Meâni'l-Kur'ân li'l-Ferrâ (Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ)
Bölüm: Kur'ân İlimleri ve Tefsir Usûlü
Kitap: Meâni'l-Kur'ân
Müellif: Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd b. Abdillâh b. Mansûr ed-Deylemî el-Ferrâ (ö. 207 h.)
Muhakkik: Ahmed Yûsuf en-Necâtî – Muhammed Alî en-Neccâr [ö. 1385 h.] – Abdülfettâh İsmâil eş-Şelebî
Neşriyat: Dâru'l-Mısriyye li't-Te'lîf ve't-Terceme – Mısır
Baskı: 1. Baskı
[Tefrîk kaydı matbû nüshaya uygundur]
Şâmile Neşir Tarihi: 8 Zilhicce 1431
معاني القرآن للفراء (يحيى بن زياد الفراء)القسم: علوم القرآن وأصول التفسيرالكتاب: معاني القرآنالمؤلف: أبو زكريا يحيى بن زياد بن عبد الله بن منظور الديلمي الفراء (ت ٢٠٧ هـ)المحقق: أحمد يوسف النجاتي - محمد علي النجار [ت ١٣٨٥ هـ]- عبد الفتاح إسماعيل الشلبيالناشر: دار المصرية للتأليف والترجمة - مصرالطبعة: الأولى[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bu tefsirin telif tarihi: Bismillâhirrahmânirrahîm. [O’nun yardımıyla baştan sona;] Allah, efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât ve selâm eylesin. Bize Ebû Mansûr Nasr —ki Ahmed b. Rüste’nin mevlâsıdır— rivâyet etti, dedi ki: Bize Ebü’l-Fadl Ya‘kūb b. Yûsuf b. Ma‘kıl en-Nîsâbûrî, 271 [hicrî] yılında rivâyet etti, dedi ki: Ebû Abdillâh Muhammed b. el-Cehm b. Hârûn es-Semmerî’yi [2: Bu nisbet “Semmer”e —ilk harfi kesreli— dayanır.] 268 [hicrî] yılında işittim, dedi ki: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah, nebîlerin sonuncusu Muhammed’e, onun âline ve bütün nebî ve resullere salât, bereket ve selâm eylesin. O’ndan tevfik, isabet, güzel mükâfat, sözde ve amelde hata ve sürçmelerden korunma dileriz. Dedi ki: Bu, içinde Kur’ân’ın mânâları bulunan bir kitaptır. Onu bize Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ —Allah ona rahmet eylesin—, bir nüshadan değil, ezberinden imlâ ettirdi. Salı ve Cuma günleri, Ramazan ayında gündüzün başında yaptığı meclislerinde; ve bunun ardından 202 [hicrî] yılı ile 203 ve 204 yıllarının aylarında. [3: (Bu söz) (nüshada) düşmüştür. Söyleyen ise Muhammed’den rivâyet eden râvîdir.] Bize Muhammed b. el-Cehm rivâyet etti, dedi ki: Bize el-Ferrâ rivâyet etti, dedi ki: Kur’ân’ın Müşkil İ‘râbı ve Mânâlarının Tefsiri / Ümmü’l-Kitâb. Dedi ki: Bunun evveli, kırâat âlimlerinin ve Mushaf kâtiplerinin [4: (Nüsha A’nın kenarında): “el-kütüb” (kitaplar).] “Bismillâhirrahmânirrahîm”de ve kitapların başlangıçlarında elifi hazfedip [1: Köşeli parantez içindeki kısım C ve Ş nüshalarındandır. İkinci harfi şeddeli ve fethalı olarak: Vâsıt ile Basra arasında bir belde.] elifi ispat etmeleri…
تاريخ تدوين هذا التفسيربسم الله الرّحمن الرّحيم [به «١» الإعانة بدءا وختما، وصلّى الله على سيّدنا محمد، وعلى آله وصحبه وسلّم.حدّثنا أبو منصور نصر مولى أحمد بن رسته، قال: حدّثنا أبو الفضل يعقوب بن يوسف بن معقل النّيسابورىّ، سنه إحدى وسبعين ومائتين، قال: سمعت أبا عبد الله محمد بن الجهم بن هارون السّمّرىّ «٢» ، سنة ثمان وستين ومائتين، قال] :الحمد لله ربّ العالمين، وصلّى الله وبارك وسلّم على محمد خاتم النبيين، وعلى آله، وعلى جميع الأنبياء والمرسلين. وإياه نسأل التوفيق والصواب، وحسن الثواب، والعصمة من الخطايا والزّلل، فى القول والعمل. قال:هذا كتاب فيه معانى القرآن، أملاه علينا أبو زكريا يحيى بن زياد الفرّاء- يرحمه الله- عن حفظه من غير نسخة، فى مجالسه أوّل النهار من أيام الثّلاثاوات والجمع فى شهر رمضان، وما بعده من سنة اثنتين، وفى شهور سنة ثلاث، وشهور من سنة أربع ومائتين. [قال «٣» ] :حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْجَهْمِ، قَالَ: حَدَّثَنَا الْفَرَّاءُ، قال:تفسير مشكل إعراب القرآن ومعانيه أمّ الكتابقال: فأول ذلك اجتماع القراء وكُتّابِ المصاحف «٤» على حذف الألف من «بسم الله الرحمن الرّحيم» ، [وفى فواتح الكتب، وإثباتهم الألف(١) ما بين المربعين من نسختى ج، ش.وتشديد ثانيه وفتحه-: بلد بين واسط والبصرة.ابن الجهم، وهو أبو الفصل يعقوب بن يوسف.(٢) هذه النسبة إلى «سمر» - بكسر أوّله.(٣) سقط فى أ. والقائل هو الراوي عن محمد.(٤) بهامش نسخة أ: «الكتب» .
Allah Teâlâ'nın "Fesebbih bismi rabbike'l-azîm" [1] (yani "Yüce Rabbinin adıyla tesbih et") [2] kavlinde, besmeleyi [3] sûrelerin ve kitapların başlarından hazfettiler. Çünkü besmele, bilinen bir mevkide yer almıştır; okuyucu onun mânasını bilmezlik etmez ve onu okumaya ihtiyaç duymaz. Bu sebeple onun terk edilmesi kolaylaştırılmıştır; zira Arapların âdeti, mânası bilindiğinde îcâz etmek ve çok olanı azaltmaktır. "Fesebbih bismi rabbike" kavlinde ise besmele ispat edilmiştir, çünkü bu isim (rab) için besmele lâzım değildir ve Allah tebâreke ve teâlâ isminde olduğu gibi çokça kullanılmaz. Görmez misin ki, sen her bir fiile başlarken, yemek, içmek veya hayvan kesmek gibi, "Bismillâh" dersin. O halde Araplara besmelenin bilinirliği sebebiyle hazfi kolay gelmiştir. Bazı kâtiplerin, bu mevkiye olan bilgileri sebebiyle, "ism" kelimesinin elif ve sin harflerini hazfettiklerini gördüm; çünkü okuyucunun buna ihtiyacı olmadığını bilirler. Sakın "ism" kelimesinin elifini, Allah tebâreke ve teâlâdan başka bir isme izafe ettiğinde hazfetme; ve yine sakın onu, be harfi dışındaki sıfatlarla [4] (harf-i cer ve zarflar) birlikte hazfetme; bu sıfat tek bir harf olsa bile, meselâ lâm ve kâf gibi. Bu sebeple "Lismillâhi halâvetün fi'l-kulûb" (Allah'ın adının kalplerde bir tatlılığı vardır) ve "Leyse ismün keismillâh" (Allah'ın adı gibi bir ad yoktur) dersin ve lâm ile kâf harflerinde elifi ispat edersin; çünkü onlar be harfinin "ismullâh" ile kullanıldığı gibi kullanılmamıştır. Arapların kelamında çokça kullanılan ve bu sebeple daha fazla hazfettikleri şeylerden biri de "eyşe" (أيش) sözüdür; "eyşe 'indeke" derler. Burada "eyyu" kelimesinin i'râbını [5] (harekesini) ve bir yâsını hazfettiler; "şey'" (شيء) kelimesinin hemzesini hazfettiler ve şîn harfini kesrelediler; oysa çoğu kelamda şîn fethalıdır; bunları sayamam. Şayet birisi derse ki: "Bismillâh'tan elifi hazfettik, çünkü be harfi üzerinde durulmaz (sektsizdir), bu sebeple ondan sonra isme başlamak caizdir." Ona denir ki: Araplar mushaflarda "Vadrib lehum meselen" [6] (Kehf 32, Yâsîn 13) âyetini elif ve vav ile yazmışlardır, oysa onlar üzerinde de durulmaz; buna benzer pek çok örnek vardır. İşte bu onun iddiasını geçersiz kılar [7].
[1] Bu kısım c ve ş nüshalarında mevcut değildir; onlarda şöyledir: "بخلاف قوله «فسبح …» إلخ."
[2] Hâkka sûresinin sonu (69:52) ve Vâkıa sûresinin 74. âyeti (56:74).
[3] "بسم الله الرحمن الرحيم" ifadesinin kasdedildiği a nüshasında belirtilmiştir.
[4] Kûfelilere göre sıfat, harf-i cer ve zarftır.
[5] "İ'râb" ile harfin harekesi kastedilmiştir.
[6] Kehf sûresi 32. âyet ve Yâsîn sûresi 13. âyet. [.....]
[7] ş nüshasında "تبطيل" şeklindedir; muhtemelen bizim tesbit ettiğimizden tashif edilmiştir.
فى قوله «١» ] : «فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ» «٢» [وإنما حذفوها من «بسم الله الرحمن الرحيم» أول السور والكتب] «٣» لأنها وقعت في موضع معروف لا يجهل القارئ معناه، ولا يحتاج إلى قراءته، فاستُخِفّ طرحُها لأن من شأن العرب الإيجاز وتقليلَ الكثير إذا عُرِف معناه. وأثبتت فى قوله: «فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ» لأنها لا تلزم هذا الاسم، ولا تكثر معه ككثرتها مع الله تبارك وتعالى. ألا ترى أنك تقول: «بسم الله» عند ابتداء كل فعل تأخذ فيه: من مأكَلٍ أو مشرب أو ذبيحة. فخفّ عليهم الحذف لمعرفتهم به.وقد رأيت بعض الكتّاب تدعوه معرفته بهذا الموضع إلى أن يحذف الألف والسين من «اسم» لمعرفته بذلك، ولعلمه بأن القارئ لا يحتاج إلى علم ذلك. فلا تَحذِفنّ ألف «اسم» إذا أضفته إلى غير الله تبارك وتعالى، ولا تَحذِفَنّها مع غير الباء من الصفات «٤» وإن كانت تلك الصفةُ حرفًا واحدا، مثل اللام والكاف. فتقول: لاسم الله حلاوة في القلوب، وليس اسم كاسم الله فتثبت الألف في اللام وفي الكاف لانهما لم يستعملا كما استعملت الباء في اسم اللَّه. ومما كثر فِي كلام العرب فحذفوا منه أكثر من ذا قولهم: أيش عندك فحذفوا إعراب «٥» «أي» وإحدى ياءيه، وحذفت الهمزة من «شيء» ، وكُسرت الشين وكانت مفتوحة في كثير من الكلام لا أُحْصِيه.فإن قال قائل: إنما حذفنا الألف من «بسم الله» لأن الباء لا يُسكت عليها، فيجوز ابتداء الاسم بعدها. قيل له: فقد كتبت العرب في المصاحف وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا «٦» بالألف والواو لا يُسكت عليها في كثير من أشباهه. فهذا يبطل «٧» ما ادّعى.(١) ما بين المربعين ساقط من ج، ش. والذي فيهما: «بخلاف قوله «فسبح … » إلخ.(٢) آخر سورة الحاقة، وآية ٧٤ من الواقعة.(٣) مابين المربعين فى أ.(٤) الصفة عند الكوفيين حرف الجرّ والظرف.(٥) يريد بإعراب الحرف حركته.(٦) آية ٣٢ سورة الكهف، و ١٣ سورة يس. [.....](٧) فى ش: «تبطيل» ويبدو أنه تصحيف عما أثبتناه.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah Teâlâ'nın 'الْحَمْدُ لِلَّهِ...' (el-Hamdü lillâh) kavli üzerine: Kurrâ icmâıyla 'الْحَمْدُ' lafzı ref‘ hâlindedir. Bedevî Araplardan bir kısmı 'الْحَمْدُ لِلَّهِ' derken, bir kısmı 'الْحَمْدُ لِلَّهِ' şeklinde söyler; bazıları ise hem dâl hem de lâm harfini ref‘ ile okur. Nasb ile okuyanlara gelince, onlara göre 'el-Hamde' bir isim değil, masdardır; bunu söyleyen kişi 'Ahmedullâh' diyebilir. Masdarın yerine (mazi veya muzari) bir fiil gelebiliyorsa [Kûfe ekolüne göre emir, muzarinin bir parçasıdır], nasb yapılması caiz olur. Nitekim Allah Tebâreke ve Teâlâ'nın 'فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ' (fe izâ lakîtumullezîne keferû fadrabe'r-rikāb) [Muhammed Sûresi, 4. âyet] buyruğundaki 'fadrabe'r-rikāb' yerine 'fe'dribü'r-rikāb' denilebilir. Yine 'مَعَاذَ اللَّهِ أَنْ نَأْخُذَ إِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُ' (maâza'llâhi en ne'hüze illâ men vecednâ metâanâ 'indehû) [Yûsuf Sûresi, 79. âyet] ifadesindeki 'maâzallâh' yerine 'neûzü billâh' denilebileceği gibi, Arapların 'سَقْيًا لَكَ، وَرَعْيًا لَكَ' (sukyen leke, ve ra‘yen leke) sözleri yerine 'سَقَاكَ اللَّهُ، وَرَعَاكَ اللَّهُ' (sakaakellaahu, ve raâkellaahu) söylenebilir. 'الْحَمْدُ' kelimesinin dâl harfini hafd (esre) ile okuyanlara gelince, onlar şöyle der: Bu ifade [hamdele cümlesi kastediliyor; burada kelimenin cümle için kullanılması mecazdır] Arapların dilinde o kadar yaygınlaştı ki sanki tek bir isim hâline geldi. Bir isimde ötreden sonra esre veya esreden sonra ötre bulunması onlara ağır geldiği için, iki esrenin bir arada olabildiğini ('إِبِلٍ' ibilin gibi) gördüler; böylece kendi isim kalıplarına uygun düşsün diye dâl harfini de esre ile okudular.
بسم الله الرحمن الرحيمقوله تعالى: الْحَمْدُ لِلَّهِ … (٢)اجتمع القراء على رفع «الْحَمْدُ» . وأما أهل البدو فمنهم من يقول: «الْحَمْدُ لِلَّهِ» .ومنهم من يقول: «الْحَمْدُ لِلَّهِ» . ومنهم من يقول: «الْحَمْدُ لِلَّهِ» فيرفع الدال واللام.فأما من نصب فإنه يقول: «الْحَمْدُ» ليس باسم إنما هو مصدر يجوز لقائله أن يقول: أحمد الله، فإذا صلح مكان المصدر (فعل أو يَفْعل) «١» جاز فيه النصب من ذلك قول الله تبارك وتعالى: «فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ» «٢» يصلح مكانها في مثله من الكلام أن يقول: فاضربوا الرقاب. ومن ذلك قوله:«مَعاذَ اللَّهِ أَنْ نَأْخُذَ إِلَّا مَنْ وَجَدْنا مَتاعَنا عِنْدَهُ» «٣» يصلح أن تقول في مثله من الكلام: نعوذ بالله. ومنه قول العرب: سَقْيًا لك، ورَعْيًا لك يجوز مكانه:سقاك الله، ورعاك الله.وأما من خفض الدال من «الْحَمْدُ» فإنه قال: هذه كلمة «٤» كثرت على ألسن العرب حتى صارت كالاسم الواحد فثقُل عليهم أن يجتمع في اسم واحد من كلامهم ضَمَّةٌ بعدها كسرة، أو كَسْرة بعدها ضمة، ووجدوا الكسرتين قد تجتمعان في الاسم الواحد مثل إِبِلٍ فكسروا الدال ليكون على المثال من أسمائهم.(١) يريد الماضي أو المضارع، والأمر عند الكوفيين قطعة من المضارع.(٢) آية ٤ سورة محمد.(٣) آية ٧٩ سورة يوسف.(٤) يريد جملة الحمدلة. وإطلاق الكلمة على الجملة مجاز.
Lâm'ı ref edenlere gelince, onlar Arap isimlerinin en yaygın örneğini kastetmişlerdir. Bu örneklerde iki damme bir araya gelir; meselâ el-hulum ve el-‘ukub (1) (1) ‘Ukub âkıbet demektir. Bu kelime ‘ukub (dammeli ve sâkin) şeklinde de söylenir. Ve eğer iki kelimeyle konuşma çok olursa, onların tek bir kelime gibi kılınmasını inkâr etme. Buna delil olarak Arapların «b-ebâ» sözüdür; aslında o «bi-ebî»dir. (Buradaki) yâ, mütekellime ait olup baba (eb) kelimesinden değildir. İkisiyle konuşma çoklaşınca, zannettiler ki ikisi tek bir harftir, bu sebeple onu elif yaptılar ki hublâ, sekrâ ve Arap kelâmından bunun benzerleri gibi bir veznin üzerine olsun. Bana Ebû Sevran inşâd etti: Cariyeler dedi: Ne kadar da şaşılacak bir yola gittin! Beni ayıpladılar, halbuki ben ayıplanacak biri değildim. Sen sadece oynamak için giden biri değil misin? Söyle bana, verirsem tümsek gibi iri bir (kadınlık organı) mı? (2) (2) Burada 'kadınlık organı' tasvir edilmektedir. 'Nehd', yükselen, belirgin demektir (göğüs gibi). 'Ketseb' ise büyük, dolgun, çıkıntılı, kalkık demektir. Aynı zamanda 'ketseb' büyük (bir organa) sahip kadın için de kullanılır: 'imraetün ketseb' denir. Yoksa sana sarkık ve yumuşak bir şey mi verelim? (3) (3) 'Hîd' ve 'hîdeb' içinde yumuşaklık bulunan şeydir; tıpkı yaşlı kadınların yaşlarından dolayı sarkmış kadınlık organı gibi. O, karanlıkta sam yelinin dokunuşundan daha serindir. Ben dedim ki: Hayır, aksine siz ikiniz (ey kadın) benim babam gibisiniz! (4) (4) 'Yâ bîbâ' aslı 'yâ bi-ebî'dir. 'Yâ' nida içindir, uyarmak için kullanılır, bazen 'vâ' kullanılır. Nitekim recez şair: «Vâ bi-ebî ente ve fûke'l-eşneb» demiştir. Daha layıktır ki rezil olmayasınız ve kızmayasınız. (5) (5) Asıl nüshalarda 'aḥzeru' yazılıdır; bu tashiftir. 'Tahrabbâ' (تحربا): kızmak, gazap anlamındadır. 'Harib' fiili şiddetle sinirlenmek demektir. «هل أنت إلا ذاهب لتلعبا» mısraı iade edilmiştir, çünkü bununla ilgili bir şey anlatmak istemektedir. Şu anlama gelir: İstifhâmın maksadı nefiydir (olumsuzluk), tıpkı Allah Teâlâ'nın «هَلْ جَزاءُ الْإِحْسانِ إِلَّا الْإِحْسانُ» (Rahmân 60) ayetinde olduğu gibi.
وأما الذين رفعوا اللام فإنهم أرادوا المثال الأكثر من أسماء العرب الذي يجتمع فيه الضمتان مثلُ: الحُلُم والعُقُب «١» .ولا تُنْكرن أن يجعل الكلمتان كالواحدة إذا كثر بهما الكلام. ومن ذلك قول العرب: «بأَبَا» إنما هو «بِأَبِي» الْيَاءُ من المتكلم ليست من الأب فلما كثر بهما الكلام توهموا أنهما حرف واحد فصيروها ألفا ليكون على مثال:حُبْلَى وسَكْرى وما أشبهه من كلام العرب. أنشدني أبو ثَرْوان:قال الجواري ما ذَهَبْتَ مَذْهَبَا … وعِبْننِي ولم أكنُ مُعَيَّبَاهل أنت إلا ذاهب لتلعبا … أريت إن أعطيت نَهْدًا كَعْثَبَا «٢»أذاك أم نُعطيكَ هَيْدًا هَيْدَبَا «٣» … أَبْرَدَ في الظَّلماء من مَسِّ الصّبافقلت: لا، بل ذاكما يا بِيبا «٤» … أجدرُ «٥» ألا تَفْضَحَا وتَحْرَبَا«هل أنت إلا ذاهب لتلعبا» «٦» ذهب ب «هل» إلى معنى «ما» .(١) العقب: العاقبة. ويقال فيه العقب بضم فسكون.(٢) يصف الركب (أي الفرج) . والنهد: المرتفع المشرف ومنه نهد الثدي (كمنع ونصر) نهودا إذا كعب وارتفع وأشرف. وكعثب نهد: ناتى مرتفع فإن كان لا صقا فهو هيدب. والكعثب والكثعب: الكرب الضخم الممتلى الشاخص المكتنز الناتئ. والكعثب أيضا صاحبته يقال: امرأة كعثب وكثعب أي ضخمة الركب.(٣) الهيد الهيدب: الذي فيه رخاوة مثل ركب العجائز المسترخى لكبرها.(٤) «يا بيبا» أصله: يا بأبى، و «يا» للنداء المراد منه التنبيه، وقد تستعمل فى موضعه «وا» كقول الراجز:وا بأبى أنت وفوك الأشنب(٥) فى الأصول: «أحذر» وهو تصحيف. «وتحربا» : أي تغضبا. وحرب كفرح:اشتدّ غضبه.(٦) أعاد هذا الشطر ليتكلم على شىء فيه. يريد أن الغرض من الاستفهام النفي كقوله تعالى: «هَلْ جَزاءُ الْإِحْسانِ إِلَّا الْإِحْسانُ» .
“عَلَيْهِمْ” ve “عَلَيْهِمْ” – bunlar iki lügattır [kıraat vechi]; her bir lügatin Arapçada ayrı bir mezhebi [nahiv ekolü/kaidesi] vardır. He’yi ref‘ ile okuyan [yani üstün veya esre değil de ötreli okuyan] kimse şöyle der: He’nin aslı, nasb, cer ve ref‘ hallerinin hepsinde ref‘dir. Ref‘ hâli, “هُم قالوا ذاك” [“Onlar şöyle dediler”] sözlerinde olduğu gibi, ibtidâ [cümle başı] hâlidir. Görmez misin ki burada he merfûdur; fethası [üstünü] ve kesrası [esresi] caiz olmaz. Nasb hâli ise “ضربهم” [“Onları dövdü”] sözündedir; bu da merfûdur, fethası ve kesrası caiz olmaz. İşte bu sebeple “عَلَيْهِمْ” kelimesindeki he, aslî hâli üzere bırakılmıştır. “عَلَيْهِمْ” diyen kimseye gelince, o, hemzenin [he’nin] ötresini ağır bulmuş, öncesinde de sakin bir yâ bulunduğu için “عَلَيْهِمْ” demiştir; zira zamir [المكنى] kelâmda çokça dolaştığı için böyle yapmıştır. Aynı şekilde, zamir kesra ve sakin yâ ile “بهم” ve “بهم” gibi kesreli bir harfe bitiştiğinde de bu iki vecih de caiz olur. Yâ’dan önceki harfin fethalı veya kesralı olması fark etmez. Yâ’dan önceki harf fethalı olur da yâ lafzen elife dönüşürse, o zaman “هم”de ref‘den başkası caiz olmaz. Nitekim Allah Teâlâ’nın “وَرُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ” [Yûnus 10/30] kavli [ayeti] böyledir; burada “مَوْلاهُمُ الْحَقِّ” [“mevlâhumu’l-hakk”] (zamir ötreli olarak) okunur; “مَوْلاهِمُ” şeklinde (kesreli) okunması caiz değildir. Yine “فَبِهُداهُمُ اقْتَدِهْ” [En‘âm 6/90] kavlinde de “فَبِهُداهُمْ” (kesreli) okunması caiz değildir. Yine içlerinde iki vechin de [yani ref‘ ve kesranın] söylendiği diğer bir örnek, öncesine sakin bir yâ veya kesra bitiştiğinde [vâki olduğunda] görülür: “وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتابِ” [Zuhruf 43/4] ve “حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّها رَسُولًا” [Kasas 28/59] kavilleri gibi. Burada “أُمِّ” ve “أُمِّها” kelimelerinin eliflerinin [yani aslında vav olan ve elif gibi okunan harfin] ref‘i [ötreli okunması] ve kesrası [esreli okunması] – her iki harfte de – yâ [harfinin] bulunması sebebiyle caizdir. Kesra hâline örnek ise Allah Teâlâ’nın “فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ” [Nisâ 4/11] kavli ile Nebî (s.a.v.)’den rivayet edilen “أُوصى امْرَأً بأمه” [“Bir kişiye annesi hakkında tavsiye ederim”] hadisidir. Ref‘ ile okuyan kimse der ki: Ref‘, “ümm” [anne] kelimesinde asıl olandır. [Bu görüşe göre sanki asıl “هي مرفوعة” [“O merfûdur”] takdirindedir; mübteda bilindiği için hazfedilmiştir. Buradaki bahis he harfi hakkındadır. “المكنى” ile zamir kastedilmiştir. [Yani “عَلَيْهِم”deki “هم” zamiridir.] [Dipnot 4: Yûnus Sûresi 30. âyet. Dipnot 5: En‘âm Sûresi 90. âyet. Dipnot 6: Nüshalarda böyledir. “el-Velî”: Önden ve sonradan yakınlık ve bitişikliktir; her ne kadar sonra gelen için meşhur olmuşsa da. Buradaki “وليته” ifadesi “ona bitişti” anlamındadır; siyak [cümlenin akışı] ise ondan önce bitiştiğini göstermektedir. Dipnot 7: Zuhruf Sûresi 4. âyet. Dipnot 8: Kasas Sûresi 59. âyet. Dipnot 9: Nisâ Sûresi 11. âyet.]
(عَلَيْهِمْ) و (عَلَيْهِمْ) وهما لغتان لكل لغة مذهبٌ في العربية.فأما من رفع الهاء فإنه يقول: أصلها رفعٌ في نصبها وخفضها ورفعها فأما الرفع فقولهم: «هُم قالوا ذاك» ، في الابتداء ألا ترى أنها مرفوعة لا يجوز فتحها ولا كسرها. والنصب في قولك: «ضربهم» مرفوعة «١» لا يجوز فتحها ولا كسرها فتركت في «عَلَيْهِمْ» على جهتها الأولى.وأما من قال: «عَلَيْهِمْ» فإنه استثقل الضمة في الهاء وقبلها ياء ساكنة، فقال:«عَلَيْهِمْ» لكثرة دور المكنى «٢» في الكلام. وكذلك يفعلون بها إذا اتصلت بحرف مكسور مثل «بهم» و «بهم» ، يجوز فيه الوجهان مع الكسرة والياء «٣» الساكنة.ولا تبال أن تكون الياء مفتوحا ما قبلها أو مكسورا فإذا انفتح ما قبل الياء فصارت ألفًا في اللفظ لم يُجْز في «هم» إلا الرفع مثل قوله تبارك وتعالى:«وَرُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ» «٤» ولا يجوز: «مولاهم الحق» ، وقوله «فَبِهُداهُمُ اقْتَدِهْ» «٥» لا يجوز: «فَبِهُداهُمُ اقْتَدِهْ» .ومثله مما قالوا فيه بالوجهين إذا وليته «٦» ياء ساكنة أو كسرة، قوله:«وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتابِ» «٧» و «حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّها رَسُولًا» «٨» يجوز رفع الألف من «أم» و «أمها» وكسرها في الحرفين جميعا لمكان الياء. والكسرة مثل قوله تبارك وتعالى: «فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ» «٩» ، وقول من رَوَى عن النبي صلى الله عليه وسلم: (أُوصى امْرَأً بأمه) . فمن رفع قال: الرفع هو الأصل فى الأمّ(١) كأن الأصل: «هى مرفوعة» فحذف المبتدأ للعلم به. والحديث عن الهاء.(٢) يريد بالمكنى: الضمير.(٣) أي فى «عليهم» . [.....](٤) آية ٣٠ سورة يونس.(٥) آية ٩٠ سورة الأنعام.(٦) كذا فى الأصول. والولي: القرب والاتصال من قبل ومن بعد، وإن اشتهر فيما يجىء بعد. فقوله: «وليته» أي اتصلت به، والمقام يقضى أنها اتصلت به قبله.(٧) آية ٤ من سورة الزخرف.(٨) آية ٥٩ سورة القصص.(٩) آية ١١ سورة النساء.
Ve "ümmühât" da böyledir. Kime "-ih" (kesra ile) okumuşsa der ki: Bu kelime (ümm) konuşmada çokça akıp giden bir kelimedir; bu sebeple kendisinden önce sakin bir yâ yahut bir kesra bulunan kelimenin zammesi ağır gelmiştir. "Ümm" kelimesinin elifinin kesresi ancak kendisinden önce bir kesra veya yâ harfi gelmesi durumunda caiz olur. Şayet kendisinden önceki harf fethalı ise —meselâ "fulânün inde ümmihî" dersen— "inde ümmihî" değil, "inde ümmihî" dersin. Yine kendisinden önceki harf zammeli ise onu kesreli okumak caiz olmaz; "ettebe‘at ümmehû" dersin, kesreli okumak caiz değildir. Kezâ kendisinden önceki harf cezmli ise "ümm" kelimesinde elifin ancak zammesi olur; nitekim "men ümmihî", "‘an ümmihî" dersin. Görmez misin ki "‘anhtim, minhtim" dersin; "‘anhim" veya "minhim" demezsin, "ıdribhum" da demezsin. İşte kendisinden önceki harfin kesresinin güzel olduğu her yer —meselâ "fîhim" ve benzerlerinde olduğu gibi— "ümm" kelimesinin elifinin kesresi de caiz olur ve bu onun kıyasıdır. "Ketebe ilâ ümmihî" yahut "‘alâ ümmihî" demek caiz değildir; çünkü kendisinden önceki harf lafızda elif olup aslında yazıda yâ'dır: "ilâ" ve "‘alâ" harfleri gibi. Yine "kad tâlet yedâ ümmihî bi’l-hayr" dersin; "yedâ ümmihî" demek caiz değildir. Şayet "celese beyne yedey ümmihî" dersen, kendisinden önce yâ bulunduğu için kesreli ve zammeli okumak caiz olur. Bu babtan olarak şöyle dersin: "htim dâribû ümmühâtihim" — elifi ref‘ ile okunur, başka türlü olmaz. "Mâ htim bi-dâribî ümmühâtihim ve ümmühâtihim" dersin; yâ harfinin bulunması sebebiyle her iki vecih de caizdir. "Ümm" kelimesinin elifinden önce gelen harfin ona muttasıl olup olmamasına aldırış etme; her iki vecih de caizdir. Şöyle dersin: "hâzihî ümmü zeydin ve ümmü zeydin". Bu kelimeye mübteda olarak başladığında ancak merfu olur; nitekim "htim" zamiri de ibtidâda ancak merfudur. "htim"e gelince, kendisine bitişen harf ile arası ayrılmadığı müddetçe —"bihtim"de olduğu gibi— kesreli okunmaz.
(1) Nüshalarda böyledir. Az önce ta‘likte yazılanlara bakınız.
(2) Siyakın gerektirdiği bir ziyadedir. Ardından gelen "ve lâ ıdribhum" ifadesi de bu kabildendir.
(3) (a) nüshasında: "(مثل إلى) gibi" şeklindedir.
(4) "Cemîan" ifadesi (a) nüshasında düşmüştür.
(5) (c) ve (ş) nüshalarında: "يقال" şeklindedir. Bu, metinde tesbit ettiğimiz ifadenin tahrifidir.
(6) Burada resim ve yazıdaki vasıl ile inkıtâ‘ı (bitişiklik ve ayrı yazılmayı) kastetmektedir.
والأمهات. ومن كسر قال: هي كثيرة المجرى في الكلام فاستثقل ضَمَّةَ قبلها ياء ساكنة أو كسرة. وإنما يجوز كسر ألف «أم» إذا وليها «١» كسرة أو ياء فإذا انفتح ما قبلها فقلت: فلان عند أمه، لم يجز أن تقول: عند إِمه، وكذلك إذا كان ما قبلها مضموما لم يجز كسرها فتقول: أتبعت أمه، ولا يجوز الكسر.وكذلك إذا كان ما قبلها حرفا مجزوما لم يكن في الأم إلا ضم الألف كقولك:من أمه، وعن أمه. ألا ترى أنك تقول: عنهم ومنهم [واضربهم] «٢» . ولا تقول:عنهم ولا منهم، ولا اضربهم. فكل موضع حسن فيه كسر الهاء مثل قولهم: فيهم وأشباهها، جاز فيه كسر الألف من «أم» وهي قياسها. ولا يجوز أن تقول:كتب إلى إِمه ولا على إِمه لأن الذي قبلها ألف في اللفظ وإنما هي ياء في الكتاب: «إلى» «٣» و «على» . وكذلك: قد طالت يدا أُمه بالخير. ولا يجوز أن تقول: يدا إِمه. فإن قلت: جلس بين يدي أمِّه جاز كسرها وضمها لأن الذي قبلها ياء. ومن ذلك أن تقول: هم ضاربو أُمّهاتهم برفع الألف لا يكون غيره. وتقول: ما هم بضاربي أمهاتهم وإمهاتهم يجوز الوجهان جميعا «٤» لمكان الياء. ولا تُبال «٥» أن يكون ما قبل ألف «أم» موصولا بها «٦» أو منقطعا منها الوجهان يجوزان فيه تقول: هذه أم زيد وإِمُّ زيد. وإذا ابتدأتها لم تكن إلا مرفوعة، كما كانت «هُم» لا تكون إلا مرفوعة في الابتداء، فأما «هم» فلا تكسر إلا مع حرف يتصل بها لا يفرق بينه وبينها مثل «بهم» .(١) كذا فى الأصول. وانظر ما كتب آنفا فى التعليق.(٢) زيادة اقتضاها السياق.وقوله بعد: «ولا اضربهم» .(٣) فى أ: «مثل إلى» .(٤) «جميعا» ساقط من أ.(٥) فى ج، ش: «يقال» . وهو تحريف عما أثبت.(٦) يريد الوصل والانقطاع فى الرسم والخط.
Yüce Allah'ın "Ğayri'l-mağdûbi aleyhim" [= gazaba uğrayanlarınkine değil] kavli: Burada "Ğayri" kelimesi esre ile okunur (cerr ile); çünkü bu kelime, "aleyhim"deki he-mim zamirine değil, "ellezîne"ye sıfat olmuştur. "Ğayri"nin marifeye sıfat olması caizdir; zira o, içinde el-lâm ve elif bulunan bir isme (yani "el-mağdûbi"ye) izafe edilmiştir. Ne bu (kendisine izafe edilen) isim belirli bir topluluğa işaret eder, ne de evvelki (yani "ellezîne") belirli bir topluluğa işaret eder. Bu, kelâmda senin "Ben ancak, yalancı olmayan sâdık kişiden başkasının yanından geçmem" sözüne benzer; sanki sen, doğru söyleyen ve yalan söylemeyen kimseyi kastediyorsun. "Abdullah'ın yanından zarif olmayan olarak geçtim" demek caiz değildir; meğer ki tekrir (vurgu tekrarı) kastoluna. Çünkü "Abdullah" muayyen (özel isim)dir, "Ğayri" ise nekire yolundadır, gayr-ı muayyendir; o ancak gayr-ı muayyen marifelere sıfat olabilir. "Ğayri"nin nasbı da caizdir; bu takdirde onu "aleyhim"den kat‘ (hal) yaparsın. Ayrıca "ellezîne"den önceki kısmı tôkiyt (muayyen kılma) mevkiinde kabul edip "Ğayri"yi tekrir üzere cerr etmek de caizdir: "Sırâta gayri'l-mağdûbi aleyhim" şeklinde.
(1) Yani o, aynî bir kavme işaret etmek üzere kastedilmemiştir; çünkü "ellezîne" marife olmakla birlikte tarifi sıla iledir; bu itibarla nekireye yakındır, zira umumidir. "Ğayri'l-mağdûbi aleyhim" de aynî bir kavme işaret etmez; işte bu sebepten "Ğayr"ın marifeye sıfat olması caiz olmuştur. Bazıları ise "Ğayr"ın aslen nekire olmakla birlikte burada ma‘rifeye yaklaştığını görürler; çünkü o, iki zıt arasında vâki olup her ikisi de marife olunca izafet yoluyla marifelik kazanmış veya mârifeye yaklaşmıştır. Nitekim "Hareket, sükûndan başkası hoşuma gider" ile "Hayat, ölü olmayan diriye mahsustur" sözlerinde olduğu gibi; burada da durum aynıdır. Zira kendilerine nimet verilenler ile gazaba uğrayanlar zıttır ve her ikisi de marifedir. Ayetteki "Ğayri"nin, "ellezîne"den yahut "aleyhim"deki zamirden bedel olması da caizdir.
(2) Yani onun alem (özel isim) olması, alemiyetle marife kılınması demektir. [.....]
(3) Mezheb: Aslında gidilecek yer (tarik) demektir; burada "Ğayri"nin nekire yolunda olduğuna işaret edilir; bu da onun nekire olduğuna dair kinâyedir.
(4) Müberred der ki: Ferrâ "Ğayri"nin ancak "ellezîne"ye sıfat olmasını kabul eder; çünkü o nekire hükmündedir. Ahfeş ise "Ğayri"nin bedel olduğunu söyler; Sa'leb de "Ferrâ'nın dediği gayr-ı mümtenidir; manası tekrirdir. Sanki 'Sırâta gayri'l-mağdûbi aleyhim' kastedilmiştir" demiştir.
(5) Kat‘ ile maksat, "aleyhim"deki zamirden hâl olmak üzere mansub olmasıdır; sanki şöyle denilmiş gibidir: "Kendilerine nimet verdin; onlar, gazaba uğramış kimseler olmadıkları halde." Ayrıca "ellezîne"den veya "aleyhim"deki zamirden istisna yoluyla mansub olması da caiz görülmüştür; yani "ğayri'l-mağdûbi aleyhim" = "mağdûb aleyhim olanlar müstesna" manasında.
وقوله تعالى: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ … (٧)بخفض «غَيْرِ» لأنها نعت للذين، لا للهاء والميم من «عَلَيْهِمْ» . وإنما جاز أن تكون «غَيْرِ» نعتًا لمعرفة لأنها قد أضيفت إلى اسم فيه ألف ولام، وليس بمصمودٍ «١» له ولا الأول أيضا بمصمود له، وهي في الكلام بمنزلة قولك: لا أمرّ إلا بالصادق غيرِ الكاذب كأنك تريد بمن يصدق ولا يكذب. ولا يجوز أن تقول: مررت بعبد الله غير الظريف إلا على التكرير لأن عبد الله موقّت «٢» ، و «غَيْرِ» في مذهب «٣» نكرةٍ غير موقتة، ولا تكون نعتا إلا لمعرفة غير موقتة. «٤» والنصب جائز فى «غَيْرِ» ، تجعله قطعا «٥» من «عَلَيْهِمْ» . وقد يجوز أن تجعل «الَّذِينَ» قبلها في موضع توقيت، وتخفض «غَيْرِ» على التكرير: «صراط غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ» .(١) أي لم يقصد به قصد قوم بأعيانهم، لأن «الذين» مع كونه معرفة فتعريفه بالصلة فهو قريب من النكرة لأنه عام. و «غَيْرِ الْمَغْضُوبِ … » أيضا لم يقصد به معين فمن ثم صلح أن تكون (غير) وصفا للمعرفة. ويرى بعضهم أن (غيرا) وإن كانت فى الأصل نكرة إلا أنها هنا قريب من المعرفة، لأنها إذا وقعت بين متضادين وكانا معرفتين تعرفت بالإضافة، أو قربت من المعرفة كقولك: تعجبنى الحركة غير السكون، فالحركة دأب الحي غير الميت، وكذلك الحال هنا لأن المنعم عليهم والمغضوب عليهم متضادان معرفتان. ويجوز فى «غَيْرِ» فى الآية أن تكون بدلا من «الَّذِينَ» أو من الهاء فى «عَلَيْهِمْ» .(٢) يعنى كونه علما معينا معرّفا بالعلمية. [.....](٣) المذهب: مكان الذهاب يراد به الطريق. أي أن «غَيْرِ» فى طريق النكرة، وهذا كناية عن أنها نكرة.(٤) قال المبرد: والفراء يأبى أن يكون «غَيْرِ» نعتا إلا للذين لأنها بمنزلة النكرة، وقال الأخفش: «غَيْرِ» بدل قال ثعلب: وليس بممتنع ما قال، ومعناه التكرير، كأنه أراد صراط غير المغضوب عليهم.(٥) يريد بالقطع أنه منصوب حالا من الهاء فى «عَلَيْهِمْ» كأنه قيل:أنعمت عليهم لا مغضوبا عليهم. وجوز أن يكون منصوبا بالاستثناء من «الَّذِينَ» أو من الضمير فى «عَلَيْهِمْ» أي إلا المغضوب عليهم.
Allah Teâlâ'nın «vele'd-dâllîn» [7] kavline gelince: «Ğayri»nin mânâsı «lâ» mânâsıdır; bu sebeple üzerine «ve lâ» redif olarak getirilmiştir. Bu, tıpkı «Falan kimse muhsin değildir, ne de mümcil (iyilik eden)dir» demen gibidir. «Ğayr», «sivâ» mânâsında olduğu zaman üzerine «lâ»nın tekrarlanması câiz olmaz. Görmez misin ki, «Yanımda Abdullah'tan başka ne de Zeyd var» demek câiz değildir. Arapçayı bilmeyen birtakım kimseler [1 – Ebû Ubeyde'dir] demiştir ki: «el-Hamd [2 – Fâtiha Sûresi] içindeki 'ğayri'nin mânâsı 'sivâ'dır ve 'lâ' kelâmda sıladır (zâiddir).» Şairin [3 – el-Accâc] şu beytini delil getirmiştir: «Fî bi'ri lâ hûrin serâ ve mâ şa‘arû.» Bu [söz] câiz değildir; çünkü mânâ, amel/işlevi belli olmayan bir şey üzerine kurulmuştur; bu tam bir nefiydir (olumsuzluktur). «Lâ»nın sıla yapılması ancak kendisinden önce bir nefiy (jâhd) bulunması hâlinde câiz olur. Nitekim şairin [4 – Cerîr] şu sözü: «Mâ kâne yerdâ Resûlullâhi dînehum … ve’t-tayyibâni Ebû Bekrin ve lâ ‘Omer.» Burada «lâ»yı, kelâmın başındaki nefiy sebebiyle sıla kılmıştır. Bu tefsir daha açıktır. Şair (el-Accâc) şu mânâyı kastetmiştir: «Fî bi'ri lâ hûr» ifadesindeki «lâ» nefiydeki asıl «lâ»dır; çünkü o, «bir kuyu ki üzerine bir şey ifade etmez (geri döndürmez)» anlamında «bi'ri mâin lâ yuhîru ‘aleyhi şey’en» demek istemiştir. Sanki «Gayr-i rüşde doğru gitti ve ne yaptığını bilmedi» demiş gibidir. Araplar derler ki: «Tahanetu’t-tâhinetu fe mâ ehâret şey’en» [5], yani «değirmen öğüttü fakat hiçbir şey çıkarmadı; işinin eseri belli olmadı» demektir.
وأما قوله تعالى: وَلَا الضَّالِّينَ» (٧) فإن معنى «غَيْرِ» معنى «لَا» فلذلك ردّت عليها «وَلَا» . هذا كما تقول:فلان غير محسن ولا مُجْمِلٍ فإذا كانت «غَيْرِ» بمعنى سوى لم يجز أن تُكَرَّ عليها «لَا» ألا ترى أنه لا يجوز: عندي سوى عبد الله ولا زيد.وقد قال بعض من «١» لا يعرف العربية: إن معنى «غَيْرِ» في «الْحَمْدُ» «٢» معنى «سوى» ، وإن «لَا» صلة في الكلام، واحتَّج بقول الشاعر «٣» :في بئرِ لا حُورٍ سرى وما شعروهذا [غير] جائز لأن المعنى وقع على ما لا يتبين فيه عمله، فهو جحد محض. وإنما يجوز أن تجعل «لَا» صلة إذا اتصلت بجَحْد قبلها مثل قوله:ما كان يرضى رسول الله دينهم … والطيبان أبو بكر ولا عمر «٤»فجعل «لَا» صلة لمكان الجحد الذي في أول الكلام هذا التفسير أوضح أراد فى بئر لا حور، «لَا» الصحيحة في الجحد لأنه أراد في: بئر ماء لا يُحير عليه شيئًا كأنك قلت: إلى غير رشد توجه وما درى. والعرب تقول: طحنت الطاحنةُ فما أحارت شيئا «٥» أي لم يتبين لها أثر عمل.(١) هو أبو عبيدة. وانظر اللسان (غير) .(٢) أي سورة الفاتحة. والحمد من أسمائها.(٣) هو العجاج، من أرجوزة له طويلة يمدح بها عمر بن عبيد الله بن معمر، وكان عبد الملك بن مروان وجهه لقتال أبى فديك الحروري فأوقع به وبأصحابه. ومطلعها:قد جبر الدين الإله فجبر … وعور الرحمن من ولى العوروقوله: «فى بئر لا حور» يريد فى بئر نقص سرى الحروري وما شعر يقول: نقص الحروري ومادرى.ويقال: فلان يعمل فى حور أي فى نقصان. وهذا على ما يرى أبو عبيدة. ويرى الفرّاء أن الحور الرجوع ولا للنفى، أي سرى فى بئر غير رجوع، أي بئر منسوبة إلى عدم الرجوع لأنها لا ترجع عليه بخير. والحور يأتى فى معنى النقصان ومعنى الرجوع، فأخذ أبو عبيدة بالأول، والفرّاء بالثاني. وانظر الخزانة ٢/ ٩٥ والبيت محرف فى الأصل والتصويب من ديوان العجاج.(٤) من قصيدة لجرير فى هجو الأخطل. وانظر الديوان طبعة الصاوى ٢٦٣.(٥) أي ما ردت شيئا من الدقيق، والمراد أنه لم يتبين لها أثر عمل كما قال المؤلف.
Bakara sûresine dair[1] Yüce Allah'ın şu kavli: "Elif Lâm Mîm. İşte o Kitap…" (âyet 2). Hurûf-ı mukattaa, Kur'ân'ın tamamında vakf ile okunur; bu, cezm olarak adlandırılan bir cezm (sükûn) değildir. Bilakis bu, cezmi, her bir harf üzerinde vakf niyeti taşıyan bir kelâmdır. Az olsun çok olsun, bütün hurûf-ı mukattaada buna göre amel et. Kârîler ise Âl-i İmrân sûresinde "آلم اللَّهُ" (Elif Lâm Mîm Allâh) şeklinde okuyarak mîm harfini fetha ile okudular. Çünkü mîm, üzerinde vakf niyetiyle cezmedilmişti.[2] Bir harfin üzerinde vakf yapılması niyet edildiğinde, ondan sonra gelen harf ile isti'nâfa (yeniden başlamaya) niyet edilir. Bu sebeple kıraat "ال م الله" şeklinde olur. Araplar, "Allâh" kelimesindeki elifin hemzesini hazfederek onun fethasını mîm harfine verdiler, çünkü mîm sâkindi. Eğer mîm cezm hakkını gerçekten hak eden bir cezm olsaydı, kesre ile okunurdu, tıpkı "قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ" [Yâsîn sûresi, 27] âyetindeki gibi.[3] Nitekim nahiv âlimlerinden Ebû Ca‘fer er-Ru’âsî –ki sâlih bir zâttı– "آلم أَلله" şeklinde, elifi kat‘ ile okumuştur. Yaygın kıraat ise hemzenin hazfedilmesi şeklindedir. Ferrâ (el-Ferrâ') der ki: Bana, Âsım'ın elifi kat‘ ile okuduğu ulaştı.[4]
[1] 'C' ve 'Ş' nüshalarında: "Bakara sûresinin fâtihası" olarak geçer.
[2] 'C' ve 'Ş' nüshalarında: "vakf" olarak geçer. Âl-i İmrân sûresi başında yer alan "alm allah" ifadesinde mîmin fetha ile okunması umumun kıraatidir. Nahhâs, İ‘râbü'l-Kur’ân'ında şöyle der: "Kadîm nahiv âlimleri bu hususu ele almışlardır. Sîbeveyh'in mezhebine göre mîm, iki sâkinin birleşmesi sebebiyle fetha ile okunmuş ve daha önce bir kesre ve yâ bulunmaması için fetha tercih edilmiştir… el-Kisâî ise şöyle der: 'Hurûf-ı hecâ (hurûf-ı mukattaa), hemze-i vasla rastladığında hemze-i vasıl hazfedilir ve onun harekesi (elifin harekesi) mîm harfine verilir; böylece "alm allah", "alm üzkür", "alm akterebet" denir.'" el-‘Ukberî ise İ‘râbü'l-Kur’ân'ında şöyle der: "Denildiğine göre mîmin fethası, 'Allah' hemzesinin harekesinin ona nakledilmesindendir; ancak bu görüş uzaktır, çünkü hemze-i vaslın vasıl halinde sâbit olmak gibi bir hakkı yoktur ki harekesini başkasına nakletsin. Bir başka görüşe göre 'Allah'taki hemze aslında hemze-i kat‘dır, fakat çok kullanımdan dolayı hazfedilmiş, bu sebeple harekesi mîme nakledilmiştir; çünkü mîm sâbit olmayı hak etmektedir. Bu görüş, 'el' takısını harf-i tarif olarak kabul edenlere göre doğrudur."
[3] Yâsîn sûresi, âyet 27.
[4] Âsım'ın kıraati, er-Ru’âsî'nin kıraati gibidir. Bu kıraat, 'الم' üzerinde vakf takdirine dayanır; tıpkı sayı isimlerinde 'vâhid, isneyn, selâse, erba'a' gibi kelimelerde vakf yapıldığında kelimenin sonunun sâkin kabul edilmesi gibi, burada da 'الم' kelimesi üzerinde durulduğu takdir edilir ve o şekilde okunur.
ومن سورة البقرة«١»قوله تعالى: الم (١) ذلِكَ الْكِتابُ … (٢)الهجاء موقوف فِي كل القرآن، وليس بجزم يسمّى جزما، إنما هُوَ كلام جزمه نية الوقوف على كل حرف منه فافعل ذلك بجميع الهجاء فيما قل أو كثر. وإنما قرأت القراءُ «آلم اللَّهُ» في «آل عِمْرانَ» ففتحوا الميم لأن الميم كانت مجزومة لنية الوقفة «٢» عليها، وإذا كان الحرف ينوى به الوقوف نوى بما بعده الاستئناف، فكانت القراءة «ال م الله» فتركت العرب همزة الألف من «الله» فصارت فتحتها في الميم لسكونها، ولو كانت الميم جزما مستحِقّا للجزم لكسرت، كما في «قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ» «٣» . وقد قرأها رجل من النحويين، - وهو أبو جعفر الرؤاسي وكان رجلا صالحا- «آلم أَلله» بقطع الألف، والقراءة بطرح الهمزة. قال الفراء:وبلغني عن عاصم أنه قرأ بقطع «٤» الألف.(١) فى ج، ش: فاتحة البقرة.(٢) فى ج، ش: «الوقف» . فتح الميم فى «الم الله» أوّل سورة آل عمران هو قراءة العامة قال النحاس فى إعراب القرآن له: «وقد تكلم فيها النحويون القدماء فمذهب سيبويه أن الميم فتحت لالتقاء الساكنين، واختاروا لها الفتح كى لا يجمع بين كسرة وياء وكسرة قبلها … ... وقال الكسائي: حروف التهجي إذا لقيتها ألف الوصل فحذفت ألف الوصل حركتها بحركة الألف فقلت: الم الله، والم اذكر، والم اقتربت» .وقال العكبري فى إعراب القرآن له: «وقيل فتحت لأن حركة همزة «الله» ألقيت عليها، وهذا بعيد لأن همزة الوصل لا حظ لها فى الثبوت فى الوصل حتى تلقى حركتها على غيرها. وقيل الهمزة فى «الله» همزة قطع، وإنما حذفت لكثرة الاستعمال، فلذلك ألقيت حركتها على الميم لأنها تستحق الثبوت، وهذا يصح على قول من جعل أداة التعريف «أل» .(٣) آية ٢٧ سورة يس.(٤) قراءة عاصم كقراءة الرؤاسى، وهذه القراءة على تقدير الوقف على «الم» كما يقدرون الوقف على أسماء الأعداد فى نحو واحد، اثنان، ثلاثة، اربعة وهم واصلون.
Hicâ (heceleme) bir sûrenin başında olup tek bir harften ibâret bulunduğu –meselâ «Sâd», «Nûn» ve «Kâf» gibi– takdirde Arapçada iki vecih söz konusudur: Eğer onunla hecelemeyi (telaffuzu) kasdettiysen onu cezm üzere bırakır ve tek bir harf olarak yazarsın; şâyet onu sûrenin ismi veya kasem (yemin) tarzında kabul edersen onu hecelendiği şekilde «Nûn», «Sâd» ve «Kâf» diye yazarsın. Bu durumda «Sâd»ın dâl’ını, «Kâf»ın fâ’ını kesr; «Nûn»un âhirdeki nûn’unu ise nasb edersin. Nitekim «Nûn ve'l-Kalem», «Sâd ve'l-Kur'ân» ve «Kâf» dersin. Çünkü bu, sanki bir edat hâline gelmiştir. Tıpkı «racülân» (iki adam) dedikleri gibi; onlar da «racülân»ın nûn’unu, öncesinde elif bulunduğu için kesretmişlerdir. «Müslimûn» ve «Müslimîn»deki nûn’u ise öncesinde yâ ve vâv bulunduğu için nasb etmişlerdir. Aynı şekilde «Yâ Sîn ve'l-Kur'ân»da da böyle yap; «Yâ Sîn»in nûn’unu nasb eder, cezmli okursun. Aynı şekilde «Hâ Mîm» ve «Tâ Sîn»de de böyledir. Ancak «Tâ Sîn Mîm» gibi bu harflerin ötesine geçenlerde bu câiz değildir; çünkü bunlar isimlere benzemezler. «Tâ Sîn» ise Kâbil’e benzer. Kur'ân'ın hiçbir yerinde «Elif Lâm Mîm», «Elif Lâm Mîm Râ» ve benzerlerinde bu câiz değildir. Allah Teâlâ'nın: «ذٰلِكَ الْكِتَابُ» (2) [Bakara 2/2] kavli hakkında: Burada «ذٰلِكَ» iki cihetten uygun düşer; «هٰذَا» ise bir cihetten uygun düşer. «ذٰلِكَ»nin iki vechinin birincisi şu mânâdır: Ey Ahmed! [1] Bu harfler, sana vahyedeceğimi vaad ettiğim o kitaptır. Diğeri ise şudur: «ذٰلِكَ» öyle bir mânâda kullanılmıştır ki onun yerinde «هٰذَا» da uygun düşer. Çünkü «هٰذَا» ve «ذٰلِكَ», her sözde –zaman zikredilip ardından haberle biriyle takip edildiğinde– uygun düşer. Görmez misin ki: «Falan geldi» dersin, dinleyen de «O (ذٰلِكَ) haber bize ulaştı» yahut «Bu (هٰذَا) haber bize ulaştı» der. Burada «هٰذَا» uygun düşer, çünkü o cevabına yaklaşmış, işaret edilen mevcut gibi olmuştur. «ذٰلِكَ» ise söz konusu işin sona ermesi sebebiyle uygun düşer; sona ermiş olan gayb (gâib) gibidir. Şâyet görülen, ayakta duran bir şey olsaydı «ذٰلِكَ» yerine «هٰذَا»nın kullanılması câiz olmazdı. [1] ج, ش nüshalarında: «Muhammed».
وإذا كان الهجاء أوّل سورة فكان حرفا واحدا مثل قوله «ص» و «ن» و «ق» كان فيه وجهان في العربية إن نويت به الهجاء تركته جزمًا وكتبته حرفًا واحدا، وإن جعلته اسما للسورة أو في مذهب قَسَم كتبته على هجائه «نون» و «صاد» و «قاف» وكسرت الدال من صاد، والفاء من قاف، ونصبت النون الآخرة من «نون» فقلت: «نون والقلم» و «صاد والقرآن» و «قاف» لأنه قد صار كأنه أداة كما قالوا رجلان، فخفضوا النون من رجلان لأن قبلها ألفًا، ونصبوا النون في «المسلمون والمسلمين» لأن قبلها ياء وواوا.وكذلك فافعل ب «يس وَالْقُرْآنِ» فتنصب النون من «يس» وتجزمها.وكذلك «حم» و «طس» ولا يجوز ذلك فيما زاد على هذه الأحرف مثل «طا سين ميم» لأنها لا تشبه الأسماء، و «طس» تشبه قابيل. ولا يجوز ذلك في شيء من القرآن مثل «الم» و «المر» ونحوهما.وقوله تعالى: ذلِكَ الْكِتابُ … (٢)يصلح فيه ذلِكَ من جهتين، وتصلح فيه «هذا» من جهة فأما أحد الوجهين من «ذلِكَ» فعلى معنى: هذه الحروف يا أحمد «١» ، ذلك الكتاب الذي وعدتك أن أُوحِيه إليك. والآخر أن يكون «ذلِكَ» على معنى يصلح فِيهِ «هَذَا» لأن قوله «هَذَا» و «ذلِكَ» يصلحان في كل كلام إذا ذكر ثم أتبعته بأحدهما بالأخبار عنه. ألا ترى أنك تقول: قد قدم فلان فيقول السامع: قد بلغنا ذلك، وقد بلغنا هذا الخبر، فصلحت فيه «هذا» لأنه قد قرب من جوابه، فصار كالحاضر الذي تشير إليه، وصلحت فيه «ذلِكَ» لانقضائه، والمنقضي كالغائب. ولو كان شيئًا قائما يرى لم يجز مكان «ذلِكَ» «هذا» ،(١) فى ج، ش «محمد» .
«هذا» ile «ذلِكَ» ise mekân [bildirmez]. Nitekim Allah Celle ve ‘Alâ şöyle buyurmuştur: «وَاذْكُرْ عِبادَنا إِبْراهِيمَ وَإِسْحاقَ … وَكُلٌّ مِنَ الْأَخْيارِ» sonra da «هذا ذِكْرُ» buyurmuştur [Sâd, 45-49][1]. Yine Allah Celle ve ‘Alâ başka bir yerde: «وَعِنْدَهُمْ قاصِراتُ الطَّرْفِ أَتْرابٌ» sonra «هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسابِ» [Sâd, 52-53][2] buyurmuştur. Allah Celle Zikruhû: «وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ» sonra «ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ» [Kāf, 19][3] buyurmuştur. Bu tür bir sözde «ذلِكَ» yerine «هذا» veya «هذا» yerine «ذلِكَ» denilseydi, doğru olurdu. Abdullah b. Mes‘ûd’un kıraatinde «هَذَا فَذُوقُوهُ» [Enfâl, 14][4] şeklinde iken, bizim kıraatimizde «ذلِكُمْ فَذُوقُوهُ» şeklindedir. «هذا»nın «ذلِكَ» yerine veya «ذلِكَ»nin «هذا» yerine geçmesi câiz olmayan duruma gelince: İki kişi görsen ve onlardan birini tanımıyor olsan, tanıdığın kimseye: «Şu seninle beraber olan kim?» dersin; burada «Şu (uzaktaki) kim?» denilmesi câiz değildir, çünkü onu gözünle görmektesin. Yüce Allah'ın «هُدىً لِلْمُتَّقِينَ» [el-Bakara, 2] kavline gelince; bu kelime iki vecihle merfû‘, iki vecihle de mansûbdur: «الْكِتابُ» lafzını «ذلِكَ»nin sıfatı yapmak istediğinde, «هُدىً» merfû‘ mevkiinde olur, zira o «ذلِكَ»nin haberidir; sanki «İşte o, kendisinde hiç şüphe olmayan bir hidâyettir» demiş olursun[5]. Eğer «لا رَيْبَ فِيهِ»yi haber yaparsan yine «هُدىً»yı merfû‘ kılar, onu «لا رَيْبَ فِيهِ»nin bulunduğu konuma tâbi kılarsın; nitekim Allah Celle ve ‘Alâ: «وَهذا كِتابٌ أَنْزَلْناهُ مُبارَكٌ» [el-En‘âm, 92-155][6] buyurmuştur; sanki «Bu bir kitaptır, bu mübarektir, bu onun şöyle şöyle sıfatıdır» demiş olur. Bir üçüncü ref‘ vechi daha vardır: Dilersen, kendisinden önceki söz tamamlandıktan sonra müstakil olarak ref‘ edersin; tıpkı kırâat imamlarının «الم. تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ. هُدىً وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ» [Lokmân, 1-3][7] âyetini merfû‘ olarak okumaları gibi. (Dipnotlar: [1] Sâd 45-49. [2] Sâd 52-53. [3] Kāf 19. [4] Enfâl 14. [5] Bu takdirde «لا رَيْبَ فِيهِ» cümlesi itiraziyye veya hâldir. [6] el-En‘âm 92, 155. [7] Lokmân 1-3.)
ولا مكان «هذا» «ذلِكَ» وقد قال الله جل وعز: «وَاذْكُرْ عِبادَنا إِبْراهِيمَ وَإِسْحاقَ» إلى قوله: «وَكُلٌّ مِنَ الْأَخْيارِ» ثم قال: «هذا ذِكْرُ» «١» .وقال جل وعز في موضع آخر: «وَعِنْدَهُمْ قاصِراتُ الطَّرْفِ أَتْرابٌ» ثم قال:«هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسابِ» «٢» . وقال جل ذكره: «وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ» ثم قال: «ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ» «٣» . ولو قيل في مثله من الكلام في موضع «ذلِكَ» : هذا» أو فى موضع «هذا» : «ذلِكَ» لكان صوابا.وفي قراءة عبد الله بن مسعود «هَذَا فَذُوقُوهُ» وفي قراءتنا «ذلِكُمْ فَذُوقُوهُ» «٤» .فأما ما لا يجوز فِيهِ «هذا» في موضع «ذلِكَ» ولا «ذلِكَ» في موضع «هذا» فلو رأيت رجلين تنكر أحدهما لقلت للذي تعرف: مَن هذا الذي معك؟ ولا يجوز هاهنا: مَن ذلك؟ لأنك تراه بعينه.وأما قوله تعالى: هُدىً لِلْمُتَّقِينَ (٢) فإنه رفع من وجهين ونصب من وجهين إذا أردت ب «الْكِتابُ» أن يكون نعتا ل «ذلِكَ» كان الهُدَى في موضع رفع لأنه خبر ل «ذلِكَ» كأنك قلت: ذلك هُدًى لا شك فيه «٥» . وإن جعلت لا رَيْبَ فِيهِ خبره رفعت أيضا (هُدىً) تجعله تابعا لموضع «لا رَيْبَ فِيهِ» كما قال الله عز وجل: «وَهذا كِتابٌ أَنْزَلْناهُ مُبارَكٌ» «٦» كأنه قال: وهذا كتاب، وهذا مبارك، وهذا من صفته كذا وكذا. وفيه وجه ثالث من الرفع: إن شئت رفعته على الاستئناف لتمام ما قبله، كما قرأت القرّاء «الم. تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ. هُدىً وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ» »بالرفع(١) الآيات ٤٥- ٤٩ سورة ص. [.....](٢) آية ٥٢، ٥٣ سورة ص.(٣) آية ١٩ سورة ق.(٤) آية ١٤ سورة الأنفال.(٥) وجملة «لا ريب فيه» على هذا اعتراض أو حال.(٦) آية ٩٢ و ١٥٥ سورة الأنعام.(٧) آية ١- ٣ سورة لقمان.
ve nasb hâline dairdir. Nitekim Abdullah b. Mes‘ûd’un (r.a.) mushafında, «أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهذا بَعْلِي شَيْخٌ» [Hûd, 72] şeklinde geçmekte olup bu, bizim kıraatimizde ise «شَيْخاً» şeklindedir. İki vecihten birincisine göre nasb, «الْكِتابُ» lafzını «ذلِكَ»nin haberi kılman ve böylece «هُدىً» kelimesini kat‘ (hal) olarak nasbetmendir. Zira «هُدىً» nekiredir ve haberi tamamlanmış bir marifeye bitişmiştir; sen de onu nasbettin, çünkü nekire marifeye delâlet etmez. Dilersen «هُدىً» lafzını, «فِيهِ»deki zamirden hâl olarak nasbedersin; sanki ‘onda hiçbir şüphe yoktur, kendisi bir hidayet rehberidir’ demiş olursun. Bilmiş ol ki «هذا»dan sonra elif-lâm ile marife bir isim gelirse bu, üç manaya delâlet eder: Birincisi — «هذا»dan sonra gelen ismi, «هذا»nın kendisi gibi görmendir; bu durumda fiil (yani sonra gelen isim) merfû olur. Meselâ ‘bu at küheylândır’ ifadesinde olduğu gibi; «الحمار» kelimesini «هذا»nın sıfatı kıldın, her ikisi de hazır (müşâhhas) olduğu için burada nasb caiz değildir. İkinci vecih — «هذا»dan sonra gelenin, bütün cinsini temsil eden tek bir fert olmasıdır; bu durumda fiil (isim) mansûb olur. Meselâ ‘yırtıcı hayvanlardan korkulmayanı yoktur; işte bu aslandan korkulur’ dediğinde, bütün aslan türünü korku ile haber vermiş olursun. Üçüncü mana — «هذا»dan sonra gelenin, kendisine benzeri olmayan tek bir fert olmasıdır; bu durumda da fiil (isim) mansûb olur. Fiili nasbetmenin sebebi şudur: «هذا», aslan için sıfat değildir; o ancak takrîb (yakınlaştırma) için gelmiştir. Haberin ise «هذا» atılarak söylenmesi daha güzeldir. Nitekim ‘yırtıcı hayvanlardan zarar vermeyen yoktur (ya da: kimseye zararı olmayan yoktur); aslan ise zarar vericidir’ dediğinde ifade daha açık olur. Takrîb (yaklaştırma) manasına gelince: Bu, size hakkında ilk haber verdiğim şeydir. Bu sebeple kaçınılmaz olarak…
والنصب. وكقوله في حرف عَبْد اللَّه: «أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهذا بَعْلِي شَيْخٌ» «١» وهي في قراءتنا «شَيْخاً» .فأما النصب في أحد الوجهين فأن تجعل «الْكِتابُ» خبرا ل «ذلِكَ» فتنصب «هُدىً» على القطع لأن «هُدىً» نكرة اتصلت بمعرفة قد تم خبرها فنصبتها لأن النكرة لا تكون دليلا على معرفة. وإن شئت نصبت «هُدىً» على القطع «٢» من الهاء التي في «فِيهِ» كأنك قلت: لا شك فيه هاديا.واعلم أن «هذا» إذا كان بعده اسم فيه الألف واللام جرى على ثلاثة معان:أحدها- أن ترى الاسم الذي بعد «هذا» كما ترى «هذا» ففعله حينئذ مرفوع «٣» كقولك: هذا الحمار فارهٌ. جعلت الحمار نعتًا لهذا إذا «٤» كانا حاضرين، ولا يجوز هاهنا النصب «٥» . والوجه الآخر- أن يكون ما بعد «هذا» واحدا يؤدّي عن جميع جنسه، فالفعل حينئذ منصوب كقولك: ما كان من السباع غير مخوف فهذا الأسد مخوفا ألا ترى أنك تخبر عن الأسْد كلِّها بالخوف. والمعنى الثالث- أن يكون ما بعد «هذا» واحدا لا نظير له فالفعل حينئذ أيضا منصوب. وإنما نصبت الفعل لأن «هذا» ليست بصفة للأسد إنما دخلت تقريبا «٦» ، وكان الخبر بطرح «هذا» أجود ألا ترى إنك لو قلت: ما لا يضر «٧» من السباع فالأسد ضارّ، كان أبين. وأما معنى التقريب: فهذا أول ما أخبركم عنه، فلم يجدوا بدّا من أن(١) آية ٧٢ سورة هود.(٢) يريد بالقطع الحال.(٣) يعنى أن مدلول «هذا» والاسم المحلى بأل بعده واحد مساو له، بأن يكون هو إياه لا يزيد عنه، ومراده بفعله الاسم الواقع بعد المحلى بأل، وعبر عنه بفعله لأنه من أحواله وصفاته، وقد يكون حدثا من أحواله وصفاته نحو الفراهة والإخافة، والضياء والنور فى الأمثلة التي أتى بها.(٤) كذا فى الأصول.والأنسب (إذ) .(٥) عدم جواز النصب هنا أنه لو نصب «فاره» حالا، لتعين أن يكون «الحمار» خبر الاسم الإشارة فتكون الجملة الاسمية لا فائدة فيها لأنك تخبر عن شىء مشاهد بنفسه.(٦) انظر فى التقريب عند الكوفيين الهمع ١/ ١١٣(٧) كذا بالأصول، وقد يكون الأصل: ما لا يضرى من السباع فالأسد ضار.
Bunu « esed » ile ref‘ ederler; haberi ise muntazırdır. Esed, « hâzâ »nın mürâfaasıyla meşgul olunca (1), onunla mürâfaa etmekte olduğu fiili, hâlet-i infirâdiyesi sebebiyle (2) nasbetti. Bunun misali « وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ » âyetidir (3). Buna « kâne » dahil edildiğinde, lâfza-i celâl onunla merfû‘ olur, haber ise muntazırdır; kelâm onunla tamamlanır, böylece onu infirâdı sebebiyle nasbeder.
Vâhid fiilin –ki nazîri yoktur– nasbına gelince, meselâ şu sözün: « Bu güneş, kullar için bir ziyâdır » ve « Bu ay bir nûrdur » ifadelerinde olduğu gibi; zira ay vâhiddir, nazîri yoktur. İşte bu da « hâzâ » sözünde olduğu gibi müstağnîdir. Görmüyor musun, « Kamer tulû‘ etti » dediğinde vehim gâibe gitmez; onun hâzır oluşu sebebiyle « hâzâ » demene ihtiyaç duyulur. İşte bu « hâzâ » ile merfû‘ olur ve ne‘t olmaz; haberi ise ihtiyaç sebebiyle nasbettin.
Allah Teâlâ’nın şu kavli: « خَتَمَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَعَلى سَمْعِهِمْ وَعَلى أَبْصارِهِمْ غِشاوَةٌ » (7). « وَعَلى سَمْعِهِمْ » sözünde hâtem mânası kesildi. « غِشاوَة » kelimesi « عَلى » harfiyle merfû‘ kılındı. Eğer onu « جَعَلَ » fiilini takdir ederek nasbetseydin doğru olurdu. Mufaddal (4) şunu iddia etti: Âsım b. Ebi’n-Necûd onu, Câsiye Sûresi’ndeki şu âyette olduğu gibi nasbederdi: « أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلهَهُ هَواهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلى بَصَرِهِ غِشاوَةً » (5). Her ikisinin mânası birdir, en iyisini Allah bilir. İzhâr (takdîr), ancak birbirine bağlanan ve evveli âhirine delâlet eden kelâmlarda güzel olur. Şu sözün gibi: « Falan kimse mala nâil oldu, derken köşkler, köleler, câriyeler ve güzel elbiseler edindi. » Görürsün ki binâ (inşâ) fiili kölelere, câriyelere, hayvanlara ve elbiselere vâkı‘ olmaz; fakat bu, zenginliğin sıfatlarındandır.
(1) « Mürâfaa » ifadesi şu nüshada böyledir; diğerlerinde « mürâfa‘a » şeklindedir. Bu, Kûfelilerin –ki aralarında Ferrâ da vardır– mezhebidir: Mübteda ile haber mürâfaa eder, yani mübteda haberi ref‘ eder, haber de mübtedayı ref‘ eder; zira her biri diğerini talep eder ve ona muhtaçtır, bu sayede amde olurlar. [.....]
(2) Yani mürâfaa ile meşgul olmaması.
(3) « الله » mübteda, « غفور رحيم » ise iki haberdir. Cümleye « كان » girdiğinde lâfza-i celâl onunla merfû‘ olur, ondan sonrakini nasbeder.
(4) Bu, Mufaddal ed-Dabbî’dir. Kûfe’nin büyük âlimlerindendi, 171 h. yılında vefât etti.
(5) Zikredilen sûrenin 23. âyeti.
يرفعوا هذا «بالأسد» ، وخبره منتظر، فلما شغل الأسد بمرافعة «١» «هذا» نصب فعله الذي كان يرافعه لخلوته «٢» . ومثله «وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ» «٣» فإذا أدخلت عليه «كان» ارتفع بها والخبر منتظر يتم به الكلام فنصبته لخلوته.وأما نصبهم فعل الواحد الذي لا نظير له مثل قولك: هذه الشمس ضياءً للعباد، وهذا القمر نورًا فإن القمر واحد لا نظير له، فكان أيضا عن قولك «هذا» مستغنيا ألا ترى أنك إذا قلت: طلع القمر، لم يذهب الوهم إلى غائب فتحتاج أن تقول «هذا» لحضوره، فارتفع بهذا ولم يكن نعتا، ونصبت خبره للحاجة إليه.وقوله تعالى: خَتَمَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَعَلى سَمْعِهِمْ وَعَلى أَبْصارِهِمْ غِشاوَةٌ … (٧)انقطع معنى الختم عند قوله: «وَعَلى سَمْعِهِمْ» . ورفعت «الغشاوة» ب «عَلى» ، ولو نصبتها بإضمار «وجعل» لكان صوابا. وزعم المفضَّل «٤» أن عاصم بن أبي النَّجُود كان ينصبها، على مثل قوله في الجاثية: «أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلهَهُ هَواهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلى بَصَرِهِ غِشاوَةً» «٥» ومعناهما واحد، والله أعلم. وإنما يحسن الإضمار في الكلام الذي يجتمع ويدل أوله على أخره كقولك: قد أصاب فلان المال، فبنى الدور والعبيد والإماء واللباس الحسن فقد ترى البناء لا يقع على العبيد والإماء ولا على الدواب ولا على الثياب، ولكنه من صفات اليسار(١) «بمرافعة» كذا فى ش. وفى غيرها: «بمرافعه» . هذا ومذهب الكوفيين ومنهم الفراء أنّ المبتدأ والخبر ترافعا يعنى أن المبتدأ رفع الخبر والخبر رفع المبتدأ لأن كلا منهما طالب للآخر ومحتاج إليه وبه صار عمدة. [.....](٢) أي عدم اشتغاله بمرافع.(٣) «الله» مبتدأ و «غفور رحيم» خبران، فإذا دخل على الجملة كان يكون لفظ الجلالة مرفوعا بها، وينصب ما بعده.(٤) هو المفضل الضبّىّ. كان من أكابر علماء الكوفة، توفى سنة ١٧١ هـ.(٥) آية ٢٣ من السورة المذكورة.
Böylece izmar (zamirin hazfi), mâlum olduğunda güzeldir. Bunun bir benzeri Vâkıa Sûresi'ndedir: «Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır. Kaynaktan doldurulmuş kadehler, ibrikler ve bardaklarla»[1] Sonra şöyle buyurur: «Seçtikleri meyvelerden, canlarının çektiği kuş etleriyle. Ve iri gözlü huriler.»[2] Bazı kârîler hurileri cer, bazıları ise ref‘ ile okumuştur.[2] Ref‘ ile okuyanlar şöyle demiştir: Huriler tavaf edilmez; bu sebeple onlar ‘Onların yanında iri gözlü huriler vardır’ yahut ‘Bununla birlikte iri gözlü huriler de vardır’ mânası üzere ref‘ yapmışlardır. Denilmiştir ki:[3] Meyve ve et tavaf edilmez; yalnızca şarabın etrafında dönülür — Allah en iyi bilendir — sonra sözün sonu başına uydurulmuştur. Bu, Arapların sözlerinde ve şiirlerinde çokça görülür. Benî Esed'den birisi bana atını anlatarak şu beyti inşâd etti:
«Onu saman ve soğuk suyla besledim, tâ ki kışladı, gözleri sürekli akarak.»[4]
Kitab (Kur'an) ise Arap dilinde şiirden daha fasih ve delil bakımından daha kuvvetlidir.
Zamirin (mahzûf zamirin)[5] uygun olmadığı duruma gelince — bu, bağlamın azlığı sebebiyledir — şu sözün gibidir: «Ey adam! Dün Mübârek'i âzâd ettim, bugün de bir başkasını.» Oysa sen «bugün bir başkasını satın aldım» demek istersin; çünkü bu farklı bir fiildir ve «satın aldım» kastettiğin bilinmez. «Zeyd'i dövdüm, Amr'ı» deyip ikincisi ile «Zeyd'i öldürdüm»ü kastetmek câiz değildir; çünkü ortada bir delil yoktur.
İşte bu iki vecihte, inşallah sana gelen şeyi tanıman mümkün olur.
Allah Teâlâ'nın «Ne kadar da kâr etmemiştir onların ticareti!» [Bakara 16] kavli hakkında: Bazen kişi şöyle der: Ticaret nasıl kâr eder? Hâlbuki ticaret sahibi olan tacir kâr eder? Bu, Arapların sözlerindendir: «Satışın kâr etti, satışın zarar etti» denilir. Bu söyleyiş güzeldir[6]; çünkü kâr ve zarar ancak ticarette olur, mânası anlaşılır. Bunun benzeri Arap dilinde «Bu uyuyan bir gecedir» sözüdür. Yine Allah'ın kitabında: «İş, azmedildiğinde»[7] [Muhammed 21] âyetidir; oysa azmetme erkeklere aittir. Burada zamir[8] câiz değildir.
Dipnotlar:
[1] Vâkıa Sûresi, 22. âyet.
[2] Nüsha farkı: A nüshasında bu şekildedir. Ş ve C nüshalarında ise «ve kāle» (dedi) şeklindedir.
[3] Bu, «hûr ‘în» ifadesinin meyve ve ete atfen cer edilmesinin gerekçesidir; şöyle ki meyve ve et, kadehlerle birlikte tavaf edilmez; ancak bu, uygun bir âmil takdiri ile sonun başa itbâ‘ıdır.
[4] Bkz. el-Hizâne, 1/499.
[5] Müellif, mahzûf (hazfedilmiş) zamiri kastetmektedir.
[6] Nüsha farkı: Bazı nüshalarda «ve hasune» (ve güzelleşti) şeklindedir.
[7] Muhammed Sûresi, 21. âyet.
[8] Müellif, mahzûf (hazfedilmiş) zamiri kastetmektedir.
فحسن الإضمار لمّا عرف. ومثله فى سورة الواقعة: «يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ. بِأَكْوابٍ وَأَبارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ» «١» ثم قال: «وَفاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ. وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ. وَحُورٌ عِينٌ» فخفض بعض القراء، ورفع بعضهم الحور العين.«٢» قال الذين رفعوا: الحور العين لا يطاف بهن فرفعوا على معنى قولهم: وعندهم حُورٌ عينٌ، أو مع ذلك حور عينٌ فقيل «٣» : الفاكهة واللحم لا يطاف بهما إنما يطاف بالخمر وحدها- والله أعلم- ثم أُتبع آخر الكلام أوله. وهو كثير في كلام العرب وأشعارهم، وأنشدني بعض بني أسد يصف فرسه:عَلَفْتُهَا تِبْنًا وماءً باردًا … حتَّى شَتَتْ هَمَّالةً عَيْنَاهَا «٤»والكتاب أعرب وأقوى في الحجة من الشعر. وأمّا ما لا يحسن فيه الضمير «٥» لقلة اجتماعه، فقولك: قد أعتقت مباركا أمس وآخر اليوم يا هذا وأنت تريد: واشتريت آخر اليوم لأن هذا مختلف لا يعرف أنك أردت ابتعت. ولا يجوز أن تقول:ضربت فلانا وفلانا وأنت تريد بالآخر: وقتلت فلانا لأنه ليس هاهنا دليل.ففي هذين الوجهين ما تعرف به ما ورد عليك إن شاء الله.وقوله: فَما رَبِحَتْ تِجارَتُهُمْ … (١٦)ربما قال القائل: كيف تربح التجارة وإنما يربح الرجل التاجر؟ وذلك من كلام العرب: ربح بَيْعُك وخسر بيعُك، فحسن «٦» القول بذلك لأن الربح والخسران إنما يكونان في التجارة، فعلم معناه. ومثله من كلام العرب: هذا ليل نائم. ومثله من كتاب الله: «فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ» «٧» وإنما العزيمة للرجال، ولا يجوز الضمير «٨»(١) آية ٢٢ من السورة المذكورة.(٢) كذا فى أ. وفى ش، ج: «وقال» .(٣) هذا توجيه الخفض فى «حور عين» بالحمل على الفاكهة واللحم، فقد خفضا مع أنهما لا يشتركان مع الأكواب فى الطواف بهما، وإنما هو إتباع الآخر الأوّل على تقدير عامل مناسب، فليكن هذا هنا.(٤) انظر الخزانة ١/ ٤٩٩.(٥، ٨) يريد بالضمير المحذوف.(٦) كذا فى أ، ب. وفى ش، ج: «وحسن» .(٧) آية ٢١ سورة محمد.