Bismillâhirrahmânirrahîm. Mukaddime.
Hamd, nimet verdiği şeylerden ötürü Allah’a mahsustur. Allah, efendimiz Muhammed’e salât ve selâm eylesin. Emmâ ba‘d!
Şüphesiz ki fıkıh, ilimlerin en şereflisi, en büyük sevap kazandıranı, en tam netice vereni, en genel faydalı olanı, en yüksek mertebelisi ve en üstün hasletli olanıdır. Gözleri nurla doldurur, kalpleri sevinçle, sineleri açıklıkla doldurur ve işlere genişlik ve açıklık kazandırır.
Bu böyledir; zira gerek hususî gerekse umumî olarak herkesin nizam sünnetleri üzerinde karar kılması ve içtima ile uyum düzeni üzere devam etmesi, ancak helâli haramdan bilmek ve ahkâmın vecihlerinde caiz ile fâsidi ayırt etmekle mümkündür. Denizleri coşkun, bahçeleri yemyeşil, yıldızları parlak, usûlü sabit, fürûu bitip duran bir ilimdir. Onun hazinesi çok harcamakla tükenmez, uzun zaman geçse de izzeti eskimemiş olur.
Ben onun sıfatlarının hakikatini anlatmaktan acizim, bütün âzâlarım konuşsa dahi.
Fıkıh ehli, dinin direği ve onu ayakta tutanlardır. Onunla (dinin) telifi ve intizamı onlar sayesindedir. Dünya ve âhirette sığınılacak merci onlardır; tedris ve fetvada müracaat onlaradır. Hele ki bizim (Hanefî) âlimlerimiz (Allah onlara rahmet eylesin) bu sahada öncelik hususiyetine sahiptirler. İnsanlar onlara tâbidir. İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin (r.a.) iyâli (çocukları) mesabesindedir.
İmam Şâfi‘î (r.h.) şöyle diyerek insaflı davranmıştır: “Kim fıkıhta derinleşmek (tebahhur) isterse Ebû Hanîfe’nin (r.h.) kitaplarına baksın.” Nitekim bunu İbn Vehbân, Harmele’den nakletmiştir. Ve o…
بسم الله الرحمن الرحيم الْمُقَدِّمَةُالْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى مَا أَنْعَمَ.وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَسَلَّمَ.وَبَعْدُ!فَإِنَّ الْفِقْهَ أَشْرَفُ الْعُلُومِ قَدْرًا، وَأَعْظَمُهَا أَجْرًا، وَأَتَمُّهَا عَائِدَةً، وَأَعَمُّهَا فَائِدَةً، وَأَعْلَاهَا مَرْتَبَةً، وَأَسْنَاهَا مَنْقَبَةً، يَمْلَأُ الْعُيُونَ نُورًا، وَالْقُلُوبَ سُرُورًا، وَالصُّدُورَ انْشِرَاحًا، وَيُفِيدُ الْأُمُورَ اتِّسَاعًا وَانْفِتَاحًا.هَذَا لِأَنَّ مَا بِالْخَاصِّ وَالْعَامِّ مِنْ الِاسْتِقْرَارِ عَلَى سُنَنِ النِّظَامِ وَالِاسْتِمْرَارِ عَلَى وَتِيرَةِ الِاجْتِمَاعِ وَالِالْتِئَامِ، إنَّمَا هُوَ بِمَعْرِفَةِ الْحَلَالِ مِنْ الْحَرَامِ، وَالتَّمْيِيزُ بَيْنَ الْجَائِزِ وَالْفَاسِدِ فِي وُجُوهِ الْأَحْكَامِ، بُحُورُهُ زَاخِرَةٌ، وَرِيَاضُهُ نَاضِرَةٌ، وَنُجُومُهُ زَاهِرَةٌ، وَأُصُولُهُ ثَابِتَةٌ وَفُرُوعُهُ نَابِتَةٌ، لَا يَفْنَى بِكَثْرَةِ الْإِنْفَاقِ كَنْزُهُ، وَلَا يَبْلَى عَلَى طُولِ الزَّمَانِ عِزُّهُ.وَإِنِّي لَا أَسْتَطِيعُ كُنْهَ صِفَاتِهِ … وَلَوْ أَنَّ أَعْضَائِي جَمِيعًا تَكَلَّمُوَأَهْلُهُ قِوَامُ الدِّينِ وَقُوَّامُهُ، وَبِهِمْ ائْتِلَافُهُ وَانْتِظَامُهُ، وَإِلَيْهِمْ الْمَفْزَعُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَالْمَرْجِعُ فِي التَّدْرِيسِ وَالْفَتْوَى، خُصُوصًا أَنَّ أَصْحَابَنَا رحمهم الله لَهُمْ خُصُوصِيَّةُ السَّبَقِ فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَالنَّاسُ لَهُمْ أَتْبَاعٌ؛ وَالنَّاسُ فِي الْفِقْهِ عِيَالٌ عَلَى أَبِي حَنِيفَةَ رضي الله عنه.وَلَقَدْ أَنْصَفَ الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ رحمه الله حَيْثُ قَالَ: مِنْ أَرَادَ أَنْ يَتَبَحَّرَ فِي الْفِقْهِ فَلْيَنْظُرْ إلَى كُتُبِ أَبِي حَنِيفَةَ رحمه الله" كَمَا نَقَلَهُ ابْنُ وَهْبَانَ عَنْ حَرْمَلَةَ، وَهُوَ
Sıddîk (r.a.) gibi, onun da kendi ecri ve kıyamete kadar fıkhı tedvin eden, onu telif eden ve ahkâmını usûlüne fer‘ eden kimselerin ecri vardır. Muhakkak ki kıymetli âlimler, muhtasar ve mutavvel olmak üzere metinler, şerhler ve fetvalar telif ettiler; mezhep ve fetva hususunda içtihatta bulundular, tashih ve tenkih yaptılar. Allah gayretlerini kabul buyursun. Ancak ben, onların, Şeyh Tâcüddîn es-Sübkî eş-Şâfi‘î'nin fıkıhta çeşitli fenleri ihtiva eden kitabını andıran bir eser yazdıklarını görmedim. Ben, 'Şerhu'l-Kenz'de fâsid bey‘in beyaza çekilmesine geldiğimde, kavâid ve bunlardan istisnalar hakkında muhtasar bir kitap telif etmiştim. Ona 'el-Fevâidü’z-Zeyniyye fi’l-Fıkhi’l-Hanefiyye' adını verdim. Beş yüz kâideye ulaştı. Bunun üzerine, önceki tarzda olup yedi fenni ihtiva eden bir kitap yapmaya muvaffak kılındım. Bu eser, bunların ikinci türü olacaktır: Birincisi: Kendisine rücû edilen ve hükümlerin üzerine fer‘ edildiği kavâidi bilmektir. Bunlar hakikatte fıkıh usûlüdür. Fakih bunlarla, hiç olmazsa fetvada içtihat derecesine yükselir. Ben bu kavâidin çoğunu garip kitaplarda buldum veya umulmadık yerlerde rastladım. Ancak Allah'ın kuvvet ve kudretiyle, mezhepte sahih ve mu‘temed olandan başkasını nakletmem. Eğer zayıf bir kavle veya zayıf bir rivâyete fer‘ edilmişse, çoğunlukla buna işaret ederim. İmam Ebû Tâhir ed-Debbâs'ın, Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) mezhebinin kavâidini on yedi kâide olarak topladığı ve mezhebi bunlara irca ettiği rivayet edilir. Bir de onun, Ebû Sa‘îd el-Herevî eş-Şâfi‘î (rahmetullahi aleyh) ile bir hikâyesi vardır. Herevî bu durumu işitince ona yolculuk etti. Ebû Tâhir âmâ idi. Her gece, insanlar camiden çıktıktan sonra bu kavâidi camide tekrarlardı. Herevî bir hasıra sarındı, insanlar çıktı, Ebû Tâhir cami kapısını kapadı ve kavâidden yedi tanesini sıraladı. Herevî'ye bir öksürük geldi. Ebû Tâhir onu hissetti, vurdu ve onu camiden çıkardı. Sonra...
كَالصِّدِّيقِ رضي الله عنه، لَهُ أَجْرُهُ وَأَجْرُ مِنْ دَوَّنَ الْفِقْهَ وَأَلَّفَهُ وَفَرَّعَ أَحْكَامَهُ عَلَى أُصُولِهِ إلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ.وَإِنَّ الْمَشَايِخَ الْكِرَامَ قَدْ أَلَّفُوا مَا بَيْنَ مُخْتَصَرٍ وَمُطَوَّلٍ مِنْ مُتُونٍ وَشُرُوحٍ وَفَتَاوَى، وَاجْتَهَدُوا فِي الْمَذْهَبِ وَالْفَتْوَى وَحَرَّرُوا وَنَقَّحُوا، شَكَرَ اللَّهُ سَعْيَهُمْ، إلَّا أَنِّي لَمْ أَرَ لَهُمْ كِتَابًا يَحْكِي كِتَابَ الشَّيْخِ تَاجِ الدِّينِ السُّبْكِيّ الشَّافِعِيّ مُشْتَمِلًا عَلَى فُنُونٍ فِي الْفِقْهِ. وَقَدْ كُنْت لَمَّا وَصَلْت فِي شَرْحِ الْكَنْزِ إلَى تَبْيِيضِ الْبَيْعِ الْفَاسِدِ، أَلَّفْت كِتَابًا مُخْتَصَرًا فِي الضَّوَابِطِ وَالِاسْتِثْنَاءَات مِنْهَا، سَمَّيْته بِـ"الْفَوَائِدِ الزَّيْنِيَّةِ فِي الْفِقْهِ الْحَنَفِيَّةِ" وَصَلَ إلَى خَمْسِمِائَةِ ضَابِطَةٍ، فَأُلْهِمْتُ أَنْ أَصْنَعَ كِتَابًا عَلَى النَّمَطِ السَّابِقِ مُشْتَمِلًا عَلَى سَبْعَةِ فُنُونٍ.يَكُونُ هَذَا الْمُؤَلَّفُ النَّوْعُ الثَّانِي مِنْهَا:الْأَوَّلُ: مَعْرِفَةُ الْقَوَاعِدِ الَّتِي تُرَدُّ إلَيْهَا وَفَرَّعُوا الْأَحْكَامَ عَلَيْهَاوَهِيَ أُصُولُ الْفِقْهِ فِي الْحَقِيقَةِ، وَبِهَا يَرْتَقِي الْفَقِيهُ إلَى دَرَجَةِ الِاجْتِهَادِ وَلَوْ فِي الْفَتْوَى، وَأَكْثَرُ فُرُوعِهَا ظَفِرْت بِهِ فِي كُتُبٍ غَرِيبَةٍ أَوْ عَثَرْت بِهِ فِي غَيْرِ مَظِنَّةٍ إلَّا أَنِّي بِحَوْلِ اللَّهِ وَقُوَّتِهِ لَا أَنْقُلُ إلَّا الصَّحِيحَ الْمُعْتَمَدَ فِي الْمَذْهَبِ، وَإِنْ كَانَ مُفَرَّعًا عَلَى قَوْلٍ ضَعِيفٍ أَوْ رِوَايَةٍ ضَعِيفَةٍ نَبَّهْت عَلَى ذَلِكَ غَالِبًا.وَحُكِيَ أَنَّ الْإِمَامَ أَبَا طَاهِرٍ الدَّبَّاسَ جَمَعَ قَوَاعِدَ مَذْهَبِ أَبِي حَنِيفَةَ رحمه الله سَبْعَ عَشْرَةَ قَاعِدَةً وَرَدَّهُ إلَيْهَا.وَلَهُ حِكَايَةٌ مَعَ أَبِي سَعِيدٍ الْهَرَوِيِّ الشَّافِعِيِّ رحمه الله، فَإِنَّهُ لَمَّا بَلَغَهُ ذَلِكَ سَافَرَ إلَيْهِ وَكَانَأَبُوطَاهِرٍ ضَرِيرًا، يُكَرِّرُ كُلَّ لَيْلَةٍ تِلْكَ الْقَوَاعِدِ بِمَسْجِدِهِ بَعْدَ أَنْ يَخْرُجَ النَّاسُ مِنْهُ، فَالْتَفَّ الْهَرَوِيُّ بِحَصِيرٍ وَخَرَجَ النَّاسُ وَأَغْلَقَ أَبُو طَاهِرٍ بَابَ الْمَسْجِدِ وَسَرَدَ مِنْهَا سَبْعَةً فَحَصَلَتْ لِلْهَرَوِيِّ سَعْلَةٌ فَأَحَسَّ بِهِ أَبُو طَاهِرٍ فَضَرَبَهُ وَأَخْرَجَهُ مِنْ الْمَسْجِدِ، ثُمَّ لَمْ
Herevî arkadaşlarının yanına döndü ve onu onlara okudu.
İKİNCİSİ: Zâbıtlar [küllî kaideler] ve bunların kapsamına girenler ile dışında kalanlar. Bu kısım, müderris, müftî ve kādî için en faydalı olanıdır. Zira bazı müellifler zâbıtını zikreder ve ondan bazı şeyleri istisna eder; ben ise orada ona başka şeyler ilave ettiğimi belirtirim. Artırmadan haberdar olmayan kimse, göreceğin üzere, hâriçte olanların dâhil olduğunu zanneder.
İşte bu sebeple bu eser, insaflı kimseler nezdinde iyi bir yer edinmiş; akıl sahipleri ondan dolayı ferahlamıştır.
ÜÇÜNCÜSÜ: Cem' [birleştirme] ve fark [ayırma] konusunun bilinmesi.
DÖRDÜNCÜSÜ: Elgâz [bilmece/soru] bilgisi.
BEŞİNCİSİ: Hiyel [hukukî çareler].
ALTINCISI: Eşbâh ve nezâir [benzer meseleler ve emsaller].
YEDİNCİSİ: İmam-ı A'zam ile iki imamı [Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed] ve önceki ve sonraki meşâyıhtan nakledilen mütârehât, mükâtebât, mürâselât ve garîbât [tartışma, mektup, yazışma ve nadir rivayetler].
Allah'ın lütuf ve kereminden ümit ederim ki bu kitap, Allah'ın yardımı ve kuvvetiyle tamamlandığında, bakanlar için bir nüzhe [gönül açıcı eser], müderrisler için bir merci‘, muhakkikler için bir matlab [aranan kaynak], kādîlar ve müftîler için bir mu‘temed [güvenilir başvuru], tahsilde bulunanlar için bir ganîmet [değerli kazanç] ve dertlilerin sıkıntısını gideren bir keşf [açıklık] olacaktır.
Bunun sebebi şudur: Fıkıh, ilk ihtisas alanımdır. Ne zamandır onun uğrunda gözlerimi uykusuz bıraktım, bedenimi gözüm, elim ve zanlarım arasında ciddiyetle çalıştırdım. Talebelik dönemimden beri onun eski ve yeni kitaplarına ihtimam göstermekte; terk edilmiş olanlarını elde etmek için süratle gayret etmekteydim. Nihayet onlardan pek çoğuna vakıf oldum; memleketimiz olan Kâhire'de mevcut olan eserlerin çoğunu mütâlaa ve teemmül yoluyla ihata ettim; öyle ki bunlardan pek azı hariç kalmıştır. Bunu, eserlerin sıralanması sırasında göreceksiniz. Ayrıca başlangıcımdan itibaren usûl kitaplarıyla da iştigal ve mütâlaayı birleştirdim: İmam Serahsî'nin el-Bazdevî'si, Ebû Zeyd ed-Debûsî'nin et-Takvîm'i, et-Tenkîh ve onun şerhi, şerhin şerhi ve hâşiyeleri gibi…
يُكَرِّرْهَا فِيهِ بَعْدَ ذَلِكَ، فَرَجَعَ الْهَرَوِيُّ إلَى أَصْحَابِهِ وَتَلَاهَا عَلَيْهِمْ.الثَّانِي: الضَّوَابِطُ وَمَا دَخَلَ فِيهَا وَمَا خَرَجَ عَنْهَاوَهُوَ أَنْفَعُ الْأَقْسَامِ لِلْمُدَرِّسِ وَالْمُفْتِي وَالْقَاضِي، فَإِنَّ بَعْضَ الْمُؤَلَّفِينَ يَذْكُرُ ضَابِطَهُ وَيَسْتَثْنِي مِنْهُ أَشْيَاءَ، فَأَذْكُرُ فِيهَا أَنِّي زِدْت عَلَيْهِ أَشْيَاءَ أُخَرَ، فَمَنْ لَمْ يَطَّلِعْ عَلَى الْمَزِيدِ ظَنَّ الدُّخُولَ وَهِيَ خَارِجَةٌ كَمَا سَتَرَاهُوَلِهَذَا وَقَعَ مَوْقِعًا حَسَنًا عِنْدَ ذَوِي الْإِنْصَافِ، وَابْتَهَجَ بِهِ مَنْ هُوَ مِنْ أُولِي الْأَلْبَابِ.الثَّالِثُ: مَعْرِفَةُ الْجَمْعِ وَالْفَرْقِالرَّابِعُ: مَعْرِفَةُ الْأَلْغَازِ.الْخَامِسُ: الْحِيَلُالسَّادِسُ: الْأَشْبَاهُ وَالنَّظَائِرُالسَّابِعُ: مَا حُكِيَ عَنْ الْإِمَامِ الْأَعْظَمِ وَصَاحِبِيهِ وَالْمَشَايِخِ الْمُتَقَدِّمِينَ، وَالْمُتَأَخِّرِينَ مِنْ الْمُطَارَحَاتِ وَالْمُكَاتَبَاتِ وَالْمُرَاسَلَاتِ وَالْغَرِيبَاتِوَأَرْجُو مِنْ كَرَمِ اللَّهِ الْفَتَّاحِ أَنَّ هَذَا الْكِتَابَ إذَا تَمَّ بِحَوْلِ اللَّهِ وَقُوَّتِهِيَصِيرُ نُزْهَةً لِلنَّاظِرِينَ، وَمَرْجِعًا لَلْمُدَرِّسِينَ، وَمَطْلَبًا لِلْمُحَقِّقِينَ، وَمُعْتَمَدًا لِلْقُضَاةِ وَالْمُفْتِينَ، وَغَنِيْمَةًلِلْمُحَصِّلِينَ وَكَشْفًا لِكَرْبِ الْمَلْهُوفِينَ.هَذَا لِأَنَّ الْفِقْهَ أَوَّلُ فُنُونِي، طَالَ مَا أَسْهَرْتُ فِيهِ عُيُونِي وَأَعْمَلْت بَدَنِي إعْمَالَ الْجِدِّ مَا بَيْنَ بَصَرِي وَيَدِي وَظُنُونِي،وَلَمْ أَزَلْ مُنْذُ زَمَنِ الطَّلَبِ أَعْتَنِي بِكُتُبِهِ قَدِيمًا وَحَدِيثًا، وَأَسْعَى فِي تَحْصِيلِ مَا هُجِرَ مِنْهَا سَعْيًا حَثِيثًا، إلَى أَنْ وَقَفْت مِنْهَا عَلَى الْجَمِّ الْغَفِيرِ، وَأَحَطْتُ بِغَالِبِ الْمَوْجُودِ فِي بَلَدِنَا (الْقَاهِرَةِ) مُطَالَعَةً وَتَأَمُّلًا بِحَيْثُ لَمْ يَفُتْنِي مِنْهَا إلَّا النَّزْرُ الْيَسِيرُ، َمَا سَتَرَاهُ عِنْدَ سَرْدِهَا، مَعَ ضَمِّ الِاشْتِغَالِ وَالْمُطَالَعَةِ لَكُتُبِ الْأُصُولِ مِنْ ابْتِدَاءِ أَمْرِي، كَـ:كِتَابِ الْبَزْدَوِيِّ لِلْإِمَامِ السَّرَخْسِيِّ، وَالتَّقْوِيمُ لِأَبِي زَيْدٍ الدَّبُوسِيِّ، وَالتَّنْقِيحُ وَشَرْحُهُ وَشَرْحُ شَرْحِهِ وَحَوَاشِيهِ،
Bezdevî şerhlerinden el-Keşfü’l-Kebîr ve et-Takrîr'e gelince, nihayet muhakkik İbnü’l-Hümâm'ın Tahrîr'ini ihtisar ederek ona 'Lübbü’l-Usûl' adını verdim. Sonra el-Menâr'ı, Allah'ın yardımı ve kuvvetiyle, kendi türünde üstün bir şerh ile şerh ettim. Şimdi de —Allah Teâlâ'nın yardım ve kuvvetiyle inşallah— bu teliften maksadımıza başlıyoruz; ona, bazı ilim dallarının adıyla 'el-Eşbâh ve'n-Nezâir' ismini vererek. Allah Teâlâ'dan kabul buyurmasını, bu eserin müellifine ve ona bakanlara fayda vermesini niyaz ediyorum. O, umulanların en hayırlısıdır ve O, hasetçilerin hilesini ve mutaassıpların iftirasını defeder. Ömrüme yemin olsun ki bu ilim (fıkıh usûlü) temenni ile elde edilmez, 'ileride' ve 'belki' (gibi tereddütlerle) kazanılmaz; keşke (demekle) de ulaşılmaz. Ona ancak ciddiyet kolunu sıvayan, eteğini toplayıp ehlinden uzaklaşan, peştemalını sıkıca bağlayan, denizlere dalan, toza toprağa karışan kimse erişir. Sabah akşam tekrar ve mütalaa ile didinir, (ilme) kendini telif ve tahrîr için (uyanık olarak) seferber eder, istirahat etmez. Onun himmeti ancak her müdhiş meseleyi çözmeye, yahut kusurlulara zor gelen her çetin mesele üzerinde yükselip onu halletmeye yöneliktir. Bununla beraber bu (muvaffakiyet) kulun kesbiyle olmayıp ancak Allah'ın lütfudur, onu dilediğine verir. [el-Eşbâh ve'n-Nezâir Kitabının Kaynakları] İşte şimdi, 968 (hicrî) senesinin sonlarında yanımda bulunan fıkhî telifatımdan nakilde bulunduğum kitapları zikrediyorum. Hidâye şerhlerinden: en-Nihâye, Gâyetü'l-Beyân, el-İnâye, Mi'râcü'd-Dirâye, el-Binâye, el-Gâye ve Fethu'l-Kadîr. Kenz şerhlerinden: Zeylaî, Aynî ve Miskîn. Kudûrî şerhlerinden: es-Sirâcü'l-Vehhâc, el-Cevhere, el-Müctebâ ve el-Akta‘. Mecma‘ şerhlerinden: müellifine ait olan ve İbnü'l-Melik'in şerhi; Aynî'nin vakıf olarak gördüğüm bir şerhi; İbn Emîri'l-Hâc'ın Münyetü'l-Musallî şerhi; el-Vâfî li'l-Kâfî şerhi; Vikâye ve Nikâye şerhleri; Îzâhu'l-İslâh; Allâme el-Fârisî'nin Telhîsü'l-Câmi‘i'l-Kebîr şerhi; Sadrü'ş-Şehîd'in Telhîsü'l-Câmi‘i; Kâsânî'nin Bedâi‘i; Tuhfe şerhi; el-Mebsût (Şerhu'l-Kâfî); Hâkimü'ş-Şehîd'in el-Kâfî'si; Molla Hüsrev'in Dürer ve Gurer şerhi; el-Hidâye; Kādî Hân'ın el-Câmi‘u's-Sağîr şerhi; Muhtasaru't-Tahâvî şerhi ve el-İhtiyâr. Fetâvâ kitaplarından: el-Hâniyye, el-Hulâsa, el-Bezzâziyye, ez-Zahîriyye, el-Velvâliciyye, el-‘Umde, el-‘Udde, es-Suğrâ; Hüsâmü'ş-Şehîd'in el-Vâkı‘ât'ı; el-Kunye; el-Munye ve'l-Ğunye; Me'âlü'l-Fetâvâ; el-Mahbûbî'nin et-Telkīh'i; el-Kalânisî'nin et-Tehzîb'i; Kârî el-Hidâye'nin fetvâları; el-Kâsimiyye ve el-‘İmâdiyye; Câmi‘u'l-Füsûleyn; Ebû Yûsuf'un el-Harâc'ı; Hassâf'ın Evkāf'ı; el-İs‘âf; el-Hâvî el-Kudsî; el-Yetîme; el-Muhît er-Radî; ez-Zahîra; Nesefî'nin Manzûmesi'nin şerhi; İbn Vehbân'ın Manzûmesi'nin ona ait şerhi ve İbnü'ş-Şıhne'nin şerhi; es-Sayrafiyye; Hizânetü'l-Fetâvâ; Hizânetü'l-Ekmel'den bir kısım; es-Sirâciyye ve et-Tetârhâniyye'den bir kısım; et-Tecnîs; Hizânetü'l-Fıkh; Hayretü'l-Fukahâ; el-Kerderî'nin Menâkıb'ı; Abdülkâdir'in Tabakāt'ı.
وَشُرُوحُ الْبَزْدَوِيِّ مِنْ الْكَشْفِ الْكَبِيرِ وَالتَّقْرِيرُ، حَتَّى اخْتَصَرْتُ تَحْرِيرَ الْمُحَقِّقِ ابْنَ الْهُمَامِ وَسَمَّيْته" لُبَّ الْأُصُولِ".ثُمَّ شَرَحْت الْمَنَارَ شَرْحًا جَاءَ، بِحَوْلِ اللَّهِ وَقُوَّتِهِ، فَائِقًا عَلَى نَوْعِهِ فَنَشْرَعُ إنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى بِحَوْلِهِ وَقُوَّتِهِ، فِيمَا قَصَدْنَاهُ مِنْ هَذَا التَّأْلِيفِ بَعْدَ تَسْمِيَتِهِ (بِالْأَشْبَاهِ وَالنَّظَائِرِ) تَسْمِيَةً لَهُ بِاسْمِ بَعْضِ فُنُونِهِ، سَائِلًا اللَّهَ تَعَالَى الْقَبُولَ وَأَنْ يَنْفَعَ بِهِ مُؤَلِّفَهُ وَمَنْ نَظَرَ فِيهِ إنَّهُ خَيْرُ مَأْمُولٍ وَإِنَّهُ يَدْفَعُ عَنْهُ كَيْدَ الْحَاسِدِينَ وَافْتِرَاءَ الْمُتَعَصِّبِينَ.وَلَعَمْرِي إنَّ هَذَا الْفَنَّ لَا يُدْرَكُ بِالتَّمَنِّي، وَلَا يُنَالُ، بِسَوْفَ وَلَعَلَّ، وَلَوْ أَنِّي، وَلَا يَنَالُهُ إلَّا مَنْ كَشَفَ عَنْ سَاعِدِ الْجِدِّ، وَشَمَّرَ وَاعْتَزَلَ أَهْلَهُ، وَشَدَّ الْمِئْزَرَ، وَخَاضَ الْبِحَارَ، وَخَالَطَ الْعَجَاجَ، يَدْأَبُ فِي التَّكْرَارِ وَالْمُطَالَعَةِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا، وَيُنَصِّبُ نَفْسَهُ لِلتَّأْلِيفِ وَالتَّحْرِيرِ بَيَانًا وَمَقِيلًا، لَيْسَ لَهُ هِمَّةٌ إلَّا مُعْضِلَةً وَبِحِلِّهَا، أَوْ مُسْتَصْعَبَةً عَزَّتْ عَلَى الْقَاصِرِينَ إلَّا وَيَرْتَقِي إلَيْهَا وَيَحِلُّهَا، عَلَى أَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ مِنْ كَسْبِ الْعَبْدِ وَإِنَّمَا هُوَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ يُؤْتِيه مَنْ يَشَاءُ.[مَصَادِرُ كِتَابِ الْأَشْبَاهِ والنَّظَائِرِ]وَهَأَنَذَا أَذْكُرُ الْكُتُبَ الَّتِي نَقَلْت مِنْهَامُؤَلَّفَاتِي الْفِقْهِيَّةَ الَّتِي اجْتَمَعَتْ عِنْدِي فِي أَوَاخِرِ سَنَةِ ثَمَانٍ وَسِتِّينَ وَتِسْعمِائَةٍ.فَمِنْ شُرُوحِ الْهِدَايَةِ: النِّهَايَةُ وَغَايَةُ الْبَيَانِ، وَالْعِنَايَةُ، وَمِعْرَاجُ الدِّرَايَةِ وَالْبِنَايَةُ، وَالْغَايَةُ، وَفَتْحُ الْقَدِيرِ.وَمِنْ شُرُوحِ الْكَنْزِ: الزَّيْلَعِيُّ وَالْعَيْنِيُّ وَمِسْكِينٌ.وَمِنْ شُرُوحِ الْقُدُورِيِّ: السِّرَاجُ الْوَهَّاجُ، وَالْجَوْهَرَةُ، وَالْمُجْتَبَى وَالْأَقْطَعُ.وَمِنْ شُرُوحِ الْمَجْمَعِ: لِلْمُصَنِّفِ وَابْنِ الْمَلِكِ، وَرَأَيْت شَرْحًا لِلْعَيْنِيِّوَقْفًا، وَشَرْحُ مُنْيَةِ الْمُصَلِّي لِابْنِ أَمِيرِ الْحَاجِّ، وَشَرْحُ الْوَافِي لِلْكَافِي، وَشَرْحُ الْوُقَايَةِ وَالنُّقَايَةِ، وَإِيضَاحُ الْإِصْلَاحِ، وَشَرْحُ تَلْخِيصِ الْجَامِعِ الْكَبِيرِ لِلْعَلَّامَةِ الْفَارِسِيِّ، وَتَلْخِيصُ الْجَامِعِ لِلصَّدْرِ الشَّهِيدِ وَالْبَدَائِعُ لِلْكَاسَانِيِّ، وَشَرْحُ التُّحْفَةِ وَالْمَبْسُوطُ شَرْحُ الْكَافِي، وَالْكَافِي لِلْحَاكِمِ الشَّهِيدِ وَشَرْحُ الدُّرَرِ وَالْغُرَرِ لِمُلَّا خُسْرو وَالْهِدَايَةُ، وَشَرْحُ الْجَامِعِ الصَّغِيرِ لِقَاضِي خَانْ، وَشَرْحُ مُخْتَصَرِ الطَّحَاوِيِّ وَالِاخْتِيَارُ.وَمِنْ الْفَتَاوَى: الْخَانِيَّةُ، وَالْخُلَاصَةُ، وَالْبَزَّازِيَّةُ، وَالظَّهِيرِيَّةُ، وَالْوَلْوالِجِيَّة، وَالْعُمْدَةُ، وَالْعُدَّةُ، وَالصُّغْرَى، وَالْوَاقِعَاتُ لِلْحُسَامِ الشَّهِيدِ، وَالْقُنْيَةُ، وَالْمُنْيَةُ وَالْغُنْيَةُ، وَمَآلُ الْفَتَاوَى، وَالتَّلْقِيحُ لِلْمَحْبُوبِيِّ، وَالتَّهْذِيبُ لِلْقَلَانِسِيِّ، وَفَتَاوَى قَارِي الْهِدَايَةِ، وَالْقَاسِمِيَّةُ وَالْعِمَادِيَّةُ، وَجَامِعُ الْفُصُولَيْنِ وَالْخَرَاجُ لِأَبِي يُوسُفَ، وَأَوْقَافُ الْخَصَّافِ، وَالْإِسْعَافُ وَالْحَاوِي الْقُدْسِيُّ، وَالْيَتِيمَةُ وَالْمُحِيطُ الرَّضَوِيُّ، وَالذَّخِيرَةُ وَشَرْحُ مَنْظُومَةِ النَّسَفِيِّ، وَشَرْحُ مَنْظُومَةِ ابْنِ وَهْبَانَ لَهُ وَلِابْنِ الشِّحْنَةِ، وَالصَّيْرَفِيَّةُ، وَخِزَانَةُ الْفَتَاوَى، وَبَعْضُ خِزَانَةِ الْأَكْمَلِ، وَبَعْضُ السِّرَاجِيَّةِ وَالتَّتَارْخَانِيَّة، وَالتَّجْنِيسُ، وَخِزَانَةُ الْفِقْهِ، وَحَيْرَةُ الْفُقَهَاءِ، وَمَنَاقِبُ الْكَرْدَرِيِّ، وَطَبَقَاتُ عَبْدِ الْقَادِرِ
Birinci Sanat: Külli Kaideler. Bu kaidelerin birinci nev‘i: Birinci Kaide: Niyet olmaksızın sevap yoktur. Meşâyih, fıkhın muhtelif yerlerinde bunu sarahaten ifade etmiştir; bunların ilki abdest bahsindedir. İster namaz, zekât, oruç ve hacda olduğu gibi niyeti sıhhat şartı sayalım; ister abdest ve gusülde olduğu gibi sıhhat şartı saymayalım. Bu esas üzere «Ameller ancak niyetlere göredir» hadisini muktezâ babından saymışlardır; zira takdir olmaksızın (lafzî) sahih olmaz, çünkü pek çok amel niyetsiz vâkidir. Bu sebeple bir muzâf takdir etmişlerdir: yani «amellerin hükmü». Bu hüküm iki türlüdür: uhrevî olanı, sevap ve cezayı hak ediştir; dünyevî olanı ise sıhhat ve fesaddır. İcma ile uhrevî olanın kastedildiği sabittir; zira icma edilmiştir ki niyet olmaksızın sevap ve ceza yoktur. Bu durumda diğerinin (dünyevînin) murad olması müntefî olmuştur. Ya müşterek olduğu ve umum ifade etmediği için; ya da onunla kelâmın sıhhati bakımından zaruret defedildiğinden diğerine ihtiyaç kalmamıştır. İkincisi daha vecîhtir; çünkü birinciyi hasım teslim etmez, zira o müşterekin umumiliğini savunur. Bu durumda (hadis) vesilelerde sıhhat için niyetin şart olduğuna delâlet etmediği gibi maksadlara da delâlet etmez. Bazı kitaplarda belirtildiğine göre, niyet edilmemiş abdest emredilmiş değildir; ancak namazın anahtarıdır. Niyetin ibadetlerde şart koşulması ya icma iledir ya da «Onlara ancak dini Allah'a halis kılarak, hanifler olarak kulluk etmeleri emredildi» âyeti iledir. Birincisi daha vecîhtir; çünkü ayetteki «ibadet» karînesiyle tevhid manasındadır.
الْفَنُّ الْأَوَّلُ: الْقَوَاعِدُ الْكُلِّيَّةُالنَّوْعُ الْأَوَّلُ مِنْ هَذِهِ الْقَوَاعِدِ الْقَاعِدَةُ الْأُولَى: لَا ثَوَابَ إلَّا بِالنِّيَّةِصَرَّحَ بِهِ الْمَشَايِخُ فِي مَوَاضِعَ مِنْ الْفِقْهِ أَوَّلُهَا فِي الْوُضُوءِ، سَوَاءٌ قُلْنَا إنَّهَا شَرْطُ الصِّحَّةِ كَمَا فِي الصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَالصَّوْمِ وَالْحَجِّ أَوْ لَا كَمَا فِي الْوُضُوءِ وَالْغُسْلِ.وَعَلَى هَذَا قَرَّرُوا حَدِيثَ {إنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ} أَنَّهُ مِنْ بَابِ الْمُقْتَضَى، إذْ لَا يَصِحُّ بِدُونِ التَّقْدِيرِ لِكَثْرَةِ وُجُودِ الْأَعْمَالِ بِدُونِهَا، فَقَدَّرُوا مُضَافًا أَيْ حُكْمَ الْأَعْمَالِ.وَهُوَ نَوْعَانِ أُخْرَوِيٌّ، وَهُوَ الثَّوَابُ وَاسْتِحْقَاقُ الْعِقَابِ، وَدُنْيَوِيٌّ، وَهُوَ الصِّحَّةُ وَالْفَسَادُ.وَقَدْ أُرِيدَ الْأُخْرَوِيُّ بِالْإِجْمَاعِ، لِلْإِجْمَاعِ عَلَى أَنَّهُ لَا ثَوَابَ وَلَا عِقَابَ إلَّا بِالنِّيَّةِ، فَانْتَفَى الْآخَرُ أَنْ يَكُونَ مُرَادًا، إمَّا لِأَنَّهُ مُشْتَرَكٌ وَلَا عُمُومَ لَهُ، أَوْ لِانْدِفَاعِ الضَّرُورَةِ بِهِ مِنْ صِحَّةِ الْكَلَامِ بِهِ، فَلَا حَاجَةَ إلَى الْآخَرِ.وَالثَّانِي أَوْجَهُ لِأَنَّ الْأَوَّلَ لَا يُسَلِّمُهُ الْخَصْمُ لِأَنَّهُ قَائِلٌ بِعُمُومِ الْمُشْتَرَكِ، فَحِينَئِذٍ لَا يَدُلُّ عَلَى اشْتِرَاطِهَا فِي الْوَسَائِلِ لِلصِّحَّةِ وَلَا عَلَى الْمَقَاصِدِ أَيْضًاوَفِي بَعْضِ الْكُتُبِ أَنَّ الْوُضُوءَ الَّذِي لَيْسَ بِمَنْوِيٍّ، لَيْسَ بِمَأْمُورٍ بِهِ وَلَكِنَّهُ مِفْتَاحٌ لِلصَّلَاةِ.وَإِنَّمَا اُشْتُرِطَتْ فِي الْعِبَادَاتِ بِالْإِجْمَاعِ أَوْ بِآيَةِ {وَمَا أُمِرُوا إلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ}وَالْأَوَّلُ أَوْجُهُ، لِأَنَّ الْعِبَادَةَ فِيهَا بِمَعْنَى التَّوْحِيدِ بِقَرِينَةِ
Namaz ve zekâtın atfı (hükmü) şudur: Abdestte, gusülde, mest üzerine meshde, hafif necasetin elbise, beden, mekân ve kablardan giderilmesinde sıhhat için niyyet şart koşulmaz. Teyemmümde niyyetin şart koşulmasına gelince, bunun sebebi teyemmüm âyetinin niyyete delâlet etmesidir; zira teyemmüm kasıttır. Meyyitin yıkanmasına gelince, âlimler dediler ki: Mevtanın üzerine namaz kılmanın sıhhati ve onun taharetinin elde edilmesi için niyyet şart değildir; ancak farzın mükelleflerin zimmetinden düşmesi için şarttır. Buna bağlı olarak: Boğulan kimse, Ebû Yûsuf’un kavline göre üç defa yıkanır. Muhammed’den gelen bir rivayette ise, sudan çıkarılırken niyyet edilirse iki defa, niyyet edilmezse üç defa yıkanır; yine ondan bir rivayette bir defa yıkanır. Nitekim Fethu’l-Kadîr’de böyledir. Bütün ibadetlerde ise niyyet onların sıhhatinin şartıdır; ancak İslâm bundan müstesnadır. Zira İslâm niyyetsiz de sahih olur. Nitekim âlimlerin “Mükrehin İslâmı sahihtir” sözü buna delildir. Kişi sırf İslâm niyyetiyle Müslüman olmaz; küfrün aksine. Bunu et-Turûk bahsinde açıklayacağız. Küfre gelince, onun için niyyet şarttır; çünkü âlimler: “Mükrehin küfrü sahih değildir” demişlerdir. Âlimlerin: “Kişi şaka yaparak küfür kelimesi söylerse kâfir olur” sözüne gelince, bu, sözün bizzat küfür olması sebebiyledir. Nitekim usûl ilminde hezl bahsinde bilinmiştir. Artık mutlak olarak hiçbir namaz niyyetsiz sahih olmaz; cenaze namazı da olsa; farz, vacip, sünnet veya nafile fark etmez. Kişi namazı kesmeye niyyet ederse, ancak namaza aykırı bir fiille namazdan çıkar. Başka bir namaza geçmeye niyyet etse, ikinci namaz birinciden farklı ise ve tekbirle başlarsa geçmiş olur; aksi halde geçmez. Bir imama uymak (iktida) ancak niyyetle sahih olur. İmamlık (imamet) ise niyyetsiz sahih olur; Kerhî ve Ebû Hafs el-Kebîr’in hilâfına. Nitekim el-Binâye’de böyledir. Ancak imamın arkasında kadınlar namaz kılarsa, onların imama uyması, imamın imamlığa niyyet etmemesi durumunda sahih olmaz. Bazı âlimler Cuma ve iki bayram namazını bundan istisna etmişlerdir; sahih olan da budur. Nitekim el-Hulâsa’da böyledir. Bir kimse “Kimseye imamlık yapmayacağım” diye yemin etse, sonra bir kimse ona uysa, uyma (iktida) sahih olur. Acaba yeminini bozmuş olur mu? el-Hâniyye’de denilmiştir: Kazaen (hükmen) yeminini bozmuş olur, diyaneten (Allah katında) bozmamış olur. Ancak namaza başlamadan önce şahit tutarsa kazaen bozmaz. Yine bu yeminli kişi cuma namazında imamlık yapsa, namaz sahih olur ve kazaen yeminini bozar. Cenaze namazı veya tilâvet secdesinde imamlık yaparsa hiç bozmaz. Bir kimse “Falana imamlık yapmayacağım” diye yemin etse, sonra halka imamlık yaparken onu kastetmeyip başkasını kastetse, falan yine de ona uysa, yeminini bozmuş olur, falanın durumdan haberi olmasa da (el-Hâniyye’den nakil bitti). Ancak imamlıktan sevap alamaz. Tilâvet secdesi namaz gibidir. Şükür secdesi de, onu meşru görenlerin kavline göre, böyledir. Mu‘temed olan, ihtilâfın niyyetinde olduğu, cevazında olmadığıdır. Sehiv secdesi de böyledir. Selâm anında onu yapmamaya niyyet etmek zarar vermez. Cuma hutbesi için niyyet, hutbenin sıhhatinin şartıdır. Öyle ki minbere çıktıktan sonra aksırıp, hutbeyi kastetmeksizin “Elhamdülillah” dese, hutbe sahih olmaz. Nitekim Fethu’l-Kadîr ve diğerlerinde böyledir. İki bayram hutbesi de böyledir. Zira âlimler: “Bayram hutbesi için, hutbenin öne alınması dışında, cuma hutbesi için şart olanlar şarttır” demişlerdir. Ezana gelince, sıhhati için niyyet şart değildir; ancak sevap için şarttır. Kıbleye yönelmeye gelince,
عَطْفِ الصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ،فَلَا تُشْتَرَطُ فِي الْوُضُوءِ وَالْغُسْلِ وَمَسْحِ الْخُفَّيْنِ وَإِزَالَةِ النَّجَاسَةِ الْخَفِيفَةِ عَنْ الثَّوْبِ وَالْبَدَنِ وَالْمَكَانِ وَالْأَوَانِي لِلصِّحَّةِ.وَأَمَّا اشْتِرَاطُهَا فِي التَّيَمُّمِ فَلِدَلَالَةِ آيَتِهِ عَلَيْهَا لِأَنَّهُ الْقَصْدُ،وَأَمَّا غَسْلُ الْمَيِّتِ، فَقَالُوا لَا تُشْتَرَطُ لِصِحَّةِ الصَّلَاةِ عَلَيْهِ وَتَحْصِيلِ طَهَارَتِهِ، وَإِنَّمَا هِيَ شَرْطٌ لِإِسْقَاطِ الْفَرْضِ مِنْ ذِمَّةِ الْمُكَلَّفِينَ.وَيَتَفَرَّعُ عَلَيْهِ: أَنَّ الْغَرِيقَ يُغَسَّلُ ثَلَاثًا فِي قَوْلِ أَبِي يُوسُفَ، وَفِي رِوَايَةٍ عَنْ مُحَمَّدٍ أَنَّهُ إنْ نُوِيَ عِنْدَ الْإِخْرَاجِ مِنْ الْمَاءِ يُغَسَّلْ مَرَّتَيْنِ، وَإِنْ لَمْ يُنْوَ فَثَلَاثًا، وَعَنْهُ يُغَسَّلُ مَرَّةً وَاحِدَةً، كَمَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ.وَأَمَّا فِي الْعِبَادَاتِ كُلِّهَا فَهِيَ شَرْطُ صِحَّتِهَا إلَّا الْإِسْلَامَ، فَإِنَّهُ يَصِحُّ بِدُونِهَا بِدَلِيلِ قَوْلِهِمْ: إنَّ إسْلَامَ الْمُكْرَهِ صَحِيحٌ.وَلَا يَكُونُ مُسْلِمًا بِمُجَرَّدِ نِيَّةِ الْإِسْلَامِ بِخِلَافِ الْكُفْرِ،كَمَا سَنُبَيِّنُهُ فِي بَحْثِ التُّرُوكِوَأَمَّا الْكُفْرُ فَيُشْتَرَطُ لَهُ النِّيَّةُ لِقَوْلِهِمْ: إنَّ كُفْرَ الْمُكْرَهِ غَيْرُ صَحِيحٍ وَأَمَّا قَوْلُهُمْ: إنَّهُ إذَا تَكَلَّمَ بِكَلِمَةِ الْكُفْرِ هَازِلًا يُكَفَّرُ.إنَّمَا هُوَ بِاعْتِبَارِ أَنَّ عَيْنَهُ كُفْرٌ، كَمَا عُلِمَ فِي الْأُصُولِ مِنْ بَحْثِ الْهَزْلِ.فَلَا تَصِحُّ صَلَاةٌ مُطْلَقًا، وَلَوْ صَلَاةَ جِنَازَةٍ، إلَّا بِهَا، فَرْضًا أَوْ وَاجِبًا أَوْ سُنَّةً أَوْ نَفْلًا.وَإِذَا نَوَى قَطَعَهَا لَا يَخْرُجُ عَنْهَا إلَّا بِمُنَافٍ، وَلَوْ نَوَى الِانْتِقَالَ عَنْهَا إلَى غَيْرِهَا، فَإِنْ كَانَتْ الثَّانِيَةُ غَيْرَ الْأُولَى وَشَرَعَ بِالتَّكْبِيرِ، صَارَ مُنْتَقِلًا وَإِلَّا فَلَا وَلَا يَصِحُّ الِاقْتِدَاءُ بِإِمَامٍ إلَّا بِنِيَّةٍ وَتَصِحُّ الْإِمَامَةُ بِدُونِ نِيَّتِهَا خِلَافًا لِلْكَرْخِيِّ وَأَبِي حَفْصٍ الْكَبِيرِ، كَمَا فِي الْبِنَايَةِ إلَّا إذَا صَلَّى خَلْفَهُ نِسَاءٌ، فَإِنَّ اقْتِدَاءَهُنَّ بِهِ بِلَا نِيَّةِ الْإِمَامِ لِلْإِمَامَةِ غَيْرُ صَحِيحٍ.وَاسْتَثْنَى بَعْضُهُمْ الْجُمُعَةَ وَالْعِيدَيْنِ، وَهُوَ الصَّحِيحُ كَمَا فِي الْخُلَاصَةِ وَلَوْ حَلَفَ أَنْ لَا يَؤُمَّ أَحَدًا فَاقْتَدَى بِهِ إنْسَانٌ صَحَّ الِاقْتِدَاءُ.وَهَلْ يَحْنَثُ؟ قَالَ فِي الْخَانِيَّةِ: يَحْنَثُ قَضَاءً لَا دِيَانَةً إلَّا إنْ أَشْهَدَ قَبْلَ الشُّرُوعِ فَلَا يَحْنَثُ قَضَاءً، وَكَذَا لَوْ أَمَّ النَّاسَ هَذَا الْحَالِفُ فِي صَلَاةِ الْجُمُعَةِ صَحَّتْ وَحَنِثَ قَضَاءً، وَلَا يَحْنَثُ أَصْلًا إذَا أَمَّهُمْ فِي صَلَاةِ الْجِنَازَةِ وَسَجْدَةِ التِّلَاوَةِوَلَوْ حَلَفَ أَنْ لَا يَؤُمَّ فُلَانًا فَأَمَّ النَّاسَ نَاوِيًا أَنْ لَا يَؤُمَّهُ وَيَؤُمَّ غَيْرَهُ فَاقْتَدَى بِهِ فُلَانٌ حَنِثَ وَإِنْ لَمْ يَعْلَمْ بِهِ (انْتَهَى) .وَلَكِنْ لَا ثَوَابَ لَهُ عَلَى الْإِمَامَةِ.وَسُجُودُ التِّلَاوَةِ كَالصَّلَاةِوَكَذَا سَجْدَةُ الشُّكْرِ عَلَى قَوْلِ مِنْ يَرَاهَا مَشْرُوعَةً.وَالْمُعْتَمَدُ أَنَّ الْخِلَافَ فِي نِيَّتِهَا لَا فِي الْجَوَازِوَكَذَا سُجُودُ السَّهْوِ، وَلَا تَضُرُّهُ نِيَّةُ عَدَمِهِ وَقْتَ السَّلَامِ.وَأَمَّا النِّيَّةُ لِلْخُطْبَةِ فِي الْجُمُعَةِ فَشَرْطٌ لِصِحَّتِهَا، حَتَّى لَوْ عَطَسَ بَعْدَ صُعُودِ الْمِنْبَرِ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلَّهِ لِلْعُطَاسِ غَيْرُ قَاصِدٍ لَهَا لَمْ تَصِحُّ، كَمَا فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ وَغَيْرِهِوَخُطْبَةُ الْعِيدَيْنِ كَذَلِكَ لِقَوْلِهِمْ: يُشْتَرَطُ لَهَا مَا يُشْتَرَطُ لِخُطْبَةِ الْجُمُعَةِ، سِوَى تَقْدِيمِ الْخُطْبَةِ.وَأَمَّا الْأَذَانُ فَلَا تُشْتَرَطُ لِصِحَّتِهِ وَإِنَّمَا هِيَ شَرْطٌ لِلثَّوَابِ عَلَيْهِوَأَمَّا اسْتِقْبَالُ الْقِبْلَةِ،
Şöyle ki, Cürcânî’ye göre onun sıhhatinin şartı niyettir; ancak doğru olan, el-Mabsût’ta belirtildiği üzere bunun aksidir. Bazıları birinci görüşü kişinin çölde namaz kılması hâline, ikinci görüşü ise mihraba doğru namaz kılması hâline hamletmiştir; el-Binâye’de de böyledir. Avret yerini örtmek ise onun sıhhati için şart değildir ve bunda bir ihtilaf görmedim. Sevap için ibadetin sıhhati şart olmayıp, bilakis niyetine sevap verilir; ibadet kasıt olmaksızın fâsid olsa dahi, tıpkı temiz olduğunu zannederek abdestsiz namaz kılması gibi. Bunun tahkiki ileride gelecektir. Zekâta gelince, onun edasında niyet olmaksızın sahih olmaz. Buna göre, Kâdî el-İsbîcâbî’nin, zekâtı vermekten imtina eden kimseden imamın zorla alıp hak sahiplerine vermesi ve bunun kendisi için yeterli olacağı, çünkü imamın onu almaya velâyeti bulunduğu, dolayısıyla imamın almasının, mal sahibinin kendi isteğiyle ödemesi yerine geçtiği şeklindeki görüşü zayıftır. Mezhepte muteber olan, zorla almanın icza etmeyeceğidir. el-Muhît’te şöyle denilmiştir: ‘Zekâtı eda etmekten imtina eden kimseden tahsildar zorla zekât almaz; alsa da, ihtiyarsız olduğu için zekât yerine geçmez. Ancak onu hapisle zorlayarak bizzat ödemesini sağlar.’ (Sonu.) Niyetin şart olmasından şu hâl istisna edilmiştir: Nisâbın tamamını niyetsiz olarak tasadduk eden kimseden farz düşer. Bir kısmının zekâtının düşüp düşmeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir. Ayrıca ticaret mallarında ticaret niyeti şarttır ve bu niyetin ticaretle birlikte bulunması gerekir. Buna göre bir kimse, kâr elde ederse satmak niyetiyle ve temellük için bir şey satın alsa, buna zekât gerekmez. Öşür, harâc, kira veya âriyet yoluyla arazisinden çıkan ürüne ticaret niyeti bağlasa da zekât gerekmez. Hibe, sadaka, hul‘, mehir, vasiyet gibi malı malla değiştirme sayılmayan akitlere niyetin eklenmesi sahih değildir – esah olan budur. Sâime hayvanlarda ise yılın çoğunda süt ve nesil için otlatma kastı bulunmalıdır; şayet ticaret kastı varsa, bu niyet satın almayla eş zamanlı ise ticaret zekâtı gerekir; taşıma, binme veya yemek için edinilmişse hiçbir zekât gerekmez. Oruçta niyet, her gün için sıhhat şartıdır; dilerse onu meşîete bağlasa sahih olur, zira bu tür ta‘lik yalnızca sözleri bâtıl kılar, niyet ise söz cümlesinden değildir. Farz, sünnet ve nafile oruçlar niyetin aslında eşittir. Hacda niyet de onun sıhhati şartıdır; ister farz, ister nafile olsun. Umre de böyledir; ancak umre yalnızca sünnettir. Nezredilen hac farz hükmündedir. İslâm’ın haccını nezretse, kendisine yalnızca İslâm’ın haccı gerekir; tıpkı kurban nezretmesi gibi. Bütün bunlarda kaza, eda gibi niyetin aslı bakımından aynıdır. İtikâfa gelince, niyet, ister vacip ister sünnet isterse nafile olsun sıhhat şartıdır. Keffâretlerde ise niyet, ister köle âzâdı, ister oruç, ister yedirme şeklinde olsun, sıhhat şartıdır. Kurbanlara gelince, onda niyet şarttır; ancak bu niyet satın alma sırasında olup kesim sırasında değildir. Bundan şu hüküm çıkar: Bir kimse kurban niyetiyle bir hayvan satın alsa, başkası onu izinsiz kesse; eğer sahibi kesilmiş olarak alır ve onu tazmin yükümlülüğü tutmazsa, kurban olarak yeterli olur; şayet tazmin yükümlülüğü tutarsa, olmaz.
فَشَرْطُ الْجُرْجَانِيِّ لِصِحَّتِهِ النِّيَّةَ، وَالصَّحِيحُ خِلَافُهُ كَمَا فِي الْمَبْسُوطِ، وَحَمَلَ بَعْضُهُمْ الْأَوَّلَ عَلَى مَا إذَا كَانَ يُصَلِّي فِي الصَّحْرَاءِ، وَالثَّانِي عَلَى مَا إذَا كَانَ يُصَلِّي إلَى مِحْرَابٍ، كَذَا فِي الْبِنَايَةِ.وَأَمَّا سِتْرُ الْعَوْرَةِ فَلَا تُشْتَرَطُ لِصِحَّتِهِ وَلَمْ أَرَ فِيهِ خِلَافًا.وَلَا تُشْتَرَطُ لِلثَّوَابِ صِحَّةُ الْعِبَادَةِ، بَلْ يُثَابُ عَلَى نِيَّتِهِ، وَإِنْ كَانَتْ فَاسِدَةً بِغَيْرِ تَعَمُّدِهِ كَمَا لَوْ صَلَّى مُحْدِثًا عَلَى ظَنِّ طَهَارَتِهِ، وَسَيَأْتِي تَحْقِيقُهُوَأَمَّا الزَّكَاةُ؛ فَلَا يَصِحُّ أَدَاؤُهَا إلَّا بِالنِّيَّةِ، وَعَلَى هَذَا فَمَا ذَكَرَهُ الْقَاضِي الْإِسْبِيجَابِيُّ: أَنَّ مَنْ امْتَنَعَ عَنْ أَدَائِهَا أَخَذَهَا الْإِمَامُ كَرْهًا وَوَضَعَهَا فِي أَهْلِهَا، وَتُجْزِيهِ لِأَنَّهُ لِلْإِمَامِ وِلَايَةَ أَخْذِهَا، فَقَامَ أَخْذُهُ مَقَامَ دَفْعِ الْمَالِكِ بِاخْتِيَارِهِ.فَهُوَ ضَعِيفٌ.وَالْمُعْتَمَدُ فِي الْمَذْهَبِ عَدَمُ الْإِجْزَاءِ كَرْهًا.قَالَ فِي الْمُحِيطِ: وَمَنْ امْتَنَعَ عَنْ أَدَاءِ الزَّكَاةِ فَالسَّاعِي لَا يَأْخُذُ مِنْهُ الزَّكَاةَ كَرْهًا، وَلَوْ أَخَذَ لَا يَقَعُ عَنْ الزَّكَاةِ لِكَوْنِهَا بِلَا اخْتِيَارٍ، وَلَكِنْ يُجْبِرُهُ بِالْحَبْسِ لِيُؤَدِّيَ بِنَفْسِهِ (انْتَهَى) وَخَرَجَ عَنْ اشْتِرَاطِهَا لَهَا.، مَا إذَا تَصَدَّقَ بِجَمِيعِ النِّصَابِ بِلَا نِيَّةٍ فَإِنَّ الْفَرْضَ يَسْقُطُ عَنْهُ.وَاخْتَلَفُوا فِي سُقُوطِ زَكَاةِ الْبَعْضِ إذَا تَصَدَّقَ بِهِ، وَقَالُوا وَتُشْتَرَطُ نِيَّةُ التِّجَارَةِ فِي الْعُرُوضِ وَلَا بُدَّ أَنْ تَكُونَ مُقَارِنَةً لِلتِّجَارَةِ، فَلَوْ اشْتَرَى شَيْئًا لِلْقَنِيَّةِ نَاوِيًا أَنَّهُ إنْ وَجَدَ رِبْحًا بَاعَهُ لَا زَكَاةَ عَلَيْهِ.وَلَوْ نَوَى التِّجَارَةَ فِيمَا خَرَجَ مِنْ أَرْضِهِ الْعُشْرِيَّةُ أَوْ الْخَرَاجِيَّةُ أَوْ الْمُسْتَأْجَرَةُ أَوْ الْمُسْتَعَارَةُ لَا زَكَاةَ عَلَيْهِوَلَوْ قَارَنَتْ مَا لَيْسَ بَدَلَ مَالٍ بِمَالِ، كَالْهِبَةِ وَالصَّدَقَةِ وَالْخَلْعِ وَالْمَهْرِ وَالْوَصِيَّةِ، لَا تَصِحُّ عَلَى الصَّحِيحِ.وَفِي السَّائِمَةِ لَا بُدَّ مِنْ قَصْدِ إسَامَتِهَا لِلدَّرِّ وَالنَّسْلِ أَكْثَرُ الْحَوْلِ، فَإِنْ قُصِدَ بِهِ التِّجَارَةُ فَفِيهَا زَكَاةُ التِّجَارَةِ إنْ قَارَنَتْ الشِّرَاءَ وَإِنْ قُصِدَ بِهِ الْحَمْلُ وَالرُّكُوبُ أَوْ الْأَكْلُ فَلَا زَكَاةَ أَصْلًا.وَأَمَّا النِّيَّةُ فِي الصَّوْمِ فَشَرْطُ صِحَّتِهِ لِكُلِّ يَوْمٍ وَلَوْ عَلَّقَهَا بِالْمَشِيئَةِ صَحَّتْ لِأَنَّهَا إنَّمَا تُبْطِلُ الْأَقْوَالَ، وَالنِّيَّةُ لَيْسَتْ مِنْهَا، وَالْفَرْضُ وَالسُّنَّةُ وَالنَّفَلُ فِي أَصْلِهَا سَوَاءٌ.وَأَمَّا النِّيَّةُ فِي الْحَجِّ فَهِيَ شَرْطُ صِحَّتِهِ أَيْضًا فَرْضًا كَانَ أَوْ نَفْلًا وَالْعُمْرَةُ كَذَلِكَ، وَلَا تَكُونُ إلَّا سُنَّةًوَالْمَنْذُورُ كَالْفَرْضِوَلَوْ نَذَرَ حَجَّةَ الْإِسْلَامِ لَا تَلْزَمُهُ إلَّا حَجَّةُ الْإِسْلَامِ كَمَا لَوْ نَذَرَ الْأُضْحِيَّةَ.وَالْقَضَاءُ فِي الْكُلِّ كَالْأَدَاءِ مِنْ جِهَةِ أَصْلِ النِّيَّةِ.وَأَمَّا الِاعْتِكَافُ فَهِيَ شَرْطُ صِحَّتِهِ وَاجِبًا كَانَ أَوْ سُنَّةً أَوْ نَفْلًا. أَمَّا الْكَفَّارَاتُ فَالنِّيَّةُ شَرْطُ صِحَّتِهَا عِتْقًا أَوْ صِيَامًا أَوْ إطْعَامًا. وَأَمَّا الضَّحَايَا فَلَا بُدَّ فِيهَا مِنْ النِّيَّةِ، لَكِنْ عِنْدَ الشِّرَاءِ لَا عِنْدَ الذَّبْحِ. وَتَفَرَّعَ عَلَيْهِ أَنَّهُ لَوْ اشْتَرَاهَا بِنِيَّةِ الْأُضْحِيَّةِ فَذَبَحَهَا غَيْرُهُ بِلَا إذْنٍ، فَإِنْ أَخَذَهَا مَذْبُوحَةً وَلَمْ يَضْمَنْهُ أَجْزَأَتْهُ، وَإِنْ ضَمِنَهُ لَا
Kendisine kâfî gelir; tıpkı ez-Zahîra'daki udhiyye bâbında olduğu gibi. Bu, kişinin kendi nefsi adına kesmesi hâlindedir. Başkası adına (vekil olarak) keserse, tazmin gerekmez. Udhiyye niyetle taayyün eder mi? Dediler ki: Fakir ise ve onu udhiyye niyetiyle satın almışsa taayyün eder; artık onu satması câiz olmaz. Zengin ise taayyün etmez. Sahih olan, mutlak olarak taayyün ettiğidir; bu durumda zengin, kurban günlerinden sonra onu diri olarak sadaka verir. Lakin başka birini onun yerine koyabilir; tıpkı el-Bedâi‘deki udhiyye bâbında olduğu gibi. Dediler ki: Hedâyâ da dahâyâ gibidir. I‘tâka gelince: Bizce o, vaz‘an ibadet değildir; zira kâfirden sıhhati delildir (kâfirin ıtkı sahih olur), hâlbuki onun ibadeti yoktur. Şayet Allah Teâlâ'nın rızasını niyet ederse, ibadet olur ve sevap alır. Eğer niyetsiz olarak açıkça (sarih lafızla) azat ederse, sahih olur ama sevap alamaz. Kinâyât ise niyete muhtaçtır. Şayet put veya şeytan için azat ederse, sahih olur fakat günahkâr olur. Bir mahlûk için azat ederse, sahih olur; mubah olur, ne sevap ne günah vardır. Put için ıtk, azat eden kâfir olduğu takdirde tahsis edilmelidir. Müslüman ise onu ta‘zîm kastıyla azat ederse kâfir olur. Yine mahlûk için ıtkın mekruh olması gerekir. Tedbîr ve kinâye de ıtk gibidir. Cihâd ise en büyük ibadetlerdendir; bu nedenle niyetin ihlâsı şarttır. Vasiyet, ıtk gibidir: Eğer takarrub kast ederse sevap vardır; aksi hâlde sadece sahihtir. Vakıf, vaz‘an ibadet değildir; kâfirden sıhhati buna delildir. Kurbet niyet ederse sevap vardır; aksi hâlde yoktur. Nikâha gelince: Dediler ki o, ibadetlere en yakındır; öyle ki onunla meşgul olmak, sırf ibadetle meşgul olmaktan daha faziletlidir. İ‘tidâl hâlinde sahih olana göre müekked sünnettir. Bu sebeple sevap elde etmek için niyete ihtiyaç duyar. Niyet, kişinin nefsini iffetli kılmayı, korumayı ve çocuk sahibi olmayı kastetmesidir. el-Kenz Şerhi olan el-Şerhu'l-Kebîr'de i‘tidâli açıkladık. Onda (nikâhta) niyet, sıhhat şartı değildir. Dediler ki: Nikâh şaka ile de sahih olur. Lakin dediler ki: Hattâ mânasını bilmediği bir lafızla akdederse, bunda ihtilâf vardır. Fetvâ, sıhhati üzeredir; şahitler bilsin veya bilmesin; el-Bezzâziyye'de olduğu gibi. Diğer bütün kurbetler de böyledir: Onlarda da niyet şarttır; yani sevabın hasıl olması, onlarla Allah Teâlâ'ya takarrub kastına bağlıdır; ilim neşri, talim, iftâ ve tasnif gibi. Kâdâ‘ya (kaza/hüküm) gelince: Dediler ki o ibadetlerdendir; sevap ona (niyete) bağlıdır. Aynı şekilde hudûd ve ta‘zîrin ikamesi, hükkâm ve vülâtın yaptığı her iş; ayrıca şehadetin tahammülü ve edâsı da böyledir. Mübâhâta gelince: Onların sıfatı, hangi gaye için kastedildiklerine göre farklılık arz eder. Şayet onlarla tâatlere güçlenmek veya onlara vesile olmak kastedilirse ibadet olurlar; yemek, uyku, mal kazanmak ve cima‘ gibi. Muâmelât ise çeşitlidir: Bey‘ (satış) niyete bağlı değildir; aynı şekilde ikâle ve icâre de. Lakin dediler ki: Eğer muzâri‘ (geniş zaman) ile akdedilir ve başına “se” veya “sevf” getirilmezse niyete bağlı olur. Şayet onunla niyet ederse...
تُجْزِيهِكَمَا فِي أُضْحِيَّةِ الذَّخِيرَةِ، وَهَذَا إذَا ذَبَحَهَا عَنْ نَفْسِهِ، وَأَمَّا إذَا ذَبَحَهَا عَنْ مَالِكِهَا فَلَا ضَمَانَ عَلَيْهِ.وَهَلْ تَتَعَيَّنُ الْأُضْحِيَّةُ بِالنِّيَّةِ؟ قَالُوا: إنْ كَانَ فَقِيرًا وَقَدْ اشْتَرَاهَا بِنِيَّتِهَا تَعَيَّنَتْ فَلَيْسَ لَهُ بَيْعُهَا وَإِنْ كَانَ غَنِيًّا لَمْ تَتَعَيَّنْ.وَالصَّحِيحُ أَنَّهَا تَتَعَيَّنُ مُطْلَقًا فَيَتَصَدَّقُ بِهَا الْغَنِيُّ بَعْدَ أَيَّامِهَا حَيَّةً.وَلَكِنْ لَهُ أَنْ يُقِيمَ غَيْرَهَا مَقَامَهَا، كَمَا فِي الْبَدَائِعِ مِنْ الْأُضْحِيَّةِ.قَالُوا: وَالْهَدَايَا كَالضَّحَايَا وَأَمَّا الْعِتْقُ فَعِنْدَنَا لَيْسَ بِعِبَادَةٍ وَضْعًا بِدَلِيلِ صِحَّتِهِ مِنْ الْكَافِرِ وَلَا عِبَادَةَ لَهُ.فَإِنْ نَوَى وَجْهَ اللَّهِ تَعَالَى كَانَ عِبَادَةً مُثَابًا عَلَيْهَا، وَإِنْ أَعْتَقَ بِلَا نِيَّةٍ صَحَّ وَلَا ثَوَابَ لَهُ إنْ كَانَ صَرِيحًا. وَأَمَّا الْكِنَايَاتُ فَلَا بُدَّ لَهَا مِنْ النِّيَّةِ فَإِنْ أَعْتَقَ لِلصَّنَمِ أَوْ لِلشَّيْطَانِ صَحَّ وَأَثِمَ.وَإِنْ أَعْتَقَ لِأَجْلِ مَخْلُوقٍ صَحَّ، وَكَانَ مُبَاحًا لَا ثَوَابَ وَلَا إثْمَ.وَيَنْبَغِي أَنْ يُخَصَّصَ الْإِعْتَاقُ لِلصَّنَمِ بِمَا إذَا كَانَ الْمُعْتِقُ كَافِرًا، أَمَّا الْمُسْلِمُ إذَا أَعْتَقَ لَهُ قَاصِدًا تَعْظِيمَهُ كَفَرَ، كَمَا يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ الْإِعْتَاقُ لِمَخْلُوقٍ مَكْرُوهًا.وَالتَّدْبِيرُ وَالْكِنَايَةُ كَالْعِتْقِ. وَأَمَّا الْجِهَادُ، فَمِنْ أَعْظَمِ الْعِبَادَاتِ، فَلَا بُدَّ لَهُ مِنْ خُلُوصِ النِّيَّةِوَأَمَّا الْوَصِيَّةُ فَكَالْعِتْقِ إنْ قَصَدَ التَّقَرُّبَ فَلَهُ الثَّوَابُ، وَإِلَّا فَهِيَ صَحِيحَةٌ فَقَطْ.وَأَمَّا الْوَقْفُ فَلَيْسَ بِعِبَادَةٍ وَضْعًا بِدَلِيلِ صِحَّتِهِ مِنْ الْكَافِرِ، فَإِنْ نَوَى الْقُرْبَةَ فَلَهُ الثَّوَابُ، وَإِلَّا فَلَاوَأَمَّا النِّكَاحُ فَقَالُوا إنَّهُ أَقْرَبُ إلَى الْعِبَادَاتِ حَتَّى أَنَّ الِاشْتِغَالَ بِهِ أَفْضَلُ مِنْ التَّخَلِّي لِمَحْضِ الْعِبَادَةِ، وَهُوَ عِنْدَ الِاعْتِدَالِ سُنَّةٌ مُؤَكَّدَةٌ عَلَى الصَّحِيحِ، فَيَحْتَاجُ إلَى النِّيَّةِ لِتَحْصِيلِ الثَّوَابِ؛ وَهُوَ أَنْ يَقْصِدَ إعْفَافَ نَفْسِهِ وَتُحْصِينَهَا وَحُصُولَ وَلَدٍ.وَفَسَّرْنَا الِاعْتِدَالَ فِي الشَّرْحِ الْكَبِيرِ شَرْحِ الْكَنْزِ، لَمْ تَكُنْ النِّيَّةُ فِيهِ شَرْطُ صِحَّتِهِ، قَالُوا: يَصِحُّ النِّكَاحُ مَعَ الْهَزْلِ، لَكِنْ قَالُوا حَتَّى لَوْ عَقَدَ بِلَفْظٍ لَا يَعْرِفُ مَعْنَاهُ فَفِيهِ خِلَافٌ.وَالْفَتْوَى عَلَى صِحَّتِهِ، عَلِمَ الشُّهُودُ أَوْ لَا، كَمَا فِي الْبَزَّازِيَّةِ.وَعَلَى هَذَا سَائِرُ الْقُرُبِ لَا بُدَّ فِيهَا مِنْ النِّيَّةِ، بِمَعْنَى تَوَقُّفِ حُصُولِ الثَّوَابِ عَلَى قَصْدِ التَّقَرُّبِ بِهَا إلَى اللَّهِ تَعَالَى مِنْ نَشْرِ الْعِلْمِ تَعْلِيمًا وَإِفْتَاءً وَتَصْنِيفًا. وَأَمَّا الْقَضَاءُ، فَقَالُوا إنَّهُ مِنْ الْعِبَادَاتِ، فَالثَّوَابُ عَلَيْهِ مُتَوَقِّفٌ عَلَيْهَاوَكَذَلِكَ إقَامَةُ الْحُدُودِ وَالتَّعَازِيرِ، وَكُلِّ مَا يَتَعَاطَاهُ الْحُكَّامُوَالْوُلَاةُ، وَكَذَا تَحَمُّلُ الشَّهَادَةِ وَأَدَاؤُهَا وَأَمَّا الْمُبَاحَاتُ فَإِنَّهَا تَخْتَلِفُ صِفَتُهَا بِاعْتِبَارِ مَا قُصِدَتْ لِأَجْلِهِ.فَإِذَا قُصِدَ بِهَا التَّقَوِّي عَلَى الطَّاعَاتِ أَوْ التَّوَصُّلُ إلَيْهَا كَانَتْ عِبَادَةً، كَالْأَكْلِ وَالنَّوْمِ وَاكْتِسَابِ الْمَالِ وَالْوَطْءِ وَأَمَّا الْمُعَامَلَاتُ فَأَنْوَاعٌ: فَالْبَيْعُ لَا يَتَوَقَّفُ عَلَيْهَا، وَكَذَا الْإِقَالَةُ وَالْإِجَارَةُ، لَكِنْ قَالُوا: إنْ عَقَدَ بِمُضَارِعٍ لَمْ يُصَدَّرْ بِسَوْفَ أَوْ السِّينِ تَوَقَّفَ عَلَى النِّيَّةِ فَإِنْ نَوَى بِهِ
İcâbın hâl için olması bey‘ sayılır; aksi halde sayılmaz. Mâzî sîgasının hilâfına; zira bey‘ niyyete bağlı değildir. İstikbâle mahsûs muzârî sîgası ise emir gibidir; onunla da niyyetle de bey‘ sahih olmaz. Bunu Şerhu’l-Kenz’de açıkladık. Hezl hâlinde sahih olmaz, zira hezl ile birlikte hükmüne rızâ bulunmaz. Hibeye gelince, o niyyete bağlı değildir. Denildi ki: Bir kimse şaka yaparak hibe ederse, Bazzâziyye’de belirtildiği üzere hibe sahih olur. Ancak bir kimseye hibe telkîn edilip de o kimse hibeyi bilmiyorsa, hibe sahih olmaz; bu, niyyetin şart olmasından değil, rızâ şartının bulunmamasındandır. Aynı şekilde hibe için ikrâh olunursa sahih olmaz. Talâk ve ıtâkın hilâfına; çünkü bunlar bilmeyen kimseye telkîn edilmekle vâki‘ olurlar; zira rızâ bunlarda şart değildir. Bu sebeple talâk ve ıtâka ikrâh olunan kimse hakkında da vâki‘ olurlar. Talâka gelince, o sarîh ve kinâye olmak üzere iki kısımdır. Birincisinin vukû‘unda niyyete ihtiyaç yoktur; bu sebeple kişi gâfil, sâhib veya hatalı olarak talâk verirse vâki‘ olur. Hatta denildi ki: Talâk, tashîf edilmiş lafızlarla da kazâen vâki‘ olur; ancak onları lafzen kastetmiş olması şarttır. Denildi ki: Bir kimse hanımının huzurunda talâk meselelerini tekrarlasa ve her defasında «Sen boşsun» dese, talâk vâki‘ olmaz. Kezâ «Zevcem boştur» veya «Sen boşsun» yazıp hanımı «Bana oku» dediğinde o da okursa, lafzen kastetmediği için hanımına talâk vâki‘ olmaz. Ulemânın «Sarîh niyyete muhtaç değildir» sözü buna aykırı değildir. Denildi ki: Bir kimse «Sen boşsun» deyip bağdan boşamayı niyyet ederse, vicdanî/dînî bakımdan (diyâneten) vâki‘ olmaz, yargısal bakımdan (kazâen) vâki‘ olur. Bazı kitaplarda ifade edildiğine göre hatalı talâk mahkeme düzeninde (kazâen) vâki‘ olur, Allah katında/vicdanen (diyâneten) vâki‘ olmaz. Bundan anlaşılmıştır ki sarîh talâk kazâen niyyete muhtaç değildir, diyâneten ise muhtaçtır. Ulemânın «Hezl hâlinde talâk kazâen ve diyâneten vâki‘ olur» sözü buna itiraz teşkil etmez; çünkü Şâri‘ hezlini ciddî saymıştır. Denildi ki: «Sen boşsun» lafzında üç talâk niyyeti sahih olmaz; bâin niyyeti de sahih olmaz. Masdar ile (yani «Sen talâktır» lafzında) iki talâk niyyeti sahih olmaz; ancak kadın câriye olursa üç talâk niyyeti sahih olur. Kinâyelerine gelince, bunlarla talâk ancak niyyetle diyâneten vâki‘ olur; ister müzâkere bulunsun ister bulunmasın. Müzâkere ancak kazâen niyyet makamına kâimdir. Yalnız «haram» lafzı müstesnâdır; o kinâye olup niyyete ihtiyaç göstermez; koca «haram» ile talâkı kasteden bir kavimden ise talâka yönelir. Talâkın tefvîzi, hul‘, îlâ ve zihâra gelince; bunlardan sarîh olan için niyyet şart koşulmaz; kinâye olan için şart koşulur. Rücû‘ da nikâh gibidir; çünkü o nikâhın devamıdır. Ancak rücû‘un sarîhi niyyete muhtaç değildir; kinâyesi ise muhtaçtır. Yemin billâha gelince, o niyyete bağlı değildir; bu sebeple kişi âmd, sâhib, hatalı veya mükrah olarak yemin ederse yemîn in‘ikād eder. Aynı şekilde yemin konusu fiili de bu hâllerde işlerse yemin bozulur. Yeminde umumun tahsîsine dair niyyet ise diyâneten ittifakla makbûldür; kazâen ise Hassâf’a göre makbûldür. Fetvâ, eğer yemin eden kişi mazlûm ise Hassâf’ın kavli üzere verilir. Kezâ, yemin edenin niyyetine mi yoksa yemin ettirenin niyyetine mi itibar edileceği hususunda ihtilâf edilmiştir. Fetvâ üzerinedir.
الْإِيجَابَ لِلْحَالِ كَانَ بَيْعًا، وَإِلَّا لَا.بِخِلَافِ صِيغَةِ الْمَاضِي فَإِنَّ الْبَيْعَ لَا يَتَوَقَّفُ عَلَى النِّيَّةِ،وَأَمَّا الْمُضَارِعُ الْمُتَمَحِّضُ لِلِاسْتِقْبَالِ فَهُوَ كَالْأَمْرِ لَا يَصِحُّ الْبَيْعُ بِهِ وَلَا بِالنِّيَّةِ.وَقَدْ أَوْضَحْنَاهُ فِي شَرْحِ الْكَنْزِ.وَقَالُوا لَا يَصِحُّ مَعَ الْهَزْلِ لِعَدَمِ الرِّضَى بِحُكْمِهِ مَعَهُ. وَأَمَّا الْهِبَةُ، فَلَا تَتَوَقَّفُ عَلَى النِّيَّةِ.قَالُوا لَوْ وَهَبَ مُمَازِحًا صَحَّتْ، كَمَا فِي الْبَزَّازِيَّةِ، وَلَكِنْ لَوْ لُقِّنَ الْهِبَةَ وَلَمْ يَعْرِفْهَا لَمْ تَصِحَّ، لَا لِأَجْلِ أَنَّ النِّيَّةَ شَرْطُهَا، وَإِنَّمَا هُوَ لِفَقْدِ شَرْطِهَا وَهُوَ الرِّضَى.وَكَذَا لَوْ أُكْرِهَ عَلَيْهَا لَمْ تَصِحَّ، بِخِلَافِ الطَّلَاقِ وَالْعَتَاقِ؛ فَإِنَّهُمَا يَقَعَانِ بِالتَّلْقِينِ مِمَّنْ لَا يَعْرِفُهُمَا، لِأَنَّ الرِّضَى لَيْسَ شَرْطَهُمَا وَلِذَا لَوْ أُكْرِهَ عَلَيْهِمَا يَقَعَانِ. وَأَمَّا الطَّلَاقُ، فَصَرِيحٌ وَكِنَايَةٌ.فَالْأَوَّلُ لَا يَحْتَاجُ فِي وُقُوعِهِ إلَيْهَا؛ فَلَوْ طَلَّقَ غَافِلًا أَوْ سَاهِيًا أَوْ مُخْطِئًا وَقَعَ، حَتَّى قَالُوا.إنَّ الطَّلَاقَ يَقَعُ بِالْأَلْفَاظِ الْمُصَحَّفَةِ قَضَاءً، وَلَكِنْ لَا بُدَّ أَنْ يَقْصِدَهَا بِاللَّفْظِ.قَالُوا لَوْ كَرَّرَ مَسَائِلَ الطَّلَاقِ بِحَضْرَتِهَا وَيَقُولُ فِي كُلِّ مَرَّةٍ: أَنْتِ طَالِقٌ، لَمْ يَقَعْ وَلَوْ كَتَبْت امْرَأَتِي طَالِقٌ أَوْ أَنْتِ طَالِقٌ وَقَالَتْ لَهُ اقْرَأْ عَلَيَّ فَقَرَأَ عَلَيْهَا لَمْ يَقَعْ عَلَيْهَا لِعَدَمِ قَصْدِهَا بِاللَّفْظِ.وَلَا يُنَافِيهِ قَوْلُهُمْ: إنَّ الصَّرِيحَ لَا يَحْتَاجُ إلَى النِّيَّةِ. وَقَالُوا: لَوْ قَالَ أَنْتِ طَالِقٌ؛ نَاوِيًا الطَّلَاقَ مِنْ وَثَاقٍ لَمْ يَقَعْ دِيَانَةً وَوَقَعَ قَضَاءً، وَفِي عِبَارَةِ بَعْضِ الْكُتُبِ أَنَّ طَلَاقَ الْمُخْطِئِ وَاقِعٌ قَضَاءً لَا دِيَانَةً، فَظَهَرَ بِهَذَا أَنَّ الصَّرِيحَ لَا يَحْتَاجُ إلَيْهَا قَضَاءً وَيَحْتَاجُ إلَيْهَا دِيَانَةً، وَلَا يَرُدُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُمْ إنَّهُ لَوْ طَلَّقَهَا هَازِلًا يَقَعُ قَضَاءً وَدِيَانَةً، لِأَنَّ الشَّارِعَ، جَعَلَ هَزْلَهُ بِهِ جِدًّا.وَقَالُوا لَا تَصِحُّ نِيَّةُ الثَّلَاثِ فِي أَنْتِ طَالِقٌ، وَلَا نِيَّةُ الْبَائِنِ،وَلَا تَصِحُّ نِيَّةُ الثِّنْتَيْنِ فِي الْمَصْدَرِ؛ أَنْتِ الطَّلَاقُ إلَّا أَنْ تَكُونَ الْمَرْأَةُ أَمَةً، وَتَصِحُّ نِيَّةُ الثَّلَاثِ. وَأَمَّا كِنَايَاتُهُ فَلَا يَقَعُ بِهَا إلَّا بِالنِّيَةِ دِيَانَةً، سَوَاءًكَانَ مَعَهَا مُذَاكَرَةُ الطَّلَاقِ أَوْ لَا.وَالْمُذَاكَرَةُ إنَّمَا تَقُومُ مَقَامَ النِّيَّةِ فِي الْقَضَاءِ إلَّا فِي لَفْظِ الْحَرَامِ، فَإِنَّهُ كِنَايَةٌ وَلَا يَحْتَاجُ إلَيْهَا فَيَنْصَرِفُ إلَى الطَّلَاقِ إذَا كَانَ الزَّوْجُ مِنْ قَوْمٍ يُرِيدُونَ بِالْحَرَامِ الطَّلَاقَ وَأَمَّا تَفْوِيضُ الطَّلَاقِ وَالْخُلْعِ وَالْإِيلَاءِ وَالظِّهَارِ، فَمَا كَانَ مِنْهُ صَرِيحًا لَا تُشْتَرَطُ لَهُ النِّيَّةُ، وَمَا كَانَ كِنَايَةً اُشْتُرِطَتْ لَهُ.وَأَمَّا الرَّجْعَةُ فَكَالنِّكَاحِ لِأَنَّهَا اسْتِدَامَتُهُ، لَكِنْ مَا كَانَ مِنْهَا صَرِيحًا لَا يَحْتَاجُ إلَيْهَا، وَكِنَايَتُهَا تَحْتَاجُ إلَيْهَاوَأَمَّا الْيَمِينُ بِاَللَّهِ؛ فَلَا يَتَوَقَّفُ عَلَيْهَا فَيَنْعَقِدُ إذَا حَلَفَ عَامِدًا أَوْ سَاهِيًا أَوْ مُخْطِيًا أَوْ مُكْرَهًا.وَكَذَا إذَا فَعَلَ الْمَحْلُوفُ عَلَيْهِ كَذَلِكَ. وَأَمَّا نِيَّةُ تَخْصِيصِ الْعَامِّ فِي الْيَمِينِ فَمَقْبُولَةٌ دِيَانَةً اتِّفَاقًا، وَقَضَاءً عِنْدَ الْخَصَّافِ، وَالْفَتْوَى عَلَى قَوْلِهِ إنْ كَانَ الْحَالِفُ مَظْلُومًا. وَكَذَلِكَ اُخْتُلِفَ هَلْ الِاعْتِبَارُ لِنِيَّةِ الْحَالِفِ أَوْ لِنِيَّةِ الْمُسْتَحْلِفْ؟ وَالْفَتْوَى عَلَى
Yemin eden kimsenin niyetinin dikkate alınması, bilhassa mazlum ise söz konusudur; zalim olması hâlinde ise geçerli değildir. Nitekim el-Velvâliciyye ve el-Hulâsa'da da böyledir.
İkrar ve vekâlete gelince, bunlar niyet olmaksızın sahih olur. Vedîa, âriyet ve icâre dahi böyledir. Aynı şekilde kazif ve hırsızlık da böyledir.
Kısas ise katilin öldürme kastına bağlıdır. Âlimler şöyle demişlerdir: Kast bâtınî bir mesele olduğundan, âlet onun yerine ikame edilmiştir. Şayet bir kimseyi âdeten organları ayıracak bir şeyle öldürmüşse bu amd olup kısas gerekir. Aksi takdirde, yani âdeten organları ayırmayan fakat genellikle öldüren bir şeyle öldürmüşse bu şibh-i amd olup İmâm-ı A‘zam'a göre onda kısas yoktur.
Hata ise, kişinin mubah bir fiili kastederken bir insana isabet etmesidir; nitekim cinâyât bahsinde bilinmektedir.
Kur'an kıraatine gelince, âlimler şöyle demişlerdir: Kur'an, kast/niyet ile olma vasfından çıkar. Bu sebeple cünübün ve hayızlı kadının, içindeki zikirleri zikir niyetiyle, duaları da dua niyetiyle okumalarına cevaz vermişlerdir. Ancak şu sözleri buna itiraz olarak yöneltilmiştir: 'Kişi zikir niyetiyle okursa namazı bozulmaz.' Biz de Şerhu'l-Kenz'de buna cevaben; bunun mahallinde olduğunu, azim ile değişmeyeceğini söyledik. Yine şöyle demişlerdir: Muktedî cenaze namazında Fâtiha'yı zikir niyetiyle okursa bu ona haram olmaz; oysa namazda Fâtiha okuması haramdır.
Tazmine gelince; fiil olmaksızın sırf niyetle bir şeyin üzerine terettüp eder mi? İhramlı hakkında şöyle demişlerdir: Bir elbise giyip sonra çıkarsa ve tekrar ona dönmeyi kastetmişse ceza tekerrür etmez. Eğer ona dönmemeyi kastetmişse giymesi sebebiyle ceza tekerrür eder. Vedîa alan kimse hakkında da şöyle demişlerdir: Vedîa malı olan bir elbiseyi giyip sonra çıkarır ve tekrar giymeye niyet ederse tazminden berî olmaz.
Terklere (nehyedilen şeyin terki) gelince; bunu usûl ilminde 'hakikatin neyle terk edileceği' bahsinde, 'inneme'l-a‘mâlü bi'n-niyyât' hadisi münasebetiyle zikretmişlerdir. Abdest niyeti bahsinde de anmışlardır. Hülasası şudur: Nehyedilen şeyin terk edilmesi, nehyin mesuliyetinden kurtulmak için niyete ihtiyaç duymaz. Sevap kazanmaya gelince: Eğer bu bir 'kef' (nefsi tutma) ise -yani kişi nefsi kendisini ona çağırdığı ve onu işlemeye gücü yettiği hâlde, Rabbinden korkarak kendisini ondan alıkoyuyorsa- işte o sevap kazanır. Aksi takdirde terkine sevap yoktur. Mesela namaz kılarken zinayı terk eden kimse sevap kazanmaz. İktidarsız kimse zinayı terk ettiği için sevap kazanamaz. Âmâ da harama bakmayı terk ettiği için sevap kazanamaz.
Bu esas üzere zekât hakkında şöyle demişlerdir: Ticaret için olan bir malı hizmet için olmaya niyet etse, hizmet için olmuş olur; fiilen işlemese bile. Bunun aksinde ise -yani hizmet için olan bir malı ticaret için olmaya niyet etse- ticaret için olmaz; ta ki fiilen işlem yapsın. Çünkü ticaret bir fiildir, sırf niyetle tamam olmaz. Hizmet ise ticareti terk etmektir, bu sebeple niyetle tamam olur. Âlimler şöyle demişlerdir: Bunun benzeri mukim, oruçlu, kâfir, ma‘lûfe ve sâimedir. Şöyle ki: Sırf niyetle yolcu, iftar etmiş, Müslüman veya sâime olunmaz; ancak sırf niyetle mukim, oruçlu veya kâfir olunur. Çünkü bunlar fiilin terkidir. Nitekim Zeylaî de böyle zikretmiştir.
İşte buradan, daha önce mubahât hakkında sunduklarımızdan ve meşâyıhtan nakledeceklerimizden hareketle, bizim için fıkha dair bir kaide tesbit etmek mümkün olmuştur ki o da ikinci kaidedir:
اعْتِبَارِ نِيَّةِ الْحَالِفِ إنْ كَانَ مَظْلُومًا خُصُوصًا، لَا إنْ كَانَ ظَالِمًا، كَمَا فِي الْوَلْوَالِجيَّةِ وَالْخُلَاصَةِ.وَأَمَّا الْإِقْرَارُ وَالْوَكَالَةُ فَيَصِحَّانِ بِدُونِهَا، وَكَذَا الْإِيدَاعُ وَالْإِعَارَةُ وَالْإِجَازَةُ وَكَذَا الْقَذْفُ وَالسَّرِقَةُوَأَمَّا الْقِصَاصُ فَمُتَوَقِّفٌ عَلَى قَصْدِ الْقَاتِلِ الْقَتْلَ، قَالُوا: لَمَّا كَانَ الْقَصْدُ أَمْرًا بَاطِنِيًّا أُقِيمَتْ الْآلَةُ مَقَامَهُ، فَإِنْ قَتَلَهُ بِمَا يُفَرِّقُ الْأَجْزَاءَ عَادَةً كَانَ عَمْدًا وَوَجَبَ الْقِصَاصُ، وَإِلَّا فَإِنْ قَتَلَهُ بِمَا لَا يُفَرِّقُ الْأَجْزَاءَ عَادَةً، لَكِنَّهُ يَقْتُلُ غَالِبًا فَهُوَ شِبْهُ عَمْدٍ لَا قِصَاصَ فِيهِ عِنْدَ الْإِمَامِ الْأَعْظَمِ.وَأَمَّا الْخَطَأُ بِأَنْ يَقْصِدَ مُبَاحًا فَيُصِيبُ آدَمِيًّا كَمَا عُلِمَ فِي بَابِ الْجِنَايَاتِ. وَأَمَّا قِرَاءَةُ الْقُرْآنِ، قَالُوا: إنَّ الْقُرْآنَ يَخْرُجُ عَنْ كَوْنِهِ بِالْقَصْدِ، فَجَوَّزُوا لِلْجُنُبِ وَالْحَائِضِ قِرَاءَةَ مَا فِيهِ مِنْ الْأَذْكَارِ بِقَصْدِ الذِّكْرِ، وَالْأَدْعِيَةِ بِقَصْدِ الدُّعَاءِ، لَكِنْ أَشْكَلَ عَلَيْهِ قَوْلُهُمْ: لَوْ قَرَأَ بِقَصْدِ الذِّكْرِ لَا تَبْطُلُ صَلَاتُهُ.وَأَجَبْنَا عَنْهُ فِي شَرْحِ الْكَنْزِ بِأَنَّهُ فِي مَحِلِّهِ فَلَا يَتَغَيَّرُ بِعَزِيمَتِهِ. وَقَالُوا: إنَّ الْمَأْمُومَ إذَا قَرَأَ الْفَاتِحَةَ فِي صَلَاةِ الْجِنَازَةِ بِنِيَّةِ الذِّكْرِ لَا تَحْرُمُ عَلَيْهِ، مَعَ أَنَّهُ تَحْرُمُ عَلَيْهِ قِرَاءَتُهَا فِي الصَّلَاةِ.وَأَمَّا الضَّمَانُ؛ فَهَلْ يَتَرَتَّبُ فِي شَيْءٍ بِمُجَرَّدِ النِّيَّةِ مِنْ غَيْرِ فِعْلٍ؟ فَقَالُوا فِي الْمُحْرِمِ: إذَا لَبِسَ ثَوْبًا ثُمَّ نَزَعَهُ وَمِنْ قَصْدِهِ أَنْ يَعُودَ إلَيْهِ لَا يَتَعَدَّدُ الْجَزَاءُ، وَإِنْ قَصَدَ أَنْ لَا يَعُودَ إلَيْهِ تَعَدَّدَ الْجَزَاءُ بِلُبْسِهِ.وَقَالُوا فِي الْمُودَعِ إذَا لَبِسَ ثَوْبَ الْوَدِيعَةِ ثُمَّ نَزَعَهُ وَفِي نِيَّتِهِ أَنْ يَعُودَ إلَى لُبْسِهِ لَمْ يَبْرَأْ مِنْ الضَّمَانِ.وَأَمَّا التُّرُوكُ؛ كَتَرْكِ الْمَنْهِيِّ عَنْهُ فَذَكَرُوهُ فِي الْأُصُولِ فِي بَحْثِ، مَا تُتْرَكُ بِهِ الْحَقِيقَةُ،عِنْدَ الْكَلَامِ عَلَى حَدِيثِ {إنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ} فَذَكَرُوهُ فِي نِيَّةِ الْوُضُوءِ؛ وَحَاصِلُهُ أَنَّ تَرْكَ الْمَنْهِيِّ عَنْهُ لَا يَحْتَاجُ إلَى نِيَّةٍ لِلْخُرُوجِ عَنْ عُهْدَةِ النَّهْيِ، وَأَمَّا لِحُصُولِ الثَّوَابِ.فَإِنْ كَانَ كَفًّا، وَهُوَ أَنْ تَدْعُوَهُ النَّفْسُ إلَيْهِ قَادِرًا عَلَى فِعْلِهِ فَيَكُفَّ نَفْسَهُ عَنْهُ خَوْفًا مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ مُثَابٌ، وَإِلَّا فَلَا ثَوَابَ عَلَى تَرْكِهِ، فَلَا يُثَابُ عَلَى تَرْكِ الزِّنَا وَهُوَ يُصَلِّي، وَلَا يُثَابُ الْعِنِّينُ عَلَى تَرْكِ الزِّنَا، وَلَا الْأَعْمَى عَلَى تَرْكِ النَّظَرَ إلَى الْمُحَرَّمِ.وَعَلَى هَذَا قَالُوا فِي الزَّكَاةِ: لَوْ نَوَى مَا لِلتِّجَارَةِ أَنْ يَكُونَ لِلْخِدْمَةِ كَانَ لِلْخِدْمَةِ وَإِنْ لَمْ يَعْمَلْ بِخِلَافِ عَكْسِهِ، وَهُوَ مَا إذَا نَوَى فِيمَا كَانَ لِلْخِدْمَةِ أَنْ يَكُونَ لِلتِّجَارَةِ لَا يَكُونُ لِلتِّجَارَةِ حَتَّى يَعْمَلَ لِأَنَّ التِّجَارَةَ عَمَلٌ، فَلَا تَتِمُّ بِمُجَرَّدِ النِّيَّةِ، وَالْخِدْمَةُ تَرْكُ التِّجَارَةِ فَتَتِمُّ بِهَا. قَالُوا وَنَظِيرُهُ الْمُقِيمُ وَالصَّائِمُ وَالْكَافِرُ وَالْمَعْلُوفَةُ وَالسَّائِمَةُ.حَيْثُ لَا يَكُونُ مُسَافِرًا وَلَا مُفْطِرًا وَلَا مُسْلِمًا وَلَا سَائِمَةً بِمُجَرَّدِ النِّيَّةِ، وَيَكُونُ مُقِيمًاوَصَائِمًا وَكَافِرًا بِمُجَرَّدِ النِّيَّةِ لِأَنَّهَا تَرْكُ الْعَمَلِ، كَمَا ذَكَرَهُ الزَّيْلَعِيُّ،وَمِنْ هُنَا وَمِمَّا قَدَّمْنَاهُ يَعْنِي فِي الْمُبَاحَاتِ، وَمِمَّا سَنَذْكُرُهُ عَنْ الْمَشَايِخِ، صَحَّ لَنَا وَضْعُ قَاعِدَةٍ لِلْفِقْهِ؛هِيَ الثَّانِيَةُ:
İkinci kaide: Hukukî tasarruflar ve ameller maksatlarına/niyetlerine göre hüküm alır (al-umûru bi-maqâşidihâ); tıpkı terkedilen fiillerde öğrendiğin gibi. Kâdîhân, Fetâvâ'sında şöyle demiştir: Şıranın, onu şarap yapacak birine satılması; eğer satıcı bununla ticaret kastetmişse haram olmaz. Yok eğer şarap yapılması için kastetmişse haram olur. Aynı şekilde, üzüm asması dikmek de bu hükme göredir. (Bitti.) Yine üzüm şırası da (satılırken) sirke yapma kastıyla veya şarap yapma kastıyla (buna göre) hüküm alır. Üç günü aşkın dargınlık (hacr) da niyete bağlıdır; eğer müslümanı terk etmeyi kastetmişse haram olur, aksi takdirde olmaz. Kadının, kocası dışında bir ölü için üç günden fazla ihdâd (yas) tutması da niyete bağlıdır; eğer süslenmeyi ve koku sürünmeyi ölenin hatırı için terk etmeyi kastetmişse haram olur, aksi halde haram olmaz. Yine onların şu sözü de buna benzer: Namaz kılan kimse, bir söze cevap olarak Kur’ân’dan bir âyet okursa namazı bâtıl olur. Aynı şekilde, namaz kılan kimseye sevindirici bir haber verilir de o, şükrü kastederek ‘Elhamdülillah’ derse namazı bâtıl olur. Veya kendisine üzücü bir haber verilir de ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ derse; yahut birinin ölüm haberi verilir de ‘İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci‘ûn’ derse, bunu (cevap olarak) kastederse namazı bâtıl olur. Yine onların, insanların konuşması arasında Kur’ân okuduğunda küfre gireceğine dair sözleri de bu kabildendir. Meselâ bir topluluk bir araya geldiğinde ‘فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا’ (Onları bir araya topladıkça topladık, meâlen) âyetini okuması; ya da bir kadeh görünce ‘وَكَأْسًا دِهَاقًا’ (dolu dolu kadeh, meâlen) âyetini okuması gibi. Bunun, tekfîr lafızlarında pek çok benzerleri vardır; hepsi de Kur’ân’ı hafife alma kastına râci‘dir. Kâdîhân şöyle dedi: Fukā‘ satıcısı, müşteriye içeceği açarken ‘Muhammed’e salât et’ derse, âlimler bunun günah olduğunu söylemişlerdir. Aynı şekilde bekçi de nöbet tutarken, uyanık olduğunu bildirmek maksadıyla ‘Lâ ilâhe illallah’ derse (günah olur). Buna karşılık, bir âlim mecliste ‘Peygamber’e salât edin’ derse sevap kazanır. Yine bir kāri‘, ‘Tekbir getirin’ derse sevap kazanır. Çünkü bekçi ve fukā‘ satıcısı, bu sözleriyle (dünyevî) bir ücret elde etmektedirler. Bir adam, bir bezzâzdan elbise almak için gelir; satıcı malı açınca ‘Sübhânallah’ veya ‘Allâhümme salli alâ Muhammed’ der. Eğer bununla müşteriye elbiselerinin ve malının kaliteli olduğunu bildirmek isterse mekruh olur. (Bitti.) Yine aynı eserde, bir Müslümanın bir zımmîye ‘Allah ömrünü uzatsın’ demesi halinde; âlimler der ki: Kalbinden, Allah’ın onun ömrünü uzatmasını, belki Müslüman olur veya zillet ve küçüklük içinde cizye verir diye niyet ederse bunda bir beis yoktur. Çünkü bu, onu İslâm’a veya Müslümanların yararına bir duâdır. Sonra (Kâdîhân sözünü şöyle) bitirdi: (Bitti.) Bir kimse, evinde Mushaf’ı (Kur’ân’ı) okumaksızın bulundurur; âlimler, eğer onunla hayır ve bereket niyet ederse günahkâr olmaz ve sevap umulur, demişlerdir. Yine bir kimse, fısk meclisinde Allah’ı zikreder; âlimler, eğer o, fâsıkların fıskla meşgul olduğunu, kendisinin ise tesbihle meşgul olduğunu niyet ederse, bu daha faziletli ve daha güzeldir, demişlerdir. Çarşıda tesbih çeken kimse de insanların dünya işleriyle uğraştığını, kendisinin ise tesbih ettiğini niyet ederse (yine böyledir).
الْقَاعِدَةُ الثَّانِيَةُ: الْأُمُورُ بِمَقَاصِدِهَاكَمَا عَلِمْت فِي التُّرُوكِ. وَذَكَرَ قَاضِي خَانَ فِي فَتَاوَاهُإنَّ بَيْعَ الْعَصِيرِ مِمَّنْ يَتَّخِذُهُ خَمْرًا إنْ قَصَدَ بِهِ التِّجَارَةَ فَلَا يَحْرُمُ وَإِنْ قَصَدَ بِهِ لِأَجْلِ التَّخْمِيرِ حَرُمَ وَكَذَا غَرْسُ الْكَرْمِ عَلَى هَذَا (انْتَهَى) .وَعَلَى هَذَا عَصِيرُ الْعِنَبِ بِقَصْدِ الْخَلِّيَّةِ أَوْ الْخَمْرِيَّةِوَالْهَجْرُ فَوْقَ ثَلَاثٍ دَائِرٌ مَعَ الْقَصْدِ، فَإِنْ قَصَدَ هَجْرَ الْمُسْلِمِحَرُمَ وَإِلَّا لَاوَالْإِحْدَادُ لِلْمَرْأَةِ عَلَى مَيِّتٍ غَيْرِ زَوْجِهَا فَوْقَ ثَلَاثٍ دَائِرٌ مَعَ الْقَصْدِ، فَإِنْ قَصَدَتْ تَرْكَ الزِّينَةِ وَالتَّطَيُّبِ لِأَجْلِ الْمَيِّتِ حَرُمَ عَلَيْهَا، وَإِلَّا فَلَا. وَكَذَا قَوْلُهُمْ إنَّ الْمُصَلِّيَإذَا قَرَأَ آيَةً مِنْ الْقُرْآنِ جَوَابًا لِكَلَامٍ بَطُلَتْ صَلَاتُهُ.وَكَذَا إذَا أُخْبِرَ الْمُصَلِّي بِمَا يَسُرُّهُ فَقَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ قَاصِدًا الشُّكْرَ بَطُلَتْ، أَوْ بِمَا يَسُوءُهُ فَقَالَ: لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إلَّا بِاَللَّهِ، أَوْ بِمَوْتِ إنْسَانٍ فَقَالَ: إنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إلَيْهِ رَاجِعُونَ، قَاصِدًا لَهُ بَطَلَتْ صَلَاتُهُ وَكَذَا قَوْلُهُمْ بِكُفْرِهِ إذَا قَرَأَ الْقُرْآنَ فِي مَعْرِضِ كَلَامٍ النَّاسِ، كَمَا إذَا اجْتَمَعُوا فَقَرَأَ {فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا} ، وَكَذَا إذَا قَرَأَ {وَكَأْسًا دِهَاقًا} عِنْدَ رُؤْيَةِ كَأْسٍ.وَلَهُ نَظَائِرُ كَثِيرَةٌ فِي أَلْفَاظِ التَّكْفِيرِ، كُلُّهَا تَرْجِعُ إلَى قَصْدِ الِاسْتِخْفَافِ بِهِوَقَالَ قَاضِي خَانْ: الْفُقَّاعِيُّ إذَا قَالَ عِنْدَ فَتْحِ الْفُقَّاعِ لِلْمُشْتَرِي: صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ: قَالُوا يَكُونُ آثِمًا، وَكَذَا الْحَارِسُ إذَا قَالَ فِي الْحِرَاسَةِ: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ يَعْنِي لِأَجْلِ الْإِعْلَامِ، بِأَنَّهُ مُسْتَيْقِظٌ بِخِلَافِ الْعَالِمِ إذَا قَالَ فِي الْمَجْلِسِ: صَلَّوْا عَلَى النَّبِيِّ.فَإِنَّهُ يُثَابُ عَلَى ذَلِكَوَكَذَا الْقَارِئُ إذَا قَالَ: كَبَّرُوا يُثَابُ.لِأَنَّ الْحَارِسَ وَالْفُقَّاعِيَّ يَأْخُذَانِ بِذَلِكَ أَجْرًا.رَجُلٌ جَاءَ إلَى بَزَّازٍ لِيَشْتَرِيَ مِنْهُ ثَوْبًا فَلَمَّا فَتَحَ الْمَتَاعَ قَالَ: سُبْحَانَ اللَّهِ، أَوْ قَالَ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ.إنْ أَرَادَ بِذَلِكَ إعْلَامَ الْمُشْتَرِي جَوْدَةَ ثِيَابِهِ وَمَتَاعِهِ كُرِهَ (انْتَهَى) وَفِيهَا أَيْضًا إذَا قَالَ الْمُسْلِمُ لِلذِّمِّيِّ: أَطَالَ اللَّهُ بَقَاءَك.قَالُوا إنْ نَوَى بِقَلْبِهِ أَنْ يُطِيلَ اللهُ بَقَاءَهُ.لَعَلَّهُ أَنْ يُسْلِمَ أَوْ يُؤَدِّيَ الْجِزْيَةَ عَنْ ذُلٍّ وَصَغَارٍ لَا بَأْسَ بِهِ لِأَنَّ هَذَا دُعَاءٌ لَهُ إلَى الْإِسْلَامِ أَوْ لِمَنْفَعَةِ الْمُسْلِمِينَ.ثُمَّ قَالَ (انْتَهَى) .رَجُلٌ أَمْسَكَ الْمُصْحَفَ فِي بَيْتِهِ وَلَا يَقْرَأُ قَالُوا إنْ نَوَى بِهِ الْخَيْرَ وَالْبَرَكَةَ لَا يَأْثَمُ وَيُرْجَى لَهُ الثَّوَابُ. ثُمَّ قَالَ: رَجُلٌ يَذْكُرُ اللَّهَ فِي مَجْلِسِ الْفِسْقِ قَالُوا إنْ نَوَى أَنَّ الْفَسَقَةَ يَشْتَغِلُونَ بِالْفِسْقِ وَأَنَا أَشْتَغِلُ بِالتَّسْبِيحِ فَهُوَ أَفْضَلُ وَأَحْسَنُ وَإِنْ سَبَّحَ فِي السُّوقِ نَاوِيًا أَنَّ النَّاسَ يَشْتَغِلُونَ بِأُمُورِ الدُّنْيَا، وَأَنَا أُسَبِّحُ
Allah Teâlâ'yı bu makamda (tesbih etmek) -ki bu, O'nu sadece çarşı-pazar dışında tesbih etmekten daha üstün ve daha güzeldir-. Şayet ibret ve tefekkür kastıyla tesbih ederse bundan dolayı ecir alır; fakat fâsık kişinin fıskını işlediği gerekçesiyle (bunu maksat edinerek) tesbih ederse günahkâr olur.
Sonra (müellif) şöyle buyurdu:
Eğer bir kimse sultana secde ederse; bu secde namaz (ibadet) kastıyla değil de tahiyye (selamlama) ve ta'zîm (saygı gösterme) kastıyla olursa kâfir olmaz. Bunun aslı, meleklere Âdem (a.s.)'e secde etmelerinin emredilmesi ve Yûsuf (a.s.)'ın kardeşlerinin ona secde etmesidir.
Eğer bir kimse öldürülme tehdidiyle krala secde etmeye zorlanırsa; ona bunu ibadet kastıyla yapmasını emrederlerse, küfre zorlanan kimse gibi sabretmek efdaldir. Şayet tahiyye (selamlama) kastıyla ise secde etmek efdaldir. (Söz burada sona erdi.)
Yine (fukahâ) şöyle dediler: Şehvet kastıyla doygunluğun üzerinde yemek haramdır. Fakat oruca güç kazanma veya misafire yoldaşlık (müvâkele) kastıyla yerse bu müstehaptır.
Yine şöyle dediler: Kâfir, kendisine Müslüman birini siper edinirse; Müslüman bir kimse ona atış yapacak olsa, eğer Müslüman'ı öldürme kastı taşıyorsa bu haramdır; eğer kâfiri öldürme kastı taşıyorsa haram değildir.
Sözü uzatma endişesi olmasaydı, “İşler maksatlarına göredir” kâidesini temellendirdiğimize şahitlik eden pek çok fer‘î meseleyi zikrederdik.
Yine (fukahâ) Lukata (buluntu mal) bölümünde şöyle dediler: Bir kimse buluntu malı geri verme niyetiyle alırsa, onu yerden kaldırması helâldir. Eğer onu kendisi için alma niyetiyle alırsa, gâsıb (gasbeden) olur ve günahkâr olur.
Tatarhâniyye'de, Hazz ve İbâha (Yasaklık ve Mübahlık) bahsinde şöyle geçer: Bir kimse (içinde) kitabı yastık edinirse; eğer (kitabı) koruma kastı taşıyorsa mekruh olmaz; aksi takdirde mekruhtur.
Yine bir kimse mescide (ağaç) dikerse; eğer gölgelenme kastı taşıyorsa mekruh olmaz; eğer başka bir menfaat kastı taşıyorsa mekruhtur.
Allah Teâlâ'nın adını paraların üzerine yazmak; eğer (bu yazı ile) alamet (işaret) kastı güdülüyorsa mekruh olmaz; fakat (bu iş) hafife alma (tehâvün) kastıyla yapılırsa mekruhtur.
İçinde Mushaf bulunan bir çuvalın üzerine oturmak; eğer (Mushaf'ı) koruma kastı taşıyorsa mekruh olmaz; aksi takdirde mekruhtur.
Sonra bil ki, şu iki kâideyi (kapsayan) söz, niyet üzerine cereyan eder. Bu bapta on tane mesele (mebhas) vardır:
Birincisi: Niyetin hakikatinin beyanı.
İkincisi: Niyetin ne için meşru kılındığının beyanı.
Üçüncüsü: Niyet edilenin (menviyy) tayini ve tayin edilmemesinin beyanı.
Dördüncüsü: Niyet edilenin (menviyy) farziyyet ve nafilelik ile edâ ve kazâ vasıflarına taalluk eden beyanı.
Beşincisi: Niyette ihlâsın beyanı.
Altıncısı: Tek bir niyetle iki ibadet arasında cem‘ (birleştirme) yapmanın beyanı.
Yedincisi: Niyetin vaktinin beyanı.
Sekizincisi: Niyetin devamının şart olmadığının beyanı; bu başlık altında niyetin her bir rükündeki hükmü yer alır.
Dokuzuncusu: Niyetin mahallinin beyanı.
Onuncusu: Niyetin şartlarının beyanı.
Birinci Mesele (Niyetin Hakikatinin Beyanı):
Niyet, lügatte kast (kasdetmek) demektir. Nitekim Kâmûs'ta şöyle geçer: “Neve’ş-şey’e yenvîhi niyyeten (şeddeli ve hafif okunur): Onu kasdetti.”
Şer‘î (ıstılahî) manası ise, Telvîh'te zikredildiği üzere: Fiilin işlenmesinde Allah Teâlâ'ya itaat ve takarrub (yakınlaşma) kastıdır.
اللَّهَ تَعَالَى فِي هَذَا الْمَوْضِعِ، فَهُوَ أَفْضَلُ وَأَحْسَنُ مِنْ أَنْ يُسَبِّحَ وَحْدَهُ فِي غَيْرِ السُّوقِ.وَإِنْ سَبَّحَ عَلَى وَجْهِ الِاعْتِبَارِ يُؤْجَرُ عَلَى ذَلِكَ، وَإِنْ سَبَّحَ عَلَى أَنَّ الْفَاسِقَ يَعْمَلُ الْفِسْقَ كَانَ آثِمًا.ثُمَّ قَالَ:إنْ سَجَدَ لِلسُّلْطَانِ فَإِنْ كَانَ قَصْدُهُ التَّحِيَّةَ وَالتَّعْظِيمَ دُونَ الصَّلَاة لَا يَكْفُرُ.أَصْلُهُ أَمْرُ الْمَلَائِكَةَ بِالسُّجُودِ لِآدَمَ وَسُجُودُ إخْوَةِ يُوسُفَ عليه السلاموَلَوْ أُكْرِهَ عَلَى السُّجُودِ لِلْمَلِكِ بِالْقَتْلِ فَإِنْ أَمَرُوهُ بِهِ عَلَى وَجْهِ الْعِبَادَةِفَالْأَفْضَلُ الصَّبْرُ، كَمَنْ أُكْرِهَ عَلَى الْكُفْرِ وَإِنْ كَانَ لِلتَّحِيَّةِ فَالْأَفْضَلُ السُّجُودُ (انْتَهَى)وَقَالُوا: الْأَكْلُ فَوْقَ الشِّبَعِ حَرَامٌ بِقَصْدِ الشَّهْوَةِ وَإِنْ قَصَدَ بِهِ التَّقَوِّي عَلَى الصَّوْمِ أَوْ مُؤَاكَلَةَ الضَّيْفِ فَمُسْتَحَبٌّوَقَالُوا: الْكَافِرُ إذَا تَتَرَّسَ بِمُسْلِمٍ فَإِنْ رَمَاهُ مُسْلِمٌ فَإِنْ قَصَدَ قَتْلَ الْمُسْلِمِ حَرُمَ، وَإِنْ قَصَدَ قَتْلَ الْكَافِرِ لَا.وَلَوْلَا خَوْفُ الْإِطَالَةِ لَأَوْرَدْنَا فُرُوعًا كَثِيرَةً شَاهِدَةً لِمَا أَسَّسْنَاهُ مِنْ الْقَاعِدَةِ وَهِيَ الْأُمُورُ بِمَقَاصِدِهَا.وَقَالُوا فِي بَابِ اللُّقَطَةِ؛ إنْ أَخَذَهَا بِنِيَّةِ رَدِّهَا حَلَّ رَفْعُهَا وَإِنْ أَخَذَهَا بِنِيَّةِ نَفْسِهِ كَانَ غَاصِبًا آثِمًاوَفِي التَّتَارْخَانِيَّة مِنْ الْحَظْرِ وَالْإِبَاحَةِ: إذَا تَوَسَّدَ الْكِتَابَ فَإِنْ قَصَدَ الْحِفْظَ لَا يُكْرَهُ وَإِلَّا كُرِهَوَإِنْ غَرَسَ فِي الْمَسْجِدِ فَإِنْ قَصَدَ الظِّلَّ لَا يُكْرَهُ وَإِنْ قَصَدَ مَنْفَعَةً أُخْرَى يُكْرَهُ. وَكِتَابَةُ اسْمِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى الدَّرَاهِمِ، وَإِنْ كَانَ يُقْصَدُ الْعَلَامَةُ لَا يُكْرَهُ وَلِلتَّهَاوُنِ يُكْرَهُوَالْجُلُوسُ عَلَى جَوَالِقَ فِيهِ مُصْحَفٌ، إنْ قَصَدَ الْحِفْظَ لَا يُكْرَهُ وَإِلَّا يُكْرَهُ.ثُمَّ اعْلَمْ أَنَّ هَاتَيْنِ الْقَاعِدَتَيْنِ يَشْمَلُهُمَا الْكَلَامُ عَلَى النِّيَّةِ.وَفِيهَا مَبَاحِثُ عَشَرَةُ:الْأَوَّلُ فِي بَيَانِ حَقِيقَتِهَاالثَّانِي فِي بَيَانِ مَا شُرِعَتْ لِأَجْلِهِالثَّالِثُ فِي بَيَانِ تَعْيِينِ الْمَنْوِيِّ وَعَدَمِ تَعْيِينِهِالرَّابِعُ فِي بَيَانِ التَّعَرُّضِ لِصِفَةِ الْمَنْوِيِّ مِنْ الْفَرْضِيَّةِ وَالنَّفْلِيَّةِ وَالْأَدَاءِ وَالْقَضَاءِالْخَامِسُ فِي بَيَانِ الْإِخْلَاصِ فِيهَاالسَّادِسُ فِي بَيَانِ الْجَمْعِ بَيْنَ عِبَادَتَيْنِ بِنِيَّةٍ وَاحِدَةٍالسَّابِعُ فِي بَيَانِ وَقْتِهَاالثَّامِنُ فِي بَيَانِ عَدَمِ اشْتِرَاطِ اسْتِمْرَارِهَا وَفِيهِ حُكْمُهَا فِي كُلِّ رُكْنٍ مِنْ الْأَرْكَانِالتَّاسِعُ فِي مَحِلِّهَاالْعَاشِرُ فِي شُرُوطِهَا.أَمَّا الْأَوَّلُ: (في بيان حقيقة النية)فَهِيَ، فِي اللُّغَةِ، الْقَصْدُ.كَمَا فِي الْقَامُوسِ نَوَى الشَّيْءَ يَنْوِيهِ نِيَّةًمُشَدَّدَةٌ وَتُخَفَّفُ قَصَدَهُ.وَفِي الشَّرْعِ كَمَا فِي التَّلْوِيحِ قَصْدُ الطَّاعَةِ وَالتَّقَرُّبِ إلَى اللَّهِ تَعَالَى فِي إيجَادِ الْفِعْلِ.
Niyetin, terkler hakkında vârid olmaması gerekir. Zira daha önce arz ettiğimiz üzere, ancak terk bir el çekme (kef) hâline geldiğinde –ki bu bir fiildir– ve nehiyde mükellef olunan şey de işte bu (nehyedileni yapmama fiili)dir; yokluk (adem) mânâsındaki terk değildir. Çünkü yokluk, kulun kudreti dâhilinde değildir. Nitekim et-Tahrîr'de de böyledir. Kādî el-Beydâvî niyeti şer‘an şöyle tarif etmiştir: "Allah Teâlâ'nın rızâsını gözeterek ve O'nun hükmüne ittiba‘ ederek fiile yönelen iradedir." Lügatte ise kalbin, bir menfaat celbetme veya bir zararı defetme maksadına –hâlen veya âkıbeten– uygun gördüğü şeye yönelmesidir.
İkincisi: Niyetin hangi sebeple meşrû kılındığının beyanı hakkındadır.
Âlimler dediler ki: Niyetten maksat, ibadetleri âdetlerden ve bazı ibadetleri de diğer bazı ibadetlerden ayırt etmektir. Nitekim en-Nihâye ve Fethu'l-Kadîr'de de böyledir. Mesela iftarı bozan şeylerden uzak durmak (imsak) kimi zaman perhiz veya tedavi maksadıyla olabilir; yahut ona ihtiyaç duyulmadığı için olabilir. Mescitte oturmak kimi zaman istirahat için, kimi zaman da kurbet niyetiyle olabilir. Mal vermek kimi zaman hibe veya dünyevî bir gaye için, kimi zaman da kurbet niyetiyle –zekât veya sadaka olarak– olabilir. Hayvan kesmek yemek için olursa mubah veya mendup olur; kurban (udhiyye) için olursa ibadet olur; bir emirin gelişi sebebiyle olursa –bir görüşe göre– haram hatta küfür olur. Daha sonra Allah Teâlâ'ya yaklaşma, farz, nafile ve vacip ile olur. İşte niyet, bunların birbirinden ayırt edilmesi için meşrû kılınmıştır.
Bunun üzerine şu fer‘î meseleler ortaya çıkar: İbadet olmayan veya başkasıyla karışma ihtimali bulunmayan şeylerde niyet şart koşulmaz. Daha önce geçtiği üzere Allah Teâlâ'ya iman, marifet, havf, recâ, niyetin kendisi, Kur'an tilâveti ve ezkâr gibi. Zira bunlar zaten temeyyüz etmiştir, başkalarıyla karışmaz. İman dışındakilerin bu hükme dâhil olduğunu açıkça görmedim; ancak bu, hakkında açık nass bulunan imana kıyasen tahrîc edilebilir. Sonra İbn Vehbân'ın el-Manzûme Şerhi'nde şöyle dediğini gördüm: "Yalnızca ibadet olabilen şey niyete ihtiyaç duymaz." Yine niyetin niyete ihtiyaç duymadığını da zikretmiştir. el-Aynî, Sahîh-i Buhârî Şerhi'nde tilâvetin, ezkârın ve ezanın niyete ihtiyaç duymadığı hususunda icmâ nakletmiştir.
Üçüncüsü: Niyet edilen şeyin tayini ve tayin edilmemesinin beyanı hakkındadır.
Bizim mezhebimize göre asıl olan, niyet edilenin ibadetlerden olup olmadığına bakmaktır. Eğer ibadet ise ve vaktin mânâsı, edâ için bir zaman dilimi olup onu ve başkasını kapsıyorsa, o zaman tayin şarttır. Namaz gibi: Öğle namazını niyet etmesi gibi. Eğer onu günle kayıtlarsa "bugünün öğlesi" diyerek vakit çıktıktan sonra dahi olsa sahih olur; yahut "vaktin öğlesi" diye kayıtlarsa ve vakit henüz çıkmamışsa yine sahih olur. Vakit çıkmış ve bunu unutmuş ise sahih kavle göre bu niyet ona kifayet etmez. "Vaktin farzı" tabiri de –Cuma namazı müstesna– öğle namazı gibidir. Zira Cuma, asıl değil bedeldir; meğer ki kişinin itikadı onun vaktin farzı olduğu yönünde ola. "Yalnızca öğle namazı" diye niyet ederse bu hususta ihtilaf edilmiştir; en sahih kavil ise cevazdır. Âlimler dediler ki: Namazda tayinin alâmeti, kişiye "Hangi namazı kılıyorsun?" diye sorulduğunda tereddüt etmeksizin cevap verebilecek durumda olmasıdır. Vakit ise bir ölçü (mi‘yâr) mesabesinde ise...
وَلَا يَرِدُ عَلَيْهِ النِّيَّةَ فِي التُّرُوكِ لِأَنَّهُ كَمَا قَدَّمْنَاهُ لَا يَتَقَرَّبُ بِهَا إلَّا إذَا صَارَ التَّرْكُ كَفًّا وَهُوَ فِعْلٌ وَهُوَ الْمُكَلَّفُ بِهِ فِي النَّهْي لَا التَّرْكِ بِمَعْنَى الْعَدَمِ لِأَنَّهُ لَيْسَ دَاخِلًا تَحْتَ الْقُدْرَةِ لِلْعَبْدِ كَمَا فِي التَّحْرِيرِ وَعَرَّفَهَا الْقَاضِي الْبَيْضَاوِيُّ بِأَنَّهَا شَرْعًا الْإِرَادَةُ الْمُتَوَجِّهَةُ نَحْوَ الْفِعْلِ ابْتِغَاءً لِوَجْهِ اللَّهِ تَعَالَى وَامْتِثَالًا لِحُكْمِهِ.وَلُغَةً انْبِعَاثُ الْقَلْبِ نَحْوَ مَا يَرَاهُ مُوَافِقًا لِغَرَضٍ مِنْ جَلْبِ نَفْعٍ أَوْ دَفْعِ ضَرٍّ حَالًا أَوْ مَآلًا الثَّانِي: فِي بَيَانِ مَا شُرِعَتْ لِأَجْلِهِقَالُوا الْمَقْصُودُ مِنْهَا تَمْيِيزُ الْعِبَادَاتِ مِنْ الْعَادَاتِ وَتَمْيِيزُ بَعْضِ الْعِبَادَاتِ عَنْ بَعْضٍ كَمَا فِي النِّهَايَةِ وَفَتْحِ الْقَدِيرِ كَالْإِمْسَاكِ عَنْ الْمُفْطِرَاتِ.قَدْ يَكُونُ حِمْيَةً أَوْ تَدَاوِيًاأَوْ لِعَدَمِ الْحَاجَةِ إلَيْهِ وَالْجُلُوسُ فِي الْمَسْجِدِ قَدْ يَكُونُ لِلِاسْتِرَاحَةِ وَقَدْ يَكُونُ قُرْبَةً.وَدَفْعُ الْمَالِ قَدْ يَكُونُ هِبَةً أَوْ لِغَرَضٍ دُنْيَوِيٍّ وَقَدْ يَكُونُ قُرْبَةً، زَكَاةً أَوْ صَدَقَةً وَالذَّبْحُ قَدْ يَكُونُ لِأَكْلٍ فَيَكُونُ مُبَاحًاأَوْ مَنْدُوبًاأَوْ لِلْأُضْحِيَّةِ فَيَكُونُ عِبَادَةً أَوْ لِقُدُومِ أَمِيرٍ فَيَكُونُ حَرَامًا أَوْ كُفْرًا عَلَى قَوْلٍ ثُمَّ التَّقَرُّبُ إلَى اللَّهِ تَعَالَى يَكُونُ بِالْفَرْضِ وَالنَّفَلِ وَالْوَاجِبِ.فَشُرِعَتْ لِتَمْيِيزِ بَعْضِهَا عَنْ بَعْضٍفَتَفَرَّعَ عَلَى ذَلِكَ أَنَّ مَا لَا يَكُونُ عِبَادَةً أَوْ مَا لَا يَلْتَبِسُ بِغَيْرِهِ لَا تُشْتَرَطُ فِيهِ كَالْإِيمَانِ بِاَللَّهِ تَعَالَى كَمَا قَدَّمْنَاهُ وَالْمَعْرِفَةِ وَالْخَوْفِ وَالرَّجَاءِ وَالنِّيَّةِ وَقِرَاءَةِ الْقُرْآنِوَالْأَذْكَارِ لِأَنَّهَا مُتَمَيِّزَةٌ لَا تَلْتَبِسُ بِغَيْرِهَاوَمَا عَدَا الْإِيمَانَ لَمْ أَرَهُ صَرِيحًا وَلَكِنَّهُ يُخَرَّجُ عَلَى الْإِيمَانِ الْمُصَرَّحِ بِهِ ثُمَّ رَأَيْت ابْنَ وَهْبَانَ فِي شَرْحِ الْمَنْظُومَةِ قَالَ إنَّ مَا لَا يَكُونُ إلَّا عِبَادَةً لَا يَحْتَاجُ إلَى النِّيَّةِ، وَذَكَرَ أَيْضًا أَنَّ النِّيَّةَ لَا تَحْتَاجُ إلَى نِيَّةٍوَنَقَلَ الْعَيْنِيُّ فِي شَرْحِ الْبُخَارِيِّ الْإِجْمَاعَ عَلَى أَنَّ التِّلَاوَةَ وَالْأَذْكَارَ وَالْآذَانَ لَا تَحْتَاجُ إلَى النِّيَّةِ الثَّالِثُ فِي بَيَانِ تَعْيِينِ الْمَنْوِيِّ وَعَدَمِهِالْأَصْلُ عِنْدَنَا أَنَّ الْمَنْوِيَّ أَنْ يَكُونَ مِنْ الْعِبَادَاتِ أَوْ لَا فَإِنْ كَانَ عِبَادَةً فَإِنْ كَانَ وَقْتُهَا ظَرْفًا لِلْمُؤَدِّي بِمَعْنَى أَنَّهُ يَسَعَهُ وَغَيْرَهُفَلَا بُدَّ مِنْ التَّعْيِينِ كَالصَّلَاةِ كَأَنْ يَنْوِيَ الظُّهْرَ فَإِنْ قَرَنَهُ بِالْيَوْمِ كَظُهْرِ الْيَوْمِ صَحَّ وَإِنْ خَرَجَ الْوَقْتُأَوْ بِالْوَقْتِ وَلَمْ يَكُنْ خَرَجَ الْوَقْتُ.فَإِنْ خَرَجَ وَنَسِيَهُ لَا يُجْزِيهِ فِي الصَّحِيحِ وَفَرْضُ الْوَقْتِ كَظُهْرِ الْوَقْتِ إلَّا فِي الْجُمُعَةِ فَإِنَّهَا بَدَلٌ لَا أَصْلٌإلَّا أَنْ يَكُونَ اعْتِقَادَهُ أَنَّهَا فَرْضُ الْوَقْتِ فَإِنْ نَوَى الظُّهْرَ لَا غَيْرَ اُخْتُلِفَ فِيهِ.وَالْأَصَحُّ الْجَوَازُ قَالُوا وَعَلَامَةُ التَّعْيِينِ لِلصَّلَاةِ أَنْ نَكُونَ بِحَيْثُ لَوْ سُئِلَ أَيُّ صَلَاةٍ تُصَلِّي يُمْكِنُهُ أَنْ يُجِيبَ بِلَا تَأَمُّلٍوَإِنْ كَانَ وَقْتُهَا مِعْيَارًا
Onun dışındakine yer vermemesi anlamındadır; Ramazan günündeki oruç gibi. Zira oruçlu kimse sıhhatli ve mukim ise ta'yin şart değildir. Mutlak niyetle, nafile niyetiyle ve başka bir vacip niyetiyle sahih olur; çünkü mütayyinde (zaten belirlenmiş olan şeyde) ta'yin lâgıvdır (anlamsızdır). Hasta ise bu konuda iki rivayet vardır. Sahih olan, ister başka bir vacip isterse nafile niyet etsin, Ramazan adına vaki olmasıdır (geçerli olmasıdır). Müsafire gelince, eğer başka bir vacip adına niyet ederse, niyet ettiği şey adına vaki olur, Ramazan adına değil. Nafilede iki rivayet vardır. Sahih olan, Ramazan adına vaki olmasıdır. Vakti müşkil (karmaşık) ise, hac vakti gibi, mikyasa (ölçüye) benzer; zira senede ancak bir hac sahih olur. Zarf (kap) ise, fiillerinin vaktini tamamen kaplamaması itibarıyladır; mikyasiyyet (ölçü niteliği) açısından mutlak niyetle isabet edilir. Nafile niyet ederse, zarfiye açısından niyet ettiği şey adına vaki olur. Namazda vaktin darlığı sebebiyle ta'yin düşmez; çünkü genişlik (se'a) bakidir. Yani nafile olarak başlasa sahih olur anlamındadır. Haram olsa dahi vaktin cüzlerinden hiçbir kısmı kulun sözle ta'yini ile taayyün etmez; ancak fiili ile taayyün eder. Yeminini bozan kimse gibi, keffaretin haslelerinden (çeşitlerinden) hiçbiri fiilinin içinde olmadıkça taayyün etmez. Bu, eda hakkındadır. Kazaya gelince, namaz, oruç veya hacda ta'yin mutlaka gereklidir. Fâiteler (kaza namazları/oruçları) çok olursa, aynı cinsten birleşik farzları ayırt etmek için ta'yinin şart koşulmasında ihtilaf ettiler. En sahih olan, üzerinde Ramazan'dan bir günün kazası bulunup da bir gün o Ramazan adına niyet ederek oruç tutsa fakat filan gün adına olduğunu belirtmese, caiz olmasıdır. İki Ramazan'da, filan sene Ramazanı adına oruçlu olduğunu belirtmedikçe caiz olmaz. Namaz kazasına gelince, namazı ve gününü belirtmedikçe caiz olmaz; filan günün öğle namazını belirterek. Üzerindeki ilk öğle namazını veya son öğle namazını niyet etse caiz olur. Bu, fâite vakitleri bilmeyen, bunlar kendisine müteşabih olan (karışan) veya kendine kolaylık sağlamak isteyen kimse için halistir (kurtuluş yoludur). Muhît'te zikredildiğine göre, namazda ta'yin niyeti, vacibin farklı ve çok olması itibarıyla değil, tertibe riayetin kendisine vacip olması itibarıyla şart koşulmuştur. Tertibe riayet ancak ta'yin niyetiyle mümkündür. Öyle ki fâitelerin çokluğu sebebiyle tertip düşse, sadece öğle niyeti ona yeter, başkası değil. Bu müşkildir (sorunludur). Kâdî Hân ve diğerleri gibi ashabımızın zikrettiği bunun hilafınadır ve mu'temed olan da budur. Tebyîn'de de böyledir. Teyemmüm hakkında dediler ki: Hades ile cünüplük arasında ayırım caiz değildir. Öyle ki cünüp kimse abdeste niyet ederek teyemmüm etse, Hassâf'ın hilafına caizdir. İkisi için de aynı sıfat üzere vaki olduğu için niyetle ayırt edilir; farz namaz gibi. Dediler ki: Bu sahih değildir; çünkü ona olan ihtiyaç taharet olarak vaki olması içindir, taharet olarak vaki olunca onunla dilediğini eda etmesi caiz olur; zira şartların varlığına riayet edilir, başkasına değil. Görmez misin ki, ikindi namazı için teyemmüm etse, onunla başka bir namaz kılması caizdir.
لَهَا بِمَعْنَى أَنَّهُ لَا يَتَّسِعُ غَيْرَهَا كَالصَّوْمِ فِي يَوْمِ رَمَضَانَ فَإِنَّ التَّعْيِينَ لَيْسَ بِشَرْطٍ إنْ كَانَ الصَّائِمُ صَحِيحًا مُقِيمًا فَيَصِحُّ بِمُطْلَقِ النِّيَّةِ وَنِيَّةِ النَّفْلِ وَوَاجِبٌ آخَرُ لِأَنَّ التَّعْيِينَ فِي الْمُتَعَيَّنِ لَغْوٌ وَإِنْ كَانَ مَرِيضًا فَفِيهِ رِوَايَتَانِ وَالصَّحِيحُ وُقُوعُهُ عَنْ رَمَضَانَ سَوَاءٌ نَوَى وَاجِبًا آخَرَ أَوْ نَفْلًا وَأَمَّا الْمُسَافِرُ فَإِنْ نَوَى عَنْ وَاجِبٍ آخَرَ وَقَعَ عَمَّا نَوَاهُ لَا عَنْ رَمَضَانَ.وَفِي النَّفْلِ رِوَايَتَانِ.وَالصَّحِيحُ وُقُوعُهُ عَنْ رَمَضَانَوَإِنْ كَانَ وَقْتُهَا مُشْكِلًا كَوَقْتِ الْحَجِّ يُشْبِهُ الْمِعْيَارَ بِاعْتِبَارِ أَنَّهُ لَا يَصِحُّ فِي السَّنَةِ إلَّا حَجَّةً وَاحِدَةً.وَالظَّرْفُ بِاعْتِبَارِ أَنَّ أَفْعَالَهُ لَا تَسْتَغْرِقُ وَقْتَهُ فَيُصَابُ بِمُطْلَقِ النِّيَّةِ نَظَرًا إلَى الْمِعْيَارِيَّةِ.وَإِنْ نَوَى نَفْلًا وَقَعَ عَمَّا نَوَى نَظَرًا إلَى الظَّرْفِيَّةِ وَلَا يَسْقُطُ التَّعْيِينُ فِي الصَّلَاةِ لِضِيقِ الْوَقْتِ لِأَنَّ السَّعَةَ بَاقِيَةٌ؛ بِمَعْنَى أَنَّهُ لَوْ شَرَعَ مُتَنَفِّلًا صَحَّ.وَإِنْ كَانَ حَرَامًا وَلَا يَتَعَيَّنُ جُزْءٌ مِنْ أَجْزَاءِ الْوَقْتِ بِتَعْيِينِ الْعَبْدِ قَوْلًا وَإِنَّمَايَتَعَيَّنُ بِفِعْلِهِ كَالْحَانِثِ فِي الْيَمِينِ لَا يَتَعَيَّنُ وَاحِدٌ مِنْ خِصَالِ الْكَفَّارَةِ إلَّا فِي ضِمْنِ فِعْلِهِ هَذَا فِي الْأَدَاءِ؛وَأَمَّا فِي الْقَضَاءِ فَلَا بُدَّ مِنْ التَّعْيِينِ صَلَاةً وَصَوْمًاأَوْ حَجًّا وَأَمَّا إنْ كَثُرَتْ الْفَوَائِتُ فَاخْتَلَفُوا فِي اشْتِرَاطِ التَّعْيِينِ لِتَمْيِيزِ الْفُرُوضِ الْمُتَّحِدَةِ مِنْ جِنْسٍ وَاحِدٍ وَالْأَصَحُّ أَنَّهُ إنْ كَانَ عَلَيْهِ قَضَاءُ يَوْمٍ مِنْ رَمَضَانَ وَاحِدٍ فَصَامَ يَوْمًا نَاوِيًا عَنْهُ وَلَكِنْ لَمْ يُعَيِّنْ أَنَّهُ عَنْ يَوْمِ كَذَا فَإِنَّهُ يَجُوزُ،وَلَا يَجُوزُ فِي رَمَضَانَيْنِ مَا لَمْ يُعَيِّنْ أَنَّهُ صَائِمٌ عَنْ رَمَضَانَ سَنَةَ كَذَا وَأَمَّا قَضَاءُ الصَّلَاةِ فَلَا يَجُوزُ مَا لَمْ يُعَيِّنْ الصَّلَاةَ وَيَوْمَهَابِأَنْ يُعَيِّنَ ظُهْرَ يَوْمِ كَذَاوَلَوْ نَوَى أَوَّلَ ظُهْرٍ عَلَيْهِ أَوْ آخِرَ ظُهْرٍ عَلَيْهِ جَازَ وَهَذَا هُوَ الْمَخْلَصُ لِمَنْ لَمْ يَعْرِفْ الْأَوْقَاتَ الْفَائِتَةَ أَوْ اشْتَبَهَتْ عَلَيْهِأَوْ أَرَادَ التَّسْهِيلَ عَلَى نَفْسِهِ.وَذُكِرَ فِي الْمُحِيطِ أَنَّ نِيَّةَ التَّعْيِينِ فِي الصَّلَاةِ لَمْ تُشْتَرَطْ بِاعْتِبَارِ أَنَّ الْوَاجِبَ مُخْتَلِفٌ مُتَعَدِّدٌ بَلْ بِاعْتِبَارِ أَنَّ مُرَاعَاةَ التَّرْتِيبِ وَاجِبٌ عَلَيْهِ وَلَا يُمْكِنُهُ مُرَاعَاةُ التَّرْتِيبِ إلَّا بِنِيَّةِ التَّعْيِينِ حَتَّى لَوْ سَقَطَ التَّرْتِيبُ بِكَثْرَةِ الْفَوَائِتِ تَكْفِيهِ نِيَّةُ الظُّهْرِ لَا غَيْرُوَهَذَا مُشْكِلٌ وَمَا ذَكَرَهُ أَصْحَابُنَا كَقَاضِي خَانْ وَغَيْرُهُ خِلَافَهُ وَهُوَ الْمُعْتَمَدُ.كَذَا فِي التَّبْيِينِوَقَالُوا فِي التَّيَمُّمِ لَا يَجُوزُ التَّمْيِيزُ بَيْنَ الْحَدَثِ وَالْجَنَابَةِ حَتَّى لَوْ تَيَمَّمَ الْجُنُبُ يُرِيدُ بِهِ الْوُضُوءَ جَازَ خِلَافًا لِلْخَصَّافِ لِكَوْنِهِ يَقَعُ لَهُمَا عَلَى صِفَةٍ وَاحِدَةٍ فَيُمَيَّزُ بِالنِّيَّةِ كَالصَّلَاةِ الْمَفْرُوضَةِ.قَالُوا وَلَيْسَ بِصَحِيحٍ لِأَنَّ الْحَاجَةَ إلَيْهَا لِيَقَعَ طَهَارَةً وَإِذَا وَقَعَ طَهَارَةً جَازَ أَنْ يُؤَدِّيَ بِهِ مَا شَاءَ لِأَنَّ الشُّرُوطَ يُرَاعَى وُجُودُهَا لَا غَيْرُ.أَلَا تَرَى أَنَّهُ لَوْ تَيَمَّمَ لِلْعَصْرِ جَازَ لَهُ أَنْ يُصَلِّيَ بِهِ غَيْرُهُ.
Bu araştırmadaki kâide (düstur) şudur: Ta'yin (belirleme), cinsleri birbirinden ayırmak içindir. Tek bir cins içinde ta'yin yapmak lâğvdır (hükümsüzdür); zira faydası yoktur. Fiil (tasarruf), eğer mahalline rastlamazsa lâğv olur. Cinsin farklılığı, sebebin farklılığı ile bilinir. Namazın tamamı (bütün namazlar) farklı cinstendir; hatta iki güne ait iki öğle namazı veya iki güne ait iki ikindi namazı dahi (böyledir). Ramazan günleri bunun aksinedir; çünkü onları Ramazan ayına şahit olmak (şuhûdü'ş-şehr) birleştirir. Bunun üzerine şu fer'î mesele ortaya çıkar: Şayet bir kimsenin üzerinde belirli bir günün kazası bulunsa da o, başka bir günün niyetiyle oruç tutsa; veya üzerinde iki veya daha fazla günün kazası bulunsa da iki veya daha fazla günün kazasına karşılık tek bir gün oruç tutsa, (caiz olmaz). Ancak iki Ramazan (ayı) için niyet etmesi halinde (durum) farklıdır; bu durumda caiz olmaz, çünkü (bu iki Ramazan'ın) sebebi farklıdır. Tıpkı bir kimsenin iki öğle namazına veya öğle namazına karşılık ikindi namazına niyet etmesi yahut üzerinde Perşembe gününün öğle namazı bulunduğu halde Cumartesi gününün öğle namazına niyet etmesi gibi. Bu esasa göre, keffâretlerin edasında tek bir cins içinde ta'yine ihtiyaç yoktur; ta'yin yapsa bile lâğv olur. Farklı cinslerde ise ta'yin zorunludur; nitekim kitabımız Şerhu'l-Kenz'de zıhâr bahsinde tahkik ettiğimiz gibi. Zekâta gelince, âlimler demişlerdir ki: Eğer bir kimse iki yüz siyah dirhem karşılığında beş siyah (dirhem) peşin verse, sonra o siyah dirhemler (hepsi) sene dolmadan helâk olsa ve yanında başka bir nisab bulunsa, peşin verilen (bu beş dirhem) kalan (malın zekâtı) yerine geçer. Fethu'l-Kadîr'de oruç bahsinde denilmiştir: Bir kimseye aynı Ramazan'dan iki günün kazası vâcib olsa, en iyisi bu Ramazan'dan kazâ etmesi gereken ilk günü niyet etmesidir; ta'yin etmese de caizdir. Yine iki farklı Ramazan'dan (kazâ) olması halinde de muhtâr görüşe göre aynıdır. Hatta sadece kazâ niyeti edip başka bir şey niyet etmese bile caizdir. Eğer bir kimseye (Ramazan'da) iftar etmenin keffâreti vâcib olsa, o da altmış bir gün oruç tutarak kazâ ve keffâreti (birlikte) niyet etse ve kazâ gününü ta'yin etmese, caizdir. el-Hâniyye'de denilmiştir: Bir kimse iki maldan birinin zekâtını peşin verse, sonra peşin vermiş olduğu (mal) sene dolmadan elinden çıksa (istihkak), peşin verdiği kalan malın (zekâtı) yerine geçmez. Aynı şekilde sene dolduktan sonra elinden çıksa da (böyledir). Çünkü istihkak durumunda, (kişi) mülkiyetinde olmayan bir şey için peşin ödeme yapmıştır; bu sebeple peşin ödeme bâtıl olur. Yine aynı eserde: Bir kimsenin beş tane yüklü (hamile) devesi bulunsa, o da bunlar ve karınlarındakiler için iki koyun peşin verse, sonra bu beş deve sene dolmadan (bir başkası tarafından) istihkak edilse, peşin verdiği (koyunlar) onun yerine geçer. Ancak ikinci yılda doğacak yavrular için peşin verirse caiz olmaz. Bütün bunlar farzlar ve vâcipler hakkındadır. Nezredilen (adak), İmam Ebû Hanîfe'nin kavline göre vitir namazı, sahih kavle göre bayram namazı, muhtâr görüşe göre tavaf namazı da böyledir. (Kişi) vitir namazına niyet eder, 'vâcib vitir' demez; çünkü vitrin vâcip olup olmadığında ihtilâf vardır. Cenaze namazında ise 'Allah Teâlâ için namaz ve ölü için dua'ya niyet eder. Tilâvet secdesinde, hangi tilâvet için secde etmişse onun ta'yini lâzım gelmez; nitekim el-Kunye'de böyledir. Nâfilelere gelince, ashabımız (Hanefî âlimleri) onların mutlak niyetle sahih olacağında ittifak etmişlerdir. Sünnet-i revâtibe gelince, onlarda ta'yin şart mıdır diye ihtilâf etmişlerdir. Sahih ve mu'temed olan, ta'yinin şart olmadığıdır; çünkü bunlar nafile niyetiyle ve mutlak niyetle sahih olurlar.
الضَّابِطُ فِي هَذَا الْبَحْثِ: التَّعْيِينُ لِتَمْيِيزِ الْأَجْنَاسِفَنِيَّةُ التَّعْيِينِ فِي الْجِنْسِ الْوَاحِدِ لَغْوٌ؛ لِعَدَمِ الْفَائِدَةِ.وَالتَّصَرُّفُ إذَا لَمْ يُصَادِفْ مَحَلَّهُ كَانَ لَغْوًاوَيُعْرَفُ اخْتِلَافُ الْجِنْسِ بِاخْتِلَافِ السَّبَبِ وَالصَّلَاةُ كُلُّهَا مِنْ قَبِيلِ الْمُخْتَلِفِ حَتَّى الظُّهْرَيْنِ مِنْ يَوْمَيْنِ أَوْ الْعَصْرَيْنِ مِنْ يَوْمَيْنِ بِخِلَافِ أَيَّامِ رَمَضَانَفَإِنَّهُ يَجْمَعُهَا شُهُودُ الشَّهْرِ فَتَفَرَّعَ عَلَى ذَلِكَ أَنَّهُ لَوْ كَانَ عَلَيْهِ قَضَاءُ يَوْمٍ بِعَيْنِهِفَصَامَ بِنِيَّةِ يَوْمٍ آخَرَأَوْ كَانَ عَلَيْهِ قَضَاءُ صَوْمِ يَوْمَيْنِ أَوْ أَكْثَرَ فَصَامَ يَوْمًا عَنْ قَضَاءِ صَوْمِ يَوْمَيْنِ أَوْ أَكْثَرَ بِخِلَافِ مَا إذَا نَوَى عَنْ رَمَضَانَيْنِ حَيْثُ لَا يَجُوزُ لِاخْتِلَافِ السَّبَبِ كَمَا إذَا نَوَى ظُهْرَيْنِ أَوْ ظُهْرًا عَنْ عَصْرٍ أَوْ نَوَى ظُهْرَ يَوْمِ السَّبْتِ وَعَلَيْهِ ظُهْرُ يَوْمِ الْخَمِيسِوَعَلَى هَذَا أَدَاءُ الْكَفَّارَاتِ لَا يُحْتَاجُ فِيهِ إلَى التَّعْيِينِ فِي جِنْسٍ وَاحِدٍ وَلَوْ عَيَّنَ لُغِيَ.وَفِي الْأَجْنَاسِ لَا بُدَّ مِنْهُ كَمَا حَقَّقْنَاهُ فِي الظِّهَارِ مِنْ كِتَابِنَا شَرْحِ الْكَنْزِ وَأَمَّا فِي الزَّكَاةِ فَقَالُوا لَوْ عَجَّلَ خَمْسَةَ سُودٍ عَنْ مِائَتَيْ دِرْهَمٍ سُودٍ فَهَلَكَتْ السُّودُ قَبْلَ الْحَوْلِوَعِنْدَهُ نِصَابٌ آخَرُ كَانَ الْمُعَجَّلُ عَنْ الْبَاقِي.وَفِي فَتْحِ الْقَدِيرِ فِي الصَّوْمِ: وَلَوْ وَجَبَ عَلَيْهِ قَضَاءُ يَوْمَيْنِ مِنْ رَمَضَانَ وَاحِدٍ فَالْأَوْلَى أَنْ يَنْوِيَ أَوَّلَ يَوْمٍ وَجَبَ عَلَيْهِ قَضَاؤُهُ مِنْ هَذَا الرَّمَضَانِ وَإِنْ لَمْ يُعَيِّن جَازَوَكَذَا لَوْ كَانَ مِنْ رَمَضَانَيْنِ عَلَى الْمُخْتَارِحَتَّى لَوْ نَوَى الْقَضَاءَ لَا غَيْرُ جَازَ وَلَوْ وَجَبَتْ عَلَيْهِ كَفَّارَةُ فِطْرٍ فَصَامَ وَاحِدًا وَسِتِّينَ يَوْمًا عَنْ الْقَضَاءِ وَالْكَفَّارَةِ وَلَمْ يُعَيَّنْ يَوْمَ الْقَضَاءِ جَازَوَفِي الْخَانِيَّةِ لَوْ عَجَّلَ الزَّكَاةَ عَنْ أَحَدِ الْمَالَيْنِ فَاسْتُحِقَّ مَا عَجَّلَ عَنْهُ قَبْلَ الْحَوْلِ لَمْ يَكُنْ الْمُعَجَّلُ عَنْ الْبَاقِي وَكَذَا لَوْ اُسْتُحِقَّ بَعْدَ الْحَوْلِ.لِأَنَّ فِي الِاسْتِحْقَاقِ عَجَّلَ عَمَّا لَمْ يَكُنْ مِلْكَهُ فَبَطَلَ التَّعْجِيلُ وَفِيهَا أَيْضًا لَوْ كَانَ لَهُ خَمْسٌ مِنْ الْإِبِلِ الْحَوَامِلِ يَعْنِي الْحَبَالَى فَعَجَّلَ شَاتَيْنِ عَنْهَا وَعَمَّا فِي بُطُونِهَا ثُمَّ اُسْتُحِقَّتْ خَمْسٌ قَبْلَ الْحَوْلِ أَجْزَأَهُ عَمَّا عَجَّلَ وَإِنْ عَجَّلَ عَمَّا تَحْمِلُ فِي السَّنَةِ الثَّانِيَةِ لَا يَجُوزُ.هَذَا كُلُّهُ فِي الْفَرَائِضِ وَالْوَاجِبَاتِ كَالْمَنْذُورِ وَالْوِتْرِ عَلَى قَوْلِ الْإِمَامِ وَالْعِيدِ عَلَى الصَّحِيحِ وَرَكْعَتَيْ الطَّوَافِ عَلَى الْمُخْتَارِ وَيَنْوِي الْوِتْرَ لَا الْوِتْرَ الْوَاجِبَ لِلِاخْتِلَافِ فِيهِ.وَفِي صَلَاةِ الْجِنَازَةِ يَنْوِي الصَّلَاةَ لِلَّهِ تَعَالَى وَالدُّعَاءَ لِلْمَيِّتِوَلَا يَلْزَمُهُ التَّعْيِينُ فِي سُجُودِ التِّلَاوَةِ لِأَيِّ تِلَاوَةٍ سَجَدَ لَهَا كَمَا فِي الْقُنْيَةِوَأَمَّا النَّوَافِلُ فَاتَّفَقَ أَصْحَابُنَا أَنَّهَا تَصِحُّ بِمُطْلَقِ النِّيَّةِوَأَمَّا السُّنَنُ الرَّوَاتِبُ فَاخْتَلَفُوا فِي اشْتِرَاطِ تَعْيِينِهَا.وَالصَّحِيحُ الْمُعْتَمَدُ عَدَمُ الِاشْتِرَاطِ لِأَنَّهَا تَصِحُّ بِنِيَّةِ النَّفْلِ وَبِمُطْلَقِ النِّيَّةِ