârının sabit olduğunu, sabit olana hamletmenin vecih olduğunu nakletmiştir.
Bazılarından nakledildiğine göre vav, kasem içindir; tıpkı "Allah'tan sakın, Allah'a yemin olsun ki O seni mutlaka görüyor" sözündeki gibi. Fâ'nın terk edilmesi, isti'nâfın iki asıldan daha kuvvetli olması sebebiyledir. Bu da güzel bir vecihtir.
İbn Zeyd "ve'l-erhâmu" şeklinde ref' ile okumuştur. Bu, haberi mahzuf bir mübteda olması üzeredir. Yani: "Rahimler de öyledir; yani 'ittakû' (sakının) karinesiyle, kendilerinden sakınılacak şeylerdendir; veya 'tesâelûne' karinesiyle, kendileriyle birbirlerine dilekte bulunulacak şeylerdendir." İbn Atıyye, haberi "sıla-i rahime ehl olanlardır" şeklinde takdir etmiştir. İbn Cinnî ise "mutlaka sıla-i rahim etmeniz ve ona ihtimam göstermeniz gereken şeylerdendir" şeklinde takdir etmiştir. Bu durumda cümle muhtemelen itiraziyyedir. Aksi takdirde atıfta kapalılık vardır. Yüce Allah, rahimleri kendi ismiyle birlikte zikrederek, onlara sıla-i rahimin kendi nezdindeki önemine dikkat çekmiştir."
[Âlûsî, Rûhu'l-Me'ânî, 4/184-185]
بالتشديد، فالأصل تتساءلون. وأدْغمت التاءُ في السين لقرب مكان هذهمن هذه. ومن قرأ بالتخفيف فالأصل تتساءَلُون، إلا أن التاءَ الثانية حذفتلاجتماع التَاءَيْن، وذلك يُستثقل في اللفْظ فوقع الحذف استخفافاً، لأن الكلام غيرُ مُلْبس.ومعنى (تساءَلُون بِهِ) تَطْلُبُونَ حُقُوقكم بِهِ.(والأرْحَامَ)القراءَة الجيِّدةُ نصب الأرحام. المعنى واتقوا الأرحام أن تقطعوها، فأماالجر في الأرحامِ فخطأ في العربية لا يجوز إلا في اضطرار شعر (١)، وخطأ أيضاًفي أمْر الدين عظيم، لأن النبي صلى الله عليه وسلم قال:" لا تحلفوا بآبائكم ".فكيف يكون تساءَلون به وبالرحم على ذا؟.رأيت أبا إسحاق إسماعيل بن إسحاق يذهب إلى أن الحلف بغير اللَّهأمر عظيم، وأن ذلك خاص للَّهِ عز وجل على ما أتت به الرواية.فأما العربية فإجماع النحويين أنه يَقْبحُ أنْ يُنْسق باسم ظاهر على اسممضمر في حال الجر إلا بإِظهار الجار، يَسْتَقْبح النحوُيون: مررت به وزيدٍ.وبك وزيدٍ، إِلا مع إظهار الخافض حتى يقولوا بك وبزيد، فقال بعضهم:لأن المخفوض حرف مُتَصِل غيرُ منفصل، فكأنَّه كالتنوين في الاسم، فقبح أنيعطف باسم يقُومُ بنفسه على اسم لا يقوم بنفسه. وقد فسر المازي هذا تفسيراً مُقْنِعاً فقال: الثاني في العطف شريك للأول، فإِن كان الأول يصلح شريكاً(١) قال السَّمين:قوله: {والأرحام} الجمهور/ على نصب ميم «والأرحام» وفيه وجهان، أحدهما: أنه عطفٌ على لفظ الجلالة أي: واتقوا الأرحام أي: لا تقطعوها. وقَدَّر بعضهم مضافاً أي: قَطْعَ الأرحام، ويقال: «إنَّ هذا في الحقيقة من عطفِ الخاص على العام، وذلك أن معنى اتقوا الله: اتقوا مخالفَتَه، وقطعُ الأرحام مندرجٌ فيها». والثاني: أنه معطوفٌ على محل المجرور في «به» نحو: مررت بزيد وعمراً، لَمَّا لَم يَشْرَكْه في الإِتباع على اللفظِ تبعه على الموضع. ويؤيد هذا قراءة عبد الله: «وبالأرحام». وقال أبو البقاء: «تُعَظِّمونه والأرحام، لأنَّ الحَلْفَ به تعظيمٌ له».وقرأ حمزة «والأرحامِ» بالجر، وفيها قولان، أحدهما: أنه عطفٌ على الضمير المجرور في «به» من غير إعادة الجار، وهذا لا يجيزه البصريون، وقد تقدَّم تحقيقُ القول في هذه المسألة، وأنَّ فيها ثلاثةَ مذاهب، واحتجاجُ كل فريق في قوله تعالى: {وَكُفْرٌ بِهِ والمسجد} [البقرة: ٢١٧].وقد طَعَنَ جماعة على هذه القراءة كالزَّجَّاج وغيره، حتى يحكى عن الفراء الذي مذهبه جوازُ ذلك أنه قال: «حَدَّثني شريك بن عبد الله عن الأعمش عن إبراهيم قال:» والأرحامِ «بخفض الأرحام هو كقولهم:» أسألك بالله والرحمِ «قال:» وهذا قبيحٌ «لأنَّ العرب لا تَرُدُّ مخفوضاً على مخفوضٍ قد كُنِيَ عنه».والثاني: أنه ليس معطوفاً على الضمير المجرور بل الواوُ للقسم وهو خفضٌ بحرفِ القسم مُقْسَمٌ به، وجوابُ القسم: «إنَّ الله كان عليكم رقيباً». وضُعِّف هذا بوجهين، أحدهما: أن قراءتَيْ النصبِ وإظهار حرف الجر في «بالأرحام» يمنعان من ذلك، والأصل توافقُ القراءات. والثاني: أنه نُهِيَ أن يُحْلَف بغير الله تعالى والأحاديثُ مصرحةٌ بذلك.وقدَّر بعضُهم مضافاً فراراً من ذلك فقال: «تقديره: وربِّ الأرحام: قال أبو البقاء: وهذا قد أَغْنى عنه ما قبله» يعني الحلف بالله تعالى. ولقائل [أن يقول:] «إنَّ لله تعالى أن يُقْسِم بما شاء كما أقسم بمخلوقاتِه كالشمس والنجم والليل، وإن كنا نحن مَنْهيين عن ذلك»، إلا أنَّ المقصودَ من حيث المعنى ليس على القسمِ، فالأَوْلى حَمْلُ هذه القراءةِ على العطفِ على الضمير، ولا التفاتَ إلى طَعْنِ مَنْ طَعَن فيها، وحمزةُ بالرتبة السَّنِيَّة المانعةِ له مِنْ نقلِ قراءة ضعيفة.وقرأ عبد الله أيضاً: «والأرحامُ» رفعاً وهو على الابتداء، والخبر محذوفٌ فقدَّره ابن عطية: «أهلٌ أَنْ توصل»، وقَدَّره الزمخشري: و «الأرحامُ مِمَّا يتقى، أو: مما يُتَساءل به»، وهذا أحسنُ للدلالة اللفظية والمعنوية، بخلاف الأول، فإنه للدلالة المعنوية فقط، وقَدَّره أبو البقاء: «والأرحامُ محترمة» أي: واجبٌ حرمتُها. اهـ (الدُّرُّ المصُون).وقال العلامة الآلوسي:{والأرحام} بالنصب وهو معطوف إما على محل الجار والمجرور إن كان المحل لهما، أو على محل المجرور إن كان المحل له، والكلام على حدّ مررت بزيد، وعمراً، وينصره قراءة (تساءلون به وبالأرحام) وأنهم كانوا يقرنونها في السؤال والمناشدة بالله تعالى ويقولون: أسألك بالله تعالى وبالله سبحانه وبالرحم كما أخرج ذلك غير واحد عن مجاهد، وهو اختيار الفارسي وعلي بن عيسى؛ وإما معطوف على الاسم الجليل أي اتقوا الله تعالى والأرحام وصلوها ولا تقطعوها فإن قطعها مما يجب أن يتقى، وهو رواية ابن حميد عن مجاهد والضحاك عن ابن عباس، وابن المنذر عن عكرمة، وحكي عن أبي جعفر رضي الله تعالى عنه واختاره الفراء والزَّجَّاج، وجوز الواحدي النصب على الإغراء أي والزموا الأرحام وصلوها، وقرأ حمزة بالجر، وخرجت في المشهور على العطف على الضمير المجرور، وضعف ذلك أكثر النحويين بأن الضمير المجرور كبعض الكلمة لشدة اتصاله بها فكما لا يعطف على جزء الكلمة لا يعطف عليه.وأول من شنع على حمزة في هذ القراءة أبو العباس المبرد حتى قال: لا تحل القراءة بها، وتبعه في ذلك جماعة منهم ابن عطية وزعم أنه يردها وجهان: أحدهما: أن ذكر أن الأرحام مما يتساءل بها لا معنى له في الحض على تقوى الله تعالى، ولا فائدة فيها أكثر من الإخبار بأن الأرحام يتساءل بها، وهذا مما يغض من الفصاحة، والثاني: أن في ذكرها على ذلك تقرير التساؤل بها والقسم بحرمتها، والحديث الصحيح يرد ذلك، فقد أخرج الشيخان عنه صلى الله عليه وسلم: " من كان حالفاً فليحلف بالله تعالى أو ليصمت " وأنت تعلم أن حمزة لم يقرأ كذلك من نفسه ولكن أخذ ذلك بل جميع القرآن عن سليمان بن مهران الأعمش والإمام بن أعين ومحمد بن أبى ليلى، وجعفر بن محمد الصادق وكان صالحاً ورعاً ثقة في الحديث من الطبقة الثالثة.وقد قال الإمام أبو حنيفة والثوري ويحيى بن آدم في حقه غلب حمزة الناس على القراءة والفرائض، وأخذ عنه جماعة وتلمذوا عليه منهم إمام الكوفة قراءة وعربية أبو الحسن الكسائي، وهو أحد القراء السبع الذين قال أساطين الدين: إن قراءتهم متواترة عن رسول الله صلى الله عليه وسلم، ومع هذا لم يقرأ بذلك وحده بل قرأ به جماعة من غير السبعة كابن مسعود وابن عباس وإبراهيم النخعي والحسن البصري وقتادة ومجاهد وغيرهم كما نقله ابن يعيش فالتشنيع على هذا الإمام في غاية الشناعة ونهاية الجسارة والبشاعة وربما يخشى منه الكفر، وما ذكر من امتناع العطف على الضمير المجرور هو مذهب البصريين ولسنا متعبدين باتباعهم، وقد أطال أبو حيان في «البحر» الكلام في الرد عليهم، وادعى أن ما ذهبوا إليه غير صحيح، بل الصحيح ما ذهب إليه الكوفيون من الجواز وورد ذلك في لسان العرب نثراً ونظماً، وإلى ذلك ذهب ابن مالك، وحديث إن ذكر الأرحام حينئذ لا معنى له في الحض على تقوى الله تعالى ساقط من القول لأن التقوى إن أريد بها تقوى خاصة وهي التي في حقوق العباد التي من جملتها صلة الرحم فالتساؤل بالأرحام مما يقتضيه بلا ريب، وإن أريد الأعم فلدخوله فيها وأما شبهة أن في ذكرها تقرير التساؤل بها، والقسم بحرمتها والحديث يرد ذلك للنهي فيه عن الحلف بغير الله تعالى، فقد قيل في جوابها: لا نسلم أن الحلف بغير الله تعالى مطلقاً منهي عنه، بل المنهي عنه ما كان مع اعتقاد وجوب البر، وأما الحلف على سبيل التأكيد مثلاً فمما لا بأس به ففي الخبر «أفلح وأبيه إن صدق».وقد ذكر بعضهم أن قول الشخص لآخر: أسألك بالرحم أن تفعل كذا ليس الغرض منه سوى الاستعطاف وليس هو كقول القائل والرحم لأفعلن كذا، ولقد فعلت كذا، فلا يكون متعلق النهي في شيء، والقول بأن المراد ههنا حكاية ما كانوا يفعلون في الجاهلية لا يخفى ما فيه فافهم وقد خرج ابن جني هذه القراءة على تخريج آخر، فقال في «الخصائص»: باب في أن المحذوف إذا دلت الدلالة عليه كان في حكم الملفوظ به من ذلك.رسم دار وقفت في طلله. . .أي رب رسم دار، وكان رؤبة إذا قيل له: كيف أصبحت؟ يقول: خير عافاك الله تعالى أي بخير يحذف الباء لدلالة الحال عليها، وعلى نحو من هذا تتوجه عندنا قراءة حمزة وفي «شرح المفصل» أن الباء في هذه القراءة محذوفة لتقدم ذكرها، وقد مشى على ذلك أيضاً الزمخشري في «أحاجيه»، وذكر صاحب «الكشف» أنه أقرب من التخريج الأول عند أكثر البصرية لثبوت إضمار الجار في نحو الله لأفعلن وفي نحو ما مثل عبد الله ولا أخيه يقولان ذلك والحمل على ما ثبت هو الوجه، ونقل عن بعضهم أن الواو للقسم على نحو اتق الله تعالى فوالله إنه مطلع عليك وترك الفاء لأن الاستئناف أقوى الأصلين وهو وجه حسن.وقرأ ابن زيد {والأرحام} بالرفع على أنه مبتدأ محذوف الخبر، أي والأرحام كذلك أي مما يتقى لقرينة {اتقوا} أو مما يتساءل به لقرينة {تَسَاءلُونَ} وقدره ابن عطية أهل لأن توصل وابن جني مما يجب أن توصلوه وتحتاطوا فيه ولعل الجملة حينئذ معترضة وإلا ففي العطف خفاء، وقد نبه سبحانه إذ قرن الأرحام باسمه سبحانه على أن صلتها بمكان منه تعالى. اهـ (روح المعاني. ٤/ ١٨٤ - ١٨٥).
İkincisi için olmadıkça, ikincinin O'na ortak olması uygun olmaz. Dedi ki: Nasıl ki "Zeyd'e uğradım ve sana" demiyorsan, aynı şekilde "sana uğradım ve Zeyd'e" demek de caiz değildir. Hâlbuki bu şiirde caiz olmuştur. Sîbeveyhi şu beyti inşad etmiştir:
„Bugün bize hicvetmeye ve sövmeye yaklaştın… Öyleyse git, sana ve günlere şaşılacak bir şey yok.“
Allah Teâlâ'nın şu kavli: (وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا) [Onlara reşid olduklarını gördüğünüzde mallarını verin. Pis olanı temiz olanla değiştirmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Muhakkak ki bu büyük bir günahtır.] Yani onlara reşid olduklarını gördüğünüzde mallarını verin. Onlara –reşid oldukları anlaşıldıktan ve yetimlik adı kalktıktan sonra– önceki isimleriyle "yetim" denir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) için "Ebû Tâlib'in yetimi" denilirdi.
Allah Azze ve Celle'nin: (وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ) kavline gelince: Tayyib (temiz) sizin malınız, habîs (pis) ise yetim malı ve size ait olmayan diğer şeylerdir. Yetim malını kendi malınızın yerine yemeyin. Aynı şekilde (yine) "Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin." Yani yemek hususunda onların mallarını kendi mallarınıza eklemeyin, başka bir ifadeyle onlara ihtiyacınız olsa bile onların mallarını kendi mallarınızla birlikte yemeniz caiz değildir. (إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا) Muhakkak ki o büyük bir günahtır.
للثاني وإلا لم يصلح أن يكون الثاني شريكاً له.قال: فكما لا تقول مررت بزيد و " ك " فكذلك لا يجوز مررت بك وزيدٍ.وقد جاز ذلك في الشعر.أنشد سيبويه:فاليوم قربْت تهجُونا وتشتُمنا. . . فاذْهب فما بك والأيَّامِ من عجب* * * وقوله: (وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا (٢)أي أعْطوهم أموالهم إذا آنستم منهم رشداً، وإنما يسموْن يَتامَى - بعدأن يؤنس منهم الرُّشُد، وقد زال عنهم اسم يتامى - بالاسم الأول الذي كان لهُم، وقد كان يُقالُ في النبي صلى الله عليه وسلم يتيم أبي طالب.وقوله عز وجل: (وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ)الطيب مالكم، والخبيث مالُ اليتيم وغيرُه مما ليس لكم، فلا تأكلوا مالاليتيم بدلًا منْ مَالِكم، وكذلك لا تأكُلُوا (أيضاً) (أمْوالَهُمْ إِلَى أمْوالِكُمْ).أي لا تُضِيفُوا أمْوالهم في الأكل إلى أموالكم، أي إن احتجتم إِليهافليس لكم أن تأكلوها مع أموالكم.(إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا)
El-Havb: büyük günah demektir. Havb, kişinin fiilidir. 'Hâbe havben' denilir; tıpkı 'kad hâne hûnen' denilmesi gibi. Yüce Allah'ın şu kavli: (Yetimler hakkında adaletli davranamamaktan korkarsanız, size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Adaletli davranamamaktan korkarsanız, o takdirde bir tek kadın veya elinizin altındaki cariyelerle yetinin. Bu, haksızlık etmemenize daha uygundur.) [Nisâ 4/3] buyurdu. Mücâhid dedi ki: Yetimlerin velâyetini iman ve tasdik ederek terk etmekten günaha girmekten çekindiğiniz gibi, zinadan da aynı şekilde çekinin. Başkası ise şöyle dedi: Kadınlar hususunda adaletli davranamamaktan korkarsanız, Allah'ın zikrettiği şekilde nikâhlayın. Ba‘zı müfessirler üçüncü bir görüş ileri sürdü. Basralı Arap dilcileri şöyle demiştir: O müfessir diyor ki — onlar yetim kızlardan on tane veya benzerini, mallarına tamah ederek nikâhlıyorlardı. Allah -azze ve celle- buyurdu ki: (Yetimler hakkında adaletli davranamamaktan korkarsanız) yani yetim kızlarla nikâh hususunda adaletsizlikten korkarsanız. Bunu (nikâhlayın) sözü göstermektedir. Ebü'l-Abbas Muhammed b. Yezid de böyle demiştir. Bu, müfessirler arasında ehl-i nazar olanların mezhebidir. (Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın) buyruğunda 'men' değil 'mâ' buyurmuştur. Âdemoğullarında kullanılan vecih 'men' demektir; sıfatlarda ve cins isimlerinde ise 'mâ' denilir. 'Mâ indeke?' (Neyin var?) dersin; 'Feres ve tayyib' (At ve güzel bir şey) diye cevap verir. Mana şudur: Tarif ettiğim şu sayıda olmak üzere size helâl olan temiz kadınları nikâhlayın; çünkü bütün kadınlar temiz değildir. Yüce Allah şöyle buyurdu: (Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz hanımlarınızdan olup himayenizde bulunan üvey kızlarınız -eğer onlarla zifafa girmemişseniz size günah yoktur-...) [Nisâ 4/23]
والحوبُ: الإثم العظيم، والحُوبُ فعلُ الرجل، تقول: حاب حُوباًكقولك قدْ خان خُوناً.* * * وقوله عز وجل: (وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا (٣)قال مجاهد: إِن تحرجْتُم أن تتركوا ولاية اليتامى إيماناً وتصْديقاً فكذلكتحرجوا من الزنا، وقال غيره: وإنْ خفْتم ألا تعدلوا في أمْر النساءِ فانكحوا ما ذكر اللَّه عز وجل.وقال بعض المفسًرين قولًا ثالثاً، قال أهل البصرة من أهلالعربية: يقول ذلك المفسِّرُ - قال إنهم كانوا يتزوجُون العَشْر مِنَ اليتامَى ونحوَ ذلك رغْبةً في مالِهِن فقال اللَّه - جلَّ وعزَّ - (وإن خفتم ألا تُقْسِطُوا في اليتامَى) أي في نكاح اليتامى.ودل عليه (فانكحوا) كذلكقال أبو العباس محمد ابن يزيد، وهو مذهب أهل النظر من أهل التفسير.(فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ)لم يقل من طاب والوجه في الآدميين أن يقال مَنْ، وفي الصفاتِوأسماءِ الأجناس أن يقال (ما).تقول: ما عندك؟ فيقول فرس وطيبٌ.فالمعنى فانكحوا الطيب الحلال على هذه العِدة التي وصفت، لأن ليسكل النساءِ طيباً، قال عز وجل: (حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْأَخِ وَبَنَاتُ الْأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبُكُمُ اللَّاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمُ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ).
Dolayısıyla zikredilen kişilerden hoşuna gidecek bir şey yoktur. Allah Teâlâ'nın (مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ) kavli ise (مَا طَابَ لَكُمْ) ifadesinden bedeldir; anlamı 'ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder'dir. Ancak bu kelime, nahivcilerden hiçbirinin zikrettiğini bilmediğim iki sebepten ötürü gayr-i munsarıftır: Onda iki illet bir araya gelmiştir — biri 'ikişer ikişer, üçer üçer' ifadesinden adl edilmiş olması, diğeri ise müenneslikten adl edilmiş olmasıdır. Ashabımız (mezhep âlimlerimiz) şöyle demiştir: Onda iki illet bir araya gelmiştir: Müenneslikten adl edilmiş olması ve nekra (belirsiz isim) olması. Hâlbuki nekra isimlerin aslıdır; bu sebeple onu hafifletmemiz gerekirdi. Zira nekra hafifletilir ve fer‘ (talî) sayılmaz. Başkaları ise 'O marifedir (belirli isimdir)' demiştir. Bu ise imkânsızdır; çünkü o, nekranın sıfatıdır. Allah — celle ve alâ — şöyle buyurmuştur: (جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ). Öyleyse bunun 'üç ve dört kanatlılar' anlamına gelmesi imkânsızdır; bilakis anlamı 'üçer üçer ve dörder dörder kanatlara sahip olanlar'dır. Şair der ki:
فَلَيس ممن ذكر ما يطيبُ.وقوله عز وجل (مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ)بدل من (مَا طَابَ لكُمْ) ومعناه اثنين اثنين، وثلاثاً ثَلاثاً، وأربعاً أرْبعاً.إلا أنه لا ينصرف لجهتين لا أعلم أن أحداً من النحويين ذكرهما، وهي أنهاجتمع فيه علتان أنَّه معدُول عن اثنين اثنين، وثلاث ثلاثٍ، وأنه عدل عن تأنيثٍ.قال أصحابنا إنه اجتمع فيه عِلتان أنه عُدل عن تأنيث، وأنه نكرة.والنكرة أصل للأسماء بهذا كان ينبغي أن نخففه. لأن النكرة تخفف ولاتعد فرعاً.وقال غيرهم هو معرفة وهذا محال لأنه صفة للنكرة، قال اللَّه- جلَّ وعزَّ -: (جَاعلِ المَلَائِكَةِ رُسُلًا أولي اجْنِحةٍ مَثْنَى وثُلَاثَ وَرَبَاعُ).فهذا مُحال أن يكون أولي أجنحة الثلاثة والأربعة وإِنما معناه أولي أجنحة ثَلاثةًثَلَاثَةً وأرْبعةً أربعة.قال الشاعر:
Lâkin benim ailem, ünsiyeti kurtlar olan bir vadidedir… İnsanları ikişer ikişer ve tek olarak ister. Râfızîlerden biri şöyle derse: “Bize dokuz (kadın) helâl kılınmıştır; çünkü Allah’ın ‘ikişer, üçer, dörder’ sözü ile dokuz kastedilmiştir.” İşte bu, çeşitli yönlerden bâtıldır: Birincisi: Dil açısından ‘müsennâ’ (ikişer) ancak ayrı ayrı ikişer ikişer olmak üzere kullanılır. Diğeri: Bu, en âciz bir söz olur. Bir kimse ‘dokuz’ yerine ‘sana iki, üç ve dört vereceğim’ deyip dokuzu kastetse, ona denir ki: ‘Dokuz sayısı sana bu (dolanbaçlı ifade)den müstağni kılar; çünkü dokuz lafzı bütün bu sayı için vaz‘olunmuştur; yani birden dokuza kadar.’ Sonra onların bu sözüne göre, dokuzdan az veya bir (kadın)la evlenen kimse âsî (günahkâr) olur. Zira kendisine dokuz veya bir (kadın) helâl kılınan kişi için, ikiye (evlenmeye) hiçbir yol yoktur. Çünkü kendisine itaati vâcip olan biri sana: ‘Bu mescide günde dokuz veya bir kere gir’ dese, sen de onun belirlediği bu iki sayının dışında bir sayıda girersen, ona isyan etmiş olursun. Bu, kendisine itibar edilmeyecek bir sözdür. Ancak biz bunu, Müslümanların bilmesi için zikrettik ki bu mezhebin mensupları, itikatlarında İslâm ehlinden ayrılmaktadırlar ve bu hususta hiç kimseye gizli olmayacak derecede açık bir hataya inanmaktadırlar.
ولكنما أهلى بوادٍ أنيسُه ذِئَابٌ. . . تَبَغى الناسَ مَثنَى ومَوْحَدُفإِنْ قال قائل من الرافضة: إنه قَدْ أحِلَّ لَنا تسْعٌ، لأنَّ قوله:(مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ) يراد به تِسَع، قيل هذا يبطل من جهات:أحدها في اللغة أن مثنى لا يصلح إلا لاثنين اثنين على التفريق.ومنها أنه يصير أعْيى كلام. لو قال قائل في موضع تسعةٍ أعطيكاثنين وثلاثة وأرْبعة يريد تسْعةً، قيل تسعة تغنيك عن هذا، لأن تسعة وضِعتْ لهذا العددِ كله، أعني من واحد إِلى تسعة.وبعد فيكون - على قولهم - من تزوج أقل من تسع أو واحدة فعاصٍلأنه إِذا كان الذِي أبيح له تسعاً أو واحدةً فليس لنا سبيل إِلى اثنين.لأنه إِذا أمرك من تجب عليك طاعته فقال ادخل هذا المسجدَ في اليوم تسعاً أوواحدة، فدخلت غير هاتين اللتين حددهما لك من المرات فقد عصيْته.هذا قول لا يُعرجُ على مِثله. ولكنَا ذَكرْنَاهُ ليعْلم المسلمون أن أهل هذهالمقالة مباينون لأهل الِإسلام في اعتقادِهم، ويعتقدون في ذلك ما لا يشتبهعلى أحد من الخطأ.
Allah teâlânın «ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا» [Nisâ 4/3] kavline gelince; bunun mânası, «bu, haksızlık (cürm) etmemenize en yakın olandır» demektir. Tefsirde «a.l.l. (عول)»den maksadın «meyletmek» olduğu söylenmiş; «temîlû (تميلوا)»nun mânası ise «cürm edersiniz (tecûrû)» şeklinde açıklanmıştır. Bu kelimeyi «çoluk çocuğunuz çoğalmasın» mânasında yorumlayanlara gelince, bütün lugat âlimleri bunun hatalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Zira tek bir kişi için «ya‘ûlü (يعول)» [çoluk çocuğu çok olmak] fiili kullanılır; oysa sağ elinizin altındakilere (cariyelere) sahip olmanın serbest bırakılması, mevcut çoluk çocuk sayısını dörtten fazla artırmaktadır. Hâlbuki bu âyet indiği sırada nikâhtaki sayı (dört sınırı) henüz mevcut değildi. Onların yetim kadınlara, onların malları sebebiyle nikâh talebiyle yöneldiklerinin delili, onların işlerinde adaletli olmaya aldırış etmemeleridir. Allah azze ve cellenin «وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ» [Nisâ 4/127] kavlinin mânası şudur: «Yetim kadınlarla nikâh hususunda adaletli davranamamaktan korkarsanız, onların dışında size helâl kılınan hoş (temiz) kadınlarla evlenin.» Yani yetimler konusunda haksızlıktan eminseniz, onlardan da bu sayıda (dört) nikâhlayın; çünkü «kadınlar (en-nisâ)» ifadesi yetimleri ve başkalarını kapsar. Allah teâlânın «وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا» [Nisâ 4/4] kavline gelince; kadının mehri (mehir) için «sadâk (صَدَاق)», «saduka (صَدُقَة)» ve «sudka (صُدْقَة)» denildiği söylenir. «Sadâk (صَدَاق)»ın ilk harfi fethalıdır. Kur’an’da geçen ise «saduka (صَدُقَة)»nın çoğuludur. Kim «suduk (صُدْق)» derse «sudukâtuhunne (صُدُقَاتِهِنَّ)» der; tıpkı «gurfâ (غُرْفَة)»nın çoğulu «gurufât (غُرُفَات)» şeklinde söylendiği gibi. «Sadakâtihunne (صَدْقَاتِهِنَّ)» veya «sudakâtihunne (صُدَقَاتِهِنَّ)» —sad harfi zammeli veya fethalı olarak— okunması da câizdir.
فأمَّا قوله: (ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا)(فمعناه) ذلك أقْربُ ألا تجُورُوا. وقيل في التَّفْسير: ألّاَ تميلوا، ومعنىتميلوا تجوروا. فأما من قال: (أَلَّا تَعُولُوا): ألا تكثُر عيالُكُمْ، فزعم جميع أهل اللغة أنَّ هذا خطأ، لأن الواحدة تعول، وإِباحةُ كل ما ملكَتْ اليمينُ أزْيدُ في العيال من أربع، ولم يكن في العدد في النكاح حا حين نزلَتْ هذهالآية.والدليل على أنهم كانوا يرغبون في التزويج من اليتامى لمالهنَّ، أنهمكانوا لا يبالون ألَّا يعْدلوا في أمرهم.وقوله عز وجل (وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ)فالمعنى: وإِن خفتم ألا تقسطوا في نكاح يتامى فانكحوا الطيب الذيقد أحل لكم من غَيْرهنَّ، والمعنى إن أمنتُم الجور في اليتامى فانكحوا منْهنَكهذه العدة، لأن النساءَ تشتمل على اليتامى وغيرهن. وقوله: (وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا (٤)يقال هو صَدَاق المرأة، وصدُقةُ المرأة، وصُدْقَةُ المرأة. وَصَداقُ المرأة.مفتوح أولها، والذي في القرآن جمع صدقة.ومن قال صُدْقَة قال صُدُقاتهنَّ، كما يقول غرْفة وغُرفات، ويجوز صدْقاتهنَّ، وصُدَقَاتهنَّ. بضم الصاد وفتح
Elif-lâm-dâl. Kadınların mehirlerinin verilmesi câizdir. Ancak siz bundan ancak kendisiyle kıraat edilmiş olanı okuyun; zira kıraat bir sünnettir, nahiv âlimlerinin câiz gördüğü her şeyle kıraat edilmemelidir. Eğer tâkip edecek olursan, kıraatte meşhur olan, nahiv âlimlerine göre daha üstündür. Böylece kıraatte rivâyet edilene uymak ve hüccet bakımından daha kuvvetli olanı ispat etmek içtima eder: İnşâallah.
Allah Teâlâ'nın "nihleten" sözünün mânası hakkında birden çok kavil vardır. Bazıları "farîza" (farz), bazıları ise "diyânet" (dinî vecîbe) olduğunu söylemiştir. "Falan kimse şunu ve şunu intihâl eder" denir, yani onu dîn edinir. Bazıları ise bunun Allah tarafından kadınlara bir bağış (nıhle) olduğunu söylemiştir; zira Allah erkeklere mehri farz kılmış, kadına ise herhangi bir borç yüklememiştir. İşte bu, Allah'ın kadınlara bir bağışıdır. "Nihle" ve "nuhlen" denir; bir erkek veya kadına bir şey hîbe ettiğinde "nehaltühû" denir. "Falanın bedeni nehile/nehale" denir, inceldiğinde.
"Nahl" (arı) ise, Allah'ın insanlara arının karnından çıkan balı bağışlaması (nehl) sebebiyle bu ismi almış olabilir.
Allah Teâlâ'nın "fe in tıbne leküm an şey'in minhü nefsen" sözü, yani mehrin bir kısmından. "Leküm" hitâbı kocalaradır. Bazıları burada velîlere hitap olduğunu söylemiştir. "Nefsen" lafzı temyîz olarak mansûbtur; zira "tıbne leküm" denildiğinde bu gönül hoşnutluğunun hangi konuda olduğu bilinmez. Mânâ: Onların nefisleri bununla hoşnut olursa.
Bunu daha önceki yerde kapsamlı bir şekilde açıklamıştık.
Allah Teâlâ'nın "fe külûhü henîen merîen" sözü: "Henîenî et-taâmü ve merîenî" denir. Bazıları "henîenî" ile birlikte "merîenî" denileceğini söylemiştir. "Henîenî"yi zikretmezsen, "emreênî" dersin. Bunun hakikati şudur: "Merîenî" ifadesi ile onun gıda olduğunu ve hazmının kolay olduğunu beyân etmiş olursun.
الدال. ويجوز صُدُقاتهنَّ، ولا تقرأنَّ من هذا إِلا ما قد قرئ به لأن القراءَةسُنة لا ينبغي أن يقرأ فيها بكل ما يجيزه النحويون، وإِنْ تتبعْ فالذي روي منالمشهورُ في القراءَة أجْودُ عند النحويين، فيجتمع في القراءَة بما قد روىالاتباعُ وإِثباتُ ما هو أقوى في الحجة: إِن شاءَ الله.ومعنى قوله: (نِحْلةٌ)فيه غير قولٍ، قال بعضُهم فريضةً، وقال بعضهم ديانةً، تقول: فلانينتحل كذا وكذا، أيْ يدينُ به، وقال بعضهم هي نحلة من اللَّه لهن أنْ جعلعلى الرجال الصداق، ولم يجعل على المرأة شيئاً من الغُرْم، فتلك نحلة مناللَّه للنساءِ يقال - نحلتُ الرجل والمرأة - إِذا وهَبْتُ له - نِحْلةً ونُحْلاً ويقال: قد نَحِلَ جسم فلان ونَحَلَ إِذا دقَّ.والنَّحْلُ جائز أن تكون سميت نحلاً، لأن الله جلّ ثناؤُه نحل الناس العسل الذي يخرج من بطونها.وقوله - جلَّ؛ عزّ - (فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا)أي عن شيءٍ من الصداق.و" لكم " خطاب للأزواج، وقال بعضهم للأولياءِ ههنا. و " نفساً " منصوب على التمييز لأنه إِذا قال: طبْن لكم، لم يعلم في أي صنْف وقع الطيبُ.المعنى: فإِن طابت أَنفسهن بذلك.وقد شرحناه قبل هذا المكان شرحاً وافياً.وقوله: (فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا)يقال: هنأَني الطعامُ ومراني. وقال بعضهم: يقال مع هنأني مراني.فإذا لم تذكر هنأَني قلت أَمْرَأَني بالألف.وهذا حقيقته أن مرأني تبَينتُ أنه
O (yemek) hazmedilir ve âkıbeti övülür. "Yemek beni ağırlaştırdı" dediğinde ise, bunun tevili, onun hazmedildiği ve övüldüğüdür.
Bir kimse şöyle derse: "(Allah Teâlâ) 'Eğer ondan (mehirden) bir kısmını gönül hoşnutluğuyla size bağışlarlarsa' (Nisâ 4/4) buyurmuştur. Oysa kişiye mehirin tamamını alması nasıl caiz olur? Zira 'ondan' (minh) ifadesi kullanılmıştır."
Bunun cevabı şudur: Buradaki "minh" (منه) cins içindir. Nitekim Allah Azze ve Celle: "Putlardan (min) oluşan pislikten sakının" (Hac 22/30) buyurmuştur. Burada putların bir kısmından sakınmamız emredilmemiş; bilakis anlam, 'put olan pislikten sakının' şeklindedir. Yani mehir olan şeyin tamamını yiyin.
* * *
Allah Teâlâ'nın: "Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı sefihlere vermeyin; onları o mallarla rızıklandırın, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin" (Nisâ 4/5) buyruğu hakkında:
Bazı âlimler: "Sefihler kadınlar ve çocuklardır" demiş; bazıları ise: "Sefihler yetimlerdir" demiştir. 'Sefihler' (süfehâ) lafzı, bununla sadece kadınların kastedilmediğini göstermektedir. Zira kadınlar için ekseriyetle 'sefîhe'nin çoğulu olan 'sefâih' kullanılır. 'Süfehâ' da caizdir; tıpkı 'fakîre' - 'fukarâ' denildiği gibi.
Bazıları da: "Manası, 'mallarınızı sefihlere hibe etmeyin'dir" demiştir. Bana göre -Allah en iyi bilendir- bu caiz değildir. Nitekim Basralı arkadaşlarımız da böyle söylemiştir. Bilakis sefih, kazanç elde etmesi güç olduğundan hibe almaya daha layıktır. Eğer onlara hibe yapmamız yasaklansaydı, onlara miras vermemiz de caiz olmazdı. Oysa "(Sefihlere) mallarınızı vermeyin" (Nisâ 4/5) âyetinin manası, 'sefihlere kendi mallarını vermeyin' demektir. Buna delil ise, "Onları o mallarla rızıklandırın, giydirin" ifadesi ile "Eğer onlarda bir olgunlaşma (rüşd) görürseniz, mallarını kendilerine verin" (Nisâ 4/6) buyruğudur.
'Mallarınız' denilmesinin sebebi, bunun 'kendileriyle işlerinizin düzene girdiği şey' anlamında olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ: "Sonra siz, işte şunlarsınız: Birbirinizi öldürüyorsunuz" (Bakara 2/85) buyurmuştur; oysa onlardan bir kimse kendi nefsini öldürmüyordu.
سينهضم وأحمد مغبتهُ، فإذا قلت أمْرأني الطعام فتأويله أنه قد انهضم وحُمدتْفإن قال قائل: إنما قيل: (فَإِنْ طبْنَ لكمْ عَنْ شَيءٍ منْه نَفْساً)فكيف يجوز أن يقبل الرجل المهر كله، وإنما قيل له منه؟فالجواب في ذلك أن " منه " ههنا للجنس لما قال عز وجل: (فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ).فلم نْؤمر أن نجتنب بعض الأوثان، ولكن المعنى اجتنبواالرجس الذي هو وثن.أي فكلوا الشيءَ الذي هو مهْر.* * * وقوله: (وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا (٥)قال بعضهم: السفهاء النساء والصبْيان، وقال بعضهم: السفهاءاليتامى، والسفهاء يدل على أنَّه لا يعني به النساء وحدهن، لأن النساءَ أكثر ما يستعمل فيهن جمع سفيهة وهو سفائه، ويجوز سفهاء، كما يقال فقيرةٌوفقراء.وقال بعضهُمْ: معناه لا تهبوا للسفهاء أموالكم، وهذا عندي - واللَّهأعلم - غير جائز. كذلك قالَ أصْحابنا البصْريونَ بل السفيه أحَق بالهبة لتعذُّر الكسب عليه، ولو مُنِعْنَا منَ الهبَة لهم لما جاز أنْ نوَرِّثهمْ، وإِنما معْنَى: (وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ)، لا تؤتوا السفهاءَ أمْوالهم، والدليل على ذلك قوله: (وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ)وقوله: (فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ).وإِنما قيل أموالكم لأن معناه الشيءَ الذي به قوام أمركم، كما قالاللَّه: (ثُمَّ أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنْفُسَكُمْ)ولم يكن الرجل منهم يقتل نفسه،
Lakin onlardan bazıları birbirlerini öldürürdü; yani siz, kendi cinsiniz olan cinsi öldürürsünüz. Bir kıraatte ise 'el-lâtî ce‘ale‘llâhu lekum kıyâmen' ve 'kayyimen' şeklinde okunmuştur. Denilir ki: Bu, işin kıvamı ve düzenidir. Anlamı: Allah'ın sizi ayakta tutmak için kıldığı şeydir, siz de onunla ayakta durursunuz; bu da buna râcidir. Bir diğer anlam da: Allah onu şeylerin değeri kılmıştır, işiniz onunla ayakta durur. (Onlara ma‘rûf bir söz söyleyin) Yani onları doyurup giydirmenizle birlikte dinlerinin işini öğretin. Nitekim Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur: (Yetimleri deneyin; nikâh çağına erdiklerinde, eğer onlarda bir rüşd (olgunluk) sezerseniz, mallarını kendilerine verin. Onları isrâf ile ve büyüyecekler diye acele ederek yemeyin. Kim zengin ise iffetli davransın, kim fakir ise ma‘rûf vechile yesin. Mallarını kendilerine teslim ettiğinizde onlara karşı şahit tutun. Hesap görücü olarak Allah yeter.) Manası: Yetimleri imtihan edin. (Nikâh çağına erdiklerinde, eğer onlarda bir rüşd sezerseniz) 'Ânestüm'ün manası 'bildiniz' demektir. Rüşdün manası ise, kendileriyle mallarını koruyacaklarına güvendiğiniz doğru yoldur. O halde mallarını kendilerine verin. (Onları isrâf ile ve büyüyecekler diye acele ederek yemeyin) Yani büyümelerini aceleye getirerek. Bazıları dedi ki: Onları isrâf ile yemeyin, ondan yemeyin; onlara veli oluşunuz sebebiyle onlara faydanız ölçüsünde kifâyet miktarı yiyin. Bazıları da dedi ki: (Kim fakir ise ma‘rûf vechile yesin) ayetinin manası: Ödünç olarak yesin, yetimin malından bir şey almasın; zira ma‘rûf olan, yemesidir.
ولكن كان بعضهم يقتل بعْضاً، أي تقتلون الجنس الذي هو جنسُكُمْ.وقرئت " اللاتي جعل اللَّهُ لكمْ قياماً "، وقيماً. يقال: هذا قوام الأمْروملاكه.المعنى: التي جعلها الله تقيمكم فتقومون بها قياماً، فهو راجع إلىهذا، والمعنى جعلها الله قيمة الأشياءِ فبها يقوم أمْركم.(وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا)أي: علموهم - مع إطعامكم إياهم، وكسوتكم إيَّاهم - أمْر دينهمْ. . .* * * وقوله عز وجل: (وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا (٦)معناه: اختبروا اليتامى.(حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا)معنى: " آنسُتْم ": عَلِمْتمْ.ومعنى (الرشد): الطريقة المستقيمة التي تَثقُونَمَعَهَا بأنَّهم يحْفظُون أمَوالهُمْ، فادْفَعُوا إِليْهمْ أمْوالَهمْ.(وَلَا تَأكُلُوهَا إسْرَافاً وَبِدَاراً أنْ يكْبُروا)أي مُبادرة كبرهمْ.قال بعضهم لا تأكلوها إسرافاً، لا تأكلُوا منْها، وكلوا القوت على قدرنفعكم إِياهُمْ في توليكم علَيهمْ.وقال بعضهم: معنى: (ومَنْ كَانَ فَقِيراً فَلْيأكلْ بِالْمَعْرُوفِ).أي يأكل قرضاً ولا يأْخذ من مال اليتيم شيئاً، لأن َ المعروف أن يأكل
İnsan, (kendi) malının sahibidir; başkasının malını yemez. Denilmiştir ki: Buna delil, Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: 'Onlara mallarını teslim ettiğinizde onlara karşı şahit tutun.'
* * *
Allah Teâlâ'nın şu buyruğu: 'Ana-baba ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-baba ve yakınların bıraktıklarından azından veya çoğundan kadınlara da farz kılınmış bir pay vardır.'
Araplar (câhiliyede) ancak mızrakla savaşan, malı koruyan ve ganimet elde eden kimseye miras verirlerdi. Allah Teâlâ ise miras hakkının, zikredilen farz üzere olduğunu bildirdi.
Bir kadın, kızlarıyla birlikte Nebî (s.a.v.)'e geldi. (Bu kızların) babaları –ki o kadının kocasıydı– vefat etmişti. Kızların iki amcası malı almaya niyetlendiler. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: 'Allah size çocuklarınız hakkında erkeğe iki dişi payı kadar (vermenizi) emreder...' İki amca dediler ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! Mızrakla savaşmayan, malı korumayan, ganimet elde etmeyen kimse miras alacak mı?' Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Kızlara üçte ikiyi, onların annesi olan zevceye sekizde biri verin; kalan da sizindir.' Onlar da: 'Peki onların işlerini kim üstlenecek?' dediler. Nebî (s.a.v.) onlara bu işi üstlenmelerini emretti.
* * *
Allah Teâlâ'nın 'nasîben mefrûdan' buyruğu, hâl (ism-i fâil) olarak mansûbdur. Mânâ şudur: Bunlar için, farz hâlinde zikrettiğimiz üzere paylar vardır. Bu, pekiştirme ifade eden bir sözdür. Çünkü Allah Teâlâ'nın 'Erkekler için ana-baba ve yakınların bıraktıklarından bir pay vardır; kadınlar için de bir pay vardır...' buyruğunun mânâsı, şüphesiz bunun onlar için farz kılındığıdır.
* * *
Allah Teâlâ'nın şu buyruğu: 'Miras taksiminde yakınlar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa, onlara ondan bir şeyler verin ve onlara güzel söz söyleyin.' Yani: Onlara ondan verin.
الإنسانُ مالَه، ولا يأكُل مال غيره قال:والدليل على ذلك قوله: (فَإذَا دَفَعْتُم إِلَيْهِمْ أمْوَالَهُمْ فَأشْهِدُوا عَلَيهِمْ).* * * وقوله: عز وجل: (لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا (٧)كانت العرب لا تُورِّثُ إِلا منْ طَاعن بالرماحِ وزاد عن المال وحازالغنيمة، فأعلم اللَّه عز وجل أن حق الميراث على ما ذكر من الفرض.وجاءَت امرأة إلى النبي صلى الله عليه وسلم ومعها بنات لها تُوفِّي أبوهُنَّ وهو زوجُها.وقدْ همَّ عمَّا البنات بأخذ المال فنزلت: (يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ) الآية.فقال العمَّان: يا رسول الله أيرثُ من لا يُطاعن بالرماحِ ولا يزُودُ عنالمال ولا يحُوزُ الغنيمة؟فقال صلى الله عليه وسلم: أعطيا البنات الثلثين، وأعطيا الزوجة- وهي أمُّهنَّ - الثمُن، وما بقي فلكما، فقالا: فمن يتولى القيام بأمرهما؟فأمرهما النبي صلى الله عليه وسلم أنْ يتوليا ذَلكَ.* * *وقوله عز وجل: (نَصِيباً مَفْرُوضاً)هذا منصوب على الحال، المعنى لهؤُلاءِ أنْصِبة على ما ذكرناها فيحال الفرض، وهذا كلام مؤَكِّد لأن قوله - جل ثناؤُه - (لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ. . .) معناه: إنَّ ذلك مفروض لهنَّ.* * * وقوله عز وجل: (وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُولُو الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا (٨)أي: فأعطوهم منه.
Hasan el-Basrî –rahmetullahi aleyh– ile İbrahim en-Nehaî şöyle buyurmuşlardır: Biz insanlara yetiştik; onlar akrabalar, fakirler ve yetimler üzerine ayn’dan, yani gümüş ve altından taksim yaparlardı. Gümüş ve altın taksim edilip de taksim arazîlere, kölelere ve buna benzer şeylere intikal edince, onlara güzel bir söz söylerlerdi. Kendilerine: “Size bereket olsun” derlerdi. Bir topluluk ise şöyle dedi: Bu âyette zikredilen fakirler ve diğerlerine dair emir, taksimdeki farz ve ölü için üçte birin caiz kılınması ile neshedilmiştir; ölü onu dilediği yere verir. Ebû İshak dedi ki: Onlar, mirastan akrabalara, fakirlere ve yetimlere taksim emriyle emrolunduğunda icmâ etmişler, neshedildiğinde ise icmâ etmemişlerdir. Bu husustaki emir, icmâ ettikleri üzeredir. Allah en iyi bilendir. * * * Ve kavli: (Velyahşellezîne lev terakû min halfihim zürriyeten dı‘âfen hâfû aleyhim felyettekullahe velyekûlû kavlen sedîden) [Nisâ 4/9]. Söz, ذُرِّيَّة kelimesi hakkındadır; zâl’ın zammesiyle (ذُرِّيَّة) olur, kesre ile (ذِرِيَّة) de caizdir. Her iki vecihle de kıraat edilmiştir. Ancak zamme daha iyidir. Bu kelime, zürr’e nisbet edilmiştir ve ondan fu‘liyye veznindedir. Aslının ذُرُّورَة olması da caizdir; fakat râ, yâ’ya dönüştürülmüş ve vâv da ona idğam edilmiştir. Zâl’ın kesresine gelince, bu râ’nın kesresinden dolayıdır; nitekim عُتَي’de عِتي dedikleri gibi. ضِعَاف ise ضَعِيف ve ضَعِيفَة’nin çoğuludur; tıpkı ظَرِيف ve ظِرَاف ile خَبِيث’te olduğu gibi.
قال الحسن رحمة اللَّه عليه، والنخَعِي: أدركنا الناس وهم يَقْسِمونعَلى القَرَاباتِ والمساكين. واليَتَامَى من العَين، يَعْنيانِ الوَرِقَ، والذهَبَ، فإذا قُسِمَ الوَرِق والذهب وصارت القسمةُ إلى الأرَضِين والرقيق وما أشبَهَ ذلك؛ قالوا لهم قولاً معروفاً. كانوا يقولون لهم: بورك فيكم.وقال قوم: نَسَخَ الأمَرَ للمَسَاكينِ ومَنْ ذُكرَ في هذه الآية الفَرضُ فيالقِسْمَةِ، وإِباحةُ الثلث للميِّتِ يجعله حيث شاءَ.قال أبو إسحاق وقد أجمعوا أن الأمر بالقسمة من الميراث للقرابةوالمساكين واليتامى قَد أمِر بهما، ولم يجمعوا على نسخها، والأمر في ذلكعلى ما أجْمعَ عَليْه، واللَّه أعلم.* * * وقواعه: (وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُوا عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا (٩)الكلام في ذُريًة بضم الذال، ويجوز ذِرية، - بكسر الذال، وقد قرئبهما، إلا أن الضمَّ أجودُ وهي منسوبة إِلى الذر، وهي فُعْلِيَّة منه.ويجوز أن يكون أصلها ذُرُّورَة، ولكن الراءَ أبدلت ياء وأدغمت الواوفيها، فأما الكسر في الذال فلكسر الراءِ كما قالوا في عُتَي: عِتي.وضِعَاف جمعَ ضعيف وضعيفة، كما تقول ظَريف وظِراف وخبيث
ve habîsler. Eğer "zayıflar" denilse caizdir; "zayıf" ve "zayıflar" dersin. Denildi ki: Âyetin mânâsı, onların mallarını heveslerine göre vasiyet etmeleridir. Kendi zayıf çocuklarını ve evlâtlarını geride bırakıyorlardı. Allah azze ve celle onlara, bu zayıflar lehine vasiyette bulunmalarını ve bunu doğru bir şekilde yerine getirmelerini emretti. Denildi ki: Bu söz onlara yetimler sebebiyle söylendi. Yetimleri gözetmekle görevlendirilirken, kendilerinden sonra çocuklarına nasıl davranılmasını istiyorlarsa öyle davranmaları konusunda uyarıldılar. Her iki görüş de caiz ve güzeldir. Ancak farzların taksimi [âyetleri], çocuklara ve asabe sahiplerine belirli paylar koymak sûretiyle o [vasiyet hükmünü] neshetmiştir. Sonra Allah azze ve celle yetimler konusunda korkuttu, ağırlaştırdı ve tehdit ederek şöyle buyurdu: "Yetimlerin mallarını zulümle yiyenler, karınlarına ancak ateş doldururlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir." (Nisâ, 10) ["ve seyaslevne" de okunur.] Bunda —yani O'nun "yetimlerin mallarını yerler" sözünde— yetim malından, yetimin bakımı için ihtiyaç miktarınca alınıp bu miktar aşılmadığı takdirde caiz olduğuna delil vardır. Hatta mümkünse, tehdidin şiddetinden dolayı ona hiç yaklaşmamak daha ihtiyatlıdır. Öyle ki yetim malından ancak karz (ödünç) yoluyla yenilmemelidir. Şâyet maksat gözetilir ve ihtiyaç miktarı, yetime sağlanan fayda ölçüsünde alınırsa inşallah beis yoktur.
وخباث. وإن قيل ضُعفاءُ جاز، تقول ضعيف وضُعفاءُ.قيل: ومعنى الآية أنهم كانوا يُوصون بأموالهم على قَدْر أهوائهم.ويتركون ضعفة ذراريهم وأولَادِهم فأمرهم اللَّه عز وجل أن يُوصُوا لهم، وأن يُجرُوا ذلك من سدَادٍ.وقِيل: قيلَ لَهُم هَذَا بسببِ اليتامى. فوُعظُوا في تَوليتهم اليتامى بأن يفعلُوا كما يحبونَ أنْ يُفعل بأولَادِهم من بعدهم.وكلا القولين جائر حسن، ألا أن تسميةَ الفرائض قد نَسخَ ذلك بما جعلَمن الأقسام للأولادِ وذَوِي العصبةِ.ثم خوَّف اللَّه عز وجل وغَلًظَ في أمر اليتامى وأوعدَ فقال: (إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا (١٠)(يُقْرأ) (وَسَيُصَلَوْنَ).في هذا - أعني في قوله. . يأكُلونُ أموالَ اليتَامَى " - دليلُ أن مال اليتيم إنأُخِذَ منه على قدْرِ القيامِ له ولم يُتجاوزْ ذلك جاز.بل يستظهر فيه إن أمكن ألا يُقْرب ألبتَّةَ لشدة الوعيد فيه، بأنْ لا يْؤكلمنه إِلا قرْضاً، وإن أُخِذَ القَصْدُ وقَدْرُ الحاجةِ على قَدْر نَفْعِه فلا بأس إن شاءَ الله.