Kavâidü'l-Ahkâm fî Mesâlihi'l-Enâm (İzzeddîn b. Abdüsselâm) Kısım: Fıkıh İlimleri ve Fıkıh Kaideleri Kitap: Kavâidü'l-Ahkâm fî Mesâlihi'l-Enâm Müellif: Ebû Muhammed İzzeddîn Abdülazîz b. Abdüsselâm b. Ebî'l-Kâsım b. Hasan es-Sülemî ed-Dımaşkī, Sultânü'l-Ulemâ lakaplı (ö. 660 h.). Tahkik ve ta‘lik: Tâhâ Abdurraûf Sa‘d. Yayınevi: Mektebetü'l-Külliyyâti'l-Ezheriyye - Kahire (Ayrıca Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye - Beyrut ve Dâru Ümmi'l-Kurâ - Kahire gibi birçok yayınevi tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır). Baskı: Yeni, tashihli ve gözden geçirilmiş baskı, 1414 h. / 1991 m., 2 cilt. [Kitap numaralandırması basılı nüshaya uygundur] Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
قواعد الأحكام في مصالح الأنام (عز الدين بن عبد السلام)القسم: علوم الفقه والقواعد الفقهيةالكتاب: قواعد الأحكام في مصالح الأنامالمؤلف: أبو محمد عز الدين عبد العزيز بن عبد السلام بن أبي القاسم بن الحسن السلمي الدمشقي، الملقب بسلطان العلماء (ت ٦٦٠هـ)راجعه وعلق عليه: طه عبد الرؤوف سعدالناشر: مكتبة الكليات الأزهرية - القاهرة(وصورتها دور عدة مثل: دار الكتب العلمية - بيروت، ودار أم القرى - القاهرة)طبعة: جديدة مضبوطة منقحة، ١٤١٤ هـ - ١٩٩١ معدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, insanı ve cinni kendisini tevhid etmeleri, ibadet etmeleri, takdis ve tazim etmeleri, şükretmeleri, inkâr etmemeleri, itaat edip isyan etmemeleri için teklif etmek üzere yaratan; onlara Resûlü (s.a.v.)'ni, O'nu tazim etmeleri, saygı göstermeleri, itaat etmeleri ve yardım etmeleri için gönderen Allah'a mahsustur. Nitekim O, Resûlünün diliyle onlara her türlü iyilik ve ihsanı emretmiş; her türlü günah ve azgınlıktan da onları sakındırmıştır. Aynı şekilde onlara iyilik ve takva üzerinde yardımlaşmayı emretmiş, günah ve azgınlık üzerinde yardımlaşmayı ise yasaklamıştır. Onları iktida ve ittibaya teşvik ettiği gibi, ihtilaf ve bid‘atten de menetmiştir. Yine kullarına her türlü hayrı –vacip olsun mendup olsun– emretmiş ve azına çoğuna sevap vaad ederek şöyle buyurmuştur: “Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür” (ez-Zilzâl: 7). Onları her türlü şerden –haram olsun mekruh olsun– nehyetmiş, büyük küçük her yasak için ceza tehdidinde bulunarak şöyle buyurmuştur: “Kim zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür” (ez-Zilzâl: 8) ve “Kıyamet günü için adalet terazileri koyarız” (el-Enbiyâ: 47). Keza onlara, kendisine icabet ve itaatin maslahatlarını elde etmeyi, isyan ve muhalefetin mefsedetlerini defetmeyi emretmiştir; kendilerine ihsan ve in'am olarak. Zira O, onların itaat ve ibadetlerinden müstağnîdir. Onlara, kendi doğruluk ve maslahatlarına olan şeyleri bildirmiştir ki yapsınlar; azgınlık ve mefsedetlerine olan şeyleri de bildirmiştir ki onlardan kaçınsınlar. Ve şeytanın onlara düşman olduğunu haber vermiştir ki ona düşmanlık edip muhalefet etsinler. Böylece iki dünyanın maslahatlarını, O'na itaat ve isyandan kaçınmaya bağlamıştır. Emir, yasak, vaad ve vaîd ile kitaplar indirmiştir. Eğer Allah dileseydi, bunlar olmadan da onları ıslah ederdi; fakat O dilediğini yapar, irade ettiği hükmü verir. Rabbin kullara zulmedici değildir.
[مُقَدِّمَة الْكتاب]بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ الْإِنْسَ وَالْجِنَّ لِيُكَلِّفَهُمْ أَنْ يُوَحِّدُوهُ وَيَعْبُدُوهُ، وَيُقَدِّسُوهُ وَيُمَجِّدُوهُ وَيَشْكُرُوهُ وَلَا يَكْفُرُوهُ، وَيُطِيعُوهُ وَلَا يَعْصُوهُ، وَأَرْسَلَ إلَيْهِمْ رَسُولَهُ صلى الله عليه وسلم لِيُعَزِّرُوهُ وَيُوَقِّرُوهُ وَيُطِيعُوهُ وَيَنْصُرُوهُ؛ فَأَمَرَهُمْ عَلَى لِسَانِهِ بِكُلِّ بِرٍّ وَإِحْسَانٍ، وَزَجَرَهُمْ عَلَى لِسَانِهِ عَنْ كُلِّ إثْمٍ وَطُغْيَانٍ وَكَذَلِكَ أَمَرَهُمْ بِالْمُعَاوَنَةِ عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى، وَنَهَاهُمْ عَنْ الْمُعَاوَنَةِ عَلَى الْإِثْمِ وَالطَّغْوَى. وَحَثَّهُمْ عَلَى الِاقْتِدَاءِ وَالِاتِّبَاعِ، كَمَا زَجَرَهُمْ عَنْ الِاخْتِلَافِ وَالِابْتِدَاعِ.وَكَذَلِكَ أَمَرَ عِبَادَهُ بِكُلِّ خَيْرٍ؛ وَاجِبٍ أَوْ مَنْدُوبٍ، وَوَعَدَهُمْ بِالثَّوَابِ عَلَى قَلِيلِهِ وَكَثِيرِهِ بِقَوْلِهِ: {فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ} [الزلزلة: ٧] .وَنَهَاهُمْ عَنْ كُلِّ شَرٍّ مُحَرَّمٍ أَوْ مَكْرُوهٍ، وَتَوَعَّدَهُمْ بِالْعِقَابِ عَلَى مَحْظُورٍ جَلِيلِهِ وَحَقِيرِهِ بِقَوْلِهِ: {وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ} [الزلزلة: ٨] ، وَبِقَوْلِهِ: {وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} [الأنبياء: ٤٧] .وَكَذَلِكَ أَمَرَهُمْ بِتَحْصِيلِ مَصَالِحِ إجَابَتِهِ وَطَاعَتِهِ، وَدَرْءِ مَفَاسِدِ مَعْصِيَتِهِ وَمُخَالَفَتِهِ؛ إحْسَانًا إلَيْهِمْ، وَإِنْعَامًا عَلَيْهِمْ؛ لِأَنَّهُ غَنِيٌّ عَنْ طَاعَتِهِمْ وَعِبَادَتِهِمْ. فَعَرَّفَهُمْ مَا فِيهِ رُشْدُهُمْ وَمَصَالِحُهُمْ لِيَفْعَلُوهُ، وَمَا فِيهِ غَيُّهُمْ وَمَفَاسِدُهُمْ لِيَجْتَنِبُوهُ، وَأَخْبَرَهُمْ أَنَّ الشَّيْطَانَ عَدُوٌّ لَهُمْ لِيُعَادُوهُ وَيُخَالِفُوهُ، فَرَتَّبَ مَصَالِحَ الدَّارَيْنِ عَلَى طَاعَتِهِ وَاجْتِنَابِ مَعْصِيَتِهِ، فَأَنْزَلَ الْكُتُبَ بِالْأَمْرِ وَالزَّجْرِ وَالْوَعْدِ الْوَعِيدِ، وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَصْلَحَهُمْ بِدُونِ ذَلِكَ؛ وَلَكِنَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيْحُكُمْ مَا يُرِيدُ، وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ.
İki dünyanın (dâreyn) maslahatlarının celbi ve mefsedetlerinin def‘i hakkında fasıl: Zannlara itimad, iki dârın maslahatlarının çoğunun celbi ve mefsedetlerinin def‘inde zannlarda zuhur edene dayanmaktır. İki dârın maslahatları vardır ki zayi olduklarında işleri bozulur; mefsedetleri vardır ki tahakkuk ettiklerinde ehli helak olur. Bu maslahatların çoğunu sebeplerine teşebbüs etmekle elde etmek zannîdir, kat‘î değildir. Âhiret ehl-i ameli, hüsn-i hâtimeden kat‘î olarak emin olmazlar; ancak hüsn-i zanna binâen amel ederler; bununla birlikte yaptıklarının kabul edilmemesinden korkarlar. Nitekim tenzilde şöyle buyrulmuştur: "Onlar ki verdiklerini verirler ve kalpleri – Rabblerine dönecekleri için – titrer." (Mü'minûn, 60). İşte bunun gibi dünya ehli de ancak hüsn-i zanna binâen tasarrufta bulunurlar. Zannlara itimad edilmesinin sebebi, sebepleri mevcut olduğunda çoğunlukla doğru çıkmalarıdır. Zira tâcirler istifade edecekleri zannıyla seyahat ederler; çiftçiler mahsul elde edecekleri zannıyla toprağı sürüp ekerler; deveciler ve katırcılar kiralanacakları ümidiyle kendilerini kiraya arz ederler; hükümdarlar asker toplayıp beldeleri tahkim ederler, zira bununla galip geleceklerine inanırlar. Yine askerler korunma ve silahları, galip gelip kurtulacakları zannına binâen alırlar; şefaatçiler şefaatlerinin kabul edileceği zannıyla şefaat ederler; âlimler ilimlerle iştigal ederler, başarılı olup seçkinleşecekleri zannıyla. Keza delilleri inceleyenler ve hükümleri bilmek için içtihat edenler, çoğunlukla aradıklarına ulaşacakları zannına dayanırlar; hastalar ise şifa bulup iyileşecekleri ümidiyle tedavi olurlar. Bu zannların çoğu doğru ve uyumludur, aykırı ve yalancı değildir. O halde, çoğunlukla gerçekleşen bu maslahatları, zannın nadiren yalancı çıkması korkusuyla durdurmak caiz değildir ve bunu ancak cahiller yapar.
[فَصْلٌ فِي بَيَانِ جَلْبِ مَصَالِحِ الدَّارَيْنِ وَدَرْءِ مَفَاسِدِهِمَا]عَلَى الظُّنُونِالِاعْتِمَادُ فِي جَلْبِ مُعْظَمِ مَصَالِحِ الدَّارَيْنِ وَدَرْءِ مَفَاسِدِهِمَا عَلَى مَا يَظْهَرُ فِي الظُّنُونِ. وَلِلدَّارَيْنِ مَصَالِحُ إذَا فَاتَتْ فَسَدَ أَمْرُهُمَا، وَمَفَاسِدُ إذَا تَحَقَّقَتْ هَلَكَ أَهْلُهُمَا، وَتَحْصِيلُ مُعْظَمِ هَذِهِ الْمَصَالِحِ بِتَعَاطِي أَسْبَابِهَا مَظْنُونٌ غَيْرُ مَقْطُوعٍ بِهِ؛ فَإِنَّ عُمَّالَ الْآخِرَةِ لَا يَقْطَعُونَ بِحُسْنِ الْخَاتِمَةِ وَإِنَّمَا يَعْمَلُونَ بِنَاءً عَلَى حُسْنِ الظُّنُونِ، وَهُمْ مَعَ ذَلِكَ يَخَافُونَ أَلَّا يُقْبَلَ مِنْهُمْ مَا يَعْمَلُونَ، وَقَدْ جَاءَ التَّنْزِيلُ بِذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: {وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ} [المؤمنون: ٦٠] ، فَكَذَلِكَ أَهْلُ الدُّنْيَا إنَّمَا يَتَصَرَّفُونَ بِنَاءً عَلَى حُسْنِ الظُّنُونِ، وَإِنَّمَا اُعْتُمِدَ عَلَيْهَا لِأَنَّ الْغَالِبَ صِدْقُهَا عِنْدَ قِيَامِ أَسْبَابِهَا؛ فَإِنَّ التُّجَّارَ يُسَافِرُونَ عَلَى ظَنِّ أَنَّهُمْ يُسْتَعْمَلُونَ بِمَا بِهِ يَرْتَفِقُونَ، وَالْأَكَّارُونَ يَحْرُثُونَ وَيَزْرَعُونَ بِنَاءً عَلَى أَنَّهُمْ مُسْتَغَلُّونَ، وَالْجَمَّالُونَ وَالْبَغَّالُونَ يَتَصَدَّرُونَ لِلْكِرَاءِ لَعَلَّهُمْ يُسْتَأْجَرُونَ، وَالْمُلُوكُ يُجَنِّدُونَ الْأَجْنَادَ وَيُحَصِّنُونَ الْبِلَادَ بِنَاءً عَلَى أَنَّهُمْ بِذَلِكَ يَنْتَصِرُونَ.وَكَذَلِكَ يَأْخُذُ الْأَجْنَادُ الْحَذَرَ وَالْأَسْلِحَةَ عَلَى ظَنِّ أَنَّهُمْ يَغْلِبُونَ وَيَسْلَمُونَ، وَالشُّفَعَاءُ يَشْفَعُونَ عَلَى ظَنِّ أَنَّهُمْ يُشْفَعُونَ وَالْعُلَمَاءُ يَشْتَغِلُونَ بِالْعُلُومِ عَلَى ظَنِّ أَنَّهُمْ يَنْجَحُونَ وَيَتَمَيَّزُونَ.وَكَذَلِكَ النَّاظِرُونَ فِي الْأَدِلَّةِ وَالْمُجْتَهِدُونَ فِي تَعَرُّفِ الْأَحْكَامِ، يَعْتَمِدُونَ فِي الْأَكْثَرِ عَلَى ظَنِّ أَنَّهُمْ يَظْفَرُونَ بِمَا يَطْلُبُونَ، وَالْمَرْضَى يَتَدَاوَوْنَ لَعَلَّهُمْ يُشْفَوْنَ وَيَبْرَءُونَ. وَمُعْظَمُ هَذِهِ الظُّنُونِ صَادِقٌ مُوَافِقٌ غَيْرُ مُخَالِفٍ وَلَا كَاذِبٍ، فَلَا يَجُوزُ تَعْطِيلُ هَذِهِ الْمَصَالِحِ الْغَالِبَةِ الْوُقُوعُ خَوْفًا مِنْ نُدُورِ وَكَذِبِ الظُّنُونِ، وَلَا يَفْعَلُ ذَلِكَ إلَّا الْجَاهِلُونَ.
[Maslahatların Elde Edilmesi ve Mefsedetlerin Defedilmesinden İstisna Edilen Hususlar Hakkında Fasıl]Maslahatların elde edilmesi ve mefsedetlerin defedilmesinden, kendisine itiraz eden veya ona üstün gelen bir sebeple istisna edilen hususlar hakkında.Allah Teâlâ birbirine benzeyen maslahatların icrasını emretmiş, sonra bunların bir kısmını —ya bunlara bulaşmanın meşakkatinden yahut kendilerine itiraz eden bir mefsedetten ötürü— emrin dışına çıkarmış; yine birbirine benzeyen mefsedetlerden sakındırmış, sonra bunların bir kısmını —ya onlardan kaçınmanın meşakkatinden yahut kendilerine itiraz eden bir maslahattan ötürü— yasak kapsamının dışına çıkarmıştır. Maslahatlar ve mefsedetler "hayır ve şer", "nef‘ ve zarar", "hasenat ve seyyiat" kavramlarıyla da ifade edilir. Zira maslahatların tamamı hayırlı, faydalı ve güzel (hasenât); mefsedetlerin bütünü ise şerli, zararlı ve kötüdür (seyyiât). Kur'an'da galiben hasenât, maslahatlar; seyyiât ise mefsedetler anlamında kullanılır.
[Maslahatların ve Mefsedetlerin Ne İle Bilineceği ve Aralarındaki Derece Farkı Hakkında Fasıl]Maslahatların ve mefsedetlerin ne ile bilineceği ve bunların farklı derecelerde oluşu hakkında.Dünya maslahatlarının ve mefsedetlerinin ekserisi akıl ile bilinir ki bu, şeriatların da çoğudur. Zira şeriatın vürûdundan önce, akıl sahibi bir kimseden salt maslahatların elde edilmesinin ve salt mefsedetlerin —kişinin kendisinden ve başkalarından— defedilmesinin övülen ve güzel olduğu; maslahatların en yeğleneninden sonra daha yeğlenenine öncelik verilmesinin övülen ve güzel olduğu; mefsedetlerin en fesadından sonra daha fesadını defetmenin övülen ve güzel olduğu; maslahatların en yeğleneninden sonra daha yeğlenenine öncelik verilmesinin övülen ve güzel olduğu; mefsedetlerin en fesadından sonra daha fesadını defetmenin övülen ve güzel olduğu; râcih (üstün) maslahatların mercûh (daha aşağı) maslahatlara tercih edilmesinin övülen ve güzel olduğu; râcih mefsedetlerin mercûh maslahatlara karşı defedilmesinin övülen ve güzel olduğu gizli kalmaz. Hukemâ (hikmet sahipleri) bu hususta ittifak etmişlerdir. Keza şeriatlar da kanların, namusların, malların ve ırzların haram kılınmasında; sözlerin ve amellerin daha faziletlisinden en faziletlisine doğru elde edilmesinde de aynı şekilde ittifak hâlindedir. Bunlardan bazılarında ihtilaf edilmiş olsa da çoğunluk durumu böyledir.
[فَصْلٌ فِيمَا اُسْتُثْنِيَ مِنْ تَحْصِيلِ الْمَصَالِحِ وَدَرْءِ الْمَفَاسِدِ]فِيمَا اُسْتُثْنِيَ مِنْ تَحْصِيلِ الْمَصَالِحِ وَدَرْءِ الْمَفَاسِدِ لِمَا عَارَضَهُ أَوْ رَجَحَ عَلَيْهِوَقَدْ أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِإِقَامَةِ مَصَالِحَ مُتَجَانِسَةٍ وَأَخْرَجَ بَعْضَهَا عَنْ الْأَمْرِ، إمَّا لِمَشَقَّةِ مُلَابَسَتِهَا وَإِمَّا لِمَفْسَدَةٍ تُعَارِضُهَا، وَزَجَرَ عَنْ مَفَاسِدَ مُتَمَاثِلَةٍ وَأَخْرَجَ بَعْضَهَا عَنْ الزَّجْرِ إمَّا لِمَشَقَّةِ اجْتِنَابِهَا، وَإِمَّا لِمَصْلَحَةٍ تُعَارِضُهَا، وَيُعَبَّرُ عَنْ الْمَصَالِحِ وَالْمَفَاسِدِ بِالْخَيْرِ وَالشَّرِّ، وَالنَّفْعِ وَالضَّرِّ، وَالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ؛ لِأَنَّ الْمَصَالِحَ كُلَّهَا خُيُورٌ نَافِعَاتٌ حَسَنَاتٌ، وَالْمَفَاسِدَ بِأَسْرِهَا شُرُورٌ مُضِرَّاتٌ سَيِّئَاتٌ، وَقَدْ غَلَبَ فِي الْقُرْآنِ اسْتِعْمَالُ الْحَسَنَاتِ فِي الْمَصَالِحِ، وَالسَّيِّئَاتِ فِي الْمَفَاسِدِ. [فَصْلٌ فِيمَا تُعْرَفُ بِهِ الْمَصَالِحُ وَالْمَفَاسِدُ وَفِي تَفَاوُتِهِمَا]فِيمَا تُعْرَفُ بِهِ الْمَصَالِحُ وَالْمَفَاسِدُ وَفِي تَفَاوُتِهِمَاوَمُعْظَمُ مَصَالِحِ الدُّنْيَا وَمَفَاسِدِهَا مَعْرُوفٌ بِالْعَقْلِ وَذَلِكَ مُعْظَمُ الشَّرَائِعِ؛ إذْ لَا يَخْفَى عَلَى عَاقِلٍ قَبْلَ وُرُودِ الشَّرْعِ أَنَّ تَحْصِيلَ الْمَصَالِحِ الْمَحْضَةِ، وَدَرْءَ الْمَفَاسِدِ الْمَحْضَةِ عَنْ نَفْسِ الْإِنْسَانِ وَعَنْ غَيْرِهِ مَحْمُودٌ حَسَنٌ، وَأَنَّ تَقْدِيمَ أَرْجَحِ الْمَصَالِحِ فَأَرْجَحِهَا مَحْمُودٌ حَسَنٌ، وَأَنَّ دَرْءَ أَفْسَدِ الْمَفَاسِدِ فَأَفْسَدِهَا مَحْمُودٌ حَسَنٌ، وَأَنَّ تَقْدِيمَ أَرْجَحِ الْمَصَالِحِ فَأَرْجَحِهَا مَحْمُودٌ حَسَنٌ، وَأَنَّ دَرْءَ أَفْسَدِ الْمَفَاسِدِ فَأَفْسَدِهَا مَحْمُودٌ حَسَنٌ، وَأَنَّ تَقْدِيمَ الْمَصَالِحِ الرَّاجِحَةِ عَلَى الْمَرْجُوحَةِ مَحْمُودٌ حَسَنٌ، وَأَنَّ دَرْءَ الْمَفَاسِدِ الرَّاجِحَةِ عَلَى الْمَصَالِحِ الْمَرْجُوحَةِ مَحْمُودٌ حَسَنٌ.وَاتَّفَقَ الْحُكَمَاءُ عَلَى ذَلِكَ. وَكَذَلِكَ الشَّرَائِعُ عَلَى تَحْرِيمِ الدِّمَاءِ وَالْأَبْضَاعِ وَالْأَمْوَالِ وَالْأَعْرَاضِ، وَعَلَى تَحْصِيلِ الْأَفْضَلِ فَالْأَفْضَلِ مِنْ الْأَقْوَالِ وَالْأَعْمَالِ. وَإِنْ اُخْتُلِفَ فِي بَعْضِ ذَلِكَ فَالْغَالِبُ أَنَّ ذَلِكَ
Eşitlik ve tercih (üstünlük) hususundaki ihtilaf sebebiyledir ki kullar eşitlik karşısında hayrete düşerler; tefâvüt ve müsâvât konusunda hayrete düştüklerinde ise tevakkuf ederler (dururlar). Aynı şekilde tabipler de iki hastalıktan büyük olanını, küçük olanını bâkî kılmak sûretiyle defederler; iki selâmet ve sıhhatten yüksek olanını celbederler, düşük olanının kaybına aldırmazlar; eşitlik ve üstünlük hususunda hayrete düştüklerinde ise tevakkuf ederler. Zira tıp, şeriat gibi, selâmet ve âfiyet maslahatlarını celbetmek, helâk ve hastalık mefsedetlerini defetmek; onlardan defedilmesi mümkün olanı defetmek, celbedilmesi mümkün olanı celbetmek için vaz‘ olunmuştur. Eğer hepsini defetmek veya hepsini celbetmek mümkün olmazsa, mertebeler eşit olursa muhayyer bırakılır; farklı olursa, bilindiğinde tercihe başvurulur, bilinmediğinde ise tevakkuf edilir. Şeriatı vaz‘ eden, tıbbı da vaz‘ edendir. Zira her ikisi de maslahatları celbetmek ve mefsedetleri defetmek için vaz‘ olunmuştur. Dinî maslahatlarda tercih konusunda tevakkuf eden kimsenin, kendisine râcih (üstün) olan açıkça görünmeden ilerlemesi helâl olmadığı gibi, tabîbin de tercih konusunda tevakkuf hâlinde, râcih kendisine zâhir olana kadar ilerlemesi helâl değildir. Çoğu zaman bundan ancak sâlih ile aslahı, fâsid ile efsedi bilmeyen bir câhil sapar. Zira tabiatlar (yaratılışlar) buna göre yoğrulmuştur; öyle ki, bundan ancak üzerine şekâvet gālip gelmiş bir câhil veya gabâveti artmış bir ahmak çıkar. Küffârdan hayvanın kesimini haram kılan kimse, bununla hayvanın maslahatını gözetmekte, fakat isabetten sapmaktadır; çünkü değersiz bir hayvanın maslahatını, kıymetli bir hayvanın maslahatına tercih etmiştir. Eğer cehalet ve hevâdan arınmış olsalardı, en güzel olanı en değersiz olana tercih eder, çirkini kabullenmek sûretiyle daha çirkin olanı defederlerdi. {Allah'ın saptırdığı kimseyi kim hidayete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcısı yoktur} [Rûm 29]. O hâlde Allah kime tevfik ve ismet verirse, ona bu işin incesini ve kalınını (bütün inceliklerini) bildirir ve kendisine bildirdiği şeyin muktezâsınca amel etmeyi nasip eder; işte o kimse kurtuluşa ermiştir, ancak onlar ne azdır! Dedi ki: 'Biz onları az sayardık, fakat şimdi azın da azı oldular.' Aynı şekilde ahkâmda içtihad eden müctehidlerden Allah'ın tevfik ve ismet verdiği kimse, Allah ona râcih delilleri bildirir, böylece isabet eder; niyeti ve isabeti sebebiyle ecir alır. Rüchanı (tercihi) hata eden kimsenin durumu ise bunun hilâfınadır.
لِأَجْلِ الِاخْتِلَافِ فِي التَّسَاوِي وَالرُّجْحَانِ، فَيَتَحَيَّرُ الْعِبَادُ عِنْدَ التَّسَاوِي وَيَتَوَقَّفُونَ إذَا تَحَيَّرُوا فِي التَّفَاوُتِ وَالتَّسَاوِي.وَكَذَلِكَ الْأَطِبَّاءُ يَدْفَعُونَ أَعْظَمَ الْمَرَضَيْنِ بِالْتِزَامِ بَقَاءِ أَدْنَاهُمَا، وَيَجْلِبُونَ أَعْلَى السَّلَامَتَيْنِ وَالصِّحَّتَيْنِ وَلَا يُبَالُونَ بِفَوَاتِ أَدْنَاهُمَا، وَيَتَوَقَّفُونَ عِنْدَ الْحِيرَةِ فِي التَّسَاوِي وَالتَّفَاوُتِ؛ فَإِنَّ الطِّبَّ كَالشَّرْعِ وُضِعَ لِجَلْبِ مَصَالِحِ السَّلَامَةِ وَالْعَافِيَةِ، وَلِدَرْءِ مَفَاسِدِ الْمَعَاطِبِ وَالْأَسْقَامِ، وَلِدَرْءِ مَا أَمْكَنَ دَرْؤُهُ مِنْ ذَلِكَ، وَلِجَلْبِ مَا أَمْكَنَ جَلْبُهُ مِنْ ذَلِكَ. فَإِنْ تَعَذَّرَ دَرْءُ الْجَمِيعِ أَوْ جَلْبُ الْجَمِيعِ فَإِنْ تَسَاوَتْ الرُّتَبُ تُخُيِّرَ، وَإِنْ تَفَاوَتَتْ اُسْتُعْمِلَ التَّرْجِيحُ عِنْدَ عِرْفَانِهِ وَالتَّوَقُّفُ عِنْدَ الْجَهْلِ بِهِ. وَاَلَّذِي وَضَعَ الشَّرْعَ هُوَ الَّذِي وَضَعَ الطِّبَّ، فَإِنَّ كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مَوْضُوعٌ لِجَلْبِ مَصَالِحَ وَدَرْءِ مَفَاسِدِهِمْ.وَكَمَا لَا يَحِلُّ الْإِقْدَامُ لِلْمُتَوَقِّفِ فِي الرُّجْحَانِ فِي الْمَصَالِحِ الدِّينِيَّةِ حَتَّى يَظْهَرَ لَهُ الرَّاجِحُ، فَكَذَلِكَ لَا يَحِلُّ لِلطَّبِيبِ الْإِقْدَامُ مَعَ التَّوَقُّفِ فِي الرُّجْحَانِ إلَى أَنْ يَظْهَرَ لَهُ الرَّاجِحُ، وَمَا يَحِيدُ عَنْ ذَلِكَ فِي الْغَالِبِ إلَّا جَاهِلٌ بِالصَّالِحِ وَالْأَصْلَحِ، وَالْفَاسِدِ وَالْأَفْسَدِ، فَإِنَّ الطِّبَاعَ مَجْبُولَةٌ عَلَى ذَلِكَ بِحَيْثُ لَا يَخْرُجُ عَنْهُ إلَّا جَاهِلٌ غَلَبَتْ عَلَيْهِ الشَّقَاوَةُ أَوْ أَحْمَقُ زَادَتْ عَلَيْهِ الْغَبَاوَةُ. فَمَنْ حَرَّمَ ذَبْحَ الْحَيَوَانِ مِنْ الْكَفَرَةِ رَامٍ بِذَلِكَ مَصْلَحَةَ الْحَيَوَانِ فَحَادَ عَنْ الصَّوَابِ؛ لِأَنَّهُ قَدَّمَ مَصْلَحَةَ حَيَوَانٍ خَسِيسٍ عَلَى مَصْلَحَةِ حَيَوَانٍ نَفِيسٍ، وَلَوْ خَلَوْا عَنْ الْجَهْلِ وَالْهَوَى لَقَدَّمُوا الْأَحْسَنَ عَلَى الْأَخَسِّ، وَلَدَفَعُوا الْأَقْبَحَ بِالْتِزَامِ الْقَبِيحِ. {فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} [الروم: ٢٩] ؟ فَمَنْ وَفَّقَهُ اللَّهُ وَعَصَمَهُ أَطْلَعَهُ عَلَى دَقِّ ذَلِكَ وَجُلِّهِ، وَوَفَّقَهُ لِلْعَمَلِ بِمُقْتَضَى مَا أَطْلَعَهُ عَلَيْهِ فَقَدْ فَازَ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ.قَالَ: وَقَدْ كُنَّا نَعُدُّهُمْ قَلِيلًا فَقَدْ صَارُوا أَقَلَّ مِنْ الْقَلِيلِ، وَكَذَلِكَ الْمُجْتَهِدُونَ فِي الْأَحْكَامِ مَنْ وَفَّقَهُ اللَّهُ وَعَصَمَهُ مِنْ الزَّلَلِ أَطْلَعَهُ اللَّهُ عَلَى الْأَدِلَّةِ الرَّاجِحَةِ، فَأَصَابَ الصَّوَابَ فَأَجْرُهُ عَلَى قَصْدِهِ وَصَوَابِهِ، بِخِلَافِ مَنْ أَخْطَأَ الرُّجْحَانَ
Zira onun ecri, niyetine ve gayretine göredir; hatası ve sürçmesi bağışlanır. Bundan daha büyüğü, usûle taalluk eden hususlardaki hatadır. Bil ki, daha elverişli olanı daha elverişli olana takdim etmek ve daha bozuk olanı daha bozuk olana karşı defetmek, Rablerin Rabbi tarafından kulların tabiatlarına yerleştirilmiş bir husustur; nitekim bu kitapta zikrettiğimiz gibi. Küçük bir çocuğu lezzetli ile daha lezzetli arasında serbest bıraksan, daha lezzetli olanı seçer; güzel ile daha güzel arasında serbest bırakılsa, daha güzel olanı seçer; bir fils ile bir dirhem arasında serbest bırakılsa, dirhemi seçer; bir dirhem ile bir dinar arasında serbest bırakılsa, dinarı seçer. Elverişli olanı daha elverişli olana takdim etmez, ancak daha elverişli olanın faziletini bilmeyen bir cahil veya iki mertebe arasındaki farkı gözetmeyen, bilmezden gelen bir bedbaht kimse müstesna. Bil ki, halis maslahatların varlığı nadirdir. Zira yiyecekler, içecekler, giysiler, nikâhlar, binekler ve meskenler, ancak bunlara bitişik, önce veya sonra gelen bir yorgunlukla elde edilir. Ve bu şeylerin hepsini elde etme gayreti, çoğu insan için meşakkatlidir; sadece sıkıntı ve yorgunlukla elde edilir. Elde edildiğinde ise onları bulandıran ve zehredici kılan âfetlerle birleşir; dolayısıyla bu şeylerin elde edilmesi zordur. Yiyecek ve içeceklere gelince, insan onların şehvetiyle elem duyar; sonra onları elde etme çabasıyla elem duyar. Sonra da yiyecek ve içeceğin vardığı necaset, pislik ve onu eliyle yıkama muamelesi yüzünden elem duyar. Giysilere gelince, bozuklukları kazanılmasının meşakkati ve onlarla birlikte olan âfetlerdir; yırtılma, sökülme, eskime ve yanma gibi. Nikâhlara gelince, kişi onların külfetleri, nafakası, giydirilmesi ve bütün hakları yüzünden elem duyar. Bineklere gelince, bozuklukları kazanılmasının meşakkati, yemlerini verme, suyunu sağlama, koruma ve idare etme zahmeti ve onlara isabet edebilecek âfetlerdir. Aynı şekilde kölelerde de bu bozukluklar mevcuttur. Meskenlere gelince, onlar ancak sıkıntı ve yorgunlukla elde edilir ve yıkılma, yanma, sarsılma, kusurlanma, komşunun kötülüğü, darlığına dayanamayan kimseye darlığı, genişliğinden elem duyan kimseye genişliği, kötü konumundaki ağır hava ve çirkinlik, sudan uzaklık, fırınlara, hamamlara ve pis kokulu tabakhanelere yakınlık gibi âfetlerle birlikte bulunur.
فَإِنَّ أَجْرَهُ عَلَى قَصْدِهِ وَاجْتِهَادِهِ، وَيُعْفَى عَنْ خَطَئِهِ وَزَلَلِهِ. وَأَعْظَمُ مِنْ ذَلِكَ الْخَطَأُ فِيمَا يَتَعَلَّقُ بِالْأُصُولِ. وَاعْلَمْ أَنَّ تَقْدِيمَ الْأَصْلَحِ فَالْأَصْلَحِ وَدَرْءَ الْأَفْسَدِ فَالْأَفْسَدِ مَرْكُوزٌ فِي طَبَائِعِ الْعِبَادِ نَظَرًا لَهُمْ مِنْ رَبِّ الْأَرْبَابِ، كَمَا ذَكَرْنَا فِي هَذَا الْكِتَابِ، فَلَوْ خَيَّرْت الصَّبِيَّ الصَّغِيرَ بَيْنَ اللَّذِيذِ وَالْأَلَذِّ لَاخْتَارَ الْأَلَذَّ، وَلَوْ خُيِّرَ بَيْنَ الْحَسَنِ وَالْأَحْسَنِ لَاخْتَارَ الْأَحْسَنَ، وَلَوْ خُيِّرَ بَيْنَ فَلْسٍ وَدِرْهَمٍ لَاخْتَارَ الدِّرْهَمَ، وَلَوْ خُيِّرَ بَيْنَ دِرْهَمٍ وَدِينَارٍ لَاخْتَارَ الدِّينَارَ. لَا يُقَدِّمُ الصَّالِحَ عَلَى الْأَصْلَحِ إلَّا جَاهِلٌ بِفَضْلِ الْأَصْلَحِ، أَوْ شَقِيٌّ مُتَجَاهِلٌ لَا يَنْظُرُ إلَى مَا بَيْنَ الْمَرْتَبَتَيْنِ مِنْ التَّفَاوُتِ. وَاعْلَمْ أَنَّ الْمَصَالِحَ الْخَالِصَةَ عَزِيزَةُ الْوُجُودِ، فَإِنْ الْمَآكِلَ وَالْمَشَارِبَ وَالْمَلَابِسَ وَالْمَنَاكِحَ وَالْمَرَاكِبَ وَالْمَسَاكِنَ لَا تَحْصُلُ إلَّا بِنَصَبٍ مُقْتَرِنٍ بِهَا، أَوْ سَابِقٍ، أَوْ لَاحِقٍ، وَأَنَّ السَّعْيَ فِي تَحْصِيلِ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ كُلِّهَا شَاقٌّ عَلَى مُعْظَمِ الْخَلْقِ لَا يُنَالُ إلَّا بِكَدٍّ وَتَعَبٍ، فَإِذَا حَصَلَتْ اقْتَرَنَ بِهَا مِنْ الْآفَاتِ مَا يُنْكِدُهَا وَيُنَغِّصُهَا، فَتَحْصِيلُ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ شَاقٌّ. أَمَّا الْمَآكِلُ وَالْمَشَارِبُ فَيَتَأَلَّمُ الْإِنْسَانُ بِشَهْوَتِهَا، ثُمَّ يَتَأَلَّمُ بِالسَّعْيِ فِي تَحْصِيلِهَا. ثُمَّ يَتَأَلَّمُ بِمَا يَصِيرُ إلَيْهِ الطَّعَامُ وَالشَّرَابُ مِنْ النَّجَاسَةِ وَالْأَقْذَارِ وَمُعَالَجَةِ غُسْلِهِ بِيَدِهِ.وَأَمَّا الْمَلَابِسُ فَمَفَاسِدُهَا مَشَقَّةُ اكْتِسَابِهَا، وَمَا يَقْتَرِنُ بِهَا مِنْ آفَاتِهَا؛ كَالتَّخَرُّقِ وَالتَّفَتُّقِ وَالْبِلَى وَالِاحْتِرَاقِ.وَأَمَّا الْمَنَاكِحُ فَيَتَأَلَّمُ الْمَرْءُ بِمُؤَنِهَا وَنَفَقَتِهَا وَكُسْوَتِهَا وَجَمِيعِ حُقُوقِهَا.وَأَمَّا الْمَرَاكِبُ فَمَفَاسِدُهَا مَشَقَّةُ اكْتِسَابِهَا وَالْعَنَاءُ فِي الْقِيَامِ بِعَلَفِهَا وَسَقْيِهَا وَحِفْظِهَا وَسِيَاسَتِهَا، وَمَا عَسَاهُ يَلْحَقُهَا مِنْ الْآفَاتِ، وَكَذَلِكَ الرَّقِيقُ فِيهِ هَذِهِ الْمَفَاسِدُ.وَأَمَّا الْمَسَاكِنُ فَلَا تَحْصُلُ إلَّا بِكَدٍّ وَنَصَبٍ، وَتَقْتَرِنُ بِهَا آفَاتُهَا مِنْ الِانْهِدَامِ وَالِاحْتِرَاقِ وَالتَّزَلْزُلِ وَالتَّعَيُّبِ وَسُوءِ الْجَارِ، وَالضِّيقِ عَلَى مَنْ لَا يَسْتَطِيعُ ضِيقَهَا، وَاتِّسَاعِهَا عَلَى مَنْ يَتَأَلَّمُ بِاتِّسَاعِهَا، وَسُوءِ صُقْعِهَا فِي الْوَخَامَةِ وَالدَّمَامَةِ وَالْبُعْدِ مِنْ الْمَاءِ وَمُجَاوَرَةِ الْأَتُّونَاتِ وَالْحَمَّامَاتِ وَالْمَدَابِغِ ذَوَاتِ الرَّوَائِحِ الْمُسْتَخْبَثَاتِ.
Ve şehvetin tamamı, içerdiği elemlere binâen mefsedetlerdir. Nitekim bir şehvetin lezzeti ancak tabiatın o şehvetten elem duymasıyla elde edilir. Bu şehvet eğer âcil veya müeccel bir mefsedete; ardından kendisi üzerine binâ edilen büyük mefsedetlere götürüyorsa [durum böyledir]. Nice bir saatlik şehvet, uzun bir hüzne ve veballi bir azaba mirasçı olur.
Eğer denilse ki: 'Madem şehvet bir elem ve acılık (merâret) ise, o halde Cennet de elemler ve acılıklar yurdu olur; zira orada nefislerin şehvet duyduğu şeyler vardır.' Dedim ki: 'Şehvetin elemi yalnızca imtihan yurduna (dâr-ı mihnete) mahsustur. İkram yurduna (dâr-ı kerâmete) gelince, lezzet orada kendisinden önce veya kendisine eşlik eden bir elem olmaksızın elde edilir. Çünkü bu dünyada lezzet ve elem, câri âdetin hükmüyle birbirine eşlik eden iki arazdır. O diğer dünyada ise âdet delinmiştir; tıpkı sümük, tükürük, idrar, dışkı, düşmanlık, haset ve kötü ahlâkın bulunmayışında âdetin delindiği gibi. Aynı şekilde onların [Cennet ehlinin] lezzetini öncesinde veya eşlik eden bir elem olmaksızın bulmalarında da âdet delinir. Böylece Cennet ehli, susuzluk ve hararet olmaksızın içeceğin lezzetini; açlık ve şiddetli açlık olmaksızın yemeğin lezzetini bulurlar. Ceza (ukûbât) konusunda da âdetin delinmesi böyledir. Şöyle ki: Âhiret cezalarının en hafifi, bu dünyada onunla birlikte hayat kalmaz. O diğer dünyada ise kişiye her taraftan ölüm sebepleri gelir, fakat o ölmez.
Âhiretin maslahatları ve mefsedetleri ancak nakil ile bilinir. Her iki dünyanın maslahatları ve mefsedetleri ise farklı mertebelerdedir. Kimisi en üstte, kimisi en altta, kimisi de ikisinin ortasındadır. Bu da ittifak edilenler ve ihtilaf edilenler olmak üzere ikiye ayrılır. Her emredilen şeyde her iki dünyanın veya birinin maslahatı vardır. Her nehyedilen şeyde de her iki dünyada veya birinde mefsedet vardır. İktisab yoluyla en güzel maslahatları elde eden ameller, amellerin en faziletlisidir. En çirkin mefsedetleri elde eden ameller ise amellerin en rezîlidir. O halde irfandan, imandan ve Rahmân'a itaatten daha islâh edici bir saadet yoktur. Deyyân'a cehaletten, küfürden, fısktan ve isyandan daha çirkin bir şekavet yoktur. Âhiret sevabı çoğunlukla maslahatların farklılığına göre farklılaşır; âhiret cezası da çoğunlukla mefsedetlerin farklılığına göre farklılaşır. Kur'an'ın maksadlarının çoğu, maslahatları ve sebeplerini kazanmayı emretmek; mefsedetleri ve sebeplerini kazanmaktan sakındırmaktır. Dünya maslahatları ve mefsedetlerinin âhiret maslahatları ve mefsedetlerine nispeti yoktur. Çünkü âhiret maslahatları
وَالِاشْتِهَاءُ كُلُّهُ مَفَاسِدُ لِمَا فِيهِ مِنْ الْآلَامِ، فَلَا تَحْصُلُ لَذَّةُ شَهْوَةٍ إلَّا بِتَأَلُّمِ الطَّبْعِ بِتِلْكَ الشَّهْوَةِ، فَإِنْ كَانَتْ مُؤَدِّيَةً إلَى مَفْسَدَةٍ عَاجِلَةٍ أَوْ آجِلَةٍ يَعْقُبُهَا مَا يَنْبَنِي عَلَيْهَا مِنْ الْمَفَاسِدِ الْعِظَامِ، وَرُبَّ شَهْوَةِ سَاعَةٍ أَوْرَثَتْ حُزْنًا طَوِيلًا وَعَذَابًا وَبِيلًا. فَإِنْ قِيلَ إذَا كَانَتْ الشَّهْوَةُ أَلَمًا وَمَرَارَةً فَالْجَنَّةُ إذَنْ دَارُ الْآلَامِ وَالْمَرَارَاتِ لِأَنَّ فِيهَا مَا تَشْتَهِي الْأَنْفُسُ؟ قُلْت أَلَمُ الشَّهْوَةِ مُخْتَصٌّ بِدَارِ الْمِحْنَةِ.وَأَمَّا دَارُ الْكَرَامَةِ فَإِنَّ اللَّذَّةَ تَحْصُلُ فِيهَا مِنْ غَيْرِ أَلَمٍ يَتَقَدَّمُهَا أَوْ يَقْتَرِنُ بِهَا، لِأَنَّ اللَّذَّةَ وَالْأَلَمَ فِي ذَلِكَ عَرَضَانِ مُتَلَازِمَانِ فِي هَذِهِ الدَّارِ بِحُكْمِ الْعَادَةِ الْمُطَّرِدَةِ، وَتِلْكَ الدَّارُ قَدْ خُرِقَتْ فِيهَا الْعَادَةُ كَمَا خُرِقَتْ فِي الْمُخَاطِ وَالْبُصَاقِ وَالْبَوْلِ وَالْغَائِطِ وَالتَّعَادِي وَالتَّحَاسُدِ وَمَسَاوِئِ الْأَخْلَاقِ.وَكَذَلِكَ تُخْرَقُ الْعَادَةُ فِي وُجْدَانِ لَذَّتِهَا مِنْ غَيْرِ أَلَمٍ سَابِقٍ أَوْ مُقَارِنٍ؛ فَيَجِدُ أَهْلُهَا لَذَّةَ الشَّرَابِ مِنْ غَيْرِ عَطَشٍ وَلَا ظَمَأٍ، وَلَذَّةَ الطَّعَامِ مِنْ غَيْرِ جُوعٍ وَلَا سَغَبٍ، وَكَذَلِكَ خَرْقُ الْعَادَاتِ فِي الْعُقُوبَاتِ؛ فَإِنَّ أَقَلَّ عُقُوبَاتِ الْآخِرَةِ لَا تَبْقَى مَعَهُ فِي هَذِهِ الدَّارِ حَيَاةٌ.وَأَمَّا فِي تِلْكَ الدَّارِ فَإِنَّ أَحَدَهُمْ لَتَأْتِيهِ أَسْبَابُ الْمَوْتِ مِنْ كُلِّ مَكَان وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ.وَأَمَّا مَصَالِحُ الْآخِرَةِ وَمَفَاسِدُهَا فَلَا تُعْرَفُ إلَّا بِالنَّقْلِ، وَمَصَالِحُ الدَّارَيْنِ وَمَفَاسِدُهُمَا فِي رُتَبٍ مُتَفَاوِتَةٍ فَمِنْهَا؛ مَا هُوَ فِي أَعْلَاهَا، وَمِنْهَا مَا هُوَ فِي أَدْنَاهَا، وَمِنْهَا مَا يَتَوَسَّطُ بَيْنَهُمَا، وَهُوَ مُنْقَسِمٌ إلَى مُتَّفَقٍ عَلَيْهِ وَمُخْتَلَفٍ فِيهِ. فَكُلُّ مَأْمُورٍ بِهِ فَفِيهِ مَصْلَحَةُ الدَّارَيْنِ أَوْ إحْدَاهُمَا، وَكُلُّ مَنْهِيٍّ عَنْهُ فَفِيهِ مَفْسَدَةٌ فِيهِمَا أَوْ فِي إحْدَاهُمَا، فَمَا كَانَ مِنْ الِاكْتِسَابِ مُحَصَّلًا لِأَحْسَنِ الْمَصَالِحِ فَهُوَ أَفْضَلُ الْأَعْمَالِ، وَمَا كَانَ مِنْهَا مُحَصَّلًا لِأَقْبَحِ الْمَفَاسِدِ فَهُوَ أَرْذَلُ الْأَعْمَالِ. فَلَا سَعَادَةَ أَصْلَحَ مِنْ الْعِرْفَانِ وَالْإِيمَانِ وَطَاعَةِ الرَّحْمَنِ، وَلَا شَقَاوَةَ أَقْبَحَ مِنْ الْجَهْلِ بِالدَّيَّانِ وَالْكُفْرِ وَالْفُسُوقِ وَالْعِصْيَانِ. وَيَتَفَاوَتُ ثَوَابُ الْآخِرَةِ بِتَفَاوُتِ الْمَصَالِحِ فِي الْأَغْلَبِ، وَيَتَفَاوَتُ عِقَابُهَا بِتَفَاوُتِ الْمَفَاسِدِ فِي الْأَغْلَبِ، وَمُعْظَمُ مَقَاصِدِ الْقُرْآنِ الْأَمْرُ بِاكْتِسَابِ الْمَصَالِحِ وَأَسْبَابِهَا، وَالزَّجْرُ عَنْ اكْتِسَابِ الْمَفَاسِدِ وَأَسْبَابِهَا، فَلَا نِسْبَةَ بِمَصَالِح الدُّنْيَا وَمَفَاسِدِهَا إلَى مَصَالِحِ الْآخِرَةِ وَمَفَاسِدِهَا، لِأَنَّ مَصَالِحَ الْآخِرَةِ
Cennetlerde ebedî kalmak ve Rahmân’ın rızası, O’nun kerîm yüzüne bakmakla birliktedir. Ne daimî bir nimettir o! Bu cennetlerin mefsedetleri ise cehennemlerde ebedî kalmak, Deyyân’ın hoşnutsuzluğu ve O’nun kerîm yüzüne bakmaktan mahrum edilmektir. Ne elem verici bir azaptır o! Maslahatlar üç çeşittir: Birincisi mübâhların maslahatları, ikincisi mendûbların maslahatları, üçüncüsü vâciblerin maslahatlarıdır. Mefsedetler iki çeşittir: Birincisi mekrûhların mefsedetleri, ikincisi muharremlerin mefsedetleridir. [Fâide: Evliyâ ve asfiyâ, âhiret maslahatlarını dünya maslahatlarına takdim etmişlerdir; zira iki maslahat arasındaki farkı bilirler. Âhiret mefsedetlerini ise bu dünyanın bazı mefsedetlerine katlanarak defetmişlerdir; çünkü iki mertebe arasındaki farkı bilirler.] Asfiyânın asfiyâsına gelince, onlar mârifetlerin ve hâllerin lezzetlerinin, lezzetlerin en şereflisi olduğunu bildiler; böylece bu lezzetleri iki dünyanın lezzetlerine tercih ettiler. İnsanların hepsi onların bildiklerini bilmiş olsaydı, onların benzeri olurlardı. Yoruldular ki rahat etsinler; gurbete düştüler ki yakınlaşsınlar. Kimine mârifetler zahmetsizce gelir, bundan da uygun hâller, yapmacıksız ve zorlanmaksızın doğar. Kimi de mârifetleri hatırlar ki onlardan hâller doğsun. İki grup arasında ne büyük fark vardır! Mahrum olan kimse, mârifetleri hazırlamak için zorlanır ama o mârifetler gelmez. Kendini bunlara, yorgunluk, zahmet, istidlal ve usanç olmaksızın tanıtan Allah’ı tesbih ederiz. Bilakis onlara ihsanda bulundu, onlara yağmurunun safını, fazlının durusunu içirdi; böylece onları kendisiyle meşgul edip başka şeylerden alıkoydu. Artık onlar için O’ndan başka bir dert yoktur, O’ndan başka bir dostları yoktur, O’ndan başka bir dayanakları yoktur. Çünkü kendileri için O’ndan başka sığınak olmadığını bilirler. O’nun kaderine râzı oldular, belâsına sabrettiler, nimetlerine şükrettiler. İnsanlara dar gelen şey onlara geniş gelir; insanlara geniş gelen şey onlara dar gelir. Edepleri Kur’an’dır, öğretmenleri Rahmân’dır, sohbet arkadaşları Deyyân’dır. Elbiseleri itaattir. Kardeşlerden kopmuşlar, vatanlardan gurbete düşmüşlerdir. Ağlamaları uzun, sevinçleri azdır. Her an hayal etmedikleri bir kaynağa varırlar, anlamadıkları bir menzile inerler, bilmedikleri şeyleri müşahede ederler. Menzillerini hiçbir ârif bilmez, hâllerini hiçbir vasfeden anlatamaz; ancak o menzillere inen ve onları yaşayan bilir. İmkân ölçüsünde Kur’an ahlâkıyla vasıflanmışlardır. Bu ahlâk, Rahmân’ın rızasını ve cennetlerde bolluk ve emniyet içinde ikameti, Deyyân’a bakmakla birlikte gerektirir.
خُلُودُ الْجِنَانِ وَرِضَا الرَّحْمَنِ، مَعَ النَّظَرِ إلَى وَجْهِهِ الْكَرِيمِ، فَيَا لَهُ مِنْ نَعِيمٍ مُقِيمٍ، وَمَفَاسِدَهَا خُلُودُ النِّيرَانِ وَسَخَطُ الدَّيَّانِ مَعَ الْحَجْبِ عَنْ النَّظَرِ إلَى وَجْهِهِ الْكَرِيمِ، فَيَا لَهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ، وَالْمَصَالِحُ ثَلَاثَةُ أَنْوَاعٍ: أَحَدُهَا مَصَالِحُ الْمُبَاحَاتِ.الثَّانِي مَصَالِحُ الْمَنْدُوبَاتِ.الثَّالِثُ: مَصَالِحُ الْوَاجِبَاتِ.وَالْمَفَاسِدُ نَوْعَانِ: أَحَدُهُمَا: مَفَاسِدُ الْمَكْرُوهَاتِ.الثَّانِي: مَفَاسِدُ الْمُحَرَّمَاتِ. [فَائِدَةٌ قَدَّمَ الْأَوْلِيَاءُ وَالْأَصْفِيَاءُ مَصَالِحَ الْآخِرَةِ عَلَى مَصَالِحِ الدنيا](فَائِدَةٌ) قَدَّمَ الْأَوْلِيَاءُ وَالْأَصْفِيَاءُ مَصَالِحَ الْآخِرَةِ عَلَى مَصَالِحِ هَذِهِ الدَّارِ لِمَعْرِفَتِهِمْ بِتَفَاوُتِ الْمَصْلَحَتَيْنِ وَدَرَءُوا مَفَاسِدَ الْآخِرَةِ بِالْتِزَامِ مَفَاسِدِ بَعْضِ هَذِهِ الدَّارِ لِمَعْرِفَتِهِمْ بِتَفَاوُتِ الرُّتْبَتَيْنِ.وَأَمَّا أَصْفِيَاءُ الْأَصْفِيَاءِ فَإِنَّهُمْ عَرَفُوا أَنَّ لَذَّاتِ الْمَعَارِفِ وَالْأَحْوَالِ أَشْرَفُ اللَّذَّاتِ فَقَدَّمُوهَا عَلَى لَذَّاتِ الدَّارَيْنِ. وَلَوْ عَرَفَ النَّاسُ كُلُّهُمْ مِنْ ذَلِكَ مَا عَرَفُوهُ؛ لَكَانُوا أَمْثَالَهُمْ فَنَصِبُوا لِيَسْتَرِيحُوا وَاغْتَرَبُوا لِيَقْتَرِبُوا. فَمِنْهُمْ مَنْ تَحْضُرُهُ الْمَعَارِفُ بِغَيْرِ تَكَلُّفٍ، فَيَنْشَأُ عَنْهَا الْأَحْوَالُ اللَّائِقَةُ بِهَا بِغَيْرِ تَصَنُّعٍ وَلَا تَخَلُّقٍ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَذْكِرُ الْمَعَارِفَ لِيَنْشَأَ عَنْهَا أَحْوَالُهَا، وَشَتَّانَ مَا بَيْنَ الْفَرِيقَيْنِ. وَقَدْ يَتَكَلَّفُ الْمَحْرُومُ اسْتِحْضَارَ الْمَعَارِفِ فَلَا تَحْضُرُهُ، فَسُبْحَانَ مَنْ عَرَّفَ نَفْسَهُ لِهَؤُلَاءِ مِنْ غَيْرِ تَعَبٍ وَلَا نَصَبٍ وَلَا اسْتِدْلَالٍ وَلَا وَصَبٍ، بَلْ جَادَ عَلَيْهِمْ وَسَقَاهُمْ خَالِصَ وَبْلِهِ وَصَافِيَ فَضْلِهِ فَشَغَلَهُمْ بِهِ عَمَّا سِوَاهُ فَلَا هَمَّ لَهُمْ سِوَاهُ وَلَا مُؤْنِسَ لَهُمْ غَيْرَهُ وَلَا مُعْتَمَدَ لَهُمْ إلَّا عَلَيْهِ، لِعِلْمِهِمْ أَنَّهُ لَا مَلْجَأَ لَهُمْ إلَّا إلَيْهِ؛ فَرَضُوا بِقَضَائِهِ وَصَبَرُوا عَلَى بَلَائِهِ وَشَكَرُوا لِنَعْمَائِهِ، يَتَّسِعُ عَلَيْهِمْ مَا يَضِيقُ عَلَى النَّاسِ وَيَضِيقُ عَلَيْهِمْ مَا يَتَّسِعُ لِلنَّاسِ، أَدَبُهُمْ الْقُرْآنُ مُعَلِّمُهُمْ الرَّحْمَنُ وَجَلِيسُهُمْ الدَّيَّانُ وَسَرَابِيلُهُمْ الْإِذْعَانُ، قَدْ انْقَطَعُوا عَنْ الْإِخْوَانِ وَتَغَرَّبُوا عَنْ الْأَوْطَانِ، بُكَاؤُهُمْ طَوِيلٌ وَفَرَحُهُمْ قَلِيلٌ يَرِدُونَ كُلَّ حِينٍ مَوْرِدًا لَمْ يَتَوَهَّمُوهُ، وَيَنْزِلُونَ مَنْزِلًا لَمْ يَفْهَمُوهُ، وَيُشَاهِدُونَ مَا لَمْ يَعْرِفُوهُ، لَا يَعْرِفُ مَنَازِلَهُمْ عَارِفٌ، وَلَا يَصِفُ أَحْوَالَهُمْ وَاصِفٌ، إلَّا مَنْ نَازَلَهَا وَلَابَسَهَا، قَدْ اتَّصَفُوا بِأَخْلَاقِ الْقُرْآنِ عَلَى حَسْبِ الْإِمْكَانِ، وَتِلْكَ الْأَخْلَاقُ مُوجِبَةٌ لِرِضَا الرَّحْمَنِ وَسُكْنَى الْجِنَانِ فِي الرَّغَدِ وَالْأَمَانِ، مَعَ النَّظَرِ إلَى الدَّيَّانِ.
[Dâreynin Maslahatlarının ve Mefsedetlerinin Nelerle Bilindiğine Dair Fasıl]
Dâreynin maslahatları, bunların sebepleri ve mefsedetleri; ancak şeriat ile bilinir. Bunlardan bir şey kapalı kalırsa, şeriatın delillerinden (ki bunlar Kitap, Sünnet, İcmâ, makbul Kıyas ve sahih İstidlâldir) talep edilir.
Dünyanın maslahatları, sebepleri ve mefsedetleri ise zaruretler, tecrübeler, âdetler ve itibara alınan zanlarla bilinir. Bundan bir şey kapalı kalırsa, kendi delillerinden talep edilir. Kim uygunlukları (münasebetleri), maslahatları ve mefsedetleri, bunların râcih olanını ve mercûh olanını bilmek isterse, onları aklına arz etsin — şeriatın o konuda gelmediğini takdir ederek— sonra da ahkâmı bunun üzerine binsin. Bu takdirde ahkâmın hemen hemen hiçbiri bundan dışarı çıkmaz; ancak Allah'ın kullarını kendisiyle mükellef kılıp da onları maslahat veya mefsedeti üzerinde durdurmadığı şeyler müstesnadır. İşte bu yolla amellerin hüsnü ve kubhu bilinir. Bununla birlikte Allah azze ve celle için hasen olanın maslahatlarını celbetmek ve kabîh olanın mefsedetlerini defetmek vacip değildir; nitekim O'na yaratmak, rızık vermek, teklif, sevap veya ceza vermek de vacip değildir. O, hasenin maslahatlarını ancak kullarına bir lütuf ve tafdıl olarak celbeder, kabîhin mefsedetlerini de yine bu şekilde defeder. Eğer durum tersine döndürülseydi, bu kabîh olmazdı; zira kimsenin O'nun üzerinde bir tahdidi yoktur.
[Bu Kitabın Maksatlarının Beyanına Dair Fasıl]
Bu kitabın vaz edilişindeki gaye; kulların tahsiline çalışması için tâatlerin, muamelelerin ve sair tasarrufların maslahatlarını beyan etmek; muhalefetlerin maksatlarını beyan ederek kulların onları defetmeye çalışmasını sağlamak; ibadetlerin maslahatlarını beyan ederek kulların bu hususta bilgi sahibi olmasını temin etmek; bazı maslahatların diğerlerine takdim edildiğini, bazı mefsedetlerin diğerlerine tehir edildiğini, kulların iktisabına dâhil olanla olmayanı ve güç yetiremeyip yollarının bulunmadığı şeyleri beyan etmektir.
[فَصْلٌ فِيمَا تُعْرَفُ بِهِ مَصَالِحُ الدَّارَيْنِ وَمَفَاسِدُهُمَا]فِيمَا تُعْرَفُ بِهِ مَصَالِحُ الدَّارَيْنِ وَمَفَاسِدُهُمَاأَمَّا مَصَالِحُ الدَّارَيْنِ وَأَسْبَابُهَا وَمَفَاسِدُهَا فَلَا تُعْرَفُ إلَّا بِالشَّرْعِ، فَإِنْ خَفِيَ مِنْهَا شَيْءٌ طُلِبَ مِنْ أَدِلَّةِ الشَّرْعِ وَهِيَ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ وَالْقِيَاسُ الْمُعْتَبَرُ وَالِاسْتِدْلَالُ الصَّحِيحُ.وَأَمَّا مَصَالِحُ الدُّنْيَا وَأَسْبَابُهَا وَمَفَاسِدُهَا فَمَعْرُوفَةٌ بِالضَّرُورَاتِ وَالتَّجَارِبِ وَالْعَادَاتِ وَالظُّنُونِ الْمُعْتَبَرَاتِ، فَإِنْ خَفِيَ شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ طُلِبَ مِنْ أَدِلَّتِهِ، وَمَنْ أَرَادَ أَنْ يَعْرِفَ الْمُتَنَاسِبَاتِ وَالْمَصَالِحَ وَالْمَفَاسِدَ رَاجِحَهُمَا وَمَرْجُوحَهُمَا فَلْيَعْرِضْ ذَلِكَ عَلَى عَقْلِهِ بِتَقْدِيرِ أَنَّ الشَّرْعَ لَمْ يَرِدْ بِهِ ثُمَّ يَبْنِي عَلَيْهِ الْأَحْكَامَ فَلَا يَكَادُ حُكْمٌ مِنْهَا يَخْرُجُ عَنْ ذَلِكَ إلَّا مَا تَعَبَّدَ اللَّهَ بِهِ عِبَادَهُ وَلَمْ يَقِفْهُمْ عَلَى مَصْلَحَتِهِ أَوْ مَفْسَدَتِهِ، وَبِذَلِكَ تُعْرَفُ حُسْنُ الْأَعْمَالِ وَقُبْحُهَا، مَعَ أَنَّ اللَّهَ عز وجل لَا يَجِبُ عَلَيْهِ جَلْبُ مَصَالِحِ الْحَسَنِ، وَلَا دَرْءُ مَفَاسِدِ الْقَبِيحِ، كَمَا لَا يَجِبُ عَلَيْهِ خَلْقٌ وَلَا رِزْقٌ وَلَا تَكْلِيفٌ وَلَا إثَابَةٌ وَلَا عُقُوبَةٌ، وَإِنَّمَا يَجْلِبُ مَصَالِحَ الْحَسَنِ وَيَدْرَأُ مَفَاسِدَ الْقَبِيحِ طُولًا مِنْهُ عَلَى عِبَادِهِ وَتَفَضُّلًا، وَلَوْ عُكِسَ الْأَمْرُ لَمْ يَكُنْ قَبِيحًا إذْ لَا حَجْرَ لِأَحَدٍ عَلَيْهِ. [فَصْلٌ فِي بَيَانِ مَقَاصِدِ هَذَا الْكِتَابِ]الْغَرَضُ بِوَضْعِ هَذَا الْكِتَابِ بَيَانُ مَصَالِحِ الطَّاعَاتِ وَالْمُعَامَلَاتِ وَسَائِرِ التَّصَرُّفَاتِ لِسَعْيِ الْعِبَادِ فِي تَحْصِيلِهَا، وَبَيَانُ مَقَاصِدِ الْمُخَالَفَاتِ لِيَسْعَى الْعِبَادُ فِي دَرْئِهَا، وَبَيَانُ مَصَالِحِ الْعِبَادَاتِ لِيَكُونَ الْعِبَادُ عَلَى خَبَرٍ مِنْهَا، وَبَيَانُ مَا يُقَدَّمُ مِنْ بَعْضِ الْمَصَالِحِ عَلَى بَعْضٍ، وَمَا يُؤَخَّرُ مِنْ بَعْضِ الْمَفَاسِدِ عَلَى بَعْضٍ، وَمَا يَدْخُلُ تَحْتَ اكْتِسَابِ الْعَبِيدِ دُونَ مَا لَا قُدْرَةَ لَهُمْ عَلَيْهِ وَلَا سَبِيلَ لَهُمْ إلَيْهِ،
Ve şeriat bütünüyle maslahatlardır: ya mefsedetleri def'eder ya da maslahatları celbeder. Nitekim Allah'ın: "Ey iman edenler!" [Bakara: 104] buyruğunu işittiğinde, O'nun nidasının ardındaki vasiyetini teemmül et; onda mutlaka ya seni teşvik ettiği bir hayır yahut seni menettiği bir şer veyahut hem teşvik hem de menetmeyi (bir arada) bulursun. Allah, Kitabında, bazı hükümlerde bulunan mefsedetleri, mefsedetlerden kaçınmaya teşvik için; bazı hükümlerde bulunan maslahatları da maslahatları işlemeye teşvik için beyan buyurmuştur.
Kulların iktisabının taksîmine dair fasıl. Bil ki kulların iktisâbı iki kısımdır: Birincisi, maslahatlara sebeptir ve çeşitlidir: Birincisi: Dünyevî maslahatlara sebeptir. İkincisi: Uhrevî maslahatlara sebeptir. Üçüncüsü: Hem dünyevî hem uhrevî maslahatlara sebeptir. Bütün bu iktisâblar emrolunmuştur ve emir, bunların hüsn ve reşâd bakımından mertebelerine göre pekişir. Bu iktisâblardan kimi sevaptan daha hayırlıdır; marifet ve iman gibi. Bazen sevap, iktisâbdan daha hayırlı olabilir; Allah'ın kerîm vechine nazar etmek ve O'nun rızası gibi ki bu, kerîm vechine nazar etmek dışındaki her nimetten üstündür.
İkinci kısım: Mefsedetlere sebep olan iktisâb ise çeşitlidir: Birincisi: Dünyevî mefsedetlere sebeptir. İkincisi: Uhrevî mefsedetlere sebeptir. Üçüncüsü: Hem dünyevî hem uhrevî mefsedetlere sebeptir. Bütün bu iktisâblar nehyolunmuştur ve nehiy, bunların kubh ve fesad bakımından mertebelerine göre pekişir.
[Maslahat ve mefsedetlerin hakikatini beyana dair fasıl.] Maslahatlar dört türdür: Lezzetler ve sebepleri; sevinçler ve sebepleri. Mefsedetler ise...
وَالشَّرِيعَةُ كُلُّهَا مَصَالِحُ إمَّا تَدْرَأُ مَفَاسِدَ أَوْ تَجْلِبُ مَصَالِحَ، فَإِذَا سَمِعْت اللَّهَ يَقُولُ: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} [البقرة: ١٠٤] ؛ فَتَأَمَّلْ وَصِيَّتَهُ بَعْدَ نِدَائِهِ، فَلَا تَجِدُ إلَّا خَيْرًا يَحُثُّك عَلَيْهِ أَوْ شَرًّا يَزْجُرُك عَنْهُ، أَوْ جَمْعًا بَيْنَ الْحَثِّ وَالزَّجْرِ، وَقَدْ أَبَانَ فِي كِتَابِهِ مَا فِي بَعْضِ الْأَحْكَامِ مِنْ الْمَفَاسِدِ حَثًّا عَلَى اجْتِنَابِ الْمَفَاسِدِ وَمَا فِي بَعْضِ الْأَحْكَامِ مِنْ الْمَصَالِحِ حَثًّا عَلَى إتْيَانِ الْمَصَالِحِ. فَصْلٌ فِي تَقْسِيمِ اكْتِسَابِ الْعِبَادِاعْلَمْ أَنَّ اكْتِسَابَ الْعِبَادِ ضَرْبَانِ: أَحَدُهُمَا مَا هُوَ سَبَبٌ لِلْمَصَالِحِ وَهُوَ أَنْوَاعٌ:أَحَدُهَا: مَا هُوَ سَبَبٌ لِمَصَالِحَ دُنْيَوِيَّةٍ.وَالثَّانِي: مَا هُوَ سَبَبٌ لِمَصَالِحَ أُخْرَوِيَّةٍ.الثَّالِثُ مَا هُوَ سَبَبٌ لِمَصَالِحَ دُنْيَوِيَّةٍ وَأُخْرَوِيَّةٍ، وَكُلُّ هَذِهِ الِاكْتِسَابَاتِ مَأْمُورٌ بِهَا، وَيَتَأَكَّدُ الْأَمْر بِهَا عَلَى قَدْرِ مَرَاتِبِهَا فِي الْحُسْنِ وَالرَّشَادِ، وَمِنْ هَذِهِ الِاكْتِسَابَاتِ مَا هُوَ خَيْرٌ مِنْ الثَّوَابِ كَالْمَعْرِفَةِ وَالْإِيمَانِ، وَقَدْ يَكُونُ الثَّوَابُ خَيْرًا مِنْ الِاكْتِسَابِ كَالنَّظَرِ إلَى وَجْهِ اللَّهِ الْكَرِيمِ وَرِضَاهُ الَّذِي هُوَ أَعْلَى مِنْ كُلِّ نَعِيمٍ سِوَى النَّظَرِ إلَى وَجْهِهِ الْكَرِيمِ.الضَّرْبُ الثَّانِي: مِنْ الِاكْتِسَابِ مَا هُوَ سَبَبٌ لِلْمَفَاسِدِ وَهُوَ أَنْوَاعٌ: أَحَدُهُمَا: مَا هُوَ سَبَبٌ لِمَفَاسِدَ دُنْيَوِيَّةٍ، الثَّانِي مَا هُوَ سَبَبٌ لِمَفَاسِدَ أُخْرَوِيَّةٍ، الثَّالِثُ: مَا هُوَ سَبَبٌ لِمَفَاسِدَ دُنْيَوِيَّةٍ وَأُخْرَوِيَّةٍ، وَكُلُّ هَذِهِ الِاكْتِسَابَاتِ مَنْهِيٌّ عَنْهَا، وَيَتَأَكَّدُ النَّهْيُ عَنْهَا عَلَى قَدْرِ مَرَاتِبِهَا فِي الْقُبْحِ وَالْفَسَادِ. [فَصْلٌ فِي بَيَانِ حَقِيقَةِ الْمَصَالِحِ وَالْمَفَاسِدِ]الْمَصَالِحُ أَرْبَعَةُ أَنْوَاعٍ: اللَّذَّاتُ وَأَسْبَابُهَا، وَالْأَفْرَاحُ وَأَسْبَابُهَا. وَالْمَفَاسِدُ
Dört tür vardır: Elemler ve sebepleri; gamlar ve sebepleri. Bunlar dünyevî ve uhrevî olarak ikiye ayrılır. Dünya lezzetleri, sebepleri, sevinçleri, elemleri ve sebepleri ile gamları ve sebeplerine gelince, bunlar âdetler (tecrübeler) yoluyla bilinir. Dünya lezzetlerinin en faziletlisi marifet lezzetleri ile bazı ahvâl lezzetleri ve nebîler ile abdâl hakkında bazı fiillerin lezzetleridir. Zira gözünün ferahlığı namazda kılınan kimse, namaz kendisine ağır gelen kimse gibi değildir. Zekât vermeye gönül rahatlığıyla yönelen kimse de, zekâtı kerhen veren kimse gibi değildir. Âhiret lezzetlerine, sebeplerine, sevinçlerine, sebeplerine, elemlerine, sebeplerine ve gamlarına, sebeplerine gelince, bunlara vaîd (tehdit), zecir (sakındırma) ve tehdid delâlet etmiştir. Lezzetlere gelince, Allah Teâlâ’nın şu buyruğu gibidir: Orada nefislerin arzuladığı ve gözlerin lezzet duyduğu her şey vardır [Zuhruf Sûresi, 71]. Ve yine: Onlara berrak bir kaynaktan doldurulmuş kadehlerle dolaşılır; beyaz, içenler için lezzetli bir içki [Sâffât Sûresi, 45-46]. Sevinçlere gelince, Allah Teâlâ’nın şu buyruğu gibidir: Onlara tazelik ve sevinç bahşeder [İnsan Sûresi, 11]. Ve: Allah’ın fazlından kendilerine verdiğiyle sevinçli olarak [Âl-i İmrân Sûresi, 170]. Ve yine: Allah’tan bir nimet ve fazl ile müjdelenirler [Âl-i İmrân Sûresi, 171]. Elemlere gelince, Allah Teâlâ’nın şu buyruğu gibidir: Onlara elem verici bir azap vardır [Bakara Sûresi, 10]. Ve: Ona her yerden ölüm gelir, ama o ölecek değildir; arkasından da şiddetli bir azap vardır [İbrâhîm Sûresi, 17]. Gamlara gelince, Allah Teâlâ’nın şu buyruğu gibidir: Her ne zaman gamdan (sıkıntıdan) oradan çıkmak isteseler, içine geri çevrilirler [Hac Sûresi, 22]. Fâide: Bütün insanlar sevinçler ve lezzetler yönünde ve acı veren gamları defetme konusunda çaba gösterirler. Onlardan kimi en yüceyi talep eder ki onlar çok azdır. Kimi en aşağıyı taleple yetinir. Kimi de orta halli şeylere çalışanlardır. Kader, saadet çabasının arkasındadır. Herkes talebi için sebebe sarılır. Kimisi başaran, kimisi hayal kırıklığına uğrayan, kimisi mağlup, kimisi galip, kimisi kârlı, kimisi zararlı, kimisi yerleşmiş (kudret sahibi), kimisi pişman ve perişandır. Hepsi dönüp dururlar ve neticede kazaya (ilâhî hükme) dönerler. Kim dünyada marifet ve ahvâl lezzetlerini, âhirette de nazar (Allah’ı görme) ve kurb (yakınlık) lezzetini talep ederse, işte o tâliplerin en faziletlisidir; zira talebi her talepten daha faziletlidir. Kim cennet nimetlerini, sevinçlerini ve lezzetlerini talep ederse o ikinci derecededir. Kim bu dünyanın sevinçlerini ve lezzetlerini talep ederse o üçüncü derecededir. Sonra bu tâlipler mertebeler bakımından farklılaşırlar.
أَرْبَعَةُ أَنْوَاعٍ: الْآلَامُ وَأَسْبَابُهَا، وَالْغُمُومُ وَأَسْبَابُهَا، وَهِيَ مُنْقَسِمَةٌ إلَى دُنْيَوِيَّةٍ وَأُخْرَوِيَّةٍ، فَأَمَّا لَذَّاتُ الدُّنْيَا وَأَسْبَابُهَا وَأَفْرَاحُهَا وَآلَامُهَا وَأَسْبَابُهَا، وَغُمُومُهَا وَأَسْبَابُهَا، فَمَعْلُومَةٌ بِالْعَادَاتِ، وَمِنْ أَفْضَلِ لَذَّاتِ الدُّنْيَا لَذَّاتُ الْمَعَارِفِ وَبَعْضِ الْأَحْوَالِ، وَلَذَّاتُ بَعْضِ الْأَفْعَالِ فِي حَقِّ الْأَنْبِيَاءِ وَالْأَبْدَالِ، فَلَيْسَ مَنْ جُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِهِ فِي الصَّلَاةِ كَمَنْ جُعِلَتْ الصَّلَاةُ شَاقَّةً عَلَيْهِ، وَلَيْسَ مَنْ يَرْتَاحُ إلَى إيتَاءِ الزَّكَاةِ كَمَنْ يَبْذُلُهَا وَهُوَ كَارِهٌ لَهَا، وَأَمَّا لَذَّاتُ الْآخِرَةِ وَأَسْبَابُهَا وَأَفْرَاحُهَا وَأَسْبَابُهَا، وَآلَامُهَا وَأَسْبَابُهَا وَغُمُومُهَا وَأَسْبَابُهَا، فَقَدْ دَلَّ عَلَيْهِ الْوَعِيدُ، وَالزَّجْرُ وَالتَّهْدِيدُ.وَأَمَّا اللَّذَّاتُ فَمِثْلُ قَوْلِهِ: {وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الأَنْفُسُ وَتَلَذُّ الأَعْيُنُ} [الزخرف: ٧١] ، وَقَوْلِهِ: {يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ - بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ} [الصافات: ٤٥ - ٤٦] .وَأَمَّا الْأَفْرَاحُ فَفِي مِثْلِ قَوْله تَعَالَى: {وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا} [الإنسان: ١١] ، وَقَوْلِهِ: {فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ} [آل عمران: ١٧٠] .وَفِي مِثْلِ قَوْلِهِ: {يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ} [آل عمران: ١٧١] .وَأَمَّا الْآلَامُ فَفِي مِثْلِ قَوْلِهِ: {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} [البقرة: ١٠] ، وَقَوْلِهِ: {وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَائِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ} [إبراهيم: ١٧] .وَأَمَّا الْغُمُومُ فَفِي مِثْلِ قَوْلِهِ: {كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا} [الحج: ٢٢] . [فَائِدَةٌ سَعَى النَّاسُ فِي جَانِبِ الْأَفْرَاحِ وَاللَّذَّاتِ وَفِي دَرْءِ الْغُمُومِ الْمُؤْلِمَاتِ](فَائِدَةٌ) سَعَى النَّاسُ كُلُّهُمْ فِي جَانِبِ الْأَفْرَاحِ وَاللَّذَّاتِ وَفِي دَرْءِ الْغُمُومِ الْمُؤْلِمَاتِ، فَمِنْهُمْ مَنْ يَطْلُبُ الْأَعْلَى مِنْ ذَلِكَ فَالْأَعْلَى وَقَلِيلٌ مَا هُمْ. وَمِنْهُمْ مَنْ يَقْتَصِرُ عَلَى طَلَبِ الْأَدْنَى، وَمِنْهُمْ السَّاعُونَ فِي الْمُتَوَسِّطَاتِ، وَالْقَدَرُ مِنْ وَرَاءِ سَعْيِ السَّعَادَةِ وَكُلٌّ مُتَسَبِّبٌ فِي مَطْلُوبِهِ. فَمِنْ بَيْنِ ظَافِرٍ وَخَائِبٍ وَمَغْلُوبٍ وَغَالِبٍ وَرَابِحٍ وَخَاسِرٍ وَمُتَمَكِّنٍ وَحَاسِرٍ، كُلُّهُمْ يَتَقَلَّبُونَ وَإِلَى الْقَضَاءِ يَنْقَلِبُونَ، فَمَنْ طَلَبَ لَذَّاتِ الْمَعَارِفِ وَالْأَحْوَالِ فِي الدُّنْيَا وَلَذَّةَ النَّظَرِ وَالْقُرْبِ فِي الْآخِرَةِ فَهُوَ أَفْضَلُ الطَّالِبِينَ، لِأَنَّ مَطْلُوبَهُ أَفْضَلُ مِنْ كُلِّ مَطْلُوبٍ، وَمَنْ طَلَبَ نَعِيمَ الْجِنَانِ وَأَفْرَاحَهَا وَلَذَّاتِهَا فَهُوَ فِي الدَّرَجَةِ الثَّانِيَةِ، وَمَنْ طَلَبَ أَفْرَاحَ هَذِهِ الدَّارِ وَلَذَّاتِهَا فِي الدَّرَجَةِ الثَّالِثَةِ، ثُمَّ يَتَفَاوَتُ هَؤُلَاءِ الطُّلَّابُ فِي رُتَبِ
...maksatlarına dair. Zira onlardan [insanlardan] daha yüksek mertebede olanlar ve orta halli olanlar vardır. Ahiret talebinde bulunanlara gelince, onlar dünya lezzetlerini ve sevinçlerini talep etmekten, ihtiyaçlarını veya zaruretlerini giderecek kadarını almakla yetinmişler ve ahiret maksatlarıyla meşgul olmuşlardır. Bunlardan hiçbiri, ancak kendisi için takdir edilmiş olana ulaşacaktır. Kendilerinden bazıları, taleplerinin bir kısmına eriştiklerini görünce bunu kendi tedbirleri ve güçleriyle elde ettiklerini zannederek aldanmış, böylece hüsrana uğramış, geriye dönmüş, kendi başlarına bırakılmış ve helâk olmuşlardır. Onlardan bir kısmı da, hayra ancak Allah'ın tevfikiyle, zarara ise ancak Allah'ın iradesiyle uğrayacağına dair bilinci devam ettirmiştir. İşte bunlar sürekli bir artış içindedirler. Zira taatler, marifetler ve haller devam ettiği zaman, benzerlerine ve daha üstünlerine götürür. Hülasa, kim Allah'a yönelirse Allah da ona yönelir; kim Allah'tan yüz çevirirse Allah da ondan yüz çevirir. Kim Allah'a bir karış yaklaşırsa, Allah da ona bir arşın yaklaşır; kim Allah'a bir arşın yaklaşırsa, Allah da ona bir kulaç yaklaşır. Kim Allah'a yürüyerek gelirse, Allah da ona koşarak gelir. Kim bir şeyi kendi nefsine nispet ederse, işte o kaymış ve sapmıştır. Kim de eşyayı, onları nimet olarak veren yaratıcılarına nispet ederse, artış içinde olur. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Andolsun, şükrederseniz elbette size artıracağım.” [İbrâhîm, 7] ve “Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” [Âl-i İmrân, 145]. Kendisiyle yaklaşılan en faziletli şey; Allah'ın izzetine karşı boyun eğmek, O'nun azametine karşı alçalmak, O'nun heybetinden ürpermek ve güç ile kuvvetten ancak O'na sığınarak sıyrılmaktır. İşte bu, ariflerin halidir. Bunun dışına çıkan ise ya cahillerin ya da gafillerin yoludur. Hikmet tamamlanmış, kısmet bitirilmiştir. Herkes, hüküm, adalet ve hakkaniyetle; kıst ve faziletle, karar kılacağı yurda inecektir. Ezeli'de [ebedî ilimde] sabit olanı, yokluk bozamaz ve himmetler değiştiremez; zira kalem onunla akıp yazmış, adaletli ve hikmet sahibi hükmedici onu hükme bağlamıştır. Öyleyse kaçış nereye? Varış nereye? Talep edilen şey güçleşmiş, yok eden şey vuku bulmuş! Ne büyük hüsrandır, kendisine takdirlerin izin vermediği ve kalemlerin yazmadığı şeyi talep etmek! Ne büyük musibettir, ne dehşetli bir hüsran! Allah'tan kaçış nereye? Allah'tan gidiş nereye? Allah'ın kudretinden firar nereye? Kişi bir an yakın ve dost iken, ne zaman ki (günün aydınlamasıyla) uzak ve ırak oluverir. Kendi nefsine ne bir fayda ne bir zarar, ne muhafaza ne de yükseltme [imkânı] sağlayamaz.
مَطْلُوبَاتِهِمْ. فَمِنْهُمْ الْأَعْلَوْنَ وَالْمُتَوَسِّطُونَ، فَأَمَّا طُلَّابُ الْآخِرَةِ فَاقْتَصَرُوا مِنْ طَلَبِ لَذَّاتِ الدُّنْيَا وَأَفْرَاحِهَا عَلَى مَا يَدْفَعُ الْحَاجَةَ أَوْ الضَّرُورَةَ وَاشْتَغَلُوا بِمَطَالِبِ الْآخِرَةِ، وَلَنْ يَصِلَ أَحَدٌ مِنْهُمْ إلَّا إلَى مَا قُدِّرَ لَهُ، وَقَدْ غَرَّ بَعْضَهُمْ أَنَّهُمْ أَدْرَكُوا بَعْضَ مَا طَلَبُوا فَظَنُّوا أَنَّهُمْ نَالُوا ذَلِكَ بِحَزْمِهِمْ وَقُوَاهُمْ فَخَابُوا وَنَكَصُوا وَوُكِّلُوا إلَى أَنْفُسِهِمْ فَهَلَكُوا، وَمِنْهُمْ مَنْ وَاظَبَ أَنَّهُ لَا يَنَالُ خَيْرًا إلَّا بِتَوْفِيقِ اللَّهِ وَلَا يَنَالُ ضَيْرًا إلَّا بِإِرَادَةِ اللَّهِ فَهَؤُلَاءِ لَا يَزَالُونَ فِي زِيَادَةٍ، لِأَنَّ الطَّاعَاتِ وَالْمَعَارِفَ وَالْأَحْوَالَ إذَا دَامَتْ أَدَّتْ إلَى أَمْثَالِهَا وَإِلَى أَفْضَلَ مِنْهَا. وَعَلَى الْجُمْلَةِ فَمَنْ أَقْبَلَ عَلَى اللَّهِ أَقْبَلَ اللَّهُ عَلَيْهِ، وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ اللَّهِ أَعْرَضَ اللَّهُ عَنْهُ، وَمَنْ تَقَرَّبَ إلَى اللَّهِ شِبْرًا تَقَرَّبَ مِنْهُ ذِرَاعًا، وَمَنْ تَقَرَّبَ مِنْهُ ذِرَاعًا تَقَرَّبَ مِنْهُ بَاعًا، وَمَنْ مَشَى إلَيْهِ هَرْوَلَ إلَيْهِ وَمَنْ نَسَبَ شَيْئًا إلَى نَفْسِهِ فَقَدْ زَلَّ وَضَلَّ، وَمَنْ نَسَبَ الْأَشْيَاءَ إلَى خَالِقِهَا الْمُنْعِمِ بِهَا كَانَ فِي الزِّيَادَةِ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: {لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ} [إبراهيم: ٧] ، {وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ} [آل عمران: ١٤٥] .وَأَفْضَلُ مَا تُقُرِّبَ بِهِ التَّذَلُّلُ لِعِزَّةِ اللَّهِ وَالتَّخَضُّعُ لِعَظَمَتِهِ وَالْإِيحَاشُ لِهَيْبَتِهِ، وَالتَّبَرِّي مِنْ الْحَوْلِ وَالْقُوَّةِ إلَّا بِهِ، وَهَذَا شَأْنُ الْعَارِفِينَ، وَمَا خَرَجَ عَنْهُ فَهُوَ طَرِيقُ الْجَاهِلِينَ أَوْ الْغَافِلِينَ، وَقَدْ تَمَّتْ الْحِكْمَةُ وَفُرِغَ مِنْ الْقِسْمَةِ، وَسَيَنْزِلُ كُلُّ أَحَدٍ فِي دَارِ قَرَارِهِ حُكْمًا وَعَدْلًا وَحَقًّا، قِسْطًا وَفَضْلًا، وَمَا ثَبَتَ فِي الْقِدَمِ لَا يُخْلِفُهُ الْعَدَمُ وَلَا تُغَيِّرُهُ الْهِمَمُ، بَعْدَ أَنْ جَرَى بِهِ الْقَلَمُ وَقَضَاهُ الْعَدْلُ الْحَكَمُ، فَأَيْنَ الْمَهْرَبُ وَإِلَى أَيْنَ الْمَذْهَبُ وَقَدْ عَزَّ الْمَطْلَبُ وَوَقَعَ مَا يُذْهِبُ، فَيَا خَيْبَةً مِنْ طَلَبِ مَا لَمْ تَجُزْ بِهِ الْأَقْدَارُ وَلَمْ تَكْتُبْهُ الْأَقْلَامُ، يَا لَهَا مِنْ مُصِيبَةٍ مَا أَعْظَمَهَا وَخَيْبَةٍ مَا أَفْحَمَهَا. أَيْنَ الْمَهْرَبُ مِنْ اللَّهِ وَأَيْنَ الذَّهَابُ عَنْ اللَّهِ وَأَيْنَ الْفِرَارُ مِنْ قُدْرَةِ اللَّهِ؟ بَيِّنًا يُرَى أَحَدُهُمْ قَرِيبًا دَانِيًا إذْ أَصْبَحَ بَعِيدًا نَائِيًا، لَا يَمْلِكُ لِنَفْسِهِ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا وَلَا حِفْظًا وَلَا رَفْعًا
Arzın hangi taraflarında sizin vuslatınızı umarız? … Hâlbuki siz meliklersiniz; sizin maksadınız için bir yön mevcut değildir. Vallahi, bir şeye ancak Allah ile ulaşabilirsin; öyleyse O’ndan başkasıyla nasıl ulaşılabilir? Fasıl: Masâlih iki kısımdır: Birisi hakikidir ki o, sevinçler ve lezzetlerdir; ikincisi mecâzîdir ki o da sebepleridir. Ve çoğu zaman masâlihin sebepleri mefâsid olur; şer' onları emreder veya mübah kılar; mefâsid oluşlarından dolayı değil, bilakis masâlihe ulaştırdıkları için. Bu, kangren olmuş ellerin canları korumak için kesilmesi, cihadda canları tehlikeye atılması misali gibidir. Aynı şekilde şer'î cezaların tamamı da mefâsid oluşlarından dolayı istenmiş değildir, bilakis şer' edilmelerindeki maksatlarından ötürüdür. Nitekim hırsızın elinin kesilmesi, yol kesenin cezalandırılması, canilerin öldürülmesi, zina edenlerin recmi, celdi ve teğribi… Kezâ ta'zîr cezaları da böyledir. Bütün bunlar şer' tarafından vâcip kılınmış mefâsid olup, kendilerine terettüp eden hakiki masâlihin elde edilmesi içindir. Bunların 'masâlih' diye anılması, sebebin müsebbeb adıyla isimlendirilmesi mecâzındandır. Kezâ mefâsid de iki kısımdır: Birisi hakikidir ki o, kederler ve acılardır; ikincisi mecâzîdir ki o da sebepleridir. Ve çoğu zaman mefâsid sebepleri masâlih olur; şer' onları yasaklamıştır; masâlih oluşlarından ötürü değil, bilakis hakiki mefâside ulaştırdıkları için. Bu, haram lezzetlerin ve mekruh şüpheli şeylerin elde edilmesine çalışmak, vâcip ve mendup amellerin meşakkatlerini terk ederek rahatça yaşamak gibidir. Bunlar masâlihtir; fakat hakiki mefâside götürdükleri için nehyedilmiştir. Bunların 'mefâsid' diye adlandırılması, sebebin müsebbeb adıyla anılması mecâzındandır. Fâide: Hâlis masâlih azdır; hâlis mefâsid de azdır. Çoğu ise hem maslahat hem mefsedet ihtiva eder. Buna Resûlullah (s.a.v.)’in şu sözü delâlet eder: «Cennet mekârihle (hoşa gitmeyen şeylerle) kuşatılmış, Cehennem ise şehvetlerle (nefsani arzularla) kuşatılmıştır.» Mekârih, mekruh ve elem verici olmaları cihetinden mefâsid; şehvetler ise şehvet, lezzet ve iştah uyandırıcı olmaları cihetinden masâlihtir. İnsan tabiatı gereği, maslahatı mefsedetine galip geleni tercih eder; mefsedeti maslahatına galip gelenden ise nefret eder. İşte bu sebeple hudut (cezaları) meşru kılınmış ve tehdit vaki olmuştur.
بِأَيِّ نَوَاحِي الْأَرْضِ نَرْجُو وِصَالَكُمْ … وَأَنْتُمْ مُلُوكٌ مَا لِمَقْصِدِكُمْ نَحْوُوَاَللَّهِ لَنْ تَصِلَ إلَى شَيْءٍ إلَّا بِاَللَّهِ فَكَيْفَ تُوصَلُ بِغَيْرِهِ. [فَصْلٌ الْمَصَالِحُ ضَرْبَانِ](فَصْلٌ) الْمَصَالِحُ ضَرْبَانِ: أَحَدُهُمَا حَقِيقِيٌّ وَهُوَ الْأَفْرَاحُ وَاللَّذَّاتُ، وَالثَّانِي مَجَازِيٌّ وَهُوَ أَسْبَابُهَا، وَرُبَّمَا كَانَتْ أَسْبَابُ الْمَصَالِحِ مَفَاسِدُ فَيُؤْمَرُ بِهَا أَوْ تُبَاحُ لَا لِكَوْنِهَا مَفَاسِدَ بَلْ لِكَوْنِهَا مُؤَدِّيَةً إلَى مَصَالِحَ، وَذَلِكَ كَقَطْعِ الْأَيْدِي الْمُتَآكِلَةِ حِفْظًا لِلْأَرْوَاحِ، وَكَالْمُخَاطَرَةِ بِالْأَرْوَاحِ فِي الْجِهَادِ، وَكَذَلِكَ الْعُقُوبَاتُ الشَّرْعِيَّةُ كُلُّهَا لَيْسَتْ مَطْلُوبَةً لِكَوْنِهَا مَفَاسِدَ بَلْ لِكَوْنِهَا الْمَقْصُودَةَ مِنْ شَرْعِهَا كَقَطْعِ السَّارِقِ وَقَطْعِ الطَّرِيقِ وَقَتْلِ الْجُنَاةِ وَرَجْمِ الزُّنَاةِ وَجَلْدِهِمْ وَتَغْرِيبِهِمْ: وَكَذَلِكَ التَّعْزِيرَاتُ، كُلُّ هَذِهِ مَفَاسِدُ أَوْجَبَهَا الشَّرْعُ لِتَحْصِيلِ مَا رُتِّبَ عَلَيْهَا مِنْ الْمَصَالِحِ الْحَقِيقَةِ، وَتَسْمِيَتُهَا بِالْمَصَالِحِ مِنْ مَجَازِ تَسْمِيَةِ السَّبَبِ بِاسْمِ الْمُسَبَّبِ.وَكَذَلِكَ الْمَفَاسِدُ ضَرْبَانِ: أَحَدُهُمَا حَقِيقِيٌّ وَهُوَ الْغُمُومُ وَالْآلَامُ، وَالثَّانِي مَجَازِيٌّ وَهُوَ أَسْبَابُهَا، وَرُبَّمَا كَانَتْ أَسْبَابُ الْمَفَاسِدِ مَصَالِحَ فَنَهَى الشَّرْعُ عَنْهَا لَا لِكَوْنِهَا مَصَالِحَ بَلْ لِأَدَائِهَا إلَى الْمَفَاسِدِ وَذَلِكَ كَالسَّعْيِ فِي تَحْصِيلِ اللَّذَّاتِ الْمُحَرَّمَاتِ وَالشُّبُهَاتِ الْمَكْرُوهَاتِ وَالتَّرَفُّهَاتِ بِتَرْكِ مَشَاقِّ الْوَاجِبَاتِ وَالْمَنْدُوبَاتِ فَإِنَّهَا مَصَالِحُ نُهِيَ عَنْهَا لَا لِكَوْنِهَا مَصَالِحَ بَلْ لِأَدَائِهَا إلَى الْمَفَاسِدِ الْحَقِيقَةِ وَتَسْمِيَتُهَا مَفَاسِدُ مِنْ مَجَازِ تَسْمِيَةِ السَّبَبِ بِاسْمِ الْمُسَبَّبِ. [فَائِدَةٌ الْمَصَالِحُ الْمَحْضَةُ](فَائِدَةٌ) الْمَصَالِحُ الْمَحْضَةُ قَلِيلَةٌ وَكَذَلِكَ الْمَفَاسِدُ الْمَحْضَةُ، وَالْأَكْثَرُ مِنْهَا اشْتَمَلَ عَلَى الْمَصَالِحِ وَالْمَفَاسِدِ وَيَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ عليه السلام: «حُفَّتْ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتْ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ» . وَالْمَكَارِهُ مَفَاسِدُ مِنْ جِهَةِ كَوْنِهَا مَكْرُوهَاتٍ مُؤْلِمَاتٍ، وَالشَّهَوَاتُ مَصَالِحُ مِنْ جِهَةِ كَوْنِهَا شَهَوَاتٍ مَلَذَّاتٍ مُشْتَهَيَاتٍ، وَالْإِنْسَانُ بِطَبْعِهِ يُؤْثِرُ مَا رُجِحَتْ مَصْلَحَتُهُ عَلَى مَفْسَدَتِهِ، وَيَنْفِرُ مِمَّا رُجِحَتْ مَفْسَدَتُهُ عَلَى مَصْلَحَتِهِ، وَلِذَلِكَ شُرِعَتْ الْحُدُودُ وَوَقَعَ التَّهْدِيدُ
Zecr ve vaîd (caydırma ve tehdit): İnsan, lezzetlere ve o lezzetlerin peşinden gelen dünyevî hadler ile âcil ve âhiretteki cezalara baktığında, mefsedetleri ağır bastığından doğası gereği onlardan nefret eder. Ne var ki bedbaht kimseler, günahlara yöneldikleri sırada onların mefsedetlerini hatırlarına getirmezler; bu yüzden onlara atılırlar. Zira akıllı kişi, haram bir öpücükte bulunan hemen gerçekleşecek ta‘zîr ve zem ile âhiretteki cezayı hatırladığında, bu onu caydırır. Aynı şekilde, Rabb’i Sübhânehû’nun ona muttali olduğunu hatırladığında, utanç ve mahcubiyet acısı onu mâsiyeti terk etmeye ve onun lezzetlerinden kaçınmaya sevk eder. Kezâ, gam ve elem türünden olan zor maslahatları düşündüğünde, bu onu onları (günahları) terk etmeye çağırır. O (terk edişin) ardından gelecek dünya ve âhiret maslahatlarını hatırladığında ise, bu onu o terk edişin hoşa gitmeyen taraflarına ve meşakkatlerine sabretmeye sevk eder. Görmez misin ki hasta, ilacın acılığının ıstırabına, ağrıyan dişlerin çekilmesinin acısına, çürüyen uzuvların kesilmesinin acısına, beklediği afiyet lezzetleri ve onun sevinçleri sebebiyle sabreder. Aynı şekilde, Rabbinin ona muttali oluşunu ve onu gözetlediğini hatırladığında, bu onu taate ve taatin hoşlanmadığı yönlerine ve meşakkatlerine katlanmaya sevk eder. Yine leziz yemeğin ve tatlı içeceğin terk edilmesi de, onların yenilip içilmesinin kötü âkıbetinin beklenmesi sebebiyledir. Allah dileseydi, meleklere yaptığı gibi, taatlere hiçbir hoşnutsuzluk ve meşakkat koymazdı; günahlara da hiçbir lezzet ve rahat koymazdı. Eğer böyle yapsaydı, hiç kimse bir taatten geri kalmaz ve hiç kimse bir mâsiyete atılmazdı. Fakat şiddetli imtihan, ezelde böyle takdir olundu. Melekler ise böyle değildir; onlar gece gündüz bıkmaksızın tesbih ederler, Allah’ın emrettiğinde asla isyan etmez ve emrolunduklarını yaparlar; zira onlara bunda ne bir meşakkat ne de bir acı vardır. Cennet ehli de, nefes almak nasıl ilham ediliyorsa, tesbihe öyle ilham olunurlar. Ve yine Allah dileseydi, akaidde ve başka konularda vehimler, şüpheler, hayaller ve zanlar yaratmazdı. Aksine, eşyayı saptırıcı bir vehim, yorucu bir şüphe, bilgisiz bırakan bir hayal ve yanıltıcı bir zan olmaksızın bilmeyi yaratırdı. Ah keşke bilsem, cennette bu şeyler, şu hâle gelerek mi yok olur —
وَالزَّجْرُ وَالْوَعِيدُ، فَإِنَّ الْإِنْسَانَ إذَا نَظَرَ إلَى اللَّذَّاتِ وَإِلَى مَا يَتَرَتَّبُ عَلَيْهِمَا مِنْ الْحُدُودِ وَالْعُقُوبَاتِ الْعَاجِلَةِ وَالْآجِلَةِ نَفَرَ مِنْهَا بِطَبْعِهِ لِرُجْحَانِ مَفَاسِدِهَا، لَكِنَّ الْأَشْقِيَاءَ لَا يَسْتَحْضِرُونَ ذِكْرَ مَفَاسِدِهَا إذَا قَصَدُوهَا، وَلِذَلِكَ يُقْدِمُونَ عَلَيْهَا، فَإِنَّ الْعَاقِلَ إذَا ذَكَرَ مَا فِي قُبْلَةٍ مُحَرَّمَةٍ مِنْ التَّعْزِيرِ وَالذَّمِّ الْعَاجِلَيْنِ وَالْعِقَابِ الْآجِلِ، زَجَرَهُ ذَلِكَ.وَكَذَلِكَ إذَا ذَكَرَ اطِّلَاعَ الرَّبِّ سُبْحَانَهُ عَلَيْهِ حَمَلَهُ أَلَمُ الِاسْتِحْيَاءِ وَالْخَجَلِ عَلَى تَرْكِ الْمَعْصِيَةِ وَاجْتِنَابِ لَذَّاتِهَا، وَكَذَلِكَ إذَا فَكَّرَ فِي الْمَصَالِحِ الشَّاقَّةِ مِنْ الْغُمُومِ وَالْآلَامِ دَعَاهُ ذَلِكَ إلَى تَرْكِهَا، فَإِذَا ذَكَرَ مَا يَتَرَتَّبُ عَلَيْهَا مِنْ مَصَالِحِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ حَمَلَهُ ذَلِكَ عَلَى الصَّبْرِ عَلَى مَكَارِهِهَا وَمَشَاقِّهَا، أَلَا تَرَى أَنَّ الْمَرِيضَ يَصْبِرُ عَلَى أَلَمِ مَرَارَةِ الدَّوَاءِ، وَأَلَمِ قَلْعِ الْأَضْرَاسِ الْمُتَوَجِّعَةِ وَأَلَمِ قَطْعِ الْأَعْضَاءِ الْمُتَآكِلَةِ؛ لِمَا يَتَوَقَّعُ مِنْ لَذَّاتِ الْعَافِيَةِ وَفَرَحَاتِهَا.وَكَذَلِكَ إذَا ذَكَرَ اطِّلَاعَ الرَّبِّ عَلَيْهِ وَنَظَرَهُ إلَيْهِ حَمَلَهُ ذَلِكَ عَلَى الطَّاعَةِ وَتَحَمُّلِ مَكَارِهِهَا وَمَشَاقِّهَا، وَكَذَلِكَ تَرْكُ الطَّعَامِ الشَّهِيِّ وَالشَّرَابِ الْهَنِيِّ لِمَا يَتَوَقَّعُ مِنْ سُوءِ عَاقِبَةِ أَكْلِهِ وَشُرْبِهِ، وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَمَا جَعَلَ فِي الطَّاعَاتِ شَيْئًا مِنْ الْمَكَارِهِ وَالْمَشَقَّاتِ، كَمَا فَعَلَ بِالْمَلَائِكَةِ، وَلَمَا جَعَلَ فِي الْمَعَاصِي شَيْئًا مِنْ اللَّذَّاتِ وَالرَّاحَاتِ، وَلَوْ فَعَلَ ذَلِكَ لَمَا قَعَدَ أَحَدٌ عَنْ طَاعَةٍ وَلَا أَقْدَمَ عَلَى مَعْصِيَةٍ، وَلَكِنْ سَبَقَ الْقَضَاءُ بِشِدَّةِ الِابْتِلَاءِ، وَلَيْسَ الْمَلَائِكَةُ كَذَلِكَ فَإِنَّهُمْ يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ، وَلَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ، إذْ لَا مَشَقَّةَ عَلَيْهِمْ فِي ذَلِكَ وَلَا أَلَمَ.وَكَذَلِكَ أَهْلُ الْجَنَّةِ يُلْهَمُونَ التَّسْبِيحَ، كَمَا يُلْهَمُونَ النَّفَسَ، وَكَذَلِكَ لَوْ شَاءَ اللَّهُ لَمْ يَخْلُقْ الْأَوْهَامَ وَلَا الشُّكُوكَ وَلَا التَّخَيُّلَاتِ وَلَا الظُّنُونَ فِي الْعَقَائِدِ وَلَا فِي غَيْرِهَا، بَلْ خَلَقَ الْعِلْمَ بِالْأَشْيَاءِ مِنْ غَيْرِ تَوَهُّمٍ مُضَلِّلٍ وَلَا شَكٍّ مُتْعِبٍ، وَلَا تَخَيُّلٍ مُجْهِلٍ وَلَا ظَنٍّ مُوهِمٍ، وَلَيْتَ شِعْرِي هَلْ تَزُولُ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ فِي الْجَنَّةِ بِحَيْثُ
Cennet ehline, nimetlerinin, sürûrlarının, ferahlarının ve sevinçlerinin tamamlandığı ilimlerin halis özünden başka bir şey kalmaz mı; yoksa bu (ilimler) dünyadaki hâli üzere mi kalır? Şüphesiz ki, Allah onlar için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbine hatır gelmeyen şeyler hazırlamıştır. Umulur ki bu (zikredilen ilimler) de Allah'ın onlar için hazırladığı şeylerin cümlesindendir. İtaat edenlerin itaatlerinin kendisine fayda vermediği, isyan edenlerin isyanlarının kendisine zarar vermediği Allah Teâlâ'yı tesbih ederim. İtaatlerin faydası ancak onları işleyenlere, muhalefetlerin kötülüğü de ancak onları işleyenlere aittir. Kalpler, hatıraların, küfrün, imanın, azimlerin, iradelerin, buğzun, sevginin, itaatin, kaçınışın, marifetlerin ve sözlerin madenleridir. Keza güzeli güzel görme, çirkini çirkin görme (yetisi) de böyledir. Keza doğru ve yalan zanlar da böyledir. Her bir kalbe, takdirlerin geçmiş olduğu ve kalemlerin (yazgıların) cereyan ettiği şeyden bir pay ayrılmıştır. Allah hükmeder; O'nun hükmünü geri çevirecek yoktur ve O, hesabı sür'atli görendir. Dilediğini sebepsiz yere bahtiyar eder, dilediğini sebepsiz yere şakî eder. Hak olup da yazılmış olandan kurtuluş nasıl olur? Kesinleşip vacip olmuş olandan kaçış nerededir? Kalbin hâli, içinde devamlı suların aktığı bir nehir gibidir. Hatıraların insanların kalplerine varid olması da işte böyledir. Onunla (hatıra ile) bina edilen azimler, haller, küfür, iman, itaat ve isyan ile bizim hatıramız (ne ise), onu türünden veya türünden olmayan bir başka hatıra bertaraf etmedikçe gitmez. Sonra akan sulardan bir kısmı faydalı, bir kısmı zararlı, bir kısmı da ne zararlı ne faydalıdır. Aynı şekilde kalplerde akan ve kalplere varid olan hatıralardan bir kısmı faydalı, bir kısmı zararlı, bir kısmı da ne faydalı ne zararlıdır. İnsan bundan sonra, fesatlar ve onların vesileleri üzerine azmetmekten sakınmakla ve maslahatlar ile onların sebeplerine yönelmekle mükelleftir. Hatıralar vârid olmadan önce tek lif yoktur; hatıraların vürûdu anında da, tabiatın o hatıraların getirdiğine meyletmesi veya ondan nefret etmesi sebebiyle de tek lif yoktur. Hatıralar iki kısımdır: Birincisi, nehirlere suların gelmesi gibi, kalplere herhangi bir kesb olmaksızın vârid olan hatıralardır.
لَا يَبْقَى لِأَهْلِهَا إلَّا مَحْضُ الْعُلُومِ الَّتِي بِهَا يَتِمُّ نَعِيمُهُمْ وَسُرُورُهُمْ وَفَرَحُهُمْ وَحُبُورُهُمْ، أَمْ يَبْقَى ذَلِكَ كَمَا هُوَ فِي الدُّنْيَا؟ وَلَقَدْ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ فِي الْجَنَّةِ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ، وَلَعَلَّ هَذَا يَكُونُ مِنْ جُمْلَةِ مَا أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ، فَسُبْحَانَ مَنْ لَا تَنْفَعُهُ طَاعَةُ الطَّائِعِينَ، وَلَا تَضُرُّهُ مَعْصِيَةُ الْعَاصِينَ، وَإِنَّمَا نَفْعُ الطَّاعَاتِ لِأَرْبَابِهَا وَسُوءُ الْمُخَالَفَاتِ لِأَصْحَابِهَا. وَالْقُلُوبُ مَعَادِنُ الْخَوَاطِرِ وَالْكُفْرِ وَالْإِيمَانِ وَالْعُزُومِ وَالْإِرَادَاتِ وَالْبُغْضِ وَالْحُبِّ وَالطَّوَاعِيَةِ وَالْإِبَاءِ وَالْمَعَارِفِ وَالْأَقْوَالِ، وَكَذَلِكَ اسْتِحْسَانُ الْحَسَنِ وَاسْتِقْبَاحُ الْقَبِيحِ، وَكَذَلِكَ الظُّنُونُ الصَّادِقَةُ وَالْكَاذِبَةُ، وَقَدْ قُسِمَ لِكُلِّ قَلْبٍ مِنْ ذَلِكَ مَا سَبَقَتْ بِهِ الْأَقْدَارُ وَجَرَتْ بِهِ الْأَقْلَامُ، وَاَللَّهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ وَهُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ، أَسْعَدَ مَنْ أَسْعَدَ بِغَيْرِ عِلَّةٍ، وَأَشْقَى مَنْ أَشْقَى بِغَيْرِ سَبَبٍ، وَكَيْفَ الْخَلَاصُ مِمَّا حُقَّ وَكُتِبَ، وَأَيْنَ الْمَهْرَبُ مِمَّا حُتِمَ وَوَجَبَ؟ فَمِثْلُ الْقَلْبِ كَمِثْلِ نَهْرٍ تَجْرِي فِيهِ الْمِيَاهُ عَلَى الدَّوَامِ، فَكَذَلِكَ الْخَوَاطِرُ فِي وُرُودِهَا عَلَى قُلُوبِ الْأَنَامِ لَا يَذْهَبُ خَاطِرُنَا بِهِ وَلَا مَا ابْتَنَى عَلَيْهِ مِنْ الْعُزُومِ وَالْأَحْوَالِ وَالْكُفْرِ وَالْإِيمَانِ وَالطَّاعَةِ وَالْعِصْيَانِ إلَّا رَدَّهُ خَاطِرٌ إمَّا مِنْ نَوْعِهِ أَوْ مِنْ غَيْرِ نَوْعِهِ ثُمَّ الْمِيَاهُ الْجَارِيَةُ مِنْهَا مَا يَنْفَعُ، وَمِنْهَا مَا يَضُرُّ، وَمِنْهَا مَا لَا يَضُرُّ وَلَا يَنْفَعُ، فَكَذَلِكَ الْخَوَاطِرُ الْجَارِيَةُ فِي الْقُلُوبِ وَالْوَارِدَةُ عَلَيْهَا مِنْهَا مَا يَنْفَعُ وَمِنْهَا مَا يَضُرُّ وَمِنْهَا مَا لَا يَنْفَعُ وَلَا يَضُرُّ وَالْإِنْسَانُ بَعْدَ ذَلِكَ مُكَلَّفٌ بِاجْتِنَابِ الْعُزُومِ عَلَى الْمَفَاسِدِ وَوَسَائِلِهَا، وَبِالْقُصُودِ إلَى الْمَصَالِحِ وَأَسْبَابِهَا وَلَا تَكْلِيفَ قَبْلَ وُرُودِ الْخَوَاطِرِ، وَلَا بِوُرُودِ الْخَوَاطِرِ وَلَا بِمَيْلِ الطَّبْعِ إلَى مَا وَرَدَتْ بِهِ الْخَوَاطِرُ، وَلَا بِنُفُورِهِ عَمَّا أَتَتْ بِهِ الْخَوَاطِرُ.وَالْخَوَاطِرُ ضَرْبَانِ: أَحَدُهُمَا مَا يَرِدُ عَلَى الْقُلُوبِ مِنْ غَيْرِ اكْتِسَابٍ كَوُرُودِ الْمِيَاهِ عَلَى الْأَنْهَارِ.