el-Eşbâh ve'n-Nezâir - es-Sübkî (Tâcüddîn İbn es-Sübkî)
Kısım: Fıkıh İlimleri ve Fıkıh Kaideleri
Kitab: el-Eşbâh ve'n-Nezâir
Müellif: Tâcüddîn Abdülvehhâb b. Alî b. Abdilkâfî es-Sübkî (ö. 771 H)
Tahkik: Âdil Ahmed Abdülmevcûd, Alî Muhammed Muavvıd
Naşir: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut
Tab': Birinci, 1411 H - 1991 M
Cilt Sayısı: 2
[Kitabın numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
الأشباه والنظائر - السبكي (تاج الدين ابن السبكي)القسم: علوم الفقه والقواعد الفقهيةالكتاب: الأشباه والنظائرالمؤلف: تاج الدين عبد الوهاب بن علي بن عبد الكافي السبكي (ت ٧٧١ هـ)تحقيق: عادل أحمد عبد الموجود - علي محمد معوضالناشر: دار الكتب العلمية، بيروتالطبعة: الأولى ١٤١١ هـ - ١٩٩١ معدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Muhakkikin Mukaddimesi
Hamd, Allah'a mahsustur; O'na hamd eder, O'ndan yardım diler, O'ndan mağfiret dileriz ve nefislerimizin şerrinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur; kimi saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur. Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.
Emme ba'd, muhakkak ki İslâm fıkhı, şer'î ilimlerin en yüce mertebelisi ve en büyük faydalısıdır. Zira o, beşer hayatının nizamı ve direği, dünya ve ahiret saadetinin vesilesidir ve Muhammedî risâletin tâ kendisidir. İbn Nüceym'in Eşbâh ve Nezâir'inde fıkhı medhederek söylediği şu sözleri teemmül et:
‘Muhakkak ki fıkıh, ilimlerin en şereflisi, en büyük ecir kazandıranı, en tam fayda vereni, en umumî menfaat sağlayanı, en yüksek mertebelisi ve en parlak meziyetlisidir. Gözleri nur, kalpleri sürûr, sineleri inşirah ile doldurur; işlere genişlik ve açıklık kazandırır. Bu, çünkü hususî ve umumî herkesin nizam sünneti üzerinde istikrar bulması ve ictima' ve iltiam vâdîsinde devam etmesi, ancak helal ile haramı bilmek ve ahkâm vecihlerinde câiz ile fâsid arasında temyiz yapabilmek sayesindedir. Denizleri coşkun, bağları tâze, yıldızları pârıltılı, usûlü sâbit, fürûu yetişkindir. Hazinesi çok sarf etmekle tükenmez, izzeti uzun zaman geçmekle eskimez. Bu, ona ve onunla uğraşanlara şeref olarak yeter.’
Eşbâh ve Nezâir'e yazdığımız bu mukaddimede, Efendimiz Ömer (r.a.)'in Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye gönderdiği mektubun zikredilmesi münasip olacaktır. Zira o mektup, o sanatın temelini teşkil eden nezâirin takip edilmesi, korunması, bunlara kıyasen başka meselelerin kıyaslanması ve diğer pek çok kıymetli faydayı içeren mesele ve işaretleri ihtiva etmektedir. İşte onun beyanı:
Ebü'l-Melîh el-Hüzelî'den rivayetle, Ömer b. el-Hattâb, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye şöyle yazdı: 'Emme ba'd, muhakkak ki kazâ, muhkem bir farîza ve ittibâ edilen bir sünnettir. Sana bir hüccet ulaştırıldığında anla ve hakkı...'
مقدمة التحقيق إن الحمد لله نحمده ونستعينه ونستغفره ونعوذ بالله من شرور أنفسنا، من يهد الله فلا مضل له ومن يضلل فلا هادي له وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمدا عبده ورسولهوبعدفإن من المعلوم أن الفقه الإسلامي هو أسمى العلوم الشرعية قدرا وأعظمها نفعا فهو نظام الحياة الإنسانية وقوامها ووسيلة السعادة في الدنيا والآخرة وهو عين الرسالة المحمدية وتأمل ما قاله ابن نجيم في أشباهه ونظائره ممتدحا الفقه فقال:إن الفقه أشرف العلوم قدرا وأعظمها أجرا وأتمها عائدة وأعمها فائدة وأعلاها مرتبة وأسناها منقبة يملأ العيون نورا والقلوب سرورا، والصدور انشراحا ويفيد الأمور اتساعا وانفتاحا هذا لأن ما بالخاص والعام من الاستقرار على سنن النظام والاستمرار على وتيرة الاجتماع والالتئام، إنما هو بمعرفة الحلال من الحرام والتمييز بين الجائز والفاسد في وجوه الأحكام. بحوره زاخرة ورياضه ناضرة ونجومه زاهرة وأصوله ثابتة وفروعه نابتة لا يفني بكثرة الإنفاق کنزه ولا يبلى على طول الزمان عزه.وكفى بذلك شرفا له وللمشتغلين به ويحسن بنا في تقدماتنا على الأشباه والنظائر أن نذكر خطاب سيدنا عمر رضي الله عنه الموجه إلى أبي موسى الأشعري بما اشتمل عليه من مسائل وإشارات هي عمدة ذلك الفن من تتبع النظائر وحفظها ليقاس عليها غيرها وغير ذلك من الفوائد الجليلة فإليك بيانه:عن أبي المليح الهذلي قال كتب عمر بن الخطاب إلى أبي موسى الأشعري أما بعد فإن القضاء فريضة محكمة وسنة متبعة فافهم إذا أدلي إليك بحجة وأنفذ الحق إذا
İyi anla; zira hakkı söyleyip de onu uygulama gücüne sahip olmayanın sözü fayda vermez. İnsanlar arasında yüzünle, meclisinle ve adaletle eşit davran; öyle ki zayıf senin adaletinden ümit kesmesin, şerefli de zulmünden gözünü ayırmasın. Beyyine (ispat yükü) davacıya, yemin ise inkâr edene aittir. Sulh, Müslümanlar arasında caizdir; ancak bir sulh, haramı helâl veya helâli haram kılıyorsa caiz değildir. Dün bir davada verdiğin hüküm hakkında bugün kendi nefsinle murakabe edip doğru yola hidâyet bulmuşsan, bu seni hakka dönmekten alıkoymasın. Çünkü hak kadîmdir (ezelîdir) ve hakka dönmek, bâtıl üzerinde ısrardan daha hayırlıdır. Anlamaya çalış, anlamaya çalış! Göğsünde tereddüt eden hususlarda Kitap veya Sünnet'ten sana ulaşmamış olan meselelerde: “Emsâl ve eşbâhı (benzerleri ve örnekleri) bil, sonra meseleleri buna göre kıyas et.”, “Gördüğün kadarıyla Allah katında en sevimli ve hakka en yakın olanı tercih et.” Davacıya, delilini getirebileceği bir süre tanı; eğer delilini getirirse hakkını alır, aksi halde davayı aleyhine sonuçlandır. Çünkü bu, körlüğü gidermeye daha açık ve özür bakımından daha kuvvetlidir. Müslümanlar birbirlerine karşı âdildirler; ancak had (ceza) sebebiyle celde vurulmuş, yalan şahitlikte bulunduğu sabit olmuş veya velâ veya akrabalık hususunda (hakkı) gizleme şüphesi bulunan kimseler müstesna. Şüphesiz Allah sizin gizli hallerinize vâkıftır; sizin adınıza (şüpheleri) beyyinelerle gidermiştir. Sakın hilekârlık, bıkkınlık, insanlardan incinmek ve Allah'ın sevap verip güzel bir karşılık ihsan ettiği hak makamlarında hasımlara karşı sert davranmaktan kaçın. Çünkü kim, kendisi aleyhine bile olsa Allah ile kendi arasındaki niyetini düzeltirse, Allah da onunla insanlar arasındaki işi düzeltir. Kim de insanlara karşı, Allah'ın kendisinden başka türlü bildiği bir hâl ile süslenirse, Allah onu rezil eder. O hâlde, Allah Azze ve Celle’nin peşin rızkı ve rahmet hazineleri dışında başka birinden sevap beklemek neye yarar? Selâm sana. Es-Suyûtî, el-Eşbâh ve’n-Nezâir adlı eserinde şöyle demiştir: “Şüphesiz eşbâh ve nezâir ilmi, büyük bir ilimdir. Onunla fıkhın hakikatlerine, mebâdîsine, menşe, sır ve esrarına muttali olunur; fıkhı anlama ve hatırlamada temayüz edilir; metinlerde kayıtlı olmayan meseleler ile zamanın akışıyla eksilmeyen hadise ve vakıaların hükümlerini ilhak, tahric ve bilme gücü elde edilir. Bu sebeple bazı arkadaşlarımız şöyle demiştir: 'Fıkıh, nezâiri bilmektir.'” Şeyh es-Sübkî (rahmetullahi aleyh) de kitabının birçok yerinde buna işaret etmiştir. Ey okuyucu, onun eşbâh ve nezâir konusundaki metodunun beyanını işte böylece almış ol. Müellif, kitabına bir hutbe ile başlamış, bu hutbede fıkhın önemini, çeşitlerini ve fıkıh kaidelerinin önemini açıklamıştır. İbn Abdüsselâm'ın el-Kavâid adlı eseri ile İbnü’l-Merhal'in el-Eşbâh ve’n-Nezâir adlı eserini övmüş ve bunların, babasının işaretiyle bu kitabını telif etmeye sevk eden etken olduğunu belirtmiştir. Babasının işaretiyle onu tahrir ve ikmal etmiş, ayrıca ona pek çok şey ilave etmiştir. İnsanları kitabına karşı üç gruba ayırmış; üçüncü gruba övgüde bulunmuştur ki bunlar okuyan, istifade eden ve (müellifin) üstünlüğünü kabul edenlerdir. İşte bu yöntem, onun kitabında şu sözüyle övdüğü yöntemdir:
وضح فإنه لا ينفع تكلم بحق لا نفاذ له، وآس بين الناس في وجهك ومجلسك وعدلك حتى لا ييأس الضعيف من عدلك ولا يطمع الشريف في حيفك. البينة على من ادعى واليمين على من أنكر. والصلح جائز بين المسلمين إلا صلحًا أحل حرامًا أو حرم حلالًا لا يمنعك قضاء قضية بالأمس راجعت فيه نفسك وهديت فيه لرشدك أن تراجع الحق؛ فإن الحق قديم ومراجعة الحق خير من التمادي في الباطل. الفهم الفهم فيما يختلج في صدرك ما لم يبلغك في الكتاب أو السنة "اعرف الأمثال والأشباه ثم قس الأمور عند ذلك"، "فاعمد إلى أحبها عند الله وأشبهها بالحق فيما ترى"، واجعل لمن ادعى بينة أمدا ينتهي إليه؛ فإن أحضر بينة أخذ بحقه وإلا وجهت القضاء عليه؛ فإن ذلك أجلى للعمى وأبلغ في العذر، المسلمون عدول بعضهم على بعض إلا مجلودا في حد أو مجرَّب في شهادة زور أو ضنين في ولاء أو قرابة. إن الله تولى منكم السرائر ودرأ عنكم بالبينات، وإياك والفلق والضجر والتأذي بالناس والتنكر للخصوم في مواطن الحق التي يوجب الله بها الأجر ويحسن بها الذخر؛ فإنه من يصلح نيته فيما بينه وبين الله ولو على نفسه يكفه الله ما بينه وبين الناس، ومن تزين للناس بما يعلم الله منه غير ذلك يشنه الله فما ظنك بثواب غير الله عز وجل في عاجل رزقه وخزائن رحمته.والسلام عليك.وقد قال السيوطي في أشباهه ونظائره: "إن فن الأشباه والنظائر فن عظيم به يطلع على حقائق الفقه ومداركه ومآخذه وأسراره ويتمهد في فهمه واستحضاره ويقتدر على الإلحاق والتخريج ومعرفة أحكام المسائل التي ليست بمسطورة والحوادث والوقائع التي لا تنقص على ممر الزمان ولهذا قال بعض أصحابنا: "الفقه معرفة النظائر".وهذا ما نبه عليه الشيخ السبكي رحمه الله في مواضع عديدة من كتابه فدونك أيها القارئ بيان منهجه في أشباهه ونظائره.ولقد شرع المؤلف في كتابه بخطبة للكتاب بيَّن فيها أهمية الفقه وأنواعه وأهمية القواعد الفقهية، وأثنى على كتاب القواعد لابن عبد السلام وكتاب الأشباه والنظائر لابن المرحل وأنه كان الدافع للمؤلف في تأليفه كتابه فأخذ في تحريره وإتمامه بإشارة والده له ولقد أضاف إليه الكثير قسم الناس تجاه كتابه إلى ثلاث فرق أثنى على الفرقة الثالثة وهي التي تقرأ وتستفيد وتعترف بالفضل فهذه الطريقة هي التي مدحها في كتابه بقوله:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Müellifin Mukaddimesi:
Allah Teâlâ, Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına salât ve selâm eylesin.
Hamd, benzerlerden ve eşlerden münezzeh olan, doğru sözler, yönler ve benzerlerle hidayet yollarına delâlet eden; müşkil meselelerde selefimizin eserlerine bakmayı bize nasip eden ve ilk iki asırda (altın nesillerde) bize basîretler ihsan eden Allah'a mahsustur.
O'na öyle nimetleri için hamdederim ki dil onları saymaya kalksa muhakkak bir acz ve darlık içine düşer.
Günahlarımdan O'na istiğfar ederim; sayıları beni korkanlar zümresinden çıkarmış değildir, ancak O beni rahmeti her şeyi kuşatan ümit edenler zümresine dâhil etmiştir.
Hidayetinden hidayet dilerim; o hidayetle nimetlendirdiği kimse sapmaz, şeytanı da ona hidayet edemez.
Şehâdet ederim ki Efendimiz Muhammed el-Mustafâ, O'nun gönderdiği nebîlerin en hayırlısı, fazlını icmalen ve tafsîlen bahşettiği en üstün mahlûktur; bizi onunla helakten ve şiddetten kurtardı ve bizleri onunla insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet kıldı.
Nefesler gidip geldikçe Allah ona, âline ve ashâbına salât eylesin.
Amma ba'd:
Muhakkak ki ilimler, şeref bakımından ne kadar büyük olsa, gökyüzünde bir yıldızın şerefi gibi yükselse, âlim onun hazinelerinden harcasa ve her arttıkça rüşdünü artırıp israftan uzaklaşsa da, şüphe yok ki fıkıh onların gerdanlığının ortası, düğümünü çözen ve bağlayan rabıta, onun nukutundan kazananın hâlis kazancıdır. Onunla helal ve haram bilinir; havass ve avam dindarlık eder; hidayet kandilleri, dalâlet karanlığından ve karanlık dalâletten ayırt edilir.
O, şeriatın kutbu, temeli ve hakikatin kalbidir; o düzelirse her şey düzelir; başıdır; ehlі yeryüzünün efendileridir ki onlar olmasaydı, cahillerin hâkimiyetiyle yeryüzü bozulur ve insanları sapardı.
بسم الله الرحمن الرحيممقدمة المصنف:وصلى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه وسلم.الحمد لله الذي جلَّ عن الأشباه والنظائر ودلَّ على طرق الهدى بالأقوال الصحيحة والوجوه والنظائر وحل لنا بالنظر في آثار سلفنا عند المشكلات وفي الذهبين الأولين من القرون لنا بصائر.أحمده على نعم لو رام اللسان حصرها لوقع في حصر وَعَيٍّ.وأستغفره لذنوب ما عداني عددها في الخائفين إلا وحشرني في زمرة الراجين رحمته التي وسعت كل شيء، وأستهديه بهداه الذي لا يضل من أنعم به عليه ولا يستهديه شيطانه، وأشهد أن سيدنا محمد المصطفى خير نبي أرسله وأفضل مخلوق منحه الفضل مجمله ومفصله، وأنقذنا به من الهلكة والبأس، وجعلنا به من خير أمة أخرجت للناس صلى الله عليه وعلى آله وصحبه ما ترددت الأنفاس.أما بعد:فإن العلوم وإن كانت تتعاظم شرفا وتطلع في سماء من كوكبها شرفا وينفق العالم من خزائنها، وكلما زاد ازداد رشدا وعدم سرفا، فلا مرية في أن الفقه واسطة عقدها ورابطة حلها وعقدها وخالصة الرابح من نقدها به يعرف الحلال والحرام ويدين الخواص والعوام ويتبين مصابيح الهدى من ظلام الضلال وضلال الظلام. قطب الشريعة وأساسها وقلب الحقيقة الذي إذا صلح صلحت ورأسها وأهله سراة الأرض [الذين] ١ لولاهم لفسدت بسيادة جهالها وضلت أناسها.١ في ب الذي.
İnsanlar, kendilerine önderler bulunmayan bir kargaşa içinde salah bulmaz. Önderler de, onların cahilleri başa geçtiğinde (yine salah bulmaz). Yani: Onlar olmasaydı, insanlar cahil kimseleri başlarına geçirir, bunlar da bilgisizce fetva verir, böylece kendileri sapıtır, başkalarını da saptırır ve körcesine ortalığı karıştırırlardı; ne haram kılar ne helâl kılarlardı. Bilakis, nerede bulunsalar imanın düğümlerini çözerler, yeryüzü onların ayak seslerinden şikâyetçi olurdu; şeytanın kaydırdığı bir topluluğun ayaklarıydı onlar ve işte bu yüzden kaydılar. Allah içindir fukaha! Onlar, ellerin parmaklarıyla işaret ettiği göğün yıldızlarıdır. Burunlar dik, her burun diken onlara boyun eğer. Varlığın nizamı ve yerin sırtı onlarla misk gibi kokar; öyle ki Nu‘man ne zanneder? Zeyneb onunla (bu miskle) peçesini çıkarmış kadınlar arasında yürüse… Ve onlar, İslâm’ın nuruna, sanki bir bilezik gibi halka olup ehline ve hakkı işitene şöyle derlerdi:
«Gökyüzünün ufuklarını aldık [üzerinize]¹; ayı ve doğan yıldızlar bizimdir.»
Yani: Yerin zîneti ki, ayaklarının bastığı yeri dudaklar (hürmetle) öper; helâli ve haramı, onların ahkâmlarının kuşatışı ve sağlamlığı sayesinde anılır ve o yerin berrak suyundan helâl suyu yudumlanır. Ne bir bulut yağmurunu yağdırmıştır, ne de bir yeryüzü [bitkisini bitirmiştir]².
Andolsun onlar fıkhın yollarında, derin ve yüksek (alçak ve yüksek) yürüdüler; ona aşkla hayran hayran döndüler; onun taşıyıcıları ve ileticileri oldular. Nihayet, fakih olmayana kadar (bu ilim) ulaştı, faydası yaygınlaştı, istifade edildi ve kârlı çıkıldı.
Bu (yol) ile, eteğini sıvayarak yürümeyen yürüdü; sesi güzel olmayan, onunla ötücü oldu.
Onlarla birlikte bütün yönlerde dağıldılar; yollar dallandı, hevâlar çoğaldı, ahlâklar farklılaştı; ortak kaderleri ise eşittir. Onlardan —ki hepsi hayrı sever— kimisi onun (fıkhın) yolunda en güzel şekilde yürüdü ve onun izinde, başkasına yönelmeden koştu. Kimisi de âdeti hasımları reddetmek ve muhaliflere cevap vermek oldu; öyle ki onlardan yeryüzünde dönen bir dolaşıcıyı kaçırmaz, gökten dolaşan bir kuş olsa bile. Deliller ve burhanlar ikame etmek [onlardandır]³; bunlar hidâyet işaretleri, karanlığı gideren kandiller ve diğerleri (bazıları) şeytanlara atılan taşlardır.
Onlardan kimisi dedi: «Akıllı ol, akıllı ol!» Ve ilimlerinin uçlarıyla mes‘elelerin yollarını (öğrenmeyi) sever; zihinlerden gaflet uykusunda olanı ve olmayanı uyandırmayı sever.
¹ (B nüshasında düşmüştür.)
² B nüshasında: «أثقل أثقالها» (yüklerini ağırlaştırdı).
³ B nüshasında: «منهما» (ikisinden).
لا يصلح الناس فوضى لا سراة لهم … ولا سراة إذا جهَّالهم سادواأي: ولولاهم لاتخذ الناس رءوسا جهالا فأفتوا بغير علم، فضلوا وأضلوا وخبطوا خبط عشواء فما حرموا ولا حللوا بل حلوا عرى الإيمان حيث حلوا، وشكت الأرض منهم وقع أقدام قوم استزلهم الشيطان فزلوا. فلله الفقهاء نجوم السماء، تشير إليهم بالأكف الأصابع، وشم الأنوف يخضع لديهم كل شامخ الأنف رافع، ونظام الوجود ويضوع بهم مسكا ظهر الأرض فما يظن نعمان، إن مشت به زينب في نسوة حاسرة البراقع وحلقوا على نور الإسلام كسوار المعصم قائلين لأهله والحق سامع.أخذنا بآفاق السماء [عليكم] ١ … لنا قمراها والنجوم الطوالعأي: وزينة الأرض التي بموطئ أقدامهم تقبل الشفاه حلالها وبإحاطة أحكامهم وإحكامهم يذكر حرامها وحلالها وترشف من زلالها ماء حلالها، فلا مزنة ودقت ودقها، ولا أرض [أبقل أبقالها] ٢:ولقد ساروا في مسالك الفقه غورًا ونجدًا، وداروا عليه هائمين به وجدا وصاروا حامليه ومؤديه حتى إلى غير فقيه فعم نفعًا وأفاد وأجدى.فسار به من لا يسير مشمرا … وغني به من لا يغني مغرداوتفرقت بهم في جملة الأنحاء وتشعبت الطرق وتعددت الأهواء وتباينت الأخلاق والقدر المشترك بينهم سواء فمنهم -وكلهم أحب حب الخير- من سار على منهاجه أحسن سير وجرى في موافقه على منواله غير متعرض إلى غير، ومنهم من جعل دأبه رد الخصوم وخصم المخالفين فلا يفوته الطائف منهم في الأرض يحور ولو أنه الطائر في السماء يحوم، وإقامة الحجج والبراهين [فمنها] ٣ معالم للهدى، مصابيح تجلو الدجى والأخريات رجوم.ومنهم من قال: الكيس، الكيس، وأحب أن بطرف علومه بطرق المسائل ويوقظ من الأذهان ما هو في سنة الغفلة وما ليس.١ سقط في ب.٢ وفي ب: "أثقل أثقالها".٣ وفي ب: "منهما".
وإذا تكون كريهة يدعى لها … وإذا يحاس الحيسفعمد إلى مسائل١ ركبها، ومطارحات٢ اطلع في سماء الفقه كوكبها، ومولدات افتض أبكارها، وأجرى في عسكر الجدال موكبها وسيد هذه الطائفة من أصحابنا أبو بكر بن الحداد٣ صاحب الفروع الغرائب وصاحب ذيل الفضل على أهل المشارق والمغارب، والضارب مع الأقدمين بسهم والناس تضرب في حديد بارد، وابن الحداد يضرب في ذهب ذائب، "الفاعل الفعل لم يفعل لشدته، والقائل القول لم يترك ولم يقل"، تقدم هذه الفرقة تقدم النص على القياس وسبق وهي تناديه.: ما في وقوفك ساعة من باس وتصدر ولو عورض لقال لسان الحال للحق: مروا أبا بكر فليصل بالناس.وعمد منحطون عن هذه الرتبة إلى مسائل ألغاز، وطرحوا حقائقها على الطلبة ليختبروا ما عندهم من العلم، فلكل ذهن عليها نجاز وامتحنوهم بها، فمن حج أبان صفا قلبه ليستلم ركنه بأنه ليس بحجر أسود بل صبح أبيض لا حجاب دونه ولا حجاز.وقال آخرون: المهم المقدم وخير ما سلك [الطريق] ٤ الأقوم.والذي أقول -والله أعلم- إن من أهم ما عني به الفقيه وجعله المدرس دأبه الذي يعيده ويبديه وشوقه الذي يلقنه ويلقيه القيام بالقواعد وتبيين مسالك الأنظار ومدارك المعاقد.١ جمع مسألة، والمسألة لغةً: السؤال، الصحاح ٥/ ١٧٢٣، لسان العرب ٣/ ١٩٠٦، واصطلاحًا: مطلوب خبري يبرهن عليه في العلم "الجمل على المنهج ١/ ٢٦، قليوبي على المنهاج ١/ ١٦".٢ قال أبو عبد الله بن القطان في أول المطارحات: التحاسد على العلم داعية التعلم ومطارحة الأقران في المسائل ذريعة إلى الدراية والتناظر فيها ينفح الخواطر والأفهام والخجل الذي يحل بالمرء من غلطه تبعثه على الاعتناء بشأن العلم ليعلم ويتصفح الكتب، فيتسبب بذلك إلى بسط المعاني ويحفظ الكتب المنثور ٣/ ٣٩٨.٣ هو أبو محمد بن أحمد بن محمد بن جعفر الكناني المصري المعروف بابن الحداد كان إماما مدققا في العلوم. شيخ الشافعية في زمانه، ولد يوم موت المزني في رمضان سنة أربع وستين وكان كثير العبادة يصوم يوما ويفطر يوما، قال ابن زولاق: إنه صنف كتاب الباهر في الفقه في مائة جزء وكتاب الفروع المولدات، قال الشيخ أبو إسحاق: مات سنة خمس وأربعين وثلاثمائة.وفيات الأعيان ٣/ ٨٣٣٦، تذكرة الحفاظ ٣/ ٨٩٩، طبقات الشافعية لابن قاضي شهبة ١/ ١٣٠ وطبقات الشافعية لابن هداية الله ص٧١.٤ في ب: "السبيل".
Peki benzerlerin bir araya gelmesi, kaynakların ihtilafı ve nadir meselelerin toplanması nasıl olur? Bu son derece zor bir iştir; kolaylıkla ve sükûnetle elde edilemez. Onun zirvesine ancak kalbi ve kalıbı ile amellere yönelen kişi ulaşabilir. Durmaksızın gelişme halindedir. Onun korunağına ancak kendisi ile yastık[1] arasında birleşmeyi engelleyen ve düşünceleri ile uykusuzluk arasında ayrılığı engelleyen kişi yaklaşabilir. Şayet kendisine bir şimşek çaksa hemen kapar; bir nadire belirse hemen meyvesine koşup toplar; kendisine bir garip (ilim) sunulsa onu topladıktan sonra vatanına iade eder. Fikirlerini çalıştırır, gece gündüz çabalar, her kaynaktan su çekmeye çalışır, suyu kurusa ve kuşları dağılsa bile; zihni hareketli yıldızları durdursa bile düşünmekten geri durmaz. Zorluklar birikince zihni çekinmez, aksine "Ben onun evladıyım" diyerek ilerler. Çetin bir mesele geçer, onu çözerken korkunç engelleri aşar ve "Senden korkuyorum, saygı duyuyorum" demez; bilakis acılığını helal sayar ve kendisini ayıplayana şöyle der: "Kimin ağzı acı ve hasta ise, tatlı suyu bile acı bulur." Nitekim onu sağlamlaştırıp hükmü altına alınca azmini sıkılaştırır, ilim hazinelerinden harcar ve Arş'ın sahibinden azlıktan korkmaz. İşte böyle, böyle; yoksa boşuna. Andolsun ki Sultânu'l-Ulemâ Ebû Muhammed İzzüddîn b. Abdisselâm[2] kavâidini kaleme aldı. Hatta nadide incilerini dizdi, gerdanlıklarını taktı, faydalarını topladı, çeşitlerini çeşitlendirdi, söyledi ve söyleyecek bir söz bırakmadı. Yükseldi, Süreyya'nın ulaşan elden ne kadar uzak olduğunu duymadı, sanki iki nura boy ölçüşürcesine yüceldi. Efendilik basamaklarında yükseldi ta ki ufukları aştı, çağdaşlarının derecelerinden uzaklaştı, takipçilerini ümmetler halinde sürükledi ve özlem bıraktı. Gitti ve geride kâğıtların yapraklara yazdığı sürece kalıcı bir hatıra bıraktı. Sanki önünde nurlar koşar, elbiselerinde çiçekler ve tomurcuklar salınır halde geldi. Onun bedî' (eşsiz) beyanı, tekrarı tatlı kılan veciz lafızda basit manalarla geldi. İsmi sanki tepesinde ateş olan bir bayrak gibi yayıldı. Ve bu kitap istenene uygun olarak, üslubunda tam, kapsayıcı olarak geldi.
[1] Nüshada (ب): 'el-Visâd'.
[2] Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebî'l-Kâsım b. el-Hasan eş-Şeyh el-İmâm el-Allâme, asrının bir tanesi, Sultânu'l-Ulemâ, İzzüddîn Ebû Muhammed es-Sülemî ed-Dımaşkî, sonra el-Mısrî. Doğumu: 577 veya 578 yılı. Fıkıhı eş-Şeyh Fahreddîn b. Asâkir'den okudu, usûlü el-Âmidî'den okudu ve ilim dallarını birleştirdi. İbn Kâdî Şühbe, el-Kavâidü'l-Kübrâ hakkında: 'Bu kitap onun yüce değerine delalet eden kitaptır.' Kendisinin pek çok eseri vardır. Tercümesi için bkz.: Vefeyâtü'l-A'yân (1/287), Tabakātü'ş-Şâfiiyye li-İbn es-Sübkî (5/80), el-Bidâye ve'n-Nihâye (13/235), Şezerâtü'z-Zeheb (5/301), Tabakātü'ş-Şâfiiyye li-İbn Kâdî Şühbe (2/109).
وكيف ائتلاف النظائر، واختلاف المآخذ. واحتماع الشوارد. وذلك أمر شديد، لا ينال بالهوينا والهدوء. ولا يدرك شأوه إلا من تصدى بأعماله قلب وقالب. لا يزال ذات نمو. ولا يحوم على حماه إلا من بين ذاته والسواد١ مانعة الجمع وبين أفكاره والسهاد مانعة الخلو. إن لمحت له بارقة اختطفها، وإن لاحت له نادرة بادر إلى ثمرتها واقتطفها، وإن قدمت عليه غريبة ردها إلى وطنها بعدما اقتطفها، يعمل أفكاره، ويدأب ليله ونهاره ويستسقي كل جعفر ولو نضب ماؤه وتنحت عنه أطياره، ويرعا، ولو وقف ذهنه الأنجم السيارة ولا يحجم ذهنه إذا ازدحمت المعضلات بل تقدم قائلا: "أنا ابن داره" يمر به المعضل فيقتحم في حله أهوالا ولا يقول: أهابك إجلالا، بل يستحل مريره وينشد من يعيبه.ومن يك ذا فم مر مريض … يجد مُرًّا به الماء الزلالافإذا أحكمه وجعله تحت حكمه شد حيازم عزمه وأنفق من خزائن علمه. ولم يخش من ذي العرش إقلالا، هكذا هكذا وإلا فلالها ولقد ألف سلطان العلماء -أبو محمد- عز الدين بن عبد السلام٢- قواعده. بل رصف فرائده ووضع قلائده وجمع فوائده ونوع موائده وقال فلم يترك مقالا لقائل وتسامى ولم يسمع أين الثريا من يد المتناول وتعالى كأنما هو للنيرين متطاول، وتصاعد درج السيادة حتى فاق الآفاق، وتباعد عن درجات معاصريه فساق أتباعه أمما وشاق ومضى وخلف ذكرا باقيا ما سطر الأوراق في الأوراق وأقبل كأنه تسعى بين يديه الأنوار، وترفل في أثوابه أزهارها ونوار، وجاء بيانه البديع بالمعاني البسيطة في اللفظ الوجيز الذي يحلو عليه التكرار وشاع اسمه كأنه علم في رأسه نار. وجاء هذا الكتاب على وفق مطلوبه، كاملا في أسلوبه شاملا١ في ب: "الوساد".٢ عبد العزيز بن عبد السلام بن أبي القاسم بن الحسن الشيخ الإمام العلامة وحيد عصره سلطان العلا، عز الدين أبو محمد السلمي الدمشقي ثم المصري، ولد سنة سبع أو ثمانٍ وسبعين وخمسمائة، وتفقه على الشيخ فخر الدين بن عساكر وقرأ الأصول على الآمدي وجمع بين فنون العلم.قال ابن قاضي شهبة عن كتاب القواعد الكبرى وهو الكتاب الدال على علو مقداره وله تصانيف عديدة انظر ترجمته في:فوات الوفيات ١/ ٢٨٧، طبقات الشافعية لابن السبكي ٥/ ٨٠، البداية والنهاية ١٣/ ٢٣٥، شذرات الذهب ٥/ ٣٠١، طبقات الشافعية لابن قاضي شهبة ٢/ ١٠٩.
Fazilete gelince; onun yakınını ve uzağını kapsayan fazilet, sinelerdeki hastalıklara şifâ ve ilmin, zaman ehlinin zimmetindeki hakkını edâ eder. Ayrıca sürur kaynaklarına gıpta ile bakılan bir safâ bahşeder. Kişi, büyük işlerden kendisiyle recâya bağlananla da iktifâ eder. O, ikinciye ihtiyaç duymayan bir evveldir; kendisinden başka ikincisi olmayan bir mükemmildir; talebeler için sığınaktır, hakkında ancak sena eden vardır – (Burada seci‘ icabı şöyle demem gerekir: ) O ikinci, sanki sahibini semaya çıkarmış, onun dolunayını almış veya denizlere dalmış ve incisini çıkarmıştır – Hayır, vallahi bilakis kalpleri altüst etmiş ve sırrını ifşâ etmiştir. Sonra İmâm, Allâme Sadrüddîn Muhammed b. Ömer b. el-Mürehhil[1], fürû‘daki eşbâh ve nezâir konusunda bir kitap telif etti. O kitap, yıldızları hedef aldı, yüce gayelere yöneldi, onlar için geceleri uykusuz kaldı ve binlerce uyuyanı geride bıraktı. Onun kandilleri, yıldızın zirvesine ulaştı. İnsaf dili der ki: "İnsanların onun mertebesinin altında olduğunu görünce, anladım ki devir (zaman) insanlar için tenkitçidir. O, her kadir sahibinin kıymetini aşmış ve yüce meclislerde reislerle omuz omuza vermiştir." Hakkın eli, sadrı göğse koyar. O genişletilince kavim daraldı. Şu beyti inşad etti: "Ömrüne yemin olsun ki, mal kişiye bir gün can boğaza gelip göğüs daraldığında fayda vermez." Halbuki ilim meclislerinde (asıl) sadr (göğüs) daralmıştı. Fakat Sadrüddîn, oranın (ilim meclislerinin) eski halini ihyâ etti. Aradan uzun zaman geçse de o değişmez. Uzaklık, sevenleri değiştirse de ondan takvâ ehlinin ezberine bir hediye, onu unutmak ise apaçık bir dalâlettir. Ondan öyle bir kitap ortaya çıktı ki, onu marifet ehli sağ eliyle karşılar. Beni şu an meşgul olduğum şeye sevk eden, onun kitabıdır, güvercini değil. Bu sözlere ondan başkası beni sevk etmedi; zira onun sözünü işitince... Doğrusu o beni harekete geçirdi [ve ikame etti][2]. Tefekkürden gecemi kıyamet kıldı; çünkü onu beğenmekle birlikte onu tahrîr ve tanzim etmeye muhtaç buldum. Başından sonuna kadar üzerinden geçtim; zira o (müellif) vefat ettiğinde eser dağınık bir mecmua halindeydi. Onun tedbirsizce dağıtması yüzünden; bu haliyle eser, kendisine değil müellifine nispet edilen bir kusur barındırıyordu. Ecel ona yetişip onu (eseri) kısaltmaya mecbur bıraktı. Ben de bu kitabı ele aldım; özünü derledim, onun özünün denizine faydalar attım. Üzerine yeni eşbâh ve nezâirleri (tıpkı ruhlar gibi silahlanmış ordular halinde) topladım. Geceleri yıldızların şahitliğinde onu tahrîr ettim ve zorluğuyla yüzleştim.
[1] Muhammed b. Ömer b. Mekkî b. Abdissamed b. Atıyye b. Ahmed. Abdissamed b. Ebî Bekr b. Atıyye denir. Şeyh, İmam, Allâme, fetva sahibi, Sadrüddîn, Ebû Abdullah, hatib ve imam olan annesi Zeynüddîn Ebû Hafs el-Osmânî’nin oğludur. İbnü’l-Mürehhil ve İbnü’l-Vekîl diye meşhurdur. Şevval 665’te Dimyat’ta doğdu. Sübkî, Tabakât’ında: “Babam ona saygı duyar, sever, ilmi ve güzel itikadı sebebiyle övgüyle anardı” der. Zilhicce 716’da Kahire’de vefat etmiştir. (İbn Kâdî Şühbe, Tabakâtü’ş-Şâfiiyye, 2/233; İbn es-Sübkî, 6/23; el-Bidâye ve’n-Nihâye, 14/80; Fevâtü’l-Vefeyât, 2/254; Hüsnu’l-Muhâdara, 15/237)
[2] Nüshada "ve ikame etti" şeklindedir.
للفضل بعيده وقريبه شفاء لما في الصدور ووفاء لما للعلم في ذمة بني الدهور وصفا يروق به موارد السرور، واكتفى بما تعلق به الرجاء من عظائم الأمور، أولًا لا يحتاج إلى ثانٍ ومكملا ليس عنه ثانٍ، وموئلا للطلبة ليس عليه إلا مثنٍ –وقضى السجع بأن أقول: ثانٍ كأنما صعد صاحبه السماء وأخذ بدرها أو غاص البحار واستخرج درها، لا والله- بل بعثر القلوب وأفشى سرها، ثم جمع الإمام العلامة صدر الدين محمد بن عمر بن المرحل١ كتابًا في الأشباه والنظائر في الفروع طاول فيه الفراقد وحاول المعالي فسهر في طلبها، وخلف ألف راقد وتناول النجم قناداه لسان الإنصاف. ولما رأيت الناس دون محله تيقنت أن الدهر للناس ناقد ولقد جاوز قدر كل ذي قدر، وزاحم الرءوس في مجالس المعالي، ويد الحق تضع في الصدر الصدر وتضايق القوم حيث فسح له وأنشد:لعمرك ما يغني الثراء عن الفتى … إذا حشرجت يوما وضاق بها الصدرضاق بها وهي في مجالس العلم الصدر، ولكن صدر الدين وراق بها ربعها وإن بعد عهده فلا يتغير، وإن غير النأي المحبين وساق منه هديا لحفظه التقي فنسيانه ضلال مبين، وساق منه كتابا يتلقاه ذو المعرفة باليمين، فما هاج شوقي إلى ما أنا بصدده إلا كتابه لا حمامه، ولا بعث على هذه الكلمات سواه لما سمعت كلامه، فلقد بعثني [فأقام] ٢ على ليلي من الفكر القيامة لأني مع استحسانه وجدته محتاجا إلى تحر في تحريره، وممر عليه من أوله إلى آخره لكونه مات وهو مجموع مفرق؛ لتبذيره من غير تدبيره، منسوب في نفسه إلى قصوره غير منسوب إلى مصنفه، وقد عارضته المنية إلى تقصيره.فعمدت إلى هذا الكتاب فاجتلبت زبده وقذفت في بحر فوائد زبده وجمعت عليه من الأشباه نظائر كالأرواح جنودا مجندة وحررته في الدجى بشهادة النجوم ولاقيت عسره١ محمد بن عمر بن مكي بن عبد الصمد بن عطية بن أحمد، يقال عبد الصمد بن أبي بكر بن عطية الشيخ الإمام العلامة ذو الفتوق صدر الدين أبو عبد الله ابن الشيخ الإمام الخطيب زين الدين أبي حفص العثماني المعروف بابن المرحل وبابن الوكيل. ولد بدمياط في شوال سنة خمس وستين وستمائة، وقال السبكي في طبقاته: كان الوالد يعظمه ويحبه ويثني عليه بالعلم وحسن العقيدة. توفي في ذي الحجة سنة ست عشرة وسبعمائة بالقاهرة.طبقات الشافعية لابن قاضي شهبة ٢/ ٢٣٣، ابن السبكي ٦/ ٢٣ والبداية والنهاية ١٤/ ٨٠، وفوات الوفيات ٢/ ٢٥٤ حسن المحاضرة ١٥/ ٢٣٧.٢ في ب: "وأقام".
Bir himmetle Süheyl’i (kınanmış hâlde) çıplak yere attım. Benzerlerinden genç bir gelin çıkardım; ne zannedilen ne de bilinen bir eşi benzeri yoktur. Eğer Hassân’ın dediği gibi: “Gündüz güneşi ona hiçbir şey kaybettirmedi” dersem, şunu söylemem: “Yalnızca gençlik kalıcı değildir.” Çünkü bunlar, benim bâkî sâlih amellerden ve dâimâ önde gelenlerden saydığım kelimelerdir. Kendisini delirmeden rukyelere sığınır ve gerdanlıklarında temîme bağlar. Sonra bu kitaba, ancak efendim Şeyh İmam el-Vâlid’in (Allah sırrını korusun) izniyle giriştim; zira o bana [bu hususta] izin verdi. Hayatında bu işe başladım ve onun mübarek nazarının kapsadığı bir bölümü yazdım; izinli bir kulun yazıyla kaleme aldığı bir sayfaya hayran kaldı. Evet, onu tashih ettim ve yarısından fazlasına ulaşacak şekilde ilavelerde bulundum; çiçeklerine çiçek kattım ve onun yoluna girmeyeni korkuttum. Zira o apaçık bir yoldur, fakat onun işaret feneriyle hidâyet bulamaz. Ondan, noksanlık getirecek ve neredeyse kısaltıp uzaklaştıracak şeyleri eksilttim. Onu sayısız faziletle tahsis ettim; baştan ihmal edilen kaideler, unutulan zevâid (kim unutmaz ki!) ve meselelerin ufkunda ay ve güneş gibi doğan ferâid ile. Öyle ki topladı, uzağı ve yakını kapsadı; konuştu, yakını ve uzağı işittirdi. Eğer bir dedikoducunun evi Yemâme’de, benim evim de Hadramût’un yukarısında olsaydı, bana doğru yol bulurdu. Mürid için yolu izlemek belirginleşti; istifade eden fakih söyleyip tekrarlayarak gitti. Onun tahkikinden ötesi yoktur; pazarı revaç buldu, şüphelerin karanlığında onun faziletinin sabahını arayandan başkasını bulamaz; kalınlaştı ve pazarında sağlamlaştı. Olgunlaştığında kıskançların kalplerini pişiren bir kitap tamamlandı; hevâ ehlinin maksatlarını değiştirmeyen bir bulut: “Ne biz ne de sen bu yeri terk ederiz” der. Bir sel gibi; Allah kalbi hasta olana şifa verdiğinde, ondan insafla içildiğinde söylediklerimiz ortaya çıktı; hevâ dindikten sonra belirginleşti. Talep ettiğim davaları hükme bağlayan bir hüküm; sen dersin ki: “Hükmüne razı olunan hakem sensin.” Allah ona lütfundan bir fazilet verdi; o hâlde ihsanına şükredilsin. İnsanlar uykudayken zihni ona uyandırdım; fikri harekete geçirdim, böylece lambası karanlıkta parladı. Onda kalbe bildirdim; oturup el-Melikü’l-Allâm ile münâcât etti. Allah’ın ilhamlarına ne güzel! Öyle bir kul makamı ki, melekler onda sözün yüceliğinden cevap verir. Allah’ın dâvetçisi; kuyusunu boşaltıp terennüm eden bir sarhoşun çağırdığı değil. Kalplerin altınını hak üzere eriten bir fikir meclisi; bir ölçek darbesi bir dirhemine dahi yetmez. Zikir meclisini aşan bir ilim meclisi; Resûlullah (s.a.v.)’in muallimler meclisinde oturmasına ve “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim” sözüne dayanır. [Hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir; Bûsîrî, senedindeki râvilerin zayıf olduğunu belirtmiştir.]
بهمة نبذت سهيلا بالعراء وهو مذموم، وجلوت من الأشباه عروس شباب لا شبيه لها مظنون ولا معلوم، إن قلت كما قال حسان:لم يفتها شمس النهار بشيءفلست أقول:غير أن الشباب ليس يدوملأنها كلمات أعدها من الباقيات الصالحات والدائمات السابقات، تعوذ بالرقى من غير خبل وتعقد في قلائدها التميم، ثم لم أقدم على هذا الكتاب إلا بإذن سيدي الشيخ الإمام الوالد –قدس الله سره المصون- فإنه أذن لي [فيه] ١ وشرعت في ذلك في حياته، وكتبت منه قطعة شملها نظره الميمون فأعجب له رقا حرره بالكتابة عبد مأذون. نعم حررته وزدت عليه ما ينيف عن نصف مقداره ويضيف الزهر إلى أزهاره ويخيف من سلك غير طريقه فإنه [علي] ٢ لاحب ولا يهتدي بمناره، ونقصت منه ما يورثه نقصا ويكاد به يقصر ويقصى، وخصصته بعموم فضائل لا تحصى، ما بين قواعد أهملها رأسا، وزوائد أغفلها -ومن ذا الذي لا ينسى- وفرائد تطلع في أفق المسائل قمرا وشمسا، بحيث جمع فأوعى قاصيا ودانيا ونطق فأسمع قريبا ونائيا.ولو أن واشٍ باليمامة داره … وداري بأعلى حضرموت اهتدى لياولاح للمريد سلوك طريقه وراح الفقيه المستفيد يبدي ويعيد، ولا مزيد على تحقيقه، ونفق سوقه فلا يجد من يستطلع في ظلام الشبهات غير صبح فضله استغلظ فاستوى على سوقه، وكمل كتابا طبخ قلوب الحاسدين لما استوى، وسحابا لا تغير معه الأغراض الأهوية قائلة: لا نبرح نحن ولا أنت مكانا سوى: "وعبابا إذا عافى الله مريض القلب وكرع فيه منصفا ظهر ما قلناه، وبدي من بعد ما اندمل الهوى، وحكما يقضي القضايا اقتضيته وتقول: أنت الحكم التُّرْضى حكومته، والله أعطاه فضلا من عطيته فلتشكر عطيته نبهت له الذهن والناس نيام وأيقظت الفكر فأضاء مصباحه في الظلام وأعلمت فيها القلب فجلس يناجي الملك العلام. فلله من وارداته مقام عبد تجيب فيه الملائكة من عز الكلام. داعي الله لا من دعت ساق حر نزحه وترنما ومحفل فكر يسبك فيه ذهب القلوب على الحق ولا ضرب صواع يكفيه درهما، ومجلس علم يفوق مجلس الذكر ومتعلقا بجلوسه صلى الله عليه وسلم في مجلس المعلمين وقوله: "إنما بعثت معلما" ٣ فكم سفه١ سقط في "ب".٢ سقط في "ب".٣ أخرجه ابن ماجه ١/ ١١٧ في المقدمة، باب فضل العلماء والحث على طلب العلم "٢٢٩".قال البوصيري في زوائده: هذا إسناد فيه بكر وداود وعبد الرحمن وهم ضعفاء وقال رواه أبو داود الطيالسي والحارث بن أبي أسامة في مسنديهما من طريق عبد الرحمن الإفريقي به.
Uyuyanların rüyaları, o uyanıklık hâlinde bulunan ve terbiye edip özgürleştiren bir irşaddan ibarettir. Nice gecelerimi ilmimi sorgulayarak, fikrimden ve kalemimden istimdat ederek geçirdim; işte bu inşa eder, şu ise haber verir. Gecenin karanlığının bende nice minnetleri vardır ki haber verir. Bununla birlikte kitabımı her türlü noksanlık ve ayıptan berî kılmıyorum. Onu, hoşlanılmayan her kusurdan sâlim olma şartıyla da satmıyorum. Onda [her şeyi] istiâb ettiğimi veya benzerlerinin çokluğunu derlediğimi iddia etmiyorum. O güzel taraflarını dolaşıp alan, onları kendisine mâleden, sonra da girip çıkan bir zümreden emin değilim. Keşke onlara kulak verseler de anlasalar; o himayesindeki bir nasabı [hırsızlık nisabını] çalsalar, onda hiçbir şüpheleri olmasa ve [bu] onlara yetmese; onun denizinde yüzüp büyük inciler kapsalar; çayırında gezip onu telif edene karşı cürüm işleseler ve her çiçeği toplasalar, meyvesini çalıp «Meyve ve çoklukta kesinti yoktur» deseler. Evet, üç fırka var gibidir: Bir fırka, onun güzel taraflarının birliğini dağıtır ve onları inkâr eder, gelinlerini meclise çıkarır, sonra iki kola ayrılır; bunların hayırlısı, onu ayıplarla vasıflandırmayan ve anmayandır. Diğeri ise, geceyi onun nimetleri içinde geçirip sabaha kâfir olarak çıkar. İnsanların en zalimi, geceyi nimetleri içinde yüzüp geçiren kimseye haset eden kimsedir. Haset şeytanı onunla oynar ve onu, hurma lifinden örülmüş bir ipe bağlanamayacak kadar sağlam bağlarla bağlar. Şeytan, insanoğlunun damarlarında kan akışı gibi akarak onların içinde tasarrufta bulunur. Onlar hakkında tasarrufta bulunur; her biri, [kardeşine] kötülük niyet eder – her kişiye niyet ettiği şey vardır – hükmeder, hükmüyle azgınlığa düşen azar, haset meydanında onları sürükler tâ ki hevâ durana kadar. Onlar, güzelin inkârını, Büseyne’nin sevgilisi Cemîl’e ve Azze’nin borcunu ısrarla talep eden amansız alacaklıya; Cerîr’i sürükleyip onu avcı [gönül avcısı] olarak adlandıran, yalanını ve ölüsünü bildiği hâlde… Hayır, arazların cevherlere, bulutun yağmurlu gündüze ve gecenin parlak yıldıza bağlılığı gibi bağlanırlar. Diğer bir kısmında ise şu özellik vardır: Sözünü işitir ama anlamaz; sabahı onun denizinde geçirir ama onu bilmez; susamış olduğu hâlde denizde ağzı bulunur. Böyle birisi, hazır bulunmadığında yokluğu hissedilmez; sözü kayaya çarpıp boşa çıktığında tenkit edilmez; ayıpladığında ayıplanmayı hak etmez.
أحلام النيام ما في تلك اليقظة من رشد يهذب ويحرر.وكم بت مستخبرا علمي، وأستمد فكري وقلمي فهذا ينشيء وهذا يخبر، وكم لظلام الليل عندي من يد تخبر ولست مع ذلك أبرئ كتابي من كل نقص ومعرة. ولا أبيعه بشرط السلامة من كل عيب يكره، ولا أدعي أني استوعبت فيه ولا أن الأشباه جمع كثرة.ولا آمن طائفة تطوف على محاسنه فتأخذها وتدعيها [وتدخل] ١ وتخرج وليت لها أذن واعية فتعيها وتسرق من حرزها نصابا لا شبهة لها فيه ولن يكفيها وتسبح في بحره فتشهب كبار الدرر وتسرح في روضه فتجني على مصنفه، وتجني كل زهر وتسرق ثمره وتقول لا قطع في ثمر ولا كثر.نعم لكأني بفرق ثلاث: فرقة تفرق شمل محاسنه وتنكرها، وتجتلي عرائسه ثم تتشعب قبيلتين خيرهما التي لا تجعلها بمذام ولا تذكرها والأخرى تبيت منه في نعم وتصبح تكفرها.وأظلم أهل الظلم من بات حاسدا … لمن بات في نعمائه يتقلبلعب بها شيطان الحسد وشد وثائقها الذي لا يوثق به بحبل من مسد، وتصرف فيها والشيطان يجري من ابن آدم مجرى الدم في الجسد، تصرف فيهم فنوى كل منهم السوء ولكل امرئ ما نوى، وتحكم فغوى بحكمه من غوى، وجرى بهم في ميدان الحسد حتى وقف الهوى، فلزموا إنكار الجميل لزوم جميل بثينة وغريم ألد تقاضي عزة دينه وجر جريرًا فسماه صائده الفؤاد وهو يعرف كذبه وميته، لا بل لزوم الأعراض للجواهر والغيم للنهار الماطر والليل للنجم الزاهر.وآخر من فيه ثانية: يسمع كلامه ولا يفهمه ويصبح في بحره ولا يعلمه [ويصبح] ٢ ظمآن وفي البحر فمه ومثل هذا لا يفتقد حضوره إذا غاب ولا ينتقد كلامه إذا جاب الصخر وخاب ولا يؤهل لأن يعاب إذا عاب.١ في "ب" فتدخل.٢ في ويسبح.
Ne kadar doğru bir sözü ayıplayan vardır… [Onun âfeti ise fâsid anlayıştandır]¹ ve o, kusur bulmaya ehil değildir. Başkaları kusur bulduğunda, onun (kitabın) içinde üçüncü bir yön daha vardır: Onun denizinden kana kana içer, iyiliğini ikrar eder, çiçeğinden ufuktan ve çiçeğin kendisinden daha parlak olanı koparırsın. Övgüyü ona gerekli kılarsın; tıpkı hutbelerin minberlere, kalemlerin hokkalara, düşüncelerin hatıralara ve müminin geceleyin itaate gerekli olması gibi. Onunla şüphelerin yaralarını tedavi edersin; sanki onlar için merhemdir. Keskin delilleriyle sû-i zan ve vehmi ortadan kaldırır. Dersin ki: 'Ondan bir fasıl satılsaydı, denildiği gibi bin dirheme satın alırdım.' Bu, yoluna pek az kişinin girdiği bir yöntemdir; müellifin hayatında bu işin ehlini bulmak uzak bir ihtimaldir. Allah'ın selâmı onlara olsun; insanların en güzel yüzlüleri ve en taze gönüllüleridir. İşte ben sana bu mecmuayı ortaya koyuyor, bu konuyu sunuyorum; onu, faziletinden bir şey eksiltilmiş ve menedilmiş olmaksızın çıkarıyorum. Allah'tan dilerim ki onu kabul buyursun, müellifinin hatasını bağışlasın ve onu lütfuyla cennete koysun. Zira o cennete ameliyle giremez, eğer ameli olsaydı bile; nasıl girsin ki hiç amelî yoktur. [¹] Müellifin 'Ve âfeti fâsid anlayıştandır' sözünden, 'Râfiî şöyle dedi: Kullanımın câiz oluşu asıl itibarıyla iki görüşe dayanır' sözüne kadar olan kısım (nüsha) b'de düşmüştür.
وكم من عائب قولا صحيحا … [وآفته من الفهم السقيم] ١ولا يؤهل لأن يعاب إذا عابوآخر من فيه ثالثة: تغترف من بحره وتعترف ببره ويقتطف من زهره ما هو أزهر من الأفق وزهره وتلزم الثناء عليه لزوم الخطب للمنابر والأقلام للمحابر والأفكار للخواطر والمؤمن للطاعة في الليل الكافر، وتعالج به جراحات الشكوك كأنه لها مراهم ويقطع بقواطعه ما أورث سوء الظن وأوهم وتقول: لو بيع فصل منه لاشتريته كما قيل بألف درهم.وهذه طريقة قل سالكوها، وبعيد أن يوجد في حياة المصنف أهلوها فعليهم سلام الله أحسن الناس وجوهًا وأنضر همومًا.وها أنا أبرز لك هذا المجموع وأحمل إليك هذا الموضوع، وأخرجه غير مقطوع الفضل ولا ممنوع والله أسأل أن يتقبله وأن يغفر خطأ مصنفه وأن يدخله الجنة بفضله فإنه لن يدخلها بعمله ولو كان له عمل فكيف ولا عمل له.١ من قوله وآفته من الفهم السقيم إلى قوله: قال الرافعي فجواز الاستعمال على قولي الأصل سقط في ب.
Şeriat onunla birlikte, usûlü kuşatmayı en leziz pazarı kılmak ve fıkıh meselelerini, onları getirmekle usûlü tehzibe çalışan bir kimsenin nas koyduğu gibi usûl üzerine nas koymaktır. Vakıaların sınırsız olduğunu bildiği hâlde zihninin hamamını vakıa koymakla tüketmez, usûlden gaflete düşmez" sözü burada sona ermiştir.
Eğer iki iş çatışır ve ilim talebesinin vakti ikisini birden yapmaya yetmezse –darlık veya zamanın diğer âfetleri sebebiyle– doğru zihin sahibine göre görüş, kaideleri ezberlemek ve mâhizleri anlamakla iktifa etmektir.
Bu bilindikten sonra, kâide: kendisine birçok cüzînin uygulandığı ve onlardan hükümlerinin anlaşıldığı küllî emirdir. Bunlardan bir kısmı bir bâba mahsus değildir, meselâ: "Yakîn şüphe ile kalkmaz" sözümüz gibi. Bir kısmı ise mahsustur, meselâ: "Sebebi masiyet olan her keffâret, hemen yerine getirilir" sözümüz gibi. Bir bâba mahsus olup benzer suretleri düzenlemek maksadıyla söylenen şeylerde genellikle "zâbıt" olarak adlandırılır. İstersen şöyle de: Suretleri kapsayan şey. Eğer onu zikretmekten maksat, suretlerin hükümde ortaklaştığı ortak vasıf ise o "müdrik"tir. Değil de maksat, o suretleri –mâhizlerine bakmaksızın– bir tür tespit ile tespit etmek ise o "zâbıt"tır; bunların dışındaki ise "kâide"dir.
Şayet dersen ki: O hâlde Gazzâlî'nin (Allah rahmet eylesin) el-Vesît'teki şu sözü kâide tanımının dışına çıkar: "Kâide: Kerâhet vaktinde namaz kılmak haram kılınırsa, akdin geçerliliği hakkında iki vecih vardır." Zira o, bu ifadeye "kâide" adını vermiştir, oysa bu nas ile sabit bir fer‘î meseledir. Cevaben derim ki: Ona kâide adını vermesi, ihtiva ettiği kerâheti gerektiren mâhizler sebebiyledir; çünkü nehyedilen vakitte bir fiili işlemek, onun hâsıl olmasına mâni midir? Fer‘in, küllî bir kâide olan asla rücû etmesi sebebiyle, ona kâide lafzını ıtlak etmesi güzel olmuştur. Bu, onun şu sözüne de benzer: "Üç kâide: Birincisi, sebebi olmayan tatavvu‘ (nafile) namazlardır; onların rekâtları sınırsızdır.1"
Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Kâide, bütün cüzîlerine uygulanan küllî hükümdür; cüzîlerin hükümleri onunla bilinir. Bir kısmı da şöyle demiştir: Kâide, cüzîlerinin çoğuna uygulanan ağlebî hükümdür. Başka görüşler de ileri sürülmüştür. Fark ve istisnâya dair önceden yaptığımız iktibasa bakınız.
الشريعة معه أن يجعل الإحاطة بالأصول سوقه الألذ وينص مسائل الفقه عليها نص من يحاول بإيرادها تهذيب الأصول، ولا ينزف حمام ذهنه في وضع الوقائع مع العلم بأنها لا تنحصر على الذهول عن الأصول" انتهى.وإن تعارض الأمران وقصر وقت طالب العلم عن الجميع بينهما -لضيق أو غيره من آفات الزمان- فالرأي لذي الذهن الصحيح الاقتصار على حفظ القواعد وفهم المآخذ.إذا عرف ذلك فالقاعدة: الأمر الكلي الذي ينطبق عليه جزئيات كثيرة يفهم أحكامها منها١". ومنها ما لا يختص بباب كقولنا: "اليقين لا يرفع بالشك" ومنها ما يختص كقولنا: "كل كفارة سببها معصية فهي على الفور" والغالب فيما اختص بباب وقصد به نظم صور متشابهة أن تسمى ضابطا. وإن شئت قل: ما عم صورا، فإن كان المقصود من ذكره القدر المشترك الذي به اشتركت الصور في الحكم فهو مدرك، وإلا فإن كان القصد ضبط تلك الصور بنوع من أنواع الضبط من غير نظر في مأخذها فهو الضابط؛ وإلا فهو القاعدة.فإن قلت: فخرج عن القاعدة نحو قول الغزالي "رحمه الله" في الوسيط: "قاعدة لو تحرم بالصلاة في وقت الكراهة ففي الانعقاد وجهان"، فقد أطلق القاعدة على فرع منصوص قلت: إنما أطلقها عليه لما تضمنته من المآخذ المقتضي للكراهة لأن فعل الشيء في الوقت المنهي عنه هل ينافي حصوله؟ فلما رجع الفرع إلى أصل هو قاعدة كلية حسن إطلاق لفظ القاعدة عليه. وذلك نظير قوله أيضا: قواعد ثلاث: الأولى، التطوعات التي لا سبب لها، لا حصر لركعاتها.١ وقيل حكم كلي ينطبق على جميع جزئياته؛ ليتعرف به أحكام الجزئيات، وقيل: القاعدة حكم أغلبي ينطبق على معظم جزئياته، وقيل: غير ذلك، انظر تقدمتنا على الاعتناء في الفرق والاستثناء.
el-Vecîz'de şöyle demiştir: "Kaide: Hünsânın durumu üç yolla açığa çıkar." Yine şöyle demiştir: Kadının kocasına mehrini hibe etmesi meselesinde Râfiî ve diğerleri de ona tabi olmuştur.
Teberru lafızlarına dair bir kaide. Velînin sadaktan affetme yetkisinin olup olmadığına dair bir kaide.
Bunun misalleri pek çoktur; sana gösterdiğimiz şekilde gördüklerinden ibret al.
Bil ki Kâdî Hüseyin[1], fıkhın dört kaide üzerine bina edildiğini zikretmiştir: Kesin sabit olan (yakîn) sırf şüphe ile zâil olmaz (al-yaqînu lâ yazûlu bi'ş-şakk); zarar izale edilir; örf hakem kılınmıştır; meşakkat teysîri celbeder. Tahkik iddiasında bulunan birtakım kimseler, beşinci bir kaideyi –ki o da "umûr makâsıdına göredir"– ihmal ettiğini ileri sürmüş ve şöyle demiştir: "İslâm beş esas üzerine bina edildiği gibi fıkıh da beş esas üzerine bina edilmiştir."
Bana göre tahkik şudur: Fıkhın beşe ircâ edilmesi kastedilirse bu bir zorlama ve tekellüftür; ayrıca bu bütüncül bir sözdür. Zira beşinci kaide birincinin içinde dâhildir. Hatta ikincinin de içindedir. Bilakis Şeyhülislam İzzüddin b. Abdisselam, fıkhın tamamını maslahatların gözetilmesi ve mefsedetlerin defedilmesine ircâ etmiştir. Öyle ki bir zorlayıcı onu zorlayacak olsa, şöyle derdi: "Her şeyi maslahatların gözetilmesine ircâ et; çünkü mefsedetlerin defedilmesi de onun kapsamındadır."
Bu duruma göre –denilebilir ki– bu türden tek bir kaide yeterlidir; en uygun olanı da ikinci kaidedir. Fıkıh kaidelerinin açık bir şekilde ircâ edilmesi kastedilirse, bunlar elliyi hatta iki yüzü aşar. Ben bu kitapta –inşallah– bunlardan aklıma gelenleri zikredecek; anlaşılması güç olan misallere işaret edecek; fer‘î meselelerin zikrinde çokça bulunacak; müstesnâlardan ezberlenmiş olanlara işaret edecek; Allah'tan yardım dileyerek ve O'na tevekkül ederek (yazacağım). O'ndan bu kitabın faydalı kılınmasını, tamamlama lütfunu, hayırlı bir sona âfiyet içinde imtihansız erişmeyi ve O'nun ikram yurdunda hayırlı halifesi Muhammed (s.a.v.) ile; zarar verici bir belâ ve saptırıcı bir fitne olmaksızın birlikte olmayı niyaz ederim.
[1] Hüseyin b. Muhammed b. Ahmed b. el-Kâdî Ebû Alî el-Merverrûzî –mezheplerdeki meşhur Ta‘lîka sahibi– fıkhı Kaffâl'dan almıştır. Abdülgāfir şöyle demiştir: O, Horasan fakihiydi; onun asrı Horasan'da bir tarihti. Fıkıh, usûl ve hilâfa dair eserler telif etmiştir. Muharrem 462'de vefat etmiştir. [İbnü's-Sübkî, 3/155; Tabakātü'ş-Şâfiiyye (İbn Kādî Şühbe), 1/244; Tehzîbü'l-Esmâ ve'l-Lugāt, 1/164; Vefeyâtü'l-A‘yân, 1/400.] [2] Bunu Kâdî Ebû Saîd söylemiştir. [Suyûtî, el-Eşbâh ve'n-Nezâir.]
وقال في الوجيز: "قاعدة: ينكشف حال الخنثى بثلاث طرق". وقال: وتبعه الرافعي وغيره فيما إذا وهبت المرأة الزوج صداقها.قاعدة في ألفاظ التبرع. وقاعدة في أن الولي هل له العفو عن الصداق؟وأمثلة هذا كثيرة فاعتبر مما تراه بما أريناك.اعلم أن القاضي الحسين١ ذكر أن مبنى الفقه على أربع قواعد: اليقين لا يزال بالشك، والضرر يزال، والعادة محكمة والمشقة تجلب التيسير. وزعم من يدعي التحقيق أنه أهمل خامسة وهي أن الأمور بمقاصدها٢. وقال: بني الإسلام على خمس والفقه على خمس.والتحقيق عندي أنه إن أريد رجوع الفقه إلى الخمس تعسف وتكلف وقول جملي فالخامسة داخلة في الأولى. وفي الثانية أيضا. بل رجع شيخ الإسلام عز الدين بن عبد السلام الفقه كله إلى اعتبار المصالح ودرء المفاسد ولو ضايقه مضايق لقال: ارجع الكل إلى اعتبار المصالح فإن درء المفاسد من جملتها.ويقول –على هذا- واحدة من هذه الجنس كافية، والأشبه أنها الثانية وإن أريد الرجوع بوضوح فإنها تربو على الخمسين بل على المائتين، أنا ذاكر إن شاء الله في هذا الكتاب ما يحضرني منها، منبه على مثال ما يغمض فهمه مستكثر من ذكر الجزئيات، مشير إلى ما حفظ من المستثنيات، مستعين بالله ومتوكل عليه وإياه أسأل النفع به والمن بنجازه وبخاتمة خير في عافية بلا محنة وبالاجتماع في دار كرامته بخير خليفته محمد صلى الله عليه وسلم من غير ضراء مضرة ولا فتنة مضلة.١ الحسين بن محمد بن أحمد بن القاضي أبو علي المروذي صاحب التعليقة المشهورة في المذاهب، أخذ الفقه عن القفال، قال عبد الغافر: كان فقيه خراسان وكان عصره تأريخا بها وصنف في الفقه، والأصول والخلاف.توفي في المحرم سنة اثنتين وستين وأربعمائة.ابن السبكي ٣/ ١٥٥، طبقات الشافعية لابن قاضي شهبة ١/ ٢٤٤ تهذيب الأسماء واللغات ١/ ١٦٤، وفيات الأعيان ١/ ٤٠٠.٢ قاله القاضي أبو سعيد "الأشباه والنظائر للسيوطي".
Beş kaide: İşte burada işaret ettiğimiz beş kaide ile başlayalım; sonra onları birer birer sıralayacağımız meselelerle pekiştirelim.
Birinci kaide: “Yakîn, şüphe ile zâil olmaz.” [Bu kaidenin aslı Nebî (s.a.v.)’in şu hadisidir: “Sizden biriniz karnında bir şey hisseder de bir şey çıkıp çıkmadığından şüphelenirse, ses duymadıkça veya koku almadıkça mescidden çıkmasın” (Müslim, Ebû Hureyre’den). Hadisin aslı Sahîhayn’da Abdullah b. Zeyd’den merfû olarak şöyle rivayet edilmiştir: “Nebî’ye namazda kendisine bir şey olmuş gibi gelen adamdan şikâyet edildi; ‘Ses duymadıkça veya koku almadıkça namazı bozmasın’ buyurdu.” Bu konuda Ebû Saîd el-Hudrî ve İbn Abbâs’tan da rivayetler vardır. Müslim, Ebû Saîd el-Hudrî’den: “Biriniz namazında şüphe edip üç mü dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi atsın ve kesin olan üzerine bina etsin.” Tirmizî, Abdurrahmân b. Avf’tan şu hadisi rivayet etmiştir: “Biriniz namazında yanılır da bir mi iki mi kıldığını bilemezse bir üzerine bina etsin; iki mi üç mü kıldığında şüphe ederse iki üzerine; üç mü dört mü kıldığında şüphe ederse üç üzerine bina etsin ve selâm vermeden önce iki secde yapsın.”]
Yakîn hali mevcutken şüphenin bulunmayacağı açıktır; fakat buradaki maksat, kesin olarak bilinen aslın devam ettirilmesidir; ârız olan bir şüphe onu ortadan kaldırmaz. Dilersen şöyle diyebilirsin: “Asıl, bulunan şeyin bulunduğu hal üzere kalmasıdır; yahut: ‘İstishâb hüccettir.’” Bundan ötürü çok kere cinsî münasebeti nefyedenin sözü muteber sayılır; münazarada da mânî olan tarafa delil gerekmez.
Bilmelisin ki bu kaide fıkhın bütün bablarına girer ve ondan çıkarılan meseleler fıkhın dörtte üçüne, hatta daha fazlasına ulaşır.
[Lügat yönünden şüphe, mutlak tereddüd demektir. Usûl-i fıkıh ıstılahında iki tarafın eşit olmasıdır; bir taraf ağır basarsa zann, mağlup olan taraf ise vehm adını alır. Fakihlere gelince, Nevevî’nin iddiasına göre diğer bablarda lügat manası esas olup, eşitlik ile ağır basma arasında fark gözetilmez; ancak bu yalnız hadesler hakkında söylenmiştir. Hâlbuki fakihler birçok yerde aralarını ayırmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
- Îlâ babında, koca dört ay içinde gerçekleşmesi uzak bir şeyle (İsâ aleyhisselamın inişi gibi) kayıtlandığında îlâ dönüşür; şayet dört aydan önce gerçekleşeceği zannedilse bile dönüşmeyeceği kesindir. Şüphe halinde ise iki vecih vardır, en sahih olanı yine dönüşmemesidir.
- Boğazlanan hayvanda, kesimden sonra hayatın devam edip etmediğinde şüphe edilirse, mübah kılıcı sebep hakkında şüphe bulunduğu için haram olur; oysa hayatın kaldığına zann-ı galip gelse helâl olur.
- Kazâ babında hâkimin ilmiyle hüküm vermesi hususunda, eşit şüpheye itibar etmezler; ancak müekked zannı muteber saymışlardır. Aynı şekilde, avda iki kişinin aynı hayvana aynı anda atış yapması gibi meselelerde de bu ayrım geçerlidir.
- Başkasının malından yeme konusunda, rıza bulunduğuna zann-ı galip hâsıl olursa caizdir, şüphe edilirse caiz olmaz. Hacda deniz yolculuğu da böyledir: Selâmetin galip olduğuna dair zann-ı galip varsa vacip olur, şüphe durumunda olmaz. Ölümcül hastalıkta da durum aynıdır: Hastalığın korkulan türden olduğu zann-ı galipte ise, kişinin tasarrufları malın üçte birinden geçerli olur; aksi halde ehil kimselerin sözüne bağlı kalınır.
- Talâk kitabında, “talâk şüphe ile vâki olmaz” denirken bundan merdud taraf kastedilmiştir. Nitekim Râfiî, İ‘tikâf babında şöyle der: “Talâkın şüphe ile vâki olmaması hükmü doğrudur; ancak galip zan ile vâki olur.” (el-Eşbâh ve’n-nezâir, s. 57)]
[Mümânâa: Soru sahibinin, illeti ileri sürenin gerektirdiği şeyi delilsiz olarak reddetmesidir.]
القواعد الخمس:وليقع الابتداء بالقواعد الخمس التي أشرنا إليها هنا ثم نعقبها بما نورده واحدة بعد واحدة.القاعدة الأولى: اليقين لا يرفع بالشكاليقين لا يرفع بالشك ١ ولا يخفي أنه لا شك ٢ مع اليقين ولكن المراد استصحاب الأصل المتيقن لا يزيله شك طارئ عليه. فقل إن شئت: الأصل بقاء ما كان على ما كان، أو: الاستصحاب حجة. ومن ثم كان القول قول نافي الوطء غالبا ٣. ولم يكن على المانع ٤ في المناظرة دليل.١ والأصل فيها قوله صلى الله عليه وسلم: "إذا وجد أحدكم في بطنه شيئا فأشكل عليه، أخرج فيه شيء أم لا؟ فلا يخرجن من المسجد حتى يسمع صوتا أو يجد ريحا" رواه مسلم من حديث أبي هريرة وأصله في الصحيحين عن عبد الله بن زيد قال: شكي إلى النبي صلى الله عليه وسلم الرجل يخيل إليه أنه يجد الشيء في الصلاة قال: "لا ينصرف حتى يسمع صوتا أو يجد ريحا"، وفي الباب عن أبي سعيد الخدري وابن عباس وروى مسلم عن أبي سعيد الخدري قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "إذا شك أحدكم في صلاته فلم يدر كم صلى أثلاثا أو أربعا؟ فليطرح الشك ولبين ما استيقن"، وروى الترمذي عن عبد الرحمن بن عوف قال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: "إذا سها أحدكم في صلاته فلم يدر: واحدة صلى أو اثنتين؟ فليبن على واحدة، فإن لم يتيقن: صلى اثنتين أم ثلاثا؟ فليبن على اثنتين، فإن لم يدر: أثلاثا صلى أم أربعا؟ فليبن على ثلاث وليسجد سجدتين قبل أن يسلم".اعلم أن هذه القاعدة تدخل في جميع أبواب الفقه والمسائل المخرجة عليها تبلغ ثلاثة أرباع الفقه وأكثر.٢ والمراد بالشك لغةً: مطلق التردد. وفي اصطلاح الأصوليين تساوي الطرفين فإن رجح كان ظنا والمرجوح وهما وأما عند الفقهاء فزعم النووي أنه كاللغة في سائر الأبواب لا فرق بين المساوي والراجح وهذا إنما قالوه في الأحداث وقد فرقوا في مواضع كثيرة بينهما.منها: في باب الإيلاء لو قيد بمستبعد الحصول في أربعة أشهر كنزول عيسى صلى الله عليه وسلم فحول وإن ظن حصوله قبلها فليس بحول قطعا وإن شك فوجهان أصحهما كذلك.ومنها: ما سبق في الحياة المستقرة شك في المذبوح هل فيه حياة بعد الذبح حرم للشك في المبيح وإن غلب على ظنه بقاؤها حلت.ومنها: في باب القضاء بالعلم لم يجعلوا للتساوي أثرا أو اعتبروا الظن المؤكد وكذلك في الصيد إذا توارد عليه اثنان في بعض صورة.ومنها: في الأكل من مال الغير إذا غلب على ظنه الرضا جاز وإن شك فلا ومثله وجوب ركوب البحر في الحج إن غلبت السلامة وإن شك فلا ومثله في المرض والمخوف إذا غلب على ظنه كونه مخوفا نفد التصرف من الثلث وإن شككنا في كونه مخوفا لم ينفذ إلا بقول أهل الخبرة.ومنها: قالوا في كتاب الطلاق أنه لا يقع بالشك فأرادوا به الطرف المرجوح ولهذا قال الرافعي في باب الاعتكاف: قولهم: لا يقع الطلاق بالشك مسلم ولكنه يقع بالظن الغالب المنثور ٢/ ٢٥٥.٣ الأشباه والنظائر للسيوطي ص ٥٧.٤ والممانعة امتناع السائل عن قبول ما أوجبه المعلل من غير دليل.
Asıl, zahire aykırı düşerse1 denilmiştir ki: daima iki kavl vardır. Bazen de denilmiştir ki çoğunlukla. Ve denilmiştir ki: en sahih olanı, daima aslı esas almaktır. Bazen de denilmiştir ki çoğunlukla. Tahkik ise, iki zannın en kuvvetlisini almaktır. İşte bundan sonra fasıllar gelir.
Fasıl: Asıl, kendisine karşılık mutlak bir ihtimal bulunduğunda kesin olarak tercih edilir. Bu, şu meselelerde söz konusudur: (Birincisi) sırf vaktin geçmesiyle taharete yakinen inanan kimsenin hades ihtimali2.
Bir diğeri: Umre için ihrama girip sonra hacca da ihrama giren ve hacca, umrenin tavafından önce mi yoksa sonra mı ihrama girdiğinde şüphe eden kimse; eğer önce ise sahih, sonra ise bâtıldır. Bu durumda onun (haccının) sahih olduğuna hükmedilir3.
Mâverdî4 şöyle dedi: Çünkü asıl, hacca ihramın caiz olmasıdır; ta ki onun (tavafın) sonrasında olduğu yakinen bilinene kadar5.
Şöyle dedi6: Bu, evlenen ve ihramlı olan, fakat ihrama evlenmeden önce mi sonra mı girdiğini bilmeyen kimsenin durumu gibidir.
İmam Şâfiî (r.a.) şöyle dedi: Onun nikâhı sahihtir.
Dedim ki: Bunu İbnü'l-Kattân7, fürûundaki (eserinde) nass üzere, bir kimseyi evlilikte vekil tayin eden kişi hakkında da nakletmiştir1.
[1] ez-Zerkeşî'nin el-Mensûr'u 1/313, es-Süyûtî'nin el-Eşbâh ve'n-Nezâir'i s.64.
[2] el-Eşbâh ve'n-Nezâir s.64.
[3] el-Eşbâh ve'n-Nezâir s.52.
[4] Ali b. Muhammed b. Habîb, Kādî Ebü'l-Hasan el-Mâverdî el-Basrî; ashâb-ı vücûh imamlarındandır. Hatîb dedi ki: Sika (güvenilir) idi, Şâfiî fakihlerin önde gelenlerindendi. Usûl-i fıkıh, fürû ve diğer alanlarda pek çok eseri vardır. İbn Hayrûn dedi ki: Yüce bir zat idi, sultan nezdinde ileri bir mertebede idi. İlimde her fende güzel telifatı olan imamlardandır. Rebîülevvel 450'de vefat etmiştir. İbnü's-Sübkî 3/303, İbn Kādî Şühbe 2/230, Şezerâtü'z-Zeheb 3/285, Mir'âtü'l-Cinân 3/72.
[5] es-Süyûtî'nin el-Eşbâh ve'n-Nezâir'i s.52.
[6] el-Eşbâh ve'n-Nezâir s.52, ez-Zerkeşî'nin el-Mensûr'u 2/261.
[7] Ahmed b. Muhammed b. Ahmed, Ebü'l-Hasan İbnü'l-Kattân el-Bağdâdî; İbn Süreyc'in vefat eden son ashâbındandır. Bağdat'ta ders verdi, âlimler kendisinden ders aldı. Hatîb el-Bağdâdî dedi ki: O, Şâfiîlerin büyüklerindendir. Usûl-i fıkıh ve fürûda eserleri vardır. Cemâziyelevvel 359'da vefat etmiştir. eş-Şîrâzî'nin Tabakâtü'l-Fukahâ'sı s.92, İbn Kādî Şühbe'nin Tabakâtü'ş-Şâfiiyye'si 1/124, İbn Hidâyetillah s.27, Şezerâtü'z-Zeheb 3/28, Vefeyâtü'l-A'yân 1/53.
فإن عارض الأصل ظاهر١ فقيل: قولان دائما. وقيل غالبا. وقيل أصحهما اعتماد الأصل دائما. وقيل غالبا والتحقيق الأخذ بأقوى الظنين ومن ثم فصول.فصل:يرجح الأصل جزما إن عارضه احتمال مجرد، وذلك في مسائل منها:احتمال حدث من تيقن الطهر بمجرد مضي الزمان٢.ومنها: من أحرم بالعمرة ثم بالحج وشكَّ، هل كان أحرم بالحج قبل طواف العمرة، فيكون صحيحا، أو بعده فيكون باطلا فإنه يحكم بصحته٣. قال الماوردي٤: لأن الأصل جواز الإحرام بالحج حتى يتيقن أنه كان بعده٥. قال٦: وهو كمن تزوج وأحرم ولم يدر هل أحرم قبل تزوجه أو بعده.قال الشافعي رضي الله عنه: يصح تزوجه.قلت ونقله ابن القطان٧ في فروعه عن النص أيضا فيمن وكل رجلا في الزواج١ ويعبر الأصحاب تارة بالأصل والظاهر وتارة بالأصل والغالب وفهم بعضهم التغاير وأن المراد بالغالب ما يغلب على الظن من غير مشاهدة.٢ المنثور للزركشي ١/ ٣١٣، الأشباه والنظائر للسيوطي ص٦٤.٣ الأشباه والنظائر ص٥٢.٤ علي بن محمد بن حبيب القاضي أبو الحسن الماوردي البصري أحد أئمة أصحاب الوجوه قال الخطيب: كان ثقة من وجوه الفقهاء الشافعيين وله تصانيف عدة في أصول الفقه وفروعه وفي غير ذلك. قال ابن خيرون: كان رجلًا عظيمَ القدر متقدما عند السلطان. أحد الأئمة له التصانيف الحسان في كل فن من العلم توفي ربيع الأول سنة وخمسين وأربعمائة.ابن السبكي ٣/ ٣٠٣، ابن قاضي شهبة ٢/ ٢٣٠، شذرات الذهب ٣/ ٢٨٥، مرآة الجنان ٣/ ٧٢.٥ الأشباه والنظائر للسيوطي ص٥٢.٦ الأشباه والنظائر ص٥٢، المنثور للزركشي ٢/ ٢٦١.٧ أحمد بن محمد بن أحمد أبو الحسن ابن القطان البغدادي آخر أصحاب ابن سريج وفاة. درس ببغداد وأخذ عنه العلماء، وقال الخطيب البغدادي: وهو من كبراء الشافعيين وله مصنفات في أصول الفقه وفروعه. مات في جمادى الأولى سنة تسع وخمسين وثلاثمائة. طبقات الفقهاء للشيرازي ص٩٢، طبقات الشافعية لابن قاضي شهبة ١/ ١٢٤، وابن هداية الله ص٢٧، وشذرات الذهب ٣/ ٢٨، وفيات الأعيان ١/ ٥٣.