Üçüncü Mertebe: Ve bu makama ulaştığına göre, neshin altı ana şartı vardır: Birincisi: Neshin şer‘î olup aklî olmamasıdır. Meselâ ölüm, teklifi nesh etmez. İkincisi: Neshin münfasıl (ayrı) olup muttasıl (bitişik) olmamasıdır. Nitekim {Sonra orucu geceye kadar tamamlayın} âyeti bir nesh değildir. Bunda, gâyenin (müddetin) malûm olması hâlinde ihtilaf yoktur, daha önce açıkladığımız gibi. Eğer gâye meçhul olursa, meselâ {Nihayet onları ölüm vefat ettirinceye veya Allah onlara bir yol gösterinceye kadar} âyetinde olduğu gibi, bu konuda insanlar ihtilaf etmiştir: Acaba bu nesh midir, değil midir? Sahih olan bunun nesh olduğudur, çünkü neshin mânaları bunda mevcuttur ve bunu usûl bahsinde açıklamıştık. Üçüncüsü: Mensûhun muktezâsı ile nâsihin muktezâsının farklı olmasıdır; ta ki bedel (yerine koyma) söz konusu olmasın. Bu sebeple âlimlerimizin çoğu şöyle demiştir: Nesh, önceki nass ile sâbit olan hükmün benzerinin istikbâlde (gelecekte) zâil olacağına dair (delâlet eden) nassın ta kendisidir; öyle ki bu nass olmasaydı o hüküm sâbit kalırdı. Ebü’l-Meâlî ise şöyle demiştir: Nesh, hükmün ebedîleşme şartını ortadan kaldırıp nihayete erdiren müteahhir bir delilin sübûtudur. Yani “yap” emri bir taleptir, ancak mânâ itibariyle “nehyedilmemek” şartına bağlıdır. Neshin hakikati ise ancak bizim itikadımızda zâhire isabet eder. Allah katında ise iş baştan sona zâhir üzeredir. Dördüncüsü: İki delil arasında cem‘ (telif) mümkün olmamalıdır. Beşincisi: Nâsihin ilim ve amel bakımından mensûh gibi olmasıdır. Bu konuda öncekiler ihtilaf etmiştir. Bunu inşâallahü teâlâ yerinde açıklayacağız. Altıncısı: Mütekaddim (önce gelen) ile müteahhir (sonra gelen) bilgisidir.
المنزلة الثالثة:وإذ انتهيت إلى هذا المقام، فللنسخ شرائط أمهاتها ستة:الأول: أن يكون شرعيا غير عقلي، فإن الموت لا ينسخ التكليف مثلا.الثاني: أن يكون منفصلا غير متصل، ونحن نعلم أنه لما قال: {ثم أتموا الصيام إلى الليل} لم يكن نسخا. فلا خلاف فيه إذا كانت الغاية معلومة كما قدمنا. فإن كانت مجهولة كقوله تعالى: {حتى يتوفاهن الموت أو يجعل الله لهن سبيلا} ، فاختلف الناس فيه: هل هو نسخ او لا؟ والصحيح أنه نسخ، لأن معاني النسخ فيه موجودة وقد بيناه في الأصول.الثالث: أن يكون المقتضى بالمنسوخ غير المقتضى بالناسخ حتى لا يكون منه البدل، ولذلك قال كثير من علمائنا: إن النسخ هو النص (الدال) على أن مثل الحكم الثابت بالنص المتقدم زائل (في الاستقبال) على وجه لولاه لثبت. وقال "أبو المعالي": النسخ ظهور ما ينافي شرط استمرار الحكم، فقوله: افعل، طلب إلا أنه مشروط في المعنى بأن لا ينهى عنه. وحقيقة النسخ إنما تصادف (الظاهر) في اعتقادنا، فأما (عند الله) فالأمر أولا وآخرا على ما ظهر.الرابع: أن يكون الجمع بين الدليلين غير ممكن.الخامس: أن يكون الناسخ في العلم والعمل مثل المنسوخ، وذلك مما اختلف الأوائل فيه، وسنبينه (في موضعه) إن شاء الله تعالى.السادس: معرفة (المتقدم من المتأخر).
Dördüncü Mertebe: Keza neshin bir bedele yönelik olması da şart değildir. Zira bu hususta kusur eden bir topluluğun zannettiğinin aksine, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir âyeti neshedersek veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.” Fakat bu âyet (ileride geleceği) şekilde anlaşılmaktadır. Zira (bazen) bedeli terk etmek (de söz konusudur). Nitekim Allah Teâlâ, necvâda sadaka takdim etme hükmünü (neshetti) ve (bir yıl) beklemeyi nass ile dört ay on gün olarak neshetti. Bütün bunlar bedelsiz olarak (gerçekleşmiştir). Fakat neshin bir bedele yönelik olması da mümkündür ki, işte bu:
Beşinci Mertebe: Bu ise beş vecih üzeredir:
Birincisi: Allah Teâlâ, savaşta yüz kişiye karşı on kişinin sebat etmesi vücûbunu, bir kişinin iki kişiye karşı sebatına (hükmüne) neshetmiştir. On kişinin sebatı ise -ileride inşâallah beyan edileceği üzere- mendub, mubah veya memnû‘ olarak kalmıştır.
İkincisi: Bir görüşe göre gece namazının beş vakit namaz ile neshi; (diğer bir) görüşe göre vücûb yerine nedbin ikame edilmesi.
Üçüncüsü: Oruçta muhayyerlik hükmünün ilzam ile (zorunluluk ile) neshedilmesi.
المنزلة الرابعة:وكذلك ليس من شرطه أن يكون إلى بدل، خلافا لما ظنه قوم من المقصرين في ذلك لقول الله تعالى (ما ننسخ من آية أو ننسها نأت بخير منها أو مثلها). فإن ذلك مفهوم (حسب) ما يأتي، إذ ترك البدل (كثير) فقد نسخ الله ترك تقديم الصدقة في النجوى (ونسخ التربص حولا كاملا بالنص) على أربعة أشهر وعشرا. كل ذلك إلى غير بدل. ولكنه قد يكون النسخ إلى بدل وهي:المنزلة الخامسة:وهو على خمسة أوجه:الأول: أن الله تعالى نسخ وجوب ثبوت العشرة للمائة في القتال، إلى ثبوت الواحد للأثنين، وبقي ثبوت العشرة ندبا، أو مباحا، أو ممنوعا، على ما يأتي بيانه إن شاء الله.الثاني: نسخ قيام الليل بالصلوات الخمس على قول، أو (وضع) الندب موضع الوجوب على (آخر).الثالث: نسخ التخيير (بالإلزام) في الصوم.
Dördüncüsü: Kıblenin bir kıble ile neshedilmesidir. Beşincisi: Uykudan sonra gece yakınlaşma yasağının ibaha ile neshi, bir iftardan diğer iftara kadar oruç tutma hususundaki ruhsat ile neshi; ayrıca kabir ziyaretinin daha önce yasaklanmasından sonra artık ziyarete izin verilmesidir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ben sizi kabir ziyaretinden nehyetmiştim. Artık kabirleri ziyaret edin; fakat sakın çirkin sözler söylemeyin." Yine kurban etlerinin biriktirilmesi yasağından sonra taze etin muhafaza edilmesine izin verilmesi de bu kabildendir. Bununla birlikte (bu nesih çeşidinin) şartı şudur:
Altıncı Mertebe: Daha hafif olan hükmün, daha ağır olanla neshedildiğinin bilinmesidir. Çünkü Allah Teâlâ bunu (en iyi) bilendir. Şayet denilse ki: "Bu nasıl olur?" Şöyle cevap veririz: Oruçta muhayyerlik (veren ruhsat) bazen ilzam edici kesin hükümle neshedilebilir. Eğer denilse ki: "Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Dinde size hiçbir güçlük yüklemedi}"[1] Biz de deriz ki: Bu, yaptığından sorgulanamayacak olan Allah'a itirazdır. Eğer "Bu ancak anlaşılması güç bir meselenin izahı ve çelişkili görünen nassların telif edilmesi talebidir" denilirse, şöyle cevap veririz: Orucun ilzam edilmesinde herhangi bir güçlük yoktur; muhayyerlik hükmü ise bundan daha hafiftir. O halde (burada) sıkıntı bulunmayandan yine sıkıntı bulunmayana geçiş söz konusudur.
Yedinci Mertebe: Tenzilin başlangıcı bu mertebeye ulaştığında, neshi (yürürlükten kaldırmayı) bilmenin ardından nâsihi (nesheden hükmü) bilmek kaçınılmaz olur. Nâsih, "neshe" (neshetmek) fiilinden türeyen ism-i fâildir. Gerçek anlamda nâsih, yalnızca Allah Teâlâ'dır. O'nun kelâmının nâsih olarak nitelendirilmesi, hakikat anlamına ikinci dereceden bir mecazdır. Kelâm hakkında haber verilen şeyin (yani hükmün kendisinin) nâsih olması ise, her ikisine nispetle üçüncü dereceden bir mecazdır. Bununla birlikte, hakiki anlam bilinmek kaydıyla -beyanın (açıklamanın) ne olduğunu bildirme amacına yönelik olarak- "nâsih" ifadesinin Allah'tan başkası için kullanılması (mecazen) caizdir. Bunu bildiğinizde, (neshedici hükmün dört kısmı) şunlardır:
Birincisi: Kitap'ın Kitap'ı neshetmesi.
İkincisi: Sünnet'in Sünnet'i neshetmesi.
Üçüncüsü: Kitap'ın Sünnet'i neshetmesi.
Dördüncüsü: Sünnet'in Kitap'ı neshetmesi.
[1] el-Hac, 22/78.
الرابع: نسخ القبلة بالقبلة.الخامس: نسخ التحريم بالإباحة في المباشرة من بعد النوم، والفطر إلى الفطر الآخر، وكذلك زيارة القبور بعد المنع من زيارتها لقوله صلى الله عليه وسلم: "إني كنت نهيتكم عن زيارة القبور فالآن زوروها ولا تقولوا هجرا" وكذلك بإباحة لحوم الأضاحي مدخرة، بعد النهي عن ادخارها. وليس من شرطه وهي:المنزلة السادسة:أن يعلم أن الأخف قد نسخ بالأشد، لما يعلم الله ذلك، فإن قيل: وكيف هذا؟ قلنا قد ينسخ التخيير في الصوم بالإلزام. فإن قيل: فقد قال الله تعالى: {وما جعل عليكم في الدين من حرج} قلنا: اعتراض على الله الذي لا يُسأل عما يفعل. فإن قيل: إنما هو سؤال إيضاح مشكل، وتأليف متعارض، قلنا: إلزام الصوم لا حرج فيه، والتخيير دونه، فانتقل عما لاحرج فيه إلى ما لا حرج فيه.المنزلة السابعة:إذا انتهى بدء التنزيل إلى هذه المنزلة فلا بد من معرفة الناسخ بعد معرفة النسخ، والناسخ فاعل من نسخ، وذلك بالحقيقة لله وحده. زكون كلامه ناسخا مجاز ثان للحقيقة، وكون الشيء المخبر عن الكلام ناسخا مجاز ثالث لهما وجاز إطلاقه على غير الله مع معرفة الحقيقة، قصدا إلى تعريف البيان، وإذا عرفتم فأقسامه أربعة:الأول: كتاب ينسخ كتابا.الثاني: سنة تنسخ سنة.الثالث: كتاب ينسخ سنة.الرابع: سنة تنسخ كتابا.
Bütünüyle Allah katındandır; bir kısmı diğerini nesheder. Bir topluluk hakkında şöyle denilmiştir: "Kitab'ı ancak Kitab nesheder; Sünnet'i ancak Sünnet nesheder; çünkü bir şey ancak dengi ile neshedilir." Bu sözün kendisinden nakledildiği en yüksek mertebeli zat İmam Şâfiî'dir — sahih kavillerinde böyledir. Onların dayandıkları gerekçe iki şeydir: Birincisi, Resûlullah (s.a.v.) içtihad edebilirdi ve onun içtihadına uymak vaciptir. Dolayısıyla Resûlullah'ın içtihadıyla Kitab'a muhalif bir şeyi beyan etmesi caiz değildir. İkinci gerekçe ise, Kitab'ın Sünnet'i neshedemeyeceği sözünde, sünnetle amel edilmesinin peşinden Kitab'ın gelmesi halinde Resûlullah (s.a.v.)'in hata üzere karar kılındığı anlamı vardır. Bu ise son derece zayıftır. Ne var ki bütünüyle Allah katındandır ve ilim bakımından eşit düzeydedir; öyleyse bunlarla amel vaciptir. Haber-i vâhid konusunda ihtilaf etmiş olsalar da — haber-i vâhid bunun hilafına gelse bile — üzerinde icmâ oluşmuştur ki Kur'an onunla neshedilmez. ( … ) Bazı kimseler sünnetin, vasiyet konusunda Kur'an'ı neshettiğini zannetmiştir.
والكل من عند الله ينسخ بعضه بعضا. وقيل عن قوم "إنه لا ينسخ الكتاب إلا الكتاب، ولا تنسخ السنة إلا السنة، إذ لا ينسخ الشيء إلا بمثله". وأجل من حُكِيَ عنه ذلك الشافعي في صحيح أقواله، وغاية متعلقهم شيئان: أحدهما أن الرسول صلى الله عليه وسلم كان له أن يجتهد واجتهاده واجب الإتباع. فلا يجوز أن يبين الرسول باجتهاده ما يخالف الكتاب.أما الثاني (في) قوله أن الكتاب لا ينسخ السنة فإن فيه تقرير الرسول صلى الله عليه وسلم على الخطأ ما بين العمل بالسنة ثم ورود الكتاب بعدها. وهذا ضعيف جدا. إنما الكل من عند الله (وقد) استوت في العلم، فالعمل بها واجب (وإن اختلفوا في) خبر الواحد (كأن) يأتي خبر الواحد بخلافه فإن الاجماع قد انعقد على أن القرآن لا ينسخ به ( … ) وقد ظن قوم أن السنة نسخت القرآن في الوصية
Ebeveyn ve en yakın akraba [lehine yapılan vasiyet] hakkındadır. Bunu sünnet neshetmiştir. Biz deriz ki: Onu ancak miras âyeti neshetmiştir, beyan edeceğimiz üzere. Keza onlar dediler ki: 'Evlerde tutma [âyeti] Kur'an'dandır; onu recm sünneti neshetmiştir.' Bazıları ise şöyle demiştir: 'Onu recm âyeti neshetmiş, sonra lafzı neshedilmiş ve hükmü baki kalmıştır.' Nitekim Ömer (r.a.)'in beyanı da bu yöndedir. Keza Allah Teâlâ'nın şu kavli de bunun gibidir: {Eğer eşlerinizden bir şey kâfirlere kaçırır da siz de [onlara] ceza verirseniz...} Aynı şekilde, inşallah ileride beyan edileceği üzere. İcmânın neshi de bu kabildendir. Zira icmâ ya haberden ya da nazardan teşekkül eder. Nazar ise nassı kaldırmaz; haber ise bazen açığa çıkar, bazen de icmâ onu örtüp gizler.
**Sekizinci Mertebe:** Nesh sabit olduğunda, bazen hüküm tilâvet baki kalmakla birlikte neshedilir; bazen de tilâvetin neshedilip hükmün baki kalması caiz görülür. Mu'tezile bunu menetmiş ve şöyle demiştir: 'Asıl nasıl neshedilir de fer' baki kalır?' Biz deriz ki: Hüküm tilâvetle sabit olmuş olsa da, istikrar kazandığında nassın dışında sabit olan her hükümle eşit hale gelir. Bu kısımda hükmün tilâvet baki kalmakla birlikte neshi de vardır; bir de tilâvet edilmeyenin tilâvet edilmeyenle neshi vardır. Nitekim Âişe (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: 'Kur'an'da nâzil olan on bilinen emme [âyeti] vardı; onlar beş bilinen emme ile neshedildi.' Sayılarını yerli yerince koyacağımız pek çok kısım daha vardır.
Bazen emir aslen neshedilir, ne lafızda ne de manada hiçbir izi kalmaz. Nitekim Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet edilmiştir ki: 'Tevbe Sûresi'nin benzeri bir sûre nâzil olmuş, sonra kaldırılmıştır.' İşte kişinin konumlandığı neshin sekiz mertebesi bunlardır. Bundan sonra usûl kitaplarında uyarıda bulunduğumuz, anası beş olan safsatalar arz edilir.
للوالدين والأقربين. نسختها السنة. قلنا: ما نسختها غلا آية المواريث على ما نبينه. وكذلك قالوا: الامساك في البيوت قرآن نسختها الرجم سنة، وقد قال قوم: نسختها آية الرجم ثم نسخ لفظها وبقي حكمها، كما قال عمر رضي الله عنه، وكذلك قوله تعالى: {وإن فاتكم شيء من أزواجكم إلى الكفار فعاقبتم} ، مثله، على ما يأتي بيانه إن شاء الله. ونسخ الإجماع من هذا القبيل فإن الإجماع إما أن يكون عن خبر أو عن نظر، والنظر لا يرفع النص والخبر قد يظهر وقد يطمسه الإجماع.المنزلة الثامنة:فإذا تقرر النسخ فقد ينسخ الحكم مع بقاء التلاوة، ويجوز نسخ التلاوة ويقاء الحكم، ومنعته المعتزلة، وقالوا: كيف ينسخ الأصل ويبقى الفرع؟ قلنا: الحكم وإن ثبت بالتلاوة، إذا استقر ساوى كل حكم ثبت بغير نص، ومنها نسخ الحكم مع بقاء التلاوة ومنها نسخ ما ليس متلوا بما ليس بمتلو، كقول عائشة رضي الله عنها (كان مما أنزل في القرآن عشر رضعات معلومات فنسخن بخمس رضعات معلومات) إلى أقسام كثيرة أعدادها نضعها في مواضعها.وقد ينسخ الأمر أصلا فلا يبقى له ذكر لا في اللفظ ولا في المعنى. فقد روي عن أبي موسى الأشعري أنه قال: إن سورة نحوا من التوبة نزلت ثم رفعت. فهذه منازل النسخ الثمانية التي يتنزل المرء فيها، وتعرض بعد هذا مغالطات نبهنا عليها في كتب الأصول، أمهاتها خمس:
Birinci safsata: Bir taifenin, nassa yapılan ziyadenin nesih olup olmadığı hususunda ihtilaf ettiklerini söylemeleridir. Hâlbuki onun nesih olduğunda şüphe yoktur ve bunu Usûl-i Fıkıh’ta beyan ettik. Bu ziyadenin tasvir edilmesinde güçlük vardır; bunu inşallah ilgili yerinde göreceksin. Bunu tahkik eden husus şudur: Cüzler hüküm bakımından ziyadeden hâlî iken, sonradan cüzlere onları ortadan kaldıran bir ziyade ârız olmuştur ki işte bu nesih olur.
İkinci safsata: Bir şeye şartın ziyadesi, nesih olur mu olmaz mı? Aslında bu ancak şu durumda nesih olur: Zıhâr keffâretinde kölelik vasfına imanın ziyade edilmesi gibi ki bu tahsistir, nesih değildir. Biz tahsis ile nesh arasındaki farkı da beyan ettik. Keza noksanlık da nesih olup bunu da Usûl’de açıkladık. Bu bapta işiteceğin bütün uzatmaların arkasında tahsîl yoktur.
Üçüncü safsata: Nesih hükmü ne zaman sabit olur? Ne zaman nâzil olduğunda mı, yoksa mükellefe ulaştığında mı? Şüphe yok ki hükmü ancak ulaştığı anında sabit olur. Bundan önce ise sem‘an muaheze söz konusu değildir; aklen câiz olsa dahi sem‘an böyle bir şey vârid olmadığından biz asl-ı nefiy üzere kalırız.
المغالطة الأولى:قول طائفة إن الناس اختلفوا في الزيادة على النص هل هي نسخ أو لا؟ ولا شك في أنها نسخ وقد بيناها في أصول الفقه، وفي تصويرها عسر وستراه في موضعه إن شاء الله. والذي يحقق ذلك أن الأجزاء دون الزيادة حكما ثم طرأ على الأجزاء زيادة نفته فكانت نسخا.المغالطة الثانية:زيادة الشرط في الشيء هل يكون نسخا أولا يكون نسخا؟ وإنما يكون نسخا كزيادة الإيمان في وصف رقبة الظهار تخصيص لا نسخ. وقد بينا الفرق بين التخصيص والنسخ. وكذلك النقصان نسخ وقد بيناه في الأصول، وكل ما تسمع فيه من التطويل ليس وراءه تحصيل.المغالطة الثالثة:متى يثبت حكم النسخ: إذا نزل أو بلغ المكلف؟ ولا شك أن حكمه إنما يثبت مع البلوغ فأما قبل ذلك فلا مؤاخذة به سمعا وإن جازت عقلا ولم يرد بذلك سمع فبقينا على أصل النفي.
Dördüncü mugalata: Bir topluluk, icmânın bizzat kendisinde neshin vâki olduğunu ve onunla neshedilebileceğini zannetmiştir. Oysa bu, icmâ hakkında tasavvur edilemez; zira vahiyden sonra sâbit olan bir delil yoktur. Şayet denilirse: 'Ümmet, geçen asırda ileri sürülmüş iki kavilden biri üzerinde icmâ ederse?' Deriz ki: Bu, nesih olmaz. Çünkü ihtilâfın onunla kalkmadığını söyleyen kimse, bunun o kavilde açığa çıktığını belirtmiş olur. İhtilâfın kalktığını söyleyen kimse için ise bu, nesih babından değildir. Zira ictihad önceden vardı ve nazar iki kavil arasında tereddüt edip dururken, sonra ictihadlardan biri düşmüş ve ikincisi kalmıştır. Eğer bu (yani icmânın neshi) sahih olsaydı, o zaman kıyas da nazar anında veya onunla nesih olurdu. Bu ise sahih değildir; çünkü her hâlükârda ondan rücû etmek câizdir. Bu ancak şer‘in izin verdiği bir genişlik ve sırf bu ümmete tahsis edilmiş bir rahmettir; ecir de bu sebeple katlanmıştır.
Beşinci mugalata: Bir topluluk, Kur'an'ın tamamında nesih olduğunu ([tam metin silik]) zannetmiştir. Bu bâtıldır ve onları bu hataya düşüren ise Allah Teâlâ'nın şu kavli olmuştur: 'Andolsun ki dileseydik, sana vahyettiğimizi giderirdik.' (İsrâ 86) Bu âyet müşkil (müteşâbih) âyetlerdendir. Biz bu konudaki nazarı, bu âyetin bulunduğu kitapta ve onun özünde tam olarak ele aldık. Şöyle ki: Mâlûmât, bu maksadımızla ilgili olarak kısımlara ayrılır: Bunlardan biri muhâldir; zıddeynin içtimâı gibi. Bir diğeri, Bârî Teâlâ'nın ilminin kendisinde ve onun hakkında haber verdiği ma‘lûmun hilâfıdır. Bir diğeri de câiz-i mutlaktır ki bizim ilmimizde ona dair bir ilim bulunmamaktadır. Mutlak olana irâde taalluk ettiğinde Rabbimiz şöyle buyurur: 'Dileseydim şöyle olurdu.' İşte bu mutlaktır, irâde de mutlaktır ve bu, izah edilmiş bir mânâdır; onda işkâl yoktur. İrâde, Sübhânehû tarafından, haber verdiği ma‘lûm muhâle taalluk ettiğinde ise işte bu, te’vîl ile tefsir edilen müşkildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Eğer Allah bir evlât edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir.' (Zümer 4) İşte bu âyette lafız, hakikaten evlât mânâsına hamledilirse takdiri şöyle olur: Eğer Allah hakikaten bir evlât edinmek isteseydi, onu edinirdi.
المغالطة الرابعة:ظن قوم أن الإجماع نسخ في نفسه وينسخ به، ولا يتصور ذلك فيه لأنه لا دليل يستقر بعد الوحي. فإن قيل: فإذا أجمعت الأمة على قول من قولين تقدما في القرن السابق؟ قلنا: لا يكون نسخا لأن من يقول بأن الخلافلا يرتفع به قد بان ذلك فيه، ومن قال يرتفع الخلاف لم يكن هذا من باب النسخ، فإن الاجتهاد كان سابقا وتردد النظر على قولين ثم انحذف أحد الاجتهادين وبقي الثاني. ولو كان صحيحا لكان القياس نسخا عند النظر به أو فيه، ولا يصح ذلك لجواز الرجوع في كل حال عنه وإنما هي فسحة أذن الشرع فيها ورحمة خص هذه الأمة بها، وضوعف (الأجر) لها عليها.المغالطة الخامسة:ظن قوم أن النسخ في جميع القرآن ([طمس]) وهو باطل والذي أوقعهم فيه قوله تعالى: (ولئن شئنا لنذهبن بالذي أوحينا إليك). وهذه الآية من المشكلات وقد استوفينا النظر فيها في كتابها ولبابه أن المعلومات على أقسام فيما يتعلق بغرضنا هذا:منها المحال كاجتماع الضدين.ومنها خلاف المعلوم الذي وقع الإخبار بعلم الباري فيه وعنه.ومنها الجائز المطلق الذي لم يتعلق علم عندنا في علمنا به.فأما المطلق إذا علقت به الإرادة فقال ربنا: لو شئت لكان كذا، فهذا مطلق وإرادة مطلق ومعنى موضح لا إشكال فيه. وإذا علق الإرادة سبحانه بالمحال المعلوم الذي أخبر به، فذلك المشكل الذي يفسره التأويل كقوله تعالى: {لو أراد الله أن يتخذ ولدا لاصطفى مما يخلق ما يشاء سبحانه} فهذا إن حمل اللفظ فيه على الولد حقيقة كان تقديره: لو أراد الله أن يتخذ ولدا حقيقة لاتخذه.
Bu ise tasavvur edilemez; nitekim söz, şu manaya varır: Eğer Allah imkânsız olanı, yani varlığı mümkün olmayanı dileseydi, onu var ederdi. Bu takdirde sözün başı sonunu nefyeder ve onun için bir mâna kalmazdı. Eğer manası: 'Allah bir evlat edinmek isteseydi, mahlûkatından dilediğini seçerdi' olsaydı, bu imkânsızlığından ötürü ve yine O'nun haberlerinde bunun olmayacağının beyanıyla (sabit olur). İşte bâtılcuların bilmedikleri şey bu kadardır; onlar: 'Allah kendisine bir çocuk edinmeye kadirdir' dediler. Allah, onların söylediklerinden münezzehtir, yücedir. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli gibi: {Andolsun ki dileseydik sana vahyettiğimizi elbette giderirdik.} Zira bir peygamber göndermemesi caiz olduğu gibi, onu gönderdikten sonra onu ve onunla gönderdiğini gidermesi de caizdir. Ancak O (s.a.v.), bunu yapmayacağını haber vermiş ve kendisinin kıyamete kadar rahmet olarak gönderildiğini beyan etmiştir. Böylece bu iş, bilinene muhalif olarak imkânsız hâle gelmiştir. O hâlde iradeyi buna bağlamak zâtı itibarıyla caizdir; imkânsızlığı ise haber cihetinden açıktır, zira haber gelmiştir. Kim gizemli hastalıklardan şifa isterse, onun kitabına sarılsın. Allah muvaffak kılandır. Söz bu noktaya ulaştığına göre, Allah'ın izniyle surelerin tertibi üzerine mensûh ve mahsûs ayetlerin sayılarını, arızaları ve devamında gelen hususlarla birlikte, vaad ettiğimiz üzere anlatmaya başlayalım, inşaallah Teâlâ.
وذلك لا يتصور فيؤول القول إلى أن معناه لو أراد الله مالا يتصور ولا يصح أن يوجد لوجد فكان ينفي أول الكلام آخره ولا يبقى له معنى، ولو كان معناه لو أراد الله أن يتبنى ولدا لاصطفاه من خلقه باستحالته وتبين بأخباره أن ذلك لا يكون.وهذا القدر هو الذي جهله المبطلون فقالوا: إن الله قادر على أن يجعل له ولدا.سبحانه وتعالى عما يقولون. وكقوله تعالى: {ولئن شئنا لنذهبن بالذي أوحينا إليك} إذ كان جائزا ألا يبعث رسولا وإذ بعثه فقد كان جائزا أن يذهب به وبما أرسله به، ولكنه قد أخبر سبحانه أنه لا يفعل ذلك وأبان أنه مبعوث بالرحمة إلى يوم القيامة، فامتنع ذلك بخلاف المعلوم فعلق الارادة به جائز في ذاته وامتناعه من جهة الخبر ظاهر بوروده. ومن أراد الشفاء من داء الغوامض فعليه بكتابها والله الموفق.وإذ قد بلغ القول إلى هذا المنتهى فلنشرع بعد بعون الله في بيان أعداد الآي المنسوخة والمخصوصة على ترتيب السور كما وعدنا إن شاء الله تعالى، مع ما يتبعها من عوارض ولواحق بحول الله تعالى.
Bakara Sûresi Medenîdir, icmâ ile. Medenîyi Mekkîden bilmek güç bir iştir; âlimler bu konuda tahkîk üzere bir bilgiye ulaşamamış, sahih olarak da nakil sâbit olmamıştır. Allah Teâlâ onun bu şekilde olmasını irade etmiştir ki müctehidlerin halleri ihtilaf etsin. Bu meselede bana hâsıl olan en uygun şey, onun hilâfına zikrettiğidir. Mekke'de nâzil olan Kur'an âyetlerinin zikri: Muhammed b. Ali babasından rivayet etti: Mekke'de seksen dört sûre nâzil oldu, kalanı Medine'de. İbnü'l-Müseyyib'den de buna yakın rivayet vardır. Kâsım b. Muhammed, Âişe (r.anhâ)'den şöyle dedi: Hicretten önce Mekke'de on altı sûre nâzil oldu: Alak Sûresi, Kalem Sûresi, Tebbet Sûresi, Kevser Sûresi, A'lâ Sûresi, İnşirâh Sûresi, Fecr Sûresi, Beyyine Sûresi, Abese Sûresi, Kadir Sûresi, Rahmân Sûresi, Cin Sûresi, Yâsin Sûresi, Meryem Sûresi,
{سورة البقرة}مدنية بإجماع ومعرفة المدني من المكي أمر عسير لم تبلغ إليه معرفة العلماء على التحقيق ولا ثبت فيه النقل على الصحيح. وإنما أراد الله أن يكون كذلك في سبيل الاحتمال حتى تختلف بالمجتهدين الأحوال، وأمثل ما تحصل لي في ذلك ما أورده على خلافه.ذكر ما نزل من القرآن بمكة.روى محمد بن علي عن أبيه: نزل بمكة: أربع وثمانون سورة وسائره بالمدينة، وعن ابن المسيب نحوه، وقال القاسم بن محمد عن عائشة رضي الله عنها: نزلت بمكة ست عشرة سورة قبل الهجرة: (اقرأ باسم ربك، ون والقلم، وتبت يدا أبي لهب، والكوثر، والأعلى، وألم نشرح، والفجر، ولم يكن الذين كفروا، وعبس وتولى، وإنا أنزلناه في ليلة القدر، والرحمن والجن، ويس، ومريم،
Vâkı‘a). Mücâhid şöyle dedi: “Mekke’de seksen beş sûre nâzil olmuştur. İkra’ bismi rabbik (Alak), sonra Nûn ve’l-kalem (Kalem), sonra Yâ eyyühe’l-müzzemmil (Müzzemmil) — ki sonuncusu Mekke yolu üzerinde (nâzil olmuştur) — sonra Tebbet yedâ (Tebbet), sonra el-A‘lâ (A‘lâ), sonra Elem neşrah leke sadrake (İnşirâh), sonra el-Asr (Asr), sonra el-Fecr (Fecr), sonra ed-Duhâ (Duhâ), sonra el-Leyli izâ yağşâ (Leyl), sonra el-Âdiyâti dabhan (Âdiyât), sonra el-Kevser (Kevser), sonra Elhâküm (Tekâsür), sonra Eraeyte (Mâ‘ûn), sonra Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn (Kâfirûn), sonra el-Fîl (Fil), sonra Kul hüve’llâhu ehad (İhlâs), sonra Kul e‘ûzü birabbil-felak (Felak), sonra Kul e‘ûzü birabbin-nâs (Nâs) — Medenî olduğu söylenir — sonra Abese (Abese), sonra İnnâ enzelnâhü fî leyletil-kadr (Kadr), sonra eş-Şemsi ve duhâhâ (Şems), sonra ve’s-Semâi zâti’l-burûc (Bürûc), sonra ve’t-Tîni ve’z-zeytûn (Tîn), sonra li-Îlâfi Kureyş (Kureyş), sonra el-Kâria (Kâria), sonra Lâ uksimü bi-yevmi’l-kıyâme (Kıyâme), sonra Veylün li-külli hümeze (Hümeze), sonra el-Mürselât (Mürselât), sonra Kāf ve’l-Kur’âni’l-mecîd (Kāf), sonra Lâ uksimü bi-hâze’l-beled (Beled), sonra er-Rahmân (Rahmân), sonra Kul ûhiye (Cin), sonra Yâsîn (Yâsin), sonra (el-Furkān) (Furkān), sonra Sâd (Sâd), sonra el-Müddessir (Müddessir), sonra Tebârake (Mülk), sonra el-Hamdü li’llâhi Fâtır (Fâtır), sonra Sâiru’l-Melâike, sonra Meryem (Meryem), sonra Tâhâ (Tâhâ), sonra eş-Şuarâ (Şuarâ), sonra Tâ-Sîn (Neml), sonra el-Kasas (Kasas), sonra Benî İsrâîl (İsrâ), sonra Hûd (Hûd), sonra Yûnus (Yûnus), sonra Yûsuf (Yûsuf), sonra Sebe’ (Sebe’), sonra ez-Zümer (Zümer), sonra el-Hicr (Hicr), sonra es-Sâffât (Sâffât), sonra Lokmân (Lokmân) — sonuncusu Medenî — sonra el-Enbiyâ (Enbiyâ), sonra Hâ-Mîm el-Mü’min (Mü’min), sonra Hâ-Mîm es-Secde (Fussılet), sonra Hâ-Mîm Ayn-Sîn-Kāf (Şûrâ) — içinde Medenî âyet vardır — sonra Hâ-Mîm ez-Zuhruf (Zuhruf), sonra Hâ-Mîm ed-Duhân (Duhân), sonra Hâ-Mîm eş-Şerîa (Câsiye), sonra el-Ahkāf (Ahkāf) — (içinde) Medenî — sonra…”
والواقعة). وقال مجاهد (نزل بمكة خمس وثمانون سورة. اقرأ باسم ربك، ثم ن والقلم، ثم يا أيها المزمل، وآخرها بطريق مكة ــ ثم تبت يدا، ثم الأعلى، ثم ألم نشرح لك صدرك، ثم العصر، ثم الفجر، ثم الضحى، ثم الليل إذا يغشى، ثم العاديات ضبحا، ثم الكوثر ،ثم ألهاكم، ثم أرأيت، ثم قل يا أيا الكافرون، ثم الفيل، ثم قل هو الله أحد، ثم قل أعوذ برب الفلق، ثم قل أعوذ برب الناس، ويقال إنها مدنية ــ ثم عبس، ثم إنا أنزلناه في ليلة القدر، ثم الشمس وضحاها، ثم والسماء ذات البروج، ثم والتين والزيتون، ثم لإيلاف قريش، ثم القارعة، ثم لا أقسم بيوم القيامة، ثم ويل لكل همزة، ثم المرسلات، ثم ق والقرآن المجيد، ثم لا أقسم بهذا البلد، ثم الرحمن، ثم قل أوحي، ثم يسن، ثم (الفرقان) ، ثم ص، ثم المدثر، ثم تبارك، ثم الحمد لله فاطر، ثم سائر الملائكة، ثم مريم، ثم طه، ثم الشعراء، ثم طس، ثم القصص، ثم بني اسرائيل، ثم هود، ثم يونس، ثم يوسف، ثم سبأ، ثم الزمر، ثم الحجر، ثم الصافات، ثم لقمان ــ آخرها مدني ــ ثم الأنبياء، ثم حم المومن، ثم حم السجدة، ثم حم عسق، ــ منها آي مدني ـثم حم الزخرف، ثم حم الدخان، ثم حم الشريعة ثم الأحقاف _ (فيها) مدني _ثم
Zâriyât, ardından Gâşiye, sonra Kehf, sonra En‘âm, sonra Nahil –bunun sonuncusu Medenîdir– sonra Nûh Sûresi, sonra İbrâhîm Sûresi, sonra Mü’minûn Sûresi, sonra Tenzîl es-Secde, sonra Tûr, sonra Mülk Sûresi, sonra Hâkka, sonra Me‘âric, sonra ‘Amme yetesâelûn, sonra Nâzi‘ât, sonra İnşikāk, sonra Bürûc, sonra Ankebût, sonra Veylün li’l-mutaffifîn –ki Medenî olduğu söylenir– sonra İkterabet, sonra Târık. Mücâhid’in sözü lafzen burada sona ermektedir.
Kādî Ebû Bekr (rahimehullah) şöyle dedi: “Bu, râvînin Mücâhid’den rivayet ettiği şeydir. Yahut Mücâhid’e ait olup onu bilmeye imkân yoktur. Onda fesadı sabit olan şeyler vardır. Zira sahih olarak nakledilmiştir ki Kur’an’dan ilk nazil olan ya Kalem ya da Müddessir sûresidir; bu ikisi birbirinin peşi sıradır ve biri diğerinin ikincisidir. Öyleyse burada Kur’an’ın pek çok sûresinden sonra nasıl yer alır? Keşke Medine’de nazil olanı bilseydik; bize düşen, nüzul tertibini birbiri ardınca nasıl bilelim? Bu, hiç kimsenin bilgisine ulaşamayacağı bir şeydir.”
Ümmü Âmir el-Eşeliyye (r.anhâ)’den rivayet edildiğine göre şöyle dedi: “Resûlullah (s.a.v.) Mekke’den hicret için gelmeden önce yirmi bir sûre okudum.” (Râvî:) “Hangileri?” dedim. O da: “Meryem, Tâhâ, Abese, İnna enzelnâhü fî leyleti’l-kadr, Şems, Bürûc, Tîn, Kureyş, Kâria, Kıyâmet, Hümeze, Mürselât, Kāf, Beled, Rahmân, Mülk, Yûsuf, Mü’min, Fussılet, Şûrâ ve Câsiye sûreleri.”
Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)’dan sabit olduğuna göre o şöyle dedi: “Kehf, Benî İsrâîl, Tâhâ ve Enbiyâ sûreleri benim ilk öğrendiklerimdendir.”
الذاريات، ثم الغاشية، ثم الكهف، ثم الأنعام، ثم النحل ــ آخرها مدني ــ ثم سورة نوح، ثم سورة إبراهيم، ثم سورة المؤمنون، ثم التنزيل السجدة، ثم الطور، ثم سورة الملك، ثم الحاقة، ثم المعارج، ثم عم يتساءلون، ثم النازعات، ثم الانشقاق، ثم البروج، ثم العنكبوت، ثم ويل للمطففين ــ ويقال إنها مدنية ــ ثم اقتربت، ثم الطارق. انتهى كلام مجاهد بلفظه.قال القاضي أبو بكر رحمه الله: هذا الذي قاله الراوي عن مجاهد. أو مجاهد، لا سبيل إلى علمه، وفيها ما صح فساده، فإن الصحيح قد نقل أن الذي نزل من القرآن أولا إما القلم وإما المدثر إحداهما تالية الأخرى وثانيتها، فكيف تجعل هاهنا بعد كثير من سور القرآن؟ وليتنا علمنا ما نزل بالمدينة فكيف بنا أن نعلم ترتيب النزول واحدة بعد أخرى؟ هذا ما لا سبيل لمعرفته إلى أحد وقد روي عن أم (عامر) الأشلية رضي الله عنها قالت: "قرأت (قبل) أن يقدم رسول الله صلى الله عليه وسلم من مكة للهجرة احدى وعشرين سورة. قلت ماهن؟ قالت: سورة مريم، وطه، وعبس وتولى، وإنا أنزلناه في ليلة القدر والشمس وضحاها، والسماء ذات البروج، والتين والزيتون، ولإيلاف قريش، والقارعة، ولا أقسم بيوم القيامة، وويل لكل همزة، والمرسلات، وق والقرآن، ولا أقسم بهذا البلد، والرحمن، وتبارك الذي بيده الملك، ويوسف حم المومن، وحم السجدة، وحم عسق، وحم (الجاثية) ، وثبت عن عبدالله بن مسعود رضي الله عنه أنه قال: " الكهف وبنو اسرائيل، وطه، وسورة الأنبياء، من تلادي الأول".
Küreyb, İbn Abbas r.a.'dan rivayet etti ki şöyle dedi: "İbn Abbas'ın kitabında bulduk –ki kitap Küreyb'in yanındaydı– Mekke'de Kur'an'dan ilk inen şudur: Rabbinin adıyla oku, gece örttüğü zaman, Nûn ve kalem, ey örtüsüne bürünen, ey örtünüp bürünen, Ebû Leheb'in elleri kurusun, güneş dürüldüğü zaman, Yüce, kuşluk vakti, açmadık mı?, Asr, harıl harıl koşanlar, Kevser, çoklukla övünme, din, kâfirler, fil, sonra Felak, sonra Nâs, sonra De ki: O Allah birdir, sonra yıldız, sonra (Abese), sonra Kadir, sonra güneş ve kuşluk vakti, sonra burçlar, sonra incir ve zeytin, sonra Kureyş, sonra Karia, sonra hayır, kıyamet gününe yemin ederim, sonra yazıklar olsun her arkadan çekiştirene, sonra andolsun gönderilenlere, sonra Kaf ve şerefli Kur'an'a, sonra belde, sonra târık, sonra saat yaklaştı, sonra Sâd, sonra Elif Lâm Mîm Sâd, sonra De ki: Bana vahyolundu, sonra Yâ Sîn, sonra Furkan, sonra Fâtır, sonra Meryem, sonra Tâhâ, sonra Vâkıa, sonra Şuarâ, sonra Neml, sonra Kasas, sonra İsrâiloğulları, sonra Hûd, sonra Yûsuf, sonra Hicr, sonra En'âm, sonra Sâffât, sonra Lokman, sonra Sebe', sonra Zümer, sonra (Mü'min), sonra Secde, sonra Hâ Mîm Ayn Sîn Kaf, (sonra) Hâ Mîm Zuhruf, sonra Hâ Mîm Duhân, sonra Câsiye, sonra Ahkâf, sonra Zâriyât, sonra Gâşiye, sonra Kehf, sonra Nahl, sonra Nûh, sonra İbrâhim, sonra Enbiyâ, sonra (Mü'minûn), sonra Tenzîlü's-Secde, sonra Tûr, sonra Tebârake'llezî bi-yedihi'l-mülk, sonra Hâkka, sonra Seele sâil, sonra Nebe', sonra Nâzi'ât, sonra İzâ's-semâü infetaret, sonra Veylün li'l-mutaffifîn."
Medine'de inenlerin zikri: Dedi ki: Küreyb, kitabında İbn Abbas r.a.'dan rivayet etti: "Resûlullah s.a.v.'e hicret ettiği zaman şunlar indi: Bakara, Enfâl, Âl-i İmrân, Ahzâb, Mâide, Mümtehine, Nisâ, İzâ zülzilet, sonra Hadîd, sonra (ellezîne keferû), sonra Ra'd Suresi, sonra Rahmân, sonra} Hel etâ ale'l-insân {, sonra Talâk, sonra} Lem yekünillezîne keferû {, sonra Haşr, sonra} İzâ câe nasrullah {, sonra Nûr Suresi, sonra Hac Suresi, sonra Münafıkûn, sonra Mücâdele, sonra
وروى كريب عن ابن عباس رضي الله عنه أنه قال: "وجدنا في كتاب ابن عباس ــ وكان الكتاب عند كريب ــ أول ما نزل من القرآن بمكة: اقرأ باسم ربك، والليل إذا يغشى، ون والقلم، ويا أيها المزمل، ويا أيها المدثر، وتبت يدا أبي لهب، وإذا الشمس كورت، والأعلى، والضحى، وألم نشرح، والعصر، والعاديات، والكوثر، والتكاثر، والدين، والكافرون، والفيل، ثم الفلق ثم الناس، ثم قل هو الله أحد، ثم النجم، ثم عبس، ثم القدر، ثم الشمس وضحاها، ثم البروج، ثم التين والزيتون، ثم قريش، ثم القارعة، ثم لا أقسم بيوم القيامة، ثم ويل لكل همزة، ثم والمرسلات عرفا، ثم قاف والقرآن المجيد، ثم البلد، ثم الطارق، ثم اقتربت الساعة، ثم ص، ثم المص، ثم قل أوحي إلي، ثم يس، ثم الفرقان، ثم فاطر، ثم مريم، ثم طه ثم الواقعة، ثم الشعراء، ثم النمل ثم القصص، ثم بني اسرائيل، ثم هود، ثم يوسف، ثم الحجر، ثم الأنعام، ثم الصافات، ثم لقمان، ثم سبأ، ثم الزمر، ثم (المومن) ، ثم السجدة ثم حم عسق، (ثم) حم الزخرف، ثم حم الدخان ، ثم الجاثية، ثم الأحقاف ، ثم الذاريات ثم الغاشية، ثم الكهف، ثم النحل ثم نوح، ثم ابراهيم، ثم الأنبياء، ثم (المومنون) ، ثم تنزيل السجدة، ثم الطور، ثم تبارك الذي بيده الملك، ثم الحاقة، ثم سأل سائل، ثم النبأ، ثم النازعاتو ثم إذا السماء انفطرت، ثم ويل للمطففين.ذكر ما نزل بالمدينة:قال: "كريب" في كتابه عن ابن عباس رضي الله عنه: " نزل على رسول الله صلى الله عليه وسلم حين هاجر: البقرة: والأنفال، وآل عمران، والأحزاب، والمائدة، والممتحنة، والنساء، واذا زلزلت، ثم الحديد، ثم الذين كفروا، ثم سورة الرعد، ثم الرحمن، ثم} هل أتى على الأنسان {ثم الطلاق، ثم} لم يكن الذين كفروا {ثم الحشر ثم} إذا جاء نصر الله {، ثم سورة النور، ثم سورة الحج، ثم المنافقون، ثم المجادلة، ثم
el-Hucurât, sonra et-Tahrîm, sonra el-Cum‘a, sonra et-Teğâbün, sonra el-Havâriyyûn, sonra “İnnâ fetahnâ leke” (el-Fetih) ve sonra et-Tevbe. İşte bu sekiz ve yirmi sûredir.” Yine İbn Zübeyr (r.a.)’den rivayet edilir: “Medîne’de yirmi sekiz sûre nâzil olmuş, diğerleri Mekke’de nâzil olmuştur.” Abdullah b. Ayyaş b. Ebî Rebîa şunu ilâve etmiştir: “el-Mâide, el-Mümtehine, el-Hadîd, el-Hac, er-Ra‘d ve İkterabetü’s-sâ‘a (el-Kamer).” Pek çok müfessir, Allah Teâlâ’nın: “Yâ eyyühennâs” kavlinin Mekkî, “Yâ eyyühellezîne âmenû” kavlinin ise Medenî olduğunda ittifak etmiştir. İbn Mes‘ûd (r.a.)’dan rivayet edilir: “Biz Mufassal’ı hüccetler olarak okuduk; onda ‘Yâ eyyühellezîne âmenû’ yoktur.” Yezîd b. Rûmân şöyle demiştir: “Çoğu zaman bir sûrenin başı Mekke’de, sonu Medîne’de nâzil olurdu.” En‘âm Sûresi’nin bir kısmı Mekkî, bir kısmı Medenî’dir. en-Nahl ve et-Tatfif (el-Mutaffifîn) sûreleri de böyledir. Mücâhid’den Medîne sûrelerinin sayımı hususunda Küreyb’in söylediğine benzer bir rivayet nakledilmiştir. Yine rivayet edilir ki En‘âm Sûresi, bir gece Nebî (s.a.v.)’e toptan nâzil olmuştur; yanında yetmiş bin melek ve elli bin melek bulunuyordu; onların zecel ve tesbihleri vardı. Şeytanlar onun için toplanmıştı. Cebrâil onu bana getirip göğsüme suyun havuzda yerleşmesi gibi yerleştirdi. Ve
الحجرات، ثم التحريم، ثم الجمعة ثم التغابن، ثم الحواريون، ثم {إنا فتحنا لك} ، ثم التوبة. فذلك ثماني وعشرون سورة". وكذلك يروى عن ابن الزبير رضي الله عنه: " نزل بالمدينة ثمان وعشرون سورة وسائرها بمكة". زاد عبدالله بن عياش بن أبي ربيعة: "والمائدة والممتحنة والحديد، والحج والرعد، واقتربت الساعة".واتفق كثير من المفسرين على أن قوله تعالى: {يا أيها الناس} مكي وقوله: {يا أيها الذين آمنوا} مدني. وروي عن ابن مسعود رضي الله عنه: قرأنا المفصل حججا ليس فيه: {يا أيها الذين آمنوا}. وقال "يزيد بن رومان: ربما نزل أول السورة بمكة وآخرها بالمدينة. وسورة الأنعام بعضها مكي وبعضها مدني، وسورة النحل والتطفيف كذلك، وروي عن مجاهد في تعداد سور المدينة نحو مما قال كريب، وقد روي أن سورة الأنعام نزلت جملة ليلا على النبي " معها سبعون ألف ملك وخمسون ألف ملك لهم زجل وتسبيح، ولقد جمعت لها الشياطين وجاءني بها جبريل حتى أقرها في صدري كما يقر الماء في الحوض، ولقد
Allah teâlâ beni ve sizi Kur’an ile öyle bir izzetle şereflendirsin ki, onunla bizi asla zillete düşürmesin. Onda (Kur’an’da) müşriklerin delillerinin çürütülmesi ve Allah’ın (c.c.) va‘di vardır ki O va‘dini bozmaz. Kur’ân-ı Kerîm’den en son inene dair rivâyetler: Allah teâlânın şu âyeti: {Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım} âyeti. Bu âyet, Peygamber (s.a.v.)’e Arafat’ta, Cuma gününe rastlayan Veda Haccı’nda nâzil olmuştur. En son nâzil olan sûrenin Tevbe Sûresi olduğu, en son nâzil olan âyetin ise {De ki: Allah, kelâle hakkında size hükmünü açıklıyor} âyeti olduğu sâbittir. Bunu Berâ (r.a.) rivâyet etmiştir. Yine Amr b. Âs (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre en son nâzil olan sûre Mâide Sûresi’dir. İbn Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre en son nâzil olan âyet ribâ âyetidir. Bu, başka bir yoldan da sâbit olmuştur. Yine İbn Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre en son nâzil olan sûre Fetih Sûresi’dir; ancak bu sahih değildir. Müdrece: Bazı müfessirler nâsih ve mensûh konusunda sûreleri çeşitlendirmeye girişerek şöyle demişlerdir: Fetih, Haşr, Münafikūn, Tegābün, Talâk ve A‘lâ sûrelerinde nâsih ve mensûh yoktur; işte bunlar.
أعزني الله تعالى وإياكم بها عزا لا يذلنا بعه ابدا، فيها دحض حجج المشركين ووعد الله جل ثناؤه لا يخلفه".ذكر آخر ما نزل من القرآن: قوله تعالى: {اليوم اكملت لكم دينكم وأتممت عليكم نعمتي} الآية. نزلت على النبي صلى الله عليه وسلم بعرفة في حجة يوم الجمعة، وثبت أن آخر سورة نزلت التوبة، وآخر آية نزلت {قل الله يفتيكم في الكلالة} رواه البراء.وثبت أنه روي عن عمرو بن العاص رضي الله عنه: آخر سورة نزلت المائدة.وروي عن ابن عباس رضي الله عنه: " آخر آية نزلت: الربا "وقد ثبت ذلك ايضا من غير طريقة، وروى عن ابن عباس رضي الله عنه: آخر سورة نزلت سورة الفتح" ولم يصح.مدرجة:تعرض بعض المفسرون لتنويع السور في الناسخ والمنسوخ فقال: سورة الفتح، والحشر، والمنافقين والتغابن، والطلاق، والأعلى، ليس فيها ناسخ ولا منسوخ فهذه
Altıncı: En‘âm Sûresi, A‘râf Sûresi, Yûnus Sûresi, Hûd Sûresi, Ra‘d Sûresi, Hicr Sûresi, Benî İsrâîl Sûresi, Kehf Sûresi, Tâhâ Sûresi, Mü’minûn Sûresi, Neml Sûresi, Kasas Sûresi, Ankebût Sûresi, Rûm Sûresi, Lokmân Sûresi, Mudâci‘ Sûresi, Melâike Sûresi, Sâffât Sûresi, Sâd Sûresi, Zümer Sûresi, Mesâbîh Sûresi, Zuhruf Sûresi, Duhân Sûresi, Câsiye Sûresi, Ahkâf Sûresi, Muhammed (s.a.v.) Sûresi, Bâsikât Sûresi, Necm Sûresi, Kamer Sûresi, Mümtehine Sûresi, Nûn Sûresi, Me‘âric Sûresi, Müddessir Sûresi, Kıyâme Sûresi, İnsan Sûresi, Abese Sûresi, Talâk Sûresi, Gâşiye Sûresi, Tîn Sûresi, Kâfirûn Sûresi. İşte bunlar kırk sûre olup içlerinde mensûh vardır, nâsih bulunmamaktadır. Bakara Sûresi, Âl-i İmrân Sûresi, Nisâ Sûresi, Mâide Sûresi, A‘râf ve Enfâl Sûreleri, Tevbe Sûresi, İbrâhîm Sûresi, Nahl Sûresi, Enbiyâ Sûresi, Hac Sûresi, Nûr Sûresi, Furkân Sûresi, Şu‘arâ Sûresi, Ahzâb Sûresi, Sebe‘ Sûresi, Mü’min Sûresi, Şûrâ Sûresi, Zâriyât Sûresi, Tûr Sûresi, Vâkıa Sûresi, Mücâdele Sûresi, Müzzemmil Sûresi, Kevser Sûresi, Asr Sûresi ise nâsih ve mensûhun girdiği sûrelerdir. Kâdî Ebû Bekr b. el-Arabî (rahimehullah) şöyle demiştir: Burada büyük bir tecâvüz vardır. İnşallah, bu tahkiklerin yıldızların menzilleri gibi birtakım dereceler hâlinde sûrelere varid olduğunu göreceksin; (bu tahkikler) cârîdir.
ست. وسورة الأنعام، والأعراف ويونس، وهود، والرعد، والحجر، وبنو إسرائيل، والكهف، وطه، والمومنون، والنمل، والقصص، والعنكبوت، والروم، ولقمان، والمضاجع، والملائكة، والصافات، وص، والزمر، والمصابيح، والزخرف، والدخان، والجاثية، والاحقاف، وسورة محمد عليه السلام، والباسقات والنجم والقمر، والامتحان، ون، والمعارج، والمدثر، و (القيامة) ، والإنسان، وعبس، والطلاق، والغاشية، و (التين) ، والكافرون، فهذه أربعون سورة فيها منسوخ وليس فيها ناسخ. وأما البقرة، وآل عمران، والنساء، والمائدة، و (الأعراف الأنفال) والتوبة وابراهيم، والنحل، والأنبياء والحج والنور، والفرقان، والشعراء، والأحزاب وسبأ، والمومن والشورى، والذاريات، والطور، والواقعة والمجادلة، والمزمل، والكوثر، والعصر، فيدخلها الناسخ والمنسوخ.قال القاضي أبو بكر بن العربي رحمه الله: وفي هذا تجاوز عظيم، سترى تحقيقها واردة على السور إن شاء الله، على مدارج كمدارج النجوم، جارية