Fütûhu'l-Büldân
Müellif: Ebü'l-Hasan (Ebû Bekr veya Ebû Ca‘fer) Ahmed b. Yahyâ b. Câbir b. Dâvûd. Kâtib, edîb, râvî, şâir olup III. (üçüncü) asrın en seçkin İslâm tarihçilerindendir. Doğum ve vefat tarihlerine dair sarih malumat bulunmamaktadır; devrinin tabakat müellifleri hayatına dair açık bir portre sunmamışlardır. Kendisinden bahseden en eski kaynak İbn Ebî Tâhir Tayfûr'un (ö. 280) Târîhu Bağdâd'ıdır. Ancak ne yazık ki bu mühim eserden günümüze yalnızca 204-218 yılları arasındaki hadiseleri ihtiva eden altıncı bölüm ulaşmış olup, bu bölümde onun biyografisi yer almamaktadır. Bununla birlikte Yâkût el-Hamevî, bu eser ve başka kitaplar vasıtasıyla Mu'cemü'l-Üdebâ'da onun hayatına dair bir rapor tertip etmiştir.
Belâzurî'nin 170-180 yılları arasında Bağdat'ta doğduğu anlaşılmaktadır. Hayatının büyük kısmını Irak'ta geçirmiş olup bu sebeple Arap sayılabilirse de bazıları onun Fars asıllı olduğunu kabul etmektedir. İlimleri Humus ve Antakya'da tahsil etmiş; Irak'ta Muhammed b. Sa'd Kâtibü'l-Vâkıdî (ö. 230), Ali b. Muhammed el-Medâinî (ö. 224), Mus'ab ez-Zübeyrî (ö. 233) ve Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm (ö. 224) gibi büyük âlimlerden istifade etmiştir. Ayrıca Vekî‘ el-Kâdî, Ca‘fer b. Kudâme ve bir rivayete göre İbnü'n-Nedîm gibi pek çok kimse ondan ders almıştır.
Belâzurî gençlik yıllarında Me'mûn'un sarayına girmiş, onu medheden şiirler nazmetmiş; Me'mûn'un vefatından sonra Mu‘tasım ve Vâsık'ın hilâfeti döneminde inzivaya çekilmiş ise de Mütevekkil'in ilgisine mazhar olarak ikinci defa saraya dahil olmuş; Müntasır (247-248), Müsta‘în (248-252) ve Mu‘tez (252-255) dönemlerinde de bu hâl üzere kalmıştır. Mu‘tez'in vefatı ve Mühtedî'nin iktidara gelmesinin ardından sarayı terk etmiş; darlık ve sıkıntıya düşmüş; nihayet Mühtedî devrinin sonlarında veya Mu‘tazıd'ın (279-281) hilâfetinin başlarında, yaklaşık 279 yılında eceli yetmiştir.
Eserleri:
Belâzurî'den günümüze iki tarihî eser ulaşmıştır:
1- Ensâbü'l-Eşrâf.
2- Fütûhu'l-Büldân veya Kitâbü'l-Büldâni's-Sağîr. Bu eser, Nebî (s.a.v.)'in hicretinden itibaren Müslümanların fetihlerine dair bize ulaşan en mühim kitaplardandır.
فتوح البلدانالمؤلف: أبو الحسن (أبو بكر أو أبو جعفر) أحمد بن يحيى بن جابر بن داود، كاتب، أديب، راو شاعر ومن أبرز المؤرخين الإسلاميين في القرن الثالث.لا توجد معلومات دقيقة عن تاريخ ولادته ووفاته وأرباب التراجم في عصره لم يقدموا صورة واضحة عن حياته. وإن أقدم مصدر يتحدث عنه هو تاريخ بغداد لابن أبي طاهر طيفور (ت ٢٨٠) ولكن وللأسف لم يبق من هذا الكتاب المهم سوى الفصل السادس الذي يحوي وقائع سنة ٢٠٤ إلى ٢١٨ ولا يضم ترجمته. إلا أن ياقوت الحموي أعد عبر هذا الكتاب وكتب أخرى تقريرا عن حياته في معجم الأدباء.يبدو أن البلاذري ولد في بغداد ما بين سنتي ١٧٠ و ١٨٠ وقضى معظم حياته في العراق ولذا يمكن اعتباره عربيا ولكن البعض اعتبره أنه من أصل فارسي.تلقى العلوم في حمص وأنطاكية وأفاد في العراق من كبار العلماء أمثال محمد بن سعد كاتب الواقدي (ت ٢٣٠) وعلي بن محمد المدائني (ت ٢٢٤) ومصعب الزبيري (ت ٢٣٣) وأبي عبيد قاسم بن سلام (ت ٢٢٤) . كما وتتلمذ على يديه العديد أمثال وكيع القاضي وجعفر بن قدامة وابن النديم على قول وغيرهم.دخل البلاذري إبان شبابه في بلاط المأمون ونظم في مديحه أشعارا ثم اعتزل بعد وفاة المأمون وفي عهد خلافة المعتصم والواثق ولكنه حظي باهتمام المتوكل ودخل في بلاطه ثانية وبقي على هذا الحال في عهد المنتصر (٢٤٧- ٢٤٨) والمستعين (٢٤٨- ٢٥٢) والمعتز (٢٥٢- ٢٥٥) أيضا. ولكنه بعد وفاة المعتز ومجيء المتعمد ترك البلاط وأصابه الضيق والضنك حتى وافاه الأجل في أواخر عهد المتعمد أو أوائل خلافة المعتضد (٢٧٩- ٢٨١) نحو ٢٧٩. آثارهوصل بأيدينا أثران تاريخيان للبلاذري وهما:١- أنساب الأشراف.٢- فتوح البلدان أو كتاب البلدان الصغير وهو من أهم الكتب التي وصلتنا في فتوحات المسلمين منذ زمن هجرة النبي صلى الله عليه وآله وسلم.
Kitap ve Müellif: Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu kitap: Fütûhu'l-Büldân kitabıdır. Müellifi, tarihçi, seyyah Ahmed b. Yahyâ b. Câbir b. Dâvûd el-Belâzürî [1]'dir. Zâhir odur ki, bu eser kendisinden daha uzun olan ve "Kitâbü'l-Büldâni'l-Kebîr" adını verdiği fakat tamamlayamadığı bir kitabın muhtasarıdır. Bu kitap, Resûlullah (s.a.v.) devrinden itibaren İslâm fütûhâtının haberlerini şehir şehir anlatmaktadır. Ayrıca fütûhâtın yanı sıra, hiçbir tarih kitabının değinmediği imar ve siyaset araştırmalarını da ihtiva eder: Haraç ahkâmı, atâ, mühür meselesi, nukūd ve diğerleri gibi… Bu kitap, en kapsamlı ve en sahih fütûh kitaplarından sayılır. Birkaç defa basılmıştır: Bunlardan biri, 1870'te Leiden'de müsteşrik 'De Goeje' neşridir. Arapça baskısı ise 1901'de Mısır'da tab‘ edilmiştir. Müellif: O, tarihçi, nesep âlimi, seyyah, sika râvî, muhaddis, edîb, [1] Belâzür (zâl harfi ötreli) nisbetidir; müellifin meyvesi hurma çekirdeğine benzeyen bir nebattır. Hafızayı güçlendirdiği söylenir.
الكتاب والمؤلفبسم الله الرحمن الرحيمهذا الكتاب:كتاب فتوح البلدان، لمؤلفه المؤرخ، الرحالة، أحمد بن يحيى بن جابر بن داود البلاذري [١] ويظهر أنه مختصر عن كتاب أطول منه، سماه «كتاب البلدان الكبير» ولم يكمله.ويتحدث هذا الكتاب عن أخبار الفتوح الإسلامية بلدا بلدا من أيام النبي صلى الله عليه وسلم. كما يضم فضلا عن الفتوح أبحاثا عمرانية وسياسية لم يتطرق إليها أي من كتب التاريخ: كأحكام الخراج، والعطاء، وأمر الخاتم، والنقود، وغيرها …ويعتبر هذا الكتاب من أجمع كتب الفتوح وأصحها، وقد طبع عدة طبعات منها: طبعة ليدن عام ١٨٧٠ م بعناية المستشرق «دي غويه» .والطبعة العربية عام ١٩٠١ م طبع مصر.المؤلف:هو المؤرخ، النسابة، الرحالة، الرواية الثقة، المحدث، الأديب،[١] نسبة إلى بلاذر (بضم الذال) وهو نبات كان يتعاطاه المؤلف ثمره شبيه بنوى التمر. قيل يقوي الحفظ.
Şâir Ebü'l-Hasan[2] Ahmed b. Yahyâ b. Câbir b. Dâvûd el-Belâzurî. Doğumu ve Tahsili: Belâzurî, hicrî ikinci asrın sonlarında doğdu, Bağdat'ta yetişti ve hayatını ilim, edebiyat ve bilgiye adadı; belde belde dolaştı, dünyanın çeşitli bölgelerini araştırmacı, kâşif ve âlim olarak gezip dolaştı. Hocaları: Belâzurî Bağdat'ta yetişti; Mütevekkil, Müstaîn ve Mu‘tez'e yakın oldu. Bu asırda Bağdat, ilim ve bilgi pınarlarının fışkırdığı bir kaynak idi; İslâm dünyasının dört bir yanından talebeler burayı ziyaret ediyor, âlimler, şairler, edipler ve fakihler onun himayesinde yerleşip bilgi, fıkıh ve edebiyat yayıyorlardı. Belâzurî, bu asrın birçok âliminden ders aldı. Bunları Yâkût, İbn Asâkir'den naklen el-Mu‘cem'de, Târîhu Dımaşk'ta zikrederek şöyle demiştir: «Şam'da Hişâm b. Ammâr, Ebû Hafs b. Ömer b. Sa‘îd; Humus'ta Muhammed b. Musaffâ; Antakya'da Muhammed b. Abdurrahmân b. Sehm ve Ahmed b. Berd el-Antâkî; Irak'ta Affân b. Müslim, Abdüla‘lâ b. Hammâd, Ali b. el-Medînî, Abdullah b. Sâlih el-‘Iclî, Mus‘ab ez-Zübeyrî, Ebû Abdilkâsım b. Sallâm, Osman b. Ebî Şeybe, Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed el-Medâinî ve Vâkıdî'nin kâtibi Muhammed b. Sa‘d ile bir cemaat…» Ayrıca Şeybân b. Fervuh, Ahmed b. İbrâhîm ed-Dûrakî, Muhammed b. es-Sabbâh ed-Dûlâbî, Muhammed b. Hâtim es-Semîn, Abbâs b. el-Velîd en-Nersî, Abdülvâhid b. Gıyâs, Ebü'r-Rebî‘ ez-Zehrânî, İshak b. İsrâîl, Amr en-Nâkıd, el-Hasan b. Ali b. el-Esved el-‘Iclî, Halef el-Bezzâr ve diğerlerinden ders aldı.[2] Ebû Bekir de denmiştir.
الشاعر أبو الحسن [٢] أحمد بن يحيى بن جابر بن داود المعروف بالبلاذري.مولده وتحصيله:ولد البلاذري في أواخر القرن الثاني للهجرة، نشأ في بغداد، ووقف حياته على العلم والأدب والمعرفة، وجاب البلدان وطوّف في أنحاء المعمورة باحثا ومنقبا ودارسا.مشايخه:نشأ البلاذري في بغداد، وتقرب من المتوكل، والمستعين، والمعتز وكانت بغداد في هذا العصر منهلا دفقا من مناهل العلم والمعرفة، يرتادها طلبة العلم من مختلف أنحاء العالم الإسلامي، ويستقر في كنفها العلماء والشعراء والأدباء والفقهاء، ينشرون المعرفة والفقه والأدب.وقد تلقى البلاذري العلم على جمهرة من علماء هذا العصر ذكرهم ياقوت في المعجم نقلا عن ابن عساكر في تاريخ دمشق فقال:«سمع بدمشق هشام بن عمار، وأبا حفص بن عمر بن سعيد، وبحمص محمد بن مصفى، وبأنطاكية محمد بن عبد الرحمن بن سهم، وأحمد بن برد الأنطاكي، وبالعراق عفان بن مسلم، وعبد الأعلى بن حماد، وعلي بن المديني، وعبد الله بن صالح العجلي، ومصعبا الزبيري، وأبا عبد القاسم بن سلام، وعثمان بن أبي شيبة، وأبا الحسن علي بن محمد المدائني، ومحمد بن سعد كاتب الواقدي. وجماعة … » .كما درس على شيبان بن فروخ، وأحمد بن إبراهيم الدورقي، ومحمد بن الصباح الدولابي، ومحمد بن حاتم السمين، وعباس بن الوليد النرسي، وعبد الواحد بن غياث، وأبي الربيع الزهراني، وإسحاق بن إسرائيل، وعمرو الناقد، والحسن بن علي بن الأسود العجلي، وخلف البزار، وغيرهم …[٢] وقيل أبو بكر.
Talebeleri ve Râvîleri:
Belâzürî, ilim ve irfan talebelerinin devam ettiği bir ilmî ders halkası kurdu; bu halkadan âlimler, fakihler ve edipler yetişti. Bunlar arasında: Halife el-Mu‘tez'in oğlu Abdullah –ki şair, kâtip ve mütercimdir (Farsçadan tercüme yapmıştır)–, el-Fihrist kitabının müellifi Muhammed b. İshak en-Nedîm –ki bu eserinde ilimlerdeki vukufunu ve derinliğini gösteren bir üslup sergilemiştir–, Kitâbü’l-Harâc sahibi Ca‘fer b. Kudâme, Ya‘kub b. Nu‘aym, Abdullah b. Sa‘d el-Verrâk, Muhammed b. Halef ve Vekî‘ el-Kâdî bulunmaktadır.
Kendisinden rivayette bulunanlar arasında ise Yahyâ b. en-Nedîm, Ahmed b. Abdullah b. Ammâr, Ebû Yûsuf ve Ya‘kub b. Nu‘aym Karkâre el-Eznî yer almaktadır.
Seyahati:
Belâzürî büluğ çağına erdikten, ilmin nektarını şevkle içtikten ve Bağdat'taki ilim ile âlimlerin kaynağından kana kana istifade ettikten sonra, nefsi ilmini, bilgisini ve kültürünü artırmak üzere Şark'a bir seyahat yapmayı arzuladı. Nitekim bu mübarek yolculuğuna derin bir imanla Bağdat'tan ayrılıp Halep'e, Şam'a, Humus'a, Irak'a, Menbic'e, Antakya'ya ve Sugûr'a (sınır boylarına) yönelerek başladı. Şam'ın kuzeyindeki bütün şehirleri ziyaret etti, ardından Mezopotamya'ya (el-Cezire) ve Sâh Tekrîb sahasına geçti. Bu seyahati esnasında, sonraki nesillerin öncekilerden muhafaza ettiği rivayetleri derliyor ve bunları Bağdat âlimlerinden öğrendikleriyle karşılaştırıyordu.
Belâzürî'nin bu yolculuğu, hareketli edebî ve ilmî hayatındaki büyük başarısıdır; ilimdeki parlaklığının sebeplerindendir.
Kitapları ve Telif Eserleri:
Belâzürî yazma ve telife büyük bir ehemmiyet atfetmiş; bu işe deha sahibi bir akıl ve yorulmak bilmez, tembellikten uzak gayretli bir çaba ile yönelmiştir. İlim kaynaklarından istifade etmiş ve kalemiyle, adını ölümsüzleştiren ve kendisini –tarihçilerin sonuncusu (hâtimetü’l-müverrihîn) olmasına rağmen– ölümsüzler arasına yerleştiren eserler ortaya koymuştur. Muhtelif eserler te’lif etmiştir, bunlardan:
تلاميذه ورواته:افتتح البلاذري ندوة علمية ارتادها طلاب العلم والمعرفة وتخرج منها علماء وفقهاء وأدباء منهم: عبد الله ابن الخليفة المعتز الشاعر والكاتب والمترجم (عن الفارسية) ، ومحمد بن إسحاق النديم مصنف كتاب الفهرست الذي جود فيه مما يدل على اطلاعه وتبحره في فنون من العلم، وجعفر بن قدامة صاحب كتاب الخراج، ويعقوب بن نعيم، وعبد الله بن سعد الوراق، ومحمد بن خلف، ووكيع القاضي.كما روى عنه يحيى بن النديم، وأحمد بن عبد الله بن عمار، وأبو يوسف، يعقوب بن نعيم قرقارة الأزني.رحلته:بعد أن شبّ البلاذري عن الطوق، وغرف بشغف من رحيق العلم، وتضلع من معين العلم والعلماء في بغداد، تاقت نفسه للقيام برحلة إلى الشرق لزيادة علمه ومعارفه وثقافته. فكانت رحلته الميمونة التي انطلق بها مغادرا بغداد بإيمان عميق فاتجه إلى حلب، ودمشق، وحمص، والعراق، ومنبج، وأنطاكيه والثغور. وزار جميع المدن الواقعة شمال الشام، ثم تحوّل منها إلى بلاد ما بين النهرين وساح تكريب، فكان يجمع خلال رحلته هذه الروايات التي حفظها الخلف عن السلف ويقارنها بما حفظه عن علماء بغداد.وتعتبر رحلة البلاذري الإنجاز الكبير في حياته الأدبية والعلمية الحافلة وهي من أسباب نبوغه في العلم.كتبه ومصنفاته:اهتم البلاذري اهتماما كبيرا بالكتابة والتصنيف وانصرف بعقل نابغ وجهد مجد بلا كلل ولا خمول، وورد من مناهل العلوم فسطر ببراعة ما خلد ذكره ووضعه في مصاف الخالدين برغمه خاتمة المؤرخين. وقد وضع عدة مؤلفات منها:
1- Fütûhu'l-Büldân el-Kebîr veya «Kitâbü'l-Büldân el-Kebîr». Bu eser tamamlanmamıştır.
2- Fütûhu'l-Büldân veya «Kitâbü'l-Büldân es-Sağîr». İşte bu, elimizdeki kitaptır. Müsteşrik «De Goeje» onun hakkında şöyle demiştir: «Belâzürî, tırnakları taze yaştan itibaren İslâm devletlerinin tarihine dair kapsamlı bir kitap telif etmekle meşgul oldu; içinde, zamanının halifesini kızdırmaksızın tarihî hakikatlere yer verdi…»
3- Ensâbü'l-Eşrâf. Buna ayrıca el-Ahbâr ve'l-Ensâb da denir. Yirmi ciltlik hacimli bir kitap olup tamamlanmamış ve kaybolmuştu. Alman müsteşrik «Ahlwardt», «Schefer» kütüphanesinde üzerinde isim bulunmayan bir tarih kitabının on birinci cildine rastladı. Bunun Ensâbü'l-Eşrâf'ın ciltlerinden biri olduğu kanaatine vararak 1883 yılında «Greifswald»'da bastırdı. Dört yüz elli sayfa olup içinde Benî Ümeyye ve Hâricîler hakkında pek çok haber bulunmaktadır.
4- Ahd-i Erdeşîr: Bunu Farsçadan tercüme etmiş, sadece tercümeyle yetinmeyip onu ince bir şiir halinde kaleme almıştır.
5- Kitâbü'l-Ahbâr.
6- Bazı tarihçiler, Belâzürî'nin vefatından hemen önce kırk ciltlik kapsamlı bir kitap yazmak amacıyla pek çok faydalı malzeme topladığını söylemişlerdir.
Belâzürî'nin İlmî Konumu:
Belâzürî'nin çıktığı seyahatlerde diyar diyar, belde belde dolaşması, Bağdat'a döndükten sonra onu ilimler ve marifetlerle donanmış bir hâle getirmişti. Öğrencilerine derslerini ve konferanslarını vermek üzere inzivaya çekilmeyi ve halvete kapanmayı tercih ederdi; talebeler onun ilim ve edebinden istifade etmek için meclisine devam ederlerdi. Ders verme meşguliyetine rağmen vaktinin büyük bir kısmını telif ve tasnife ayırmış, nihayet eserleri doğruluk, muhteşemlik ve akıcılıkta birer âyet (harika) hâline gelmişti. Bu da onu emirlerin, âlimlerin ve hükümdarların nazarında önemli bir konuma getirmişti.
Kitâbü 'İrşâdi'l-Erîb ilâ Ma'rifeti'l-Edîb' sahibinin onun hakkında söylediklerinden: «Ahmed b. Yahyâ b. Câbir el-Belâzürî, faziletli bir âlim, şair ve râviydi.»
١- فتوح البلدان الكبير أو «كتاب البلدان الكبير» وهو لم يتم.٢- فتوح البلدان أو «كتاب البلدان الصغير» وهو كتابنا هذا الذي قال فيه المستشرق «دي غويه» : «اشتغل البلاذري منذ نعومة أظفاره بتأليف كتاب جامع لتاريخ الدول الإسلامية، أتى فيه على الحقائق التاريخية دون أن يغضب خليفة وقته … » .٣- أنساب الأشراف. ويسمى أيضا الأخبار والأنساب وهو كتاب مطول في عشرين مجلدا لم يتمه وكان ضائعا. وقد عثر المستشرق الألماني «أهلوارد» في. مكتبة «شيفر» على الجزء الحادي عشر من كتاب في التاريخ ليس عليه اسم، فرجح أنه أحد أجزاء كتاب أنساب الأشراف فطبعه في «غريز ولد» عام ١٨٨٣ م. ويقع في أربعمائة وخمسين صفحة، وفيه كثير من أخبار بني أمية وأخبار الخوارج.٤- عهد أردشير: الذي ترجمه عن اللغة الفارسية دون الاكتفاء بالترجمة بل صاغه شعرا رقيقا.٥- كتاب الأخبار.٦- قال بعض المؤرخين أن البلاذري قد جمع قبيل وفاته مواد كثيرة ومفيدة بقصد وضع كتاب جامع يقع في أربعين مجلدا.مكانة البلاذري العلمية:الرحلة التي قام بها البلاذري حيث تجول في الأقطار والأمصار جعلته بعد عودته إلى بغداد مزودا بالعلوم والمعارف، يفضل الاستقرار والاعتكاف في خلوته ليلقي دروسه ومحاضراته على الطلاب، الذين كانوا يرتادون مجلسه ليرتشفوا من علمه وأدبه، ورغم انشغاله بالتدريس فقد خصص الكثير من وقته للتأليف والتصنيف، حتى جاءت مؤلفاته آية في الدقة والروعة والسلاسة، مما جعله محط أنظار الأمراء والعلماء والحكام.ومما قاله عنه صاحب كتاب «إرشاد الأريب إلى معرفة الأديب» :«كان أحمد بن يحيى بن جابر البلاذري عالما فاضلا، شاعرا، راوية،
«Nessâbe, mütkın» idi. İbnü'n-Nedîm, Târîhu Haleb'de: «Kâtib, şair, muhadder, ahbâr ve âdâb râvisi» demiştir. Ubeydullah b. Ahmed b. Ebî Tâhir ise: «Kâtib, şair, râvi, bülegādan biri» demiştir. Müsteşrik De Goeje onu şöyle vasfetmiştir: «Nasıl ki Belâzürî'nin değeri, kendi asırdaşları ve hemşehrileri tarafından takdir edilmişse, bizim de ona minnet borcumuzu itiraf etmekten başka çaremiz yoktur. Zira eserindeki rivayetlerinin birçoğundan anlaşılmaktadır ki, o bu rivayetleri güvenilir kılmakta ve tasdike lâyık bir hâle getirmekte asla kusur etmemiştir. Nitekim onları sadece Bağdat'ın en güvenilir âlimlerinden işitmekle yetinmemiş, bilhassa aradığı hakikat uğrunda yolculuklara katlanmış, denizleri aşmıştır.» Bir Alman müsteşrik de onu şöyle vasfetmiştir: «Belâzürî, malzeme topladıkları arasından rivayete değer olanı seçmekte selîm bir zevke sahip olmalarıyla temayüz eden tarihçilerdendir.» Belâzürî'nin kitabında dikkati çeken husus, zikrettiği mühim ve dakik tarihî hakikatlerdir; ki bunlara başka bir eserde rastlamak imkânsızdır. Hele eski eserleriyle övünmüş, bugün ise harabelerinden başka bir iz kalmamış olan kadim şehirlerin tasvirine dair olanlar bilhassa böyledir. Buna rağmen o, o şehirleri ihtişam ve medeniyet devrinde bizzat idrak etmiş kimselerle irtibat kurmuş ve onlardan o harabeler hakkında bildikleri her şeyi almıştır. Araplar tarafından fethedilen bölgeler, şehirler ve kasabaların tarihi hakkında verdiği dakik bilgiler ise, kitabı, vefatından evvel telif etmeyi tasarladığı büyük kitabın bir muhtasarı mesabesinde olduğu için, muhtasar, faydalı ve doğru bir şekilde gelmiştir. Burada şu noktaya işaret etmek icap eder ki, Belâzürî, Abbâsî halifelerinin himayesinde yetişmiş, onların ihsanlarından istifade etmiş, el-Mütevekkil ve el-Müstaîn gibi bazı halifeler de kendisine bilhassa yakınlık göstermiş, maddî ve manevî yardımlarıyla üzerinde eşsiz minnetleri bulunmakla beraber, o eserinde diğer tarihçiler gibi riyakârlık ve medhe sapmadan mücerred hakikatleri kaydetmeye itina etmiştir.
نسابة متقنا» . وقال ابن النديم في تاريخ حلب: «كاتب، شاعر مجيد، راوية الأخبار والآداب» . وقال عبيد الله بن أحمد بن أبي طاهر: «كاتب، شاعر، راوية، أحد البلغاء» .ووصفه المستشرق «دي غويه» فقال: «وكما أن البلاذري قد عرف له قدره معاصروه ومواطنوه، فنحن كذلك لا يسعنا إلا الإقرار له بالجميل، إذ يؤخذ من كثير من رواياته في مؤلفه أنه لم يقصر قط في جعل هذه الروايات مكانا للثقة، جديرة بالتصديق، فإنه لم يكتف بسماعه إياها من أوثق علماء بغداد، بل كان يتكبد الأسفار، ويجوب البحار، بحثا عن الحقيقة التي هي ضالته المنشودة» .ووصفه أحد المستشرقين الألمان فقال: «إن البلاذري من المؤرخين الذين يمتازون بسلامة الذوق في انتقاء ما يستحق الرواية من بين ما يجمعونه من المواد» .ومما يلفت النظر في كتاب البلاذري الحقائق التاريخية الهامة الدقيقة التي أوردها، والتي يتعذر العثور عليها في كتاب آخر، خاصة ما يتعلق منها بوصف المدن القديمة التي اندثرت، ولم يبق من معالمها إلا الأطلال البالية، ورغم ذلك فقد اتصل بمن عاصر تلك المدن أثناء مجدها وحضارتها وأخذ عنهم كل ما يعرفونه عن تلك الأطلال.أما معلوماته الدقيقة التي أوردها عن تاريخ الأقاليم والأمصار والدساكر التي فتحها العرب فقد جاءت موجزة مفيدة صادقة، باعتبار كتابه موجزا عن الكتاب الكبير الذي كان ينوي تأليفه قبل أن يتوفاه الله.وهنا لا بد لنا من الاشارة إلى أن البلاذري رغم أنه نشأ في كنف خلفاء الدولة العباسية، واستفاد من خيراتهم، واختص به بعض الخلفاء، كالمتوكل، والمستعين، اللذين كانت لهما عليه الأيادي البيضاء لما يقدماه له من مساعدات مادية، ومعنوية، فقد حرص في مؤلفه على إيراد الحقائق المجردة دون أن يعمد كغيره من المؤرخين إلى النفاق والمدح،
Dâvûd b. Habâl el-Esedî, kavminden bazı üstadlardan bana haber verdi: Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Tulayha’ya şöyle dedi: “Allah’ın, yüzlerinizi toprağa sürmenize ve arkalarınızın çirkinliğine hiçbir şey yapmadığını; öyleyse iffetli kimseler olarak ayakta Allah’ı zikredin, zira köpük duru sütün üstündedir, diye vahiy indirdiğini iddia ederek sen Allah’a karşı yalancısın.” Bunun üzerine Tulayha: “Ey Mü’minlerin Emîri! Bu, küfrün öyle bir fitnesidir ki İslâm’ın tamamı onu yıkmıştır. Onun bir kısmından dolayı beni kınama.” dedi. Ömer sustu. Dediler ki: Hâlid b. Velîd, Rümmân ve Ebânîn’e geldi. O sırada Büzâha’nın bakiyesi oradaydı. Onunla savaşmadılar ve Ebû Bekir’e biat ettiler. Hâlid b. Velîd, Hişâm b. el-Âsî b. Vâil es-Sehmî ile Amr b. el-Âs’ın kardeşini gönderdi. Bu zat, İslâm’a erken girmişti ve Habeş muhacirlerinden idi. Benî Âmir b. Sa‘saa’ya (gittiler). Onlarla savaşmadılar; İslâm’ı ve ezanı açığa vurdular. Bunun üzerine (Hişâm) onlardan ayrıldı. Kurra b. Hubeyre el-Kuşeyrî ise zekât vermekten imtina etmiş ve Tulayha’ya yardım göndermişti. Hişâm b. el-Âsî onu yakalayıp Hâlid’e getirdi. Hâlid de onu Ebû Bekir’e götürdü. Kurra dedi ki: “Vallahi, iman ettiğimden beri küfre düşmedim. Amr b. el-Âs, Umman’dan dönerken bana uğradı, ben de ona ikramda bulundum ve iyilik ettim.” Ebû Bekir, Amr (r.a.)’a bunu sordu; Amr da onu doğruladı. Böylece Ebû Bekir onun kanını korudu. Denilir ki: Hâlid, Benî Âmir diyarına yürümüş, Kurra’yı yakalamış ve onu Ebû Bekir’e göndermişti.
Râvî dedi: Sonra Hâlid b. Velîd, Ğamr’a doğru yürüdü. Orada Benî Esed, Gatafân ve başka kabilelerden bir cemaat bulunuyordu. Başlarında Hârice b. Hısn b. Huzeyfe vardı. Denilir ki onlar, her kavmin kendilerine bir reis seçtiği müstakil topluluklardı. Dediler ki: Hâlid ve Müslümanlar (onlarla karşılaştı). Onlardan bir cemaati öldürdüler, geri kalanlar bozguna uğradı. Ğamr gününe dair Hutay’a el-Absî şöyle dedi:
“Dikkat! Bütün kısa, zelîl mızraklar, Ğamr’daki süvarilerin mızraklarına feda olsun.”
Sonra Hâlid, Cevv-ı Karâkir’e geldi; denilir ki Nukra’ya geldi. Orada Benî Süleym’den, başlarında Ebû Şecere Amr b. Abdiluzzâ es-Sülemî (annesi Hansâ idi) bulunan bir topluluk vardı. Onunla savaştılar. Müslümanlardan bir adam şehid oldu. Sonra Allah, müşriklerin topluluğunu dağıttı. Hâlid o gün yakmaya başladı.
وأخبرني داود بْن حبال الأسدي عن أشياخ من قومه: أن عُمَر بْن الخطاب رضي الله عنه قَالَ لطليحة: أنت الكذاب عَلَى اللَّه حين زعمت أنه أنزل عليك إن اللَّه لا يصنع بتعفير وجوهكم وقبح أدباركم شيئا فاذكروا اللَّه أعفة قياما فإن الرغوة فوق الصريح، فقال يا أمير الْمُؤْمِنِين: ذلك من فتن الكفر الَّذِي هدمه الإِسْلام كله، فلا تعنيف عَلي ببعضه فأسكت عُمَر، قَالُوا: وأتى خَالِد بن الوليد رمان وأبانين وهناك فل بزاخة فلم يقاتلوه وبايعوه لأبي بكر، وبعث خَالِد بْن الوليد هِشَام بْن العاصي بْن وائل السهمي وأخا عَمْرو بْن العاصي، وكان قديم الإسلام وهو من مهاجرة الحبشة إِلَى بني عَامِر بْن صعصعة فلم يقاتلوه وأظهروا الإِسْلام والأذان فانصرف عنهم، وكان قرة بْن هبيرة القشيري امتنع من أداء الصدقة وأمد طليحة فأخذه هِشَام بْن العاصي وأتى به خالدا فحمله إِلَى أَبِي بكر، فقال: والله ما كفرت مذ آمنت ولقد مر بي عَمْرو بْن العاصي منصرفا من عمان فأكرمته وبررته فسأل أَبُو بكر عمرا رضي الله عنهما عن ذلك فصدقه فحقن أَبُو بكر دمه، ويقال: إن خالدا كان سار إِلَى بلاد بني عَامِر فأخذ قرة وبعث به إِلَى أَبِي بكر.قَالَ: ثُمَّ سار خَالِد بْن الوليد إِلَى الغمر وهناك جماعة من بني أسد وغطفان وغيرهم وعليهم خارجة بْن حصن بْن حذيفة، ويقال إنهم كانوا متسايدين قَدْ جعل كل قوم عليهم رئيسا منهم قالوا خالدا والمسلمين فقتلوا منهم جماعة وانهزم الباقون، وفي يوم الغمر يقول الحطيئة العبسي:ألا كل أرماح قصار أذلة فداء لارماح الفوارس بالغمر ثم أتى خالد جو قراقر، ويقال أتى النقرة وكان هناك جمع لبني سليم عليهم أَبُو شجرة عَمْرو بْن عَبْد العزى السلمي وأمه الخنساء فقاتلوه فاستشهد رجل منَ المسلمين ثُمَّ فض اللَّه جمع المشركين، وجعل خَالِد يومئذ يحرق
Birine maruz kalıyorsun ki yüzünün (lütfunun) senin üzerinde kalması için. Sana karşı (zimmetimde şudur): Yaşadığın müddetçe, büyük-küçük, dünya işlerinden hiçbir şeye ihtiyaç duymayasın; kendi hükmüne ve arzuna göre. Dedi: Sonra bana cerâyât ve erzâk-ı seniyye bağladı, hediyelerini sürdürdü. O zamandan beri şimdiye kadar onun hediyeleri ve yedi bin dışında bir şeye ihtiyacım olmadı. Ben bütün bunlardan harcıyorum, kendimi (istemekle) yıpratmıyorum ve ona rahmet diliyorum.
el-Belâzurî'nin Edebî Yönü ve Şiiri:
el-Belâzurî, âlimlerin ve ediplerin ön safında yer alırdı. Güzel şiir nazmeder, dakîk beyan kaleme alırdı. Cesaret, zühd ve saflıkla muttasıftı. Tarih onu eşsiz bir zâhid edîb olarak vasfetti. eş-Şâfi‘î, Târîhu Dımaşk'ta onun hakkında şöyle rivayet eder: Ahmed b. Câbir el-Belâzurî dedi ki: Mahmûd el-Verrâk bana şöyle dedi: Öyle bir şiir söyle ki onun zikri baki kalsın, günahı da senden gitsin. Bunun üzerine dedim ki:
"Hazırlan ey nefsim, ölüm için çalış, kurtuluş için; zira azimli olan hazırlıklıdır. Şüphesiz yaşayan için ebedilik olmadığı, ölümden kaçış olmadığı sabit olmuştur. Sen ancak bir âriyetçisin, başka bir şey değil... onu geri vereceksin; âriyetler iade edilir. Sen gaflet edersin, hâdiseler gaflet etmez... oyalanırsın, ölümler ciddidir. Ölüm madeninde (dünyada) bekâ umma; dönüşü hak olan bir yurttur. Yeryüzünde hangi kral, hangi baht varsa, bir kişinin bahtı topraktan bir kabirdir. Kişi evi için nasıl bir görüş besler ki üzerinde nefesler sayılmaktadır."
Şiirlerinden:
"Seni zâhid gördüğümde / Kendimi kapında kaba buldum. / Seccâdemin başını ikiye katladım / Kendimi senin perdenin ardına gizledim."
Dâru'l-Bekâ'ya İntikali:
el-Belâzurî, devamlı bağış ve büyük bir üretim içinde idi, tâ ki Allah onu … senesinde vefat ettirinceye kadar.
تتعرض لأحد ليبقى بها وجهك عليك، ولك عليّ ألا تحتاج ما عشت إلى شيء من أمر دنياك، كبير ولا صغير، على حسب حكمك وشهوتك.قال: ثم أجرى لي الجرايات والأرزاق السنية، وتابع جوائزه فما احتجت منذ ذلك وإلى الآن إلى غير جوائزه والسبعة آلاف، فأنا أنفق من جميع ذلك ولا أخلق نفسي بالتعرض، وأترحم عليه.أدب البلاذري وشعره:كان البلاذري في طليعة العلماء والأدباء، ينظم الشعر الحسن، ويصوغ البيان الدقيق، يتصف بالشجاعة والزهد والصفاء، وصفه التاريخ بالأديب الزاهد المنقطع النظير، قال عنه الشافعي في تاريخ دمشق: قال أحمد بن جابر البلاذري قال لي محمود الوراق: قل من الشعر ما يبقى ذلك ذكره، ويزول عنك إثمه، فقلت:استعدي يا نفسي للموت واسعي … لنجاة فالحازم المستعدقد تثبت أنه ليس للحي خلود … ولا من الموت بدإنما أنت مستعيره ما سو … ف تردين، والعواري تردأنت تسهين والحوادث لا تسهو … وتلهين، والمنايا تجدلا ترجى البقاء في معدن المو … ت، ودار حقوقها لك وردأي ملك في الأرض أم أي حظ … لامرئ حظه من الأرض لحدكيف تهوى امرؤ لداره رأيا … ما عليه الأنفاس فيها تعدومن شعره:لما رأيتك زاهيا … ورأيتني أجفى ببابكعديت رأس مصليتي … وحجبت نفسي عن حجابكانتقاله إلى دار البقاء:ظل البلاذري في عطاء مستمر، وإنتاج ضخم، حتى توفاه الله سنة
279 Hicrî yılında, geride pek çok kıymetli tarihî eser bırakarak; bunlar daha sonra bütün ilmî ve edebî çevrelerde seçkin bir yer edinmiş ve onu ebediyen yücelterek ölümsüzleştirmiştir. Hilâl Yayınevi ve Kütüphanesi bünyesindeki Miras Tahkik Komisyonu.
٢٧٩ هجرية، مخلفا العديد من المؤلفات التاريخية القيمة التي احتلت فيما بعد مكانا مرموقا في كافة الأوساط العلمية والأدبية، فخلدته شامخا إلى أبد الآبدين.لجنة تحقيق التراث في دار ومكتبة الهلال
Bismillâhirrahmânirrahîm. Nebî’nin (s.a.v.) Mekke’den Medîne-i Münevvere’ye Hicreti. Ahmed b. Yahyâ b. Câbir dedi ki: Bana hadis, siyer ve fütûh-ı büldân ehlinden bir cemaat haber verdi – hadislerini naklettim, ihtisar ettim ve bir kısmını diğerine dayandırdım –: Resûlullah (s.a.v.) Mekke’den Medîne’ye hicret ettiğinde Kelsûm b. el-Hedm b. İmriülkays b. el-Hâris b. Zeyd b. Ubeyd b. Ümeyye b. Zeyd b. Mâlik b. Avf b. Amr b. Avf b. Mâlik b. el-Evs’e –Kubâ’da– misafir oldu. Sa‘d b. Hayşeme b. el-Hâris b. Mâlik –ki Benî es-Sülem b. İmriülkays b. Mâlik b. el-Evs’tendir– de onun yanında sohbet ediyordu; öyle ki bir topluluk onun (Sa‘d’ın) yanında konakladığını sandı. Resûlullah’ın (s.a.v.) ashâbından hicrette öne geçenler ve ensardan onun yanına inenler, Kubâ’da bir mescid bina edip orada namaz kılarlardı. O günlerde namaz Beytülmakdis’e doğru kılınıyordu. Resûlullah (s.a.v.) Kubâ’ya gelince onlara orada namaz kıldırdı. Kubâ halkı şöyle der: İşte bu, Allah teâlânın hakkında **لَمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَنْ تَقُومَ فِيهِ** [Tevbe, 9:108] buyurduğu mescittir. (Takva üzere kurulan mescidin Resûlullah’ın (s.a.v.) mescidi olduğu da rivayet edilmiştir.) Bize Affân b. Müslim es-Saffâr tahdîs etti, dedi: Bize Hammâd b. Seleme tahdîs etti, dedi: Bana Hişâm b. Urve, Urve’den şu âyet hakkında haber verdi: **وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِراراً وَكُفْراً وَتَفْرِيقاً بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصاداً لِمَنْ حارَبَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ من قَبْلُ** [Tevbe, 9:107]. Urve dedi ki: Sa‘d b. Hayşeme Kubâ Mescidi’ni inşa etmişti; mescidin bulunduğu yer, Lübâbe’nin eşeğini bağladığı bir yerdi. Bunun üzerine münafıklar dedi ki: “Biz, Lübâbe’nin eşeğinin bağlandığı yerde mi secde edeceğiz? Hayır, fakat Ebû Âmir bize gelinceye kadar içinde namaz kılacağımız bir mescid edinelim.” [1] et-Tevbe, 108. âyet. [2] et-Tevbe, 107. âyet.
بسم الله الرحمن الرحيمهجرة النبي صلى الله عليه وسلم من مكة إلى المدينة المنورة- قَالَ أَحْمَد بْن يَحْيَى بْن جابر: أَخْبَرَنِي جماعة من أهل العلم بالحديث والسيرة وفتوح البلدان- سقت حديثهم واختصرته ورددت من بعضه عَلَى بعض- أن رَسُول اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لما هاجر إِلَى المدينة من مكة نزل على كلثوم ابن الهدم بْن امرئ القيس بْن الحارث بْن زيد بن عبيد بن أمية ابن زيد بْن مَالِك بْن عوف بْن عَمْرو بْن عوف بْن مَالِك بْن الأوس بقباء، وكان يتحدث عنده سَعْد بْن خَيْثَمَة بْن الحارث بْن مَالِك أحد بني السلم بْن امرئ القيس بْن مَالِك بْن الأوس حَتَّى ظن قوم أنه نزل عنده.وكان المتقدمون في الهجرة من أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم، ومن نزلوا عَلَيْهِ منَ الأنصار بنوا بقباء مسجدا يصلون فيه، والصلاة يومئذ إِلَى بيت المقدس، فلما ورد رَسُول اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قباء صلى بهم فيه، فأهل قباء يقولون إنه المسجد الَّذِي يقول اللَّه تعالى فيه لَمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَنْ تَقُومَ فِيهِ ٩: ١٠٨ [١] ، وروى أن المسجد الذي أسس على التقوى مسجد رسول الله صلى الله عليه وسلم. حدثنا عفان بن مسلم الصفار، قال حدثنا حماد بن سلمة، قال أخبرني هشام بن عروة عن عروة أنه قال في هذه الآية وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِراراً وَكُفْراً وَتَفْرِيقاً بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصاداً لِمَنْ حارَبَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ من قَبْلُ ٩: ١٠٧ [٢] قال كان سعد بن خيثمة بنى مسجد قباء، وكان موضعه للبة تربط فيه حمارها، فقال أهل الشقاق أنحن نسجد في موضع كان يربط فيه حمار لبة لا ولكنا نتخذ مسجدا نصلي فيه حتى يجيئنا أبو عامر[١] سورة التوبة: الآية ١٠٨.[٢] سورة التوبة: الآية ١٠٧.
فيصلي بنا فيه، وكان أبو عامر قد فر من الله ورسوله إلى أهل مكة ثم لحق بالشام فتنصر فأنزل الله تعالى وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِراراً وَكُفْراً وَتَفْرِيقاً بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصاداً لِمَنْ حارَبَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُ ٩: ١٠٧ [١] يعني أبا عامر. وَحَدَّثَنَا رَوْحُ بْنُ عَبْدِ الْمُؤْمِنِ الْمُقْرِي، قَالَ حَدَّثَنِي بَهْزُ بْنُ أَسَدٍ، قَالَ حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، قَالَ أَخْبَرَنَا أَيُّوبُ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، أَنَّ بَنِي عَمْرِو بْنِ عَوْفٍ ابْتَنَوْا مَسْجِدًا فَصَلَّى بِهِمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيهِ، فَحَسَدَهُمْ إِخْوَتُهُمْ بَنُو غَنْمِ بْنِ عَوْفٍ، فَقَالُوا لَوْ بَنَيْنَا أَيْضًا مَسْجِدًا وَبَعَثْنَا إِلَى رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم يصلي فيه كَمَا صَلَّى فِي مَسْجِدِ أَصْحَابِنَا، وَلَعَلَّ أَبَا عَامِرٍ أَنْ يَمُرَّ بِنَا إِذَا أَتَى مِنَ الشَّامِ فَيُصَلِّيَ بِنَا فِيهِ، فَبَنَوْا مَسْجِدًا وَبَعَثُوا إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم يَسْأَلُونَهُ أَنْ يَأْتِيَهُ فَيُصَلِّيَ فِيهِ فَلَمَّا قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِيَنْطَلِقَ إِلَيْهِمْ أَتَاهُ الْوَحْيُ فَنَزَلَ عَلَيْهِ فِيهِمْ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِراراً وَكُفْراً وَتَفْرِيقاً بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصاداً لِمَنْ حارَبَ الله وَرَسُولَهُ ٩: ١٠٧ قَالَ هُوَ أَبُو عَامِرٍ لا تَقُمْ فِيهِ أَبَداً لَمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَنْ تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجالٌ يُحِبُّونَ أَنْ يَتَطَهَّرُوا وَالله يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيانَهُ عَلى تَقْوى مِنَ اللَّهِ وَرِضْوانٍ ٩: ١٠٨- ١٠٩ [٢] قَالَ هَذَا مَسْجِدُ قُبَاءَ. وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ حَاتِمِ بْنِ مَيْمُونٍ قَالَ حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ، عَنْ هِشَامٍ عَنِ الْحَسَنِ، قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ فِيهِ رِجالٌ يُحِبُّونَ أَنْ يَتَطَهَّرُوا ٩: ١٠٨ أَرْسَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِلَى أَهْلِ مَسْجِدِ قُبَاءَ، فَقَالَ: مَا هَذَا الطُّهُورُ الَّذِي ذُكِّرْتُمْ بِهِ، قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّا نَغْسِلُ أَثْرَ الْغَائِطِ وَالْبَوْلِ. وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ حَاتِمٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا وَكِيعٌ عَنِ ابن أبى الليل عَنْ عَامِرٍ، قَالَ كَانَ نَاسٌ مِنْ أَهْلِ قُبَاءَ يَسْتَنْجُونَ بِالْمَاءِ، فَنَزَلَتْ فِيهِمْ (فِيهِ رِجَالٌ يحبون أن يتطهروا) الآية. حدثني عمرو بن محمد الناقد وأحمد بْنُ هِشَامِ بْنِ بِهْرَامٍ، قَالا حَدَّثَنَا وَكِيعُ بْنُ الْجَرَّاحِ، قَالَ أَخْبَرَنَا رَبِيعَةُ بْنُ عُثْمَانَ عن عمران بن[١] سورة التوبة: الآية ١٠٧.[٢] سورة التوبة: الآية ١٠٨.
Ebû Enes, Sehl b. Sa‘d’dan rivayet etti: Dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) zamanında iki adam, ilk günden esası takvâ üzere atılmış mescid (Mescid-i Nebevî / Kubâ ihtilafı) hakkında ihtilâf etti. Biri “O, Resûlullah’ın mescididir.” dedi; diğeri “O, Kubâ mescididir.” dedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.)’e gelip sordular. O da “O, benim şu mescidimdir.” buyurdu. Bize Amr b. Muhammed ile Muhammed b. Hâtim b. Meymûn nakletti; dediler ki: Bize Vekî‘, Rebîa b. Osmân et-Teymî’den, o da Osmân b. Ubeydillâh b. Ebî Râfi‘’den, o da İbn Ömer’den nakletti; dedi ki: Takvâ üzerine kurulan mescid, Resûlullah (s.a.v.)’in mescididir. Bize Muhammed b. Hâtim nakletti; dedi ki: Bize Ebû Nuaym el-Fadl b. Dükeyn nakletti; dedi ki: Bize Abdullah b. Âmir el-Eslemî, İmrân b. Ebî Enes’ten, o da Sehl b. Sa‘d’dan, o da Übey b. Kâ‘b’tan nakletti; dedi ki: Nebî (s.a.v.)’e takvâ üzerine kurulan mescitten soruldu; o da “O, benim şu mescidimdir.” buyurdu. Dedi ki: Bana Hüdbe b. Hâlid nakletti. Dedi ki: Bize Ebû Hilâl er-Râsibî nakletti; dedi ki: Bize Katâde, Saîd b. el-Müseyyeb’den şu âyet hakkında: “Takvâ üzerine kurulan mescid…” [Tevbe, 9/108] haber verdi; dedi ki: O, Nebî (s.a.v.)’in en büyük mescididir. Bize Alî b. Abdillâh el-Medînî nakletti; dedi ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Ebü’z-Zinâd’dan, o da Hârice b. Zeyd b. Sâbit’ten nakletti; dedi ki: Takvâ üzerine kurulan mescid, Resûlullah (aleyhi’s-selâm)’ın mescididir. Bize Affân nakletti; dedi ki: Bize Vüheyb nakletti; dedi ki: Bize Dâvûd b. Ebî Hind, Saîd b. el-Müseyyeb’den nakletti; dedi ki: Takvâ üzerine kurulan mescid, Medîne’nin en büyük mescididir. Bize Muhammed b. Hâtim b. Meymûn es-Semîn nakletti; dedi ki: Bize Vekî‘ nakletti; dedi ki: Bize Üsâme b. Zeyd, Abdurrahmân b. Ebî Saîd el-Hudrî’den, o da babasından nakletti; dedi ki: O, Resûlullah (s.a.v.)’in mescididir — yani takvâ üzerine kurulan mescidi kastediyor. Dediler ki: Kubâ mescidi ise sonradan genişletildi, içine ilâveler yapıldı. Abdullah b. Ömer oraya girdiğinde mülemma‘ sütunun yanında namaz kılardı; burası Resûlullah (s.a.v.)’in namazgâhı idi. Dediler ki: Resûlullah (s.a.v.) Kubâ’da pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri ikamet etti; cuma günü oradan Medîne’ye gitmek üzere yola çıktı ve Benî Sâlim b. Avf’ın mescidinde cumayı kıldı.
أَبِي أَنَسٍ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ، قَالَ: اخْتَلَفَ رَجُلانِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي الْمَسْجِدِ الَّذِي أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى، فَقَالَ أَحَدُهُمَا هُوَ مَسْجِدُ الرَّسُولِ، وَقَالَ الآخَرُ هُوَ مَسْجِدُ قُبَاءَ، فَأَتَيَا النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَسَأَلاهُ فَقَالَ هُوَ مَسْجِدِي هَذَا. حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ مُحَمَّدٍ وَمُحَمَّدُ بْنُ حَاتِمِ بْنِ مَيْمُونٍ، قَالا حَدَّثَنَا وَكِيعٌ عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ عُثْمَانَ التَّيْمِيِّ عَنْ عُثْمَانَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي رَافِعٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ الْمَسْجِدُ الَّذِي أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مَسْجِدُ الرَّسُولِ صلى الله عليه وسلم.حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ حَاتِمٍ، قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ الْفَضْلُ بْنُ دُكَيْنٍ قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَامِرٍ الْأَسْلَمِيُّ، عَنْ عِمْرَانَ بْنِ أَبِي أَنَسٍ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ، قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم عَنِ الْمَسْجِدِ الَّذِي أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى، فَقَالَ هُوَ مَسْجِدِي هَذَا. قَالَ حَدَّثَنِي هُدْبَةُ بْنُ خَالِدٍ. قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو هِلالٍ الرَّاسِبِيُّ، قَالَ أَخْبَرَنَا قَتَادَةُ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ فِي قَوْلِهِ لَمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوى ٩: ١٠٨ [١] قَالَ هُوَ مَسْجِدُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم الْأَعْظَمُ. حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ المديني، قال حدثنا سفيان بن عيينة عن أبى الزناد عن خارجة ابن زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، قَالَ الْمَسْجِدُ الَّذِي أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مَسْجِدُ الرَّسُولِ عليه السلام. حَدَّثَنَا عَفَّانُ، قَالَ: حَدَّثَنَا وُهَيْبٌ، قَالَ حَدَّثَنَا دَاوُدُ بْنُ أَبِي هِنْدٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ، قَالَ الْمَسْجِدُ الَّذِي أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مَسْجِدُ المدينة الأعظم حدثنا محمد بن حاتم ابن مَيْمُونٍ السَّمِينُ قَالَ حَدَّثَنَا وَكِيعٌ، حَدَّثَنَا أُسَامَةُ بْنُ زَيْدٍ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: هُوَ مَسْجِدُ الرَّسُولِ صلى الله عليه وسلم يَعْنِي الَّذِي أسس على التقوى قالوا وقد وسع مَسْجِد قباء بعد وزيد فيه وكان عَبْد اللَّهِ بْن عُمَر إذا دخله صلى إِلَى الأسطوانة المخلقة وكان ذلك مصلى رَسُول اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالُوا وأقام رَسُول اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بقباء يوم الاثنين والثلاثاء والأربعاء والخميس وركب منها يوم الجمعة يريد المدينة فجمع في مسجد كان بنو سالم بن عوف[١] سورة التوبة: الآية ١٠٧.
Amr b. Avf b. el-Hazrec’in oğulları (Benû Amr b. Avf) idi. İşte bu, içinde Cuma namazı kılınan ilk Cumaydı. Ardından Resûlullah (s.a.v.) Ensar’ın evlerini tek tek dolaştı; hepsi onu kendilerinde misafir etmek istiyordu. Nihayet Medine’deki mescidinin bulunduğu yere varınca devesi çöktü ve (s.a.v.) deveden indi. Ebû Eyyûb –ki Hâlid b. Zeyd b. Küleyb b. Sa‘lebe b. Abd b. Avf b. Ganm b. Mâlik b. en-Neccâr b. Sa‘lebe b. Amr b. el-Hazrec’tir– gelip yükünü aldı ve Resûlullah (s.a.v.) Ebû Eyyûb’un yanında indi. Hazrec’ten bir topluluk onu kendi yanlarında indirmek istedilerse de (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kişi eşyasının yanındadır.” Böylece onun Ebû Eyyûb’un evindeki ikameti yedi ay sürdü. Gelişinden bir ay sonra namazın tamamı (dört rekât olarak) nâzil oldu. Ensar, Resûlullah’a (s.a.v.) arsalarındaki her fazla yeri bağışladılar ve “Ey Allah’ın Nebîsi, dilersen evlerimizi al” dediler. O da onlara hayırlı sözler söyledi. Dediler ki: Ebû Ümâme Es‘ad b. Zürâre –ki o, nakîblerin nakîbiydi– kendisine tâbi olan Müslümanları kendine ait bir mescitte toplardı. Resûlullah (s.a.v.) orada namaz kılardı. Sonra Es‘ad’dan, o mescide bitişik olan ve himayesindeki iki yetime ait bir araziyi –ki bu yetimler Sehl ve Süheyl, Râfi‘ b. Ebî Amr b. Âbidîn b. Sa‘lebe b. Ganm’ın oğullarıydı– kendisine satmasını istedi. Es‘ad, (s.a.v.)’e o araziyi alıp iki yetimin bedelini ödemesini teklif ettiyse de Resûlullah (s.a.v.) bunu kabul etmedi ve ondan on dinar karşılığında satın aldı; bu parayı Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (r.a.) malından ödedi. Sonra Resûlullah (s.a.v.) kerpiç hazırlanmasını emretti; kerpiç hazırlandı ve onunla mescidi inşa etti. Temelini taşla yükseltti, tavanını hurma dallarıyla örttü, direklerini hurma kütüklerinden yaptı. Ebû Bekir (r.a.) halife olunca mescitte hiçbir değişiklik yapmadı. Ömer (r.a.) halife olunca onu genişletti ve Abbâs b. Abdülmuttalib (r.a.) ile evini satması için konuşarak mescide katmak istedi; Abbâs da evini Allah ve Müslümanlar için bağışladı. Böylece Ömer (r.a.) onu mescide ekledi. Sonra Osman b. Affân (r.a.) onu (yeniden) inşa etti.
ابن عَمْرو بْن عوف بْن الخزرج بنوه، وكانت تلك أول جمعة جمع فيها ثُمَّ مر رَسُول اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بمنازل الأنصار منزلا منزلا وكلهم يسأله النزول عَلَيْهِ حَتَّى إذا انتهى إِلَى موضع مسجده بالمدينة بركت ناقته فنزل عنها وجاء أَبُو أيوب، خَالِد بْن زيد بْن كليب بْن ثعلبة بن عبد ابن عوف بْن غنم بْن مَالِك بْن النجار بْن ثعلبة بْن عَمْرو بْن الخزرج فأخذ رحله فنزل صلى الله عليه وسلم عند أَبِي أيوب وأراده قوم منَ الخزرج عَلَى النزول عندهم فقال: المرء مع رحله فكان مقامه في منزل أَبِي أيوب سبعة أشهر ونزل عَلَيْهِ تمام الصلاة بعد مقدمه بشهر ووهبت الأنصار لرسول اللَّه صلى الله عليه وسلم كل فضل كان في خططها وقالوا يا نبي اللَّه إن شئت فخذ منازلنا فقال لهم خيرا، قَالُوا: وكان أَبُو أمامة أسعد بن زرارة ابن عدس بْن عُبَيْد بْن ثعلبة بْن غنم بْن مَالِك بْن النجار نقيب النقباء يجمع يمن يليه منَ المسلمين في مَسْجِد له فكان رسول الله صلى الله عليه وسلم يصلي فيه ثُمَّ أنه سأل أسعد أن يبيعه أرضا متصلة بذلك المسجد كانت في يده ليتيمين في حجره يقال لهما سَهْل وسهيل، ابنا رافع ابن أبى عمرو بن عابدين ثعلبة بْن غنم، فعرض عَلَيْهِ أن يأخذها ويغرم عنه اليتيمين ثمنها، فأبى رسول صلى الله عليه وسلم ذلك، وابتاعها منه بعشرة دنانير أداها من مال أَبِي بكر الصديق رضي الله عنه، ثُمَّ إن رَسُول اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أمر باتخاذ اللبن، فاتخذ وبني به المسجد ورفع أساسه بالحجارة وسقف بالجريد وجعلت عمده جذوعا، فلما استخلف أَبُو بكر رضي الله عنه لم يحدث فيه شيئا، واستخلف عُمَر رضي الله عنه فوسعه وكلم العَبَّاس بْن عَبْد المطلب رضي الله عنه في بيع داره ليزيدها فيه فوهبها العَبَّاس لله والمسلمين فزادها عُمَر رضي الله عنه في المسجد، ثُمَّ إن عُثْمَان بْن عَفَّان رضي الله عنه بناه
Halifeliği sırasında mescidi taş ve kireçle [inşa ettirdi], direklerini taştan yaptı, tavanını sâc ağacıyla örttü, ona ilaveler yaptı ve içine Akik'ten çakıllar nakletti. Maksûreyi ilk defa Mervân b. el-Hakem b. el-Âs b. Ümeyye yaptırdı; onu nakışlı taşlarla inşa etti. Sonra babasından sonra halife olan Velîd b. Abdülmelik b. Mervân'a kadar mescitte herhangi bir değişiklik yapılmadı. Velîd, Medine valisi olan Ömer b. Abdülazîz'e mektup yazarak mescidin yıkılmasını ve yeniden inşa edilmesini emretti. Ona para, füsîfisâ, mermer ve Şam ve Mısır ahalisinden Rum ve Kıptî seksen usta gönderdi. Ömer de mescidi inşa etti, genişletti ve bu işin yürütülmesi ve harcamaların yapılması için Sâlih b. Keysân'ı (ki o, Sa‘dâ'nın âzatlısıdır; Sa‘dâ da Âl-i Mu‘aykîb b. Ebî Fâtıma ed-Devsî'nin âzatlısıdır) görevlendirdi. Bu, seksen yedi [hicrî] senesinde oldu; seksen sekiz senesinde olduğu da söylenir. Sonra, halifelerden hiçbiri Mescid'de herhangi bir değişiklik yapmadı; ta ki Emîrü'l-mü'minîn el-Mehdî (Allah'ın salâtı üzerine olsun) halife olana kadar. Vâkıdî dedi ki: el-Mehdî, Abdülmelik b. Şebîb el-Gassânî ile Ömer b. Abdülazîz'in soyundan bir adamı Medine'ye, mescidini inşa etmek ve genişletmek üzere gönderdi. O günlerde Medine'nin valisi Ca‘fer b. Süleyman b. Ali idi. İkisi çalışmalarında bir yıl kaldılar ve mescidin arka kısmına yüz zira‘ ilave ettiler; böylece boyu üç yüz zira‘, eni iki yüz zira‘ oldu. Alî b. Muhammed el-Medâinî dedi ki: Emîrü'l-mü'minîn el-Mehdî, Ca‘fer b. Süleyman'ı Mekke, Medine ve Yemâme'ye vali tayin etti; o da Mekke Mescidi ile Medine Mescidi'nde genişletme yaptı. Medine Mescidi'nin inşası yüz altmış iki [hicrî] senesinde tamamlandı. el-Mehdî, altmış [hicrî] senesinde hac mevsiminden önce Medine'ye gelmişti; maksûrenin sökülüp mescidle aynı seviyeye getirilmesini emretti. İki yüz kırk yedi [hicrî] senesine gelindiğinde ise Emîrü'l-mü'minîn Ca‘fer el-Mütevekkil ‘ale’llah (Allah ona rahmet etsin) Medine Mescidi'nin tamirini emretti. Ona çok miktarda füsîfisâ getirildi ve iş iki yüz kırk yedi senesinde tamamlandı. Bana Ömer b. Hammâd b. Ebî Hanîfe rivâyet etti, dedi ki: Bize Mâlik b. Enes rivâyet etti, dedi ki: Bize Hişâm b. Urve, babasından, o da Âişe'den (r.anhâ) rivâyet etti; Âişe dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Bir belde veya şehir hangi yöntemle fethedilirse fethedilsin, ancak Medine Kur'an'la fethedildi.» Bize Şeybân b. Ebî Şeybe el-Eblî rivâyet etti, dedi ki: Bize Ebü'l-Eşheb rivâyet etti, dedi ki: Bize el-Hasan haber verdi ki...
في خلافته بالحجارة والقصة وجعل عمده حجارة وسقفه بالساج وزاد فيه ونقل إليه الحصباء منَ العقيق، وكان أول منَ اتخذ فيه المقصورة مروان بن الحكم ابن العاص بْن أمية، بناها بحجارة منقوشة ثُمَّ لم يحدث فيه شيء إِلَى أن ولي الوليد بْن عَبْد الملك بْن مروان بعد أبيه فكتب إِلَى عُمَر بْن عَبْد الْعَزِيزِ وهو عامله عَلَى المدينة يأمره بهدم المسجد وبنائه، وبعث إليه بمال وفسيفساء ورخام وثمانين صانعا منَ الروم والقبط من أهل الشام ومصر فبناه وزاد فيه وولى القيام بأمره والنفقة عَلَيْهِ صالح بْن كيسان مولى سعدى مولاة آل معيقيب ابن أَبِي فاطمة الدوسي وذلك في سنة سبع وثمانين، ويقال في سنة ثمان وثمانين ثُمَّ لم يحدث فيه أحد منَ الخلفاء شيئا حَتَّى استخلف المهدي أمير الْمُؤْمِنِين صلاة اللَّه عَلَيْهِ، قَالَ الواقدي بعث المهدي عَبْد الملك بْن شبيب الغساني ورجلا من ولد عُمَر بْن عَبْد الْعَزِيزِ إِلَى المدينة لبناء مسجدها والزيادة فيه وعليها يومئذ جَعْفَر بْن سُلَيْمَان بْن علي، فمكثا في عمله سنة وزادا فى مؤخره مائة ذراع فصار طوله ثلاثمائة ذراع وعرضه مائتي ذراع، وقال علي بْن مُحَمَّد المدائني ولي المهدي أمير الْمُؤْمِنِين جَعْفَر بْن سُلَيْمَان مكة والمدينة واليمامة فزاد في مَسْجِد مكة ومسجد المدينة، فتم بناء مَسْجِد المدينة في سنة اثنين وستين ومائة، وكان المهدي أتى المدينة في سنة ستين قبل الحج فأمر بقلع المقصورة وتسويتها مع المسجد، ولما كانت سنة سبع وأربعين ومائتين أمر أمير الْمُؤْمِنِين جَعْفَر المتوكل عَلَى اللَّه رحمه الله بمرمة مَسْجِد المدينة، فحمل إليه فسيفساء كثير وفرغ منه في سنة سبع وأربعين ومائتين.حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ حماد بن أبي حنيفة قال حدثنا مالك بْنُ أَنَسٍ، قَالَ حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عُرْوَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم «مَا يُفْتَحُ مِنْ مِصْرٍ أَوْ مَدِينَةٍ عَنْوَةً فَإِنَّ الْمَدِينَةَ فُتِحَتْ بِالْقُرْآنِ» . حَدَّثَنَا شَيْبَانُ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ الابلى قالت: حَدَّثَنَا أَبُو الْأَشْهَبِ قَالَ أَخْبَرَنَا الْحَسَنُ أَنَّ
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «Her peygamberin bir haremi (dokunulmaz bölgesi) vardır. Ben de İbrâhim (a.s.)'ın Mekke'yi harem kıldığı gibi, Medine'yi iki kara taşlık arasını harem kıldım. Orada otu biçilmez, ağacı kesilmez, savaş için silâh taşınmaz. Kim orada bir suç işler veya suç işleyeni barındırırsa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerinedir; ondan ne nâfile ne de farz kabul olunmaz.» Bana Rûh b. Abdülmü'min el-Basrî el-Mukrî rivayet etti; dedi ki: Bize Ebû Avâne, Ömer b. Ebî Seleme b. Abdirrahmân'dan, o babasından, o da Ebû Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etti: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: «Allah'ım, İbrâhim senin kulun ve resûlündür; ben de senin kulun ve resûlünüm. Ben, onun iki kara taşlığı arasını İbrâhim'in Mekke'yi harem kıldığı gibi harem kıldım.» Ebû Hureyre de şöyle derdi: «Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Bathân'da ceylanlar bulsam onlara ilişmezdim.» Seybân b. Ebî Şeybe bize rivayet etti; dedi ki: Bize el-Kâsım b. el-Fadl el-Huddânî, Muhammed b. Ziyâd'dan, o da dedesinden rivayet etti. O dede, Osman b. Maz'ûn'un mevlâsı idi ve Hârre'de Maz'ûn ailesine ait bir araziyi elinde bulunduruyordu. Dedi ki: Ömer b. el-Hattâb (r.a.) bazen öğle vakti elbisesini başına koymuş olarak bana gelir, yanıma oturur ve konuşurdu; ben de ona salatalık ve yeşillik getirirdim. Bir gün bana, «Buradan ayrılma, çünkü ben seni buranın sorumlusu olarak tayin ettim; Medine ağaçlarından hiç kimseyi ağaç silkelerken veya keserken bırakma. Eğer birini böyle yaparken bulursan, urganını ve baltasını al.» dedi. Ben, «Üstündeki elbiseyi de alayım mı?» dedim, «Hayır» buyurdu. Ebû Mes'ûd b. el-Kattât bana rivayet etti; dedi ki: Bize İbn Ebî Yahyâ el-Medenî, Ca'fer b. Muhammed'den, o da babasından rivayet etti ki, Resûlullah (s.a.v.) Uhud ile Ayr arasındaki ağaçları harem kıldı ve deve sahibine ğadâ ağacına ve tarlasını ve arabasını onaracağı şeylere izin verdi. Bekr b. el-Heysem bana rivayet etti; dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih, Leys b. Sa'd'dan, o Hişâm b. Sa'd'dan, o Zeyd b. Eslem'den, o da babasından rivayet etti; dedi ki: Ömer b. el-Hattâb (r.a.)'ı, Rabaze koruluğuyla ilgili görevlendirdiği bir adama –Bekr onun adını unutmuş– şöyle derken işittim: «Her Müslümana karşı kanadını indir, mazlumun duasından sakın; çünkü o duaya icâbet olunur. Küçük ve büyük sürü sahibini (korumaya) dahil et; bana İbn Affân ve İbn Avf'ın develerini bırak; eğer onların hayvanları helâk olursa…»
رسول الله صلى الله عليه وسلم قال «إِنَّ لِكَلِّ نَبِيٍّ حَرَمًا، وَإِنِّي حَرَّمْتُ الْمَدِينَةَ كَمَا حَرَّمَ إِبْرَاهِيمُ عليه السلام مَكَّةَ مَا بَيْنَ حَرَّتَيْهَا لا يُخْتَلَى خَلاهَا وَلا يُعْضَدُ شَجَرُهَا وَلا يُحْمَلُ فِيهَا السِّلاحُ لِقِتَالٍ، فَمَنْ أَحْدَثَ حَدَثًا، أَوْ آوَى مُحْدِثًا، فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ، لا يُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وَلا عَدْلٌ» وَحَدَّثَنِي رَوْحُ بْنُ عَبْدِ المؤمن البصري المقري، قَالَ حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ «عَنْ عُمَرَ بْنِ أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِيهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم «اللَّهُمَّ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ، وَأَنَا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ، وَإِنِّي قَدْ حَرَّمْتُ مَا بَيْنَ لابَتَيْهَا كَمَا حَرَّمَ إِبْرَاهِيمُ مَكَّةَ، فَكَانَ أَبُو هُرَيْرَةَ يَقُولُ: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ أَجِدُ الظِّبَاءَ بِبُطْحَانٍ مَا عَانَيْتُهَا» وحدثنا سيبان بْنُ أَبِي شَيْبَةَ قَالَ: حَدَّثَنَا الْقَاسِمُ بْنُ الْفَضْلِ الْحُدَّانِيُّ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ زِيَادٍ عَنْ جَدِّهِ، وَكَانَ مَوْلَى عُثْمَانَ بْنِ مَظْعُونٍ، وَكَانَتْ فِي يَدِهِ أَرْضٌ لآلِ مَظْعُونٍ بِالْحَرَّةِ، قَالَ. كَانَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رُبَمَّا أَتَانِي نِصْفَ النَّهَارِ وَاضِعًا ثَوْبَهُ عَلَى رَأْسِهِ فَيْجَلِسُ إِلَيَّ وَيَتَحَدَّثُ عِنْدِي فَأَجِيئُهُ مِنَ الْقِثَّاءِ وَالْبَقْلِ، فَقَالَ لِي يَوْمًا لا تَبْرَحْ فَقَدِ اسْتَعْمَلْتُكَ عَلَى ما ههنا وَلا تَدَعَنَّ أَحَدًا يَخْبِطُ شَجَرَةً وَلا يعضدهَا يَعْنِي مِنْ شَجِرِ الْمَدِينَةِ، فَإِنْ وَجَدْتَ أَحَدًا يَفْعَلُ ذَلِكَ فَخُذْ حَبْلَهُ وَفَأْسَهُ، قَالَ قُلْتُ آخُذُ ثَوْبَهُ قَالَ لا.وَحَدَّثَنِي أَبُو مَسْعُودِ بْنُ الْقَتَّاتِ، قَالَ حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي يَحْيَى الْمَدَنِيُّ عَنْ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِيهِ، أن رسول الله صلى الله عليه وسلم حَرَّمَ مِنَ الشَّجَرِ مَا بَيْنَ أُحُدٍ إِلَى عير «وأذن لصاحب الناضح فى الغضا وَمَا يُصْلِحُ بِهِ مَحَارِثَهُ وَعَرَبَهُ.وَحَدَّثَنِي بَكْرُ بن الهيثم، قال حدثنا عبد الله بن صَالِحٍ، عَنِ اللَّيْثِ بْنِ سَعْدٍ عَنْ هِشَامِ بْنِ سَعْدٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ عَنْ أَبِيهِ، قَالَ سَمِعْتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رضي الله عنه يقول لرجل استعمله عن حِمَى الرَّبَذَةِ نَسِيَ بَكْرٌ اسْمَهُ اضْمُمْ جَنَاحَكَ عَنْ كُلِّ مُسْلِمٍ، وَاتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهَا مُجَابَةٌ، وَأَدْخِلْ رَبَّ الصَّرِيمَةِ وَالْغَنِيمَةِ، وَدَعْنِي مِنْ نَعَمِ ابْنِ عَفَّانَ وَابْنِ عَوْفٍ فَإِنَّهُمَا إِنْ تهلك ماشيتهما