**Müellifin Mukaddimesi**
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Müellif Şeyh Ebü'l-Kâsım Hibetullah b. Selâme b. Nasr el-Müfessir el-Makrî (rahimehullah) şöyle dedi:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât, efendimiz, nebîlerin hâtemi Muhammed (s.a.v.)'e, onun âline ve ashâbının tamamına olsun.
Hamd, bizi dinine hidâyet eden, bizleri onun ehlinden kılan, bize kitabının tenzîlinden öğrettikleriyle bizi üstün kılan, bizi nebîsi ve resûlü Muhammed (s.a.v.) ile şereflendiren ve ona, kendisinde hiçbir eğrilik kılmadığı, dosdoğru (kıyemen) kıldığı kitabını indiren Allah'a mahsustur. Öyle ki katından pek şiddetli bir beşâret [veya bir azap] ile uyarsın. O kitap hakkında şöyle buyrulmuştur: "Ona ne önünden ne de arkasından bâtıl gelir. O, Hakîm ve Hamîd olan (Allah) tarafından indirilendir." O kitapta (Allah) helâli, haramı, hadleri, ahkâmı, mukaddemi, müehheri, mutlakı, mukayyedi, kısımları, emsâli, mücmeli, mufassalı, hâssı, âmmı, nâsihi ve mensûhu beyan etmiştir.
مُقَدّمَة الْمُؤلفبِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم قَالَ الْمُؤلف الشَّيْخ أَبُو الْقَاسِم هبة الله بن سَلامَة بن نصر الْمُفَسّر الْمقري رحمه الله بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم الْحَمد لله رب الْعَالمين وَصلى الله على سيدنَا مُحَمَّد خَاتم النَّبِيين وعَلى آله وَصَحبه أَجْمَعِينَالْحَمد لله الَّذِي هدَانَا لدينِهِ وَجَعَلنَا من أَهله وفضلنا بِمَا علمنَا من تَنْزِيله وشرفنا بِمُحَمد نبيه وَرَسُوله صلى الله عليه وسلم وعَلى أَله وَأنزل عَلَيْهِ كِتَابه الَّذِي لَم يَجعَل لَهُ عوجا وَجعله قيمًا لِيُنذِرَ بَأساً شَديداً مِن لَدنه {لَا يَأتيهِ الباطِلُ مِن بَينِ يَدَيهِ وَلا مِن خَلفِهِ تَنزيلٌ مِن حَكيمٍ حَميدٍ} بَين فِيهِ الْحَلَال وَالْحرَام وَالْحُدُود وَالْأَحْكَام والمقدم والمؤخر وَالْمُطلق والمقيد والأقسام والأمثال والمجمل والمفصل وَالْخَاص وَالْعَام والناسخ والمنسوخ
{لِيَهلِكَ مَن هَلَكَ عَن بيِّنَةٍ وَيحيى مِن حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ وَإِنَّ اللَهَ لَسَميعٌ عَليم} âyet-i kerîmesinin meâli: “Ki helâk olan, beyyine (açık delil) üzere helâk olsun; hayat bulan da beyyine üzere hayat bulsun. Şüphesiz Allah, es-Semî‘ (her şeyi işiten) ve el-Alîm’dir (her şeyi bilen).” İşte bu kitabın (Kur’ân’ın) ilmine dair bir şey öğrenmek isteyen kimsenin evvelâ yapması gereken, zihnini ve mesaisini her şeyden önce nâsih ve mensûh ilmine adamasıdır. Zira bu, Selef imamlarından (r.a.) nakledilen rivâyete tâbi olmaktır. Çünkü bu kitabın ilmine dair bir şey söyleyip de nâsihi mensûhtan bilmeyen herkes nâkıstır. Emîru’l-Mü’minîn Alî b. Ebî Tâlib’den (r.a.) rivâyet olunduğuna göre, bir gün Kûfe’deki Câmi‘ Mescidi’ne girmiş ve orada Abdurrahmân b. Dâb diye bilinen bir adam görmüş. Bu adam, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin arkadaşı idi. Halk onun etrafında halka kurmuş, kendisine soru soruyor, o ise emri nehiyle, ibâhayı hazr ile karıştırıyordu. Bunun üzerine Alî (r.a.) ona: “Nâsihi mensûhtan biliyor musun?” dedi. Adam: “Hayır” cevabını verdi. Alî (r.a.): “Helâk oldun ve helâk ettin” buyurdu. Bunun üzerine adam: “Künyeniz nedir / kimlerdensiniz?” (Ebû men ente?) diye sordu.
{لِيَهلِكَ مَن هَلَكَ عَن بيِّنَةٍ وَيحيى مِن حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ وَإِنَّ اللَهَ لَسَميعٌ عَليم}فَأول مَا يَنْبَغِي لم أَرَادَ أَن يعلم شَيْئا من علم هَذَا الْكتاب أَلا يدأب نَفسه إِلَّا فِي علم النَّاسِخ والمنسوخ اتبَاعا لما جَاءَ عَن أَئِمَّة السّلف رضي الله عنهم لِأَن كل من تكلم فِي شَيْء من علم هَذَا الْكتاب وَلم يعلم النَّاسِخ من الْمَنْسُوخ كَانَ نَاقِصا وَقد رُوِيَ عَن أَمِير الْمُؤمنِينَ عَليّ بن أبي طَالب كرم الله وَجهه أَنه دخل يَوْمًا مَسْجِد الْجَامِع بِالْكُوفَةِ فَرَأى فِيهِ رجلا يعرف بِعَبْد الرَّحْمَن بن دَاب وَكَانَ صاحبا لأبي مُوسَى الْأَشْعَرِيّ وَقد تحلق النَّاس عَلَيْهِ يسألونه وَهُوَ يخلط الْأَمر بِالنَّهْي وَالْإِبَاحَة بالحظر فَقَالَ لَهُ عَليّ رضى الله عَنهُ أتعرف النَّاسِخ من الْمَنْسُوخ قَالَ لَا قَالَ هَلَكت وأهلكت فَقَالَ أَبُو من أَنْت
Ebû Yahyâ dedi ki: “Sen meğer bir ‘Beni Görsünler / Şovmen’ (Ebû İ‘refûnî) imişsin!” diyerek kulağını tutup büktü ve “Bir daha bizim mescidimizde ilimsizce kıssa anlatma!” buyurdu. Bu hadisin mânâsı hakkında Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbas’tan da rivayet edilmiştir ki onlar da bir başka adama, Emîrü’l-Mü’minîn Ali (r.a.)’ın sözüne benzer veya ona yakın bir söz söylemişlerdir. Huzeyfe b. el-Yemân ise şöyle dedi: “İnsanlara ancak üç kişiden biri kıssa anlatabilir: Bir emîr, bir emrolunan (memur) veya nâsih ve mensûhu bilen bir adam. Dördüncüsü ise kendini zorlayan ahmaktır.” İşte doğru olan budur; çünkü o (dördüncü kişi) emri nehiyle, mübahlığı yasakla karıştırır. Şeyh Hibetullah Ebu’l-Kāsım (Allah rahmet eylesin) dedi.
قَالَ أَبُو يحيى فَقَالَ أَنْت أَبُو اعرفوني وَأخذ بأذنه ففتلها وَقَالَ لَا تقص فِي مَسْجِدنَا بعدويروى فِي معنى هَذَا الحَدِيث عَن عبد الله بن عمر وَعبد الله بن عَبَّاس أَنَّهُمَا قَالَا لرجل آخر مثل قَول أَمِير الْمُؤمنِينَ عَليّ كرم الله وَجهه أَو قَرِيبا مِنْهُوَقَالَ حُذَيْفَة بن الْيَمَان لَا يقص على النَّاس إِلَّا أحد ثَلَاثَة أَمِير أَو مَأْمُور أَو رجل يعرف النَّاسِخ والمنسوخ وَالرَّابِع متكلف أَحمَق وَهَذَا هُوَ الصَّحِيح لِأَنَّهُ يخلط الْأَمر بِالنَّهْي والأباحة بالحظر قَالَ الشَّيْخ هبة الله أبوالقاسم رَحمَه الله
Müfessirlerin bu ilmin yolunu tuttuklarını, fakat ondan hıfz cihetini getirmediklerini ve bir kısmını diğerine karıştırdıklarını görünce, bu konuda —yani bu kitap— sevdiğine öğretmeyi kolaylaştıracak ve ilmini bilen için bir hatırlatma olacak bir kitap telif ettim. Benim muvaffakiyetim ancak Allah'tandır. O'na tevekkül ettim ve O'na yönelirim.
Bâb: Nâsih ve Mensuh Hakkında
Bil ki, Arapların sözünde nesh, bir şeyi kaldırmaktır (ref‘). Şeriat da Arapların bildiği bu anlamla gelmiştir; zira nâsih, mensuhun hükmünü kaldırır. Allah Teâlâ'nın kitabında mensuh üç türlüdür:
1. Tilâveti (metni/lafzı = hatt) ve hükmü birlikte neshedilen,
2. Tilâveti neshedilip hükmü bâki kalan,
3. Hükmü neshedilip tilâveti/metni bâki kalan.
Tilâveti ve hükmü birlikte neshedilene gelince, Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:
وَلما رَأَيْت الْمُفَسّرين قد سلكوا طَرِيق هَذَا الْعلم وَلم يَأْتُوا مِنْهُ وَجه الْحِفْظ وخلطوا بعضه بِبَعْض ألفت فِي ذَلِك كتابا أَي هَذَا الْكتاب يقرب على من أحب تَعْلِيمه وتذكارا لمن علمه وَمَا توفيقي إِلَّا بِاللَّه عَلَيْهِ توكلت وَإِلَيْهِ صلى الله عليه وسلم َ - أنيببَاب فِي النَّاسِخ والمنسوخإعلم أَن النّسخ فِي كَلَام الْعَرَب هُوَ الرّفْع للشَّيْء وَجَاء الشَّرْع بِمَا تعرف الْعَرَب إِذْ كَانَ النَّاسِخ يرفع حكم الْمَنْسُوخ والمنسوخ فِي كتاب الله تَعَالَى على ثَلَاثَة أضْرب ١ فَمِنْهُ مَا نسخ خطه وَحكمه ٢ وَمِنْه مَا نسخ خطه وَبَقِي حكمه ٣ وَمِنْه مَا نسخ حكمه وَبَقِي خطه فَأَما مَا نسخ خطه وَحكمه فَمثل مَا رُوِيَ عَن أنس بن مَالك أَنه قَالَ
Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir sûre okurduk; onu Tevbe sûresine denk sayardık. Ondan yalnızca bir âyet ezberlemiştim: "Âdemoğluna iki vadi dolusu altın verilse, üçüncüsünü ister; üçüncüsü verilse dördüncüsünü ister. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doldurur. Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder." Abdullah b. Mes‘ûd’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v.) bana bir âyet -yahut bir sûre- okuttu, ben de onu ezberleyip mushafıma yazdım. Gece olunca yatağıma döndüm; fakat ondan hiçbir şey hatırlamıyordum. Sabah mushafıma baktığımda sayfanın bembeyaz olduğunu gördüm. Durumu Resûlullah (s.a.v.)’a haber verdim. Buyurdu ki: "Ey İbn Mes‘ûd! O dün gece kaldırıldı." Hattı (yazılışı) neshedilip hükmü baki kalanlara gelince, buna misal Ömer b. el-Hattâb (r.a.)’dan rivayet edilen şu sözdür: "Eğer insanların ‘Ömer, Kur’an’a onda olmayan bir şey ekledi’ demelerinden korkmasaydım, recm âyetini yazar ve mushafa koyardım. Vallahi elbette..."
كُنَّا نَقْرَأ على عهد رَسُول الله صلى الله عليه وسلم سُورَة نعدلها بِسُورَة التَّوْبَة مَا أحفظ مِنْهَا غير آيَة وَاحِدَة وَهِي {لَو أَن لِأَبْنِ آدم واديين من ذهب لابتغى لَهما ثَالِثا وَلَو أَن لَهُ ثَالِثا لابتغى إِلَيْهِ رَابِعا وَلَا يمْلَأ جَوف ابْن آدم إِلَّا التُّرَاب وَيَتُوب الله على من تَابَ}وروى عَن عبد الله بن مَسْعُود قَالَ أَقْرَأَنِي رَسُول الله صلى الله عليه وسلم آيَة أَو قَالَ سُورَة فحفظتها وكتبتها فِي مصحفي فَلَمَّا كَانَ اللَّيْل رجعت الي مضجعي فَلم أرجع مِنْهَا الى شَيْء فَغَدَوْت الى مصحفي فَإِذا الورقة بَيْضَاء فَأخْبرت رَسُول الله صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا ابْن مَسْعُود تِلْكَ رفعت البارحةوَأما مَا نسخ خطه وَبَقِي حكمه فَمثل مَا رُوِيَ عَن عمر بن الْخطاب رضي الله عنه أَنه قَالَ لَوْلَا أَن أخْشَى أَن يَقُول النَّاس قد زَاد عمر فِي الْقُرْآن مَا لَيْسَ فِيهِ لكتبت آيَة الرَّجْم وأثبتها فِي الْمُصحف وَوَاللَّه لقد
Resûlullah (s.a.v.) zamanında okurduk: Babalarınızdan yüz çevirmeyin; zira bu sizin için küfürdür. Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, onları Allah'tan bir ceza olarak mutlaka recmedin. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir. İşte bu, tilâveti neshedilmiş (metni/lafzı kaldırılmış), hükmü sabit olan ayettir. Hükmü neshedilip tilâveti bâki kalanlara gelince, bunlar altmış üç surede bulunur; mesela Beyt-i Makdis'e doğru namaz, ilk oruç, müşriklerden yüz çevirmek ve cahillere aldırış etmemek gibi. Şeyh Ebu'l-Kasım Hibetullah dedi ki: Bundan önce, hiçbir nâsih ve mensûhun girmediği surelerin isimlendirilmesine başlanır. Bunlar kırk üç suredir. Allah en iyi bilendir. Bunların ilki Ümmü'l-Kitab (Fâtiha Suresi), ardından Yûsuf Suresi, ardından Yâsîn Suresi, ardından Hucurât Suresi, ardından Rahmân Suresi, ardından Hadîd Suresi, ardından Saf Suresi, ardından Cum‘a Suresi, ardından Tahrîm Suresi, ardından Mülk Suresi, ardından Hâkka Suresi, ardından Nûh Suresi
قرأناها على عهد رَسُول الله صلى الله عليه وسلم لَا ترغبوا عَن آبائكم فَإِن ذَلِك كفر بكم الشَّيْخ وَالشَّيْخَة إِذا زَنَيَا فَارْجُمُوهُمَا أَلْبَتَّة نكالا من الله وَالله عَزِيز حَكِيم فَهَذَا مَنْسُوخ الْخط ثَابت الحكموَأما مَا نسخ حكمه وَبَقِي خطه فَهُوَ فِي ثَلَاث وَسِتِّينَ سُورَة مثل الصَّلَاة إِلَى بَيت الْمُقَدّس وَالصِّيَام الأول والصفح عَن الْمُشْركين والإعراض عَن الْجَاهِلين قَالَ الشَّيْخ أَبُو الْقَاسِم هبة اللهفَأول مَا يبْدَأ بِهِ من ذَلِك تَسْمِيَة السُّور الَّتِي لم يدخلهَا نَاسخ وَلَا مَنْسُوخ وَهِي ثَلَاث وَأَرْبَعُونَ سُورَة وَالله أعلم أَولهَا أم الْكتاب ثمَّ سُورَة يُوسُف ثمَّ يس ثمَّ الحجرات ثمَّ سُورَة الرَّحْمَن ثمَّ سُورَة الْحَدِيد ثمَّ الصَّفّ ثمَّ الْجُمُعَة ثمَّ التَّحْرِيم ثمَّ الْملك ثمَّ الحاقة ثمَّ نوح
Ardından Cin sûresi, ardından Mürselât, ardından Nebe', ardından Nâzi'ât, ardından İnfitar, ardından Mutaffifîn, ardından İnşikak, ardından Bürûc, ardından Fecr, ardından Beled, ardından Şems ve Duhâhâ, ardından Leyl, ardından Duhâ, ardından Elem Neşrah, ardından Kalem, ardından Kadir, ardından Beyyine, ardından Zelzele, ardından Âdiyât, ardından Kâri'a, ardından Tekâsür, ardından Hümeze, ardından Fîl, ardından Kureyş, ardından Era'eytellezî, ardından Kevser, ardından Nasr, ardından Tebb, ardından İhlâs, ardından Felak ve ardından Nâs. İşte bu sûreler, kırk üç sûre olup bunlara ne nâsih ne de mensûh girmiştir. Bunlardan bazıları, içinde ne emir ne de nehiy bulunan sûrelerdir; bazıları, içinde nehiy bulunup emir bulunmayan sûrelerdir; bazıları ise, içinde emir bulunup nehiy bulunmayan sûrelerdir. İnşâallah bunları yerlerinde zikredeceğiz. — Bâb: Nâsihin girdiği fakat mensûhun girmediği sûrelerin isimlendirilmesi. Bunlar altı sûredir: Bunların ilki Fetih sûresi, ardından Haşr sûresi, ardından Münâfikūn, ardından Tegābün, ardından Talâk ve ardından A'lâ sûresidir. İşte bu altı sûreye nâsih girmiş fakat mensûh girmemiştir.
ثمَّ الْجِنّ ثمَّ المرسلات ثمَّ النبأ ثمَّ النازعات ثمَّ الانفطار ثمَّ المطففين ثمَّ الانشقاق ثمَّ البروج ثمَّ الْفجْر ثمَّ الْبَلَد ثمَّ الشَّمْس وَضُحَاهَا ثمَّ وَاللَّيْل ثمَّ وَالضُّحَى ثمَّ ألم نشرح ثمَّ الْقَلَم ثمَّ الْقدر ثمَّ الانفكاك ثمَّ الزلزلة ثمَّ العاديات ثمَّ القارعة ثمَّ التكاثر ثمَّ الْهمزَة ثمَّ الْفِيل ثمَّ قُرَيْش ثمَّ أَرَأَيْت الَّذِي ثمَّ الْكَوْثَر ثمَّ النَّصْر ثمَّ تبت ثمَّ الْإِخْلَاص ثمَّ الفلق ثمَّ النَّاسفَهَذِهِ ثَلَاثَة وَأَرْبَعُونَ سُورَة لم يدخلهَا نَاسخ وَلَا مَنْسُوخ مِنْهَا سور لَيْسَ فِيهَا أَمر وَلَا نهي وَمِنْهَا سور فِيهَا نهي وَلَيْسَ فِيهَا أَمر وَمِنْهَا سور فِيهَا أَمر وَلَيْسَ فِيهَا نهي وسنذكرها إِن شَاءَ الله فِي موَاضعهَا صلى الله عليه وسلم َ - بَاب تَسْمِيَة السُّور الَّتِي دَخلهَا النَّاسِخ وَلم يدخلهَا الْمَنْسُوخوَهِي ٢ سِتّ سور أولهنَّ سُورَة الْفَتْح ثمَّ سُورَة الْحَشْر ثمَّ المُنَافِقُونَ ثمَّ التغابن ثمَّ الطَّلَاق ثمَّ سُورَة الْأَعْلَى فَهَذِهِ سِتّ سور دَخلهَا النَّاسِخ وَلم يدخلهَا الْمَنْسُوخ
Resûlullah (s.a.v.) – Bâb: Mensûhun girdiği fakat nâsihin girmediği sûrelerin tesmiyesi. Ki bunlar kırk bir sûredir. Evvelâ En‘âm Sûresi, sonra A‘râf, sonra Yûnus, sonra Hûd, sonra Ra‘d, sonra İbrâhîm, sonra Hicr, sonra Nahl, sonra Benî İsrâîl, sonra Kehf, sonra Tâhâ, sonra Mü’minûn, sonra Neml, sonra Kasas, sonra Ankebût, sonra Rûm, sonra Lokmân Sûresi, sonra Mudâcı‘ – ki Elif Lâm Mîm es-Secde’dir – sonra Melâike Sûresi, sonra Sâffât, sonra Sâd, sonra Zümer, sonra Hâmîm es-Secde, sonra Zuhruf, sonra Duhân, sonra Câsiye, sonra Ahkāf, sonra Muhammed (s.a.v.) Sûresi, sonra Bâsikât Sûresi, sonra Necm, sonra Kamer, sonra Mümtehine Sûresi, sonra Nûn Sûresi, sonra Meâric Sûresi, sonra Müddessir, sonra Kıyâmet, sonra İnsan Sûresi.
- صلى الله عليه وسلم َ - بَاب تَسْمِيَة السُّور الَّتِي دَخلهَا الْمَنْسُوخ وَلم يدخلهَا النَّاسِخوَهِي أحدى واربعون سُورَة أَولهَا سُورَة الْأَنْعَام ثمَّ الْأَعْرَاف ثمَّ يُونُس ثمَّ هود ثمَّ الرَّعْد ثمَّ إِبْرَاهِيم ثمَّ الْحجر ثمَّ النَّحْل ثمَّ بني إِسْرَائِيل ثمَّ الْكَهْف ثمَّ طه ثمَّ الْمُؤْمِنُونَ ثمَّ النَّمْل ثمَّ الْقَصَص ثمَّ العنكبوت ثمَّ الرّوم ثمَّ سُورَة لُقْمَان ثمَّ الْمضَاجِع وَهِي ألم السَّجْدَة ثمَّ سُورَة الْمَلَائِكَة ثمَّ وَالصَّافَّات ثمَّ ص ثمَّ الزمر ثمَّ حم السَّجْدَة ثمَّ الزخرف ثمَّ الدُّخان ثمَّ الجاثية ثمَّ الْأَحْقَاف ثمَّ سُورَة مُحَمَّد صلى الله عليه وسلم ثمَّ سُورَة الباسقات ثمَّ النَّجْم ثمَّ الْقَمَر ثمَّ سُورَة الامتحان ثمَّ سُورَة ن ثمَّ سُورَة المعارج ثمَّ المدثر ثمَّ الْقِيَامَة ثمَّ الْإِنْسَان ثمَّ
Abese, ardından Târık, ardından Gâşiye, ardından Tîn, ardından Kâfirûn. İşte bunlar, kendisine mensûh girip nâsih sallallahu aleyhi ve sellem girmeyen kırk bir sûredir. - Nâsih ve mensûhun girdiği sûrelerin isimlendirilmesi babı: Bunlar yirmi dört sûredir. İlki Bakara, ardından Âl-i İmrân, ardından Nisâ, ardından Mâide, ardından Enfâl, ardından Tevbe, ardından Nahl, ardından Meryem, ardından Enbiyâ, ardından Hac, ardından Nûr, ardından Furkân, ardından Şuarâ, ardından Ahzâb, ardından Sebe’, ardından Mü’min, ardından Şûrâ, ardından Zâriyât, ardından Tûr, ardından Vâkı‘a, ardından Mücâdile, ardından Müzzemmil, ardından Tekvîr, ardından Asr. İşte bunlar yüz on dört sûredir.
عبس ثمَّ الطارق ثمَّ الغاشية ثمَّ التِّين ثمَّ الْكَافِرُونَ فَهَذِهِ إِحْدَى وَأَرْبَعُونَ سُورَة دَخلهَا الْمَنْسُوخ وَلم يدخلهَا النَّاسِخ صلى الله عليه وسلم َ - بَاب تَسْمِيَة السُّور الَّتِي دَخلهَا النَّاسِخ والمنسوخوَهِي أَربع وَعِشْرُونَ سُورَة أَولهَا الْبَقَرَة ثمَّ آل عمرَان ثمَّ النِّسَاء ثمَّ الْمَائِدَة ثمَّ الْأَنْفَال ثمَّ التَّوْبَة ثمَّ النَّحْل ثمَّ مَرْيَم ثمَّ الْأَنْبِيَاء ثمَّ الْحَج ثمَّ النُّور ثمَّ الْفرْقَان ثمَّ الشُّعَرَاء ثمَّ الْأَحْزَاب ثمَّ سبأ ثمَّ الْمُؤمن ثمَّ الشورى ثمَّ الذاريات ثمَّ الطّور ثمَّ الواقعه ثمَّ المجادلة ثمَّ المزمل ثمَّ كورت ثمَّ الْعَصْر فَهَذِهِ مئة وَأَرْبع عشرَة سُورَة
Müfessirlerin, Arapların sözlerindeki mensûhun hangi hususa taalluk ettiği hususunda ihtilâf ettikleri bâb. Mücâhid, Saîd b. Cübeyr ve İkrime b. Ammâr dediler ki: Nesih, ancak emir veya nehiy –yani 'yapın' veya 'yapmayın'– üzerine girer. Buna dair delil olarak, ‘Allah’ın haberi olduğu üzeredir’ sözlerini zikrettiler. Dahhâk b. Müzâhim ise öncekilerin dediği gibi söylemekle birlikte onlara şunu ilâve etti: Nesih, emir ve nehiy üzerine girdiği gibi, mânâsı emir ve nehiy ifade eden haberler üzerine de girer. Nitekim Allah Teâlâ’nın {Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik bir kadınla evlenir; zina eden kadın da ancak zina eden veya müşrik bir erkekle evlenir} âyeti böyledir. Bunun mânâsı ‘Zina eden kadınla ve müşrikle evlenmeyin’ demektir.
- صلى الله عليه وسلم َ - بَاب فِي اخْتِلَاف الْمُفَسّرين على أَي شَيْء وَقع الْمَنْسُوخ من كَلَام الْعَرَبقَالَ مُجَاهِد وَسَعِيد بن جُبَير وَعِكْرِمَة بن عمار لَا يدْخل النّسخ إِلَّا على أَمر أَو نهي فَقَط افعلوا أَو لَا تَفعلُواوَاحْتَجُّوا على ذَلِك بأَشْيَاء مِنْهَا قَوْلهم إِن خبر الله على مَا هُوَ بِهِ وَقَالَ الضَّحَّاك بن مُزَاحم كَمَا قَالَ الْأَولونَ وَزَاد عَلَيْهِم فَقَالَ يدْخل النّسخ على الْأَمر وَالنَّهْي وعَلى الْأَخْبَار الَّتِي مَعْنَاهَا الْأَمر وَالنَّهْي مثل قَوْله تَعَالَى {الزَّانِي لَا يَنكِحُ إِلّا زانِيَةً أَو مَشرِكَةً والزانية لَا ينْكِحهَا إِلَّا زَان أَو مُشْرك} وَمعنى ذَلِك لَا تنحكوا زَانِيَة وَلَا مُشركَة
Ve mânâsı emir olan haberler de vardır. Nitekim Yüce Allah'ın Yûsuf Sûresi'ndeki şu kavli: "Dedi ki: Yedi yıl âdetiniz üzere ekeceksiniz; biçtiklerinizi ise başağında bırakın." Bunun mânası: "Yedi yıl âdetiniz üzere ekin; biçtiklerinizi başağında bırakın." demektir. Yine Yüce Allah'ın şu kavli gibi: "Madem ki (amellerinizle) cezalandırılmayacakmışsınız; haydi onu geri döndürün, doğru sözlüler iseniz." Bunun mânası: "Onu geri döndürün." yani ruhu. Yine Yüce Allah'ın şu kavli gibi: "Lâkin Resûlullah." Bunun mânası ise: "Lâkin ona 'Yâ Resûlallah' deyin." demektir. Haberin mânası bu olduğu zaman, emir ve nehiy hükmünde olur. Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem ve es-Süddî şöyle demiştir: "Nesih emre ve nehye de, bütün haberlere de girebilir." (Ancak) ikisi de (bunu) açıklamamıştır. Bu görüşlerinde onlara bir cemaat de tâbi olmuştur. Hâlbuki onların bu hususta dirâyetten hiçbir delilleri yoktur; ancak rivâyete dayanırlar. Başkaları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın, kendisinden "illâ" ile istisnâ ettiği her cümle: muhakkak ki istisnâ onun nâsihidir.
وعَلى الْأَخْبَار الَّتِي مَعْنَاهَا الْأَمر مثل قَوْله تَعَالَى فِي سُورَة يُوسُف {قالَ تَزرَعونَ سَبعَ سِنِين دأبا فَمَا حصدتم فذروه فِي سنبله} وَمعنى ذَلِك إزرعوا سبع سِنِين دأباوَمثل قَوْله تَعَالَى {فلولا أَن كُنتُم غَيرَ مَدينينَ تَرجِعونَها إِن كُنتُم صَادِقين} وَمعنى ذَلِك ارجعوها يَعْنِي الرّوحوَمثل قَوْله تَعَالَى {وَلَكِن رَسُول الله} وَمعنى ذَلِك أَي وَلَكِن قُولُوا لَهُ يَا رَسُول الله فَإِذا كَانَ هَذَا معنى الْخَبَر كَانَ كالأمر وَالنَّهْيوَقَالَ عبد الرَّحْمَن بن زيد بن أسلم وَالسُّديّ قد يدْخل النّسخ على الْأَمر وَالنَّهْي وعَلى جَمِيع الْأَخْبَار وَلم يفصلا وتابعهما على هَذَا القَوْل جمَاعَة وَلَا حجَّة لَهُم فِي ذَلِك من الدِّرَايَة وَإِنَّمَا يعتمدون على الرِّوَايَةوَقَالَ آخَرُونَ كل جمله اسْتثْنى الله تَعَالَى مِنْهَا ب إِلَّا فَإِن الأستثناء نَاسخ لَهَا
Kimileri de şöyle dedi: 'Onların ihtilâfı, gerçek anlamda bir ihtilâf sayılmaz. Kur'an'da ne nâsih ne de mensûh vardır.' İşte bunlar, haktan yüz çeviren ve Allah'a karşı iftiralarıyla bâtıla sapan bir topluluktur. (s.a.v.) - Açık Kitabının hükümlerinin naklolunmasına itiraz etmeleri sebebiyle Allah'ın mülhidlere ve münafıklara verdiği cevap babı. Allah teâlâ şöyle buyurdu: 'Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.' Şeyh Ebü'l-Kāsım Hibetullah dedi ki: Bu âyetin müfessiri, tefsirinden önce onu takdir etmeye muhtaçtır; zira âyette takdim ve tehir bulunmaktadır. Takdiri şöyledir: 'En doğrusunu Allah bilir, bir âyetin hükmünü kaldırdığımızda, ondan daha hayırlısını getiririz; veya onu terk eder, neshetmeyiz.' Bu tevil hakkında itiraz edildi ve şöyle denildi: 'Kur'an'da bir kısmı diğerinden daha hayırlı olan şeyler var mıdır? Oysa O, sözün tamamı değil midir?' Cevap şudur: 'Ondan daha hayırlı' ifadesinin anlamı, 'ondan daha faydalı'dır. Zira nâsih, iki nimetten birinden hâlî olmaz: Ya hüküm bakımından daha ağır olur, böylece sevapça daha bol olur; ya da hüküm bakımından daha hafif olur, böylece amelce daha kolay olur. Kim onu 'nünsihâ' [unutturursak] şeklinde okursa, 'hükmünü tehir eder, bir süre onunla amel edilir' anlamındadır. Sonra teâlâ şöyle buyurdu: 'Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.'
وَقَالَ آخَرُونَ لَا يعد خلافهم خلافًا لَيْسَ فِي الْقُرْآن نَاسخ وَلَا مَنْسُوخ وَهَؤُلَاء قوم عَن الْحق صدوا وبإفكهم على الله ردوا صلى الله عليه وسلم َ - بَاب مَا رد الله على الْمُلْحِدِينَ وَالْمُنَافِقِينَ من أجل معارضتهم فِي تنقل أَحْكَام كِتَابه الْمُبينقَالَ الله تَعَالَى {مَا نَنسَخ من آيَةٍ أَو نُنسِها نَأتِ بِخَير مِنْهَا أَو مثلهَا}قَالَ الشَّيْخ ابو الْقَاسِم هبة اللهوَهَذِه الْآيَة يحْتَاج مفسرها الى أَن يقدرها قبل تَفْسِيره لَهَا لِأَن فِيهَا مقدما ومؤخرا تَقْدِيره وَالله أعلم مَا نرفع من حكم آيَة نأت بِخَير مِنْهَا أَو ننسها أَي نتركها فَلَا ننسخهاوَقد أعترض فِي هَذَا التَّأْوِيل فَقيل فِي الْقُرْآن مَا بعضه خير من بعض أَلَيْسَ بِكَلَام وَاحِد جلّ قَائِلهفَالْجَوَاب أَن معنى {خير مِنْهَا} أَي أَنْفَع مِنْهَا لِأَن النَّاسِخ لَا يَخْلُو من أحدى النعمتين إِمَّا أَن يكون أثقل فِي الحكم فَيكون أوفر فِي الْأجر وَإِمَّا أَن يكون أخف فِي الحكم فَيكون أيسر فِي الْعَمَل وَمن قَرَأَهَا / ننسأها / أَي نؤخر حكمهَا فَيعْمل بهَا حينا ثمَّ قَالَ تَعَالَى {أَلَم تَعلَم أَنَّ الله على كل شَيْء قدير}
Nâsih ve mensûh hakkında (olup), onun şu sözü bunun misalidir: {وَإِذا بَدَّلنا آيَة مَكانَ آيةٍ وَاللَهُ أَعلَمُ بِما يُنَزِّلُ} Yani bir ayetin hükmü yerine başka bir ayetin hükmünü koyarız. Onlar: "Sen ancak bir uydurmacısın" dediler, yani onu kendiliğinden uydurdun. Allah Teâlâ ise onlara reddiye olarak: {بل أَكْثَرهم لَا يعلمُونَ} buyurdu. Zira Kur'an'da nâsih ve mensûhun ispatı, vahdaniyete delalet eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: {أَلا لَهُ الخَلقُ وَالأَمرُ} Abdullah b. Abbâs (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre o Merve'ye çıkmış ve {أَلا لَهُ الخَلقُ وَالأَمرُ} ayetini okumuş ve şöyle demiştir: "Ey Gâlib oğulları! Kim üçüncü bir şey iddia ederse kalksın (ortaya koysun)." Yaratmak (halk), O'nun yarattığı her şeydir; emretmek (emr) ise hükmettiği (kaza ettiği) her şeydir. Allah'ın kitabında bu ikisinin dışında mülkün tamamını kendinde toplayan iki kelime yoktur. Sallallahu aleyhi ve sellem. - Şerîatte neshin sırasıyla nasıl geldiğine dair bâb. Şeyh Hibetullah dedi ki: Bil ki şerîatte nesih ilk olarak namaz emrinde, sonra kıblede, sonra ilk oruçta, sonra zekâtta, sonra müşriklerden yüz çevirme emrinde, sonra onlarla cihat emrinde gerçekleşmiştir, sonra...
من أر النَّاسِخ والمنسوخ وَمثل قَوْله هَذَا قَوْله {وَإِذا بَدَّلنا آيَة مَكانَ آيةٍ وَاللَهُ أَعلَمُ بِما يُنَزِّلُ} وَالْمعْنَى حكم آيَة {قَالُوا إَنَّما أَنْت مفتر} أَي اختلقته من تِلْقَاء نَفسك فَقَالَ تَعَالَى ردا عَلَيْهِم {بل أَكْثَرهم لَا يعلمُونَ} لِأَن فِي إِثْبَات النَّاسِخ والمنسوخ فِي الْقُرْآن دلَالَة على الوحدانية وَالله تَعَالَى يَقُول {أَلا لَهُ الخَلقُ وَالأَمرُ}وَقد رُوِيَ عَن عبد الله بن عَبَّاس رضي الله عنهما أَنه صعد الى الْمَرْوَة فَقَرَأَ {أَلا لَهُ الخَلقُ وَالأَمر} وَقَالَ يَا آل غَالب من ادّعى ثَالِثَة فَليقمْالْخلق جَمِيع مَا خلق وَالْأَمر جَمِيع مَا قضي وَلَيْسَ فِي كتاب الله تَعَالَى كلمتان تجمعان الْملك كُله غَيرهمَا صلى الله عليه وسلم َ - بَاب ذكر مَا جَاءَ من النّسخ فِي الشَّرِيعَة على التواليقَالَ الشَّيْخ هبة الله أعلم ان أول النّسخ فِي الشَّرِيعَة أَمر الصَّلَاة ثمَّ الْقبْلَة ثمَّ الصّيام الأول ثمَّ الزَّكَاة ثمَّ الْإِعْرَاض عَن الْمُشْركين ثمَّ الْأَمر بجهادهم ثمَّ
Allah Teâlâ, nebîsi (s.a.v.)'e, onunla yapacağı şeylerin işaretlerini bildirdi. Sonra ona müşriklerle savaşmayı emretti. Ardından da ehl-i kitapla savaşmayı emretti: "Nihayet kendi elleriyle küçülmüş (boyun eğmiş) bir halde cizye verinceye kadar" (et-Tevbe 9/29). Sonra akid (anlaşma) sahiplerine [câhiliye dönemindeki miras uygulamasına] dair hükümler varken, bunu "Akraba olanlar, Allah'ın Kitabı'nda birbirlerine daha yakındır" (el-Enfâl 8/75) buyruğuyla neshetti. Ardından câhiliye menârını (nişan/eser) yıktı ve onların (müşriklerin) hac esnasında müslümanlara karışmamalarını emretti. Sonra Allah, kendisiyle onlar arasında bulunan antlaşmayı, kurban bayramı gününden sonraki dört ay ile neshetti; ki nebî (s.a.v.) o gün emîru'l-mü'minîn Ali (r.a.)'yi bu antlaşmayı (berâet/tebliğ) ilan etmek üzere mevsime (hac mevsimine) göndermiş, arkasından da Ebû Hureyre (r.a.)'yi eklemişti. İşte bu tertibin özüdür.
Şeyh Hibetullah dedi ki: "Mekke'de nâzil olan mensûh (hükmü kaldırılmış) âyet çoktur; Medine'de nâzil olan nâsih (hükmü kaldıran) âyet çoktur."
Nâsih ve Mensûhun Kur'an Tertibine Göre Bâbı
Ümmü'l-Kitâb'da (Fâtiha'da) nesh edilmiş hiçbir şey yoktur; çünkü onun başı senâ (övgü), sonu ise duâdır.
أَعْلَام الله تَعَالَى نبيه صلى الله عليه وسلم مَا يَفْعَله بِهِ ثمَّ أمره بِقِتَال الْمُشْركين ثمَّ أمره بِقِتَال أهل الْكتاب {حَتَّى يُعْطوا الْجِزْيَة عَن يَد وهم صاغرون} ثمَّ مَا كَانَ أهل الْعُقُود عَلَيْهِ من الْمَوَارِيث فنسخه بقوله {وأولو الْأَرْحَام بَعضهم أولى بِبَعْض} ثمَّ هدم منار الْجَاهِلِيَّة وان لَا يخالطوا الْمُسلمين فِي حجهم ثمَّ نسخ الله المعاهدة الَّتِي كَانَت بَينه وَبينهمْ بالأربعة الْأَشْهر بعد يَوْم النَّحْر الَّذِي أرسل فِيهِ النَّبِي صلى الله عليه وسلم أَمِير الْمُؤمنِينَ عليا رضى الله عَنهُ بهَا الى الْمَوْسِم وأردفه بِأبي هُرَيْرَة رضى الله عَنهُ فَأذن بهَا فِي الْحَج فَهَذَا جملَة التَّرْتِيبقَالَ الشَّيْخ هبة الله ونزول الْمَنْسُوخ بِمَكَّة كثير ونزول النَّاسِخ بِالْمَدِينَةِ كثير صلى الله عليه وسلم َ - بَاب النَّاسِخ والمنسوخ على نظم الْقُرْآنلَيْسَ فِي أم الْكتاب شَيْء لِأَن أَولهَا ثَنَاء وَآخِرهَا دُعَاء
Bakara Sûresi Medenî'dir. İçinde otuz mensûh âyet bulunmaktadır. Bunların ilki, Allah Teâlâ'nın {وَمِمّا رَزَقناهُم يُنفِقون} kavlidir. Âlimler bu konuda ihtilâf etmişlerdir. Bir grup –ki çoğunluk bunlardır– 'Bu farz olan zekâttır' demiştir. Mukâtil b. Hayyân ve bir cemaat ise 'Bu, zekâttan artakalandır; onu farz olan zekât neshetmiştir' demiştir. Ebû Ca‘fer Yezîd b. el-Ka‘kâ‘ ise şöyle demiştir: 'Farz olan zekât, Kur'ân'daki her sadakayı neshetmiştir. Ramazan ayı orucu, Kur'ân'daki her orucu neshetmiştir. Kurban kesimi de her kesimi neshetmiştir.' İkinci âyet, Allah Teâlâ'nın {إِن الَّذين آمنُوا وَالَّذين هادوا} kavlidir. İnsanlar da bu hususta...
وسوة الْبَقَرَةمَدَنِيَّة تحتوي على ثَلَاثِينَ آيَة مَنْسُوخَةأَولهَا قَوْله تَعَالَى {وَمِمّا رَزَقناهُم يُنفِقون} اخْتلف أهل الْعلم فِي ذَلِك فَقَالَ طَائِفَة وهم الْأَكْثَرُونَ هِيَ الزَّكَاة الْمَفْرُوضَة وَقَالَ مقَاتل ابْن حَيَّان وَجَمَاعَة هَذَا مَا فضل عَن الزَّكَاة نسخته الزَّكَاة الْمَفْرُوضَة وَقَالَ أَبُو جَعْفَر يزِيد بن الْقَعْقَاع نسخت الزَّكَاة المفروضه كل صَدَقَة فِي الْقُرْآن وَنسخ صِيَام شهر رَمَضَان كل صِيَام فِي الْقُرْآن وَنسخ ذَبِيحَة الْأَضْحَى كل ذبحالْآيَة الثَّانِيَة قَوْله تَعَالَى {إِن الَّذين آمنُوا وَالَّذين هادوا} وَالنَّاس فِي ذَلِك