Nâsih ve Mensûhu Öğrenmeye Teşvik Bâbı
بَابُ التَّرْغِيبِ فِي تَعَلُّمِ النَّاسِخِ وَالْمَنْسُوخِ
Ebû Ca'fer (rh) şöyle dedi: Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti, dedi ki: Bize Abdullah b. Yahyâ haber verdi, dedi ki: Bize Ebû Nuaym rivâyet etti, dedi ki: Bize Süfyân es-Sevrî, Ebû Husayn'dan, o da Ebû ⦗s. 49⦘ Abdurrahmân es-Sülemî'den rivâyetle anlattı: Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) kıssa anlatan bir adama uğradı da ona şu sözü söyledi: «Nâsih ile mensûhu biliyor musun?» Adam «Hayır» deyince Ali (r.a.) buyurdu: «Helâk oldun ve helâk ettin.»
قَالَ: أَبُو جَعْفَرٍ وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يَحْيَى، قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ، عَنْ أَبِي حُصَيْنٍ، عَنْ أَبِي ⦗ص: ٤٩⦘ عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيِّ، قَالَ: انْتَهَى عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه إِلَى رَجُلٍ يَقُصُّ فَقَالَ: «أَعَلِمْتَ النَّاسِخَ مِنَ الْمَنْسُوخِ؟» قَالَ: لَا قَالَ: «هَلَكْتَ وَأَهْلَكْتَ»
Ebû Ca‘fer dedi ki: Bize Muhammed b. Ca‘fer rivayet etti; o da İbn Deysem'den; o da Süleyman'dan; o da Şu‘be'den; o da Ebû Husayn'dan; o da Ebû Abdurrahmân es-Sülemî'den rivayetle dedi ki: Alî b. Ebî Tâlib (r.a.) kıssa anlatan bir adama rastladı ve şöyle buyurdu: «Nâsih ve mensuhu biliyor musun?» Adam: «Hayır» dedi. Bunun üzerine Hz. Ali: «Helâk oldun ve helâk ettin» buyurdu.
أَبُو جَعْفَرٍ قَالَ: وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا ابْنُ دَيْسَمٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ، قَالَ: حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي حُصَيْنٍ، عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيِّ، قَالَ: مَرَّ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه بِرَجُلٍ يَقُصُّ فَقَالَ «أَعَرَفْتَ النَّاسِخَ وَالْمَنْسُوخَ؟» قَالَ: لَا قَالَ: «هَلَكْتَ وَأَهْلَكْتَ»
Ebû Ca‘fer dedi ki: Bize Muhammed b. Ca‘fer rivâyet etti, dedi ki: Bize Abdullah b. Yahyâ rivâyet etti, dedi ki: Bize Ebû Nuaym haber verdi, Seleme b. Nübeyt'ten, Dahhâk b. Müzâhim'den [s. 51] rivâyetle dedi ki: İbn Abbas (r.a.) kıssa anlatan bir kıssacının yanından geçti, onu ayağıyla dürtüp şöyle buyurdu: “Nâsihi mensuhtan ayırt edebiliyor musun?” Kıssacı: “Hayır” deyince, İbn Abbas (r.a.): “Helâk oldun ve (başkalarını da) helâk ettin.” dedi.
قَالَ: أَبُو جَعْفَرٍ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يَحْيَى، قَالَ: أَخْبَرَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، عَنْ سَلَمَةَ بْنِ نُبَيْطٍ، عَنِ الضَّحَّاكِ بْنِ مُزَاحِمٍ ⦗ص: ٥١⦘، قَالَ: مَرَّ ابْنُ عَبَّاسٍ بِقَاصٍّ يَقُصُّ فَرَكَلَهُ بِرِجْلِهِ وَقَالَ: " أَتَدْرِي مَا النَّاسِخُ مِنَ الْمَنْسُوخِ؟ قَالَ: لَا قَالَ: «هَلَكْتَ وَأَهْلَكْتَ»
Ebû Ca‘fer et-Tahâvî dedi ki: Bize Muhammed b. Ca‘fer haber verdi. Dedi ki: Bize İbn Deyseb, Mûsâ vasıtasıyla Ebû Hilâl er-Râsibî'den rivayet etti. Ebû Hilâl dedi ki: Muhammed'i dinledim; ayrıca ondan bana rivayet de edildi. Muhammed dedi ki: Huzeyfe (r.a.) şöyle buyurdu: “İnsanlara ancak şu üç kişiden biri fetva verir: Kur’ân’ın mensuhunu bilen bir adam ki o Ömer’dir; hüküm vermekten kaçınma imkânı bulamayan bir kadı; ve ehliyetsiz olduğu halde zoraki yükümlülük altına girip fetva dağıtan mütekellif (sahte) müfti. Ben ise geçmişteki o iki adamdan değilim, üçüncüsü olmaktan da sakınırım.”
قَالَ: أَبُو جَعْفَرٍ وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا ابْنُ دَيْسَمٍ، عَنْ مُوسَى، عَنْ أَبِي هِلَالٍ الرَّاسِبِيِّ، قَالَ: سَمِعْتُ مُحَمَّدًا، وَحُدِّثْتُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ حُذَيْفَةُ: " إِنَّمَا يُفْتِي النَّاسَ أَحَدُ ثَلَاثَةٍ: رَجُلٌ يَعْلَمُ مَنْسُوخَ الْقُرْآنِ وَذَلِكَ عُمَرُ، وَرَجُلٌ قَاضٍ لَا يَجِدُ مِنَ الْقَضَاءِ بُدًّا، وَرَجُلٌ مُتَكَلِّفٌ فَلَسْتُ بِالرَّجُلَيْنِ الْمَاضِيَيْنِ وَأَكْرَهُ أَنْ أَكُونَ الثَّالِثَ "
Ulemânın, Kur’an ve Sünnet’i nesheden hususundaki ihtilâfına dair bâb. Bu hususta ulemâdan beş kavil vardır: Onlardan kimi “Kur’an, Kur’an ve Sünnet tarafından neshedilir” demiştir ki bu Kûfelilerin kavlidir. Kimi “Kur’an ancak Kur’an ile neshedilir, Sünnet tarafından neshedilmesi câiz değildir” demiştir ki bu Şâfiî’nin ve beraberindeki bir cemâatin kavlidir. Bir kavim “Sünnet, Kur’an ve Sünnet tarafından neshedilir” demiştir. Bir kavim de “Sünnet, Sünnet tarafından neshedilir, Kur’an onu neshetmez” demiştir. Beşinci kavil ise Muhammed b. Şücâ‘ tarafından söylenmiştir: “Kaviller birbirine karşılıklı geldiğinden, onlardan birini diğerine tercih ederek hüküm vermem.” Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Birinci kavil ashâbının, Kur’an’ın Kur’an ve Sünnet ile neshedildiğine dair hücceti, Allâh Teâlâ’nın şu kavlidir: {Resûl size ne verdiyse onu alın, sizi neden nehyettiyse ondan vazgeçin} [el-Haşr, 7] ve yine Allâh Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir fitne gelmesinden veya elem verici bir azap isabet etmesinden sakınsınlar} [en-Nûr
بَابُ اخْتِلَافِ الْعُلَمَاءِ فِي الَّذِي يَنْسَخُ الْقُرْآنَ وَالسُّنَّةَ لِلْعُلَمَاءِ فِي هَذَا خَمْسَةُ أَقْوَالٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ: يَنْسَخُ الْقُرْآنَ الْقُرْآنُ وَالسُّنَّةُ وَهَذَا قَوْلُ الْكُوفِيِّينَ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ: يَنْسَخُ الْقُرْآنَ الْقُرْآنُ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ تَنْسَخَهُ السُّنَّةُ وَهَذَا قَوْلُ الشَّافِعِيِّ فِي جَمَاعَةٍ مَعَهُ وَقَالَ قَوْمٌ: يَنْسَخُ السُّنَّةَ الْقُرْآنُ وَالسُّنَّةُ وَقَالَ قَوْمٌ: تَنْسَخُ السُّنَّةُ السُّنَّةَ وَلَا يَنْسَخُهَا الْقُرْآنُ وَالْقَوْلُ الْخَامِسُ: قَالَهُ مُحَمَّدُ بْنُ شُجَاعٍ قَالَ: الْأَقْوَالُ قَدْ تَقَابَلَتْ فَلَا أَحْكُمُ عَلَى أَحَدِهَا بِالْآخَرِ قَالَ أَبْو جَعْفَرٍ: وَحُجَّةُ أَصْحَابِ الْقَوْلِ الْأَوَّلِ فِي أَنَّ الْقُرْآنَ يُنْسَخُ بِالْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى {وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا} [الحشر: ٧] وَقَالَ تَعَالَى {فَلْيَحَذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} [النور
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Hayır, Rabbin hakkı için onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 65) Bu âyet-i kerîme hakkında denebilir ki: Herkes ittifak etmiştir ki, Kur’an mücmel bir ifadeyle nâzil olduğunda Resûlullah (s.a.v.) onu tefsir edip beyan etmişse, bu tefsir tilâvet edilen Kur’an mertebesindedir. Nesih yolu da böyledir. Onlar (sünnetle Kur’an’ın neshedilebileceğini söyleyenler), Kur’an’dan birtakım âyetleri delil getirmişler ve bunları, Kur’an’ın sünnetle neshedildiği şeklinde tevil etmişlerdir; bu âyetler, inşallah Allah azze ve celle izin verirse sûrelerde gelecektir. Kur’an’ı ancak Kur’an’ın neshedebileceğini söyleyenler ise, Allah Teâlâ’nın “Onun benzerini veya daha hayırlısını getiririz” (Bakara, 106) kavliyle ve “De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem bana yakışmaz” (Yûnus, 15) kavliyle delil getirmişlerdir. Birinci görüşün sahipleri derler ki: O, kendi kendine neshetmemiştir, fakat Kur’an dışında bir vahiy ile neshetmiştir. Ahkâmın yolu da böyledir; ancak Allah Teâlâ tarafından gelir.
: ٦٣] وَقَالَ تَعَالَى {فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ} [النساء: ٦٥] الْآيَةُ وَقَدْ أَجْمَعَ الْجَمِيعُ عَلَى أَنَّ الْقُرْآنَ إِذَا نَزَلَ بِلَفْظٍ مُجْمَلٍ فَفَسَّرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَبَيَّنَهُ كَانَ بِمَنْزِلَةِ الْقُرْآنِ الْمَتْلُوِّ فَكَذَا سَبِيلُ النَّسْخِ وَاحْتَجُّوا بِآيَاتٍ مِنَ الْقُرْآنِ تَأَوَّلُوهَا عَلَى نَسْخِ الْقُرْآنِ بِالسُّنَّةِ سَتَمُرُّ فِي السُّوَرِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ عز وجل وَاحْتَجَّ مَنْ قَالَ: لَا يَنْسَخُ الْقُرْآنَ إِلَّا قُرْآنٌ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا} [البقرة: ١٠٦] ، وَبِقَوْلِهِ تَعَالَى {قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي} [يونس: ١٥] وَأَصْحَابُ الْقَوْلِ الْأَوَّلِ يَقُولُونَ: لَمْ يَنْسَخْهُ مِنْ قِبَلِ نَفْسِهِ وَلَكِنَّهُ بِوَحْيٍ غَيْرِ الْقُرْآنِ وَهَكَذَا سَبِيلُ الْأَحْكَامِ إِنَّمَا تَكُونُ مِنْ قِبَلِ اللَّهِ تَعَالَى
Ebû Ca‘fer der ki: Buna göre Bekr b. Sehl bize tahdîs etti, dedi ki: Bize Abdullah b. Yûsuf tahdîs etti, dedi ki: Bize Mâlik, Nâfi‘den, o da İbn Ömer (r.a.)’den şöyle rivayet etti: Yahudiler, Resûlullah [s. 56] (s.a.v.)’e gelerek ‘Bizden bir erkek ve bir kadın zina etti’ dediler. Peygamber (s.a.v.) onlara: ‘Tevrat’ta recm hakkında ne buluyorsunuz?’ buyurdu. ‘Onlara celde vururuz ve rezil olurlar’ dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm (r.a.) onlara: ‘Yalan söylediniz; onda (Tevrat’ta) elbette recm vardır’ dedi. Bunun üzerine gidip Tevrat’ı getirip açtılar. İçlerinden biri elini recm âyetinin üzerine koydu, sonra öncesini ve sonrasını okudu. Abdullah b. Selâm ona: ‘Elini kaldır’ dedi. Elini kaldırınca recm âyeti ortaya çıktı. ‘Ey Muhammed, doğru söyledin; onda recm âyeti var’ dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onların recmedilmelerini emretti ve recmedildiler. Abdullah b. Ömer der ki: Ben o sırada onu (Peygamber’i) kadının üzerine abanıp vücudunu ona siper ederek atılan taşlardan korumaya çalıştığını gördüm. Dil bilginleri şöyle demişlerdir: ‘Cenâe fulânun alâ fulânin’ bir kimse bir başkasına eğilip kapandığında kullanılır. Nitekim şu hadis de buna dayanır: Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in vefatından sonra onun üzerine eğilip iki kaşının arasını öptü ve ‘Hayâtında da memâtında da pâk idin’ buyurdu. Ebû Ca‘fer der ki: Bu, Nebî (s.a.v.)’in, zinâ edenler hakkında kendisine bir hüküm inmeden önceki (uygulaması) olmalıdır. Daha sonra Allah celle ve alâ, bu fiilini ‘Kadınlarınızdan fuhşu irtikâb edenlere...’ (en-Nisâ, 15) ve devamındaki âyetle nesh etmiştir.
قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ: وَمِنْ هَذَا أَنَّ بَكْرَ بْنَ سَهْلٍ حَدَّثَنَا قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يوسُفَ، قَالَ: أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، أَنَّ الْيَهُودَ، جَاءُوا إِلَى رَسُولِ ⦗ص: ٥٦⦘ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالُوا إِنَّ رَجُلًا مِنَّا وَامْرَأَةً زَنَيَا فَقَالَ لَهُمُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: «مَا تَجِدُونَ فِي التَّوْرَاةِ فِي شَأْنِ الرَّجْمِ؟» قَالُوا: نَجْلِدُهُمْ وَيُفْضَحُونَ فَقَالَ لَهُمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَلَامٍ: كَذَبْتُمْ إِنَّ فِيهَا لَلرَّجْمَ فَذَهَبُوا فَأَتَوْا بِالتَّوْرَاةِ فَنَشَرُوهَا فَجَعَلَ رَجُلٌ مِنْهُمْ يَدَهُ عَلَى آيَةِ الرَّجْمِ ثُمَّ قَرَأَ مَا قَبْلَهَا وَمَا بَعْدَهَا فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَلَامٍ: ارْفَعْ يَدَكَ فَرَفَعَهَا فَإِذَا فِيهَا آيَةُ الرَّجْمِ قَالُوا: صَدَقَ يَا مُحَمَّدُ، إِنَّ فِيهَا آيَةَ الرَّجْمِ فَأَمَرَ بِهِمَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَرُجِمَا قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ: فَرَأَيْتُهُ يُجْنِئُ عَلَى الْمَرْأَةِ يَقِيهَا الْحِجَارَةَ حَكَى أَهْلُ اللُّغَةِ أَنَّهُ يُقَالُ: جَنَأَ فُلَانٌ عَلَى فُلَانٍ إِذَا أَكَبَّ عَلَيْهِ وَمِنْهُ الْحَدِيثُ: أَنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ رضي الله عنه جَنَأَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَعْدَ مَوْتِهِ وَقَبَّلَ بَيْنَ عَيْنَيْهِ وَقَالَ: «طِبْتَ حَيًّا وَمَيِّتًا» قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ: وَهَذَا مِنَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم لَا يَكُونُ إِلَّا مِنْ قَبْلِ أَنْ يَنْزِلَ عَلَيْهِ فِي الزُّنَاةِ شَيْءٌ ثُمَّ نَسَخَ اللَّهُ جَلَّ وَعَزَّ فِعْلَهُ هَذَا بِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَاللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَائِكُمْ} [النساء: ١٥] وَمَا بَعْدَهُ
Nesih konusunun aslı ve onun türeyişine dair bab. Neshin türeyişi iki şeydendir: Bunlardan biri, güneş gölgeyi giderip onun yerine geçtiğinde "nesaha" denilmesidir. Bunun benzeri ise {Allah, şeytanın attığını nesheder} [Hac, 52] âyetidir. Diğeri ise bir kitabı bir nüshadan naklettiğimde "nesehtü'l-kitâbe" denilmesidir. Nâsih ve mensûh işte bu esasa dayanır. Aslı odur ki, bir şey belirli bir süreye kadar helâl olur, sonra neshedilerek haram kılınır; yahut haram olur, sonra helâl kılınır; yahut yasak (mahzûr) olur, sonra mubah kılınır; yahut mubah olur, sonra yasak kılınır. Bu, emir ve nehiy, hazr (yasaklama) ve ıtlak (serbest bırakma), ibaha (mübah kılma) ve men‘ (engelleme) hususlarında söz konusu olur.
بَابُ أَصْلِ النَّسْخِ وَاشْتِقَاقِهِ " اشْتِقَاقُ النَّسْخِ مِنْ شَيْئَيْنِ أَحَدُهُمَا أَنَّهُ يُقَالُ: نَسَخَتِ الشَّمْسُ الظِّلَّ إِذَا أَزَالَتْهُ وَحَلَّتْ مَحَلَّهُ، وَنَظِيرُ هَذَا {فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ} [الحج: ٥٢] وَالْآخَرُ مِنْ نَسَخْتُ الْكِتَابَ إِذَا نَقَلْتُهُ مِنْ نُسْخَةٍ، وَعَلَى هَذَا النَّاسِخُ وَالْمَنْسُوخُ، وَأَصْلُهُ أَنْ يَكُونَ الشَّيْءُ حَلَالًا إِلَى مُدَّةٍ ثُمَّ يُنْسَخَ فَيُجْعَلَ حَرَامًا أَوْ يَكُونَ حَرَامًا فَيُجْعَلَ حَلَالًا أَوْ يَكُونَ مَحْظُورًا فَيُجْعَلَ مُبَاحًا أَوْ مُبَاحًا فَيُجْعَلَ مَحْظُورًا، يَكُونُ هَذَا فِي الْأَمْرِ وَالنَّهْيِ وَالْحَظْرِ وَالْإِطْلَاقِ وَالْإِبَاحَةِ وَالَمَنْعِ
Neshin kaç tür üzere olduğuna dair bab. Allah celle ve azzenin kitabında neshin çoğu, bundan önceki bapta geçtiği üzere, hükmün kullardan kaldırılması yoluyla olur. (Nesh lafzı) "kitabı kopyaladım / istinsah ettim" fiilinden türetilmiştir. Mensuh ise tilavet edilmeye (okunmaya) devam eder.
بَابُ النَّسْخِ عَلَى كَمْ يَكُونُ مِنْ ضَرْبٍ أَكْثَرُ النَّسْخِ فِي كِتَابِ اللَّهِ جَلَّ وَعَزَّ عَلَى مَا تَقَدَّمَ فِي الْبَابِ الَّذِي قَبْلَ هَذَا أَنْ يَزَالُ الْحُكْمُ بِنَقْلِ الْعِبَادِ عَنْهُ مُشْتَقٌّ مِنْ نَسَخْتُ الْكِتَابَ وَيَبْقَى الْمَنْسُوخُ مَتْلُوًّا
Nitekim Muhammed b. Ca‘fer bize tahdîs etti, dedi ki: İbn Deysem bize tahdîs etti, dedi ki: Ebû Amr ed-Dûrî, el-Kisâî'den (rivayetle) şöyle dedi: {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ} [Hac: 52] (âyeti hakkında) şöyle dedi: 'Onun tilâvetinde {فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ} [Hac: 52] (âyeti), yani Allah onu giderir, böylece ne tilâvet edilir ne de Mushaf'ta yer alır.' Ebû Ca‘fer dedi ki: 'Bu, güneşin gölgeyi gidermesinden (nesehat) türetilmiştir. Ebû Ubeyd ise iddia etti ki, bu ikinci nesih türünde, Nebî (s.a.v.) üzerine bir sûre iner, sonra kaldırılır, böylece ne tilâvet edilir ne de yazılırdı. Ebû Ubeyd bu görüşünü sahih senedli hadislerle delillendirdi. Ancak Ebû Ubeyd söylediğinde muhalefet edildi; ona muhalefet edenler ise iki görüştedir.'
كَمَا حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا ابْنُ دَيْسَمٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو عَمْرٍو الدُّورِيُّ، عَنِ الْكِسَائِيِّ، {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ} [الحج: ٥٢] قَالَ: " فِي تِلَاوَتِهِ {فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ} [الحج: ٥٢] قَالَ: يُزِيلُهُ فَلَا يُتْلَى وَلَا يُثْبَتُ فِي الْمُصْحَفِ " قَالَ أَبْو جَعْفَرٍ: " وَهَذَا مُشْتَقٌّ مِنْ نَسَخَتِ الشَّمْسُ الظِّلَّ، وَقَدْ زَعَمَ أَبُو عُبَيْدٍ أَنَّ هَذَا النَّسْخَ الثَّانِي قَدْ كَانَ يَنْزِلُ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم السُّورَةُ فَتُرْفَعُ فَلَا تُتْلَى وَلَا تُكْتَبُ وَاحْتَجَّ أَبُو عُبَيْدٍ بِأَحَادِيثَ صَحِيحَةِ السَّنَدِ وَخُولِفَ أبو عُبَيْدٍ فِيمَا قَالَ، وَالَّذِينَ خَالَفُوهُ عَلَى قَوْلَيْنِ
Onlardan kimi şöyle demiştir: “Bu (zâhidin) söylediği câiz değildir; Nebî (s.a.v.)'den, üzerine nâzil olduktan sonra Kur’an’dan hiçbir şey geri alınmaz.” Delil olarak da Allah’ın (c.c.) “Andolsun ki dileseydik sana vahyettiğimiz şeyi giderirdik” (el-İsrâ 17/86) buyruğunu ileri sürmüşlerdir. Diğer bir kavil ise şudur: Ebû Ubeyd hadisler getirmiş olmakla birlikte, onları te’vil etmekte hataya düşmüştür; çünkü onların te’vili neshe değil, nisyâna (unutkanlığa) hamledilmiştir. Nitekim Mücâhid ve Katâde, “yahut onu unuttururuz” (el-Bakara 2/106) âyetini bu nisyân anlamında te’vil etmişlerdir. Bu, Sa‘d b. Ebî Vakkās’ın sözünün de mânâsıdır. Bu konuda iki ayrı kavil daha vardır: Bunlardan biri İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir; o şöyle demiştir: “Bir âyeti neshedersek” (el-Bakara 2/106) yani “onun hükmünü kaldırırız”; “yahut onu unutturursak” (el-Bakara 2/106) yani “onu terk eder, neshetmeyiz.” Ayrıca şöyle denilmiştir: “Onu unuttururuz (nünshihâ)” yani “onu terk etmenizi size mubah kılarız.” Basralıların kıraatinde (nense’ehâ) olup bu konuda söylenen en güzel mâna şudur: “yahut onu terk eder ve erteleriz, neshetmeyiz.” Üçüncü bir nesh türü daha vardır ki o da “kitabı nesh ettim (yani istinsah ettim)” türündendir. Ebû Ubeyd bu üç türden başkasını zikretmemiştir.
مِنْهُمْ مَنْ قَالَ: لَا يَجُوزُ مَا قَالَ وَلَا يُسْلَبُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم شَيْئًا مِنَ الْقُرْآنِ بَعْدَمَا نَزَلَ عَلَيْهِ وَاحْتَجُّوا بِقَوْلِهِ جَلَّ وَعَزَّ {وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ} [الإسراء: ٨٦] وَالْقَوْلُ الْآخَرُ أَنَّ أَبَا عُبَيْدٍ قَدْ جَاءَ بِأَحَادِيثَ إِلَّا أَنَّهُ قَدْ غَلَطَ فِي تَأْوِيلِهَا لِأَنَّ تَأْوِيلَهَا عَلَى النِّسْيَانِ لَا عَلَى النَّسْخِ وَقَدْ تَأَوَّلَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ {أَوْ نُنْسِهَا} [البقرة: ١٠٦] عَلَى هَذَا مِنَ النِّسْيَانِ وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ وَفِيهِ قَوْلَانِ آخَرَانِ: أَحَدُهُمَا: عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ {مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ} [البقرة: ١٠٦] «نَرْفَعُ حُكْمَهَا» {أَوْ نُنْسِهَا} [البقرة: ١٠٦] نَتْرُكُهَا فَلَا نَنْسَخُهَا، وَقِيلَ {نُنْسِهَا} [البقرة: ١٠٦] نُبِيحُ لَكُمْ تَرْكَهَا وَعَلَى قِرَاءَةِ الْبَصْرِيِّينَ (نَنْسَأْهَا) أَحْسَنُ مَا قِيلَ فِي مَعْنَاهُ أَوْ نَتْرُكُهَا وَنُؤَخِّرُهَا فَلَا نَنْسَخُهَا وَنَسْخٌ ثَالِثٌ، وَهُوَ مِنْ نَسَخْتُ الْكِتَابَ لَمْ يَذْكُرْ أَبُو عُبَيْدٍ إِلَّا هَذِهِ الثَّلَاثَةَ
Bir diğer âlim ise dördüncü bir nevi zikrederek şöyle demiştir: Âyet nâzil olur ve Kur'an'da tilâvet edilir; ardından neshedilir. Böylece ne Kur'an'da tilâvet edilir ne de hattında sâbit olur; ancak hükmü sâbit kalır.
وَذَكَرَ غَيْرُهُ رَابِعًا فَقَالَ: تَنْزِلُ الْآيَةُ وَتُتْلَى فِي الْقُرْآنِ ثُمَّ تُنْسَخُ فَلَا تُتْلَى فِي الْقُرْآنِ وَلَا تُثْبَتُ فِي الْخَطِّ وَيَكُونُ حُكْمُهَا ثَابِتًا
NESH İLE BEDÂ ARASINDAKİ FARK BABI
Nesh ile bedâ arasındaki fark şudur: Nesh, kulların bir şeyden —helâl iken haram kılınması; haram iken helâl kılınması; mutlak iken yasaklanması; yasak iken mutlak kılınması; mubah iken men edilmesi; yahut men edilmiş iken mubah kılınması suretiyle— kulların salahı (maslahatı) maksadıyla dönüştürülmesidir. Allah celle ve alâ bu husustaki âkıbeti bilmiş, emrettiği vakit onu o vakte kadar neshedeceğini de bilmiştir. Böylece hakikatte mutlak olan, mahzurdan (yasaktan) farklı olmuştur. Nitekim namaz, belirli bir vakte kadar Beytülmakdis'e doğru kılınmakta iken, sonra yasaklanmış ve Kâbe'ye yöneltilmiştir. Keza Allah celle ve alâ'nın şu kavli: "Ey iman edenler! Resûl ile gizlice konuşacağınız zaman, bu konuşmanızdan önce bir sadaka verin." (Mücâdele, 12) Allah celle ve alâ, bunun belirli bir vakte kadar olduğunu bilmiş, sonra o vakitte onu neshetmiştir. Yine Cumartesi yasağı, belirli bir vakitte bir kavim için söz konusu iken, sonra neshedilmiş ve başka bir kavme o günde çalışma ruhsatı emredilmiştir. İlk mensuh hüküm, hikmet ve isabet üzere iken, sonra neshedilmiş ve yine hikmet ve isabetle kaldırılmıştır; tıpkı hayatın ölümle giderilmesi ve eşyanın bir hâlden diğerine nakledilmesi gibi. İşte bu sebeple haberlerde nesh vâki olmamıştır, zira haberlerde doğruluk ve yalancılık söz konusudur?..
Bedâ kavramına gelince; o, (insan için) kararlaştırılan bir ilke veya azimden fikir değiştirerek vazgeçmektir — ilâhî ilimde değişim (hudûs-i ilm) iddiası değil. Meselâ: "Bugün filanın yanına git" dersin, sonra "Ona gitme" dersin; böylece ilk sözünden dönersin. İşte bu, bilgi eksikliği sebebiyle yalnızca beşere ârız olur; Nesh ise ezelî ilimde sürenin dolmasıdır, Bedâ değildir. Keza: "Bu sene şu ekini ek" deyip sonra "Yapma" dersen, işte bu bedâdır. Şayet: "Ey filan, ek" dersen, o da senin bu emri bir defaya mahsus kastettiğini bilir. Nesh de böyledir; Allah celle ve alâ bir peygamberin zamanında yahut belirli bir vakit itibarıyla bir şeyi emrettiğinde, o emir o vakte mahsus olur.
بَابُ الْفَرْقِ بَيْنَ النَّسْخِ وَالْبَدَاءِ الْفَرْقُ بَيْنَ النَّسْخِ وَالْبَدَاءِ أَنَّ النَّسْخَ تَحْوِيلُ الْعِبَادِ مِنْ شَيْءٍ قَدْ كَانَ حَلَالًا فَيُحَرَّمُ أَوْ كَانَ حَرَامًا فَيُحَلَّلُ أَوْ كَانَ مُطْلَقًا فَيُحْظَرُ أَوْ كَانَ مَحْظُورًا فَيُطْلَقُ أَوْ كَانَ مُبَاحًا فَيُمْنَعُ أَوْ مَمْنُوعًا فَيُبَاحُ إِرَادَةَ الصَّلَاحِ لِلْعِبَادِ وَقَدْ عَلِمَ اللَّهُ جَلَّ وَعَزَّ الْعَاقِبَةَ فِي ذَلِكَ وَعَلِمَ وَقْتَ الْأَمْرِ بِهِ أَنَّهُ سَيَنْسَخُهُ إِلَى ذَلِكَ الْوَقْتِ فَكَانَ الْمُطْلَقُ عَلَى الْحَقِيقَةِ غَيْرَ الْمَحْظُورِ فَالصَّلَاةُ كَانَتْ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ إِلَى وَقْتٍ بِعَيْنِهِ ثُمَّ حُظِرَتْ فَصُيِّرَتْ إِلَى الْكَعْبَةِ وَكَذَا قَوْلُهُ جَلَّ وَعَزَّ {إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً} [المجادلة: ١٢] قَدْ عَلِمَ اللَّهُ جَلَّ وَعَزَّ أَنَّهُ إِلَى وَقْتٍ بِعَيْنِهِ ثُمَّ نَسَخَهُ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ وَكَذَا تَحْرِيمُ السَّبْتِ كَانَ فِي وَقْتٍ بِعَيْنِهِ عَلَى قَوْمٍ ثُمَّ نُسِخَ وَأُمِرَ قَوْمٌ آخَرُونَ بِإِبَاحَةِ الْعَمَلِ فِيهِ، وَكَانَ الْأَوَّلُ الْمَنْسُوخُ حِكْمَةً وَصَوَابًا ثُمَّ نُسِخَ وَأُزِيلَ بِحِكْمَةٍ وَصَوَابٍ كَمَا تُزَالُ الْحَيَاةُ بِالْمَوْتِ وَكَمَا تُنْقَلُ الْأَشْيَاءُ فَلِذَلِكَ لَمْ يَقَعِ النَّسْخُ فِي الْأَخْبَارِ لِمَا فِيهَا مِنَ الصِّدْقِ وَالْكَذِبِ؟ وَأَمَّا الْبَدَاءُ فَهُوَ تَرْكُ مَا عُزِّمَ عَلَيْهِ كَقَوْلِكَ: امْضِ إِلَى فُلَانٍ الْيَوْمَ ثُمَّ تَقُولُ: لَا تَمْضِ إِلَيْهِ فَيَبْدُو لَكَ عَنِ الْقَوْلِ الْأَوَّلِ وَهَذَا يَلْحَقُ الْبَشَرَ لِنُقْصَانِهِمْ وَكَذَا إِنْ قُلْتَ: ازْرَعْ كَذَا فِي هَذِهِ السَّنَةِ ثُمَّ قُلْتُ: لَا تَفْعَلْ، فَهَذَا الْبَدَاءِ فَإِنْ قُلْتَ: يَا فُلَانُ ازْرَعْ فَقَدْ عَلِمَ أَنَّكَ تُرِيدُ مَرَّةً وَاحِدَةً، وَكَذَا النَّسْخُ إِذَا أَمَرَ اللَّهُ جَلَّ وَعَزَّ بِشَيْءٍ فِي وَقْتِ نَبِيٍّ أَوْ فِي وَقْتٍ يُتَوَقَّعُ فِيهِ
Bir nebî, nesh edilinceye kadar bunun bir hikmet ve isabet olduğunu bilmiştir. Âdem (a.s.)’den Nebîmiz (s.a.v.)’in zamanına kadar peygamberlerin şeriatlarının nesh edildiği, üzerlerinde hata caiz olmayan bir cemaatten nakledilmiştir. Bunlar, peygamberlerin alâmetlerini nakleden kimselerdir. Bir cemaat ise, nesih ile bedâ arasındaki farkta yanılgıya düştüğü gibi, nesih anlamına veya kendi manasının dışında yorumladıkları hadislerin te’vilinde de yanılmışlardır.
نَبِيٌّ فَقَدْ عَلِمَ أَنَّهُ حِكْمَةٌ وَصَوَابٌ إِلَى أَنْ يُنْسَخَ وَقَدْ نُقِلَ مِنَ الْجَمَاعَةِ مَنْ لَا يَجُوزُ عَلَيْهِمُ الْغَلَطُ نَسْخُ شَرَائِعِ الْأَنْبِيَاءِ مِنْ لَدُنْ آدَمَ صلى الله عليه وسلم إِلَى وَقْتِ نَبِيِّنَا صلى الله عليه وسلم وَهُمُ الَّذِينَ نَقَلُوا عَلَامَاتِ الْأَنْبِيَاءِ وَقَدْ غَلَطَ جَمَاعَةٌ فِي الْفَرْقِ بَيْنَ النَّسْخِ وَالْبَدَاءِ كَمَا غَلَطُوا فِي تَأْوِيلِ أَحَادِيثَ حَمَلُوهَا عَلَى النَّسْخِ أَوْ عَلَى غَيْرِ مَعْنَاهَا