Hâkim'in Ma‘rifetü Ulûmi’l-Hadîs'i
معرفة علوم الحديث للحاكممَعْرِفَةُ عُلُومِ الْحَدِيثِ لِلْحَاكِمِ
Onların haberleri yazmadaki gayretleri ve onları çokça talep etmelerine rağmen, ihmâl ve gaflet yüzünden [eserler] azalmıştı. Bu beni, hadis ilminin çeşitlerini içeren, âsâr yazmaya devam eden hadis talebelerinin ihtiyaç duyduğu hafif bir kitap tasnif etmeye sevk etti. Bu kitapta uzatmadan, ihtisar yolunu takip etmeyi esas aldım. Allah kasdettiğime muvaffak kılandır, dilediğimi beyan etmeyi lütfendir (Mennân'dır). Muhakkak ki O, cömert ve kerim, raûf ve rahîmdir.
قَلَّتْ، مَعَ إِمْعَانِهِمْ فِي كِتَابَةِ الْأَخْبَارِ، وََكَثْرَةِ طَلَبِهََا عَلَى الْإِهْمَالِ وَالْإِغْفَالِ؛ دَعَانِي ذَلِكَ إِلَى تَصْنِيفِ كِتَابٍ خَفِيفٍ يَشْتَمِلُ عَلَى ذِكْرِ أَنْوَاعِ عِلْمِ الْحَدِيثِ مِمَّا يَحْتَاجُ إِلَيْهِ طَلَبَةُ الْأَخْبَارِ، الْمُوَاظِبُونَ عَلَى كِتَابَةِ الْآثَارِ، وَأَعْتَمِدُ فِي ذَلِكَ سُلُوكَ الِاخْتِصَارِ، دُونَ الْإِطْنَابِ فِي الْإِكْثَارِ، وَاللَّهُ الْمُوَفِّقُ لِمَا قَصَدْتُهُ، والْمَانُّ فِي بَيَانِ مَا أَرَدْتُهُ، إِنَّهُ جَوَادٌ كَرِيمٌ، رَءُوفٌ رَحِيمٌ.
Bize Kûfe'de Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Ukbe eş-Şeybânî tahdîs etti; dedi ki: Bize Muhammed b. Hüseyin b. Ebî'l-Huneyn tahdîs etti; dedi ki: Bize Ömer b. Hafs b. Giyâs tahdîs etti; dedi ki: Babamı işittim; kendisine: 'Ashâb-ı hadîse ve içinde bulundukları hâle bakmıyor musun?' denildi. O da şöyle buyurdu: «Onlar dünya ehlinin en hayırlısıdır.»
حَدَّثَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عُقْبَةَ الشَّيْبَانِيُّ بِالْكُوفَةِ، ثنا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ بْنِ أَبِي الْحُنَيْنِ، ثنا عُمَرُ بْنُ حَفْصِ بْنِ غِيَاثٍ ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبِي، وَقِيلَ لَهُ: أَلَا تَنْظُرُ إِلَى أَصْحَابِ الْحَدِيثِ وَمَا هُمْ فِيهِ، قَالَ: «هُمْ خَيْرُ أَهْلِ الدُّنْيَا»
Bağdat'ta Ebü'l-Hüseyin Muhammed b. Ahmed el-Hanzalî'yi şöyle derken işittim: Ebû İsmâil Muhammed b. İsmâil et-Tirmizî'yi şöyle derken işittim: "Ben ve Ahmed b. el-Hasan et-Tirmizî, Ebû Abdillah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel'in huzurunda idik. Ahmed b. el-Hasan ona şöyle dedi: 'Ey Ebû Abdillah! Mekke'de İbn Ebî Fetîle'ye muhaddislerden bahsettiler, o da dedi ki: "Muhaddisler kötü kimselerdir." ' Bunun üzerine Ebû Abdillah (Ahmed b. Hanbel) ayağa kalktı, elbisesini silkeliyordu ve şöyle dedi: 'Zındık, zındık, zındık!' ve eve girdi."
سَمِعْتُ أَبَا الْحُسَيْنِ مُحَمَّدَ بْنَ أَحْمَدَ الْحَنْظَلِيَّ بِبَغْدَادَ يَقُولُ: سَمِعْتُ أَبَا إِسْمَاعِيلَ مُحَمَّدَ بْنَ إِسْمَاعِيلَ التِّرْمِذِيَّ يَقُولُ: " كُنْتُ أَنَا وَأَحْمَدُ بْنُ الْحَسَنِ التِّرْمِذِيُّ عِنْدَ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ حَنْبَلٍ فَقَالَ لَهُ أَحْمَدُ بْنُ الْحَسَنِ: يَا أَبَا عَبْدِ اللَّهِ، ذَكَرُوا لِابْنِ أَبِي فَتِيلَةَ بِمَكَّةَ أَصْحَابَ الْحَدِيثِ، فَقَالَ: أَصْحَابُ الْحَدِيثِ قَوْمُ سُوءٍ، فَقَامَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ وَهُوَ يَنْفُضُ ثَوْبَهُ، فَقَالَ: «زِنْدِيقٌ، زِنْدِيقٌ، زِنْدِيقٌ، وَدَخَلَ الْبَيْتَ»
Hadis ilminin türlerinden ilk türün zikri. Ebû Abdullah dedi ki: Bu ilimlerin ilk türü, âlî isnâdı bilmektir. Âlî isnâdı talep etmekte sahih bir sünnet vardır.
ذِكْرُ أَوَّلِ نَوْعٍ مِنْ أَنْوَاعِ عِلْمِ الْحَدِيثِ قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: النَّوْعُ الْأَوَّلُ مِنْ هَذِهِ الْعُلُومِ مَعْرِفَةُ عَالِي الْإِسْنَادِ، وَفِي طَلَبِ الْإِسْنَادِ الْعَالِي سُنَّةٌ صَحِيحَةٌ
Bize Ebü'l-Abbas el-Kāsım b. el-Kāsım es-Seyyârî, Merv'de tahdîs etti; bize Ebü'l-Müvecceh Muhammed b. Amr tahdîs etti; bize Abdân tahdîs etti ve dedi: Abdullah b. el-Mübârek'i şöyle derken işittim: "İsnad dindendir. İsnad olmasaydı, dileyen dilediğini söylerdi." Ebû Abdillâh dedi ki: Şayet isnad ve bu tâifenin onu talep etmesi ve onu muhafazaya çokça devam etmeleri olmasaydı, İslam'ın menârı silinip giderdi; ilhad ve bid'at ehli de hadis uydurarak ve isnadları ters çevirerek İslam'da hâkimiyet kurardı. Zira haberler, içlerinde isnadların bulunmasından mahrum kaldıklarında, kesik (eksik) olurlar.
وَلَقَدْ حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْقَاسِمُ بْنُ الْقَاسِمِ السَّيَّارِيُّ، بِمَرْوَ حَدَّثَنَا أَبُو الْمُوَجِّهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَمْرٍو، ثنا عَبْدَانُ قَالَ: سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الْمُبَارَكِ يَقُولُ: " الْإِسْنَادُ مِنَ الدِّينِ، وَلَوْلَا الْإِسْنَادُ لَقَالَ: مَنْ شَاءَ مَا شَاءَ " قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: فَلَوْلَا الْإِسْنَادُ وَطَلَبُ هَذِهِ الطَّائِفَةِ لَهُ وَكَثْرَةُ مُوَاظَبَتِهِمْ عَلَى حِفْظِهِ لَدَرَسَ مَنَارُ الْإِسْلَامِ، وَلَتَمَكَّنَ أَهْلُ الْإِلْحَادِ وَالْبِدَعِ فِيهِ بِوَضْعِ الْأَحَادِيثِ، وَقَلْبِ الْأَسَانِيدِ، فَإِنَّ الْأَخْبَارَ إِذَا تَعَرَّتْ عَنْ وُجُودِ الْأَسَانِيدِ فِيهَا كَانَتْ بُتْرًا "
İşte bu kapsamda Ebü’l-Hasan Muhammed b. Abdillah b. Mûsâ es-Sünnî, Merv’de bize şunları haber verdi: Bize Ebü’l-Müvecceh haber verdi; bize Abdân tahdîs etti; bize Ebû Hamza, İbn Uyeyne ve İbnü’l-Mübârek, hepsi birden dediler ki: Bize Sâlih b. Sâlih tahdîs etti, şöyle dedi: Horasan ahalisinden bir adam, Âmir’e sorarak dedi ki: “Ey Ebû Amr! Bir adamın bir câriyesi olup da onu âzâd ettikten sonra kendisiyle evlenmesi hakkında ne dersin? Zira bizce bu, bir deve kurbanlığını binek edinene benzer.” Bunun üzerine Âmir şöyle cevap verdi: Bize Ebû Bürde b. Ebî Mûsâ el-Eş‘arî, babasından rivayetle tahdîs etti; o şöyle buyurdu: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her kimin bir câriyesi olur, onu terbiye edip güzelce eğitir, sonra da ona ilim öğretip güzelce öğretir, ardından onu âzâd edip kendisiyle evlenirse, ona iki ecir vardır. Yine, efendilerinin eli altındaki bir köle, Allah’ın hakkını ve efendilerinin hakkını edâ ederse, ona da iki ecir vardır.” –buyurdu ki– “Bunu sana ecirsiz olarak verdim; oysa bundan daha aşağı bir hadis için Medine’ye kadar binek gidilirdi.” Ebû Abdillah [el-Buhârî] dedi ki: İşte bu binekli giden kimse, ancak âlî (yüksek) isnad talep etmek üzere yola çıkardı; eğer nâzil (daha düşük) isnadla yetinseydi, yanı başında bu hadisi kendisine rivayet edecek birini bulurdu.
فَمِنْ ذَلِكَ مَا أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُوسَى السُّنِّيُّ بِمَرْوَ أَخْبَرَنَا أَبُو الْمُوَجِّهِ ثنا عَبْدَانُ، أنا أَبُو حَمْزَةَ، وَابْنُ عُيَيْنَةَ ، وَابْنُ الْمُبَارَكِ قَالُوا: ثنا صَالِحُ بْنُ صَالِحٍ قَالَ: سَأَلَ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ خُرَاسَانَ عَامِرًا فَقَالَ: يَا أَبَا عَمْرٍو كَيْفَ تَقُولُ فِي رَجُلٍ كَانَتْ لَهُ وَلِيدَةٌ فَأَعْتَقَهَا فَتَزَوَّجَهَا، فَإِنَّا نَقُولُ عِنْدَنَا هُوَ كَالرَّاكِبِ بَدَنَةً، فَقَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو بُرْدَةَ بْنُ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيُّ ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «مَنْ كَانَتْ لَهُ وَلِيدَةٌ فَأَدَّبَهَا فَأَحْسَنَ تَأْدِيِبَهَا، وَعَلَّمَهَا فَأَحْسَنَ تَعْلِيمَهَا، ثُمَّ أَعْتَقَهَا فَتَزَوَّجَهَا فَلَهُ أَجْرَانِ، وَأَيُّمَا عَبْدٍ مَمْلُوكٍ أَدَّى حَقَّ اللَّهِ وَحَقَّ مَوَالِيهِ، فَلَهُ أَجْرَانِ أَعْطَيْتُكَهَا بِغَيْرِ أَجْرٍ، فَلَقَدْ كَانَ الرَّاكِبُ يَرْكَبُ فِيمَا هُوَ أَدْنَى مِنْ هَذَا إِلَى الْمَدِينَةِ» قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: فَهَذَا الرَّاكِبُ إِنَّمَا كَانَ يَرْكَبُ فِي طَلَبِ عَالِي الْإِسْنَادِ، وَلَوِ اقْتَصَرَ عَلَى النَّازِلِ لَوَجَدَ بِحَضْرَتِهِ مَنْ يُحَدِّثُهُ بِهِ "
Yine bu kabildendir ki bize Ebû Bekr Ahmed b. İshâk el-Fakih haber verdi; o, Hasan b. Alî b. Ziyâd’dan; o, İshâk b. Muhammed el-Ferevî’den; o, Mâlik’ten; o, Yahyâ b. Saîd’den; o da Saîd b. el-Müseyyib’den rivayet etti. Saîd b. el-Müseyyib dedi ki: “Ben günler ve geceler süren bir yolculuğu tek bir hadis için yapardım.”
وَمِنْهُ مَا حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ إِسْحَاقَ الْفَقِيهُ ، ثنا الْحَسَنُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ زِيَادٍ ، ثنا إِسْحَاقُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْفَرَوِيُّ ، ثنا مَالِكٌ ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ، قَالَ: «إِنِّي كُنْتُ لَأُسَافِرُ مَسِيرَةَ الْأَيَّامِ وَاللَّيَالِي فِي الْحَدِيثِ الْوَاحِدِ»
Bana Ebû Ömer Abdülvâhid b. Ahmed b. Muhammed b. Ömer el-Kureşî haber verdi. Dedi ki: Bize babam rivayet etti. Dedi ki: Bize Ca‘fer et-Tayâlisî rivayet etti, dedi ki: Yahyâ b. Ma‘în'i şöyle derken işittim: «Dört kişi vardır ki onlardan rüşd ümit olunmaz: yol bekçisi, kadının tellalı, muhaddisin oğlu ve beldesinde yazıp hadis talep etmek için seyahat etmeyen adam.»
أَخْبَرَنِي أَبُو عُمَرَ عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عُمَرَ الْقُرَشِيُّ ، ثنا أَبِي، ثنا جَعْفَرٌ الطَّيَالِسِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ يَحْيَى بْنَ مَعِينٍ يَقُولُ: " أَرْبَعَةٌ لَا تُؤْنِسُ مِنْهُمْ رُشْدًا: حَارِسَ الدَّرْبِ، وَمُنَادِي الْقَاضِي، وَابْنُ الْمُحَدِّثِ، وَرَجُلٌ يَكْتُبُ فِي بَلَدِهِ، وَلَا يَرْحَلُ فِي طَلَبِ الْحَدِيثِ "
Bize Bağdat'ta Kādî Ahmed b. Kāmil haber verdi; bize Ahmed b. Muhammed b. Gālib tahdīs etti; bize Abdullah b. Dînâr tahdīs etti; bize Enes b. Mâlik tahdīs etti — ve bu da büyük bir nüshadır. Yine bize Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah es-Saffâr haber verdi; bize Ebû Ca‘fer Muhammed b. Mesleme el-Vâsıtî tahdīs etti; bize Mûsâ b. Abdullah et-Tavîl, Enes b. Mâlik'ten tahdīs etti — ve bu da bir nüshadır. Bundan daha şaşırtıcı olanı ise, bize bir grup hocamızın Ebü'd-Dünyâ'dan —ki adı Osman b. el-Hattâb b. Abdullah el-Mağribî'dir—, onun da Alî b. Ebî Tâlib (r.a.)'den rivayet ettiği şeydir. Şöyle dediler: Ebü'd-Dünyâ, Emîrü'l-mü'minîne hizmet etmişti ve katırı onu tepmişti. Mağrib'de kendisiyle istiskâ duası yapılırdı. Vallahi Kûfe'de Ebû Ca‘fer Muhammed b. Ubeydillah el-Alevî'nin meclisinde bulundum; içeri siyah tenli, başı ve sakalı bembeyaz bir ihtiyar girdi. Bize: "Bunu biliyor musunuz?" dedi. "Hayır" dedik. "Bu, dört batın yukarısından Emîrü'l-mü'minîn'in mevlâsı olan Ebü'd-Dünyâ el-Mağribî'ye nisbet edilir" dedi. Ebû Abdullah dedi ki: Hulâsa, bu isnadlar ve benzerleri —Hirâş b. Abdullah, Kesîr b. Süleym, Yağnem b. Sâlim b. Kanber gibi— kendilerine sevinilmeyecek şeylerdir ve hiçbiriyle ihticâc edilmez. Hadis imamlarının müsnedlerinde onlardan gelen tek bir hadis pek bulunmaz. Bizim yaşıtlarımız için râvi adedi bakımından sahih olmaya en yakın isnadlar, bize Ahmed b. Şeybân er-Remlî'nin rivayet ettiği şunlardır: Dedi ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Amr b. Dînâr'dan, İbn Ömer'den; yine ez-Zührî'den, Enes'ten; yine Ubeydullah b. Ebî Yezîd'den, İbn Abbas'tan; yine Abdullah b. Dînâr'dan, İbn Amr'dan; yine Ziyâd b. İlâka'dan, Cerîr'den tahdīs etti. İşte İbn Uyeyne'ye ait bu isnadlar sahihtir.
وَأَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ كَامِلٍ الْقَاضِي، بِبَغْدَادَ، ثَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ غَالِبٍ ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ دِينَارٍ ، ثَنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ: وَهَذِهِ أَيْضًا نُسْخَةٌ كَبِيرَةٌ ، وَأَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّفَّارُ ، حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ مَسْلَمَةَ الْوَاسِطِيُّ ، ثَنَا مُوسَى بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الطَّوِيلُ ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ: وَهَذِهِ نُسْخَةٌ. وَأَعْجَبُ مِنْ ذَلِكَ مَا حَدَّثَنَاهُ جَمَاعَةٌ مِنْ شُيُوخِنَا عَنْ أَبِي الدُّنْيَا وَاسْمُهُ عُثْمَانُ بْنُ الْخَطَّابِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْمَغْرِبِيُّ ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه، وَقَالُوا: إِنَّ أَبَا الدُّنْيَا خَدَمَ أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ وَرَفَسَتْهُ بَغْلَتُهُ وَإِنَّهُ كَانَ يُسْتَسْقَى بِهِ بِالْمَغْرِبِ، وَلَقَدْ حَضَرْتُ مَجْلِسَ أَبِي جَعْفَرٍ مُحَمَّدَ بْنَ عُبَيْدِ اللَّهِ الْعَلَوِيَّ بِالْكُوفَةِ فَدَخَلَ شَيْخٌ أَسْوَدُ أَبْيَضُ الرَّأْسِ وَاللِّحْيَةِ، فَقَالَ لَنَا: أَتَدْرُونَ مَنْ هَذَا؟ قُلْنَا: لَا، قَالَ: هَذَا يُنْسَبُ إِلَى أَبِي الدُّنْيَا الْمَغْرِبِيِّ، مَوْلَى أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَرْبَعَةِ آبَاءَ. قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: وَفِي الْجُمْلَةِ أَنَّ هَذِهِ الْأَسَانِيدَ وَأَشْبَاهَهَا كَخِرَاشِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، وَكَثِيرِ بْنِ سُلَيْمٍ، وَيَغْنَمَ بْنِ سَالِمِ بْنِ قَنْبَرٍ مِمَّا لَا يُفْرَحُ بِهَا، وَلَا يُحْتَجُّ بِشَيْءٍ مِنْهَا وَقَلَّ مَا يُوجَدُ فِي مَسَانِيدِ أَئِمَّةِ الْحَدِيثِ حَدِيثٌ وَاحِدٌ عَنْهُمْ، وَأَقْرَبُ مَا يَصِحُّ لِأَقْرَانِنَا مِنَ الْأَسَانِيدِ بِعَدَدِ الرِّجَالِ مَا حَدَّثُونَا عَنْ أَحْمَدَ بْنِ شَيْبَانَ الرَّمْلِيِّ قَالَ: ثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ عَنْ عَمْرِو بْنِ دِينَارٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، وَعَنِ الزُّهْرِيِّ ، عَنْ أَنَسٍ، وَعَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي يَزِيدَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَعَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، عَنِ ابْنِ عَمْرٍو ، عَنْ زِيَادِ بْنِ عِلَاقَةَ ، عَنْ جَرِيرٍ فَهَذِهِ الْأَسَانِيدُ لِابْنِ عُيَيْنَةَ صَحِيحَةٌ
Yine Resûlullah (s.a.v.)’e yakın olan (bir isnaddır). Nitekim bize, şeyhlerimizden bir cemaat, Yezîd b. Hârûn’dan, onun Süleyman et-Teymî’den, onun Enes’ten; yine (Yezîd b. Hârûn’un) Humeyd et-Tavîl’den, onun Enes’ten rivayet ettiğini haber verdiler. Hâlbuki âlî isnad, ricalin sayılmasıyla değil, anlayışla bilinen isnadlardan başkasıdır. Zira nice isnad vardır ki râvî sayısı yedi, sekiz, hatta ona kadar çıktığı halde, o (zikredilen) isnaddan daha âlîdir. Bunun misâli ise –
وَمِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَرِيبَةٌ ، وَكَذَلِكَ حَدَّثُونَا عَنْ جَمَاعَةٍ مِنْ شُيُوخِنَا عَنْ يَزِيدَ بْنِ هَارُونَ ، عَنْ سُلَيْمَانَ التَّيْمِيِّ ، عَنْ أَنَسٍ، وَعَنْ حُمَيْدٍ الطَّوِيلِ عَنْ أَنَسٍ: وَالْعَالِي مِنَ الْأَسَانِيدِ الَّتِي تُعْرَفُ بِالْفَهْمِ لَا بِعَدِّ الرِّجَالِ غَيْرُ هَذَا، فَرُبَّ إِسْنَادٍ يَزِيدُ عَدَدُهُ عَلَى السَّبْعَةِ وَالثَّمَانِيَةِ إِلَى الْعَشَرَةِ وَهُوَ أَعْلَى مِنْ ذَلِكَ وَمِثَالُ ذَلِكَ مَا
Hadis ilminin türlerinden ikinci türün zikri; hadis ilimlerinin bilgisinden ikinci tür ise isnadın nâzil olanını bilmektir. Nitekim bir söyleyen şöyle diyebilir: Nüzûl, uluvvun zıddıdır; onun zıddı bilinmiştir. Hâlbuki durum böyle değildir. Zira nüzûlün, ancak ehl-i sınâ‘ın bilebileceği mertebeleri vardır. Bunlardan kimi, zaruretin onu nâzil olarak işitmeyi gerektirdiği türdendir; kimi ise tâlib-i ilmin hakkında bilgi ve tebahhura ihtiyaç duyduğu türdendir. Nitekim o, kendisinden daha âli bir isnad mevcutken nâzil olanı yazmaz.
ذِكْرُ النَّوْعِ الثَّانِي مِنْ أَنْوَاعِ عِلْمِ الْحَدِيثِ وَالنَّوْعُ الثَّانِي مِنْ مَعْرِفَةِ عُلُومِ الْحَدِيثِ الْعِلْمُ بِالنَّازِلِ مِنَ الْإِسْنَادِ، وَلَعَلَّ قَائِلًا يَقُولُ: النُّزُولُ ضِدُّ الْعُلُوِّ، فَقَدْ عُرِفَ ضِدُّهُ، وَلَيْسَ كَذَلِكَ، فَإِنَّ لِلنُّزُولِ مَرَاتِبَ لَا يَعْرِفُهَا إِلَّا أَهْلُ الصَّنْعَةِ، فَمِنْهَا مَا تُؤَدِّي الضَّرُورَةُ إِلَى سَمَاعِهِ نَازِلًا، وَمِنْهَا مَا يَحْتَاجُ طَالِبُ الْعِلْمِ إِلَى مَعْرِفَةٍ وَتَبَحُّرٍ فِيهِ، فَلَا يَكْتُبُ النَّازِلَ وَهُوَ مَوْجُودٌ بِإِسْنَادٍ أَعْلَى مِنْهُ
Hadis ilminin nevilerinden üçüncü nevin zikri. Bu ilmin üçüncü türü, muhaddisin doğruluğunu, itkânını, sıkasını ve usulünün sahihliğini bilmek; ayrıca yaşının ve seyahatinin isnadlardan tahammül edebileceği şeyleri ve bunun dışında gafleti, kendine, ilmine ve usulüne karşı ihmalkârlığı gibi hususları bilmektir. Bize Ebû Abdullah Muhammed b. Ya‘kub el-Hâfız tahdîs etti, bize İbrahim b. Abdullah es-Sa‘dî tahdîs etti, bize Muâviye b. Hişâm tahdîs etti, bize Süfyân tahdîs etti, Ebû İshâk‘tan, o da el-Berâ b. Âzib‘den rivayetle şöyle dedi: Her hadisi Resûlullah‘tan (s.a.v.) işitmedik; bize arkadaşlarımız rivayet ederdi. Biz deve bakımıyla meşguldük. Resûlullah‘ın (s.a.v.) ashâbı, O‘ndan (s.a.v.) işitmeyi kaçırdıklarını talep ederlerdi, sonra onu akranlarından ve kendilerinden daha hâfız olanlardan işitirlerdi. Kendisinden işittikleri kimseler hususunda ise çok titiz davranırlardı.
ذِكْرُ النَّوْعِ الثَّالِثِ مِنْ أَنْوَاعِ عِلْمِ الْحَدِيثِ النَّوْعُ الثَّالِثُ مِنْ هَذَا الْعِلْمِ مَعْرِفَةُ صِدْقِ الْمُحَدِّثِ وَإِتْقَانِهِ وَثَبْتِهِ وَصِحَّةِ أُصُولِهِ، وَمَا يَحْتَمِلُهُ سِنُّهُ وَرِحْلَتُهُ مِنَ الْأَسَانِيدِ، وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ غَفْلَتِهِ وَتَهَاوُنِهِ بِنَفْسِهِ وَعِلْمِهِ وَأُصُولِهِ ، حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ الْحَافِظُ ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ السَّعْدِيُّ ، حَدَّثَنَا مُعَاوِيَةُ بْنُ هِشَامٍ ثَنَا سُفْيَانُ ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ ، عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ ، قَالَ: مَا كُلُّ الْحَدِيثِ سَمِعْنَاهُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانَ يُحَدِّثُنَا أَصْحَابُنَا، وَكُنَّا مُشْتَغِلِينَ فِي رِعَايَةِ الْإِبِلِ وَأَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانُوا يَطْلُبُونَ مَا يَفُوتُهُمْ سَمَاعُهُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَيَسْمَعُونَهُ مِنْ أَقْرَانِهِمْ، وَمِمَّنْ هُوَ أَحْفَظُ مِنْهُمْ، وَكَانُوا يُشَدِّدُونَ عَلَى مَنْ يَسْمَعُونَ مِنْهُ "
Ebü'l-Abbâs Muhammed b. Ya'kub'dan işittim, dedi ki: Hanbel b. İshak b. Hanbel'den işittim, dedi ki: Ali b. Abdillah'tan işittim, dedi ki: Yahya b. Saîd'den işittim, şöyle dedi: «Muhaddiste birden çok haslet bulunmalıdır: rivayet alışında sağlam olmalı, kendisine söyleneni anlamalı, ricâli tanımalı, sonra da bunları muhafaza etmelidir.» Hâkim der ki: Bu zamanımızda hadis talebesinin ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de önce muhaddisin ahvâlini araştırmasıdır: tevhitte şeriata inanıyor mu? Kendilerine vahyedilen [s. 16] ve şeriat olarak koydukları hususlarda peygamberlere ve resullere (Allah'ın salâtı onların üzerine olsun) itaati kendisine gerekli kılıyor mu? Sonra onun hâlini düşünür: acaba hevâ sahibi olup insanları hevâsına davet ediyor mu? Zira bid‘ate davet edenden hadis yazılmaz, asla yazılmaz; Müslüman âlimlerden bir cemaatin onu terk üzerine icmâ etmesi sebebiyle. Sonra yaşını öğrenir; kendisinden hadis rivayet ettiği hocalarından işitmesi mümkün müdür? Zamanımızda, hocalardan bir topluluğun, kendilerine hadis rivayet edilen hocalarla görüşmekten daha kısa bir yaşta olduklarını haber verdiklerini gördük. Sonra asıllarına (yazma eserlerine) bakar: eski mi yoksa yeni mi? Zira bu asrımızda kitapları satın alıp onlarla hadis rivayet eden bir topluluk türedi; bir topluluk da kendi semâ kayıtlarını o an eski kitaplara kendi hatlarıyla yazıp onlarla rivayet ediyor. Bunlardan işiten kişi, ehl-i sınaattan değilse cehaletiyle mazurdur. Ancak ehl-i sınaat, tecrübeden sonra bu gibilerden işitirlerse, bu onların cerh edilmelerini ve (rivayetlerinin) düşürülmesini gerektirir; tevbeleri ortaya çıkana kadar. Üstelik sınaata cahil olan kimse de mazur görülmez. Zira bilmediği şeyi sorması gerekir. Selef (Allah hepsinden râzı olsun) de bu hal üzereydi.
سَمِعْتُ أَبَا الْعَبَّاسِ مُحَمَّدَ بْنَ يَعْقُوبَ يَقُولُ: سَمِعْتُ حَنْبَلَ بْنَ إِسْحَاقَ بْنِ حَنْبَلٍ يَقُولُ: سَمِعْتُ عَلِيَّ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ يَقُولُ: سَمِعْتُ يَحْيَى بْنَ سَعِيدٍ يَقُولُ: «يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ فِي صَاحِبِ الْحَدِيثِ غَيْرُ خَصْلَةٍ يَنْبَغِي لِصَاحِبِ الْحَدِيثِ أَنْ يَكُونَ ثَبْتَ الْأَخْذِ، وَيَفْهَمُ مَا يُقَالُ لَهُ ، وَيُبْصِرُ الرِّجَالَ، ثُمَّ يَتَعَهَّدُ ذَلِكَ» قَالَ الْحَاكِمُ: وَمِمَّا يَحْتَاجُ إِلَيْهِ طَالِبُ الْحَدِيثِ فِي زَمَانِنَا هَذَا أَنْ يَبْحَثَ عَنْ أَحْوَالِ الْمُحَدِّثِ أَوَّلًا، هَلْ يَعْتَقِدُ الشَّرِيعَةَ فِي التَّوْحِيدِ وَهَلْ يُلْزِمُ نَفْسَهُ طَاعَةَ الْأَنْبِيَاءِ ⦗ص: ١٦⦘ وَالرُّسُلِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِمْ فِيمَا أُوحِيَ إِلَيْهِمْ، وَوَضَعُوا مِنَ الشَّرْعِ، ثُمَّ يَتَأَمَّلُ حَالَهُ، هَلْ هُوَ صَاحِبُ هَوًى يَدْعُو النَّاسَ إِلَى هَوَاهُ، فَإِنَّ الدَّاعِيَ إِلَى الْبِدْعَةِ لَا يُكْتَبُ عَنْهُ وَلَا كَرَامَةَ ، لِإِجْمَاعِ جَمَاعَةٍ مِنْ أَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ عَلَى تَرْكِهِ ثُمَّ يَتَعَرَّفُ سِنَّهُ هَلْ يَحْتَمِلُ سَمَاعَهُ مِنْ شُيُوخِهِ الَّذِينَ يُحَدِّثُ عَنْهُمْ، فَقَدْ رَأَيْنَا مِنَ الْمَشَايِخِ جَمَاعَةً أَخْبَرُونَا بِسِنٍّ يَقْصُرُ عَنْ لِقَاءِ شُيُوخٍ، حَدَّثُوا عَنْهُمْ، ثُمَّ يَتَأَمَّلُ أُصُولَهُ أَعَتِيقَةٌ هِيَ أَمْ جَدِيدَةٌ؟ فَقَدْ نَبَغَ فِي عَصْرِنَا هَذَا جَمَاعَةٌ يَشْتَرُونَ الْكُتُبَ فَيُحَدِّثُونَ بِهَا، وَجَمَاعَةٌ يَكْتُبُونَ سَمَاعَاتِهِمْ بِخُطُوطِهِمْ فِي كُتُبٍ عَتِيقَةٍ فِي الْوَقْتِ فَيُحَدِّثُونَ بِهَا، فَمَنْ يَسْمَعُ مِنْهُمْ مِنْ غَيْرِ أَهْلَ الصَّنْعَةِ فَمَعْذُورٌ بِجَهْلِهِ، فَأَمَّا أَهْلُ الصَّنْعَةِ إِذَا سَمِعُوا مِنْ أَمْثَالِ هَؤُلَاءِ بَعْدَ الْخِبْرَةِ، فَفِيهِ جَرْحُهُمْ وَإِسْقَاطُهُمْ إِلَى أَنْ تَظْهَرَ تَوْبَتُهُمْ عَلَى أَنَّ الْجَاهِلَ بِالصَّنْعَةِ لَا يُعْذَرُ، فَإِنَّهُ يَلْزَمُهُ السُّؤَالُ عَمَّا لَا يَعْرِفُهُ وَعَلَى ذَلِكَ كَانَ السَّلَفُ رضي الله عنهم أَجْمَعِينَ
Bize Ebü'l-Abbâs Muhammed b. Ya‘kûb rivâyet etti. Bize el-Hasen b. Alî b. Affân el-Âmirî rivâyet etti. Bize Ebû Üsâme rivâyet etti; o da el-A‘meş'ten rivâyet ederek dedi ki: İbrâhîm hadisin sarrafıydı. Ben ashâbımızdan birinden bir hadis işittiğimde ona gelir ve hadisi ona arz ederdim.
حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ عَفَّانَ الْعَامِرِيُّ ، ثنا أَبُو أُسَامَةَ ، عَنِ الْأَعْمَشِ ، قَالَ: كَانَ إِبْرَاهِيمُ صَيْرَفِيَّ الْحَدِيثِ فَكُنْتُ إِذَا سَمِعْتُ الْحَدِيثَ مِنْ بَعْضِ أَصْحَابِنَا أَتَيْتُهُ فَعَرَضْتُهُ عَلَيْهِ "