Cerh ve Ta'dil - Kâsımî - [Cerh ve Ta'dil] - Telif: Üstad-ı Kâmil, Âmil Âlim, Hakikat Araştırmacısı, Şam Âlimi Şeyh Cemâleddin el-Kāsımî ed-Dımaşkī. Müessesetü’r-Risâle; cilt sayısı: 1. Onu el-Mektebetü’ş-Şâmile’ye hazırlayan: Tevfik b. Muhammed el-Kureyşî —Allah onu ve ana-babasını bağışlasın—. [Kitabın numaralandırması matbu nüshaya uygundur ve haşiyelerle desteklenmiştir.]
الجرح والتعديل - القاسميـ[الجرح والتعديل]ـ تأليف الأستاذ العالم العامل البحاثة عالم الشامالشيخ جمال الدين القاسمي الدمشقي مؤسسة الرسالة عدد الأجزاء: ١.أَعَدَّهُ لِلْمَكْتَبَةِ الشَّامِلَةِ / توفيق بن محمد القريشي، - غَفَرَ اللهُ لَهُ وَلِوَالِدَيْهِ -.[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع وهو مذيل بالحواشي].
1399 Hicrî / 1979 Milâdî yılı baskısı. Müessesetü'r-Risâle – Beyrut, Suriye Caddesi, Samadi ve Saliha Binası.
طبعة سنة ١٣٩٩ هـ - ١٩٧٩ م مؤسسة الرسالة - بيروت شارع سوريا بناية صمدي وصالحة
Cerh ve Ta‘dîl konusunda Şeyh Cemâleddîn el-Kâsımî’nin bu eseri, yüce bir araştırma ve mühim bir taleptir. İnsanların ihtilaf ettiği bu bâbta özün özünü teşkil edecek bir şey yazmak için vakit ayırma düşüncesi uzun süre nefsimde dolaşmıştı; ta ki taassubun nefislere galip gelmesi ve onların sünnet ravileri olan büyük muhaddislerin ve ümmete hidayet edenlerin meşrebini terk etmeleri sebebiyle, nihayet bana bir fırsat doğdu ve bu fırsatta İmam Buhârî için, çeşitli tercümelerle detaylandırdığım geniş bir hal tercümesi kaleme aldım. Bunlardan biri de 'Buhârî’nin bid‘atla itham edilenlerden hadis tahrici' kısmıydı. İşte ben bu kimselere 'mübedda‘ûn' (1) adını veriyorum. (1) مبدّعين — yani şeddeli açık dâl ile, bid‘ata nispet edilenler. Çoğunluğun kullandığı 'mübtedi‘ûn' tabiri yerine bunu tercih ettim; çünkü onların bid‘atı kasten işledikleri kanaatinde değilim. Zira onlar hakkı arayan müctehid kimselerdir; gayret sarf ettikten sonra isabet edemezlerse ecir alırlar, kınanmazlar. Bu sebeple onlara 'mübtedi‘' demek uygun değildir; bilakis 'mübedda‘' demek gerekir. Bunun delili ileride göreceğiniz üzere karşınıza çıkacaktır.
الجرح والتعديل للشيخ جمال الدين القاسمي هذا بحث جليل، ومطلب خطير، طالما جال في النفس التفرغ لكتابة شيء فيه يكون لباب اللباب في هذا الباب الذي اختلف فيه الناس، لما غلب التعصب على النفوس ونبذوا مشرب كبار المُحَدِّثِينَ رواة السُنَّة، وهداة الأمة، حتى سنحت لي فرصة كتبت فيها ترجمة حافلة للإمام البخاري جعلتها مفصَّلة بتراجم منوعة كان منها (تخريج البخاري عمَّن رُمي بالابتداع) وهم الذين أُسَمِّيهُمْ (المبدّعين) (١) ذكرت ثمة ما يناسب تأليف الترجمة، ثم رأيت أن المقام(١) بتشديد الدال المفتوحة أي المنسوبين للبدعة وإنما آثرنا هذا على تسمية الأكثرين لهم بالمبتدعين لأني لا أرى أنهم تعمَّدُوا البدعة لأنهم مجتهدون يبحثون عن الحق فلو أخطأوه بعد بذل الجهد كانوا مأجورين غير ملومين فلا يليق تسميتهم مبتدعة بل مُبدَّعة كما سيمر بك البرهان عليه.
Bu konu, daha fazla genişletme ve detaylandırma gerektirmektedir. Ayrıca bazı fukahânın hakikate muhalif olarak ileri sürdükleri şüphe ve ihtimalleri bertaraf etme ihtiyacı vardır. Bunları -Buhârî'nin biyografisi içinde- zikretmenin sözü uzatacağından ve konunun dışına çıkma görüntüsü vereceğinden endişe ettim. Bu sebeple bu araştırmanın devamını, konuyu her yönüyle kuşatan ve onu bütün vecihleriyle reddeden müstakil bir makale olarak ayırdım. Halbuki bu araştırma, sonradan gelenlerin (halef) unuttuğu veya kaybettiği ilmî bahislerdendir. Başlangıçlarda kusur edenin gayeleri gözden kaçırmasına şaşmamalıdır. Güç ve kuvvet ancak Allah'ındır.
1 - Bid'atle Nitelemenin Menşei:
Toplumsal sünnetullahlarda bilinen bir husustur ki, her şanı yücelen ve kitlesi çoğalan toplulukta mutlaka asıl olan da bulunur sonradan katılan da, mutedil de bulunur aşırı da, ifrat eden de bulunur müsamahalı da. İstikrâ yoluyla görülmüştür ki, aşırının sesi daha güçlü yankılanmakta ve daha büyük kabul görmektedir. Çünkü vasat olmak itidal mertebesidir ve buna riayet eden her devirde ve her beldede azdır. Aşırılığa (gulüv) gelince, bu ekseriyetin meşrebidi ve büyük kitlenin arzusudur. Fırka ve mezhep taifeleri bu yol üzere gitmişler, böylece zikri kendilerine has kılmaya, davayı tekellerine almaya çalışmışlardır. İnsanları kendilerine tâbi kılmak için, fırsatlar elverdiğince ve kader yardım ettikçe, ister kılıçla ister dille olsun, kendilerini aşırıya kaçırarak başkalarını küçümsemek ve onları tuzağa düşürmekten başka bir yol bulamamışlardır. Bu kapıyı -gulüvde dili uzatma kapısını- ilk açan...
يستدعي زيادة بسط وإسهاب، ودرأ شبهٍ واحتمالات أوردها بعض الفقهاء خالف فيها الحقيقة، فخشيت أن يطول بإيرادها - في ترجمة البخاري - الكلام، ويشبه الخروج عن الموضوع فأفردت تتمة هذا البحث في مقالة خاصة تحيط به من أطرافه، وترده على أنحائه وهذا البحث من جملة المباحث العلمية التي نسيها الخلف أو أضاعوها، ولا غرو أن يذهل عن الغايات من يقصر في البدايات، ولا حول ولا قوة إلا بالله. ١ - مَنْشَأُ النَّبْزِ بِالابْتِدَاعِ:من المعروف في سنن الاجتماع أن كل طائفة قوي شأنها وكثر سوادها، لا بد أن يوجد فيها الأصيل والدخيل، والمعتدل والمتطرف، والغالي والمتسامح، وقد وجد بالاستقراء أن صوت الغالي أقوى صدى وأعظم استجابة؛ لأن التوسط منزلة الاعتدال، ومن يحرص عليه قليل في كل عصر ومصر، وأما الغلو فمشرب الأكثر، ورغيبة السواد الأعظم، وعليه درجت طوائف الفرق والنحل، فحاولت الاستئثار بالذكرى، والتفرد بالدعوى، ولم تجد سبيلاً لاستتباع الناس لها إلا الغلو بنفسها، وذلك بالحط من غيرها، والإيقاع بسواها، حسب ما تسنح لها الفرص، وتساعدها الأقدار، إن كان بالسنان، أو اللسان. وأول من فتح هذا الباب - باب الغلو في إطالة اللسان
Muhaliflere gelince – Hâricîler’in önderleri, kendilerine tâbi olan avama tekfir kapısından yaklaştılar; böylece başkalarına karşı nefret iyice yerleşsin ve onlara bağlı avam ile aralarındaki bağ güçlensin. Sonra bu hastalık başkalarına da sirayet etti. Nihayet her fırkanın aşırıları, diğerini tekfir eder, fâsık sayar, bid‘atçı ilân eder veya dalâlette kabul eder hâle geldi; hep aynı gerekçeyle. Nihayet Allah teâlâ, o aşırılara karşı duran, onların görüşlerini bâtıl ilân eden, her fırkanın ileri gelenlerinin kıymetini bilen ve her birine kendi dengi olanların ölçüsünü koyan imamları takdir etti.
2. Mübdead kimselerden rivayeti yaygınlaştıranlar ve muhakkiklerin bu konudaki kaidesi:
Bunlar arasında en büyüklerden biri, İmam Buhârî (r.a.) idi. Allah onu İslâm ve Müslümanlar adına en güzel mükâfatla mükâfatlandırsın. Nitekim o, hangi fırkadan olursa olsun, sadûk ve sâbit olan her âlimden –hatta bir davetçi olsa dahi– rivayette bulundu. Buna İmrân b. Hıttân ve Dâvûd b. el-Husayn örnek verilebilir. Müslim ise Sahîh’ini Şiî râvilerle doldurdu (1). Böylece iki Şeyh –Allah’ın rahmeti ve rızası üzerlerine olsun– bu amelleriyle insaf örneği ve uyulması gereken hak numûnesi oldular. Zira İslâm fırkalarından her fırkanın müctehidleri, hadîs-i nebevî’nin nassı gereği, isabet etsin veya etmesin ecir alırlar. Sonra bu hususta iki Şeyh’i, onlardan sonra gelen muhakkikler takip ettiler; nihayet Şeyh buyurdu ki… (1) Bkz. Şerhu Takrîbi’n-Nevevî, s. 119.
بالمخالفين - الخوارج فأتى قادتهم عامَّتهم من باب التكفير، لتستحكم النفرة من غيرهم، وتقوى رابطة عامَّتهم بهم، ثم سَرى هذا الداء إلى غيرهم، وأصبحت غلاة كل فرقة تكفِّر غيرها وتفسقه أو تبدعه أو تضلله لذاك المعنى نفسه، حتى قيض الله تعالى من الأئمة من قام في وجه أولئك الغلاة، وزيَّف رأيهم، وعرف لخيار كل فرقة قدرهم، وأقام لكل منهم ميزان أمثالهم. ٢ - مَنْ شَهَّرَ الرِّوَايَةَ عَنْ المُبَدَّعِينَ، وَقَاعِدَةُ المُحَقِّقِينَ فِي ذَلِكَ:كان من أعظم من صدع بالرواية عنهم الإمام البخاري رضي الله عنه، وجزاه عن الإسلام والمسلمين أحسن الجزاء، فَخَرَّجَ عن كل عالم صدوق ثبت من أي فرقة كان، حتى ولو كان داعية، كعمران بن حطان وداود بن الحصين. وملأ مسلم " صحيحه " من الرُواة الشيعة (١) فكان الشيخان عليهما الرحمة والرضوان بعملهما هذا قدوة الإنصاف وأسوة الحق الذي يجب الجري عليه، لأنَّ مجتهدي كل فرقة من فرق الإسلام مأجورون أصابوا أو أخطأوا بنص الحديث النبوي. ثم تبع الشيخين على هذا المُحققون من بعدهما حتى قال شيخ(١) راجع " شرح تقريب النووي ": ص ١١٩.
İslâm: Hafız İbn Hacer, 'Şerhu'n-Nuhbe'de şöyle demiştir: Tahkik odur ki, bid‘ati sebebiyle tekfir edilen herkesin rivayeti reddedilmez. Çünkü her bir fırka, muhaliflerinin bid‘at ehli olduğunu iddia eder, hatta mübalağa ederek tekfir eder. Şayet bu mutlak olarak alınacak olsa, bütün fırkaların tekfir edilmesini gerektirirdi. (İbn Hacer) dedi ki: Mu‘temed olan, şeriatten mütevatir olarak gelen ve dinde zarûrî olarak bilinen bir hususu inkâr edip aksine itikad eden kimsenin rivayetinin reddedilmesidir. Amma böyle olmayan veya buna, rivayet ettiği şeyleri zabtetmesiyle birlikte verâı ve takvâsı da eklenen kimsenin kabulünde bir mâni‘ yoktur. İntehâ. * * * 3 – Kâtî‘ Delil Olmaksızın Cerhin Âfetleri: İmam İbn Dakîk el-‘Îd şöyle dedi: Müslümanların ırzları (şerefleri), ateş çukurlarından bir çukurdur; onun kenarında iki grup insan durmaktadır: Muhaddisler ve hâkimler. İmam Nevevî ise 'et-Takrîb'de ve onun şârihi Süyûtî şöyle dedi: Birçok imam, bazı sikaları cerh edilmeyecek şeylerle cerh etmekle hata etmiştir. Nitekim Nesâî, Ahmed b. Sâlih el-Mısrî'yi 'sika ve emin değil' diyerek cerh etmiştir. Hâlbuki o, sika bir imam ve hafızdır; Buhârî onunla ihticâc etmiş ve çoğunluk onu tevsîk etmiştir. İbn Salâh dedi ki: Bunun sebebi, hoşnutsuzluk gözünün kötü yönleri göstermesidir; hâlbuki bunların bâtında sahih çıkış yolları vardır, hoşnutsuzluk perdesiyle bunları göremez olurlar. Yoksa bu, onlardan, bâtıl olduğunu bile bile kasten ta‘n etme kastıyla vâki‘ olmaz. İntehâ. Ve İmam İbn Dakîk el-‘Îd şöyle dedi: Âfetin girdiği vecihler...
الإسلام الحافظ ابن حجر في " شرح النخبة ": التحقيق أن لا يرد كل مكفَّر ببدعته، لأنَّ كل طائفة تدَّعي أن مخالفيها مبتدعة، وقد تبالغ فتكفر، فلو أخذ ذلك على الإطلاق لاستلزم تكفير جميع الطوائف (قال): والمعتمد أنَّ الذي تُردّ روايته من أنكر أمرًا متواترًا من الشريعة معلومًا من الدين بالضرورة، واعتقد عكسه. وأما من لم يكن كذلك، أو ينضم إلى ذلك ضبطه لما يرويه مع ورعه وتقواه فلا مانع من قبوله. اهـ. * * * ٣ - آفَاتُ الجَرْحِ إِلَاّ بِقَاطِعٍ:قال الإمام ابن دقيق العيد: أعراض المسلمين حفرة من حفر النار وقف على شفيرها طائفتان من الناس: المُحَدِّثُونَ والحكام. وقال الإمام النووي في " التقريب "، وشارحه السيوطي: أخطأ غير واحد من الأئمة بجرحهم لبعض الثقات بما لا يجرح، كما جرَّح النسائي أحمد بن صالح المصري بقوله: غير ثقة ولا مأمون. وهو ثقة إمام حافظ احتج به البخاري ووثَّقه الأكثرون، قال ابن الصلاح: وذلك لأنَّ عين السخط تبدي مساوئ، لها في الباطن مخارج صحيحة، تُعمي عنها بحجاب السخط، لا أنَّ ذلك يقع منهم تعمدًا للقدح مع العلم ببطلانه. اهـ. وقال الإمام ابن دقيق العيد: والوجوه التي تدخل الآفة
Bunlardan beşi şunlardır: (Birincisi) hevâ ve garazdır ki, bunların en şerlisi olup sonraki dönem âlimlerinin tarihinde çokça görülmektedir. (İkincisi) akaidde muhalefettir. (Üçüncüsü) mutasavvıfe ile zâhir ilmi ehl-i arasındaki ihtilaftır. (Dördüncüsü) ilimlerin mertebelerine câhil olmaları sebebiyle söylenen sözlerdir. Bu hâl, daha ziyade sonraki dönem ulemâsında görülür, zira onlar evâil ilimleriyle meşgul olmuşlardır ve o ilimlerde hak da bulunur bâtıl da. (Beşincisi) vera' sahibi olmaksızın tevehhüme kapılmaktır. İbn Abdurrauf, muâsır akranların birbirleri hakkındaki sözlerine dair bir bâb akdetmiş ve ehl-i ilmin, açık bir beyan olmadıkça onların cerhlerini kabul etmeyeceği kanaatine varmıştır(1) 4 - Râvinin sıkasının bilindiği vecihler: Süyûtî dedi ki: 'el-İktirâh'ta (2) şöyle denilmiştir: Râvinin sıkası, râvisi tarafından tevsîk edilmesiyle, yahut es-Sikât'ın târihinde anılmasıyla yahut Şeyhayn'dan birisi tarafından es-Sahîh'inde tahric edilmesiyle bilinir. Kendisinin tahric edildiği kişilerin bir kısmı hakkında ileri geri konuşulmuş olsa bile buna itibar edilmez. Yahut sahihliği şart koşan bir kimse tarafından tahric edilmekle yahut Şeyhayn'ın kitapları üzerine tahric yapanlardan birinin eserinde yer almakla.' Söz burada nihayete ermiştir. Bu suretle Sahîhayn ricâlinin ta'dili ile nimet tamamlanmış ve bunun dışındaki her vehim bertaraf edilmiştir. Böylece ricâlin fazîleti ve ulemânın kadri bilinmiş, insanlara taassub ve tehezzübü terk etmek düstur edinilmiş, ayrıca tasâfuh sünnet hâline getirilmiştir. (1) "Tedrîbü'r-Râvî" li's-Süyûtî: s. 262. (2) Kitâb "Fî Usûli'l-Hadîs" li'ş-Şeyh Takıyyüddîn b. Dakîki'l-‘Îd (Keşfü'z-Zunûn).
منها خمسة: (أحدها) الهوى والغرض وهو شرها، وهو في تاريخ المتأخرين كثير.(الثاني) المخالفة في العقائد.(الثالث) الاختلاف بين المتصوفة وأهل علم الظاهر.(الرابع) الكلام بسبب الجهل بمراتب العلوم وأكثر ذلك في المتأخرين، لاشتغالهم بعلوم الأوائل، وفيها الحق والباطل.(الخامس) الأخذ بالتوهم مع عدم الورع. وقد عقد ابن عبد الرؤوف بابًا لكلام الأقران المعاصرين بعضهم في بعض، ورأى أنَّ أهل العلم لا يقبل جرحهم إلا ببيان واضح (١) ٤ - الوُجُوهُ التِي يُعْرَفُ بِهَا ثِقَةُ الرَّاوِي:قال السيوطي: قال في " الاقتراح ": (٢) تُعرف ثقة الراوي بالتنصيص عليه من راويه، أو ذكره في تاريخ الثقات، أو تخريج أحد الشيخين له في الصحيح، وإنْ تُكُلِّم في بعض من خرج له فلا يلتفت إليه، أو تخريج من اشترط الصحة له، أو من خرج على كتب الشيخين. اهـ. فتمت النعمة بتعديل رجال " الصحيحين " ونبذ كل وهم سواه، وبذلك عرف للرجال فضلهم، ولأولي العلم قدرهم، وسن للناس طرح التعصب والتحزب، والتصافح(١) " تدريب الراوي " للسيوطي: ص ٢٦٢.(٢) كتاب " في أصول الحديث " للشيخ تقي الدين بن دقيق العيد (كشف الظنون).
İman kardeşliğine, görüş ve fikir alışverişine, hikmetli sözleri dinlemeye ve istinbat ile içtihadın usullerini ehlinden almaya gelince; işte hadis imamları ve rivayet önderleri bu yol üzere devam etmişlerdir. Onlar, ümmeti Nebîsinin hidayetine ve Resûlullah'ın (s.a.v.) söz ve fiillerindeki sünnetine delâlet etmek için ne toplamışlarsa toplamışlar; nihayet bu birikim fürû ve ahkâmın mercîi ve büyük imamların dayanağı hâline gelmiştir.
**5. Mübtedia'dan Tahricin Hikmetine ve Faydalarına Dair İlave İzah:**
Sünnet imamlarının ve nebevî yolun muhafızlarının —bid'atle itham edilerek bir kenara atılmış kimselerden dahi— hadis tahric etmelerinde pek beliğ bir hikmet ve pek büyük bir fayda vardır: O da ilme karşı doymak bilmez bir iştiyak, onun peşinden koşma, onu arayıp bulmada ciddiyet, onu zâyi olmaktan koruma hassasiyeti; ayrıca taassubu, taraftarlığı ve hizipleşmeyi reddetme ile hikmeti onu söyleyen herkesten alma esasını yaygınlaştırmaktır.
Mağrib'in hâfızı İmam İbn Abdilberr, "Câmiu Beyâni'l-İlmi ve Fazlihi" adlı eserinde (Bkz. "İlmin Elde Edildiği Hâl Hakkında Kapsamlı Bab") şöyle der: Hz. Alî'den (Allah ondan razı olsun) rivayet ettik ki şöyle buyurmuştur: "İlim, müminin yitik malıdır; onu müşriklerin ellerinden bile olsa alın. Sizden biriniz, hikmeti işittiği kimseden almaktan çekinmesin." Yine Hz. Alî'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Hikmet, müminin yitik malıdır; onu zâbıtaların elinde dahi olsa arar." (İfade burada sona ermiştir.)
İşte hadis imamları, sünnetin hikmetten ibaret olduğunu —hatta İmam Şâfiî'nin tefsirinde ve "er-Risâle"sinde açıkladığı üzere bizzat hikmetin ta kendisi olduğunu— görüp bu yolu benimsemişlerdir.
على الأخوة الإيمانية، وتبادل الآراء والأفكار، واستماع الحكم ومدارك الاستنباط والاجتهاد من ذويها، على هذا جرى أئمة الحديث، وقادة الروايات، الذين جمعوا ما جمعوا لدلالة الأمَّة على هدي نبيها وسُنَّة رسولها صلى الله عليه وسلم في أقواله وأفعاله، حتى أصبحت مرجع الفروع والأحكام، ومعوَّل الأئمة الأعلام. ٥ - زِيَادَةُ إِيضَاحٍ فِي حِكْمَةِ التَّخْرِيجِ عَنْ المُبَدَّعِينَ وَفَوَائِدُ ذَلِكَ:إنَّ تخريج أئمة السُنَّةِ وحفاظ الهدي النبوي - حديث من نُبِذُوا بالابتداع على طبقاتهم - فيه حكمة بليغة، وفائدة عظيمة، ألا وهي النهم بالعلم، والسعي وراءه والجد في طلبه، والتنبه لحفظه من الضياع، وسن نبذ التعصب، والتشيع والتحزب، والتقاط الحكمة من أي قائل. قال حافظ المغرب الإمام ابن عبد البر في كتاب " جامع العلم وفضله " في (باب جامع في الحال التي تنال بها العلم) ما مثاله: وروينا عن علي رحمه الله أنه قال في كلام له: «العلم ضالة المؤمن، فخذوه ولو من أيدي المشركين، ولا يأنف أحدكم أنْ يأخذ الحكمة مِمَّن سمعها منه». وعنه أيضًا أنه قال: «الحكمة ضالة المؤمن يطلبها ولو في أيدي الشرط». اهـ، فأئمة الحديث رأوا أنَّ السُنَّة من الحكمة بل هي الحكمة - في تفسير الإمام الشافعي كما أوضح ذلك في " رسالته "
Meşhur olan (1) şu baptadır: Allah'ın, Nebîsi'nin (s.a.v.) sünnetine ittibayı farz kıldığının beyanı. İşte bu sebeple [hadis imamları] ilim ehlinden rivayet almaya yöneldiler ve rivayete ihtimam için, onun âdil, sadûk ve rivayetinde sika bir Müslümandan gelmesini şart koştular; bir kimse hakkında dedikodu edilmesine, ayıplanmasına veya iftira atılmasına aldırış etmediler. Şu da bilinmelidir ki nazarî meseleler veya asıllarına müevvilin nazarıyla te'vil girmiş olanlar ictihad sahasına girer; müctehid isabet etse de hata etse de ecirlidir. Öyleyse niçin ecirli olandan almak terk edilsin? Halbuki onun görüşü hak, mezhebi de -mesele ihtimal taşıdığı ve kat'î bir delil bulunmadığı müddetçe veya nassı, onu zâhiren geri çevirecek bir itiraz bulunduğunda- en isabetli olabilir. Nitekim imamların meslek ve meşreplerine insaf nazarıyla bakan kimseler bunu bilir. İmam Takıyyüddin İbn Teymiyye, 'Raf'u'l-Melâm ani'l-Eimmeti'l-A'lâm' (2) adlı eserinde bunun bir kısmını açıklamıştır. İşte hadis imamları bu hususta -yani her sika âlimden rivayet alma konusunda- insaf ve akıl büyüklüğü örneği ve hikmet talep edenlerle ilim isteyenlerin önderi oldular. Allah onlara en güzel karşılığı versin.
6 - Selefin mezhebini terk etmekle halefin ukuku:
Daha önce bu anlamda 'Nakdü'n-Nasâih' (1) adlı kitabımda bir söz söylemiştim. (1) İki kez basıldı. (2) Hindistan ve Mısır'da iki kez basıldı.
الشهيرة (١) في (باب بيان ما فرض الله من اتباع سُنَّة نبيه صلى الله عليه وسلم) فلذا عمدوا إلى تلقيها من كل ذي علم، واشترطوا للعناية بها أنْ تكون من مسلم عدل صدوق، ثبْت في روايته، ولم يبالوا بما غُمز أو نُبز أو رُمي به، علمًا بأنَّ المسائل النظرية، أو التي دخل على أصولها تأويل بنظر المأول هي من المجتَهد فيها، والمجتهد مأجور أصاب أو أخطأ، فعلام يُترك الأخذ عن المأجور، وقد يكون رأيه هو الحق، ومذهبه هو الأدق - ما دام الأمر فيه احتمال ولا قاطع، أو اعترض النص ما رجعه ظاهرًا - كما يعلمه من أعار نظر الإنصاف مآخذ الأئمة ومداركهم - وقد أوضح جملاً من ذلك الإمام تقي الدين ابن تيمية في كتاب " رفع الملام عن الأئمة الأعلام " (٢) فكان أئمة الحديث بهذا - أعني التلقي عن كل عالم ثبت - مثال الإنصاف وكبر العقل، وقدوة كل من يلتمس الحكمة، ويتطلب العلم، فجزاهم الله أحسن الجزاء. ٦ - عُقُوقُ الخَلَفِ بِهَجْرِ مَذْهَبِ السَّلَفِ:سبق أني قلت في هذا المعنى كلمة في كتابي " نقد النصائح(١) مطبوعة مرتين.(٢) مطبوع مرتين في الهند ومصر.
el-Kâfiye'de, Şeyhayn'ın –Buhârî ve Müslim– yahut bunlardan birinin Sahîh’lerinde kendilerinden rivayet ettikleri –bid‘atle damgalanmış kimselerden– ricali tetkik ettikten sonra şu sözümü söyledim: Görüyorsun ki, sonradan gelenlerin ümmet arasında ihdas ettikleri lakaplarla birbirini ayıplama ve bu yüzden buğzlaşma; böylece kendi imamlarına ve seleflerine –Buhârî, Müslim, İmam Ahmed b. Hanbel ve bunlara benzeyen sâlih râvîler gibi– karşı gelmeleri ve iman kardeşliği bağını koparmaları –ki Allah Teâlâ bu bağı Kitâb-ı Azîz’inde akdetmiş ve sancağı altında Allah’a ve Resûlü’ne îmân eden, Resûllerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayan herkesi toplamıştır– işte bu durum, şunu gösterir: Her kim bir görüşe sahip olur, bütün gayretini sarf edip niyetini düzelterek hakkı gözetmek suretiyle –zanın ağır bastığı cihetle– delil getirip ispatlarsa, ona ne kınama ne de ayıplama vardır; zira o her halükârda ecir kazanır. Kendisinde bunun aksine delil bulunan ve başka bir yolda hüccet kendisine açıkça görünen kimse için de, kardeşliği koruyarak, sevgi ve mürüvvet üzere dayanışarak, onunla en güzel şekilde mücadele etmek ve onu irşad yoluna yöneltmek gerekir. İşte orada söylediğim budur ki, bid‘atle itham edilen fırkalar, mezhepleri yüzünden terk edilip bu sebeple düşmanlık görselerdi, Buhârî, Müslim ve benzerlerinin bunlara benzer kimselerden asla rivayet etmeyeceklerini açıklar. Doğrusu bu mübtedi‘ sayılanlar ve benzerleri, tenkit dışı bırakılacak kadar hatadan masum değillerdi; fakat hiç kimse onların kasten haktan saptıklarını söyleyemez. (1) Dımaşk’ta basılmıştır.
الكافية " (١) بعد أنْ سَبَرَتْ رجال من خَرَّجَ لهم الشيخان أو أحدهما في " صحيحيهما " - مِمَّن نُبِزَ بالابتداع - وهي قولي: فترى من هذا أنَّ التنابز بالألقاب والتباغض لأجلها الذي أحدثه المتأخرون بين الأمَّة عقوا به أئمتهم وسلفهم - أمثال البخاري ومسلم والإمام أحمد بن حنبل، ومن ماثلهم من الرُواة الأبرار، وقطعوا به رحم الأخوة الإيمانية الذي عقده تعالى في كتابه العزيز، وجمع تحت لوائه كل من آمن بالله ورسوله، ولم يُفَرِّقْ بين أحد من رسله، فإذن كل من ذهب إلى رأي محتجًّا عليه، ومبرهنًا بما غلب على ظنه، بعد بذل قصارى جهده وصلاح نيته في توخي الحق فلا ملام عليه ولا تثريب؛ لأنه مأجور على أي حال، ولمن قام عنده دليل على خلافه، واتضحت له المحجَّة في غيره، أنْ يجادله بالتي هي أحسن ويهديه إلى سبيل الرشاد، مع حفظ الأخوَّة، والتضافر على المودة والفتوة: هذا ما قلته ثمة مِمَّا يُبيِّنُ أنه لو كانت الفِرق التي رُميت بالابتداع تهجر لمذاهبها وتُعادى لأجلها لَمَا أخرج البخاري ومسلم وأمثالهما لأمثالهم. نعم إنَّ هؤلاء المُبَدَّعِين وأمثالهم لم يكونوا معصومين من الخطأ حتى يعدوهم الانتقاد، ولكن لا يستطيع أحد أنْ يقول: إنهم تَعَمَّدُوا الانحراف عن الحق، ومكافحة(١) مطبوع بدمشق.
Doğru olan, kötü niyetten, bozuk kalpten [uzak durmaktır]. Onların bazı görüşlerine yöneltilen eleştiride söylenebilecek en ileri söz şudur: Bu hususta ictihad edip hata etmişlerdir. Nitekim selef ve halef birçok büyük âlim bu şekilde eleştirilmiştir. Çünkü hatâ, mâsum olmayanın şanındandır. Denilmiştir ki: Müctehid hata da eder isabet de. Dolayısıyla bir müctehidin bir söz veya görüşte hata etmesinde bir eksiklik veya ayıp yoktur. Asıl kınanacak olan, kasıtlı ve bile bile doğru yoldan sapan kimsedir. Fazileti ortaya çıkmış ve ilmi coşmuş bir müctehidde ise böyle bir şey tasavvur edilemez. 7 – Mübeddi’lere Düşmanlık Edilmesi Görüşünün Reddi: Daha önce, Şeyhayn (Buhârî ve Müslim) ile diğerlerinin mübeddi’lerden rivayette bulunmasının, kaynaşma ve tanışma vazifesini, birbirini tanımama ve ayrılığı terk etmeyi, kin ve düşmanlığı, düşmanlık ve zarar vermeyi atmaya çağırdığını belirtmiştik. Zira bu tür davranışlar ancak savaşan ve düşmanlık edenler için söz konusudur; din sancağı altında birleşen topluluklar için değil. Ne yazıktır ki bu hakkı gaflete düşenler unutmakta, taassup ve donukluk sahipleri onu işitince şaşırmaktadırlar. Onların bu hak karşısında irkilmeleri yerindedir; zira bu hak, rivayet ve râviler döneminin sona ermesiyle, muhaddisler ve hâfızlar devrinin geçmesiyle ölmüş; nebevî haberlerden sonra iş, görüş ve sözlere kalmış; hak –önceleri ricâl kendisiyle bilinirken– artık ricâl ile bilinir olmuş; Buhârî ve benzerlerinin mesrebi unutulup terk edilmiş; ümmet içinde düşmanlık ve nefret sancağı –ki önceden dürülü idi– açılmış ve ümmete öyle bir tefrika ve bölünme sebep olmuştur ki, ona zayıflık miras bırakmıştır.
الصواب عن سوء نِيَّةٍ، وفساد طوية، وغاية ما يقال في الانتقاد في بعض آرائهم: إنهم اجتهدوا فيه فأخطأوا، وبهذا كان ينتقد على كثير من الأعلام سَلَفًا وَخَلَفًا لأنَّ الخطأ من شأن غير المعصوم، وقد قالوا: المجتهد يخطئ ويصيب، فلا غضاضة ولا عار على المجتهد إنْ أخطأ في قول أو رأي، وإنما الملام على مَنْ ينحرف عن الجادة عَامِدًا مُتَعَمِّدًا، ولا يُتَصَوَّرُ ذلك في مجتهد ظهر فضله وزخر علمه. ٧ - رَدُّ القَوْلِ بِمُعَادَاةِ المُبَدَّعِينَ:قدمنا أنَّ رواية الشيخين وغيرهما عن المُبَدَّعِينَ تنادي بواجب التآلف والتعارف، ونبذ التناكر والتخالف، وطرح الشنآن والمحادَّة، والمعاداة والمضارة، لأنَّ ذلك إنما يكون في المحاربين المحادِّين، لا في طوائف تجمعها كلمة الدين، ومن الأسف أنْ يغفل عن هذا الحق من غفل، ويدهش لسماعه المُتَعَصِّبُونَ وَالجَامِدُونَ، ويحق لهم أنْ يذعروا لهذا الحق الذي فَاجَأَهُمْ لأنه مات منذ قضى عصر الرواية والرُواة، وانقضى زمن المُحَدِّثِينَ وَالحُفَّاظَ، ودال الأمر بعد الأخبار النبوية للآراء والأقوال، وصار الحق - بعد أنْ كانت الرجال تعرف به - يعرف بالرجال، وأصبح مشرب أمثال البخاري وغيره نِسْيًا مَنْسِيًّا، ونُشر لواء التعادي والتباغض في الأُمَّةِ وكان مطويًّا، وَسَبَّّبَ على الأُمَّةِ من التفرق والانقسام، ما أورثها الضعف
Ve infisâm (ayrışma/çözülme): Nitekim İslâm medeniyetinde herhangi bir tabakadan hükemâ ve fuzalâdan telakkide müsamaha sağlam bir rükün iken, bunun yerini tehâzül (birbirini terk ediş), tedâbür (sırt çevirme), taassub ve melam (kınama) aldı. Ve bu, tâ dinin bir parçası olduğu iddia edilinceye kadar sürdü; oysa din muhkem kitabında (Kur’an-ı Kerîm’de) kardeşliği ve tefrikayı reddetmeyi emreder. (Ve şaşılacak şey) şudur ki: Bir kimse “Onlardan rivayette bulunmak, onlara düşman olmamayı gerektirmez; yani bir râvîden, ona düşmanlık besleyerek ve onu buğzederek rivayet etmemiz caizdir!” diyebilmektedir. (Buna cevaben deriz ki:) Selef’ten böyle söyleyen birini ve imamlardan bu görüşe giden birini bilmiyoruz. Rivayetle burada kastedilen, Resûlullah (s.a.v.)’in sözlerini, sünnetini, hidayetini, teşriini, hükümlerini, fetvalarını ve şemâilini telakki edip bunların Allah’a ibadet edilen bir din, ihtilâflarda hükmedilen bir şeriat ve meselelerin çözümünde başvurulan bir kaynak edinilmesidir. Peki bu, dinimizde kendisine düşmanlık etmemiz gereken bir kimseden telakki edilebilir mi? Dinimizi, din düşmanı gördüğümüz birinden almamız nasıl tasavvur edilebilir? Sübhânallah! Bu ne çelişkidir! Şüphesiz dinin, kendisine düşman olmanı emrettiği kimse, dinini, şeriatını ve akîdeni ondan almana izin vermez. Müsellemdir ki bu râvî, içtihadı onu kendi gördüğü görüşe götürmüştür. İçtihadı onu vardığı kanaate götüren kimse nasıl düşman edilebilir? Zira o, gücünün son haddini sarf etmiş, maksadı ancak hak ve Allah Teâlâ’ya takarrubdan başka bir şey değildir. Şâri’ (Allah) kendisine ecir takdir ettiği kimse nasıl düşman edilebilir, velev ki...
والانفصام، فبعد أَنْ كان التسامح في التلقي عن الحكماء والفضلاء من أي طبقة - رُكْنًا رَكِينًا في حضارة الإسلام، خلفه التخاذل والتدابر والتعصب والملام، ولم يكف ذاك حتى ادُّعِيَ أنه من الدين، مع أَنَّ الدين يأمر بالتآخي ونبذ التفرق في محكم كتابه المبين. (ومن العجب) أنْ يقول قائل: لا يلزم من الرواية عنهم عدم معاداتهم، أي يجوز أَنْ نَرْوِي عَنْ رَاوٍ، مع التدين بمعاداتنا له، وبغضنا إياه! (فنجيب عنه) بأنَّا لا نعرف من قال ذلك من السلف، ولا من ذهب إليه من الأئمة، والرواية يُرَادُ بها هنا تلقي أقوال النبي صلى الله عليه وسلم وَسُنَّتِهِ، وهديه، وتشريعه، وأقضيته، وفتاويه وشمائله، لتتخذ دِينًا يُدَانُ الله به، وشريعة يُقْضَى بها في التنازع، ومرجعًا تُحَلُّ به المشكلات، فهل يُتلقى ذلك عمن يجب علينا معاداته في الدين؟ وكيف يتصور أنْ نأخذ الدين عمن نرى أنه عدو للدين؟ سبحان الله ما هذا التناقض، إِنَّ من يأمرك الدين بِأَنْ تعاديه لا يبيح لك أَنْ تأخذ دينك وشريعتك وعقيدتك عنه، وَمِنَ المُسَلَّمِ بِأَنَّ هذا الراوي أَدَّاهُ اجتهاده إلى ما رأى، ومن أَدَّاهُ اجتهاده إلى ما رأى كيف يُعَادَى، وقد بذل قصارى جهده، وليس قصده إِلَاّ الحق، والتقرب إلى الله سبحانه وتعالى، وكيف يُعَادَى من أثبت له الشارع الأجر ولو
Yanılmış mıdır? Oysa düşmanlık edilen, ecir alan değil, günahkârdır. 8. Bid‘atçıları Tefsîk Etme Görüşünün Reddi: Bundan daha garibi, bazılarının –ictihadın zirvesine ulaşmış, hata ettiğinde Allah katında, melekler ve nebîler nezdinde mazur görülüp kınanmayacak olsa dahi– bid‘at sahibini tefsîk etme söylemidir. Hatta Şâri‘ onu ecirle taltif etmiştir. Hangi devirde, ictihadî meselelerde hata eden bir müctehidi tefsîk etmek söz konusu olmuştur? Ricâl tenkidinde zirve kabul edilen Buhârî gibi birinin, fırkaların müctehidlerinden fâsık olanı Sahîh‘ine alması ve böylece kitabının bir bölümünü fâsıklar tarafından rivayet edilen kısmı hâline getirmesi, hem de onu (Sahîh‘i) Rabbiyle arasında hüccet kılmak üzere derlemişken akla sığar mı? Fâsık bir râvinin rivayetini Mevlâ katında hüccet kılması akıl kârı mıdır? İşte râvîleri tefsîk edenlerin varmış olduğu nokta budur. Mutaassıp kimse, söze girişmeden önce iyi düşünsün ve âkıbeti tefekkür etsin. Evet; bir tâife, itikad meselesinde kendilerine muhalefet edenleri –İmam İbn Hazm‘ın el-Fasl adlı eserinde naklettiği üzere– tefsîk etme yoluna gitmiştir[1] lâkin bu merdûd bir kavildir. Bu sebeple İmam İbn Hazm (r.a.) şöyle buyurmuştur: «Bir tâife şu görüşe gitmiştir: Hiçbir Müslüman, itikad veya fetvaya dair söylediği bir söz sebebiyle tekfîr ve tefsîk edilemez. Bilakis bunlardan herhangi bir hususta ictihad eden herkes, kendi görüşüne göre dini yaşar/amel eder. [1] Cilt 3, s. 247.
كان مخطئًا؟ وإنما يُعَادَى الآثم لا المأجور. ٨ - رَدُّ القَوْلِ بِتَفْسِيقِ المُبَدِّعِينَ:أغرب من ذلك قول البعض بتفسيق من يبدعه، وإنْ بلغ ذروة الاجتهاد، وأصبح معذورًا لَا مَلَامَ عليه عند الله والملائكة وَالنَبِيِّينَ، لا بل قد تَفَضَّلَ عليه الشارع بالأجر. ومتى عهد تفسيق مجتهد إذا أخطأ في المسائل الاجتهادية؟ وهل يمكن لمثل البخاري - وهو ما هو في نقد الرجال - أنْ يَضُمَّ إلى " صحيحه " من مجتهدي الفِرَقِ من كان فَاسِقاً ليصبح جانب من كتابه مَرْوِيًّا للفسقة وقد جمعه ليجعله حُجَّةً بينه وبين ربه؟ وهل يُعْقَلُ أنْ يجعل رواية الفاسق حُجَّةً عند المولى؟ هذا ما يلزم من تفسيق من يفسق من الرُواة فليحكم المتعصب النظر، وليتدبر في المآل، قبل أنْ يأخذ في المقال. نعم: ذهبت طائفة إلى تفسيق من خالفهم في شيء من مسائل الاعتقاد - كما نقله الإمام ابن حزم في كتابه " الفصل " (١) إلَاّ أنه قول مردود؛ ولذا قال الإمام ابن حزم رضي الله عنه: «وَذَهَبَتْ طَائِفَةٌ إِلَىَ أَنَّهُ لَا يُكَفَّرُ وَلَا يُفَسَّقُ مُسْلِمٌ بِقَوْلِ قَالَهُ فِيْ اعْتِقَادٍ أَوْ فُتْيَا، وَإِنَّ كُلَّ مَنْ اجْتَهَدَ فِيْ شَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ فَدَانَ بِمَا رَأَىَ أَنَّهُ(١) جزء ٣ ص ٢٤٧.
el-Hakk, şüphesiz o her hâlükârda ecirlidir: Eğer hakka isabet ederse iki ecir, yanılırsa bir ecir vardır." [İmam Mâlik] dedi ki: "Bu, İbn Ebî Leylâ, Ebû Hanîfe, eş-Şâfiî, Süfyân es-Sevrî ve Dâvûd b. Alî'nin (Allah hepsinden râzı olsun) kavlidir. Bu, bu meselede kavlini bildiğimiz sahâbenin her birinin kavlidir; onlardan bu hususta hiçbir ihtilaf bilmiyoruz." (İmam Mâlik'in sözü burada sona erdi). Peki bu, ne çabuk fâsıklıkla itham etmekten ve onu söyleyen müteahhir müellifleri taklit etmekten ne kadar uzaktır! Onlar ne kendilerine tabi olunan imamlardır, ne de sözleri dinde hüccettir, ne de bir delile veya bir burhana dayanmışlardır. {De ki: "Doğru sözlüler iseniz burhanınızı getirin."} [Bakara 111; Neml 64] (1)
9 - FÂSIKLIKLA İTHAM ETMENİN TEHLİKESİ VE FISKIN ANLAMI:
Şüphesiz fâsıklıkla itham etmek kolay bir iş değildir. Zira fısk, Kur'ân-ı Kerîm'de çoğu zaman îmân mukabilinde gelmiştir – nitekim {Hiç mü'min olan, fâsık olan gibi midir?} [Secde 18] (2) âyeti ve benzerleri böyledir. İşte bu sebeple, Allah Teâlâ'nın {الْفُسُوقَ} sözünü {الْكُفْرَ} sözüne atfetmesinin [Hucurât 7] (3) tefsir atfı olduğu söylenmiştir. Her ne kadar başka bir türe işaret olma ihtimali varsa da, tenzildeki benzer kullanımlar bunun tefsir atfı olduğunu göstermektedir. Farz edelim ki küfürden başka bir şey olsun; o da küfre yakın bir şeydir, ondan bir derece daha aşağı bir türdür; bu dahi sana yeter.
الحَقُّ فَإِنَّهُ مَأْجُوْرٌ عَلَىَ كُلِّ حَالٍ: إِنْ أَصَابَ الْحَقَّ فَأَجْرَانَ، وَإِنْ أَخْطَأَ فَأَجْرٌ وَاحِدٌ». قَالَ: «وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ أَبِيْ لَيْلَىَ وَأَبِي حَنِيفَةَ وَالْشَّافِعِيِ وَسُفْيَانَ الْثَّوْرِيِّ وَدَاوُدُ بْنِ عَلِيٍّ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْ جَمِيْعِهِمْ -، وَهُوَ قَوْلُ كُلِّ مِنْ عَرَفْنَا لَهُ قَوْلاً فِيْ هَذِهِ المَسْأَلَةِ مِنْ الصََّحَابَةِ رضي الله عنهم، لَا نَعْلَمُ مِنْهُمْ فِيْ ذَلِكَ خِلَافًا أَصْلاً». اهـ ـ كلامه. فأين هذا من التَسَرُّعِ في التفسيق، وتقليد من قاله من المتأخرين المقلدين، الذين ليسوا بأئمة متبوعين، ولا قولهم حُجَّةً في الدين، ولا استندوا إلى دليل أو برهان {قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} (١). ٩ - خَطَرُ النَّبْزِ بِالفِسْقِ وَمَعْنَى الفِسْقِ:إنَّ النَّبْزَ بالفسق ليس بالأمر السهل، لأنَّ الفسق كثيرًا ما جاء في القرآن الكريم مقابلاً للإيمان - كآية: {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا} (٢) وأمثالها، ولذا قيل بأن عطف قوله تعالى {وَالْفُسُوقَ} على قوله {الْكُفْرَ} عطف تفسير - في آية: {وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ} (٣) وإن احتمل أَنْ يكون غيره إشارة إلى نوع آخر، إلَاّ أَنَّ النظائر والأشباه في موارده في التنزيل تدل على أنه عطف تفسير، وَهَبْ أنه كان غير الكفر فهو شيء قريب منه، ونوع أنزل منه بدرجة، وناهيك به.(١) [سورة البقرة، الآية: ١١١]، [سورة النمل، الآية: ٦٤].(٢) [سورة السجدة، الآية: ١٨].(٣) [سورة الحجرات، الآية: ٧].
فَسَقَ (feseka); قَعَدَ babından mastarı فُسُوقًا (fusûk) olup itaatten çıkmak anlamına gelir. İsmi فِسْقٌ (fısk)tır. يَفْسِقُ (yefsiku) –kesre ile– bir lehçedir; bunu Ahfeş rivayet etmiştir. Bu fiilin failine فَاسِقٌ (fâsık) denir; çoğulu فُسَّاقٌ (füssâk) ve فَسَقَةٌ (feseka) gelir. İşte dil imamlarının ve dil filozoflarının bu hususta söyledikleri şu şekildedir: Cevherî, “es-Sıhâh”ında şöyle demiştir: “Feseka racülün: fâcir oldu, günah işledi. Feseka an emri rabbihî: yani Rabbinin emrinden çıktı.” “el-Misbâh”ta ise: “Feseka füsûken: itaatten çıktı, itaatten ayrıldı; ismi fısktır… Aslı, bir şeyin bozulma/bozukluk yönüyle başka bir şeyden çıkmasıdır. Denir ki: Rutabe (taze hurma) fesekat: kabuğundan çıktığı zaman.” “el-Kâmûs”ta: “el-Fısk (kesre ile): Allah teâlânın emrini terk etmek, isyan etmek, hak yolundan çıkmak veya fucûr (günahkârlık) etmektir; el-fusûk da böyledir.” İmam Râgıb el-İsfahânî, “el-Müfredât”ında şöyle buyurmuştur: “Fülân feseka: şer‘in dairesinden/hükmünden çıktı. Bu, onların ‘rutabu (taze hurma) feseka: kabuğundan çıktı’ sözlerinden alınmıştır. Fısk, küfürden daha geneldir (şâmildir).” (Râgıb devamla) dedi ki: “Fısk, günahların azına da çoğuna da ıtlak olunur; ancak örfte genellikle büyük günahlar için kullanılmıştır. Fâsık denildiğinde çoğunlukla, şer‘in hükmünü kabul edip ikrar ettiği halde sonra onun ahkâmının tamamını veya bir kısmını ihlal eden/terk eden kimse kastedilir. Eğer aslında kâfir olan birine de fâsık denilmişse -bu, onun aklın kendisine yüklediği ve fıtratın gerektirdiği hükmü ihlal etmesi sebebiyledir.” (Sözünün sonunda) dedi ki: “Öyleyse [fâsık], kâfirden daha genel (şâmil) bir lafızdır.” İmam Muhammed b. Murtazâ el-Yemânî, “Îsâru’l-Hak” adlı kitabında (Fısk Hakkında Bir Fasıl) başlığı altında şöyle buyurmuştur: “Örfte müteahhirîne göre fısk, küfür olmayan büyük günahlara tahsis edilmiş; fâsık da bu büyük günahı işleyen kimseye has kılınmıştır.” Bütün bunlardan anlaşılıyor ki fısk, büyük günahları ve diğer mâsiyetleri kapsayan bir kavramdır.
فَسَقَ فُسُوقًا مِنْ بَابِ قَعَدَ خَرَجَ عَنْ الطَّاعَةِ وَالاسْمُ الْفِسْقُ وَيَفْسِقُ بِالْكَسْرِ لُغَةٌ حَكَاهَا الْأَخْفَشُ فَهُوَ فَاسِقٌ وَالْجَمْعُ فُسَّاقٌ وَفَسَقَةٌ وإليك ما قاله فيه أئمة اللغة وفلاسفتها. ققال الجوهري في " الصَحَاحِ ": «فَسَقَ الرَّجُلُ فَجَرَ، وَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَيْ: خَرَجَ».وفي " المصباح ": «فَسَقَ فُسُوقًا: خَرَجَ عَنِ الطَّاعَةِ، خَرَجَ عَنْ الطَّاعَةِ وَالاسْمُ الْفِسْقُ … ، وَيُقَالُ أَصْلُهُ خُرُوجُ الشَّيْءِ مِنْ الشَّيْءِ عَلَى وَجْهِ الْفَسَادِ. يُقَالُ: فَسَقَتْ الرُّطَبَةُ إذَا خَرَجَتْ مِنْ قِشْرِهَا». وفي " القاموس ": «الفِسْقُ، بالكسرِ: التَّرْكُ لأَمْرِ اللهِ تعالى، والعِصْيانُ، والخُرُوجُ عَنْ طََرِيقِِ الحَقِّ، أَوِ الفُجُورِ، كَالفُسُوقِِ».وقال الإمام الراغب الأصفهاني في " مفرداته ": «فَسَقَ فُلَانٌ: خَرَجَ عَنْ حَجْرِ الْشَّرْعِ، وَذَلِكَ مِنْ قَوْلِهِمْ: فَسَقَ الرَّطْبُ: إِذَا خَرَجَ عَنْ قِشْرِهِ. وَهُوَ أَعَمُّ مِنْ الْكُفْرِ». (قَالَ): «وَالفِسْقُ يَقَعُ بِالقَلْيِلِ مِنَ الذُّنُوبِ وَبِالكَثِيرِ، لَكِنْ تُعُورِفَ فِيْمَا كَانَ كَثِيرًا، وَأَكْثَرُ مَا يُقَالُ الْفَاسِقَ لِمَنْ الْتَزَمَ حُكْمَ الشَّرْعِ وَأَقَرَّ بِهِ، ثُمَّ أَخَلَّ بِجَمِيعِ أَحْكَامِهِ أَوْ بِبَعْضِهِ. وَإِذَا قِيَلَ لِلْكَافِرِ الأَصْلِيِّ فَاسِقٌ - فَلأَنَّهُ أَخَلَّ بِحُكْمِ مَا أَلْزَمَهُ الْعَقْلُ وَاقْتَضَتْهُ الفِطْرَةُ». (إِلَىَ أَنْ قَالَ): «[فَالفَاسِقُ] أَعَمُّ مِنَ الكَافِرِ». اهـ. وقال الإمام محمد بن مُرتضى اليماني في كتابه " إيثار الحق " في (فَصْلٌ فِيْ الْفِسْقِ) مَا نَصُّهُ: «وَأَمَّا الْعُرْفُ المُتَأَخِّرُ: فَالَفِسْقُ يَخْتَصُّ بِالكَبِيرَةِ مِنَ المَعَاصِي مِمَّا لَيْسَ بِكُفْرٍ، وَالفَاسِقُ يَخْتَصُّ بمُرْتَكِبِهَا». اهـ. فأنت ترى من هذا كله أَنَّ الفسق مدلوله الكبائر والمعاصي