Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Kitabın Hâtime Kısmı: Rabbim, kolaylaştır ve yardım et, ey Kerîm! Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’nun kudretiyle yardım diler, hidayetiyle hakkı bilir ve apaçık görürüz. Yalnızca O’ndan, efendimiz Muhammed’e –ki O, nebîlerin sonuncusudur–, âline ve ashâbının tamamına salât etmesini niyaz ederiz. Bunlar, hadis ilimlerindeki önemli ilim dallarına dair kısa ve özlü bir şekilde sunulan, ehl-i hadisin ıstılahlarını, maksatlarını ve mertebelerini anlamaya yardımcı olacak seçkin bölümlerdir. İnşallah Teâlâ, bu ilim dalında geniş bilgiye giriş mahiyetindedir. Eser, bâblara ayrılmıştır.
بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم خطْبَة الْكتابرب يسر وأعن يَا كريم.الْحَمد لله رب الْعَالمين، وبحوله نستعين، وبهدايته نَعْرِف الْحق ونستبين، وإياه نسْأَل أَن يُصَلِّي على سيدنَا مُحَمَّد خَاتم النَّبِيين، وعَلى آله وَأَصْحَابه أَجْمَعِينَ.هَذِه نبذ من فنون مهمة فِي عُلُوم الحَدِيث، يستعان بهَا على فهم مصطلحات أَهله ومقاصدهم ومراتبهم على سَبِيل الِاخْتِصَار والإيجاز، لتَكون كالمدخل إِلَى التَّوَسُّع فِي هَذَا الْفَنّ إِن شَاءَ الله تَعَالَى وَهُوَ مُرَتّب أَبْوَاب:
Birinci Bâb: Bu san'atla [hadis ilmiyle] ilgili tedavülde olan lafızlar hakkındadır (s.a.v.) - Birinci Lafız: Sahîh. Ve bu lafzın dayanağı, fukahâ ve usûliyyûnun usûlleri mûcibince râvînin adâlet sıfatı, yani fıkıhta kararlaştırıldığı üzere şehâdetin kabulünde şart koşulan adâlettir. Bunlardan mürseli kabul etmeyen kimse buna ilâveten [hadisin] müsned olmasını şart koşmuştur. Ashâb-ı hadîs ise [sahîh için] hadîsin şâz ve mu'allal olmaması şartını eklemiştir. Bu iki şartta, fukahâ mezhebinin muktezâsınca bir nazar vardır. Zira muhaddislerin hadisi illetli saydıkları illetlerin birçoğu fukahânın usûllerine göre cârî değildir. Bu tespit gereğince sahîh hadisin teknik tanımı (haddi) şudur: İsnadı, zâbıt olan âdil râvîden yine zâbıt olan âdil râvîye intikâl ederek nihayetine kadar muttasıl olan, ayrıca şâz ve mu'allal bulunmayan müsned hadîstir. Şayet şöyle denilseydi: 'Sıhhati üzerinde ittifak edilmiş bu sahîh hadîs şöyle şöyledir...' diye sonuna kadar, bu güzel olurdu. Zira bu gibi şartları koşmayanlar sahîhi bu vasıflarla sınırlandırmazlar. Hâlbuki haddin [tarifin] şartı câmi' ve mâni' olmasıdır. Hadîs erbâbı, esahh-ı esânîd hususunda ihtilâf etmişlerdir.
الْبَاب الأول فِي أَلْفَاظ متداولة تتَعَلَّق بِهَذِهِ الصِّنَاعَة صلى الله عليه وسلم َ - اللَّفْظ الأول الصَّحِيحومداره بِمُقْتَضى أصُول الْفُقَهَاء والأصوليين على صفة عَدَالَة الرَّاوِي الْعَدَالَة المشترطة فِي قبُول الشَّهَادَة على مَا قرر من الْفِقْهفَمن لم يقبل الْمُرْسل مِنْهُم زَاد فِي ذَلِك أَن يكون مُسْندًاوَزَاد أَصْحَاب الحَدِيث أَن لَا يكون شاذا وَلَا مُعَللا وَفِي هذَيْن الشَّرْطَيْنِ نظر على مُقْتَضى مَذْهَب الْفُقَهَاء فَإِن كثيرا من الْعِلَل الَّتِي يُعلل بهَا المحدثون الحَدِيث لَا تجْرِي على أصُول الْفُقَهَاءوبمقتضى ذَلِك حد الحَدِيث الصَّحِيح بِأَنَّهُالحَدِيث الْمسند الَّذِي يتَّصل إِسْنَاده بِنَقْل الْعدْل الضَّابِط عَن الْعدْل الضَّابِط إِلَى منتهاه وَلَا يكون شاذا وَلَا مُعَللاوَلَو قيل فِي هَذَا الحَدِيث الصَّحِيح الْمجمع على صِحَّته هُوَ كَذَا وَكَذَا إِلَى آخِره لَكَانَ حسنالِأَن من لَا يشْتَرط مثل هَذِه الشُّرُوط لَا يحصر الصَّحِيح فِي هَذِه الْأَوْصَاف وَمن شَرط الْحَد أَن يكون جَامعا مَانِعاوَقد اخْتلف أَرْبَاب الحَدِيث فِي أصح الْأَسَانِيد
Buhârî'nin görüşüne göre en sahih isnad: Mâlik'in Nâfi'den, onun da İbn Ömer'den (rivayet ettiği isnaddır). Yahyâ b. Maîn'den rivayet edildiğine göre en sağlamı: A‘meş'in İbrâhîm'den, onun Alkame'den, onun da Abdullah'tan (rivayet ettiği isnaddır). Amr b. Ali'den nakledildiğine göre ise en sahih isnad: Muhammed b. Sîrîn'in Ubeyde'den, onun da Ali'den (rivayet ettiği isnaddır). Ardından Eyyûb'un Muhammed'den (rivayeti) söylenmiştir.
فمذهب البُخَارِيّ أَن أصح الْأَسَانِيد مَالك عَن نَافِع عَن ابْن عمروَعَن يحيى بن معِين أَجودهَا الْأَعْمَش عَن إِبْرَاهِيم عَن عَلْقَمَة عَن عبد اللهوَعَن عَمْرو بن عَليّ أصح الْأَسَانِيد مُحَمَّد بن سِيرِين عَن عُبَيْدَة عَن عَليّثمَّ قيل أَيُّوب عَن مُحَمَّد
Ve İbn Avn'in Muhammed (s.a.v.)'den rivayet ettiği söylenmiştir. İkinci lafız ise 'hasen'dir. Hasenin anlamının tahkikinde ıztırâb bulunmaktadır. Hattâbî şöyle demiştir: Hasen, mahreci bilinen ve ricâli meşhur olan hadistir; çoğu hadis onun etrafında döner. O, âlimlerin çoğunun kabul ettiği ve fakihlerin genelinin kullandığı hadistir. Bu ifade, tam bir ayıklama ve özlü ifade (telhîs) içermekte ne de had ve tarif sanatına uygun düşmektedir. Zira sahîh hadisin de mahreci bilinir ve ricâli meşhurdur. Böylece sahîh, hasenin tanımına dâhil olur. Sanki o (Hattâbî), bu sözüyle, sahîh derecesine ulaşmamış olmakla birlikte mahreci bilinen ve ricâli meşhur olan hadisi kastetmektedir. Hasen hadisle ihticâc edilebileceğinin söylenmesine gelince, bunda bir işkâl vardır. Çünkü burada, râvîde bulunduğu takdirde rivayetin kabulünü gerektiren bazı vasıflar vardır. Şimdi, hasen adı verilen bu hadiste, kabulü gerektiren en düşük dereceler üzere bu vasıflar bulunur mu, yoksa bulunmaz mı? Eğer bulunuyorsa o hadis sahîhtir; bulunmuyorsa, hasen olarak adlandırılsa dahi onunla ihticâc câiz değildir. Ancak bu, ıstılâhî bir meseleye havale edilirse (durum değişir). Şöyle ki, rivayetin kabulünü gerektiren vasıfların mertebeleri ve dereceleri vardır. En yükseği, râvîlerinin bu vasıfları taşıdığı hadise sahîh denilen derecedir. Ve kezâlik.
وَقيل ابْن عون عَن مُحَمَّد صلى الله عليه وسلم َ - اللَّفْظ الثَّانِي الْحسنوَفِي تَحْقِيق مَعْنَاهُ الِاضْطِرَابفَقَالَ الْخطابِيّ الْحسن مَا عرف مخرجه واشتهر رِجَاله وَعَلِيهِ مدَار أَكثر الحَدِيث وَهُوَ الَّذِي يقبله أَكثر الْعلمَاء ويستعمله عَامَّة الْفُقَهَاءوَهَذِه عبارَة لَيْسَ فِيهَا كَبِير تَلْخِيص وَلَا هِيَ أَيْضا على صناعَة الْحُدُود والتعريفات فَإِن الصَّحِيح أَيْضا قد عرف مخرجه واشتهر رِجَاله فَيدْخل الصَّحِيح فِي حد الْحسنوَكَأَنَّهُ يُرِيد بِهَذَا الْكَلَام مَا عرف مخرجه واشتهر رِجَاله مِمَّا لم يبلغ دَرَجَة الصَّحِيحوَأما مَا قيل من أَن الْحسن يحْتَج بِهِ فَفِيهِ إِشْكَال وَذَلِكَ أَن هَهُنَا أوصافا يجب مَعهَا قبُول الرِّوَايَة إِذا وجدت فِي الرَّاوِيفَأَما أَن يكون هَذَا الحَدِيث الْمُسَمّى بالْحسنِ مِمَّا قد وجدت فِيهِ هَذِه الصِّفَات على أقل الدَّرَجَات الَّتِي يجب مَعهَا الْقبُول أَو لَافَإِن وجدت فَذَلِك حَدِيث صَحِيح وَإِن لم تُوجد فَلَا يجوز الِاحْتِجَاج بِهِ وَأَن سمي حسنااللَّهُمَّ أَلا أَن يرد هَذَا إِلَى أَمر اصطلاحي وَهُوَ أَن يُقَال أَن الصِّفَات الَّتِي يجب قبُول الرِّوَايَة مَعهَا لَهَا مَرَاتِب ودرجاتفاعلاها هِيَ الَّتِي يُسمى الحَدِيث الَّذِي اشْتَمَل رُوَاته عَلَيْهَا صَحِيحا وَكَذَلِكَ
Mesela orta dereceli hadisler ile en aşağı dereceli olanı biz hasen diye isimlendiririz. O halde bu hususta iş ıstılâha rücû eder ve neticede her biri hakikatte sahih olur. Istılahta mesele yakın olmakla birlikte, bu yolu tercih eden kimse, hadis ehlinin hasen olarak isimlendirdiği şeyi dikkate almalı ve o hadislerde rivayet lafzının kullanılmasının gerekli olduğu sıfatların mevcudiyetini tahkik etmelidir. İşte Hattâbî'nin sözü üzerine yapılacak araştırma bundan ibarettir. Ebû Îsâ et-Tirmizî, hasen ile kastının şu olduğunu söyler: (Hadisin) senedinde yalancılıkla itham edilen biri bulunmamalı, hadis şâz olmamalı ve aynı şekilde başka bir vecihten de rivayet edilmiş olmalıdır. Buna karşı şu itiraz yöneltilir: Bir hadis hakkında hasen denildiği halde, onun tek bir vecihten başka bir rivayet yolu yoktur. Bazıları şöyle demiştir: İçinde yakın derecede muhtemel (kabul edilebilir) bir zayıflık bulunan hadis hasendir ve onunla amel edilmesi caizdir. Bu görüş hakkında da, hasenin kabulü hakkında daha önce söylediğimiz sözlerdeki araştırma söz konusudur. Üstelik onun 'içinde yakın derecede muhtemel bir zayıflık vardır' sözü, kendisiyle muhtemel miktarın diğerinden ayırt edileceği bir kurala bağlanmış değildir. Bu vasıf karışıklığa uğrarsa, hakikati ayırt eden tanım elde edilmiş olmaz.
أوساطها مثلاوَأَدْنَاهَا هُوَ الَّذِي نُسَمِّيه حسناوَحِينَئِذٍ يرجع الْأَمر فِي ذَلِك إِلَى الِاصْطِلَاح وَيكون الْكل صَحِيحا فِي الْحَقِيقَة وَالْأَمر فِي الِاصْطِلَاح قريب لَكِن من أَرَادَ هَذِه الطَّرِيقَة فَعَلَيهِ أَن يعْتَبر مَا سَمَّاهُ أهل الحَدِيث حسنا ويحقق وجود الصِّفَات الَّتِي يجب مَعهَا قَول الرِّوَايَة فِي تِلْكَ الْأَحَادِيثفَهَذَا مَا يتَعَلَّق من الْبَحْث على كَلَام الْخطابِيّوَقَالَ أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيّ أَنه يُرِيد بالْحسنِأَن لَا يكون فِي إِسْنَاده من يتهم بِالْكَذِبِ وَلَا يكون حَدِيثا شاذا ويروى من غير وَجه نَحْو ذَلِكوَهَذَا يشكل عَلَيْهِ مَا يُقَال فِيهِأَنه حسن مَعَ أَنه لَيْسَ لَهُ مخرج إِلَّا من وَجه وَاحِدوَقَالَ بَعضهمالحَدِيث الَّذِي فِيهِ ضعف قريب مُحْتَمل هُوَ الْحسن وَيصْلح للْعَمَل بِهِوَهَذَا فِيهِ من الْبَحْث مَا قدمْنَاهُ من الْكَلَام على قبُول الْحسنمَعَ أَن قَوْله فِيهِ ضعف قريب مُحْتَمل لَيْسَ مضبوطا بضابط يتَمَيَّز بِهِ الْقدر الْمُحْتَمل من غَيرهوَإِذا اضْطربَ هَذَا الْوَصْف لم يحصل التَّعْرِيف الْمُمَيز للْحَقِيقَة
Fakîh, hâfız Ebû Amr b. es-Salâh rahimehullah, kendisi için tetkik edilip açıklığa kavuştuğunu zikretmiştir ki hasen hadis iki kısımdır: Birinci kısım, senedindeki ricalden ehliyeti tahakkuk etmemiş mestur bir râvinin bulunmasından hâlî olmayan hadistir. Ancak bu râvi, rivayet ettiği şeyde gafil ve çok hatalı değildir; ne de hadiste yalancılıkla itham edilmiştir, yani kasten yalan söyleme veya onu fâsık kılacak başka bir sebep kendisinden zuhur etmemiştir. Bununla birlikte hadisin metni, aynısının veya benzerinin başka bir vecihten veya daha fazlasından rivayet edilmiş olduğu bilinir; nitekim râvisini aynısı üzere takip eden bir mütâbaat ile veya kendisine ait bir şâhid [başka bir hadisin benzerinin gelmesi] ile desteklenmiş olur. Böylece o hadis, şâz ve münker olmaktan çıkar. İkinci kısım ise râvisinin sıdk ve emânetle meşhur olması, ancak sahih ricali derecesine ulaşmamasıdır; zira onlardan hıfz ve itkān bakımından kusurludur. Bununla birlikte hali, tek başına rivayet ettiği hadisi münker sayılan kimselerin seviyesinin üstündedir. Bütün bunlarda hadisin şâz ve münker olmaktan, ayrıca illetli olmaktan sâlim olması itibar olunur. Bu söz, içinde bazı lafızlar üzerine mübâhasât ve münâkaşât barındırmaktadır. Hâfız, onların 'Bu hadis hasen sahihtir' sözlerine karşı bazı eşkâl zikretmiştir. Zira hasen, sahih karşısında kāsırdır; ikisini bir tek hadiste birleştirmek, o kusurun nefyini ve isbâtını bir araya getirmek olur. Kendisi şöyle cevap vermiştir: Bu, isnada râcidir. Şayet tek bir hadis iki isnad ile rivayet edilir, bunlardan biri hasen isnad, diğeri sahih isnad olursa, ona 'sahih hasen' denilmesi istikamet bulur; yani bir isnada nisbetle hasen, diğer isnada nisbetle sahihtir.
وَذكر الْفَقِيه الْحَافِظ أَبُو عَمْرو بن الصّلاح رحمه اللهأَنه تنقح لَهُ واتضح أَن الحَدِيث الْحسن قِسْمَانِأَحدهمَا الحَدِيث الَّذِي لَا يَخْلُو رجال إِسْنَاده من مَسْتُور لم تتَحَقَّق أَهْلِيَّته غير أَنه لَيْسَ مغفلا كثير الْخَطَأ فِيمَا يرويهِ وَلَا هُوَ مُتَّهم بِالْكَذِبِ فِي الحَدِيث أَي لم يظْهر مِنْهُ تعمد الْكَذِب فِي الحَدِيث وَلَا سَبَب آخر مفسق وَيكون متن الحَدِيث مَعَ ذَلِك قد عرف بِأَن رُوِيَ مثله أَو نَحوه من وَجه آخر أَو أَكثر حَتَّى اعتضد بمتابعة من تَابع رَاوِيه على مثله أَو بِمَا لَهُ من شَاهد وَهُوَ وُرُود حَدِيث آخر بِنَحْوِهِ فَيخرج بذلك عَن أَن يكون شاذا ومنكراالْقسم الثَّانِي أَن يكون رَاوِيه من الْمَشْهُورين بِالصّدقِ وَالْأَمَانَة غير أَنه لم يبلغ دَرَجَة رجال الصَّحِيح لكَونه يقصر عَنْهُم فِي الْحِفْظ والإتقان وَهُوَ مَعَ ذَلِك يرْتَفع عَن حَال من يعد مَا ينْفَرد بِهِ من حَدِيثه مُنْكراوَيعْتَبر فِي كل هَذَا مَعَ سَلامَة الحَدِيث من أَن يكون شاذا ومنكرا سَلَامَته من أَن يكون مُعَللاوَهَذَا كَلَام فِيهِ مباحثات ومناقشات على بعض الْأَلْفَاظوَذكر هَذَا الْحَافِظ أشكالا على قَوْلهم هَذَا حَدِيث حسن صَحِيح لِأَن الْحسن قَاصِر عَن الصَّحِيح فَفِي الْجمع بَينهمَا فِي حَدِيث وَاحِد جمع بَين نفي ذَلِك الْقُصُور وإثباتهوَأجَاببِأَن ذَلِك رَاجع إِلَى الْإِسْنَاد فَإِذا رُوِيَ الحَدِيث الْوَاحِد بِإِسْنَادَيْنِ أَحدهمَا إِسْنَاد حسن وَالْآخر إِسْنَاد صَحِيح استقام أَن يُقَال فِيهِ أَنه حَدِيث صَحِيح حسن صَحِيح أَي أَنه حسن بِالنِّسْبَةِ إِلَى إِسْنَاد صَحِيح بِالنِّسْبَةِ إِلَى إِسْنَاد
Bununla birlikte bunu söyleyenlerden bazısının "hasen" ile lugavî manayı —yani nefsin meylettiği ve kalbin yadırgamadığı anlamı— kastetmiş olmasının uzak bir ihtimal olmadığını söyledi. Halbuki bizim söz konusu ettiğimiz şey ıstılâhî anlamdır.
Ben derim ki: Birinci görüşe, hakkında "hasen sahih" denilen hadisler itiraz teşkil eder. Zira bu hadislerin yalnızca tek bir çıkış yolu (mahreç) ve tek bir ciheti vardır. Hâlbuki senedlerin ihtilafı, mahreçler açısından değerlendirilir. Bu durum, Ebû Îsâ et-Tirmizî'nin sözlerinde birçok yerde mevcuttur. Nitekim O: "Bu, hasen sahih bir hadistir; biz onu ancak bu cihetten biliriz" veya "Biz onu ancak falan kimsenin hadisinden biliriz" der. Ben de bu husustaki örnekleri, Ebû Muhammed Abdülhak (Allah Teâlâ'nın rahmeti üzerine olsun)ın "el-Ahkâmu's-Suğrâ" şerhinin mukaddimesi üzerine yaptığım imlâ çalışmasında zikrettim.
Lugavî anlam itibarıyla "hasen" lafzının mutlak olarak kullanılmasına gelince, bu durumda —lafzı güzel olduğu takdirde— mevzû hadise de "hasen" denilmesi gerekir. Hâlbuki hadis ehlinden hiç kimse, kendi ıstılahları üzere hareket ederken bunu söylemez.
Ben bu soruya şu şekilde cevap veriyorum: Hasen için sahihden aşağı olma (kusûr) kaydı şart koşulmaz. Kusûr ona ancak sadece "hasen" denilmekle yetinildiğinde gelir ve bu anlaşılır. Yani kusûr, iktisâr (sadece "hasen" demekle yetinme) kaydından gelir; yoksa hasenin hakikati ve zâtı cihetinden değil.
Bunun şerhi ve açıklaması şudur: Burada râvîlere ait, rivayetin kabulünü gerektiren sıfatlar vardır.
قَالَ على أَنه غير مستنكر أَن يكون بعض من قَالَ ذَلِك أَرَادَ بالْحسنِ مَعْنَاهُ اللّغَوِيّ وَهُوَ مَا تميل إِلَيْهِ النَّفس وَلَا يأباه الْقلب دون الْمَعْنى الاصطلاحي الَّذِي نَحن بصددهوَأَقُولأما الأول فَيرد عَلَيْهِ الْأَحَادِيث الَّتِي قيل فِيهَا حسن صَحِيح مَعَ أَنه لَيْسَ لَهَا إِلَّا مخرج وَاحِد ووجهة وَاحِدَة وَإِنَّمَا يعْتَبر اخْتِلَاف الْأَسَانِيد بِالنِّسْبَةِ إِلَى المخارجوَهَذَا مَوْجُود فِي كَلَام أبي عِيسَى التِّرْمِذِيّ فِي مَوَاضِع يَقُول هَذَا حَدِيث حسن صَحِيح لَا نعرفه إِلَّا من هَذَا الْوَجْه أَو لَا نعرفه إِلَّا من حَدِيث فلَان وَقد ذكرت مَوَاضِع من ذَلِك فِيمَا أمليته على مُقَدّمَة شرح الْأَحْكَام الصُّغْرَى لأبي مُحَمَّد عبد الْحق رَحمَه الله تَعَالَىوَأما إِطْلَاق الْحسن بِاعْتِبَار الْمَعْنى اللّغَوِيّ فَيلْزم عَلَيْهِ أَن يُطلق على الحَدِيث الْمَوْضُوع إِذا كَانَ حسن اللَّفْظ أَنه حسن وَذَلِكَ لَا يَقُوله أحد من أهل الحَدِيث إِذا جروا على اصطلاحهموَالَّذِي أَقُول فِي جَوَاب هَذَا السُّؤَالأَنه لَا يشْتَرط فِي الْحسن قيد الْقُصُور عَن الصَّحِيح وَإِنَّمَا يَجِيئهُ الْقُصُور وَيفهم ذَلِك فِيهِ إِذا اقْتصر على قَوْله حسنفالقصور يَأْتِيهِ من قيد الِاقْتِصَار لَا من حَيْثُ حَقِيقَته وذاتهوَشرح هَذَا وَبَيَانهإِن هَهُنَا صِفَات للرواة تَقْتَضِي قبُول الرِّوَايَة
Bu vasıfların bazısı diğerinin üzerinde dereceleri vardır; meselâ teyakkuz, hıfz ve itkan gibi. En düşük derece olan sıdk (doğruluk) ve yalancılıkla itham edilmeme gibi bir vasfın bulunması, ondan daha yüksek olan hıfz ve itkan gibi vasıfların bulunmasına mâni teşkil etmez. Yüksek derece bulunduğunda, bu, düşük derecenin bulunmasına mâni olmaz; hıfz ile sıdkın bir arada bulunması gibi. Bu sebeple, bu hadis hakkında, düşük vasfın (meselâ sıdk) bulunması itibarıyla hasan, yüksek vasfın (hıfz ve itkan) bulunması itibarıyla da sahih denilebilir. Bundan, her sahihin hasan olduğu sonucu çıkar. Bu görüş benimsenir ve onu, âlimlerin “bu hadis hasandır” ifadelerinin sahih hadisler hakkında da kullanılması destekler. Bu durum, selef âlimlerinin sözlerinde mevcuttur. Üçüncüsü: Zayıf (da‘îf). O, hasan derecesinin altında kalandır. Biz daha önce sahih bölümünde en sahih isnadlardan bahsetmiştik. Ayrıca İbn Nu‘aym’in, en zayıf isnadlar hakkındaki sözlerini de zikretmiştik. O, ‘Ma‘rifetü ‘Ulûmi’l-Hadîs’inde şöyle demiştir: “Zayıf isnadlar hakkında söz: Ehl-i Beyt isnadlarının en zayıfı, ‘Amr b. Şemr‘in, Câbir el-Cu‘fî’den, onun da...”
ولتلك الصِّفَات دَرَجَات بَعْضهَا فَوق بعض كالتيقظ وَالْحِفْظ والإتقان مثلا فوجود الدرجَة الدُّنْيَا كالصدق مثلا وَعدم التُّهْمَة بِالْكَذِبِ لَا يُنَافِيهِ وجود مَا هُوَ أَعلَى مِنْهُ كالحفظ والإتقانفَإِذا وجدت الدرجَة الْعليا لم يناف ذَلِك وجود الدُّنْيَا كالحفظ مَعَ الصدْق فَيصح أَن يُقَال فِي هَذَا أَنه حسن بِاعْتِبَار وجود الصّفة الدُّنْيَا وَهِي الصدْق مثلا صَحِيح بِاعْتِبَار الصّفة الْعليا وَهِي الْحِفْظ والإتقانوَيلْزم على هَذَا أَن يكون كل صَحِيح حسنايلْتَزم ذَلِك وَيُؤَيِّدهُ وُرُود قَوْلهم هَذَا حَدِيث حسن فِي الْأَحَادِيث الصَّحِيحَة وَهَذَا مَوْجُود فِي كَلَام الْمُتَقَدِّمينالثَّالِث الضَّعِيفوَهُوَ مَا نقص على دَرَجَة الْحسنوَقد قدمنَا فِي قسم الصَّحِيح الْكَلَام على أصح الْأَسَانِيدوَقد ذكرنَا ابْن نعيم الْكَلَام على أَوْهَى الْأَسَانِيد فَقَالَ فِي معرفَة عُلُوم الحَدِيثالقَوْل فِي الْأَسَانِيد الْوَاهِيَةفأوهى أَسَانِيد أهل الْبَيْت عَمْرو بن شمر عَن جَابر الْجعْفِيّ عَن
Hâris el-A‘ver, Ali’den (rivayet eder). Sıddîk’ın en zayıf senedleri: Sadakatü’d-Dakîkî, Ferkan es-Sebhî’den, o da Murratü’t-Tayyib’den, o da Ebû Bekir’den (r.a.) rivayet etmiştir. Ömerîlerin en zayıf senedleri ise: Muhammed b. el-Kâsım b. Abdullah b. Ömer b. Hafs b. Âsım, babasından, o da dedesinden (rivayet etmiştir).
الْحَارِث الْأَعْوَر عَن عَليّوأوهى أَسَانِيد الصّديق صَدَقَة الدقيقي عَن فرقد السبخي عَن مرّة الطّيب عَن أبي بكروأوهى أَسَانِيد العمريين مُحَمَّد بن الْقَاسِم بن عبد الله بن عمر بن حَفْص بن عَاصِم عَن أَبِيه عَن جده
Muhammed, Kāsım ve Abdullah'a gelince, onlarla ihticâc edilmez. Ebû Hüreyre'nin en zayıf isnadları: Serî b. İsmâil, Dâvûd b. Yezîd el-Evdî'den, o babasından, o da Ebû Hüreyre'den rivayet eder. Âişe'nin en zayıf isnadları: Basralılar nezdinde bulunan bir nüsha; Hâris b. Şibl, Ümmü'n-Nu‘mân'dan, o da Âişe'den rivayet eder. Abdullah b. Mes‘ûd'un en zayıf isnadları: Şerîk, Ebû Fizâre'den, o da Ebû'dan...
فَإِن مُحَمَّدًا وَالقَاسِم وَعبد الله لَا يحْتَج بهموأوهى أَسَانِيد أبي هُرَيْرَة السّري بن إِسْمَاعِيل عَن دَاوُد بن يزِيد الأودي عَن أَبِيه عَن أبي هُرَيْرَةوأوهى أَسَانِيد عَائِشَة نُسْخَة عِنْد الْبَصرِيين عَن الْحَارِث بن شبْل عَن أم النُّعْمَان عَن عَائِشَةوأوهى أَسَانِيد عبد الله بن مَسْعُود شريك عَن أبي فَزَارَة عَن أبي
Zeyd, Abdullah'tan; Enes b. Mâlik'in en zayıf senedleri: Dâvûd b. el-Muhber b. Kahzem, babasından, o da Ebân b. Ebî ‘Ayyâş'tan, o da Enes'ten; Mekkelilerin en zayıf senedleri: Abdullah b. Meymûn el-Kaddâh, Şihâb b. Haraş'tan, o da İbrâhîm b. Yezîd el-Hûzî'den, o da İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan; Yemenlilerin en zayıf senedleri: Hafs b. Ömer el-Adenî, el-Hakem b. Ebân'dan...
زيد عَن عبد اللهوأوهى أَسَانِيد أنس بن مَالك دَاوُد بن المحبر بن قحذم عَن أَبِيه عَن أبان بن أبي عَيَّاش عَن أنسوأوهى أَسَانِيد المكيين عبد الله بن مَيْمُون القداح عَن شهَاب بن خرَاش عَن إِبْرَاهِيم بن يزِيد الخوزي عَن عِكْرِمَة عَن ابْن عَبَّاسوأوهى أَسَانِيد اليمانيين حَفْص بن عمر الْعَدنِي عَن الحكم بن أبان
İkrime’den, İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre; Mısırlıların en zayıf isnadları: Ahmed b. Muhammed b. el-Haccâc b. Rüşdeyn — babasından, dedesinden, Kurre b. Abdurrahman b. Hayveyl’den, kendisinden rivayet eden herkese dayanır. Zira bu büyük bir nüshadır. Şamlıların en zayıf isnadları: Muhammed b. Kays el-Maslûb — Ubeydullah b. Zahr b. Ali b. Yezîd’den, el-Kâsım’dan, Ebû Ümâme’den. Horasanlıların en zayıf isnadları: Abdullah b. Abdurrahman b. Müleyha’dan…
عَن عِكْرِمَة عَن ابْن عَبَّاسوأوهى أَسَانِيد المصريين أَحْمد بن مُحَمَّد بن الْحجَّاج بن رشدين عَن أَبِيه عَن جده عَن قُرَّة بن عبد الرَّحْمَن بن حَيْوِيل عَن كل من روى عَنهُ فَإِنَّهَا نُسْخَة كَبِيرَةوأوهى أَسَانِيد الشاميين مُحَمَّد بن قيس المصلوب عَن عبيد الله بن زحر بن عَليّ بن يزِيد عَن الْقَاسِم عَن أبي أُمَامَةوأوهى أَسَانِيد الخراسانيين عبد الله بن عبد الرَّحْمَن بن مليحة عَن
Nehşel b. Saîd, Dahhâk’ten, o da İbn Abbâs’tan ve İbn Müleyhâ ve Nehşel –iki Nîşâbûrlu– (s.a.v.) – Dördüncü lafız: Mürsel. Bunda meşhur olan, sahabînin zikrinin senedin sonundan düşmesidir; tâbiînin “Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu” demesi gibi. – Beşinci lafız: Mu‘dal. Zira iki (râvi) düşerse o mu‘daldir. Bazen kendisinden iki râvinin düştüğü şey, sahabînin altında da olabilir. İşte bu beşinci lafızdır (s.a.v.). – Altıncı lafız: Munkatı‘. Kimi eski âlimler, mutlak olarak kendisinden bir râvinin düştüğü rivayete mürsel adını verebilir; bu düşüş senedin ortasında olsa bile. Senedin ortasından bir râvinin düştüğü rivayet ise, cumhura göre altıncı lafız olan munkatı‘ diye adlandırılır (s.a.v.). – Yedinci lafız: Maktû‘; halbuki o maktû‘ değildir. O, sahabînin dışındakinden rivayet edilen ve (o râvide) kesilen (durdurulan) rivayettir. İşte bu yedinci lafızdır.
نهشل بن سعيد عَن الضَّحَّاك عَن ابْن عَبَّاسوَابْن مليحة ونهشل نيسابوريان صلى الله عليه وسلم َ - اللَّفْظ الرَّابِع الْمُرْسلوَالْمَشْهُور فِيهِ أَنه مَا سقط من منتهاه ذكر الصَّحَابِيّبِأَن يَقُول التَّابِعِيّ قَالَ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم صلى الله عليه وسلم َ - اللَّفْظ الْخَامِس المعضلفَإِن سقط اثْنَان فَهُوَ المعضلوَقد يكون فِيمَا سقط مِنْهُ اثْنَان دون الصَّحَابِيّ أَيْضا وَهَذَا هُوَ اللَّفْظ الْخَامِس صلى الله عليه وسلم َ - اللَّفْظ السَّادِس الْمُنْقَطعوَقد يُطلق بعض القدماء الْمُرْسل على مَا سقط مِنْهُ رجل مُطلقًا وَإِن كَانَ فِي أَثْنَائِهِوَمَا سقط مِنْهُ رجل فِي أَثْنَائِهِ يُسَمِّي بالمنقطع وَهُوَ السَّادِس عِنْد الْجُمْهُور صلى الله عليه وسلم َ - اللَّفْظ السَّابِع الْمَقْطُوعوَهُوَ غير الْمَقْطُوع وَهُوَ مَا رُوِيَ عَن من دون الصَّحَابِيّ وَقطع عَلَيْهِوَهَذَا هُوَ اللَّفْظ السَّابِع
Sekizincisi: Mevkuftur. Mevkuf, sahabînin (r.a.) söz veya fiiline isnad edilen hadistir. Dokuzuncusu: Merfûdur. Merfû, içinde Resûlullah (s.a.v.) zikredilip O'na bir söz, fiil veya takrir nispet edilen hadistir. Bundan dolayı "falan onu mevkuf olarak rivayet etti, falan ise merfû olarak rivayet etti" denilir. Onuncusu: el-Muvasaldır (Muttasıldır). Muvasal, inkıtâdan (kopukluktan) sâlim olan hadistir. On birincisi: el-Müsneddir. Müsned, senedi Resûlullah'ın (s.a.v.) zikrine kadar muttasıl olan hadistir. Denildi ki: O, içinde Resûlullah (s.a.v.) zikredilen hadistir, hatta arasında inkıtâ (kopukluk) olsa dahi. On ikincisi: Şâzdır. Şâz, sikaların rivayetine muhalif olan veya hâlinin tek başına rivayet ettiğinin kabulüne ihtimal vermeyen bir râvinin ferd olarak rivayet ettiği hadistir. On üçüncüsü: Münkerdir. Münker de şâz gibidir. Denildi ki: Râvinin tek başına rivayet ettiği, fakat sahih ferd hadisler ile nakzedilmiş (bozulmuş) olan hadistir. On dördüncüsü: Garîbdir. Garîb, bazen garâbeti lafza râci olur, bazen de isnada râci olur.
- صلى الله عليه وسلم َ - الثَّامِن الْمَوْقُوفوَهُوَ مَا أسْند إِلَى الصَّحَابِيّ من قَوْله أَو فعلهويقابله صلى الله عليه وسلم َ - التَّاسِع الْمَرْفُوعالْمَرْفُوع وَهُوَ التَّاسِع هُوَ مَا ذكر فِيهِ النَّبِي صلى الله عليه وسلم فنسب إِلَيْهِ قَول أَو فعل أَو تَقْرِيروَمن هَذَا يُقَال رَوَاهُ فلَان مَوْقُوفا وَرَوَاهُ فلَان مَرْفُوعا صلى الله عليه وسلم َ - الْعَاشِر الْموصلوَهُوَ مَا سلم من الِانْقِطَاع صلى الله عليه وسلم َ - الْحَادِي عشر الْمسندوَهُوَ مَا اتَّصل سَنَده إِلَى ذكر النَّبِي صلى الله عليه وسلموَقيل هُوَ مَا ذكر فِيهِ النَّبِي صلى الله عليه وسلم وَإِن كَانَ مُنْقَطِعًا فِي أَثْنَائِهِ صلى الله عليه وسلم َ - الثَّانِي عشر الشاذوَهُوَ مَا خَالف رِوَايَة الثِّقَات أَو مَا انْفَرد بِهِ من لَا يحْتَمل حَاله أَن يقبل مَا تفرد بِهِ صلى الله عليه وسلم َ - الثَّالِث عشر الْمُنكروَهُوَ كالشاذوَقيل هُوَ مَا انْفَرد بِهِ الرَّاوِي وَهُوَ منقوض بالأفراد الصَّحِيحَة صلى الله عليه وسلم َ - الرَّابِع عشر الْغَرِيبوَهُوَ تَارَة ترجع غرابته إِلَى اللَّفْظوَتارَة ترجع إِلَى الْإِسْنَاد
Sonra bazen mutlak anlamda garîb olur; öyle ki bir râvî, isnâdının tamamında tek kalır. Bazen ise belirli bir şahsa nisbetle garîb olur, başkasına nisbetle ise ma‘rûf olur. Bu sebeple 'Bu, falanın filandan rivâyet ettiği hadîse nisbetle garîbtir' denildiğinde, her iki ihtimali de taşımış olur. Aynı şekilde 'Filan, filandan bu hadîste teferrüd etmiştir' dediğimizde, ya mutlak bir teferrüd olması ihtimâli vardır, ya da sadece bu belirli şahsa nisbetle teferrüd edip başka bir kanaldan rivâyet edilmiş olması ihtimâli vardır. Buna dikkat et; zira hadîsler üzerine söz söyleyen bâzı âlimler bu hususta eleştirilebilirler ve bizim şimdi zikrettiğimiz gibi bu durumun bir vech-i (haklı gerekçesi) bulunabilir. Sallallahu aleyhi ve sellem. – On beşincisi: Müselsel. Bu, isnâdının bütün tabakalarında tek bir vasf üzere olmasıdır. Bazen bütün tabakalarında bu sıfat bulunur; meselâ bütün râvîlerin 'Falanı şöyle derken işittim' sîgasıyla rivâyet etmesi gibi. Bazen de ekserîsinde bulunur; râvîlerin 'Ondan işittiğim ilk hadîs' sözüyle müselsel olan hadîs gibi. Nitekim bu müselselin silsilesi sahîh kavle göre Süfyân b. Uyeyne’den rivâyet eden râvî Abdurrahmân b. Bişr’de sona erer; Ebû Nasr el-Vezîrî ise bunu merfû‘ olarak sonuna kadar ulaştırmıştır. Bazen de 'Beni yedirdi, bana içirdi', 'Bana hadîs rivâyet etti, eli omzumdaydı' gibi ifadelerle müselsel kılarlar.
ثمَّ تَارَة يكون غَرِيبا مُطلقًا بِأَن ينْفَرد راو بِإِسْنَادِهِ كُله وَتارَة يكون غَرِيبا عَن شخص معِين وَيكون مَعْرُوفا عَن غَيرهفَإِذا قيلهَذَا غَرِيب من حَدِيث فلَان عَن فلَان احْتمل الْوَجْهَيْنِ جَمِيعًاوَكَذَلِكَ إِذا قُلْنَاتفرد بِهِ فلَان عَن فلَان احْتمل أَن يكون تفردا مُطلقًا وَاحْتمل أَن يكون تفرد بِهِ عَن هَذَا الْمعِين وَيكون مرويا من غير جِهَة ذَلِك الْمعِين فَتنبه لذَلِك فَإِنَّهُ قد يَقع فِيهِ الْمُؤَاخَذَة على قوم من الْمُتَكَلِّمين على الْأَحَادِيث وَيكون لَهُ وَجه كَمَا ذَكرْنَاهُ الْآن صلى الله عليه وسلم َ - الْخَامِس عشر المتسلسلوَهُوَ مَا كَانَ إِسْنَاده على صفة وَاحِدَة فِي طبقاتهفَتَارَة يكون فِي جَمِيعهَا كَمَا إِذا كَانَ كُله بِصِيغَة سَمِعت فلَانا يَقُول إِلَى آخِرهوَتارَة يكون فِي أَكْثَره مثل الحَدِيث المسلسل بقَوْلهمْ أول حَدِيث سمعته مِنْهُ فَإِن سلسلته تقف على الرَّاوِي عَن سُفْيَان بن عُيَيْنَة وَهُوَ عبد الرَّحْمَن بن بشر على الصَّحِيح ورفعها أَبُو نصر الوزيري إِلَى منتهاهوَقد يسلسلون باطعمني وسقاني ويحدثني وَيَده عَليّ كَتِفي