(Birinci Kaide (Madde / 2): " Umûr Makâsıdına Göredir ") (Evvelâ — Şerh) Umûr, emrin çoğuludur; fiil ve sözlerin tamamı için kullanılan genel bir lafızdır. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli bu kabildendir: {Bütün işler O'na döner}, {De ki: Bütün işler Allah'ındır}, {Firavun'un emri/ işi doğru değildi} yani onun söz veya fiil olarak içinde bulunduğu hal. (Bkz. Râgıb, el-Müfredât) Sonra söz, bir muktezâ takdiri üzerinedir; yani: Umûrun hükümleri makâsıdına göredir. Zira fıkıh ilmi ancak eşyanın hükümlerini araştırır, zatlarını değil. Bu sebeple Mecelle kaideyi şu ifadesiyle tefsir etmiştir: "Yani bir emre terettüp eden hüküm, o emirden maksat ne ise ona göredir." Bu kaidenin aslı, zahir olduğu üzere Resûlullah (s.a.v.)'in "Ameller niyetlere göredir" hadîs-i şerîfidir. (Sâniyen — Tatbik) Bu kaide fıkhın birçok babında cârîdir; meselâ: (1) Muâvezât ve mâlî temlikler. (2) İbrâ. (3) Vekâletler. (4) Mübâhâtın ihrazı. (5) Damânât ve emânât. (6) Ukûbât. 1 — Muâvezât ve mâlî temliklere gelince: Bey‘ u şirâ, icâre, sulh ve hibe gibi. Bunların tamamı mutlak olarak —yani kendilerinden, vazolundukları faydayı çıkarmak maksadıyla bir karîne iliştirilmediği takdirde— hükmünü ifade eder ki o da, temlik ve temellükten ibaret olan kendilerine terettüp eden eserdir.
(الْقَاعِدَة الأولى (الْمَادَّة / ٢)) (" الْأُمُور بمقاصدها ") (أَولا _ الشَّرْح)الْأُمُور جمع أَمر، وَهُوَ: لفظ عَام للأفعال والأقوال كلهَا، وَمِنْه قَوْله تَعَالَى: {إِلَيْهِ يرجع الْأَمر كُله} ، {قل إِن الْأَمر كُله لله} ، {وَمَا أَمر فِرْعَوْن برشيد} ، أَي مَا هُوَ عَلَيْهِ من قَول أَو فعل. (ر: مُفْرَدَات الرَّاغِب) .ثمَّ إِن الْكَلَام على تَقْدِير مُقْتَضى، أَي: أَحْكَام الْأُمُور بمقاصدها، لِأَن علم الْفِقْه إِنَّمَا يبْحَث عَن أَحْكَام الْأَشْيَاء لَا عَن ذواتها، وَلذَا فسرت الْمجلة الْقَاعِدَة بقولِهَا: " يَعْنِي أَن الحكم الَّذِي يَتَرَتَّب على أَمر يكون على مُقْتَضى مَا هُوَ الْمَقْصُود من ذَلِك الْأَمر ".أصل هَذِه الْقَاعِدَة فِيمَا يظْهر قَوْله صلى الله عليه وسلم: " إِنَّمَا الْأَعْمَال بِالنِّيَّاتِ ". (ثَانِيًا _ التطبيق)إِن هَذِه الْقَاعِدَة تجْرِي فِي كثير من الْأَبْوَاب الْفِقْهِيَّة مثل: (١) الْمُعَاوَضَات والتمليكات الْمَالِيَّة. (٢) وَالْإِبْرَاء. (٣) وتجري فِي الوكالات. (٤) وإحراز الْمُبَاحَات. (٥) والضمانات والأمانات. (٦) والعقوبات.١ - أما الْمُعَاوَضَات والتمليكات الْمَالِيَّة: فكالبيع وَالشِّرَاء وَالْإِجَارَة وَالصُّلْح وَالْهِبَة، فَإِنَّهَا كلهَا عِنْد إِطْلَاقهَا _ أَي إِذا لم يقْتَرن بهَا مَا يقْصد بِهِ إخْرَاجهَا عَن إِفَادَة مَا وضعت لَهُ _ تفِيد حكمهَا، وَهُوَ الْأَثر الْمُتَرَتب عَلَيْهَا من التَّمْلِيك والتملك
Ancak kendisine bu hükmü ifade etmekten çıkaran bir şey ilişirse —ki bu onunla nikâhı kastetmek, hezel, istihza, muvâdaa ve telci'e gibidir— işte bu, onu mezkûr hükmünü ifade etme niteliğinden mahrum eder. Zira onunla nikâh kastedilmişse o nikâh olur. Ancak icâre ve sulhta, kadının bedel olması şart koşulur ki nikâh olsun. Eğer icârede kadın ma'kûdun aleyh olursa nikâh olmaz. Sulhta ise eğer kadın hakkında sulh yapılan taraf olursa —yani davacı, kadın aleyhine nikâh iddiasında bulunup kadın inkar ettikten sonra, davacıya vazgeçmesi için ödediği bir mal karşılığında sulh yaparsa— bu sahih olur ve hul' olur. (Bkz: ed-Dürer ve Hâşiyesi, Nikâh Kitabı ve Sulh Kitabı). Yine bir kimse hezel halinde iken satar veya satın alırsa, akdi üzerine ne bir başkasına mülk edindirme ne de kendine mülk edinme terettüp etmez.
2. İbrâya gelince: Nitekim alacaklının kefile veya muhâlin muhâlün aleyhe: 'Kefil olduğun maldan ya da sana havale ettiğim maldan berî oldum' demesi, yahut 'Bana karşı ondan berî oldum' demesi ve alacaklı veya muhâl hazır bulunması halinde; bu lafızla ne kastettiğinin beyanı için kendisine müracaat edilir. Eğer ondan kabz ve istifa ibraasını kastetmişse —kefalet emirle ise— kefil, kendisine kefil olunana rücu edebilir; muhîlin üzerinde bir alacağı yoksa muhâlün aleyh de muhîle rücu edebilir. Eğer bundan iskat ibraasını kastetmişse ikisinden hiçbiri için rücu yoktur. Alacaklı veya muhâl hazır değilse, (berî'tü ileyye) ifadesinde istifa ibraasına hamledileceğinde ihtilaf yoktur. (Berî'tü) de Ebû Yûsuf'a göre böyledir; zira onu birincisi gibi kılmıştır. Tercih edilen de budur. (Bkz: Tenvîru'l-Ebsâr ve Dürru'l-Muhtâr Şerhi, Kefalet Kitabı, Mal Kefaleti Bahsi).
3. Vekâletlere gelince: Bunlardan biri de şudur: Bir kimsenin başkasını belirli bir at veya benzerini satın almakla vekil tayin etmesi, vekilin bir at satın alması halinde bunda tafsilat vardır. Eğer onu müvekkil için satın almaya niyet etmişse veya akdi müvekkilin parasına izafe etmişse satın alma müvekkil adına olur. Eğer kendisi için satın almaya niyet eder veya akdi kendi parasına izafe ederse satın alma kendi adına olur. Yine akdi ... izafe ederse
لَكِن إِذا اقْترن بهَا مَا يُخرجهَا عَن إِفَادَة هَذَا الحكم، وَذَلِكَ كإرادة النِّكَاح بهَا وكالهزل والاستهزاء والمواضعة والتلجئة، فَإِنَّهُ يسلبها إِفَادَة حكمهَا الْمَذْكُور، فَإِنَّهُ إِذا أُرِيد بهَا النِّكَاح كَانَت نِكَاحا.وَلَكِن يشْتَرط فِي الْإِجَارَة وَالصُّلْح أَن تكون الْمَرْأَة بَدَلا ليَكُون نِكَاحا، فَلَو كَانَت فِي الْإِجَارَة معقوداً عَلَيْهَا لَا تكون نِكَاحا، وَفِي الصُّلْح لَو كَانَت مصالحاً عَنْهَا بِأَن ادّعى عَلَيْهَا النِّكَاح فأنكرت ثمَّ صالحت الْمُدَّعِي على مَال دَفعته لَهُ ليكف صَحَّ وَكَانَ خلعاً. (ر: الدُّرَر وحاشيته، من كتاب النِّكَاح وَمن كتاب الصُّلْح) .وَكَذَلِكَ لَو بَاعَ إِنْسَان أَو شرى وَهُوَ هازل، فَإِنَّهُ لَا يَتَرَتَّب على عقده تمْلِيك وَلَا تملك.٢ - وَأما الْإِبْرَاء: فَكَمَا لَو قَالَ الطَّالِب للْكَفِيل، أَو قَالَ الْمحَال للمحتال عَلَيْهِ: بَرِئت من المَال الَّذِي كفلت بِهِ، أَو المَال الَّذِي أحلّت بِهِ عَلَيْك، أَو قَالَ: بَرِئت إِلَيّ مِنْهُ، وَكَانَ الطّلب أَو الْمحَال حَاضرا، فَإِنَّهُ يرجع إِلَيْهِ فِي الْبَيَان لما قَصده من هَذَا اللَّفْظ، فَإِن كَانَ قصد بَرَاءَة الْقَبْض والاستيفاء مِنْهُ كَانَ للْكَفِيل أَن يرجع على الْمَكْفُول عَنهُ لَو الْكفَالَة بِالْأَمر، وَكَانَ للمحال عَلَيْهِ أَن يرجع على الْمُحِيل لَو لم يكن للْمُحِيل دين عَلَيْهِ. وَإِن كَانَ قصد من ذَلِك بَرَاءَة الْإِسْقَاط فَلَا رُجُوع لوَاحِد مِنْهُمَا.أما إِذا كَانَ الطَّالِب أَو الْمحَال غير حَاضر فَفِي (بَرِئت إِلَيّ) لَا نزاع فِي أَنه يحمل على بَرَاءَة الِاسْتِيفَاء، وَكَذَلِكَ فِي بَرِئت، عِنْد أبي يُوسُف فَإِنَّهُ جعله كَالْأولِ، وَهُوَ الْمُرَجح، (ر: تنوير الْأَبْصَار وَشَرحه الدّرّ الْمُخْتَار، كتاب الْكفَالَة، بحث كَفَالَة المَال) .٣ - وَأما الوكالات، فَمِنْهَا: مَا لَو وكل إِنْسَان غَيره بشرَاء فرس معِين أَو نَحوه فَاشْترى الْوَكِيل فرسا فَفِيهِ تَفْصِيل: إِن كَانَ نوى شِرَاءَهُ للْمُوكل أَو أضَاف العقد إِلَى دَرَاهِم الْمُوكل يَقع الشِّرَاء للْمُوكل، وَإِن نوى الشِّرَاء لنَفسِهِ أَو أضَاف العقد إِلَى دَرَاهِم نَفسه يَقع الشِّرَاء لنَفسِهِ. وَكَذَا لَو أضَاف العقد إِلَى
Mutlak dirhemlerdir. Zira şayet kişi bu dirhemlerle müvekkilin dirhemlerini niyet ederse, satın alma müvekkil için vâki olur. Eğer bu dirhemlerle kendi dirhemlerini niyet ederse, satın alma kendisi için vâki olur. Niyet hususunda ihtilaf ederlerse, nakde itibar edilir. Buna göre, semenin (bedelin) hangi tarafın malından ödendiğine bakılarak at, o kimse için hükmedilir. Çünkü iki maldan birinden yapılan nakit ödeme, satın almanın o mal sahibi için istenildiğine dair açık bir delil teşkil eder. (Mesele, el-Hidâye'nin Vekâletle Satın Alma faslında genişçe ele alınmıştır.)
4. İhrâzâta (mubah şeyleri mülk edinmeye) gelince; bu, mubah şeyleri mülk edinmektir. Bunların mülkiyeti kazandırmasında niyet ve kasıt şarttır. Şayet bir kimse bir yere bir kap koysa ve orada yağmur suyu toplansa, duruma bakılır: Eğer kabı su toplamak için özel olarak koymuşsa, içinde toplanan su onun mülkü olur. Şayet kabı bu kasıt olmaksızın koymuşsa, içinde toplanan su onun mülkü olmaz. Bu durumda başka bir kimsenin o suyu alarak mülk edinmesi câizdir. Zira hüküm, salih sebebe ancak kasıtla izâfe edilir. (Bkz: Reddü'l-Muhtâr, Kitâbü'l-Büyû', Müteferrikāt, Metnin 'velev ferruh tayrin ev bâz' sözünde, Bahir'den naklen.)
Keza av da böyledir. Şayet bir av, bir kimsenin ağına (tuzağına) veya arazisindeki bir çukura düşse, duruma bakılır: Eğer ağı kurmuş veya çukuru kazmışsa, av onun mülkü olur ve başkasının onu alması câiz değildir. Şayet ağı kurutmak için veya çukuru avlanmak için değil de başka bir amaçla kazmışsa, av onun mülkü olmaz ve başkasının onu alarak mülk edinmesi câizdir. (Bkz: Mecelle, 1303. Madde.)
5. Temînât ve emânetlere gelince; bunların meseleleri çoktur:
(a) Bunlardan biri lukatadır (buluntu mal). Şayet bir buluntu, onu mal sahibi için muhafaza etmek niyetiyle alınmışsa, emânet hükmünde olur; ancak teaddî (aşırı kullanım/haksız tasarruf) hâlinde tazmîn edilir. Eğer buluntu, onu kendisi için almak niyetiyle alınmışsa, gâsıp hükmünde olur; bu takdirde, herhangi bir şekilde elinde telef olursa tazmîn eder. Niyet hususunda ihtilaf edilirse, yeminiyle birlikte buluntu alanın sözü geçerlidir.
Keza, buluntuyu alıp sonra yerine koyarsa, durum şöyledir: Eğer onu ilan etmek (tarif) için almışsa, yerine koymakla berî olur; ister götürmeden önce isterse götürdükten sonra koysun, iade ile helak olmasından korksun veya korkmasın fark etmez. Şayet onu kendisi için almışsa, mal sahibine iade etmedikçe yerine koymakla berî olmaz. (Bkz: ed-Dürrü'l-Muhtâr ve hâşiyesi Reddü'l-Muhtâr, Lukata Kitabı'nın başları; Kâfi el-Hâkim'den ve Nûru'l-Ayn'dan el-Hâniyye'ye naklen.)
دَرَاهِم مُطلقَة فَإِنَّهُ إِذا نوى بهَا دَرَاهِم الْمُوكل يَقع الشِّرَاء للْمُوكل وَإِن نوى بهَا دَرَاهِم نَفسه يَقع لنَفسِهِ، وَإِن تكاذبا فِي النِّيَّة يحكم النَّقْد فَيحكم بالفرس لمن وَقع نقد الثّمن من مَاله، لِأَن فِي النَّقْد من أحد الْمَالَيْنِ دلَالَة ظَاهِرَة على أَنه أُرِيد الشِّرَاء لصَاحبه (وَالْمَسْأَلَة مبسوطة فِي فصل الْوكَالَة بِالشِّرَاءِ من الْهِدَايَة) .٤ - وَأما الإحرازات، وَهِي: استملاك الْأَشْيَاء الْمُبَاحَة، فَإِن النِّيَّة وَالْقَصْد شَرط فِي إفادتها الْملك، فَلَو وضع إِنْسَان وعَاء فِي مَكَان فَاجْتمع فِيهِ مَاء الْمَطَر ينظر: فَإِن كَانَ وَضعه خصيصاً لجمع المَاء يكون مَا اجْتمع فِيهِ ملكه، وَإِن وَضعه بِغَيْر هَذَا الْقَصْد فَمَا اجْتمع فِيهِ لَا يكون ملكه، وَلغيره حينئذٍ أَن يَتَمَلَّكهُ بِالْأَخْذِ، لِأَن الحكم لَا يُضَاف إِلَى السَّبَب الصَّالح إِلَّا بِالْقَصْدِ. (ر: رد الْمُحْتَار، كتاب الْبيُوع، متفرقات، عِنْد قَول الْمَتْن: وَلَو فرخ طير أَو باض _ نقلا عَن الْبَحْر) .وَكَذَلِكَ الصَّيْد، فَلَو وَقع الصَّيْد فِي شبكة إِنْسَان أَو حُفْرَة من أرضه ينظر: فَإِن كَانَ نشر الشبكة أَو حفر الحفرة لأجل الِاصْطِيَاد بهما فَإِن الصَّيْد ملكه وَلَيْسَ لأحد أَن يَأْخُذهُ، وَإِن كَانَ نشر الشبكة لتجفيفها مثلا أَو حفر الحفرة لَا لأجل الِاصْطِيَاد فَإِنَّهُ لَا يملكهُ، وَلغيره أَن يستملكه بِالْأَخْذِ. (ر: الْمجلة، مَادَّة / ١٣٠٣) .٥ - وَأما الضمانات والأمانات فمسائلها كَثِيرَة: (أ) مِنْهَا اللّقطَة، فَإِن التقطها ملتقط بنية حفظهَا لمَالِكهَا كَانَت أَمَانَة لَا تضمن إِلَّا بِالتَّعَدِّي، وَإِن التقطها بنية أَخذهَا لنَفسِهِ كَانَ فِي حكم الْغَاصِب فَيضمن إِذا تلفت فِي يَده بِأَيّ صُورَة كَانَ تلفهَا، وَالْقَوْل للملتقط بِيَمِينِهِ فِي النِّيَّة لَو اخْتلفَا فِيهَا.وَكَذَا لَو التقطها ثمَّ ردهَا لمكانها، فَإِن كَانَ التقطها للتعريف لم يضمن بردهَا لمكانها سَوَاء ردهَا قبل أَن يذهب بهَا أَو بعده وَسَوَاء خَافَ بإعادتها هلاكها أَولا، وَإِن كَانَ التقطها لنَفسِهِ لَا يبرأ بإعادتها لمكانها مَا لم يردهَا لمَالِكهَا. (ر: الدّرّ الْمُخْتَار وحاشيته رد الْمُحْتَار، أَوَائِل كتاب اللّقطَة، نقلا عَن كَافِي الْحَاكِم وَعَن نور الْعين عَن الْخَانِية) .
Yine bunlardan biri de vedîadır. Şöyle ki: Mûdi', vedîayı kullanır, sonra tekrar kullanmaya niyet ederek onu terk ederse, teaddîsi devam ettiği için damânından berî olmaz. Eğer kullanmaya dönmeme niyetiyle terk ederse berî olur, ancak bu hususta ancak beyyine ile tasdik olunur; çünkü damânı gerektiren durumu ikrar etmiş, sonra berâat iddia etmiştir. (Bkz: Câmi‘u’l-Fusûleyn, el-Faslü’s-Sâlis ve’s-Selâsun, s. 144). Bu, teaddîsinin malı haczetmeksizin veya mâlikten menetmeksizin gerçekleşmesi halindedir. Şayet teaddîsi bu ikisinden biriyle olursa, teaddîsini ikrar ile giderse bile, ancak malı mâlike iade etmekle damândan berî olur. (Bkz: Câmi‘u’l-Fusûleyn, el-Faslü’s-Sâlis ve’s-Selâsun, Mûdi‘in Tasdik Olunacağı Mesele Bahsi, s. 145). Aynı şekilde, mâlik tarafından yetkilendirilmiş her emîn, teaddî eder, sonra bir daha teaddîye dönmeme niyetiyle teaddîsini giderirse damândan berî olur. Fakat mâlik tarafından asla yetkilendirilmiş değilse –ileride Câmi‘u’l-Fusûleyn’den nakledilecek mültekit meselesinde olduğu gibi– veya belirli bir süre için yetkilendirilmiş olup süre bitmiş, sonra teaddî etmiş, ardından teaddîsini giderip hıfz haline dönmüşse berî olmaz. Câmi‘u’l-Fusûleyn’de denilmiştir ki: Bir ay hıfz ile emrolunan kimse, ay geçince vedîayı kullanır, sonra kullanmayı bırakıp hıfza dönerse, emir ortada olmadığı için berî olmaz. (Bkz: Aynı eser, el-Faslü’s-Sâlis ve’s-Selâsun, Mûdi‘in Def‘ ile Damânı Bahsi, s. 145).
Zikri geçen vedîa meselesine benzer bir hüküm de Câmi‘u’l-Fusûleyn’de şöyle geçer: Satışa vekîl olan kimse, muhalefet eder de –onu kullanmak veya elbiseyi kısaltması için kassâra vermek gibi– damân altına girerse, sonra muvafakate dönerse, mûdi‘ gibi berî olur ve vekâlet satış bakımından bâkî kalır. (Bkz: Aynı eser, el-Faslü’s-Sâlis ve’s-Selâsun, Me’mûr ve Dellâlın Damânı Bahsi, s. 142-145; ve benzeri Mu‘înü’l-Hükkâm, el-Bâbü’s-Sâdis ve’l-Erba‘ûn, Tesebbüb ve Delâlet Faslı). Ümenâdan şunları istisna etmişlerdir: (1) İntifâ maksadıyla âriyet alan müsteîr, (2) müste’cir (kiracı), (3) ve bunlar gibi ecîr – bunlar muhalefet edip sonra muvafakate dönseler de berî olmazlar. (Bkz: Câmi‘u’l-Fusûleyn, el-Faslü’s-Sâlis ve’s-Selâsun, Dâbbelerin Îcârı Bahsi, s. 164). Şöyle ki, müsteîr ve müste’cir, âriyet alınan veya kiralanan mal üzerinde teaddî ettikten sonra, teaddîye dönmeme niyetiyle o teaddîyi terk etmiş olsalar...
(ب) وَمِنْهَا الْوَدِيعَة، فَإِن الْمُودع إِذا استعملها ثمَّ تَركهَا بنية الْعود إِلَى اسْتِعْمَالهَا لَا يبرأ عَن ضَمَانهَا لِأَن تعديه باقٍ، وَإِن كَانَ تَركهَا بنية عدم الْعود إِلَى اسْتِعْمَالهَا يبرأ وَلَكِن لَا يصدق فِي ذَلِك إِلَّا بِبَيِّنَة، لِأَنَّهُ أقرّ بِمُوجب الضَّمَان ثمَّ ادّعى الْبَرَاءَة. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّالِث وَالثَّلَاثِينَ، صفحة / ١٤٤) .وَهَذَا إِذا كَانَ تعديه عَلَيْهَا بِغَيْر الحجز أَو الْمَنْع عَن الْمَالِك، فَإِن كَانَ بِأحد هذَيْن فَإِنَّهُ لَا يبرأ عَن الضَّمَان إِلَّا بِالرَّدِّ على الْمَالِك وَإِن أَزَال تعديه بالاعتراف بهَا. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّالِث وَالثَّلَاثِينَ، بحث مَا يصدق فِيهِ الْمُودع، صفحة / ١٤٥) .وَكَذَلِكَ كل أَمِين من قبل الْمَالِك إِذا تعدى ثمَّ أَزَال التَّعَدِّي بنيته أَنه لَا يعود إِلَيْهِ فَإِنَّهُ يبرأ عَن الضَّمَان، فَلَو لم يكن مسلطاً من قبل الْمَالِك أصلا، كَمَا فِي مَسْأَلَة الْمُلْتَقط الْآتِيَة عَن جَامع الْفُصُولَيْنِ بحثا، أَو كَانَ مسلطاً فِي مُدَّة مُؤَقَّتَة وانتهت ثمَّ تعدى ثمَّ أَزَال تعديه وَعَاد إِلَى الْحِفْظ لَا يبرأ. قَالَ فِي جَامع الْفُصُولَيْنِ: لَو كَانَ مَأْمُورا بِحِفْظ شهر فَمضى شهر ثمَّ اسْتعْمل الْوَدِيعَة ثمَّ ترك الِاسْتِعْمَال وَعَاد إِلَى الْحِفْظ لَا يبرأ، إِذْ عَاد وَأمر الْحِفْظ غير قَائِم. (ر: الْفَصْل الثَّالِث وَالثَّلَاثِينَ مِنْهُ، بحث ضَمَان الْمُودع بِالدفع، صفحة / ١٤٥) . (ج) وَمن قبيل فرع الْوَدِيعَة الْمَذْكُور مَا جَاءَ فِي جَامع الْفُصُولَيْنِ: وَكيل بِالْبيعِ لَو خَالف بِأَن اسْتَعْملهُ أَو دفع الثَّوْب إِلَى قصار لقصره حَتَّى صَار ضَامِنا، فَلَو عَاد إِلَى الْوِفَاق يبرأ كمودع، وَالْوكَالَة بَاقِيَة فِي بَيْعه. (ر: الْفَصْل الثَّالِث وَالثَّلَاثِينَ مِنْهُ، بحث ضَمَان الْمَأْمُور والدلال، صفحة / ١٤٢ - ١٤٥ /، وَمثله فِي معِين الْحُكَّام، الْبَاب السَّادِس وَالْأَرْبَعِينَ، فصل التَّسَبُّب وَالدّلَالَة) .واستثنوا من الْأُمَنَاء: (١) الْمُسْتَعِير لأجل الِانْتِفَاع، (٢) وَالْمُسْتَأْجر، (٣) وَمثلهمَا الْأَجِير، لَو خَالف ثمَّ عَاد إِلَى الْوِفَاق لَا يبرأ. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّالِث وَالثَّلَاثِينَ، بحث إجَازَة الدَّوَابّ، صفحة / ١٦٤) . فَإِنَّهُمَا إِذا تَعَديا على الْعين المستعارة أَو الْمُسْتَأْجرَة ثمَّ تركا التَّعَدِّي بنية عدم الْعود إِلَيْهِ
Lukata, malike iade edilmedikçe kefaletten kurtulmaz. (4) Bu dört esaslı bir kaide olup, Câmi‘u’l-Fusûleyn sahibi bunu kitabının otuz üçüncü faslında, Kādî Zâhîrüddîn’in fetvalarına ve Vâkı‘ât’a işaret ettikten sonra zikretmiştir. Şöyle ki: Bir kimse bir lukata alsa, sonra onu kaybetse, ardından onu başka birinin elinde bulsa, aralarında husumet yoktur; vedia aksinedir. Aralarındaki fark, ikinci kişinin de birinci gibi lukatayı alma velâyetine sahip olmasıdır; vedia ise böyle değildir. Ardından şöyle demiştir: Derim ki: Bu şu anlama gelir: Eğer bir kimse teaddîde bulunsa, sonra teaddîyi giderse, ardından lukata helâk olsa, tazmin eder; çünkü onun yedi, malikin yedi değildir. Zira yukarıda husumetin bulunmadığı geçmiştir. Teaddî sebebiyle gāsıb hâline gelir; bu sebeple ancak gāsıbın kurtulduğu şekilde kurtulur. Fakat bana göre yazarın, mültekitin teaddîde bulunup sonra teaddîyi giderdikten sonra lukatanın helâk olması hâlinde tazmin edeceği yönündeki araştırması açık değildir. Aksine bana aksi görünmektedir. Şöyle ki: Lukatayı malike iade etme niyetiyle almak, lukatanın telef olmasından korkulmadığında mendup, korkulduğunda ise vaciptir. Bu da ancak malikin delâlet yoluyla izin vermesi sebebiyledir. Malikin delâlet yoluyla izni, açık izin gibidir ve tazmini ortadan kaldırır. Nitekim şöyle demişlerdir: Çoban, meradaki deveyi, hayatından ümit kesilen bir hastalığa yakalandıktan sonra keserse tazmin etmez; çünkü malikin böyle bir durumda kesmesine âdeten izni vardır. Mültekitin malik adına lukatayı alması durumunda, malikten mültekite yedini koyma izni delâlet yoluyla hasıl olmuştur. Bu sebeple şer‘an mendup ve vacip olmuştur. Bu durumda onun yedi, izin verilmiş bir yeddir. İzin verilmiş yed, malikin yedi adına nâib olan bir yeddir. Teaddîde bulunup sonra teaddîyi giderirse gāsıb olarak kalmaz, aksine malik adına nâiblik yedi geri döner. Bundan sonra helâk olursa tazmin etmez. Yazarın Kādî Zâhîrüddîn’in fetvalarından ve Vâkı‘ât’tan naklettiği, birinci mültekit ile ikinci arasında husumet bulunmaması, onun dediği gibi birinci mültekidin yedinin malikin yedi olmamasıyla illetli değildir ki istenen sonuç çıksın. Aksine, görüldüğü üzere, illeti şudur: İkincinin alma velâyeti birinci gibidir. Zira ikincinin alması da birincinin alması gibi delâlet yoluyla izin verilmiştir. Bu sebeple onun yedi de nâiblik yedidir. Bu durumda birinci, ikinciye karşı üstün değildir. Şu da var ki ed-Dürrü’l-Muhtâr’da, Kitâbü’l-Lukata bölümünde, es-Sirâc‘tan nakledildiğine göre sahih görüş, birinci mültekitin ikinci mültekit ile lukata hakkında husumete girişip onu alabileceği şeklindedir.
لَا يبرآن عَن الضَّمَان إِلَّا بِالرَّدِّ على الْمَالِك. (٤) وَيُزَاد رَابِع لَهَا (ذكره صَاحب جَامع الْفُصُولَيْنِ بحثا فِي الْفَصْل الثَّالِث وَالثَّلَاثِينَ مِنْهُ حَيْثُ قَالَ _ بعد أَن رمز لفتاوى القَاضِي ظهير وللواقعات _) : أَخذ لقطَة ثمَّ ضَاعَت مِنْهُ فَوَجَدَهَا فِي يَد آخر فَلَا خُصُومَة بَينهمَا، بِخِلَاف الْوَدِيعَة، وَالْفرق بَينهمَا أَن للثَّانِي ولَايَة أَخذ اللّقطَة كَالْأولِ بِخِلَاف الْوَدِيعَة. ثمَّ قَالَ عقبه: " أَقُول: دلّ هَذَا على أَنه لَو تعدى ثمَّ أَزَال التَّعَدِّي ثمَّ هَلَكت يضمن، لِأَن يَده لَيست بيد مَالك لما مر من عدم الْخُصُومَة، فبتعديه ظهر أَنه غَاصِب فَلَا يبرأ إِلَّا بِمَا يبرأ بِهِ الْغَاصِب ".وَلَكِن لم يظْهر لي مَا بَحثه من أَن الْمُلْتَقط يضمن إِذا هَلَكت بعد أَن تعدى ثمَّ أَزَال التَّعَدِّي، بل ظهر لي خِلَافه وَذَلِكَ أَن الِالْتِقَاط بِقصد الرَّد على الْمَالِك مَنْدُوب إِلَيْهِ عِنْد عدم الْخَوْف على اللّقطَة، وواجب عِنْد الْخَوْف عَلَيْهَا، وَمَا ذَلِك إِلَّا للْإِذْن بِهِ من الْمَالِك دلَالَة، وَالْإِذْن من الْمَالِك دلَالَة، كالإذن الصَّرِيح، يَنْفِي الضَّمَان كَمَا قَالُوا فِيمَا لَو ذبح الرَّاعِي الْبَعِير فِي المرعى بعد أَن مرض مَرضا لَا ترجى مَعَه حَيَاته فَإِنَّهُ لَا يضمن، لِأَن الْإِذْن من الْمَالِك يذبحه وَالْحَالة هَذِه حَاصِل عَادَة.فَإِذا كَانَ الِالْتِقَاط للْمَالِك كَانَ الْإِذْن للملتقط بِوَضْع يَده حَاصِلا من الْمَالِك دلَالَة، وَلذَا كَانَ مَنْدُوبًا إِلَيْهِ وواجباً شرعا، فَتكون يَده يدا مَأْذُونا فِيهَا، وَإِذا كَانَت مَأْذُونا فِيهَا فَهِيَ يَد نائبة عَن يَد الْمَالِك، فَإِذا تعدى ثمَّ أَزَال التَّعَدِّي لَا يبْقى غَاصبا بل تعود يَد النِّيَابَة عَن الْمَالِك فَإِذا هَلَكت بعد ذَلِك لَا يضمن.وَمَا نَقله عَن فَتَاوَى القَاضِي ظهير الدّين والواقعات من نفس الْخُصُومَة بَين الْمُلْتَقط الأول وَالثَّانِي لَيْسَ مُعَللا بِأَن يَد الأول لَيست يَد الْمَالِك، كَمَا قَالَ، حَتَّى ينْتج الْمَطْلُوب، بل هُوَ مُعَلل كَمَا ترى بِأَن للثَّانِي ولَايَة الْأَخْذ كَالْأولِ إِذْ إِن أَخذ الثَّانِي، كأخذ الأول، مَأْذُون فِيهِ دلَالَة، فَتكون يَده يَد نِيَابَة كَذَلِك فَلَا يتَرَجَّح الأول عَلَيْهِ، على أَنه نقل فِي الدّرّ الْمُخْتَار فِي كتاب اللّقطَة، عَن السراج، أَن الصَّحِيح أَن الْمُلْتَقط الأول لَهُ أَن يُخَاصم الْمُلْتَقط الثَّانِي فِي اللّقطَة ويأخذها مِنْهُ
Bundan anlaşılmaktadır ki bu hüküm, eli malikin muhafaza (istihfâz) eli olmayan her emin için geneldir; vedia bırakanın (mûdi‘) vârisi, rüzgârın evine bir elbise attığı kimse ve benzerleri gibi.
Ancak müsteîr, menfaatlenmek için değil de iğreti alınan malı (mu‘âr) rehin vermek için iğreti almışsa —ki buna müsteîr li’r-rehn denir— işte bu durumda onun hükmü diğer eminler gibidir. Şayet iğreti alınan mala taaddîde bulunur (tecavüz eder), yani onu rehin vermeden önce veya rehinden kurtardıktan sonra mala tecavüz eder, sonra bu taaddîyi giderirse tazminden (tekeffül) berî olur.
Kendisi için çalışan müsteîr ile müste’cir arasındaki ve bunlarla mûdi‘ (vedia bırakan) ve onun anlamında olan —mesela rehin için müsteîr gibi— kimseler arasındaki fark şudur: Zikredilen müsteîr veya müste’cir kendi menfaati için amel edendir; bu sebeple onun mal üzerindeki eli kendi elidir, malikin eli değildir. Taaddîyi giderip vifâka (uygun hâle) döndükten sonra eli baki kalır; bu sebeple bu durum, hakikat veya hükmen malike bir red (iade) olarak kabul edilemez. Mûdi‘ ve onun anlamında olanın durumu bunun aksinedir; zira onun mal üzerindeki eli, malikin eli gibidir. Vifâka dönüşle birlikte malikin eli zuhur eder; böylece hükmen malike reddedici (râdd) olur ve tazminden berî olur. (Bkz. ed-Dürrü’l-Muhtâr ve hâşiyesi Reddü’l-Muhtâr, Kitâbü’l-Vedîa, Kitâbü’r-Rehn, Bâbü’t-Tasarruf fi’r-Rehn ve’l-Cinâye Aleyh)
Uyarı: Bazı kitaplarda, müsteîr ve müste’cirin taaddî edip sonra bunu gidermeleri hâlinde tazmin edecekleri mutlak olarak zikredilmiş; iğreti (iâre) ve icârenin sona erip ermediği arasında ayrım yapılmamıştır. Nûru’l-Ayn’ın otuz ikinci faslında, el-Hidâye’den naklen bu görüşün “esahh” işaretiyle tercih edildiği belirtilmiştir.
Bazıları ise şöyle bir tafsilât yapmıştır: İğreti ve icâre sona ermişse, ancak malike iade ile berî olur; sona ermemişse vifâka dönüşle berî olur. Yine Nûru’l-Ayn’da, el-Kâfî’den naklen bu görüşün “esahh” işaretiyle tercih edildiği aktarılmıştır.
Ancak mezkûr yerde, bundan birkaç satır önce, tafsilatsız olarak mutlak surette tazmin edeceği görüşünün fetvaya esas olduğu nakledilmiştir. Aynı şekilde Câmiu’l-Fusûleyn’in otuz üçüncü faslında, “Reddü’l-Âriye ve Mâ Yeteallaku Bihî” bahsinde, vifâka dönüşle berî olmayacağı görüşünün fetvaya esas olduğu hikâye edilmiştir.
6. Cezalar (Ukûbât): Kısas gibi. Zira kısas, kâtilin...
وَيُسْتَفَاد مِنْهُ أَن ذَلِك عَام فِي كل أَمِين كَانَت يَده لَيست يَد استحفاظ من الْمَالِك، كوارث الْمُودع وَمن أَلْقَت الرّيح ثوبا فِي دَاره وَنَحْوهمَا.أما لَو كَانَ الْمُسْتَعِير غير مستعير لينْتَفع بل ليرهن الْعين المعارة، وَهُوَ الْمُسَمّى بالمستعير للرَّهْن، فَإِن حكمه كَسَائِر الْأُمَنَاء، فَإِذا تعدى على الْعين المعارة وَهِي فِي يَده، أَي قبل أَن يرهنها أَو بَعْدَمَا افتكها، ثمَّ أَزَال التَّعَدِّي يبرأ عَن الضَّمَان.وَالْفرق بَين الْمُسْتَعِير لعمل نَفسه وَالْمُسْتَأْجر وَبَين الْمُودع وَمن بِمَعْنَاهُ كالمستعير للرَّهْن، أَن الْمُسْتَعِير الْمَذْكُور أَو الْمُسْتَأْجر عَامل لنَفسِهِ فَكَانَت يَده على الْعين يَد نَفسه لَا يَد مَالِكهَا، فَبعد إِزَالَة التَّعَدِّي وَالْعود إِلَى الْوِفَاق تبقى يَده فَلَا يُمكن أَن يعْتَبر ردا على الْمَالِك لَا حَقِيقَة وَلَا حكما، بِخِلَاف الْمُودع وَمن بِمَعْنَاهُ فَإِن يَده على الْعين كيد مَالِكهَا فبالعود إِلَى الْوِفَاق تظهر يَد الْمَالِك فَيصير راداً عَلَيْهِ حكما فَيبرأ عَن الضَّمَان. (ر: الدّرّ الْمُخْتَار وحاشيته رد الْمُحْتَار، كتاب الْوَدِيعَة، وَكتاب الرَّهْن بَاب التَّصَرُّف فِي الرَّهْن وَالْجِنَايَة عَلَيْهِ) .تَنْبِيه: أطلق فِي بعض الْكتب ضَمَان الْمُسْتَعِير وَالْمُسْتَأْجر فِيمَا إِذا تَعَديا ثمَّ أزالا التَّعَدِّي، وَلم يفصل بَين مَا إِذا كَانَت انْتَهَت الْإِعَارَة وَالْإِجَارَة أَو لم تكن انْتَهَت، وَنقل فِي الْفَصْل الثَّانِي وَالثَّلَاثِينَ من نور الْعين عَن الْهِدَايَة تَرْجِيحه بعلامة الْأَصَح.وَبَعْضهمْ فصل بَين مَا إِذا كَانَت انْتَهَت الْإِعَارَة وَالْإِجَارَة فَلَا يبرأ إِلَّا بِالرَّدِّ على الْمَالِك، وَبَين مَا إِذا كَانَت لم تَنْتَهِ فَيبرأ بِالْعودِ، وَنقل أَيْضا فِي نور الْعين عَن الْكَافِي تَرْجِيحه بعلامة الْأَصَح.لكنه نقل فِي الْمحل الْمَذْكُور. قبل ذَلِك بأسطر، أَن القَوْل بضمانها مُطلقًا من غير تَفْصِيل عَلَيْهِ الْفَتْوَى، وَكَذَلِكَ حكى فِي الْفَصْل الثَّالِث وَالثَّلَاثِينَ من جَامع الْفُصُولَيْنِ، من بحث رد الْعَارِية وَمَا يتَعَلَّق بِهِ، أَن الْفَتْوَى على أَنه لَا يبرأ بِالْعودِ إِلَى الْوِفَاق.٦ - وَأما الْعُقُوبَات: فكالقصاص: فَإِنَّهُ يتَوَقَّف على أَن يقْصد الْقَاتِل
Katl, ancak cüzleri ayıran alet, kast-ı katil makamına ikame edilir. Çünkü bu kast, bilinmesi mümkün olmayan şeylerdendir. Batınî hususlarda delil, onun yerine geçer. Bu ise, maktulün nefsini katletmeyi kastetmeye bağlıdır, başkasını değil.
Şayet asla katli kastetmemiş veya katli kastetmiş fakat maktulden başkasını murâd edip de maktule isabet etmişse, o takdirde bunların hiçbirinde kendisinden kısas gerekmez, bilâkis diyet vacip olur. Kastettiği şey ister mubah olsun, mesela bir avı veya kanı mubah olan bir insanı öldürmeyi murâd edip de kanı muhterem olan başka birine isabet etmesi gibi; ister mahzur olsun, mesela kanı muhterem olan bir şahsı öldürmeyi murâd edip de onun misli olan başka birine isabet etmesi gibi.
(Üçüncüsü: Müstesnâ) (Tenbih): Şüphesiz bu kaide, sıfatları kasıtla farklılaşmayan iki mubah iş arasında cari olmaz. Mesela satış akdinin (bey‘) şaka (hezl) veya muvâdaa (pazarlıklı satış) olup olmadığında ihtilaf edilmesi gibi. Zira hezl ile muvâdaa arasındaki kasıt farklılığından bir netice terettüp etmez. Çünkü her ikisi de temlik ve temellük ifade etmez.
Bilakis, sıfatları kasıtla farklılaşan iki mubah iş arasında cari olur. Mesela hükmü murâd olunan satış (bey‘-i muteber) ile muvâdaa satışı ve benzeri arasında tereddüt edilmesi gibi, önce geçtiği üzere.
Kaide, mubah ile mahzur arasında da cari olur. Nitekim daha önce geçen lukata (yitik mal) meselesinde olduğu gibi: Lukatayı sahibi için muhafaza niyetiyle almak mubah; kendisi için almak ise mahzurdur. Yine müstevda‘ın emanet edilen elbiseyi giyip sonra çıkarması meselesinde olduğu gibi: O elbiseyi tekrar giymeye dönmemek matlup, dönmek ise mahzurdur.
Böylece, bazı Mecelle şârihlerinin, mezkûr kaidenin yalnızca mubah işlerde cereyan ettiği yönündeki sözlerinin zahir olmadığı ortaya çıkar.
الْقَتْل، لَكِن الْآلَة المفرقة للأجزاء تُقَام مقَام قصد الْقَتْل، لِأَن هَذَا الْقَصْد مِمَّا لَا يُوقف عَلَيْهِ، وَدَلِيل الشَّيْء فِي الْأُمُور الْبَاطِنَة يُقَام مقَامه، ويتوقف على أَن يقْصد قتل نفس الْمَقْتُول لَا غَيره. فَلَو لم يقْصد الْقَتْل أصلا، أَو قصد الْقَتْل وَلَكِن أَرَادَ غير الْمَقْتُول فَأصَاب الْمَقْتُول، فَإِنَّهُ لَا يقْتَصّ مِنْهُ فِي شَيْء من ذَلِك بل تجب الدِّيَة، سَوَاء كَانَ مَا قَصده مُبَاحا، كَمَا لَو أَرَادَ قتل صيد أَو إِنْسَان مُبَاح الدَّم فَأصَاب آخر مُحْتَرم الدَّم، أَو كَانَ مَا قَصده مَحْظُورًا، كَمَا لَو أَرَادَ قتل شخص مُحْتَرم الدَّم فَأصَاب آخر مثله. (ثَالِثا: الْمُسْتَثْنى) (تَنْبِيه): إِن هَذِه الْقَاعِدَة لَا تجْرِي بَين أَمريْن مباحين لَا تخْتَلف بِالْقَصْدِ صفتهما، كَمَا لَو وَقع الْخلاف فِي كَون البيع صدر هزلا أَو مواضعة مثلا، لِأَن اخْتِلَاف الْقَصْد بَين الْهزْل والمواضعة لَا يَتَرَتَّب عَلَيْهِ ثَمَرَة، إِذْ كل مِنْهُمَا لَا يُفِيد تَمْلِيكًا وَلَا تملكاً.بل تجْرِي بَين مباحين تخْتَلف صفتهما بِالْقَصْدِ، كَمَا لَو دَار الْأَمر بَين البيع المُرَاد حكمه وَبَين بيع الْمُوَاضَعَة وَنَحْوه كَمَا تقدم.وتجري بَين مُبَاح ومحظور، كَمَا فِي فرع اللّقطَة الْمُتَقَدّم فَإِن التقاطها بنية حفظهَا لمَالِكهَا مُبَاح، وبنية أَخذهَا لنَفسِهِ مَحْظُور، كَمَا فِي مَسْأَلَة الْمُودع إِذا لبس ثوب الْوَدِيعَة ثمَّ نَزعه فَإِن عدم الْعود إِلَى لبسه مَطْلُوب وَالْعود إِلَيْهِ مَحْظُور.وَبِذَلِك يَتَّضِح أَن مَا قَالَه بعض شرَّاح الْمجلة من أَن الْقَاعِدَة الْمَذْكُورَة لَا تجْرِي إِلَّا فِي الْمُبَاحَات غير ظَاهر.
İkinci Kaide (Madde / 3): "Akidlerde itibar, maksat ve manalayadır; lafız ve binalara değildir." (Birincisi - Şerh) ["Akidlerde itibar, maksat ve manalayadır; lafız ve binalara değildir"] — Kadıların Müini’nin kırkıncı babında olduğu gibi; ancak "tasarruflar" lafzıyla, "akidler" yerine. Bu, "akidler" tabirinden daha umumidir; zira da‘vaları da kapsar — nitekim el-Kerhî'nin Usûl'ünden ileride geleceği üzere: "Bu sebeple vefâ satışında rehin hükmü cârî olur." Bu kaide, kendinden önceki kaideye nispetle, küllînin cüz’îsi mesabesindedir. Şu halde önceki (kaide) genel, bu ise özeldir; bu itibarla onun bir fer‘i olmaya salihtir. Maksat ve manalardan murat: Bir akidde bulunan lafzî karinelerin tayin ettiği ve o akde başka bir akdin hükmünü kazandıran maksatları kapsar — nitekim ileride havâle lafzıyla kefâletin, kefâlet lafzıyla havâlenin in‘ikadında, bunda borçlunun talepten berâati veya berâetinin olmaması şart koşulduğunda gelecektir. Ayrıca insanların muhâtab olma ıstılahlarındaki örfî maksatları da kapsar. Zira bunlar, akidlerin cihetini tayinde itibara alınır. Nitekim fukahâ, her kişinin sözünün kendi diline ve örfüne hamledileceğini, şer‘in dili ve örfüne muhalif olsa dahi, açıkça ifade etmişlerdir. (Bkz: Reddü’l-Muhtâr, vakıf bahsinde "Vâkıfın şartı, şâri‘in nassı gibidir" sözü üzerine yapılan açıklama.) Bu kısımdan olmak üzere, fukahânın bazı akidlerin, kendileri için vazedilmiş lafızlar dışındaki lafızlarla —ki bu lafızlar o akidlerin manasını örfte ifade eder— in‘ikad ettiğini zikretmeleri de vardır. Meselâ, bey‘ ve şirânın şu lafızla in‘ikadı:
(الْقَاعِدَة الثَّانِيَة (الْمَادَّة / ٣)) (" الْعبْرَة فِي الْعُقُود للمقاصد والمعاني، لَا للألفاظ والمباني ") (أَولا _ الشَّرْح)[" الْعبْرَة فِي الْعُقُود للمقاصد والمعاني لَا للألفاظ والمباني "] كَمَا فِي الْبَاب الموفي أَرْبَعِينَ من معِين الْحُكَّام، لَكِن بِلَفْظ فِي التَّصَرُّفَات بدل الْعُقُود، وَهُوَ أَعم من التَّعْبِير بِالْعُقُودِ، فَيشْمَل الدَّعَاوَى كَمَا سَيَأْتِي عَن أصُول الْكَرْخِي: " وَلذَا يجْرِي حكم الرَّهْن فِي بيع الْوَفَاء ".هَذِه الْقَاعِدَة بِالنِّسْبَةِ للَّتِي قبلهَا كالجزئي من الْكُلِّي، فَتلك عَامَّة وَهَذِه خَاصَّة فتصلح أَن تكون فرعا مِنْهَا.وَالْمرَاد بالمقاصد والمعاني: مَا يَشْمَل الْمَقَاصِد الَّتِي تعينها الْقَرَائِن اللفظية الَّتِي تُوجد فِي عقد فتكسبه حكم عقد آخر كَمَا سَيَأْتِي قَرِيبا فِي انْعِقَاد الْكفَالَة بِلَفْظ الْحِوَالَة، وانعقاد الْحِوَالَة بِلَفْظ الْكفَالَة، إِذا اشْترط فِيهَا بَرَاءَة الْمَدْيُون عَن الْمُطَالبَة، أَو عدم بَرَاءَته.وَمَا يَشْمَل الْمَقَاصِد الْعُرْفِيَّة المرادة للنَّاس فِي اصْطِلَاح تخاطبهم، فَإِنَّهَا مُعْتَبرَة فِي تعْيين جِهَة الْعُقُود، فقد صرح الْفُقَهَاء بِأَنَّهُ يحمل كَلَام كل إِنْسَان على لغته وعرفه وَإِن خَالَفت لُغَة الشَّرْع وعرفه: (ر: رد الْمُحْتَار، من الْوَقْف عِنْد الْكَلَام على قَوْلهم: وَشرط الْوَاقِف كنص الشَّارِع) .وَمن هَذَا الْقسم مَا ذَكرُوهُ من انْعِقَاد بعض الْعُقُود بِأَلْفَاظ غير الْأَلْفَاظ الْمَوْضُوعَة لَهَا مِمَّا يُفِيد معنى تِلْكَ الْعُقُود فِي الْعرف، كانعقاد البيع وَالشِّرَاء بِلَفْظ
Ahz u i‘tâ. (Bkz: Mecelle, madde 169 ve 172) Keza bizim hâlihazırdaki örfümüzde ağaçlar üzerindeki meyvelerin satın alınmasının ‘zamân’ lafzıyla in‘ikadı da böyledir.
İkinci Olarak: Tatbîk
1 – Vefâ satışında rehin hükmünün cârî olması, bütün ahkâmda değil, bazılarında söz konusudur. Bunun beyânı şudur: Vefâ satışı hakkında ihtilâf edilmiş; ‘sahih satıştır’ denildiği gibi, ‘fâsid satıştır’ ve ‘rehindir’ de denilmiştir. Müftâ-bih olan câmi‘ kavildir. Mecelle 118. maddede bu görüş üzere cereyan etmiştir. Buna göre vefâ satışının sahih satışa benzeyen yönü, fâside benzeyen yönü ve rehne benzeyen yönü vardır. Kendisine benzetilen şeylerden her biriyle bazı hükümlerde ortaklığı bulunur. Bir akdin, kendisinden maksada itibar edilerek birden fazla hükmü olmasına mâni‘ yoktur. İvaz şartlı hibede olduğu gibi; nitekim ileride gelecektir.
Kıyemî karzda olduğu gibi: Zira bu, bir yönüyle karzdır, öyle ki müstakriz (ödünç alan) kabz ile onu mâlik olur; diğer yönüyle âriyettir, nitekim aynının mukrize (ödünç verene) iadesi gerekir. Bu husus, bu madde hakkında Reddü’l-Muhtâr‘ın ilk karz faslından naklen ileride gelecektir.
Mudârabede olduğu gibi: Zira mudâribin yanındaki mal emânettir. Tasarrufta bulunduğunda vekîldir. Kâr ettiğinde şerîktir. Akit fâsid olduğunda fâsid icâretle ecîrdir. Akde muhâlefet ettiğinde gâsıbdır. (Bkz: Câmi‘u’l-Fusûleyn, Otuzuncu Fasıl, s. 61)
İstisnâ‘ akdinde olduğu gibi: Zira bunun satışa benzeyen yönü de vardır, icâreye benzeyen yönü de. Şöyle ki, bu akit, tarafların arasında teamül edildiği şekilde vâki olup, müeccel olmazsa veya selem akdindeki vâdeden daha kısa bir vâde ile acele olarak yapılırsa, iki benzeyiş yönü bulunur: Bir yönüyle satışa benzer, öyle ki iki taraf için de muhayyerlik vardır; hatta her biri akdi feshedebilir. Diğer yönüyle icâreye benzer, öyle ki sâni‘in ölümüyle bâtıl olur.
İşe başlamadan önce bu muhayyerliğin taraflar için sâbit olmasında bize göre ihtilâf yoktur. İşe başladıktan sonra ise, mezhepte sahih olan muhayyerliğin sabit olduğudur. Ebû Yûsuf‘tan ise, akdin iki taraftan hiçbiri için muhayyerlik olmaksızın lüzumu rivayet edilmiştir. (Bkz: Bedâi‘, Kitâbu’l-İstisnâ‘; ed-Dürrü’l-Muhtâr ve hâşiyesi Reddü’l-Muhtâr, selem bâbinin sonları)
الْأَخْذ والإعطاء. (ر: مَادَّة / ١٦٩ و ١٧٢ / من الْمجلة) ، وَكَذَا انْعِقَاد شِرَاء الثِّمَار على الْأَشْجَار بِلَفْظ " الضَّمَان " فِي عرفنَا الْحَاضِر. (ثَانِيًا _ التطبيق)١ - إِن جَرَيَان حكم الرَّهْن فِي بيع الْوَفَاء لَيْسَ فِي جَمِيع الْأَحْكَام بل فِي بَعْضهَا، وَبَيَان ذَلِك أَنه اخْتلف فِي بيع الْوَفَاء فَقيل هُوَ بيع صَحِيح، وَقيل بيع فَاسد، وَقيل هُوَ رهن. والمفتى بِهِ هُوَ القَوْل الْجَامِع، وَعَلِيهِ جرت الْمجلة فِي الْمَادَّة / ١١٨ / وَهُوَ أَن بيع الْوَفَاء لَهُ شبه بِالْبيعِ الصَّحِيح، وَشبه بالفاسد، وَشبه بِالرَّهْنِ، وَله من كل شبه بعض أَحْكَام الْمُشبه بِهِ.وَلَا مَانع من أَن يكون للْعقد الْوَاحِد أَكثر من حكم وَاحِد بِاعْتِبَار الْمَقْصُود مِنْهُ، كَالْهِبَةِ بِشَرْط الْعِوَض كَمَا سَيَأْتِي.وكقرض القيمي، فَإِنَّهُ قرض من وَجه بِحَيْثُ يملكهُ الْمُسْتَقْرض بِالْقَبْضِ، وعارية من وَجه حَيْثُ إِنَّه يجب رد عينه على الْمقْرض كَمَا سَيَأْتِي فِي الْكَلَام على هَذِه الْمَادَّة نقلا عَن رد الْمُحْتَار أول فصل الْقَرْض.وكالمضاربة، فَإِن المَال عِنْد الْمضَارب أَمَانَة، فَإِذا تصرف فَهُوَ وَكيل، فَإِذا ربح فَهُوَ شريك، فَإِذا فَسدتْ فَهُوَ أجِير إِجَارَة فَاسِدَة، فَإِذا خَالف فَهُوَ غَاصِب. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّلَاثِينَ، صفحة / ٦١) .وكالاستصناع، فَإِن لَهُ شبها بِالْبيعِ، وشبهاً بِالْإِجَارَة، فَإِنَّهُ إِذا وَقع على مَا جرى فِيهِ تعامل وَلم يُؤَجل أَو أجل دون أجل السّلم على وَجه الاستعجال كَانَ لَهُ شبهان، شبه بِالْبيعِ بِخِيَار للمتبايعين حَتَّى إِن لكل مِنْهُمَا فَسخه، وَشبه بِالْإِجَارَة حَتَّى إِنَّه يبطل بِمَوْت الصَّانِع.وَثُبُوت الْخِيَار لَهما قبل الْعَمَل لَا خلاف فِيهِ عندنَا، وَأما بعد الْعَمَل فثبوته لَهما هُوَ الصَّحِيح فِي الْمَذْهَب، وَرُوِيَ عَن أبي يُوسُف لُزُومه بِلَا خِيَار لأحد الْمُتَعَاقدين. (ر: الْبَدَائِع، كتاب الاستصناع، والدر الْمُخْتَار وحاشيته رد الْمُحْتَار، أَوَاخِر بَاب السّلم) .
Bu itibarla Mecelle'nin 392. maddede istisnâ‘ akdinin lâzım olarak in‘ikad edeceği yönündeki hükmü, mezhebimiz imamlarından hiçbirinin görüşü değildir. Ve (Müellifin) Mukaddime'nin birinci makalesinde bunun Ebû Yûsuf'un kavli üzere cereyan ettiğini zikretmesi sahih değildir; çünkü işitmiş bulunuyorum ki amelden önce her iki taraf içîn muhayyerlik (hıyâr) sübûtu hususunda imamlarımızdan hiçbirinin hilafı yoktur; ihtilaf ancak amelin ardındandır. Keza Mecelle daha önce 389. maddede, zâhiri itibarıyla muameleye konu olmayan şeylerde istisnâ'ın sıhhatini ifade eden bir hüküm üzere cereyan etmiştir; oysa ben bu görüşü mezhepte hiç kimseden görmedim. Bilakis metinlerde açıkça belirtildiğine göre, bu şekilde istisnâ sahih olmaz; ancak selem şartlarını taşıyorsa selem olur.
Bey‘ bi’l-vefânın sahih bey‘e benzetilmesi hususuna gelince:
(a) Yönünden: Şayet (bey‘ bi’l-vefâdan önce) bir borca kefâlet bulunup da alacaklı, borçlunun akarını vefâ yoluyla satın almışsa, kefâlet bâtıl olur; daha sonra taraflar bey‘ bi’l-vefâyı feshetseler dahi kefâlet geri dönmez. (Bkz. Câmi‘u’l-Fusûleyn, on sekizinci fasıl, s.247)
(b) Yönünden: Müşterinin, vefâ yoluyla yapılmış satıma konu maldan faydalanma hakkı vardır; o malın satım hükmüyle elinde kaldığı süreye tekabül eden fazlalıklara (zevâid) mâlik olur ve bunları telef etmesi hâlinde tazminle yükümlü olmaz. Hatta bir kimse, meselâ bir bahçeyi vefâ yoluyla satıp da satış bir yılın bir kısmı geçtikten sonra feshedilirse, mahsul (galle) on iki aya nispetle hisselendirilir; geçen ayların hissesi müşteriye ait olur -mahsul o sürede zuhur etsin veya etmesin-. Meyve hiç çıkmamışsa müşteri, satıcıdan herhangi bir şey alamaz. Mahsul elde edilip de müşteri onu almışsa, satış akdini bozup semen talep etmesi, satış zamanından itibaren bir yıl tamamlanıncaya kadar mümkün değildir; meğer ki mahsulden geçen zamanın hissesini alıp kalan hisseyi satıcıya bırakmak istesin; o zaman buna hakkı vardır. (Bkz. Câmi‘u’l-Fusûleyn, on sekizinci fasıl)
(c) Yönünden: Vefâ yoluyla satın aldığı malı, (satıcının) teslim almasından sonra ona kiralaması câizdir ve ücret (ecr) satıcıya lâzım olur. Teslimden önce kiraya vermeye gelince, Câmi‘u’l-Fusûleyn'in on sekizinci faslında Şeyhülislâm Burhânüddîn'den, bazı müteahhirînin fevâidinden ve Ebü’l-Fazl el-Kirmânî'den naklen bunun câiz olduğu; Mühîtü’d-Dîârî'den ise esah olanın cevâz olmadığı ve fetvânın buna göre verildiği nakledilmiştir; her iki kavlin delilleri orada tafsilatıyla ele alınmıştır.
Ne var ki bugün örf, satıcının tesliminden evvel kiraya verme yönünde cereyan etmektedir. Şayet bir müftî...
وعَلى هَذَا فَمَا جرت عَلَيْهِ الْمجلة فِي الْمَادَّة / ٣٩٢ / من أَن الاستصناع ينْعَقد لَازِما لَيْسَ مذهبا لأحد من أَئِمَّتنَا، وَمَا ذكرته فِي الْمقَالة الأولى من الْمُقدمَة من أَنَّهَا جرت فِيهَا على قَول أبي يُوسُف لَيْسَ بِصَحِيح، لما سَمِعت من أَنه لَا خلاف لأحد من أَئِمَّتنَا فِي ثُبُوت الْخِيَار لكل مِنْهُمَا قبل الْعَمَل، إِنَّمَا الْخلاف بعد الْعَمَل.كَمَا إِنَّهَا جرت أَيْضا قبل ذَلِك فِي الْمَادَّة / ٣٨٩ / على مَا ظَاهره بفيد صِحَة الاستصناع فِيمَا لَا تعامل فِيهِ، وَلم أره قولا لأحد فِي الْمَذْهَب، بل الْمَنْصُوص عَلَيْهِ فِي الْمُتُون أَنه لَا يَصح استصناعاً وَلَكِن إِذا استوفى شَرَائِط السّلم يكون سلما.فَأَما شبه بيع الْوَفَاء بِالْبيعِ الصَّحِيح: (أ) فَمن جِهَة أَنه لَو كَانَ بِالدّينِ كَفِيل فشرى الطَّالِب بِهِ عقار الْمَدْيُون وَفَاء بطلت الْكفَالَة ثمَّ لَا تعود لَو تفاسخا بيع الْوَفَاء. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّامِن عشر، صفحة / ٢٤٧) .(ب) وَمن جِهَة أَن المُشْتَرِي لَهُ أَن ينْتَفع بِالْبيعِ وَفَاء وَيملك من زوائده مَا قَابل مُدَّة بَقَائِهِ فِي يَده بِحكم البيع، وَلَا يضمنهَا بإتلافها، حَتَّى لَو بَاعَ إِنْسَان بستاناً مثلا وَفَاء ثمَّ فسخ البيع بعد مُضِيّ بعض السّنة تقسم الْغلَّة بِالْحِصَّةِ على اثْنَي عشر شهرا، فَيَأْخُذ المُشْتَرِي حِصَّة مَا مضى سَوَاء كَانَت ظَهرت فِيهِ الْغلَّة أَو لَا، وَلَو لم يخرج الثَّمر أصلا فَلَيْسَ للْمُشْتَرِي أَن يَأْخُذ من البَائِع شَيْئا، وَلَو أدْركْت الْغلَّة وَأَخذهَا المُشْتَرِي فَلَيْسَ لَهُ نقض البيع وَطلب الثّمن حَتَّى تتمّ السّنة من وَقت البيع، إِلَّا إِذا أَرَادَ أَن يَأْخُذ من الْغلَّة نصيب مَا مضى وَيتْرك عَلَيْهِ نصيب مَا بَقِي فَلهُ ذَلِك. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّامِن عشر) .(ج) وَمن جِهَة أَنه يجوز إِجَارَته للْبَائِع بعد الْقَبْض وَتلْزَمهُ الْأُجْرَة، أما لَو آجر قبل قَبضه فقد نقل فِي الْفَصْل الثَّامِن عشر من جَامع الْفُصُولَيْنِ، عَن شيخ الْإِسْلَام برهَان الدّين وَعَن فَوَائِد بعض الْمُتَأَخِّرين وَعَن أبي الْفضل الْكرْمَانِي، أَنه يجوز، وَنقل عَن مُحِيط الديناري أَن الْأَصَح عدم الْجَوَاز وَأَنه بِهِ يُفْتى، وأدلة كل من الْقَوْلَيْنِ مبسوطة هُنَاكَ.غير أَن الْعرف جارٍ الْيَوْم على إِجَارَته من البَائِع قبل قَبضه، فَلَو أفتى مفتٍ
Bu kavle (görüşe) binaen cevaza hükmetmek hasendir. Zira bu kavil zaîf değildir; çünkü esahha (en sahih olana) mukabildir, dolayısıyla sahîhtir. Üstelik örf, böyle bir meselede şer‘an muhassıs (tahsis edici) olmaya salihtir. Nitekim 36. madde hakkındaki izahımızda gelecek ifadelerden de bu anlaşılmaktadır.
Fâsid bey‘e benzemesine gelince: Bu, taraflardan her birinin, diğeri razı olmasa da akdi feshetme ve verdiğini geri alma hakkına sahip olması yönündendir.
Rehine benzemesine gelince:
(a) Şu yönden ki, vefâ bey‘inde satılan malı, bâyi‘ (satıcı) de müşteri de diğerinin izni olmaksızın bir üçüncü şahsa satamaz.
(b) Vefâ ile satılan gayrimenkul şuf‘a hakkına konu olmaz (şuf‘a ile alınamaz).
(c) Yanında bir gayrimenkul satılacak olsa, şuf‘a hakkı mâlike (bâyi‘e) aittir, müşteriye değil. (Bkz: Câmi‘u’l-Fusûleyn, On Sekizinci Fasıl.)
(d) Vefâ bey‘inde bâyi‘ vefat edecek olsa, müşteri alacağını tahsil etmedikçe diğer guremânın (alacaklıların) satılan mala müdahale hakkı yoktur.
(e) Vefâ ile satılan mal, müşterinin elinde iken onun ta‘addîsi (kastı/haksız fiili) olmaksızın helâk olursa, müşteri onu rehin damânı (teminat sorumluluğu) ile tazmin eder. Malın kıymeti borca eşit ise borç bu karşılıkta düşer. Kıymet borçtan noksan ise, borçtan kıymet miktarı düşer ve müşteri kalanını bâyi‘den geri alır. Kıymet borçtan fazla ise, borç miktarı düşer, kıymetin borç miktarını aşan kısmı müşterinin yedinde emânet sayılır. Şayet satılan malın helâki müşterinin ta‘addîsinden kaynaklanmışsa, kıymetin fazla kısmı da müşterinin zimmetinde tazmin edilir. (Bkz: 118, 396, 397, 399 ve 403. maddeler.)
Vefâ bey‘inde binanın bir kısmının yıkılması veya ağaçların kuruması hâlinde, yıkıntı veya odunun kime ait olacağına dair bir hüküm görmedim. Görünüşe göre (zâhir) bunlar mâlike aittir, çünkü o satılan malın aynı veya onun vasfıdır; mal, cüzleri ve vasıflarıyla mâlike aittir ve menfaatlerinden bir menfaat değildir. Ve olur.
بِالْجَوَازِ بِنَاء على القَوْل بِهِ كَانَ حسنا، لِأَن هَذَا القَوْل لَيْسَ بضعيف لِأَنَّهُ مُقَابل للأصح فَيكون صَحِيحا، على أَن الْعرف يصلح أَن يكون مُخَصّصا شرعا فِي مثل هَذَا، كَمَا يُسْتَفَاد مِمَّا سَيَأْتِي فِي كلامنا على الْمَادَّة / ٣٦ /.وَأما شبهه بِالْبيعِ الْفَاسِد: فَمن جِهَة أَن كلا من الْمُتَبَايعين يملك فَسخه واسترداد مَا دَفعه وَإِن لم يرض الآخر.وَأما شبهه بِالرَّهْنِ: (أ) فَمن جِهَة أَنه لَيْسَ للْبَائِع وَلَا للْمُشْتَرِي بيع مَبِيع الْوَفَاء للْغَيْر إِلَّا بِإِذن الآخر.(ب) وَأَن الْعقار الْمَبِيع بِالْوَفَاءِ لَا يُؤْخَذ بِالشُّفْعَة.(ج) وَأَنه لَو بيع عقار بجانبه فَالشُّفْعَة فِيهِ للْمَالِك وَهُوَ البَائِع، لَا للْمُشْتَرِي. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّامِن عشر) .(د) وَأَنه لَو مَاتَ البَائِع وَفَاء فَلَيْسَ لسَائِر الْغُرَمَاء التَّعَرُّض مَا لم يسْتَوْف المُشْتَرِي دينه.(هـ) وَأَن الْمَبِيع وَفَاء إِذا هلك فِي يَد المُشْتَرِي من غير تعد مِنْهُ ضمنه ضَمَان الرَّهْن، فَإِن كَانَت قِيمَته مُسَاوِيَة للدّين سقط الدّين بمقابلته، وَإِن كَانَت نَاقِصَة عَن الدّين سقط من الدّين بِقدر قِيمَته واسترد المُشْتَرِي الْبَاقِي من البَائِع، وَإِن كَانَت قِيمَته زَائِدَة على الدّين سقط مِنْهَا مِقْدَار الدّين، وَمَا زَاد من قِيمَته عَن مِقْدَار الدّين يعْتَبر أَمَانَة فِي يَد المُشْتَرِي. فَإِن كَانَ هَلَاك الْمَبِيع بتعد من المُشْتَرِي كَانَ مَا زَاد من الْقيمَة مَضْمُونا عَلَيْهِ أَيْضا. (ر: الْموَاد / ١١٨ و ٣٩٦ و ٣٩٧ و ٣٩٩ و ٤٠٣) .وَلم أر حكم مَا لَو انْتقض بعض الْبناء أَو يبس بعض الْأَشْجَار فِي بيع الْوَفَاء، لمن يكون النَّقْض أَو الْحَطب، وَالظَّاهِر أَنَّهُمَا للْمَالِك، لِأَنَّهُ عين الْمَبِيع أَو وصف فِيهِ وَأَنه مَمْلُوك لَهُ بأجزائه وأوصافه وَلَيْسَ مَنْفَعَة من مَنَافِعه، وَيكون
Müşterînin, semenin tahsiline kadar habsetme hakkı vardır; zira bu, müşterî nezdindeki habsetme hakkı ve bedelin ödenmesi halinde bâyi‘in istirdâd hakkı cihetinden rehne benzer. Bey‘ bi’l-vefâ, rehn'den şu hususlarda ayrılır: (a) Bey‘ bi’l-vefâ, taksimi mümkün olsa dahi muşâ‘da sahihtir. (b) Bâyi‘ bi’l-vefâ, kabzettiği semenin yarısını müşterîye iâde ettiğinde, bey‘ mâbî‘in yarısında infisâh eder; bu durumda müşterînin icâzeti olmaksızın o yarıyı başkasına satmaya muktedir olur. (R: Câmi‘u’l-Fusûleyn, Bey‘ bi’l-Vefâ). Meselenin nısf üzerine vaz‘ı ihtirâzî değildir, zâhir olduğu üzere. (c) Mebî‘-i vefânın bâyi‘den ve gayriden icâresi sahih olur, nitekim geçti. Rehnin hilâfına; zira rehnin râhinden icâresi sahih olmaz, belki âriyet olur ve mütrehin onu râhinden istirdâd ve din ile habsetme hakkına sahiptir. Rehnin râhinden gayrıya icâresine gelince, eğer râhin veya mütrehinden biri diğerinin izniyle icâreyi bizzat yaparsa, o icâre ile rehnin hükmünden çıkar, sonra ancak yeni bir rehin akdi ile döner. (R: ed-Dürrü’l-Muhtâr ve hâşiyesi Reddü’l-Muhtâr, rehn üzerinde tasarruf ve cinâyet bahsi). Rehinden çıktığında, icâre bedeli rehin yerine geçmez; çünkü ücret, menfaatin bedelidir, aynın değil. Buna mukabil, eğer râhin veya mütrehinden biri diğerinin izniyle onu satarsa, rehinden çıkar ve semen onun yerine rehin olur; zira semen aynın bedelidir. (R: ed-Dürer ve ed-Dürrü’l-Muhtâr, rehn üzerinde tasarruf ve cinâyet bahsi). Mütrehinin rehni râhine icâresi ile birinin diğerinin izniyle bir ecnebîye icâresi arasındaki fark—ki birincisinde icâre âriyet veya vedî‘a olur, rehinden çıkmaz, bilâkis mütrehin onu râhinden geri alır ve din ile habseder; ikincisinde ise rehinden çıkar, sonra ancak yeni bir akit ile döner—şudur: icâre, lâzım akitlerdendir. Akitler ancak ahkâmı için murâd ve maksûddur. İcârenin hükmü, müste’cirin me’cûrdan intifâ‘ mülkiyeti ve mâlikin ücrete istihkâkıdır. Bu iki hüküm de rehni mütrehinin elinden çıkarmaya ve müste‘cire teslime bağlıdır; zira bu olmadan müste‘cir intifâ‘a muktedir olamaz, intifâ‘a muktedir olamayınca da ücret kendisine vâcib olmaz.
للْمُشْتَرِي حق حَبسه إِلَى اسْتِيفَاء الثّمن، لِأَنَّهُ شَبيه بِالرَّهْنِ من جِهَة حق الْحَبْس عِنْد المُشْتَرِي وَحقّ الِاسْتِرْدَاد للْبَائِع عِنْد أَدَاء الثّمن.ويفترق بيع الْوَفَاء عَن الرَّهْن فِي أُمُور: (أ) مِنْهَا أَن بيع الْوَفَاء يَصح فِي الْمشَاع وَلَو كَانَ يحْتَمل الْقِسْمَة.(ب) وَأَن البَائِع وَفَاء إِذا رد للْمُشْتَرِي نصف الثّمن الَّذِي قَبضه يَنْفَسِخ البيع فِي نصف الْمَبِيع فيتمكن حِينَئِذٍ من بيع النّصْف للْغَيْر بِلَا إجَازَة المُشْتَرِي. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، بيع الْوَفَاء) . وَوَضعه الْمَسْأَلَة فِي النّصْف غير احترازي كَمَا هُوَ ظَاهر.(ج) وَأَن الْمَبِيع وَفَاء تصح إِجَارَته من البَائِع وَمن غَيره كَمَا تقدم، بِخِلَاف الرَّهْن فَإِن إِجَارَته من الرَّاهِن لَا تصح بل تكون إِعَارَة وللمرتهن اسْتِرْدَاده مِنْهُ وحبسه بِالدّينِ، وَأما إِجَارَته من غير الرَّاهِن فَإِذا بَاشَرَهَا أَحدهمَا من رَاهن أَو مُرْتَهن بِإِذن الآخر خرج بهَا عَن الرَّهْن ثمَّ لَا يعود إِلَّا بِعقد رهن جَدِيد: (ر: الدّرّ الْمُخْتَار وحاشيته رد الْمُحْتَار، بَاب التَّصَرُّف فِي الرَّهْن وَالْجِنَايَة عَلَيْهِ) . وَإِذ خرج عَن الرَّهْن لَا يكون بدل الْإِجَارَة رهنا بدله، لِأَن الْأُجْرَة بدل الْمَنْفَعَة لَا الْعين، بِخِلَاف مَا إِذا بَاعه أَحدهمَا من رَاهن أَو مُرْتَهن بِإِذن الآخر حَيْثُ يخرج من الرَّهْن وَيكون الثّمن رهنا بدله، لِأَنَّهُ بدل الْعين. (ر: الدُّرَر، والدر الْمُخْتَار، بَاب التَّصَرُّف فِي الرَّهْن وَالْجِنَايَة عَلَيْهِ) .وَالْفرق بَين إِجَارَة الْمُرْتَهن الرَّهْن للرَّاهِن وَبَين إِجَارَة أَحدهمَا من أَجْنَبِي بِإِذن الآخر _ حَيْثُ تكون الْإِجَارَة فِي الأولى عَارِية أَو وَدِيعَة لَا يخرج بهَا عَن الرَّهْن، بل يستعيده مِنْهُ ويحبسه بِالدّينِ، وَفِي الثَّانِيَة يخرج عَن الرَّهْن ثمَّ لَا يعود إِلَّا بِعقد جَدِيد _ هُوَ أَن الْإِجَارَة من الْعُقُود اللَّازِمَة، والعقود إِنَّمَا ترَاد وتقصد لأحكامها، وَحكم الْإِجَارَة ملك الْمُسْتَأْجر للِانْتِفَاع بالمأجور وَاسْتِحْقَاق الْمَالِك للأجرة، وكل من الْحكمَيْنِ مُتَوَقف على نَزعه من يَد الْمُرْتَهن وتسليمه للْمُسْتَأْجر، إِذْ بِدُونِ ذَلِك لَا يتَمَكَّن من الِانْتِفَاع وَإِذا لم يتَمَكَّن من الِانْتِفَاع لَا تجب الْأُجْرَة عَلَيْهِ.
Şu halde mürtehin (rehin alan), bu akdi malikin (râhin -rehin veren-) izniyle üçüncü bir şahsa doğrudan uyguladığında (kiraya verdiğinde) veya râhine izin verip de râhin bunu yaptığında, müste'cir (kiracı), onun (mürtehinin) elinden rehini çekip alma ve bu lâzım (bağlayıcı) akdin hükmü gereğince onu eline geçirme hakkını elde eder; mürtehinin rehini borç sebebiyle hapsetme hakkı düşer. Bu hak düştüğünde ise ancak yeni bir rehin akdiyle geri döner. İşte farkın vechi (yönü) bana bu şekilde göründü. Sonra aynı manayı Serahsî'nin el-Mebsût'unda gördüm. (Bkz: el-Mebsût, Kitâbu'r-Rehn, Bâbu Rehni'l-Hayevân, c. 21, s. 108 ve mezkûr bâbın diğer kısımları). Râhinden kiralamaktan farklı olarak; zira onlar (fukaha), râhinden kiralamayı açıkça bâtıl saymışlardır. Bunun sebebi ise rehin aynının râhinin mülkü olmasıdır; insan kendi mülkü olan bir şeyi kiraya veremez. Kiralama bâtıl olunca varlığı yokluk gibidir; geriye sadece mürtehinin rehini râhine, kendisi için gerekli olmayan ve vacip de bulunmayan bir yolla teslim etmesi kalır. Bu ise mürtehinin rehini hapsetme hakkının düşmesini gerektirmez. Bu sebeple mürtehin, rehini ondan geri alıp rehin hükmü gereğince kendi eline iade etme hakkına sahiptir. İşte bu kaide, pek çok akitte cârîdir; bey‘ bi'l-vefâ (vefâen satış) hariç olmak üzere. Şöyle ki bu kaide şu akitler arasında da cârîdir: (1) [Belirtilmemiş], (2-3) Kefalet ile havale arasında, (4) Satım ile hibe arasında, (5) Hibe ile icâre (kira) arasında, (6) Hibe ile ikâle (karşılıklı fesih) arasında, (7) Hibe ile taksim (kısmet) arasında, (8) Mudârabe, karz (borç) ve bidâ‘a (sermaye emaneti) arasında, (9) Sulh ile diğer akitler arasında, (10) Vasiyet ile vekâlet arasında, (11) Âriyet (geçici kullanım) ile karz arasında, (12) Âriyet ile icâre arasında, (13) İkâle ile satım arasında (alışveriş yapanlar dışındakiler açısından), (14) Şuf‘a (ön alım hakkı) ile satım arasında, (15) İkrâr (itiraf) ile satım arasında ve bunların dışında daha pek çok akit arasında.
2 - Kefalete gelince; o, talepte bulunma hususunda bir zimmetin başka bir zimmete eklenmesidir (ضم ذمة إلى ذمة). Şayet kefalette borçlunun talepten berî (kurtulmuş) olması şart koşulursa, bu akit havale olarak kabul edilir. Bu durumda havale akdinde aranan şartlar aranır ve alacaklı (dâin) yalnızca kefile başvurabilir. Kefil, ancak mal telef olduğunda (yani yok olduğunda) kefil olunandan (mekfûlün anh) rücu edebilir. Bu da kefilin kefâleti inkâr etmesi, alacaklının bunu ispat edememesi ve hâkimin yemin teklifi üzerine kefilin yemin etmesi halinde; yahut kefilin iflâs ederek ölmesi veya hâkimin onu iflâs ettirmesi durumunda gerçekleşir. İşte o zaman alacaklı, borçlu olan kefil olunana (asıl borçluya) rücu eder.
3 - Havale de böyledir; o, borcun muhîlin (borç devredenin) zimmetinden muhâlin aleyhin (borç kendisine devredilenin) zimmetine nakledilmesidir.
فَحَيْثُ بَاشر الْمُرْتَهن هَذَا العقد إِلَى ثَالِث بِإِذن الْمَالِك، وَهُوَ الرَّاهِن، أَو أذن بِهِ للرَّاهِن فَفعله اسْتحق الْمُسْتَأْجر عَلَيْهِ نَزعه من يَده وَوضع يَده عَلَيْهِ بِحكم هَذَا العقد اللَّازِم، وَسقط حَقه فِي حَبسه بِالدّينِ، وَإِذا سقط لَا يعود إِلَّا بِعقد رهن جَدِيد، هَكَذَا ظهر لي فِي وَجه الْفرق، ثمَّ رَأَيْته بِهَذَا الْمَعْنى فِي مَبْسُوط السَّرخسِيّ. (ر: الْمَبْسُوط، كتاب الرَّهْن، بَاب رهن الْحَيَوَان، ج / ٢١ / صفحة / ١٠٨ وَغَيرهَا من الْبَاب الْمَذْكُور) .بِخِلَاف إِجَارَته من الرَّاهِن، فَإِنَّهُم صَرَّحُوا ببطلانها، وَمَا ذَاك إِلَّا لكَون عين الرَّهْن ملكا لَهُ، وَالْإِنْسَان لَا يُمكن أَن يسْتَأْجر مَا هُوَ ملكه، وَإِذا بطلت كَانَ وجودهَا كَالْعدمِ فَلم يبْق إِلَّا مُجَرّد تَسْلِيم الْمُرْتَهن الرَّهْن للرَّاهِن بِوَجْه غير مُسْتَحقّ عَلَيْهِ وَلَا وَاجِب، وَهَذَا لَا يُوجب سُقُوط حَقه فِي حبس الرَّهْن فَلِذَا كَانَ لَهُ اسْتِرْدَاده مِنْهُ وإعادته إِلَى يَده بِحكم الرَّهْن. إِن هَذِه الْقَاعِدَة تجْرِي فِي كثير من الْعُقُود، غير (١) بيع الْوَفَاء، فتجري: (٢، ٣) بَين الْكفَالَة وَالْحوالَة، (٤) وَبَين البيع وَالْهِبَة، (٥) وَبَين الْهِبَة وَالْإِجَارَة، [ (٦) وَبَين الْهِبَة وَالْإِقَالَة] ، (٧) وَبَين الْهِبَة وَالْقِسْمَة، (٨) وَبَين الْمُضَاربَة وَالْقَرْض والبضاعة، (٩) وَبَين الصُّلْح وَغَيره من الْعُقُود، (١٠) وَبَين الْوِصَايَة وَالْوكَالَة، (١١) وَبَين الْعَارِية وَالْقَرْض، (١٢) وَبَين الْعَارِية وَالْإِجَارَة، (١٣) وَبَين الْإِقَالَة وَالْبيع فِي حق غير الْمُتَبَايعين، (١٤) وَبَين الشُّفْعَة وَالْبيع، (١٥) وَبَين الْإِقْرَار وَالْبيع، وَكثير غَيرهَا.٢ - أما الْكفَالَة فَهِيَ ضم ذمَّة إِلَى ذمَّة فِي الْمُطَالبَة، فَإِذا اشْترط فِيهَا بَرَاءَة الْمَدْيُون عَن الْمُطَالبَة تعْتَبر حِوَالَة فَيشْتَرط حِينَئِذٍ فِيهَا مَا يشْتَرط فِي الْحِوَالَة، وَلَا يُطَالب الدَّائِن إِلَّا الْكَفِيل فَقَط، وَلَا يرجع على الْمَكْفُول عَنهُ إِلَّا إِذا توي المَال، أَي هلك، عِنْد الْكَفِيل، وَذَلِكَ بِأَن يجْحَد الْكفَالَة مَعَ عجز الدَّائِن عَن إِثْبَاتهَا وَيحلف عِنْد تَكْلِيف الْحَاكِم لَهُ الْيَمين، أَو يَمُوت الْكَفِيل مُفلسًا، أَو يفلسه الْحَاكِم فَحِينَئِذٍ يرجع الدَّائِن على الْمَدْيُون الْمَكْفُول.٣ - وَكَذَلِكَ الْحِوَالَة، وَهِي نقل الدّين من ذمَّة الْمُحِيل إِلَى ذمَّة الْمحَال
…üzerine. Zira havale akdinde, muhîlin zimmetten berî olmayacağı şart koşulursa, bu akid kefalet hükmünde sayılır. Bu durumda kefalette aranan şartlar aranır ve muhâl (lehdar), hem muhîle hem de muhâlün aleyhe müracaat edebilir. (Bkz: Mecelle, madde 148 ve 149.) Keza bir kimse kefalet davasında bulunup iki şahit getirse; şahitlerden biri kefalete, diğeri havale akdine şahitlik etse, şahitlik kabul edilir ve kefalet sabit olur. Çünkü kefalet daha hafif bir akiddir ve bu iki lafız tek bir lafız hükmünde sayılmıştır. (Bkz: Câmiu'l-Fusûleyn, On Birinci Fasıl'ın sonu.)
4. Hibeye gelince: Hibede vâhibin (hibe edenin) ivaz (karşılık) şartı koşulması halinde akid sahihtir; başlangıçta hibe, nihayette satış olarak değerlendirilir. Hibe olarak değerlendirildiğinde sıhhati için hibeye ait şartlar aranır. Bu sebeple küçüğün hibesi, ivaz çok dahi olsa sahih olmaz. (Bkz: Te'sîsu'n-Nazar li'd-Debûsî.) Keza küçüğün velisinin hibesi de herhangi bir ivaz karşılığında dahi olsa sahih değildir. (Bkz: ed-Dürrü'l-Muhtâr, Kitâbu'l-Hibe.) Hibede her iki ivazda da kabz (teslim) şarttır. Taksimi mümkün olan müşâ‘ (paylı) malda hibe sahih olmaz. Aynı şekilde, parçaları itibarıyla başka bir mala muttasıl olan veya başka bir mal tarafından işgal edilmiş (müstehlek) olan malda da hibe sahih değildir. Meselâ, ekini topraksız, toprağı ekinsiz, meyveyi ağaçsız, ağacı meyvesiz hibe etmek gibi; zira bu, mânâ olarak müşâ‘ hükmündedir. Hibeye dair diğer şartlar da buna kıyasen câridir.
Hibe, satış olarak değerlendirildiğinde ise, akidden rücû (dönme) caiz olmaz. Akidde ayıp muhayyerliği ve görme muhayyerliği câri olur ve mal şuf‘a hakkına tâbi olur. İvazın (bedelin) malum (bilinir) olması şartında ise ihtilaf vardır. Mecelle'nin 855. maddesindeki misalin zâhiri, ivazın bilinmesinin şart olduğu yönündedir.
Bu tafsilat, vâhibin: 'Sana şu şartla hibe ettim ki bana şu kadar ivaz veresin' demesi haline aittir. Yok eğer: 'Sana şu kadar dirhem mukabilinde hibe ettim' derse, bu baştan sona satış akdi olur. (Bkz: ed-Dürrü'l-Muhtâr ve hâşiyesi Reddü'l-Muhtâr, Kitâbu'l-Hibe.)
5. Aynın (malın) ivaz karşılığında hibesi, izah edilen vecihle satış hükmünde olduğu gibi, menfaatin ivaz karşılığında hibesi de icâre (kira) hükmündedir. (Bkz: el-Eşbâh ve'n-Nezâir li İbni Nüceym, Kitâbu'l-Buyû‘.)
6. Hibe bazen ikâle (karşılıklı rıza ile fesih) hükmünde de sayılır. Şöyle ki: Müşteri, satın aldığı menkûl malı, kabzından önce satıcıya hibe eder ve satıcı da bu hibeyi kabul ederse, bu akid ikâle hükmünde olur. Bu durumda müşteri, satıcıdan satış bedelini geri alır.
عَلَيْهِ، فَإِنَّهَا إِذا اشْترط فِيهَا عدم بَرَاءَة الْمُحِيل عَن الْمُطَالبَة تعْتَبر كَفَالَة، فَيشْتَرط فِيهَا مَا يشْتَرط فِي الْكفَالَة، وَيُطَالب الْمحَال كلا من الْمُحِيل والمحال عَلَيْهِ. (ر: الْمَادَّة / ١٤٨ و ١٤٩ من الْمجلة) . وَكَذَا لَو ادّعى كَفَالَة وَأقَام شَاهِدين شهد أَحدهمَا بِالْكَفَالَةِ وَشهد الآخر بالحوالة تقبل وَتثبت الْكفَالَة، لِأَنَّهَا أقل، وَهَذَانِ اللفظان جعلا كلفظة وَاحِدَة. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، آخر الْفَصْل الْحَادِي عشر) .٤ - وَأما الْهِبَة فَإِنَّهَا إِذا شَرط فِيهَا تعويض الْوَاهِب تصح وَتعْتَبر هبة ابْتِدَاء وبيعاً انْتِهَاء، فبالنظر لكَونهَا هبة يشْتَرط لصحتها شُرُوط الْهِبَة، فَلَا تصح من الصَّغِير وَلَو كَانَ الْعِوَض كثيرا. (ر: تأسيس النّظر للدبوسي) ، وَكَذَا لَا تصح من وليه وَلَو بعوض مَا. (ر: الدّرّ الْمُخْتَار، كتاب الْهِبَة) ، وَيجب فِيهَا التَّقَابُض فِي الْعِوَضَيْنِ، وَلَا تصح فِي مشاعٍ يحْتَمل الْقِسْمَة وَلَا فِيمَا هُوَ مُتَّصِل بِغَيْرِهِ اتِّصَال الْأَجْزَاء أَو مَشْغُول بِغَيْرِهِ، كَمَا لَو وهب الزَّرْع دون الأَرْض أَو الأَرْض دون الزَّرْع أَو الثَّمر دون الشّجر أَو الشّجر دون الثَّمر، لِأَن ذَلِك فِي معنى الْمشَاع، إِلَى غير ذَلِك من شَرَائِط الْهِبَة.وبالنظر لكَونهَا بيعا لَا يَصح الرُّجُوع فِيهَا، وَيجْرِي فِيهَا الرَّد بِالْعَيْبِ وَخيَار الرُّؤْيَة، وَتُؤْخَذ بِالشُّفْعَة. أما اشْتِرَاط كَون الْعِوَض مَعْلُوما فَفِيهِ خلاف، وَظَاهر مِثَال الْمَادَّة / ٨٥٥ / من الْمجلة اشْتِرَاط علمه.وَهَذَا التَّفْصِيل فِيمَا إِذا قَالَ الْوَاهِب: وَهبتك بِشَرْط أَن تعوض كَذَا، أما لَو قَالَ: وَهبتك بِكَذَا دَرَاهِم مثلا كَانَت بيعا ابْتِدَاء وانتهاءً. (ر: الدّرّ الْمُخْتَار وحاشيته رد الْمُحْتَار، كتاب الْهِبَة) .٥ - وكما تكون هبة الْعين بِشَرْط الْعِوَض بيعا، على الْوَجْه المشروح، تكون هبة الْمَنْفَعَة بِشَرْط الْعِوَض إِجَارَة. (ر: الْأَشْبَاه والنظائر لِابْنِ نجيم، كتاب الْبيُوع) .٦ - وَقد تعْتَبر الْهِبَة إِقَالَة، كَمَا لَو وهب المُشْتَرِي الْمَبِيع الْمَنْقُول من البَائِع قبل قَبضه مِنْهُ كَانَ إِقَالَة إِذا قبل البَائِع الْهِبَة، وَيسْتَرد المُشْتَرِي مِنْهُ حِينَئِذٍ الثّمن،
Zira müşterinin, satıcıdan teslim almadan önce menkul mal üzerinde tasarrufta bulunması caiz olmadığından, hibeyi sahih kılmak mümkün değildir; bilakis hibe, ikâleden kinâye sayılır. (Bkz: Tenîru’l-Ebsâr ve şerhi ed-Dürrü’l-Muhtâr, Kitâbü’l-Büyû‘, evâil-i Bâbü’t-Tasarruf fi’l-Mebî‘ ve’s-Semen ile Reddü’l-Muhtâr’dan Bâbü’l-İkâle.)
Nitekim selem akdinde sermaye sahibinin (rabbü’s-selem), müddeti içinde teslim alınmayan selem malını (müslemün fîh) mütesellime (müslemün ileyh) hibe etmesi ve hibeyi kabul etmesi hâlinde, bu hibe bir ikâle hükmündedir. (Bkz: ed-Dürrü’l-Muhtâr, Bâbü’s-Selem.) Çünkü selem sahibinin, teslim almadan önce selem malı üzerinde tasarrufu sahih olmaz; o halde bu, ikâleden kinâye olur.
Aynı şekilde hibenin bey‘ ve şirâ mânâsına gelmesi gibi, şirâ da hibe olabilir. Nitekim ed-Dürrü’l-Muhtâr’da (Fürû‘ kısmında, âhir-i Müteferrikātü’l-Büyû‘, el-Mültekat‘tan naklen) şöyle denilmiştir: "Bir anne, küçük çocuğu için bir şey satın alsa ve çocuğuna bedelini ödetmeyeceğini şart koşsa, bu caiz olur ve istihsanen hibe gibidir." Hâşiyesinde ise el-Hâniyye‘den naklen: "Anne önce kendisi için satın alır, sonra o mal küçük çocuğuna hibe ve atıyye olur; annenin bu satımdan dönme hakkı yoktur."
7 - Kısmet (taksim) ile hibe arasındaki ilişkiye gelince: Örneğin bir kişi, çocuklarına falan arazisini aralarında taksim etmelerini emreder ve bu emirle temlik etmeyi kastederse, çocuklar da taksimi yapıp bu paylaşıma razı olurlarsa, mülkiyet sabit olur. Çocuklarına topluca "Bu arazileri size temlik ettim" demesine veya her birine "Şu ayrılmış payı sana temlik ettim" demesine ihtiyaç yoktur. (Bkz: Reddü’l-Muhtâr, et-Tetârhâniyye’den naklen, rücû‘ fi’l-hibeden hemen önce, açıklamalı.) Aynı şekilde vârisler, terekeyi erkek-kadın eşit şekilde taksim etseler, bu, miras yoluyla değil, hibe yoluyla sahih olur. (Bkz: Câmi‘u’l-Fusûleyn, Faslu’s-Sâmin ve’l-İşrîn, s. 39.)
8 - Mudârebeye gelince: Eğer mudârebede kârın tamamının mudâribe ait olması şart koşulursa, bu akit bir karz sayılır. Bu durumda mudâribin elinde mal telef olursa, mudârib tazminle yükümlü olur. Eğer kârın tamamının sermaye sahibine ait olması şart koşulursa, bu akit bir bidâ‘a sayılır. Bidâ‘a, mal ve kârının bir kişiye, çalışmanın da diğerine ait olmasıdır. Bu durumda mal, alanın elinde emânet olur. (Bkz: el-Eşbâh ve’n-Nezâir, Kitâbü’l-Büyû‘.)
9 - Sulha gelince: Sulh akdi, kendisine en yakın olan akit türüne göre değerlendirilir. Buna göre ya davalı, davacının iddia ettiği şeyi ikrar eder ya da inkâr eder.
لِأَن تصرف المُشْتَرِي فِي الْمَنْقُول قبل قَبضه من البَائِع لَا يجوز، فَلَا يُمكن تَصْحِيح الْهِبَة، بل تعْتَبر مجَازًا عَن الْإِقَالَة. (ر: تنوير الْأَبْصَار وَشَرحه الدّرّ الْمُخْتَار، كتاب الْبيُوع، أَوَائِل بَاب التَّصَرُّف فِي الْمَبِيع وَالثمن. وَمن بَاب الْإِقَالَة فِي رد الْمُحْتَار) . وكما لَو وهب رب السّلم الْمُسلم فِيهِ من الْمُسلم إِلَيْهِ وَقبل الْهِبَة كَانَت الْهِبَة إِقَالَة. (ر: الدّرّ الْمُخْتَار، من بَاب السّلم) لِأَن تصرف رب السّلم فِي الْمُسلم فِيهِ قبل قَبضه لَا يَصح فَكَانَ مجَازًا عَن الْإِقَالَة.وكما تكون الْهِبَة فِي معنى البيع وَالشِّرَاء قد يكون الشِّرَاء هبة، فقد قَالَ فِي الدّرّ الْمُخْتَار (فِي الْفُرُوع آخر متفرقات الْبيُوع، عَن الْمُلْتَقط) : شرت لطفلها على أَن لَا ترجع عَلَيْهِ بِالثّمن جَازَ، وَهُوَ كَالْهِبَةِ اسْتِحْسَانًا، وَقَالَ فِي حَاشِيَته، نقلا عَن الْخَانِية: تكون الْأُم مشترية لنَفسهَا ثمَّ يصير هبة مِنْهَا لولدها الصَّغِير وصلَة، وَلَيْسَ لَهَا أَن تمنع المشري عَن وَلَدهَا الصَّغِير.٧ - وَأما جريانها بَين الْقِسْمَة وَالْهِبَة فَكَمَا لَو أَمر أَوْلَاده أَن يقتسموا أرضه الْفُلَانِيَّة بَينهم وَأَرَادَ بِهِ التَّمْلِيك، فاقتسموها وتراضوا على هَذِه الْقِسْمَة تثبت لَهُم الْملك، وَلَا حَاجَة أَن يَقُول لَهُم جملَة: ملكتكم هَذِه الْأَرَاضِي، وَلَا أَن يَقُول لكل وَاحِد مِنْهُم، مَلكتك هَذَا النَّصِيب المفرز. (ر: رد الْمُحْتَار، عَن التَّتارْخَانِيَّة، قبيل الرُّجُوع فِي الْهِبَة، موضحاً) ، وكما لَو اقتسم الْوَرَثَة التَّرِكَة ذُكُورا وإناثاً على السوية صَحَّ بطرِيق الْهِبَة لَا الْإِرْث. (ر: جَامع الْفُصُولَيْنِ، الْفَصْل الثَّامِن وَالْعِشْرين، صفحة / ٣٩) .٨ - وَأما الْمُضَاربَة، فَإِنَّهَا إِذا شَرط فِيهَا أَن يكون كل الرِّبْح للْمُضَارب تعْتَبر قرضا، فَإِذا تلف المَال فِي يَد الْمضَارب يكون مَضْمُونا عَلَيْهِ. وَإِذا شَرط فِيهَا أَن يكون كل الرِّبْح لرب المَال تعْتَبر بضَاعَة _ وَهِي: أَن يكون المَال وَربحه لوَاحِد وَالْعَمَل من الآخر _ وَيكون المَال حِينَئِذٍ فِي يَد الْقَابِض أَمَانَة. (ر: الْأَشْبَاه والنظائر، كتاب الْبيُوع) .٩ - وَأما الصُّلْح فَإِنَّهُ يعْتَبر بأقرب الْعُقُود إِلَيْهِ، فَحِينَئِذٍ إِمَّا أَن يكون الْمُدعى عَلَيْهِ مقرا للْمُدَّعِي بالمدعى بِهِ أَو مُنْكرا