el-İtkan fî Ulûmi'l-Kur'ân (Celâleddîn es-Suyûtî)
Kısım: Kur'ân İlimleri ve Tefsir Usûlü
Kitap: el-İtkan fî Ulûmi'l-Kur'ân
Müellif: Abdurrahmân b. Ebî Bekr, Celâleddîn es-Suyûtî (ö. 911 h.)
Muhakkik: Muhammed Ebü'l-Fazl İbrâhîm [ö. 1401 h.]
Yayınevi: el-Hey'etü'l-Mısriyyetü'l-Âmme li'l-Kitâb (Mısır Genel Kitap Kurumu)
Baskı: 1394 h. / 1974 m.
Cilt Sayısı: 4
[Numaralandırma matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
الإتقان في علوم القرآن (الجلال السيوطي)القسم: علوم القرآن وأصول التفسيرالكتاب: الإتقان في علوم القرآنالمؤلف: عبد الرحمن بن أبي بكر، جلال الدين السيوطي (ت ٩١١ هـ)المحقق: محمد أبو الفضل إبراهيم [ت ١٤٠١ هـ]الناشر: الهيئة المصرية العامة للكتابالطبعة: ١٣٩٤ هـ/ ١٩٧٤ معدد الأجزاء: ٤[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm
Otuz Altıncı Tür: Kur'ân'ın Garîb Kelimelerini Bilme Hakkındadır
Bu konuda eser telif edenlerin sayısı sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan bazıları Ebû Ubeyde, Ebû Ömer ez-Zâhid ve İbn Düreyd'dir. En meşhurlarından biri el-Uzeyzî'nin kitabıdır; nitekim onu telif ederken kendisi ve hocası Ebû Bekr b. el-Enbârî on beş sene boyunca tashih ile meşgul olmuşlardır. Bu alandaki en güzel eserlerden biri de Râgıb'ın el-Müfredât'ıdır. Ebû Hayyân'ın ise bu konuda iki cüzden müteşekkil muhtasar bir telifi bulunmaktadır.
İbnü's-Salâh şöyle demiştir: Tefsir kitabında "Ehlü'l-Meânî dedi ki" ibaresini gördüğünde, bununla Zeccâc, Ferrâ, Ahfeş ve İbnü'l-Enbârî gibi Kur'ân'ın meânîsi hakkında kitap telif edenler kastedilir. Sözü burada sona ermiştir.
Kişinin bu ilme ehemmiyet vermesi gerekir. Zira Beyhakî, Ebû Hureyre'den merfû olarak şu hadisi rivayet etmiştir: "Kur'ân'ı i'rab ediniz ve onun garîb kelimelerini araştırınız." Yine Beyhakî, Ömer, İbn Ömer ve İbn Mes'ud'dan buna benzer bir rivayeti mevkuf olarak nakletmiştir.
Ayrıca Beyhakî, İbn Ömer'den merfû olarak şu hadisi de rivayet etmiştir: "Kim Kur'ân'ı okuyup da onu i'rab ederse, ona her harf için yirmi sevap vardır. Kim de onu i'rabsız okursa, ona her harf için on sevap vardır." Burada i'rab ile kastedilen, Kur'ân lafızlarının manalarını bilmektir. Yoksa nahivciler nezdinde terim olarak kullanılan ve lahnin karşıtı olan i'rab kastedilmemektedir. Zira i'rabdan yoksun bir okuyuş, aslında okumak sayılmaz ve onda sevap da yoktur.
المجلد الثانيالنَّوْعُ السَّادِسُ وَالثَّلَاثُونَ: فِي مَعْرِفَةِ غريبه…بسم الله الرحمن الرحيمالنَّوْعُ السَّادِسُ وَالثَّلَاثُونَ: فِي مَعْرِفَةِ غَرِيبِهِأَفْرَدَهُ بِالتَّصْنِيفِ خَلَائِقٌ لَا يُحْصَوْنَ: مِنْهُمْ أَبُو عُبَيْدَةَ وَأَبُو عُمَرَ الزَّاهِدُ وَابْنُ دُرَيْدٍ. وَمِنْ أَشْهَرِهَا كِتَابُ الْعُزَيْزِيِّ فَقَدْ أَقَامَ فِي تَأْلِيفِهِ خَمْسَ عَشْرَةَ سَنَةً يُحَرِّرُهُ هُوَ وَشَيْخُهُ أَبُو بَكْرِ بن الأنبا ري.وَمِنْ أَحْسَنِهَا الْمُفْرَدَاتُ لِلرَّاغِبِ وَلِأَبِي حَيَّانَ فِي ذَلِكَ تَأْلِيفٌ مُخْتَصَرٌ فِي كُرَّاسَيْنِ.قَالَ ابْنُ الصَّلَاحِ: وحيث رأيت في كتاب التَّفْسِيرِ: "قَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي "، فَالْمُرَادُ بِهِ مُصَنِّفُو الْكُتُبِ فِي مَعَانِي الْقُرْآنِ كَالزَّجَّاجِ وَالْفَرَّاءِ وَالْأَخْفَشِ وَابْنِ الأنبا ري. انْتَهَى.وَيَنْبَغِي الِاعْتِنَاءُ بِهِ فَقَدْ أَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ مَرْفُوعًا: "أَعْرِبُوا الْقُرْآنَ وَالْتَمِسُوا غرائبه ".وأخرج مثله عُمَرَ وَابْنِ عُمَرَ وَابْنِ مَسْعُودٍ مَوْقُوفًا.وَأَخْرَجَ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ مَرْفُوعًا: " مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ فَأَعْرَبَهُ كَانَ لَهُ بِكُلِّ حَرْفٍ عِشْرُونَ حَسَنَةً وَمَنْ قَرَأَهُ بِغَيْرِ إِعْرَابٍ كَانَ لَهُ بِكُلِّ حَرْفٍ عَشْرُ حَسَنَاتٍ ". الْمُرَادُ بِإِعْرَابِهِ مَعْرِفَةُ مَعَانِي أَلْفَاظِهِ وَلَيْسَ الْمُرَادُ بِهِ الْإِعْرَابَ الْمُصْطَلَحَ عَلَيْهِ عِنْدَ النُّحَاةِ وَهُوَ مَا يُقَابِلُ اللَّحْنَ لِأَنَّ الْقِرَاءَةَ مَعَ فَقْدِهِ لَيْسَتْ قِرَاءَةً وَلَا ثَوَابَ فِيهَا.
O hususa dalan kimseye gereken, teşebbüt [ihtiyat/doğrulama] ve ehl-i fennin kitaplarına müracaat etmek, zan ile dalmamaktır. Zira bu sahâbe -ki onlar en halis Araplar, fasih dilin sahipleri, Kur'an'ın kendilerine ve kendi dilleriyle indiği kimselerdir- manasını bilmedikleri lafızlarda duraksayıp onlar hakkında bir şey söylememişlerdir. Nitekim Ebû Ubeyd, el-Fedâil'de İbrahim et-Teymî'den rivâyet etti ki: Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.)'e {وَفَاكِهَةً وَأَبّاً} âyeti hakkında sorulmuş, o da: 'Hakkında bilgim olmayan bir şeyi Allah'ın Kitabı hakkında söylersem hangi gök beni gölgeler, hangi yer beni taşır!' demiştir. Yine Enes'ten rivâyetle, Ömer b. el-Hattâb (r.a.) minberde {وَفَاكِهَةً وَأَبّاً} âyetini okumuş ve: 'Bu meyvedir, onu biliyoruz. Peki "ebb" nedir?' demiş, sonra kendine dönerek: 'İşte bu külfettir ey Ömer!' buyurmuştur. Mücâhid yoluyla İbn Abbas'tan rivâyet edildi ki: 'فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ'ın ne olduğunu bilmiyordum, ta ki iki bedevî bir kuyu hakkında münakaşa ederek bana geldiler, biri: 'أَنَا فَطَرْتُهَا' dedi, yani 'Onu ben başlattım.' deyince anladım. İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den rivâyet eder ki, kendisine {وَحَنَاناً مِنْ لَدُنَّا} âyeti soruldu, o da: 'Bunu İbn Abbas'a sordum, fakat bu hususta bir cevap vermedi.' demiştir. İkrime yoluyla İbn Abbas'tan rivâyet edildi ki, dedi: 'Hayır, Allah'a yemin olsun ki "hanân"ı bilmiyorum!' Firyâbî, İsrâil'den, o Simâk b. Harb'den, o İkrime'den, o İbn Abbas'tan rivâyet etti ki: 'Kur'an'ın tamamını bilirim, şu dört kelime müstesnâ: {غِسْلِينٍ}, {وَحَنَاناً}, {أَوَّاهٌ} ve {وَالرَّقِيمِ}.'
وَعَلَى الْخَائِضِ فِي ذَلِكَ التَّثَبُّتُ وَالرُّجُوعُ إِلَى كُتُبِ أَهْلِ الْفَنِّ وَعَدَمُ الْخَوْضِ بِالظَّنِّ فَهَذِهِ الصَّحَابَةُ - وَهُمُ الْعَرَبُ الْعَرْبَاءُ وَأَصْحَابُ اللُّغَةِ الْفُصْحَى وَمَنْ نَزَلَ الْقُرْآنُ عَلَيْهِمْ وَبِلُغَتِهِمْ - تَوَقَّفُوا فِي أَلْفَاظٍ لَمْ يَعْرِفُوا مَعْنَاهَا فَلَمْ يَقُولُوا فِيهَا شَيْئًا، فَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ فِي الْفَضَائِلِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ التَّيْمِيِّ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ سُئِلَ عَنْ قوله: {وَفَاكِهَةً وَأَبّاً} ، فَقَالَ: أَيُّ سَمَاءٍ تُظِلُّنِي أَوْ أَيُّ أَرْضٍ تُقِلُّنِي إِنْ أَنَا قُلْتُ فِي كِتَابِ اللَّهِ مَا لَا أَعْلَمُ!وَأَخْرَجَ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ قَرَأَ عَلَى الْمِنْبَرِ {وَفَاكِهَةً وَأَبّاً} ، فَقَالَ: هَذِهِ الْفَاكِهَةُ قَدْ عَرَفْنَاهَا فَمَا الْأَبُّ؟ ثُمَّ رَجَعَ إِلَى نَفْسِهِ فَقَالَ: إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْكَلَفُ يَا عُمَرُ!وَأَخْرَجَ مِنْ طَرِيقِ مُجَاهِدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كُنْتُ لَا أَدْرِي مَا فَاطِرُ السموات حَتَّى أَتَانِي أَعْرَابِيَّانِ يَخْتَصِمَانِ فِي بِئْرٍ فَقَالَ أَحَدُهُمَا: أَنَا فَطَرْتُهَا، يَقُولُ: أَنَا ابْتَدَأْتُهَا.وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ: {وَحَنَاناً مِنْ لَدُنَّا} ، فَقَالَ: سَأَلْتُ عَنْهَا ابْنَ عَبَّاسٍ، فَلَمْ يُجِبْ فِيهَا شَيْئًا.وَأَخْرَجَ مِنْ طَرِيقِ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: لَا وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا حَنَانًا!وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ، حَدَّثَنَا إِسْرَائِيلُ حَدَّثَنَا سِمَاكُ بْنُ حَرْبٍ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: كُلُّ الْقُرْآنِ أَعْلَمُهُ إِلَّا أَرْبَعًا: {غِسْلِينٍ} و {وَحَنَاناً} و {أَوَّاهٌ} و {وَالرَّقِيمِ} .
İbn Ebî Hâtim, Katâde'den rivayet ettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: "Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet" [el-A‘râf 7/89] âyetindeki "iftah" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Nihayet Zî Yezin'in kızının "Taâl ufâtihuke" sözünü işittim; o "gel seninle muhakeme olalım (davalaşalım)" demek istiyordu. Yine Mücâhid yoluyla İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir: "El-fisliyyûn'un ne olduğunu bilmiyorum! Ancak onun zakkum olduğunu zannediyorum."
FASIL
Bu ilmin [Arap dili] bilinmesi, müfessir için zorunludur; nitekim ileride müfessirin şartları bahsinde gelecektir. el-Burhân'da şöyle denilmiştir: Bunu açıklamak isteyen kimsenin lügat ilmini bilmeye ihtiyacı vardır: isimler, fiiller ve harfler olmak üzere. Harfler az oldukları için nahivciler onların mânaları üzerinde söz söylemişlerdir; bu bilgiler onların kitaplarından alınır. İsimler ve fiillere gelince, bunlar lügat ilmi kitaplarından alınır. Bunların en büyüğü İbnü's-Sîd'in kitabıdır. Yine bunlardan Ezherî'nin et-Tehzîb'i, İbn Sîde'nin el-Muhkem'i, el-Kazzâz'ın el-Câmi‘'i, Cevherî'nin es-Sıhâh'ı, Fârâbî'nin el-Bâri‘'i ve Sâgânî'nin Mecma‘u'l-Bahreyn'i de bu alandadır. Fiillere dair telif edilmiş eserlerden İbnü'l-Kûtiyye, İbn Tarîf ve es-Serakustî'nin kitapları da vardır. Bunların en kapsamlısı İbnü'l-Kattâ‘'ın kitabıdır. Ben derim ki: Bu konuda başvurulacak en uygun kaynak, İbn Abbâs ve ashabından sâbit olanlardır.
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَا كُنْتُ أَدْرِي مَا قَوْلُهُ: {رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ} ، حَتَّى سَمِعْتُ قَوْلَ بِنْتِ ذِي يَزِنَ: "تَعَالَ أُفَاتِحَكَ " تَقُولُ: تَعَالَ أُخَاصِمَكَ.وَأَخْرَجَ مِنْ طَرِيقِ مُجَاهِدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: مَا أَدْرِي ما الفسلين! وَلَكِنِّي أَظُنُّهُ الزَّقُّومَ.فَصْلٌمَعْرِفَةُ هَذَا الْفَنِّ [أمر] ضروري للمفسر كَمَا سَيَأْتِي فِي شُرُوطِ الْمُفَسِّرِ. قَالَ فِي الْبُرْهَانِ: وَيَحْتَاجُ الْكَاشِفُ عَنْ ذَلِكَ إِلَى مَعْرِفَةِ عِلْمِ اللُّغَةِ: أَسْمَاءً وَأَفْعَالًا وَحُرُوفًا فَالْحُرُوفُ لِقِلَّتِهَا تَكَلَّمَ النُّحَاةُ عَلَى مَعَانِيهَا فَيُؤْخَذُ ذَلِكَ مِنْ كُتُبِهِمْ وَأَمَّا الأسماء والأفعال فتأخذ مَنْ كُتُبِ عِلْمِ اللُّغَةِ وَأَكْبَرُهَا كِتَابُ ابْنِ السِّيدِ.وَمِنْهَا التَّهْذِيبُ لِلْأَزْهَرِيِّ وَالْمُحْكَمُ لِابْنِ سِيدَهْ وَالْجَامِعُ لِلْقَزَّازِ وَالصِّحَاحُ لِلْجَوْهَرِيِّ وَالْبَارِعُ لِلْفَارَابِيِّ وَمَجْمَعُ الْبَحْرَيْنِ لِلصَّاغَانِيِّ.وَمِنَ الْمَوْضُوعَاتِ فِي الْأَفْعَالِ كِتَابُ ابْنِ الْقُوطِيَّةِ وَابْنِ طَرِيفٍ وَالسَّرَقُسْطِيِّ.وَمِنْ أَجْمَعِهَا كِتَابُ ابْنِ الْقَطَّاعِ.قُلْتُ: وَأَوْلَى مَا يُرْجَعُ إِلَيْهِ فِي ذَلِكَ مَا ثَبَتَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَصْحَابِهِ
Ondan (İbn Abbas'tan) rivayette bulunanlara gelince: Zira onlardan, sâbit ve sahih isnadlarla Kur’ân’ın garîb lafızlarının tefsirini ihata eden rivayetler vârid olmuştur. İşte ben burada, bilhassa İbn Ebî Talha tarikiyle İbn Abbas’tan rivayet edilenleri arz ediyorum; çünkü bu tarik, ondan gelen en sahih yollardan olup Buhârî de Sahîh’inde sûrelere göre tertip ederken bu tarike dayanmıştır.
Bakara Sûresi
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam rivayet etti – [ح] ve İbn Cerîr dedi ki: Bize el-Müsennâ rivayet etti – ikisi de dediler ki: Bize Ebû Sâlih Abdullah b. Sâlih rivayet etti, bana Muâviye b. Sâlih, Alî b. Ebî Talha’dan, o da İbn Abbas’tan Allah Teâlâ’nın şu âyeti hakkında rivayet etti:
{لَا يُؤْمِنُونَ}: “Tasdik etmezler” dedi.
{يَعْمَهُونَ}: “Devam ederler (azgınlıkta ısrar ederler)” dedi.
{مُطَهَّرَةٌ}: “Kirden ve eziyetten arınmıştır” dedi.
{الْخَاشِعِينَ}: “Allah’ın indirdiklerini tasdik edenlerdir” dedi.
{وَفِي ذَلِكُمْ بَلَاءٌ}: “Nimet” dedi.
{وَفُومِهَا}: “Buğday” dedi.
{إِلَّا أَمَانِيَّ}: “Hikâyeler (asılsız sözler)” dedi.
{قُلُوبُنَا غُلْفٌ}: “Örtü (perde) içindedir” dedi.
الْآخِذِينَ عَنْهُ فَإِنَّهُ وَرَدَ عَنْهُمْ مَا يَسْتَوْعِبُ تَفْسِيرَ غَرِيبِ الْقُرْآنِ بِالْأَسَانِيدِ الثَّابِتَةِ الصَّحِيحَةِ.وَهَا أَنَا أَسُوقُ هُنَا مَا وَرَدَ مِنْ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ مِنْ طَرِيقِ ابْنِ أَبِي طَلْحَةَ خَاصَّةً فَإِنَّهَا مِنْ أَصَحِّ الطُّرُقِ عَنْهُ وَعَلَيْهَا اعْتَمَدَ الْبُخَارِيُّ فِي صَحِيحِهِ مُرَتَّبًا عَلَى السور.سورة البقرةقَالَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ: حَدَّثَنَا أبي – [ح] وَقَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: حَدَّثَنَا الْمُثَنَّى – قَالَا: حَدَّثَنَا أَبُو صَالِحٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ صَالِحٍ حَدَّثَنِي مُعَاوِيَةُ بن صالح عن علي بن أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:{لا يُؤْمِنُونَ} ، قال: لا يصدقون.{يَعْمَهُونَ} : يتمادون.{مُطَهَّرَةٌ} : من القذر والأذى.{الْخَاشِعِينَ} : الْمُصَدِّقِينَ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ.{وَفِي ذَلِكُمْ بَلاءٌ} : نعمة.{وَفُومِهَا} : الحنطة.{إِلَّا أَمَانِيَّ} : أحاديث.{قُلُوبُنَا غُلْفٌ} : في غطاء.
Mâ nenseh: değiştiririz. Ev nunsihâ: onu terk ederiz, değiştirmeyiz. Mesâbeten: insanların dönüp geldikleri ve sonra yine döndükleri yer. Hanîfen: hacceden kimse. Şatrahû: tarafı/doğru. Fe lâ cünâha: bir sakınca yoktur. Hutuvâti'ş-şeytân: onun ameli. Ühille bihî li-gayrillâh: tâğutlar için boğazlanan (kesilen). Ve'bne's-sebîl: Müslümanların yanına inen misafir. İn terake hayran: mal. Cenefen: günah. Hudûdullâh: Allah'a itaat. Lâ tekûne fitnetün: şirk. Fe men farada: ihrama giren kimse.
{مَا نَنْسَخْ} : نبدل.{أَوْ نُنْسِهَا} : نتركها فلا نبدلها.{مَثَابَةً} : يَثُوبُونَ إِلَيْهِ ثُمَّ يَرْجِعُونَ.{حَنِيفاً} : حاجا.{شَطْرَهُ} : نحوه.{فَلا جُنَاحَ} : فلا حرج.{خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ} : عَمَلَهُ.{أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ} : ذبح للطواغيت.{وَابْنَ السَّبِيلِ} : الضَّيْفَ الَّذِي يَنْزِلُ بِالْمُسْلِمِينَ.{إِنْ تَرَكَ خَيْراً} : مالا.{جَنَفاً} : إثما.{حُدُودُ اللَّهِ} : طَاعَةُ اللَّهِ.{لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ} : شرك.{فَمَنْ فَرَضَ} : أحرم.
{قُلِ الْعَفْوَ} (De ki: Affolunmayı/kolay olanı...) Sizin hallerinizde belirgin olmayan (size güç gelmeyen) şey. {لَأَعْنَتَكُمْ} (size güçlük çıkarırdı): Sizi sıkıntıya sokar, size darlık verirdi. {مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ أَوْ تَفْرِضُوا} (kendilerine dokunmadığınız veya mehir belirlemediğiniz...): el-Mess (dokunmak): cinsel ilişki; el-Farîda (farz/kesin hüküm): mehir (sadak/evlilik başlık parası). {فِيهِ سَكِينَةٌ} (onda sekinet vardır): Rahmet. {سِنَةٌ} (sine): Uyku hâli/nezâset. {وَلا يَؤُودُهُ} (O'nu yormaz): O'na ağır gelmez. {كَمَثَلِ صَفْوَانٍ} (kaygan bir kaya gibi): Üzerinde hiçbir şey bulunmayan sert taş. {مُتَوَفِّيكَ} (Seni vefat ettirecek): Seni öldürecek. {رِبِّيُّونَ} (rabbânîler): Cemaatler/topluluklar (çoğul). {حُوباً كَبِيراً} (büyük bir vebal/günah): Büyük bir günah/ism. {نِحْلَةً} (bir behre/hediye olarak): Mehir (evlilik armağanı).
{قُلِ الْعَفْوَ} : ما لا يتبين في أحوالكم.{لَأَعْنَتَكُمْ} : لَأَحْرَجَكُمْ وَضَيَّقَ عَلَيْكُمْ.{مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ أَوْ تَفْرِضُوا} :.الْمَسُّ: الْجِمَاعُ، وَالْفَرِيضَةُ الصَّدَاقُ.{فِيهِ سَكِينَةٌ} : رحمة.{سِنَةٌ} : نعاس.{وَلا يَؤُودُهُ} : يثقل عليه.{كَمَثَلِ صَفْوَانٍ} : حَجَرٌ صَلْدٌ لَيْسَ عَلَيْهِ شَيْءٌ.آل عمران{مُتَوَفِّيكَ} : مميتك.{رِبِّيُّونَ} : جموع.النساء{حُوباً كَبِيراً} : إثما عظيما.{نِحْلَةً} مهرا.
{وَابْتَلُوا الْيَتَامَى}: imtihan edin. {آنَسْتُمْ}: bildiniz. {رُشْداً}: salah. {كَلالَةً}: babası ve çocuğu olmayan kimse. {وَلا تَعْضُلُوهُنَّ}: onlara eziyet etmeyin. {وَالْمُحْصَنَاتُ}: kocası olan her kadın. {طَوْلاً}: genişlik. {مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ}: iffetli, gizli ve açık zinadan uzak. {وَلا مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ}: dostlar edinmeyen. {فَإِذَا أُحْصِنَّ}: evlendiklerinde. {الْعَنَتَ}: zina. {مَوَالِيَ}: asabe. {قَوَّامُونَ}: yöneticiler. {قَانِتَاتٌ}: itaat edenler.
{وَابْتَلُوا الْيَتَامَى} : اختبروا.{آنَسْتُمْ} : عرفتم.{رُشْداً} : صلاحا.{كَلالَةً} مَنْ لَمْ يَتْرُكْ وَالِدًا وَلَا وَلَدًا.{وَلا تَعْضُلُوهُنَّ} : تقهروهن.{وَالْمُحْصَنَاتُ} : كل ذات زوج.{طَوْلاً} : سعة.{مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ} : عَفَائِفٍ غَيْرَ زَوَانٍ فِي السِّرِّ وَالْعَلَانِيَةِ.{وَلا مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ} : أخلاء.{فَإِذَا أُحْصِنَّ} : تزوجن.{الْعَنَتَ} : الزنا.{مَوَالِيَ} : عصبة.{قَوَّامُونَ} أمراء.{قَانِتَاتٌ} : مطيعات.
وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى, aranızda akrabalık bulunan komşudur. وَالْجَارِ الْجُنُبِ, aranızda akrabalık bulunmayan komşudur. وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ, refîktir (yol arkadaşı). فَتِيلاً, çekirdeğin içindeki yarıkta bulunan ince şeydir. الْجِبْتِ, şirktir. نَقِيراً, çekirdeğin sırtındaki noktacıktır. وَأُولِي الأَمْرِ, fıkıh ve din ehlidir. ثُبَاتٍ, dağınık hâlde bulunan seriyyeler (askeri birlikler) hâlindeki gruplardır. مُقِيتاً, hâfız (koruyucu) demektir. أَرْكَسَهُمْ, onları (küfrün içine) atmıştır/düşürmüştür. حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ, göğüsleri daralmıştır. أُولِي الضَّرَرِ, özür/mazeret sahibi kimselerdir. مُرَاغَماً, bir yerden başka bir yere göç etmektir. وَسَعَةً, rızık (genişlik/geçim) demektir. مَوْقُوتاً, farz kılınmış/vakitlendirilmiştir.
{وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى} الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ قَرَابَةٌ.{وَالْجَارِ الْجُنُبِ} : الَّذِي لَيْسَ بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ قَرَابَةٌ.{وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ} الرفيق.{فَتِيلاً} : الَّذِي فِي الشِّقِّ الَّذِي فِي بَطْنِ النَّوَاةِ.{الْجِبْتِ} : الشرك.{نَقِيراً} النُّقْطَةُ الَّتِي فِي ظَهْرِ النَّوَاةِ.{وَأُولِي الأَمْرِ} : أهل الفقه والدين.{ثُبَاتٍ} : عصبا سرايا متفرقين.{مُقِيتاً} حفيظا.{أَرْكَسَهُمْ} : أوقعهم.{حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ} : ضاقت.{أُولِي الضَّرَرِ} : العذر.{مُرَاغَماً} : التَّحَوُّلَ مِنَ الْأَرْضِ إِلَى الْأَرْضِ.{وَسَعَةً} : الرزق.{مَوْقُوتاً} : مفروضا.
تألمون: elem duyarsınız. خلق الله: Allah'ın dini. نشوزاً: buğz. كالمعلقة: ne bekâr ne de evli sayılan kadın gibidir. وإن تلوا: şehadette dillerinizi eğip büker veya şehadetten yüz çevirirseniz. وقولهم على مريم بهتاناً: yani Meryem'e zina iftirası attılar. المائدة {أوفوا بالعقود}: Kur'an'ın tamamında Allah'ın helal, haram, farz ve sınır kıldığı şeylerdir. لا يجرمنكم: sizi günaha sürüklemesin. شنآن: düşmanlık. على البر والتقوى: birr, emrolunduğun şey; takva, nehyolunduğun şeydir. والمنخنقة: boğazlanarak ölen. والموقوذة: sopayla vurulup ölen. والمتردية: yüksek yerden düşüp ölen.
{تَأْلَمُونَ} : توجعون.{خَلْقَ اللَّهِ} : دين الله.{نُشُوزاً} : بغضا.{كَالْمُعَلَّقَةِ} لَا هِيَ أَيِّمٌ وَلَا هِيَ ذَاتُ زَوْجٍ.{وَإِنْ تَلْوُوا} : أَلْسِنَتَكُمْ بِالشَّهَادَةِ أَوْ تُعْرِضُوا عَنْهَا.{وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَاناً} : يعني رموها بالزنا.المائدة{أَوْفُوا بِالْعُقُودِ} مَا أَحَلَّ وَمَا حَرَّمَ وَمَا فَرَضَ وَمَا حَدَّ فِي الْقُرْآنِ كله.{لا يَجْرِمَنَّكُمْ} : يحملنكم.{شَنَآنُ} : عداوة.{عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى} : الْبِرُّ: مَا أُمِرْتَ بِهِ، وَالتَّقْوَى: مَا نُهِيتَ عنه.{وَالْمُنْخَنِقَةُ} : التي تخنق فتموت.{وَالْمَوْقُوذَةُ} : الَّتِي تُضْرَبُ بِالْخَشَبِ فَتَمُوتُ.{وَالْمُتَرَدِّيَةُ} : التي تتردى من الجبل.
[En-Natîha]: Bir koyunun diğerini toslaması. [Ve mâ ekele's-sebu‘]: Yırtıcı hayvanın alıp götürdüğü (hayvan). [İllâ mâ zekkeytüm]: Canı çıkmamışken kestiğiniz (hayvan). [Bi'l-ezlâm]: Fal okları. [Ğayra mütecânif]: Günaha yönelmeksizin. [Mine'l-cevârih]: Köpekler, çitalar, doğanlar ve benzeri avcı hayvanlar. [Mükellibîn]: Eğitilmiş avcı hayvanlar. [Ve ta‘âmü’llezîne ûtü’l-kitâbe hillün leküm]: Ehl-i kitabın kestikleri (hayvanlar). [Fe’fruḳ]: Ayır. [Ve men yüridillâhü fitnetehu]: Allah'ın saptırmak istediği kimse. [Ve müheyminen aleyh]: Kur'an, kendinden önceki her kitabın doğruluğuna şahit olarak. [Şir‘aten ve minhâcen]: Bir şeriat ve bir yol. [Ezilletin ‘ale’l-mü’minîn]: Müminlere karşı merhametli. [Maġlûletün]: Elleri bağlı cimri kimse; Allah bundan münezzehtir. [Bahîretin]: Beş kez doğum yapan dişi deve; beşincisinde eğer erkek doğurursa onu keserler ve erkekler yer, kadınlar yemez; eğer dişi doğurursa...
{وَالنَّطِيحَةُ} : الشَّاةُ الَّتِي تَنْطَحُ الشَّاةَ.{وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ} : مَا أَخَذَ.{إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ} : ذبحتم وبه روح.{بِالأَزْلامِ} : القداح.{غَيْرَ مُتَجَانِفٍ} : متعد لإثم.{مِنَ الْجَوَارِحِ} : الْكِلَابِ وَالْفُهُودِ وَالصُّقُورِ وَأَشْبَاهِهَا.{مُكَلِّبِينَ} : ضَوَارِي.{وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ} : ذبائحهم.{فَافْرُقْ} : فَافْصِلْ.{وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ} : ضلالته.{وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ} : أَمِينًا الْقُرْآنُ أَمِينٌ عَلَى كُلِّ كِتَابٍ قَبْلَهُ.{شِرْعَةً وَمِنْهَاجاً} : سَبِيلًا وَسُنَّةً.{أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} : رحماء.{مَغْلُولَةٌ} : يَعْنُونَ بَخِيلٌ أَمْسَكَ مَا عِنْدَهُ تَعَالَى اللَّهُ عَنْ ذَلِكَ.{بَحِيرَةٍ} : هِيَ النَّاقَةُ إِذَا أَنْتَجَتْ خَمْسَةَ أَبْطُنٍ نَظَرُوا إِلَى الْخَامِسِ فَإِنْ كَانَ ذَكَرًا ذَبَحُوهُ فَأَكَلَهُ الرِّجَالُ دُونَ النِّسَاءِ وَإِنْ كَانَتْ أُنْثَى
Kulaklarını yararlardı. Sâibeye gelince: Onlar hayvanlarından putları için salıverirlerdi; sırtına binmezler, sütünü sağmazlar, yününü kırkmazlar ve üzerine bir şey yüklemezlerdi. Vasîleye gelince: Koyun yedi kez doğurduğunda yedincisine bakarlardı. Eğer erkek veya dişi olup ölü ise erkekler ve kadınlar onu ortaklaşa yerlerdi. Eğer dişi ve erkek bir batında (ikiz) olursa onu diri bırakırlar ve 'Kız kardeşi ona kavuştu, bu yüzden onu bize haram kıldı' derlerdi. Hâma gelince: Erkek deve, eğer onun çocuğunun çocuğu (torunu) doğarsa 'Bu, sırtını korudu' derler, ona bir şey yüklemezler, tüyünü kırkmazlar, otlamasına engel olmazlar ve sahibi olmayan bir havuzdan bile içmesine mani olmazlar. En'âm sûresindeki 'midrâr' kelimesi: Birbirini takip eden. 'Ve yen'evne': Uzaklaşırlar. 'Fe lemmâ nesû': Terk ettiklerinde. 'Mublisûn': Ümitlerini kesmiş olarak. 'Yasdifûne': Yüz çevirirler. 'Yed'ûne': İbadet ederler.
جدعوا آذانها. وَأَمَّا السَّائِبَةُ فَكَانُوا يُسَيِّبُونَ مِنْ أَنْعَامِهِمْ لِآلِهَتِهِمْ لَا يَرْكَبُونَ لَهَا ظَهْرًا وَلَا يَحْلِبُونَ لَهَا لَبَنًا وَلَا يَجُزُّونَ لَهَا وَبَرًا وَلَا يَحْمِلُونَ عَلَيْهَا شَيْئًا وَأَمَّا الْوَصِيلَةُ فَالشَّاةُ إِذَا نَتَجَتْ سَبْعَةَ أَبْطُنٍ نَظَرُوا السَّابِعَ فَإِنْ كَانَ ذَكَرًا أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مَيْتٌ اشْتَرَكَ فِيهِ الرِّجَالُ وَالنِّسَاءُ وَإِنْ كَانَتْ أُنْثَى وَذَكَرًا فِي بَطْنٍ اسْتَحْيَوْهَا وَقَالُوا: وَصَلَتْهُ أُخْتُهُ فَحَرَّمَتْهُ عَلَيْنَا وَأَمَّا الْحَامُ فَالْفَحْلُ مِنَ الْإِبِلِ إِذَا وُلِدَ لِوَلَدِهِ قَالُوا: حَمَى هَذَا ظَهْرَهُ فَلَا يَحْمِلُونَ عَلَيْهِ شَيْئًا وَلَا يَجُزُّونَ لَهُ وَبَرًا وَلَا يَمْنَعُونَهُ مِنْ حِمَى رَعْيٍ وَلَا مِنْ حَوْضٍ يَشْرَبُ مِنْهُ وَإِنْ كَانَ الْحَوْضُ لِغَيْرِ صَاحِبِهِ.الأنعام{مِدْرَاراً} : يتبع بعضها بعضا.{وَيَنْأَوْنَ} : يتباعدون.{فَلَمَّا نَسُوا} : تركوا.{مُبْلِسُونَ} : آيسون.{يَصْدِفُونَ} : يعدلون.{يَدْعُونَ} : يعبدون.
{جَرَحْتُمْ} : Günah kazandınız. {يُفَرِّطُونَ} : Ziyan ederler, ihmal ederler. {شِيَعاً} : Farklı hevâlar. {لِكُلِّ نَبَأٍ مُسْتَقَرٌّ} : Hakikat. {أَنْ تُبْسَلَ} : Rüsvây olmak, rezil olmak. {بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ} : El uzatmak, dövmek anlamındadır. {فَالِقُ الْإِصْبَاحِ} : Gündüz güneşin ışığı, gece ayın ışığıdır. {حُسْبَاناً} : Günlerin, ayların ve yılların sayısı. {قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ} : Kökleri yere yapışık olan kısa hurma ağaçları. {وَخَرَقُوا لَهُ} : İftira ettiler, uydurdular. {قُبُلاً} : Gözle görerek, müşâhede ederek. {مَيْتاً فَأَحْيَيْنَاهُ} : Sapkın iken hidâyete erdirdik. {عَلَى مَكَانَتِكُمْ} : Tarafınızdan, bulunduğunuz yönden. {وَحَرْثٌ حِجْرٌ} : Haramdır. {حَمُولَةً} : Deve, at, katır, eşek ve üzerine yük yüklenen her şeydir.
{جَرَحْتُمْ} : كسبتم من الإثم.{يُفَرِّطُونَ} : يضيعون.{شِيَعاً} : أَهْوَاءَ مُخْتَلِفَةً.{لِكُلِّ نَبَأٍ مُسْتَقَرٌّ} : حقيقة.{أَنْ تُبْسَلَ} تفضح.{بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ} : البسط الضرب.{فَالِقُ الْإِصْبَاحِ} : ضَوْءُ الشَّمْسِ بِالنَّهَارِ وَضَوْءُ الْقَمَرِ بِاللَّيْلِ.{حُسْبَاناً} : عَدَدُ الْأَيَّامِ وَالشُّهُورِ وَالسِّنِينَ.{قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ} : قِصَارُ النَّخْلِ اللَّاصِقَةُ عُرُوقُهَا بِالْأَرْضِ.{وَخَرَقُوا لَهُ} : تخرصوا.{قُبُلاً} : معاينة.{مَيْتاً فَأَحْيَيْنَاهُ} : ضالا فهديناه.{عَلَى مَكَانَتِكُمْ} : ناحيتكم.{وَحَرْثٌ حِجْرٌ} : حرام.{حَمُولَةً} : الْإِبِلُ وَالْخَيْلُ وَالْبِغَالُ وَالْحَمِيرُ وَكُلُّ شَيْءٍ يُحْمَلُ عليه.
**Birinci Cilt**
**Mukaddime**
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellem.
Efendimiz ve şeyhimiz, imam, âlim, allâme, bahr-i fehhâme, rıhle-i asır Celâleddîn —ki efendimiz, imam, âlim, allâme Kemâleddîn es-Suyûtî eş-Şâfiî'nin oğludur— Allah ömrünü uzatsın, şöyle buyurur:
Hamd, kuluna Kitab'ı indiren Allah'a mahsustur; bu Kitab, akıl sahipleri için bir basîret vesilesi kılınmış, ilim ve hikmet türlerinden türlü acâib ve garâib O'nun tarafından ona yerleştirilmiştir. Ve O, onu kitapların en yüce mertebelisi, en bol ilimli, en tatlı tertipli ve hitabette en beliğ kılmıştır. O, eğriliği bulunmayan, mahlûk olmayan bir Arapça Kur'an'dır; onda hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt yoktur.
Ve şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir, O'nun hiçbir ortağı yoktur; O, Rabbu'l-Erbâb'dır. Yüzler O'nun Kayyûmiyetine boyun eğmiş, boyunlar O'nun azametine itaat etmiştir.
Ve şehâdet ederim ki efendimiz Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisidir. En kerim kavimden ve en şerefli boydan, en hayırlı ümmete, en faziletli kitapla birlikte seçkin nesle gönderilmiştir. O'na, dönüş gününe kadar devam eden salat ve selam olsun.
Ve ba‘d: Şüphesiz ilim, coşkun bir denizdir; onun derinliğine varılamaz. O, yüce bir dağdır; zirvesine ne bir yol bulunur ne de varılabilir. Kim onu eksiksizce araştırmaya koyulmak isterse, buna erişemeyecektir.
المجلد الأولمقدمةبسم الله الرحمن الرحيموَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وصحبه وسلم.يقول سيدنا وشيخنا الإمام العالم العلامة البحر الفهامة، الرّحلة جلال الدين، نجل سيدنا الإمام العالم العلامة كمال الدين السيوطيّ الشافعيّ، فسح الله في مدته:الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ تَبْصِرَةً لِأُولِي الْأَلْبَابِ وَأَوْدَعَهُ مِنْ فُنُونِ الْعُلُومِ وَالْحِكَمِ الْعَجَبَ الْعُجَابَ وَجَعَلَهُ أَجَلَّ الْكُتُبِ قَدْرًا وَأَغْزَرَهَا عِلْمًا وَأَعْذَبَهَا نَظْمًا وَأَبْلَغَهَا فِي الْخِطَابِ، قرآنا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ وَلَا مخلوق، لا شُبْهَةَ فِيهِ وَلَا ارْتِيَابَ.وَأَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ رَبُّ الأرباب، الذي عنت لقيوميته الوجوه وَخَضَعَتْ لِعَظَمَتِهِ الرِّقَابُ.وَأَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ الْمَبْعُوثُ مِنْ أَكْرَمِ الشُّعُوبِ وَأَشْرَفِ الشِّعَابِ إِلَى خَيْرِ أُمَّةٍ بِأَفْضَلِ كِتَابٍ الْأَنْجَابِ صَلَاةً وَسَلَامًا دَائِمَيْنِ إِلَى يَوْمِ الْمَآبِ.وَبَعْدُ فَإِنَّ الْعِلْمَ بَحْرٌ زَخَّارٌ لَا يُدْرَكُ لَهُ مِنْ قَرَارٍ وَطَوْدٌ شَامِخٌ لَا يُسْلَكُ إِلَى قُنَّتِهِ وَلَا يُصَارُ مَنْ أَرَادَ السَّبِيلَ إِلَى اسْتِقْصَائِهِ لَمْ يَبْلُغْ إِلَى ذَلِكَ وُصُولًا
Kim onun sayısına ulaşmaya çalışsa, buna bir yol bulamaz. Nasıl ki Allah Teâlâ mahlûkatına hitaben: "Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir" (İsrâ 85) buyurmuştur. Şüphesiz ki kitabımız Kur'an, ilimlerin fışkırtıcısı, kaynağı, güneşinin dairesi ve doğduğu yerdir. O'nu (Subhanehu ve Teâlâ) onda her şeyin ilmini depolamış ve her hidayet ile dalâleti onda beyan etmiştir. Her sanat ehlinin ondan istimdâd ettiğini ve ona dayandığını görürsün. Fakîh ondan ahkâmı istinbât eder, helal ve haram hükmünü çıkarır. Nahiv âlimi onun üzerine i‘râb kaidelerini bina eder ve sözün hatasını doğrusundan ayırmada ona başvurur. Beyân âlimi onunla güzel nizama hidayet bulur ve kelâmın oluşturulmasında belâgat yollarını dikkate alır. Onda basiret sahiplerini hatırlatacak kıssalar ve haberler, düşünce ve ibret sahiplerinin sakınacağı vaazlar ve misaller vardır. Bunların dışında, değerini ancak sayısını bilenin takdir edebileceği nice ilimler vardır. Bütün bunlar, akılları hayrette bırakan ve gönülleri çalan bir lafız fasâhati ve üslûp belâgati ve ancak gaybı çok iyi bilenin (Allâmü'l-Guyûb) güç yetireceği bir nazım i‘câzı ile birliktedir. Tahsil zamanımda, selef âlimlerinin hadis ilmi için kitaplar telif ettikleri gibi, Kur'an ilimlerinin nevileri hakkında bir kitap telif etmemiş olmalarına hayret ederdim. Derken hocamız, üstatların üstadı, nazar edenlerin göz bebeği, varlığın hülâsası, zamanın allâmesi, asrın iftiharı, devrin gözü Ebû Abdullah Muhyiddîn el-Kâfiyecî -Allah ömrünü uzatsın ve gölgesini üzerine yaysın- şöyle dedi: 'Tefsir ilimlerine dair, kendisinden önce kimsenin yazmadığı bir kitap telif ettim.' Ben de onu kendisinden yazdım; bir de baktım ki hacmi pek küçük ve muhtevası iki bâbdan ibaret: Birincisi: Tefsir, te'vil, Kur'an, sûre ve âyetin mânâsının zikrinde. İkincisi:
وَمَنْ رَامَ الْوُصُولَ إِلَى إِحْصَائِهِ لَمْ يَجِدْ إِلَى ذَلِكَ سَبِيلًا كَيْفَ وَقَدْ قَالَ تَعَالَى مُخَاطِبًا لِخَلْقِهِ: {وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلاً} وَإِنَّ كِتَابَنَا الْقُرْآنَ لَهُوَ مُفَجِّرُ الْعُلُومِ وَمَنْبَعُهَا وَدَائِرَةُ شَمْسِهَا وَمَطْلَعُهَا أَوْدَعَ فِيهِ سبحانه وتعالى عِلْمَ كل شيء وأبان فيه كُلَّ هَدْيٍ وَغَيٍّ فَتَرَى كُلَّ ذِي فَنٍّ مِنْهُ يَسْتَمِدُّ وَعَلَيْهِ يَعْتَمِدُ فَالْفَقِيهُ يَسْتَنْبِطُ مِنْهُ الْأَحْكَامَ وَيَسْتَخْرِجُ حُكْمَ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ.وَالنَّحْوِيُّ يَبْنِي مِنْهُ قَوَاعِدَ إِعْرَابِهِ وَيَرْجِعُ إِلَيْهِ فِي مَعْرِفَةِ خَطَأِ الْقَوْلِ مِنْ صَوَابِهِ.وَالْبَيَانِيُّ يَهْتَدِي بِهِ إِلَى حُسْنِ النِّظَامِ وَيَعْتَبِرُ مَسَالِكَ الْبَلَاغَةِ فِي صَوْغِ الْكَلَامِ.وَفِيهِ مِنَ الْقَصَصِ وَالْأَخْبَارِ مَا يُذَكِّرُ أُولِي الْأَبْصَارِ وَمِنَ الْمَوَاعِظِ وَالْأَمْثَالِ مَا يَزْدَجِرُ بِهِ أُولُو الْفِكْرِ وَالِاعْتِبَارِ إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ عُلُومٍ لَا يُقَدِّرُ قَدْرَهَا إِلَّا مَنْ عَلِمَ حَصْرَهَا هَذَا مَعَ فَصَاحَةِ لَفْظٍ وَبَلَاغَةِ أُسْلُوبٍ تَبْهَرُ الْعُقُولَ وَتَسْلُبُ الْقُلُوبَ وَإِعْجَازُ نَظْمٍ لَا يَقْدِرُ عَلَيْهِ إِلَّا عَلَّامُ الْغُيُوبِ.وَلَقَدْ كُنْتُ فِي زَمَانِ الطَّلَبِ أَتَعَجَّبُ مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ إِذْ لَمْ يُدَوِّنُوا كِتَابًا فِي أَنْوَاعِ عُلُومِ الْقُرْآنِ كَمَا وَضَعُوا ذَلِكَ بِالنِّسْبَةِ إِلَى عِلْمِ الْحَدِيثِ فَسَمِعْتُ شَيْخَنَا أُسْتَاذَ الْأُسْتَاذِينَ وَإِنْسَانَ عَيْنِ النَّاظِرِينَ خُلَاصَةَ الْوُجُودِ عَلَّامَةَ الزَّمَانِ فَخْرَ الْعَصْرِ وَعَيْنَ الْأَوَانِ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ مُحْيِيَ الدِّينِ الْكَافِيَجِيَّ مَدَّ اللَّهُ فِي أَجَلِهِ وَأَسْبَغَ عَلَيْهِ ظِلَّهُ يَقُولُ قَدْ دَوَّنْتُ فِي عُلُومِ التَّفْسِيرِ كِتَابًا لَمْ أُسْبَقْ إِلَيْهِ فَكَتَبْتُهُ عَنْهُ فَإِذَا هُوَ صَغِيرُ الْحَجْمِ جِدًّا وَحَاصِلُ مَا فِيهِ بَابَانِ:الْأَوَّلُ: فِي ذِكْرِ مَعْنَى التَّفْسِيرِ وَالتَّأْوِيلِ وَالْقُرْآنِ وَالسُّورَةِ وَالْآيَةِ. وَالثَّانِي: فِي