el-Hatîb el-Bağdâdî'nin Rivayet İlminde el-Kifâye'si
الْكِفَايَةُ فِي عِلْمِ الرِّوَايَةِ لِلْخَطِيبِ الْبَغْدَادِيِّ
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yardımı yalnız O'ndan dileriz. Bize Şeyh Ebû Abdillâh b. Alî b. Ebî'l-Alâ el-Mıssîsî, Dımaşk'ta haber verdi. (O dedi ki:) Bize Ebû Bekr Ahmed b. Alî b. Sâbit el-Hatîb el-Bağdâdî el-Hâfız, bize gelip kendi ağzından rivayet etti, şöyle dedi: Hamd, bizi dosdoğru dinine hidâyet eden, bizi sırât-ı müstakîmine irşâd eden ve bize bol nimetlerinden bahşettiği için O'na hamdetmeyi ilham edip bunu diğer lütuflarına ek bir nimet kılan Allah'a mahsustur. O'nu, ihsanlarının şükründe kusurlu olduğunu itiraf eden birinin hamdiyle överim. Rızâsına yaklaştıracak ameller için O'ndan tevfik dilerim. Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur; öyle bir şehâdet ki, ona inananı ümidine ulaştırır ve Allah onu söyleyenin amelini saâdetle mühürler. Yine şehâdet ederim ki Muhammed O'nun seçkin kulu, yaratılmışların en hayırlısı ve insanları kendisine itaate çağıran elçisidir. O'nu apaçık hak ile gönderdi, sağlam şeriat ile ba's etti. Böylece şüphelerin karmaşasını giderdi, karanlıkların zifiri karanlıklarını aydınlattı. Küfür hizbini ve yardımcılarını yok etti, dinin alâmetlerini ve minâresini sağlamlaştırdı. Allah ona öyle bir salât etsin ki, bu salâtla ona dileğini versin ve onunla âhirette derecesini yükseltsin. Nebî kardeşlerine, onun hayırlı seçkin âline ve onlara ihsanla tâbi olanların hepsine de salât etsin. Emmâ ba'd: Şüphesiz Allah tebâreke ve teâlâ, mahlûkâtı cehlin galeyanından kurtardı ve insanları dalâletin süslerinden, konuşan Kitap ve doğru vahiy ile arındırdı ki bu ikisi insanlığın efendisi, seçkin peygamberimiz Muhammed'e indirilmiştir. Sonra ateşten kurtuluşu ve ... mekânından uzaklaşmayı vacip kıldı.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَبِهِ نَسْتَعِينُ، أَخْبَرَنَا الشَّيْخُ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ عَلِيِّ بْنِ أَبِي الْعَلَاءِ الْمِصِّيصِيُّ بِدِمِشْقَ نا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ ثَابِتٍ الْخَطِيبُ الْبَغْدَادِيُّ الْحَافِظُ قَدِمَ عَلَيْنَا مِنْ لَفْظِهِ قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِدِينِهِ الْقَوِيمِ، وَأَرْشَدَنَا إِلَى صِرَاطِهِ الْمُسْتَقِيمِ، وَأَلْهَمَنَا الْحَمْدَ لَهُ عَلَى مَا خَوَّلَنَا مِنْ جَزِيلِ نِعَمِهِ، وَجَعَلَهُ نِعْمَةً عَلَيْنَا مُضَافَةً إِلَى سَائِرِ مِنَنِهِ، أَحْمَدُهُ حَمْدَ مُعْتَرِفٍ بِالتَّقْصِيرِ فِيمَا يَلْزَمُهُ مِنْ شُكْرِ هِبَاتِهِ، وَأَسْأَلُهُ التَّوْفِيقَ لِلْعَمَلِ بِمَا يُقَرِّبُ إِلَى مَرْضَاتِهِ، وَأَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، شَهَادَةً تُبَلِّغُ مُعْتَقِدَهَا أَمَلَهُ، وَيَخْتِمُ اللَّهُ لِقَائِلِهَا بِالسَّعَادَةِ عَمَلَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ الْمُنْتَخَبُ مِنْ بَرِيَّتِهِ، وَرَسُولُهُ الدَّاعِي لِخَلْقِهِ إِلَى طَاعَتِهِ، أَرْسَلَهُ بِالْحَقِّ الْمُبِينِ، وَابْتَعَثَهُ بِالشَّرْعِ الْمَتِينِ، فَجَلَى غَوَامِضَ الشُّبُهَاتِ، وَأَنَارَ حَنَادِسَ الظُّلُمَاتِ، وَأَبَادَ حِزْبَ الْكُفْرِ وَأَنْصَارَهُ، وَشَيَّدَ أَعْلَامَ الدِّينِ وَمَنَارَهُ، صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ صَلَاةً يُعْطِيهِ فِيهَا أُمْنِيَّتَهُ، وَيَرْفَعُ بِهَا فِي الْآخِرَةِ دَرَجَتَهُ، وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَآلِهِ الْأَخْيَارِ الْمُنْتَخَبِينَ، وَتَابِعِيهِمْ بِالْإِحْسَانِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ، فَإِنَّ اللَّهَ تبارك وتعالى أَنْقَذَ الْخَلْقَ مِنْ ثَائِرَةِ الْجَهْلِ، وَخَلَّصَ الْوَرَقَ مِنْ زَخَارِفِ الضَّلَالَةِ بِالْكِتَابِ النَّاطِقِ وَالْوَحْيِ الصَّادِقِ، الْمُنَزَّلَيْنِ عَلَى سَيِّدِ الْوَرَى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، ثُمَّ أَوْجَبَ النَّجَاةَ مِنْ النَّارِ، وَالْبُعْدَ عَنْ مَنْزِلِ
Zillet ve hasâr, O'na emrini yerine getirip nehyedip sakındırdığından el çekmek suretiyle itaat eden kimse içindir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ} [Nûr Sûresi, 52. âyet] (Kim Allah'a ve Resûlüne itaat eder, Allah'tan korkar ve O'na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.) Allah'a itaat, O'nun Resûlüne itaatle; Resûlüne itaat ise onun sünnetine tâbi olmakla gerçekleşir. Zira sünnet, parlak bir nur, açık bir emir, aşikâr bir delil ve apaçık bir yoldur. Kim ona sımsıkı sarılırsa hidâyete erer, kim ondan yüz çevirirse sapıtır ve azar. Muhkem/sabit sünnetler ve eserler, nakledilen sahih hadisler ve haberler, Müslümanların her halükârda sığınağı, müminlerin amellerde merkezi olduğuna göre; zira İslam'ın ayakta durması ancak onların uygulanmasıyla mümkündür, dinin işinin sağlamlaşması da ancak onlara sarılmakla olur. Bu sebeple onların asıllarını korumak için gayret göstermek vacip olmuş, yolunun ihyasına dönük şeylerin teşviki de gerekli hale gelmiştir. Oysa zamanımız ehlinin bir kısmı, bütün gayretini hadis kitaplarına ve onları toplamaya sebatla harcamış; fakat öncekilerin (mütekaddimûn) yoluna sülûk etmeden, geçmiş selefin (selef-i mâzîn) nazarıyla râvi ve mervînin hâline bakmadan, reddedilen (merzûl) ve beğenilen (merzî) yolun temyîzini yapmadan, sünnetlerdeki ahkâmı istinbât etmeden ve onlarda helal-harama dair fıkhın (saklı olanın) ortaya çıkarılmasına yönelmeden (iş yapmışlardır). Bilakis hadisten sadece ismiyle yetinmişler, onu sahifelere yazıp kaydetmekle iktifâ etmişlerdir. Bunun için onlar ağmârdır (yol bilmezler), sadece kitap taşıyıcılarıdır. Oysa şiddetli meşakkatlere katlanmış, uzak beldelere seyahat etmişler; yorulmak ve bitkin düşmek onlara kolay gelmiş, konaklama ve yolculuk bineklerine binip durmuşlardır. Canlarını ve mallarını feda etmiş, korkulara ve dehşetlere atılmışlardır; başları dağınık, benizleri sararmış, karınları zayıflamış, bedenleri incelmiş hâlde. Vakitlerini isnâdın yüceliği (âlî isnad) için diyar diyar dolaşarak geçirirler. Ondan başka bir şey istemez, yalnızca onu ararlar. Adâleti sabit olmayan kişiden rivayet alırlar, emâneti câiz olmayandan işitirler, hadisinin sıhhatini bilmedikleri kişiden naklederler, işittiklerinin sübûtu hakkında da yakînleri yoktur. Ve ihticâc ederler...
الذُّلِ وَالخَسَارِ، لِمَنْ أَطَاعَهُ فِي امْتِثَالِ مَا أَمَرَ وَالْكَفِّ عَمَّا عَنْهُ نَهَى وَزَجَرَ، فَقَالَ: {وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ} [سورة: النور، آية رقم: ٥٢] وَطَاعَةُ اللَّهِ فِي طَاعَةِ رَسُولِهِ، وَطَاعَةُ رَسُولِهِ فِي اتِّبَاعِ سُنَّتِهِ، إِذْ هِيَ النُّورُ الْبَهِيُّ وَالْأَمْرُ الْجَلِيُّ وَالْحُجَّةُ الْوَاضِحَةُ وَالْمَحَجَّةُ الْلَائِحَةُ، مَنْ تَمَسَّكَ بِهَا اهْتَدَى، وَمَنْ عَدَلَ عَنْهَا ضَلَّ وَغَوَى. وَلَمَّا كَانَ ثَابِتُ السُّنَنِ وَالْآثَارِ وَصِحَاحُ الْأَحَادِيثِ الْمَنْقُولَةِ وَالْأَخْبَارِ مَلْجَأَ الْمُسْلِمِينَ فِي الْأَحْوَالِ، وَمَرْكَزَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الْأَعْمَالِ، إِذْ لَا قِوَامَ لِلْإِسْلَامِ إِلَّا بِاسْتِعْمَالِهَا، وَلَا ثَبَاتَ لِأَمْرِ الدِّينِ إِلَّا بِانْتِحَالِهَا، وَجَبَ الِاجْتِهَادُ فِي حِفْظِ أُصُولِهَا، وَلَزَمَ الْحَثُّ عَلَى مَا عَادَ بِعِمَارَةِ سَبِيلِهَا، وَقَدِ اسْتَفْرَغَتْ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ زَمَانِنَا وُسْعَهَا فِي كُتُبِ الْأَحَادِيثِ وَالْمُثَابَرَةِ عَلَى جَمْعِهَا مِنْ غَيْرِ أَنْ يَسْلُكُوا مَسْلَكَ الْمُتَقَدِّمِينَ، وَيَنْظُرُوا نَظَرَ السَّلَفِ الْمَاضِينَ فِي حَالِ الرَّاوِي وَالْمَرْوِيِّ، وَتَمْيِيزِ سَبِيلِ الْمَرْذُولِ وَالرَّضِيِّ، وَاسْتِنْبَاطِ مَا فِي السُّنَنِ مِنْ الْأَحْكَامِ، وَإِثَارَةِ الْمُسْتَوْدَعِ فِيهَا مِنَ الْفِقْهِ بِالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ، بَلْ قَنَعُوا مِنَ الْحَدِيثِ بِاسْمِهِ، وَاقْتَصَرُوا عَلَى كَتْبِهِ فِي الصُّحُفِ وَرَسْمِهِ، فَهُمْ أَغْمَارٌ، وَحَمَلَةُ أَسْفَارٍ، قَدْ تَحَمَّلُوا الْمَشَاقَّ الشَّدِيدَةَ، وَسَافَرُوا إِلَى الْبِلْدَانِ الْبَعِيدَةِ، وَهَانَ عَلَيْهِمُ الدَّأَبُ وَالْكَلَالُ، وَاسْتَوطَئُوا مَرَاكِبَ الْحِلِّ وَالِارْتِحَالِ، وَبَذَلُوا الْأَنْفُسَ وَالْأَمْوَالَ، وَرَكِبُوا الْمَخَاوِفَ وَالْأَهْوَالَ، شُعْثَ الرُّءُوسِ، شُحْبَ الْأَلْوَانِ، خُمْصَ الْبُطُونِ، نَوَاحِلَ الْأَبْدَانِ، يَقْطَعُونَ أَوْقَاتَهُمْ بِالسَّيْرِ فِي الْبِلَادِ لِمَا عَلَا مِنَ الْإِسْنَادِ، لَا يُرِيدُونَ شَيْئًا سِوَاهُ وَلَا يَبْتَغُونَ إِلَّا إِيَّاهُ، يَحْمِلُونَ عَمَّنْ لَا تَثْبُتُ عَدَالَتُهُ، وَيَسْمَعُونَ مِمَّنْ لَا تَجُوزُ أَمَانَتُهُ، وَيَرْوُونَ عَمَّنْ لَا يَعْرِفُونَ صِحَّةَ حَدِيثِهِ، وَلَا يَتَيَقَّنُ ثُبُوتُ مَسْمُوعِهِ، وَيَحْتَجُّونَ
Sahîfesini okumayı bilmeyen, rivâyet şartlarından hiçbirini yerine getiremeyen, semâ‘ ile icâzet arasını ayırd edemeyen, müsned ile mürsel, maktû‘ ile muttasıl arasını tefrik edemeyen, kendisine hadis rivâyet eden şeyhinin ismini, başkasından tahkik ettirinceye kadar ezberleyemeyen kimselerden; ayrıca fiil bakımından fâsık, mezhebi cihetinden zemmedilmiş, dininde bid‘at ehlinden olan ve bozuk itikadı kat‘iyyetle sabit kimselerden hadis yazarlar; hem de bunu câiz görürler ve rivâyetiyle amel etmeyi vâcib addederler — meğerki işitme (semâ‘) sâbit ve isnâd yüksek (âlî) olsun. İşte bu fiilleri, selef ulemâsı hakkında vakiaya (düşürücü söz söylemeye) yol açmış; bid‘at ehli ile hevâ ehli için onlara dil uzatma yolunu kolaylaştırmıştır. Nihâyet dinde fetvâ vermekle meşgul olanlardan bazı kimseler, kendini beğenmişlikle kendisini müctehid imamlardan biri zannederek, eserlerden yüz çevirip merdûd reye yönelmek ve ma‘lûl içtihadıyla dinde keyfî hüküm vermek sûretiyle hadisi ve ehlini zemmetmiştir. Bu ise onun için cehlin zirvesi ve fazilet mertebesinden nihayet derece kusurdur. Öyle bir kavme mensuptur ki onlar talebin zorluğundan ve onun içindeki meşakkat ile yorgunluğa katlanmaktan çekinmişler; hadisleri ezberlemek onlara ağır gelmiş, isnadlar kendilerine karışık gelmiş, onları zabtedememişler; ağır gelen şeyden kaçınmışlar, bilmedikleri şeye düşman kesilmişler; rahatı tercih etmiş, istirahati lezzetli bulmuşlar; sonra hak ettikleri vakitten önce meclislerde başköşeye geçmişler; kendilerini, hakkını vermedikleri ilme dil uzatmaya vermişlerdir. İçlerinden biri hadis rivâyetiyle iştigal edecek olursa, satın aldığı sahîfelerden yapar — bunları ne işitmiş ne de nakilcinin hâlini bilir; onları toplama külfetinden kurtulmuştur. Onlardan bir şey ezberlerse, bozu sağlamla karıştırır, sahihi sakime ilhak eder. Bir haberin isnâdı kendisine çevrilse veya bir eserle ilgili bir illet sorulsa; şaşırır, karmakarışık olur, sakalıyla oynar, sümkürür — gizli cehâletini örtmek için. Sanki değirmenindeki eşek gibidir. Sonra hadisi ezberleyip onunla iştigal edenlerden, kendisinin o alana girmeye gücünün yetmediğini görünce, o atlıları (hadis erbâbını) hor görmeye sığınır; o meydanda koşanlara dil uzatmayı kendine siper edinir.
بِمَنْ لَا يُحْسِنُ قِرَاءَةَ صَحِيفَتِهِ، وَلَا يَقُومُ بِشَيْءٍ مِنْ شَرَائِطِ الرِّوَايَةِ، وَلَا يُفَرِّقُ بَيْنَ السَّمَاعِ وَالْإِجَازَةِ، وَلَا يُمَيِّزُ بَيْنَ الْمُسْنَدِ وَالْمُرْسَلِ وَالْمَقْطُوعِ وَالْمُتَّصِلِ، وَلَا يَحْفَظُ اسْمَ شَيْخِهِ الَّذِي حَدَّثَهُ حَتَّى يَسْتَثْبِتَهُ مِنْ غَيْرِهِ، وَيَكْتُبُونَ عَنِ الْفَاسِقِ فِي فِعْلِهِ، الْمَذْمُومِ فِي مَذْهَبِهِ، وَعَنِ الْمُبْتَدِعِ فِي دِينِهِ، الْمَقْطُوعُ عَلَى فَسَادِ اعْتِقَادِهِ، وَيَرَوْنَ ذَلِكَ جَائِزًا، وَالْعَمَلُ بِرِوَايَتِهِ وَاجِبًا، إِذَا كَانَ السَّمَاعُ ثَابِتًا وَالْإِسْنَادُ مُتَقَدِّمًا عَالِيًا، فَجَرَّ هَذَا الْفِعْلُ مِنْهُمُ الْوَقِيعَةَ فِي سَلَفِ الْعُلَمَاءِ، وَسَهَّلَ طَرِيقَ الطَّعْنِ عَلَيْهِمْ لِأَهْلِ الْبِدَعِ وَالْأَهْوَاءِ، حَتَّى ذَمَّ الْحَدِيثَ وَأَهْلَهُ بَعْضُ مَنِ ارْتَسَمَ بِالْفَتْوَى فِي الدِّينِ، وَرَأَى عِنْدَ إِعْجَابِهِ بِنَفْسِهِ أَنَّهُ أَحَدُ الْأَئِمَّةِ الْمُجْتَهِدِينَ، بِصُدُوفِهِ عَنِ الْآثَارِ إِلَى الرَّأْيِ الْمَرْذُولِ، وَتَحَكُّمِهِ فِي الدِّينِ بِاجْتِهَادِهِ الْمَعْلُولِ، وَذَلِكَ مِنْهُ غَايَةُ الْجَهْلِ وَنِهَايَةُ التَّقْصِيرِ عَنْ مَرْتَبَةِ الْفَضْلِ، يَنْتَسِبُ إِلَى قَوْمٍ تَهَيَّبُوا كَدَّ الطَّلَبِ وَمُعَانَاةَ مَا فِيهِ مِنَ الْمَشَقَّةِ وَالنَّصَبِ، وَأَعْيَتْهُمُ الْأَحَادِيثُ أَنْ يَحْفَظُوهَا، وَاخْتَلَفَتْ عَلَيْهِمُ الْأَسَانِيدُ فَلَمْ يَضْبِطُوهَا، فَجَانَبُوا مَا اسْتَثْقَلُوا، وَعَادُوا مَا جَهِلُوا، وَآثَرُوا الدَّعَةَ وَاسْتَلَّذُوا الرَّاحَةَ، ثُمَّ تَصَدَّرُوا فِي الْمَجَالِسِ قَبْلَ الْحِينِ الَّذِي يَسْتَحِقُّونَهُ، وَأَخَذُوا أَنْفُسَهُمْ بِالطَّعْنِ عَلَى الْعِلْمِ الَّذِي لَا يُحْسِنُونَهُ ، إِنْ تَعَاطَى أَحَدُهُمْ رِوَايَةَ حَدِيثٍ فَمِنْ صُحُفٍ ابْتَاعَهَا، كُفِيَ مَئُونَةَ جَمْعِهَا مِنْ غَيْرِ سَمَاعٍ لَهَا وَلَا مَعْرِفَةٍ بِحَالِ نَاقِلِهَا، وَإِنْ حَفِظَ شَيْئًا مِنْهَا خَلَطَ الْغَثَّ بِالسَّمِينِ، وَأَلْحَقَ الصَّحِيحَ بِالسَّقِيمِ، وَإِنْ قُلِبَ عَلَيْهِ إِسْنَادُ خَبَرٍ أَوْ سُئِلَ عَنْ عِلَّةٍ تَتَعَلَّقُ بِأَثَرٍ؛ تَحَيَّرَ وَاخْتَلَطَ وَعَبَثَ بِلِحْيَتِهِ وَامْتَخَطَ، تَوْرِيَةً عَنْ مَسْتُورِ جَهَالَتِهِ، فَهُوَ كَالْحِمَارِ فِي طَاحُونَتِهِ، ثُمَّ رَأَى مِمَّنْ يَحْفَظُ الْحَدِيثَ وَيُعَانِيهِ مَا لَيْسَ فِي وُسْعِهِ الْجَرَيَانُ فِيهِ، فَلَجَأَ إِلَى الِازْدِرَاءِ بِفِرْسَانِهِ، وَاعْتَصَمَ بِالطَّعْنِ عَلَى الرَّاكِضِينَ فِي مَيْدَانِهِ
Bıyığını kırptı, zannımca kitaplar satın aldı ve fetva vermeye hazırlandı. Derken hadis ashâbını zikrettiler; o da: "Onlar bir şey değil, hiçbir değerleri yok" dedi. Ben de ona: "Sen namazı güzelce kılamıyorsun" dedim. "Ben mi?" dedi. "Evet" dedim. "Resûlullah (s.a.v.)'den, namaza başlayıp ellerini kaldırdığında ne ezberledin?" diye sordum. Sustu. "Peki, ellerini dizlerinin üzerine koyduğunda Resûlullah (s.a.v.)'den ne ezberledin?" dedim. Sustu. "Secde ettiğinde Resûlullah (s.a.v.)'den ne ezberledin?" dedim. Sustu. "Neden konuşmuyorsun? Sana: 'Sen namazı güzelce kılamıyorsun' demedim mi? Sana sadece: 'Sabah namazı iki rekât, öğle namazı dört rekât kılınır' denilmiş; işte buna sarıl! Bu, hadis ashâbını kötülemenden senin için daha hayırlıdır. Zira sen bir şey değilsin ve hiçbir şeyi güzelce yapamıyorsun." İşte fukaha içinde zikredilen bu kişinin durumu, daha önce zikrettiğimiz, hadise intisap ettiği hâlde ondan yalnızca işitme ve kitaplar edinme dışında bir nasibi olmayan kimsenin durumu gibidir. O, hadis ilminin çeşitlerini incelememiştir. Hadis ilmindeki muhakkikler ve o sahada ihtisas sahibi olanlara gelince, işte onlar imam âlimler, fazilet ve üstünlük sahibi efendi anlayışlı zâtlardır. Onlar ümmet için Resûl'ün ahkâmını korumuşlar, tenzîlin haberlerini bildirmişler, nâsih ve mensuhunu tespit etmişler, muhkem ve müteşâbihini ayırt etmişlerdir. Nebî (s.a.v.)'in sözlerini ve fiillerini derlemişler; uyanıklığında ve uykusunda, oturuşunda ve kalkışında, giyiminde ve bineğinde, yemesinde ve içmesinde, hatta tırnak kırıntısıyla ne yaptığına, ağzındaki balgamı nasıl çıkardığına ve her yaptığı fiil esnasındaki sözüne, keza şahit olduğu her duruma varıncaya kadar, onun (s.a.v.) kadrini yüceltmek ve kendisinden nakledilip ona izafe edilen şeylerin şerefini bilmek üzere hâllerini zabtetmişlerdir. Ayrıca sahâbesinin menkıbelerini, aşiretinin faziletli eserlerini muhafaza etmişler; peygamberlerin sîretlerini, evliyânın makamlarını ve fukahanın ihtilâfını ortaya koymuşlardır. Hadis ashâbının süneni zabtetme, toplama, onları madenlerinden istinbât etme ve yollarını inceleme gayreti olmasaydı, şeriat bâtıl olur, ahkâmı işlemez hâle gelirdi. Zira şeriat hükümleri mahfûz âsârdan istihrâc edilmekte ve menkul sünnetlerden elde edilmektedir. Kim İslâm'ın hakkını bilir ve dine hürmet göstermeyi vâcib görürse, Allah'ın tazim ettiği kimseleri hor görmeyi asla caiz görmez.
حَفَّ شَارِبَهُ ، وَأَظُنُّهُ قَدِ اشْتَرَى كُتُبًا وَتَعَبَّأَ لِلْفُتْيَا ، فَذَكَرُوا أَصْحَابَ الْحَدِيثِ ، فَقَالَ: لَيْسُوا بِشَيْءٍ ، وَلَيْسَ يَسْوُونَ شَيْئًا ، فَقُلْتُ لَهُ: أَنْتَ لَا تُحْسِنُ تُصَلِّي. قَالَ: أَنَا؟ قُلْتُ: نَعَمْ. قُلْتُ: إِيشْ تَحْفَظُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا افْتَتَحْتَ الصَّلَاةَ وَرَفَعْتَ يَدَيْكَ؟ فَسَكَتَ ، فَقُلْتُ: فَإِيشْ تَحْفَظُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا وَضَعْتَ يَدَيْكَ عَلَى رُكْبَتَيْكَ؟ فَسَكَتَ ، قُلْتُ: إِيشْ تَحْفَظُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا سَجَدْتَ؟ فَسَكَتَ ، قُلْتُ: مَا لَكَ لَا تَتَكَلَّمُ؟ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ: إِنَّكَ لَا تُحْسِنُ تُصَلِّي؟ أَنْتَ إِنَّمَا قِيلَ لَكَ: تُصَلَّى الْغَدَاةُ رَكْعَتَيْنِ ، وَالظُّهْرُ أَرْبَعًا ، فَالْزَمْ ذَا خَيْرٌ لَكَ مِنْ أَنْ تَذْكُرَ أَصْحَابَ الْحَدِيثِ ، فَلَسْتَ بِشَيْءٍ وَلَا تُحْسِنُ شَيْئًا " فَهَذَا الْمَذْكُورُ مَثَلُهُ فِي الْفُقَهَاءِ كَمَثَلِ مَنْ تَقَدَّمَ ذِكْرُنَا لَهُ مِمَّنِ انْتَسَبَ إِلَى الْحَدِيثِ وَلَمْ يَعْلَقْ بِهِ مِنْهُ غَيْرُ سَمَاعِهِ وَكُتُبِهِ ، دُونَ نَظَرِهِ فِي أَنْوَاعِ عِلْمِهِ. وَأَمَّا الْمُحَقِّقُونَ فِيهِ الْمُتَخَصِّصُونَ بِهِ فَهُمُ الْأَئِمَّةُ الْعُلَمَاءُ ، وَالسَّادَةُ الْفُهَمَاءُ ، أَهْلُ الْفَضْلِ وَالْفَضِيلَةِ وَالْمَرْتَبَةِ الرَّفِيعَةِ ، حَفِظُوا عَلَى الْأُمَّةِ أَحْكَامَ الرَّسُولِ ، وَأَخْبَرُوا عَنْ أَنْبَاءِ التَّنْزِيلِ ، وَأَثْبَتُوا نَاسِخَهُ وَمَنْسُوخَهُ ، وَمَيَّزُوا مُحْكَمَهُ وَمُتَشَابِهَهُ ، وَدَوَّنُوا أَقْوَالَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَأَفْعَالَهُ ، وَضَبَطُوا عَلَى اخْتِلَافِ الْأُمُورِ أَحْوَالَهُ ، فِي يَقَظَتِهِ وَمَنَامِهِ ، وَقُعُودِهِ وَقِيَامِهِ ، وَمَلْبَسِهِ وَمَرْكَبِهِ ، وَمَأْكَلِهِ وَمَشْرَبِهِ ، حَتَّى الْقُلَامَةِ مِنْ ظُفْرِهِ مَا كَانَ يَصْنَعُ بِهَا ، وَالنُّخَاعَةِ مِنْ فِيهِ كَيْفَ كَانَ يَلْفِظُهَا ، وَقَوْلِهِ عِنْدَ كُلِّ فِعْلٍ يُحْدِثُهُ ، وَكَذَا كُلُّ مَوْقِفٍ يَشْهَدُهُ ، تَعْظِيمًا لِقَدْرِهِ صلى الله عليه وسلم ، وَمَعْرِفَةً بِشَرَفِ مَا ذُكِرَ عَنْهُ ، وَعُزِيَ إِلَيْهِ ، وَحَفِظُوا مَنَاقِبَ صَحَابَتِهِ ، وَمَآثِرَ عَشِيرَتِهِ ، وَجَاءُوا بِسِيَرِ الْأَنْبِيَاءِ ، وَمَقَامَاتِ الْأَوْلِيَاءِ ، وَاخْتِلَافِ الْفُقَهَاءِ ، وَلَوْلَا عِنَايَةُ أَصْحَابِ الْحَدِيثِ بِضَبْطِ السُّنَنِ وَجَمْعِهَا وَاسْتِنْبَاطِهَا مِنْ مَعَادِنِهَا وَالنَّظَرِ فِي طُرُقِهَا ، لَبَطَلَتِ الشَّرِيعَةُ ، وَتَعَطَّلَتْ أَحْكَامُهَا ، إِذْ كَانَتْ مَسْتَخْرَجَةً مِنَ الْآثَارِ الْمَحْفُوظَةِ ، وَمُسْتَفَادَةً مِنَ السُّنَنِ الْمَنْقُولَةِ ، فَمَنْ عَرَفَ لِلْإِسْلَامِ حَقَّهُ وَأَوْجَبَ لِلدِّينِ حُرْمَتَهُ ، أَكْبَرَ أَنْ يَحْتَقِرَ مَنْ عَظَّمَ اللَّهُ
Allah teâlâ onun şânını yüceltti, makamını yükseltti; hüccetini izhar etti ve faziletini beyan etti. O ise (bu kişi) ta‘nıyla Resûl’ün hizbine, vahyin tâbilerine, dinin kaplarına ve ilmin hazinelerine yükselemedi. Ki Allah teâlâ onları kitabında zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kendilerine ihsan ile tâbi olanlardan Allah razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır” (Tevbe, 100). Muhaddis için şeref olarak yeter ki onun ismi Resûlullah’ın (s.a.v.) ismiyle birlikte anılsın ve zikri O’nun zikrine muttasıl olsun. “İşte bu Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir” (Hadîd, 21). Allah teâlânın bu mertebeye tahsis ettiği ve bu menzileye ulaştırdığı kimseye vâciptir ki Resûlullah’ın (s.a.v.) eserlerini ve sünnetini takip etmede gayretini sarf etsin, onları kaynaklarından talep etsin, ehlinden alsın, onlarla fıkıh yapsın ve ahkâmını inceleyip manalarını araştırsın, edepleriyle edeblensin; faydası az ve yararı uzak olan şeylerden, yani şâz ve münker rivayetleri talep etmekten, bâtıl ve mevzû haberleri takip etmekten yüz çevirsin; hadisin hakkını inceleme, ezberleme, tehzîb ve zabt konusunda eksiksiz yerine getirsin ve halinin gerektirdiği şekilde temayüz etsin ki onun zineti ve cemali kendisine dönsün. Zira
شَأْنَهُ وَأَعْلَى مَكَانَهُ ، وَأَظْهَرَ حُجَّتَهُ وَأَبَانَ فَضِيلَتَهُ ، وَلَمْ يَرْتَقِ بِطَعْنِهِ إِلَى حِزْبِ الرَّسُولِ وَأَتْبَاعِ الْوَحْيِ وَأَوْعِيَةِ الدِّينِ ، وَخَزَنَةِ الْعِلْمِ ، الَّذِينَ ذَكَرَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ ، فَقَالَ {وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ} [التوبة: ١٠٠] وَكَفَى الْمُحَدِّثَ شَرَفًا أَنْ يَكُونَ اسْمُهُ مَقْرُونًا بِاسْمِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ، وَذِكْرُهُ مُتَّصِلًا بِذِكْرِهِ {ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ} [الحديد: ٢١] ، وَالْوَاجِبُ عَلَى مَنْ خَصَّهُ اللَّهُ تَعَالَى بِهَذِهِ الْمَرْتَبَةِ ، وَبَلَّغَهُ إِلَى هَذِهِ الْمَنْزِلَةِ ، أَنْ يَبْذُلَ مَجْهُودَهُ فِي تَتَبُّعِ آثَارِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَسُنَّتِهِ ، وَطَلَبِهَا مِنْ مَظَانِّهَا ، وَحَمْلِهَا عَنْ أَهْلِهَا ، وَالتَّفَقُّهِ بِهَا وَالنَّظَرِ فِي أَحْكَامِهَا ، وَالْبَحْثِ عَنْ مَعَانِيهَا وَالتَّأَدُّبِ بِآدَابِهَا ، وَيَصْدِفَ عَمَّا يَقِلُّ نَفْعُهُ وَتَبْعُدُ فَائِدَتُهُ ، مِنْ طَلَبِ الشَّوَاذِّ وَالْمُنْكَرَاتِ ، وَتَتَبُّعِ الْأَبَاطِيلِ وَالْمَوْضُوعَاتِ ، وَيُوَفِّيَ الْحَدِيثَ حَقَّهُ مِنَ الدِّرَاسَةِ وَالْحِفْظِ وَالتَّهْذِيبِ وَالضَّبْطِ ، وَيَتَمَيَّزَ بِمَا تَقْتَضِيهِ حَالُهُ ، وَيَعُودُ عَلَيْهِ زَيْنُهُ وَجَمَالُهُ ، فَقَدْ
Bize Benî Hâşim'in mevlâsı Ebu'l-Hüseyin Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Hammâd el-Vâiz haber verdi. Dedi ki: Bize Ebû Bekr Yûsuf b. Ya‘kūb b. İshak b. el-Bühlûl el-Ezrak imlâen rivayet etti. Bana dedem Ebû Ya‘kūb İshak b. el-Bühlûl anlattı. Bize Süfyân ve Ya‘lâ, İsmâîl b. Ebî Hâlid'den, o Kays'tan, o Abdullah'tan rivayet etti —Ya‘lâ merfû, Süfyân mevkuf olarak rivayet etti— dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ancak iki kişiye gıpta edilir: Allah'ın hikmet verdiği ve onunla amel eden adam ile Allah'ın mal verdiği ve onu hak yolunda harcayan adam." Ben, Allah Teâlâ'nın meşîeti ve tevfîki ile bu kitapta, hadis talebesinin bilmeye ihtiyaç duyduğu ve fıkıh talebesinin ezberlemeye ve incelemeye muhtaç olduğu şeyleri zikredeceğim: Usûl-i hadîs ilminin ve şartlarının beyanı; râvî ve nâkillerin selefinin bu husustaki mezheplerinden faydası çok ve yararı genel olanları şerh edeceğim ki bununla muhaddislerin dini korumadaki faziletine ve içtihatlarına, aşırı gidenlerin tahrifini ve bâtılcuların uydurmalarını reddetmelerine delil getirilir. Cerh ve ta‘dîlin, tashîh ve ta‘lîlin usûllerinin beyanı; huffâzın elfâza riâyet konusundaki kavilleri; tedlîsin hükmü; merâsîl ile ihticâc; gaflet ehlinden ve rivayeti zabtedemeyen kimseden nakil; kötü mezhebinden dolayı kendisinden semâ‘dan kaçınılan kimsenin zikri; râviye arz; "haddesenâ", "ahberanâ" ve "enbe'enâ" ifadeleri arasındaki fark; hadiste lahn ve hatanın düzeltilmesinin cevazı; âhâd haberlerle amel etmenin vücûbu ve bunu inkâr edene karşı hüccet; şek ve galabe-i zann üzere rivayetin hükmü; ibarelerin farklılığı sebebiyle rivayetlerin ihtilâfı; küçüğün semâ‘ının ne zaman sahih olduğu; münâvele, icâzet ve mükâtebenin sıhhat şartları hakkında gelen rivayetler ve bunlar dışında, üzerinde tefekkür eden ve nihayetinde ona muttali olan kimsenin vakıf olacağı diğer hususlar. Allah'tan yardım dilerim; O bana yeter, O ne güzel vekildir.
أَخْبَرَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ حَمَّادٍ الْوَاعِظُ مَوْلَى بَنِي هَاشِمٍ قَالَ: ثنا أَبُو بَكْرٍ يُوسُفُ بْنُ يَعْقُوبَ بْنِ إِسْحَاقَ بْنِ الْبُهْلُولِ الْأَزْرَقُ إِمْلَاءً، حَدَّثَنِي جَدِّي أَبُو يَعْقُوبَ إِسْحَاقُ بْنُ الْبُهْلُولِ، ثنا سُفْيَانُ ، وَيَعْلَى ، عَنْ إِسْمَاعِيلَ يَعْنِي ابْنَ أَبِي خَالِدٍ ، عَنْ قَيْسٍ ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ ـ رَفَعَهُ يَعْلَى وَوَقَفَهُ سُفْيَانُ ـ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «لَا حَسَدَ إِلَّا فِي اثْنَتَيْنِ ، رَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ حِكْمَةً فَهُوَ يَقُولُ بِهَا ، وَرَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ مَا لًا فَهُوَ يُنْفِقُهُ فِي حَقِّهِ» وَأَنَا أَذْكُرُ بِمَشِيئَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَتَوْفِيقِهِ فِي هَذَا الْكِتَابِ مَا بِطَالِبِ الْحَدِيثِ حَاجَةٌ إِلَى مَعْرِفَتِهِ ، وَبِالْمُتَفَقِّهِ فَاقَةٌ إِلَى حِفْظِهِ وَدِرَاسَتِهِ ، مِنْ بَيَانِ أُصُولِ عَلْمِ الْحَدِيثِ وَشَرَائِطِهِ ، وَأَشْرَحُ مِنْ مَذَاهِبِ سَلَفِ الرُّوَاةِ وَالنَّقَلَةِ فِي ذَلِكَ مَا يَكْثُرُ نَفْعُهُ وُتَعُمُّ فَائِدَتُهُ ، وَيُسْتَدَلُّ بِهِ عَلَى فَضْلِ الْمُحَدِّثِينَ وَاجْتِهَادِهِمْ فِي حِفْظِ الدِّينِ ، وَنَفْيِهِمْ تَحْرِيفَ الْغَالِينَ ، وَانْتِحَالَ الْمُبْطِلِينَ ، بِبَيَانِ الْأُصُولِ مِنَ الْجَرْحِ وَالتَّعْدِيلِ ، وَالتَّصْحِيحِ وَالتَّعْلِيلِ ، وَأَقْوَالِ الْحُفَّاظِ فِي مُرَاعَاةِ الْأَلْفَاظِ ، وَحُكْمِ التَّدْلِيسِ وَالِاحْتِجَاجِ بِالْمَرَاسِيلِ ، وَالنَّقْلِ عَنْ أَهْلِ الْغَفْلَةِ وَمَنْ لَا يَضْبِطُ الرِّوَايَةَ ، وَذِكْرِ مَنْ يُرْغَبُ عَنِ السَّمَاعِ مِنْهُ لِسُوءِ مَذْهَبِهِ ، وَالْعَرْضِ عَلَى الرَّاوِي ، وَالْفَرَقِ بَيْنَ قَوْلِ «حَدَّثَنَا» وَأَخْبَرَنَا «وَأَنْبَأَنَا» ، وَجَوَازِ إِصْلَاحِ اللَّحْنِ وَالْخَطَأِ فِي الْحَدِيثِ ، وَوُجُوبِ الْعَمَلِ بِأَخْبَارِ الْآحَادِ ، وَالْحُجَّةِ عَلَى مَنْ أَنْكَرَ ذَلِكَ ، وَحُكْمِ الرِّوَايَةِ عَلَى الشَّكِّ وَغَلَبَةِ الظَّنِّ ، وَاخْتِلَافِ الرِّوَايَاتِ بِتَغَايُرِ الْعِبَارَاتِ ، وَمَتَى يَصِحُّ سَمَاعُ الصَّغِيرِ ، وَمَا جَاءَ فِي الْمُنَاوَلَةِ وَشَرَائِطِ صِحَّةِ الْإِجَازَةِ وَالْمُكَاتَبَةِ ، وَغَيْرِ ذَلِكَ مِمَّا يَقِفُ عَلَيْهِ مَنْ تَأَمَّلَهُ ، وَنَظَرَ فِيهِ إِذَا انْتَهَى إِلَيْهِ ، وَبِاللَّهِ أَسْتَعِينُ وَهُوَ حَسْبِي وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Bâb: Allah Teâlâ'nın Kitabı'nın hükmü ile Resûlullah (s.a.v.)'in Sünneti'nin hükmü arasında, amel etmenin vücûbu ve teklîfin lüzumu bakımından eşitlik hakkında gelen rivayetler
بَابُ مَا جَاءَ فِي التَّسْوِيَةِ بَيْنَ حُكْمِ كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى وَحُكْمِ سَنَةِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ، فِي وُجُوبِ الْعَمَلِ وَلُزُومِ التَّكْلِيفِ
Bize Ebû Alî el-Hasan b. Ebî Bekir b. Şâzân haber verdi; bize Mukrem b. Ahmed b. Muhammed b. Mukrem el-Kâdî anlattı; bize Muhammed b. Ahmed b. el-Velîd b. Burd el-Entâkî rivayet etti, dedi ki: Bize Muhammed b. Îsâ —yani İbnü't-Tabbâ‘— rivayet etti, dedi ki: Bize Eş‘as b. Şu‘be el-Mıssîsî rivayet etti; bize Ertae b. el-Münzir rivayet etti, dedi ki: Hakîm b. Umeyr'i şöyle derken işittim; el-‘İrbâd b. Sâriye'den rivayet ediyordu: Nebî (s.a.v.) Hayber'e indi, beraberinde sahabesinden kim varsa onlarla birlikteydi. Hayber'in sahibi çok şiddetli bir hile yaptı. Derken Resûlullah'a (s.a.v.) gelip şöyle dedi: «Ey Muhammed! Siz eşeklerimizi boğazlayıp sığırlarımızı yemeye, kadınlarımızı dövmeye ve evlerimize girmeye mi kalkışıyorsunuz?» Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) öfkelendi ve şöyle buyurdu: «Ey İbn Avf! Kalk, atına bin ve insanlara şöyle seslen: Biliniz ki cennet ancak mü'minlere helaldir; ve namaza toplanın!» Bunun üzerine toplandılar; Nebî (s.a.v.) onlara namaz kıldırdı, sonra ayağa kalkıp şöyle buyurdu: «Kendisine koltuk kurup yaslanmış bir kimsenin, tokluktan karnı şişmiş halde, Allah'ın haram kıldığı bir şeyin ancak Kur'an'da olanlar olduğunu sanması ne kadar da yetersiz bir düşüncedir! İyi bilin ki, Vallahi ben birçok şeyleri haram kıldım, yasakladım ve öğüt verdim. Bunlar Kur'an kadar veya daha fazladır. Size yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan her hayvan helal olmaz; evcil eşekler de helal olmaz; ehli kitabın evlerine izinsiz girmeniz helal olmaz; mallarını yemek de —gönül hoşluğuyla verdikleri dışında— helal olmaz; kadınlarını dövmek de —kendilerine düşen şeyi ödedikleri takdirde— helal olmaz.» ⦗ص: 10⦘
أَخْبَرَنَا أَبُو عَلِيٍّ الْحَسَنُ بْنُ أَبِي بَكْرِ بْنِ شَاذَانَ، أنا مُكْرَمُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ مُكْرَمٍ الْقَاضِي، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ الْوَلِيدِ بْنِ بُرْدٍ الْأَنْطَاكِيُّ ، قَالَ: ثنا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى يَعْنِي ابْنَ الطَّبَّاعِ ، قَالَ: ثنا أَشْعَثُ بْنُ شُعْبَةَ الْمِصِّيصِيُّ، حَدَّثَنَا أَرْطَأَةُ بْنُ الْمُنْذِرِ ، قَالَ: سَمِعْتُ حَكِيمَ بْنَ عُمَيْرٍ ، يُحَدِّثُ عَنِ الْعِرْبَاضِ بْنِ سَارِيَةَ ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم نَزَلَ خَيْبَرَ وَمَعَهُ مَنْ مَعَهُ مِنْ أَصْحَابِهِ ، وَمَكَرَ صَاحِبُ خَيْبَرَ مَكْرًا مَارِدًا فَأَقْبَلَ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ ، أَلَكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا حُمُرَنَا وَتَأْكُلُوا بَقَرَنَا وَتَضْرِبُوا نِسَاءَنَا وَتَدْخُلُوا بُيُوتَنَا ، فَغَضِبَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ، فَقَالَ: " يَا ابْنَ عَوْفٍ ، قُمْ فَارْكَبْ فَرَسَكَ ، فَنَادِ فِي النَّاسِ: أَلَا إِنَّ الْجَنَّةَ لَا تَحِلُّ إِلَّا لمُؤْمِنٍ ، وَأَنِ اجْتَمِعُوا إِلَى الصَّلَاةِ " فَاجْتَمَعُوا فَصَلَّى بِهِمُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ قَامَ فَقَالَ: «بِحَسْبِ امْرِئٍ قَدْ شَبِعَ وَبَطِنَ وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ ، لَا يَظُنُّ أَنَّ لِلَّهِ حَرَامًا إِلَّا مَا فِي الْقُرْآنِ ، وَإِنِّي وَاللَّهِ قَدْ حَرَّمْتُ وَنَهَيْتُ وَوَعَظْتُ بِأَشْيَاءَ إِنَّهَا لَمِثْلُ الْقُرْآنِ أَوْ أَكْثَرُ ، لَا يَحِلُّ لَكُمْ مِنَ السِّبَاعِ كُلَّ ذِي نَابٍ ، وَلَا الْحُمُرَ الْأَهْلِيَّةَ وَلَا أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتَ أَهْلِ الْكِتَابِ ⦗ص: ١٠⦘ إِلَّا بِإِذْنٍ ، وَلَا أَكْلَ أَمْوَالِهِمْ إِلَّا مَا طَابُوا بِهِ نَفْسًا ، وَلَا ضَرْبَ نِسَائِهِمْ إِذَا أَعْطَوُا الَّذِي عَلَيْهِمْ»
Bize, Nişâbur'da Kādî Ebû Bekir Ahmed b. el-Hasan b. Ahmed el-Hîrî haber verdi. Bize Ebü'l-Abbas Muhammed b. Ya'kūb el-Esam rivayet etti. Bize Rebî' b. Süleyman haber verdi, dedi ki: Bize eş-Şâfi'î rivayet etti. Bize Süfyân haber verdi. (Tahvîl) Ve bize, İsfahan'da Ebû Nu'aym Ahmed b. Abdullah b. Ahmed b. İshak el-Hâfız haber verdi. Bize Ebû Alî Muhammed b. Ahmed b. el-Hasan es-Savvâf rivayet etti. Bize Bişr b. Mûsâ rivayet etti. Bize el-Humeydî rivayet etti. Bize Süfyân rivayet etti, dedi ki: Bize Sâlim Ebü'n-Nadr, Ubeydullah b. Ebî Râfi'den, o da babasından rivayet etti, dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Sizden birinizi kendisine emrimden -emrettiğim veya nehyettiğim bir şey- geldiğinde koltuğuna yaslanmış olarak, 'Bilmiyoruz, biz Allah'ın Kitabı'nda ne bulduksa ona uyarız' derken bulmayayım." (Bu, el-Humeydî'nin lafzıdır.)
أَخْبَرَنَا الْقَاضِي أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ أَحْمَدَ الْحِيرِيُّ بِنَيْسَابُورَ، ثنا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ الْأَصَمُّ، أنا الرَّبِيعُ بْنُ سُلَيْمَانَ ، قَالَ: نا الشَّافِعِيُّ، أنا سُفْيَانُ ، ح وَأَخْبَرَنَا أَبُو نُعَيْمٍ أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ إِسْحَاقَ الْحَافِظُ بِأَصْبَهَانَ، ثنا أَبُو عَلِيٍّ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ الْحَسَنِ الصَّوَّافُ ثنا بِشْرُ بْنُ مُوسَى، ثنا الْحُمَيْدِيُّ، ثنا سُفْيَانُ ، قَالَ: ثنا سَالِمٌ أَبُو النَّضْرِ ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي رَافِعٍ ، عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: " لَا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ ، يَأْتِيِهِ الْأَمْرُ مِنْ أَمْرِي مِمَّا أَمَرْتُ بِهِ أَوْ نَهَيْتُ عَنْهُ ، فَيَقُولُ: لَا نَدْرِي ، مَا وَجَدْنَا فِي كِتَابِ اللَّهِ اتَّبَعْنَاهُ " - لَفْظُ الْحُمَيْدِيِّ
Bana Ebü'l-Kāsım el-Ezherî haber verdi. Bize Muhammed b. el-Muzaffer el-Hâfız rivayet etti. Bize Ahmed b. İbrahim b. Hallâd el-Askerî rivayet etti. Bize Muhammed b. Mûsâ ed-Dûlâbî rivayet etti. Bize Abbâd b. Suheyb rivayet etti. Bize Abbâd b. Kesîr rivayet etti. Bize Muhammed b. el-Münkedir rivayet etti. Dedi ki: Câbir b. Abdullah’ı (r.a.) şöyle derken işittim: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Dikkat edin! Bir adam benden bir hadis kendisine ulaşır da koltuğuna yaslanmış halde: ‘Bunu bilmiyorum. Size Kur’ân yeter.’ der. Kim benden bir hadis kendisine ulaşır da onu yalanlarsa veya bile bile bana yalan isnat ederse, cehennemdeki yerini hazırlasın."
أَخْبَرَنِي أَبُو الْقَاسِمِ الْأَزْهَرِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُظَفَّرِ الْحَافِظُ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنِ خَلَّادٍ الْعَسْكَرِيُّ، ثنا مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى الدُّولَابِيُّ، حَدَّثَنَا عَبَّادُ بْنُ صُهَيْبٍ، ثنا عَبَّادُ بْنُ كَثِيرٍ، ثنا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُنْكَدِرِ ، قَالَ: سَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: " أَلَا عَسَى رَجُلٌ أَنْ يَبْلُغَهُ عَنِّي حَدِيثٌ وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ فَيَقُولُ: لَا أَدْرِي مَا هَذَا ، عَلَيْكُمْ بِالْقُرْآنِ ، فَمَنْ بَلَغَهُ عَنِّي حَدِيثٌ فَكَذَّبَ بِهِ أَوْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ "
Bize Ebû Nuaym el-Hâfız haber verdi; bize Muhammed b. Ahmed b. el-Hasan rivayet etti; bize Bişr b. Mûsâ rivayet etti; bize el-Humeydî rivayet etti; bize Süfyân rivayet etti. O, Mansûr b. el-Mu‘temir'den; o, İbrahim en-Nehaî'den; o, Alkame'den (rivayet etti) ki: Benî Esed kabilesinden bir kadın, Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)'a gelerek şöyle dedi: “Bana ulaştığına göre sen şöyle böyle, dövme yapan ve yaptıran kadınlara lanet etmişsin. Hâlbuki ben Mushaf'ın iki kapağı arasındakileri (Kur'an'ı) okudum, senin söylediğini orada bulamadım. Üstelik ben senin aileni de bundan şüpheleniyorum.” Bunun üzerine Abdullah (r.a.) ona: “Haydi içeri gir de bak” dedi. Kadın içeri girip baktı, hiçbir şey görmedi. Sonra çıkıp: “Hiçbir şey görmedim” dedi. Abdullah (r.a.) ona: “Peki sen {Resûl size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının} [Haşr 59/7] âyetini okumadın mı?” dedi. Kadın: “Evet okudum” dedi. Abdullah (r.a.): “İşte o budur” buyurdu.
أَخْبَرَنَا أَبُو نُعْيَمٍ الْحَافِظُ ، نا مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ الْحَسَنِ، ثنا بِشْرُ بْنُ مُوسَى، حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ، ثنا سُفْيَانُ ، عَنْ مَنْصُورِ بْنِ الْمُعْتَمِرِ ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ النَّخَعِيِّ ، عَنْ عَلْقَمَةَ ، " أَنَّ امْرَأَةً ، مِنْ بَنِي أَسَدٍ أَتَتْ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ فَقَالَتْ: إِنَّهُ بَلَغَنِي أَنَّكَ لَعَنْتَ ذَيْتَ وَذَيْتَ وَالْوَاشِمَةَ وَالْمُسْتَوْشِمَةَ ، وَإِنِّي قَرَأْتُ مَا بَيْنَ اللَّوْحَيْنِ فَلَمْ أَجِدِ الَّذِي تَقُولُ ، وَإِنِّي لَأَظُنُّ عَلَى أَهْلِكَ مِنْهَا ، قَالَ: فَقَالَ لَهَا عَبْدُ اللَّهِ فَادْخُلِي فَانْظُرِي ، فَدَخَلَتْ فَنَظَرَتْ فَلَمْ تَرَ شَيْئًا ، ثُمَّ خَرَجَتْ فَقَالَتْ: لَمْ أَرَ شَيْئًا ، فَقَالَ لَهَا عَبْدُ اللَّهِ: أَمَا قَرَأْتِ {وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا} [الحشر: ٧] قَالَتْ: بَلَى ، قَالَ: فَهُوَ ذَاكِ "
Bize Ebü’l-Hasan Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Rızk es-Sânî, Bağdat’ta; Ebû Hafs Ömer b. Ahmed b. Ebî Amr el-Bezzâz, Ukberâ’da; Ebü’l-Hasan Alî b. Ahmed b. Hârûn el-Muaddil, Nehrevân’da haber verip şöyle dediler: Muhammed b. Yahyâ b. Ömer b. Alî b. Harb et-Tâî bize tahdîs etti; Alî b. Harb, Süfyân b. Uyeyne’den, o ez-Zührî’den, o da Alî b. Hüseyin’den rivayet etti. (Harf-i tahvil:) Bir diğer rivayette ise bize Ebû Muhammed Abdullah b. Yahyâ b. Abdülcebbâr es-Sükkârî haber verdi; Muhammed b. Ahmed b. Hasan es-Savvâf bize ihbâr edip şöyle dedi: Bişr b. Mûsâ, Humeydî, Süfyân, ez-Zührî vasıtasıyla bize tahdîs etti; ez-Zührî bana dedi: Alî b. Hüseyin, Amr b. Osman b. Affân’dan, o da Üsâme b. Zeyd’den rivayet etti. Üsâme b. Zeyd şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: «Müslüman kâfirden miras alamaz, kâfir de Müslümandan miras alamaz.» Allah Teâlâ, kocasının kendisini üç talakla boşadığı kadın hakkında şöyle buyurmuştur: «Artık ondan sonra, o başka bir kocayla nikâhlanıncaya kadar ona helâl olmaz.» [Bakara Suresi, 230. âyet] Bu âyetin yalnızca nikâh akdini kastetme ihtimali olduğu gibi, hem akdi hem de fiilî beraberliği birlikte kastetme ihtimali de vardır. İşte Sünnet, burada kastedilenin, akitten sonraki fiilî beraberlik (temas) olduğunu beyan etmiştir.
أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ رِزْقٍ الثَّانِي بِبَغْدَادَ، وَأَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ أَبِي عَمْرٍو الْبَزَّازُ بِعُكْبَرَا وَأَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ هَارُونَ الْمُعَدِّلُ بِالنَّهْرَوَانِ قَالُوا: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى بْنِ عُمَرَ بْنِ عَلِيِّ بْنِ حَرْبٍ الطَّائِيُّ، ثنا عَلِيُّ بْنُ حَرْبٍ، ثنا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ ، عَنِ الزُّهْرِيِّ ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ ، ح وَأَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يَحْيَى بْنِ عَبْدِ الْجَبَّارِ السُّكَّرِيُّ، أنا مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ الْحَسَنِ الصَّوَّافُ ، قَالَ: ثنا بِشْرُ بْنُ مُوسَى، ثنا الْحُمَيْدِيُّ، ثنا سُفْيَانُ، ثنا الزُّهْرِيُّ، أَخْبَرَنِي عَلِيُّ بْنُ حُسَيْنٍ ، عَنْ عَمْرِو بْنِ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ ، عَنْ أُسَامَةَ بْنِ زَيْدٍ ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «لَا يَرِثُ الْمُسْلِمُ الْكَافِرَ وَلَا الْكَافِرُ الْمُسْلِمَ» وَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْمَرْأَةِ يُطَلِّقُهَا زَوْجُهَا ثَلَاثًا {فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتَّى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ} [البقرة: ٢٣٠] ، وَاحْتَمَلَ ذَلِكَ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِهِ عَقْدَ النِّكَاحِ وَحْدَهُ ، وَاحْتَمَلَ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِهِ الْعَقْدَ وَالْإِصَابَةَ مَعًا ، فَبَيَّنَتِ السُّنَّةُ أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ الْإِصَابَةُ بَعْدَ الْعَقْدِ
Bize, Basra'da Kādî Ebû Ömer el-Kāsım b. Ca‘fer b. Abdilvâhid el-Hâşimî haber verdi; bize Ebû Alî Muhammed b. Ahmed b. Amr el-Lü'lüiyye rivâyet etti; bize Ebû Dâvûd Süleymân b. el-Eş‘as rivâyet etti; bize Ahmed b. Sâlih ile Vehb b. Beyân rivâyet etti; ikisi de dedi: Ebû Dâvûd şöyle dedi: Bize İbnü's-Serh da rivâyet etti; bize İbn Vehb haber verdi; dedi: Bana Yûnus, İbn Şihâb'dan; o da Urve ve Amre'den; onlar da Âişe (r.anhâ)'dan; o da Nebî (s.a.v.)'den rivâyet etti ki şöyle buyurdu: «Hırsızın eli, çeyrek dinarda ve daha yukarısında kesilir.» Ahmed b. Sâlih şöyle dedi: «Kesme işlemi çeyrek dinarda ve daha yukarısındadır.» Zikrettiğimiz hususun Kitap ve Sünnet'te pek çok benzeri (nazîresi) bulunmakla birlikte, biz bunlardan sadece zikrettiklerimizle iktifa ettik.
أَخْبَرَنَا الْقَاضِي أَبُو عُمَرَ الْقَاسِمُ بْنُ جَعْفَرِ بْنِ عَبْدِ الْوَاحِدِ الْهَاشِمِيُّ ، بِالْبَصْرَةِ، حَدَّثَنَا أَبُو عَلِيٍّ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَمْرٍو اللُّؤْلُؤِيُّ، ثنا أَبُو دَاوُدَ سُلَيْمَانُ بْنُ الْأَشْعَثِ، ثنا أَحْمَدُ بْنُ صَالِحٍ ، وَوَهْبُ بْنُ بَيَانٍ ، قَالَا: ثنا قَالَ أَبُو دَاوُدَ: وَحَدَّثَنَا ابْنُ السَّرْحِ، أنا ابْنُ وَهْبٍ ، قَالَ: أَخْبَرَنِي يُونُسُ ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ ، عَنْ عُرْوَةَ ، وَعَمْرَةَ ، عَنْ عَائِشَةَ ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «تُقْطَعُ يَدُ السَّارِقِ فِي رُبْعِ دِينَارٍ فَصَاعِدًا» قَالَ أَحْمَدُ بْنُ صَالِحٍ: «الْقَطْعُ فِي رُبْعِ دِينَارٍ فَصَاعِدًا» وَلِمَا ذَكَرْنَاهُ نَظَائِرُ كَثِيرَةٌ فِي الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ ، اقْتَصَرْنَا مِنْهَا عَلَى مَا أَوْرَدْنَاهُ
Bize, Basra'da Ebü'l-Hasan Ali b. Ahmed b. Muhammed b. Bekrân el-Kavvî haber verdi; dedi ki: Bize Hasan b. Muhammed b. Osman el-Fesevî nakletti; bize Ya'kub b. Süfyân nakletti; bize Muhammed b. Ukbe nakletti; bize Ebû İshâk el-Fezârî, Evzâî'den, o da Hassân b. Atıyye'den nakletti. (Hassân b. Atıyye) dedi ki: «Cebrail (aleyhisselâm), Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur'ân ve Sünnet ile inerdi; Sünnet, Kur'ân'ı tefsir ederdi.»
أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ بَكْرَانَ الْقَوِّيُّ بِالْبَصْرَةِ ، قَالَ: ثنا الْحَسَنُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عُثْمَانَ الْفَسَوِيُّ، ثنا يَعْقُوبُ بْنُ سُفْيَانَ، ثنا مُحَمَّدُ بْنُ عُقْبَةَ، ثنا أَبُو إِسْحَاقَ الْفَزَارِيُّ ، عَنِ الْأَوْزَاعِيِّ ، عَنْ حَسَّانَ بْنِ عَطِيَّةَ ، قَالَ: «كَانَ جِبْرِيلُ يَنْزِلُ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بِالْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ تُفَسِّرُ الْقُرْآنَ»