Kitap Adı: el-Bidâye ve'n-Nihâye - Ali Şîrî neşri (İbn Kesîr)
Bölüm: Tarih
Eser: el-Bidâye ve'n-Nihâye
Müellif: Ebü'l-Fidâ İsmâil b. Kesîr ed-Dımaşkî (ö. 774/1372)
Tahkik, asıl nüshaların tashihi ve haşiyeler: Alî Şîrî
Neşreden: Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, Beyrut, Lübnan
Baskı: Birinci baskı, 1408 / 1988
Cilt sayısı: 15 (14 cilt ve fihrist)
[Rakımlandırma matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
البداية والنهاية - ت شيري (ابن كثير)القسم: التاريخالكتاب: البداية والنهايةالمؤلف: أبو الفداء إسماعيل بن كثير الدمشقي (ت ٧٧٤ هـ)حققه ودقق أصوله وعلق حواشيه: علي شيريالناشر: دار إحياء التراث العربي، بيروت - لبنانالطبعة: الأولى، ١٤٠٨ - ١٩٨٨ معدد الأجزاء: ١٥ (١٤ والفهارس)[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. [Zikr](1): Mûsâ aleyhisselâmdan sonra İsrâiloğulları'nın peygamberlerinden bir topluluğun anılması; ardından Dâvûd ve Süleyman aleyhimesselâmın anılması gelecektir. İbn Cerîr, Târih'inde şöyle demiştir(2): Geçmişlerin haberleri ve seleflerin işleri konusunda ilim sahibi olanlar arasında – ümmetimizden ve başkalarından – hiçbir ihtilaf yoktur ki, Yûşa‘dan sonra İsrâiloğulları'nın işlerini üstlenen kimse [Kâleb b. Yûfennâ'dır](3). Yani Mûsâ aleyhisselâmın ashâbından biridir; o, kız kardeşi Meryem'in kocasıdır ve Allah'tan korkanlardan olan iki kişiden biridir ki bunlar Yûşa‘ ve Kâleb'dir. Bunlar, İsrâiloğulları cihâddan geri durduklarında şöyle demişlerdi: (Onların üzerine kapıdan girin, içine girdiğinizde mutlaka galip gelirsiniz. Müminler iseniz Allah'a tevekkül edin.) [el-Mâide, 23] İbn Cerîr dedi ki: Daha sonra, İsrâiloğulları'nın işlerini üstlenen kimse Hizkil b. Bûzî'dir(4). O, Allah'a dua edip ölümden korkarak yurtlarından çıkan binlerce kişiyi dirilten kişidir. Hizkil'in kıssası: Allah teâlâ buyuruyor: (Ölümden korkarak binlerce kişi halinde yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara 'Ölün!' dedi, sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmez.) [el-Bakara, 243] Muhammed b. İshak, Vehb b. Münebbih'ten rivâyetle dedi ki: Yûşa‘dan sonra Allah Kâleb b. Yûfennâ'nın canını aldığında, onun İsrâiloğulları'ndaki halefi Hizkil b. Bûzî idi. O, 'İhtiyar kadının oğlu'dur(5) ve Allah'ın kitabında zikrettiği kavme dua eden kişidir.
(1) Basılı nüshalardan düşmüştür.
(2) Taberî Târihi: c. 1, s. 226 ve 237, Dâru'l-Kâmûsi'l-Hadîs.
(3) Mürûcü'z-Zeheb sahibi (el-Mes‘ûdî) 1/49'da şöyle demiştir: Bir nüshada, Yûşa‘ b. Nûn'un vefatından sonra İsrâiloğulları'nda işleri üstlenenin Küşân el-Kifrî olduğunu ve onlarda seksen yıl kaldığını buldum.
(4) el-Mes‘ûdî'de, Mürûcü'z-Zeheb: Finhâs b. el-Âzir b. Hârûn.
(5) İbnü'l-Acûz diye anılmasının sebebi: Annesi yaşlanıp kısır hale geldikten sonra Allah'tan çocuk istemiş, Allah da ona bağışlamıştır.
بسم الله الرحمن الرحيم [ذكر](١) جماعة من أنبياء بني إسرائيل بعد موسى عليه السلام ثم نتبعهم بذكر داود وسليمان عليهما السلامقال ابن جرير في تاريخه(٢): لا خلاف بين أهل العلم بأخبار الماضين وأمور السالفين من أمتنا وغيرهم أن القائم بأمور بني إسرائيل بعد يوشع [كان] كالب بن يوفنا(٣) يعني أحد أصحاب موسى عليه السلام، وهو زوج أخته مريم، وهو أحد الرجلين اللذين ممن يخافون الله وهما يوشع وكالب وهما القائلان لبني إسرائيل حين نكلوا عن الجهاد (أدخلوا عليهم الباب فإذا دخلتموه فإنكم غالبون وعلى الله فتوكلوا إن كنتم مؤمنين) [المائدة: ٢٣] قال ابن جرير ثم من بعده كان القائم بأمور بني إسرائيل حزقيل بن بوذي(٤) وهو الذي دعا الله فأحيا الذين خرجوا من ديارهم وهم ألوف حذر الموت. قصة حزقيلقال الله تعالى: (ألم تر إلى الذين خرجوا من ديارهم وهم ألوف حذر الموت فقال لهم الله موتوا ثم أحياهم إن الله لذو فضل على الناس ولكن أكثر الناس لا يشكرون) [البقرة: ٢٤٣]. قال محمد بن إسحاق عن وهب بن منبه: إن كالب بن يوفنا لما قبضه الله إليه بعد يوشع خلف في بني إسرائيل حزقيل بن بوذي وهو ابن العجوز(٥) وهو الذي دعا للقوم الذين ذكرهم الله في كتابه(١) سقطت من النسخ المطبوعة.(٢) تاريخ الطبري: ج ١/ ٢٢٦ و ٢٣٧ دار القاموس الحديث.(٣) قال صاحب مروج الذهب ١/ ٤٩: ووجدت في نسخة أن القائم في بني إسرائيل بعد وفاة يوشع بن نون كوشان الكفري، وأنه أقام فيهم ثمانين سنة.(٤) في المسعودي: مروج الذهب: فنحاص بن العازر بن هارون.(٥) سمي بابن العجوز: لان أمه سألت الله الولد وقد كبرت وعقمت فوهبه الله لها.
Bize ulaştığına göre: "Kendileri binlerce kişi oldukları hâlde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi?" [Bakara, 243] İbn İshak dedi ki: Onlar vebâdan kaçtılar ve yerin bir ovasına konakladılar. Allah onlara "Ölün!" dedi, hepsi birden öldüler. Yırtıcı hayvanlardan korumak için üzerlerine bir çit çektiler. Uzun devirler geçti. Hazkîl (a.s.) onlara uğradı, üzerlerinde tefekkürle durdu. Kendisine: "Allah'ın onları sen bakarken diriltmesini ister misin?" denildi. "Evet" dedi. O kemiklere et giydirilmesi ve sinirlerin birbirine bağlanması için duâ etmesi emredildi. Allah'ın kendisine bu yöndeki emri üzerine onlara seslendi. Derken bütün kavim ayağa kalktı ve tek bir adamın tekbiri gibi tekbir getirdiler. Esbât, es-Suddî yoluyla Ebû Mâlik'ten; Ebû Sâlih kanalıyla İbn Abbas'tan; Mürre [el-Hemedânî] vasıtasıyla İbn Mes‘ûd'dan ve sahâbeden bir topluluktan, "Kendileri binlerce kişi oldukları hâlde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara 'Ölün!' dedi, sonra onları diriltti" [âyeti] hakkında şöyle rivayet ettiler: Vâsıt civarında Dâverdan denilen bir köy vardı. Orada tâun hastalığı çıktı. Halkının çoğu kaçtı ve oradan bir tarafa konakladılar. Köyde kalanların [çoğu] helâk oldu, diğerleri kurtuldu; onlardan pek fazla kişi ölmedi. Tâun yükselince sağ sâlim geri döndüler. Geride kalanlar: "Bizim bu arkadaşlarımız bizden daha basiretliydi. Biz de onların yaptığı gibi yapmış olsaydık kurtulurduk. Vebâ ikinci defa çıkacak olsa mutlaka onlarla birlikte çıkacağız" dediler. Ertesi yıl [vebâ] tekrar çıktı. Otuz üç bin küsur kişi olarak kaçtılar ve o yere –ki geniş bir vâdîydi– konakladılar. Vâdînin alt tarafından bir melek, üst tarafından da başka bir melek onlara "Ölün!" diye seslendi. Bunun üzerine öldüler. Nihayet helâk oldular ve cesetleri kaldı. Hazkîl denilen bir peygamber onlara uğradı. Onları görünce üzerlerinde durdu, onlar hakkında tefekküre daldı ve çenesini ve parmaklarını oynatmaya başladı. Bunun üzerine Allah ona: "Ey Hazkîl! Onları nasıl dirilttiğimi sana göstermemi ister misin?" diye vahyetti. "Evet" dedi. Hâlbuki onun tefekkürü, Allah'ın kudreti karşısında hayrete düşmesiydi. Kendisine: "Seslen!" denildi. Seslendi: "Ey kemikler! Şüphesiz Allah size birleşmenizi emrediyor." Kemikler birbirine uçmaya başladı, nihayet kemikten cisimler hâline geldiler. Sonra Allah ona: "Seslen: Ey kemikler! Şüphesiz Allah size et giydirmenizi emrediyor" diye vahyetti. Üzerlerine et ve kan giydirdiler ve içinde öldükleri elbiseleri de [üzerlerine] giydirildi. Sonra kendisine: "Seslen!" denildi. Seslendi: "Ey cesetler! Şüphesiz Allah size ayağa kalkmanızı emrediyor." Hemen ayağa kalktılar. Esbât dedi ki: Mansûr [b. el-Mu‘temir] Mücâhid'den rivayetle onların diriltildiklerinde: "Sübhâneke'llâhümme ve bi-hamdike lâ ilâhe illâ ente" [Allah'ım! Seni tesbih ve hamd ederim. Senden başka ilâh yoktur] dediklerini zannetti. Derken kavimlerine diri olarak döndüler; ölmüş olduklarını yüzlerindeki ölüm alametiyle biliyorlardı; bir elbise giymesinler, hemen eski hâline dönüyordu. Nihayet kendileri için yazılmış olan ecelerine kadar yaşadılar ve öldüler(1). İbn Abbas'tan rivayete göre onlar dört bin kişiydiler; yine ondan sekiz bin; Ebû Sâlih'ten dokuz bin; İbn Abbas'tan ayrıca kırk bin kişi oldukları rivayet edilmiştir. Saîd b. Abdülazîz'den rivayete göre ise onlar Ezeriât halkındandı. İbn Cüreyc, Atâ'dan rivayetle: "Bu bir meseldir" –yani takdir edilenden sakınmanın fayda vermeyeceğini açıklayan bir misal olarak getirilmiştir– demiştir. Cumhûrun kavli ise daha kuvvetlidir ki bu olay vâki olmuştur. Nitekim İmam Ahmed ile Sahîh sahipleri, Zührî yoluyla Abdülhamîd b. Abdirrahmân b. Zeyd b. el-Hattâb'dan, o Abdullah b. [Abdullah b.] el-Hâris b. Nevfel'den, o Abdullah b. Abbas'tan rivayet etmişlerdir ki Ömer b.(1) Taberî bu haberi Târîh'inde (c. 1, s. 237-238) rivayet etmiştir. Haberde köşeli parantez içindekiler Taberî'nin ilâvesidir.
فيما بلغنا: (ألم تر إلى الذين خرجوا من ديارهم وهم ألوف حذر الموت) قال ابن إسحاق فروا من الوباء فنزلوا بصعيد من الأرض فقال لهم الله موتوا فماتوا جميعا فحظروا عليهم حظيرة دون السباع فمضت عليهم دهور طويلة فمر بهم حزقيل عليه السلام فوقف عليهم متفكرا فقيل له أتحب أن يبعثهم الله وأنت تنظر؟ فقال: نعم فأمر أن يدعو تلك العظام أن تكتسي لحما وأن يتصل العصب بعضه ببعض فناداهم عن أمر الله له بذلك فقام القوم أجمعون وكبروا تكبيرة رجل واحد. وقال أسباط عن السدي عن أبي مالك وعن أبي صالح عن ابن عباس وعن مرة [الهمداني] عن ابن مسعود وعن أناس من الصحابة في قوله: (ألم تر إلى الذين خرجوا من ديارهم وهم ألوف حذر الموت فقال لهم الله موتوا ثم أحياهم) قالوا: كانت قرية يقال لها داوردان قبل واسط وقع بها الطاعون فهرب عامة أهلها فنزلوا ناحية منها فهلك [أكثر] من بقي في القرية وسلم الآخرون فلم يمت منهم كثير فلما ارتفع الطاعون رجعوا سالمين فقال الذين بقوا أصحابنا هؤلاء كانوا أحزم منا لو صنعنا كما صنعوا بقينا ولئن وقع الطاعون ثانية لنخرجن معهم فوقع في قابل فهربوا وهم بضعة وثلاثون ألفا حتى نزلوا ذلك المكان وهو واد أفيح فناداهم ملك من أسفل الوادي وآخر من أعلاه أن موتوا فماتوا حتى إذا هلكوا وبقيت أجسادهم مر بهم نبي يقال له حزقيل فلما رآهم وقف عليهم فجعل يتفكر فيهم ويلوي شدقيه وأصابعه فأوحى الله إليه [يا حزقيل] تريد أن أريك كيف أحييهم قال: نعم وإنما كان تفكره أنه تعجب من قدرة الله عليهم فقيل له: ناد فنادى: يا أيتها العظام إن الله يأمرك أن تجتمعي فجعلت العظام يطير بعضها إلى بعض حتى كانت أجسادا من عظام ثم أوحى الله إليه أن ناد يا أيتها العظام إن الله يأمرك أن تكتسي لحما فاكتست لحما ودما وثيابها التي ماتت فيها. ثم قيل له ناد فنادى: أيتها الأجساد إن الله يأمرك أن تقومي فقاموا. قال أسباط: فزعم منصور [بن المعتمر] عن مجاهد أنهم قالوا حين أحيوا: (سبحانك اللهم وبحمدك لا إله إلا أنت) فرجعوا إلى قومهم أحياء يعرفون أنهم كانوا موتى سحنة الموت على وجوههم لا يلبسون ثوبا إلا عاد رسما حتى ماتوا لآجالهم التي كتبت لهم(١). وعن ابن عباس أنهم كانوا أربعة آلاف وعنه ثمانية آلاف وعن أبي صالح تسعة آلاف وعن ابن عباس أيضا كانوا أربعين ألفا. وعن سعيد بن عبد العزيز كانوا من أهل أذرعات. وقال ابن جريج عن عطاء هذا مثل يعني أنه سيق مثلا مبينا " أنه لن يغني حذر من قدر " وقول الجمهور أقوى إن هذا وقع. وقد روى الإمام أحمد وصاحبا الصحيح من طريق الزهري عن عبد الحميد بن عبد الرحمن بن زيد بن الخطاب، عن عبد الله بن [عبد الله بن] الحارث بن نوفل، عن عبد الله بن عباس أن عمر بن(١) روى الطبري الخبر في تاريخه ج ١/ ٢٣٧ - ٢٣٨.وما بين معكوفين في الخبر زيادة من الطبري.
بسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله الأول والآخر، الباطن الظاهر، الذي هو بكل شئ عليم، الأول فليس قبله شئ، الآخر فليس بعده شئ، الظاهر فليس فوقه شئ الباطن، فليس دونه شئ، الأزلي القديم الذي لم يزل موجودا بصفات الكمال، ولا يزال دائما مستمرا باقيا سرمديا بلا انقضاء ولا انفصال ولا زوال. يعلم دبيب النملة السوداء، على الصخرة الصماء، في الليلة الظلماء، وعدد الرمال. وهو العلي الكبير المتعال، العلي العظيم الذي خلق كل شئ فقدره تقديرا.ورفع السماوات بغير عمد، وزينها بالكواكب الزاهرات، وجعل فيها سراجا وقمرا منيرا وسوى فوقهن سريرا، شرجعا عاليا منيفا متسعا مقبيا مستديرا. وهو العرش العظيم - له قوائم عظام، تحمله الملائكة الكرام، وتحفه الكروبيون عليهم الصلاة والسلام، ولهم زجل بالتقديس والتعظيم. وكذا أرجاء السماوات مشحونة بالملائكة، ويفد منهم في كل يوم سبعون ألفا إلى البيت المعمور بالسماء الرابعة لا يعودون إليه، آخر ما عليهم في تهليل وتحميد وتكبير وصلاة وتسليم.ووضع الأرض للأنام على تيار الماء. وجعل فيها رواسي من فوقها وبارك فيها وقدر فيها أقواتها في أربعة أيام قبل خلق السماء، وأنبت فيها من كل زوجين اثنين، دلالة للألباء من جميع ما يحتاج العباد إليه في شتائهم وصيفهم، ولكل ما يحتاجون إليه ويملكونه من حيوان بهيم.وبدأ خلق الانسان من طين، وجعل نسله من سلالة من ماء مهين، في قرار مكين. فجعله سميعا بصيرا، بعد أن لم يكن شيئا مذكورا. وشرفه بالعلم والتعليم. خلق بيده الكريمة آدم أبا البشر، وصور جثته ونفخ فيه من روحه وأسجد له ملائكته، وخلق منه زوجه حواء أم البشر فآنس بها وحدته، وأسكنهما جنته، وأسبغ عليهما نعمته. ثم أهبطهما إلى الأرض لما سبق في ذلك من حكمة الحكيم. وبث منهما رجالا كثيرا ونساء، وقسمهم بقدرة العظيم ملوكا ورعاة، وفقراء وأغنياء، وأحرارا وعبيدا، وحرائر وإماء. وأسكنهم أرجاء الأرض، طولها والعرض، وجعلهم
Orada birbirlerinin ardından halifeler gelir, tâ hesap gününe ve Alîm-i Hakîm’in huzurunda arz olunacağı vakte kadar. Bütün bölgelerden nehirleri onlara musahhar kıldı; bu nehirler, küçük büyük demeden, ihtiyaç ve arzular miktarınca, memleketleri yarıp şehirlere akar. Onlar için pınarlar ve kuyular fışkırttı. Üzerlerine yağmur yüklü bulutlar gönderdi, böylece onlara her türlü ekin ve meyveyi bitirdi. Onlara, hâl dilleriyle ve kâl dilleriyle istedikleri her şeyi verdi: “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim 34) İşte böylesine Kerîm, Azîm ve Halîm olan Allah’ı tesbih ederim... O’nun üzerlerindeki en büyük nimeti ve onlara olan ihsânı —ki onları yarattıktan, rızıklandırdıktan, yolu kolaylaştırıp konuşturduktan sonra— resûllerini onlara göndermesi, kitaplarını indirmesidir. Bu kitaplar, O’nun helâlini, haramını, haberlerini ve hükümlerini beyan eder; her şeyin başlangıç ve dönüşle ilgili tafsilâtını kıyamet gününe kadar açıklar. İşte asıl saîd olan, haberleri tasdik ve teslimle, emirleri itaatle, nehiyleri tazîmle karşılayandır. O, daimî nîmete kavuşur; zakkum ve hamîm sahibi cehennemdeki yalancıların makamından uzaklaştırılır, elîm azaptan kurtulur. O’na çokça, tertemiz ve mübarek bir hamd ile hamdederim ki, göklerin ve yerlerin ufuklarını doldursun; ebedler ebedi, devirler devri, din gününe kadar, her saat, her an, her vakit ve her zamanda, O’nun büyük celâline, kadîm saltanatına ve kerîm vechine yakışır şekilde... Ve şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur; çocuğu yoktur, babası yoktur, eşi yoktur; benzeri yoktur, veziri yoktur, danışmanı yoktur; sayıdaşı yoktur, dengi yoktur, ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu, resûlü, habîbi ve halîlidir; hâlis Arap’ın özünden seçilmiş; nebîlerin sonuncusu; havz-ı ekber ve revâ sahibi; kıyamet günü şefaat-i uzmâ sahibi; Allah’ın kendisini göndereceği sancağın taşıyıcısı; Makam-ı Mahmud sahibi ki, bütün halk, halîl İbrahim (a.s.) dahi dâhil, bu makamı ona vermek ister. O’nun üzerine ve diğer nebî ve resûl kardeşleri üzerine en zekî salât ve selâm, en yüksek teşrîf ve tekrîm olsun. Allah, bütün parlak ve kerîm ashâbından, necîb ve alâmet efendilerden, nebîlerden sonra âlemin özünden razı olsun; karanlık aydınlığa karışmadığı, davetçi nidayı ilan ettiği ve gündüzün o karanlık gecenin karanlığını silmediği müddetçe. Emmâ ba‘d: Bu, Allah’ın yardımı ve güzel tevfîkiyle, O’nun havli ve kuvvetiyle kolaylaştırdığı şeyleri zikredeceğim bir kitaptır: Mahlûkatın başlangıcı; Arş’ın, Kürsî’nin, göklerin, yerlerin ve onlardaki ve aralarındaki meleklerin, cinlerin, şeytanların yaratılışı; Âdem (a.s.)’ın yaratılış keyfiyeti; nebîlerin kıssaları; bunun benzeri olayların Benî İsrâil günlerine ve câhiliye günlerine kadar devam etmesi; nihayet nübüvvetin nebîmiz Muhammed (s.a.v.)’in günlerine ulaşması. O’nun sîretini gerektiği gibi zikrederiz ki, göğüsleri ve özlemleri şifalandırsın, hastadan derdi gidersin. Sonra bundan sonraki zamanımıza kadar olanı, fitneleri, melâhimi ve saatin alâmetlerini zikrederiz. Sonra ba‘s, neşir ve kıyamet dehşetlerini; sonra bunun sıfatını, o günde ne olduğunu ve vukû bulan o dehşetli işleri; sonra cehennemin sıfatını; sonra cennetlerin sıfatını ve onlardaki güzel hayırları; bunun dışındakileri ve buna bağlı olanları ve (rivayette) gelenleri...
خلائف فيها يخلف البعض منهم البعض، إلى يوم الحساب والعرض على العليم الحكيم. وسخر لهم الأنهار من سائر الأقطار، تشق الأقاليم إلى الأمصار، ما بين صغار وكبار، على مقدار الحاجات والأوطار، وأنبع لهم العيون والآبار. وأرسل عليهم السحائب بالأمطار، فأنبت لهم سائر صنوف الزرع والثمار. وآتاهم من كل ما سألوه بلسان حالهم وقالهم: (وإن تعدوا نعمة الله لا تحصوها إن الانسان لظلوم كفار): فسبحان الكريم العظيم الحليم … وكان من أعظم نعمه عليهم. وإحسانه إليهم، بعد أن خلقهم ورزقهم ويسر لهم السبيل وأنطقهم، أن أرسل رسله إليهم، وأنزل كتبه عليهم: مبينة حلاله وحرامه، وأخباره وأحكامه، وتفصيل كل شئ في المبدأ والمعاد إلى يوم القيامة.فالسعيد من قابل الاخبار بالتصديق والتسليم، والأوامر بالانقياد والنواهي بالتعظيم. ففاز بالنعيم المقيم، وزحزح عن مقام المكذبين في الجحيم ذات الزقوم والحميم، والعذاب الأليم * أحمده حمدا كثيرا طيبا مباركا فيه يملا أرجاء السماوات والأرضين، دائما أبد الآبدين، ودهر الداهرين، إلى يوم الدين، في كل ساعة وآن ووقت وحين، كما ينبغي لجلاله العظيم، وسلطانه القديم ووجهه الكريم … وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، ولا ولد له ولا والد له، ولا صاحبة له، ولا نظير ولا وزير له ولا مشير له، ولا عديد ولا نديد ولا قسيم.وأشهد أن محمدا عبده ورسوله، وحبيبه وخليله، المصطفى من خلاصة العرب العرباء من الصميم، خاتم الأنبياء، وصاحب الحوض الأكبر الرواء، صاحب الشفاعة العظمى يوم القيامة، وحامل اللواء الذي يبعثه الله المقام المحمود الذي يرغب إليه فيه الخلق كلهم حتى الخليل إبراهيم صلى الله عليه وسلم وعلى سائر إخوانه من النبيين والمرسلين، وسلم وشرف وكرم أزكى صلاة وتسليم، وأعلى تشريف وتكريم. ورضي الله عن جميع أصحابه الغر الكرام، السادة النجباء الاعلام، خلاصة العالم بعد الأنبياء. ما اختلط الظلام بالضياء، وأعلن الداعي بالنداء وما نسخ النهار ظلام الليل البهيم.(أما بعد) فهذا كتاب أذكر فيه بعون الله وحسن توفيقه ما يسره الله تعالى بحوله وقوته من ذكر مبدأ المخلوقات: من خلق العرش والكرسي والسماوات، والأرضين وما فيهن وما بينهن من الملائكة والجان والشياطين، وكيفية خلق آدم عليه السلام، وقصص النبيين، وما جرى مجرى ذلك إلى أيام بني إسرائيل وأيام الجاهلية حتى تنتهي النبوة إلى أيام نبينا محمد صلوات الله وسلامه عليه. فنذكر سيرته كما ينبغي فتشفي الصدور والغليل، وتزيح الداء عن العليل.ثم نذكر ما بعد ذلك إلى زماننا، ونذكر الفتن والملاحم وأشراط الساعة. ثم البعث والنشور وأهوال القيامة، ثم صفة ذلك وما في ذلك اليوم، وما يقع فيه من الأمور الهائلة. ثم صفة النار، ثم صفة الجنان وما فيها من الخيرات الحسان، وغير ذلك وما يتعلق به، وما ورد في
Bu (zikredilenler), Kitap, Sünnet, eserler ve ulemâ ile enbiyânın vârisleri nezdinde makbul nakledilmiş haberlerdendir ki onlar, nübüvvet-i Mustafaviyye-i Muhammediyye'nin mişkâtından alırlar – o nübüvveti getirene en efdal salât ü selâm olsun. Biz, İsrâiliyyâttan, şâri‘in nakline izin verdiği, Allah'ın Kitabı'na ve Resûlü (s.a.v.)'in Sünneti'ne muhalif olmayan kısımdan başkasını zikretmeyiz. Bu kısım, ne tasdik ne de tekzip edilmeyen; bizdeki muhtasar bir hususu genişleten veya şer‘imizin bildirdiği müphem bir şeyi isimlendiren, fakat tayininde bize bir fayda bulunmayan bölümdür. İşte biz bunu, ona güvenme ve ihtiyaç duyma maksadıyla değil, süs kabilinden zikrederiz. Asıl güven ve dayanak ise Allah'ın Kitabı ve Resûlullah (s.a.v.)'in Sünneti'dir; nakli sahih veya hasen olan (hadisler) ile –ki zayıf olanı varsa onu beyan ederiz– (bunlara itibar edilir). Allah'tan yardım dilenir ve O'na tevekkül edilir. Güç ve kuvvet ancak Azîz, Hakîm, Aliyy, Azîm olan Allah'ındır.
Nitekim Allah Teâlâ Kitabı'nda şöyle buyurmuştur: "İşte böylece, geçmişte olanların haberlerini sana anlatıyoruz. Şüphesiz sana katımızdan bir zikir (Kur'an) verdik." Allah, nebîsi (s.a.v.)'e, mahlûkatın yaratılışından geçmiş haberleri, geçmiş ümmetleri, evliyasına nasıl muamelede bulunduğunu ve düşmanlarının başına ne getirdiğini kıssa olarak anlatmıştır. Resûlullah (s.a.v.) de ümmetine bunu şifa veren bir beyanla açıklamıştır. Her bölümde, O'ndan (salât ü selâm O'nun üzerine olsun) bize ulaşanları zikredeceğiz.
Bu kapsamda, o hususta varid olan ayetlerin anlamını izah sadedinde [gelen rivayetler vardır]. Böylece ona dair ihtiyaç duyduğumuz hususlar bize haber verilmiş, faydasız olan –ki Ehl-i Kitap âlimlerinden bazı gruplar ilmini edinmeye ve anlamaya çalışmışlardır, fakat çoğu insan için bir faydası bulunmayan– kısım ise terk edilmiştir. Ulemâmızdan bir grup onun naklini (kitap hacminde) kapsamlıca ele almıştır; biz onların yolunu izlemez, onların usulüne gitmeyiz ve onlardan ancak az bir kısmını ihtisar yoluyla zikrederiz. İçinde hak olanı –ki bizdekiyle mutabıktır– ve muhalif olup inkâr konusu haline geleni beyan ederiz.
İmam Buhârî (rahimehullah) Sahîh’inde Amr b. Âs (r.a.)’dan rivayet ettiği hadise gelince: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Benden, bir ayet dahi olsa tebliğ edin. Benî İsrâîl’den de (rivayet) aktarın, bunda bir beis yoktur. Benden de rivayet edin, ama bana yalan isnat etmeyin. Kim bile bile bana yalan isnat ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın." İşte bu hadis, bizim nezdimizde hakkında sükût edilen (yani tasdik veya tekzip edilmeyen) İsrâiliyyâta hamledilir. Zira bizde onu ne tasdik ne de tekzip edecek bir delil vardır; ibret almak maksadıyla rivayet edilmesi caizdir. İşte bu kitabımızda kullanacağımız yöntem budur. Şer‘imizin doğruluğuna şahitlik ettiği ise –elimizdekiyle müstağni olduğumuzdan– ona ihtiyacımız yoktur. Şer‘imizin bunlardan bâtıl olduğuna hükmettiği ise merduddur, hikâye edilmesi caiz değildir; ancak inkâr ve iptal maksadıyla (anlatılması müstesnadır).
Madem Allah –Sübhânehû ve lehu’l-hamd– bizi, nebîmiz Muhammed (s.a.v.) sayesinde diğer şeriatlardan, kitabı sayesinde diğer kitaplardan müstağni kılmıştır; o halde biz, ellerindeki kitaplara itibar etmeyiz ki onlar karışıklık, hata, yalan, uydurma, tahrif, tebdil ve bunların ötesinde nesih ve değişikliğe uğramıştır.
İhtiyaç duyduğumuz hususu ise Resûlümüz bize beyan etmiş, şerh etmiş ve açıklamıştır. Bilen bildi, bilmeyen bilmedi.
Nitekim Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) şöyle demiştir: "Allah'ın Kitabı, sizden öncekilerin hayrını, sizden sonrakilerin haberini ve aranızdaki hükmü içerir. O, hak ile bâtılı ayıran kesin sözdür, şaka değildir. Herhangi bir cebbar onu terk ederse, Allah onu kahreder. Kim hidâyeti onun dışında ararsa, Allah onu saptırır." Ebû Zer (r.a.) de şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde, kanatlarıyla uçan bir kuş yoktu ki onun hakkında bize bir ilim bildirmiş olmasın."
ذلك من الكتاب والسنة والآثار والاخبار المنقولة المقبولة عند العلماء وورثة الأنبياء، الآخذين من مشكاة النبوة المصطفوية المحمدية على من جاء بها أفضل الصلاة والسلام.ولسنا نذكر من الإسرائيليات إلا ما أذن الشارع في نقله مما لا يخالف كتاب الله، وسنة رسوله صلى الله عليه وسلم وهو القسم الذي لا يصدق ولا يكذب، مما فيه بسط لمختصر عندنا، أو تسمية لمبهم ورد به شرعنا مما لا فائدة في تعيينه لنا فنذكره على سبيل التحلي به لا على سبيل الاحتياج إليه والاعتماد عليه. وإنما الاعتماد والاستناد على كتاب الله وسنة رسول الله صلى الله عليه وسلم، ما صح نقله أو حسن وما كان فيه ضعف نبينه. وبالله المستعان وعليه التكلان. ولا حول ولا قوة إلا بالله العزيز الحكيم العلي العظيم.فقد قال الله تعالى في كتابه (كذلك نقص عليك من أنباء ما قد سبق وقد آتيناك من لدنا ذكرا) وقد قص الله على نبيه صلى الله عليه وسلم خبر ما مضى من خلق المخلوقات، وذكر الأمم الماضين، وكيف فعل بأوليائه، وماذا أحل بأعدائه. وبين ذلك رسول الله صلى الله عليه وسلم لامته بيانا شافيا، سنورد عند كل فصل ما وصل إلينا عنه، صلوات الله وسلامه عليه. من ذلك تلو الآيات الواردات(١) في ذلك فأخبرنا بما نحتاج إليه من ذلك، وترك ما لا فائدة فيه مما قد يتزاحم على علمه ويتراجم في فهمه طوائف من علماء أهل الكتاب مما لا فائدة فيه لكثير من الناس إليه. وقد يستوعب نقله طائفة من علمائنا ولسنا نحذو حذوهم ولا ننحو نحوهم ولا نذكر منها إلا القليل على سبيل الاختصار. ونبين ما فيه حق مما وافق ما عندنا، وما خالفه فوقع فيه الانكار.فأما الحديث الذي رواه البخاري رحمه الله في صحيحه عن عمرو بن العاص رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال " بلغوا عني ولو آية، وحدثوا عن بني إسرائيل ولا حرج، وحدثوا عني ولا تكذبوا علي ومن كذب علي متعمدا فليتبوأ مقعده من النار " فهو محمول على الإسرائيليات المسكوت عنها عندنا. فليس عندنا ما يصدقها ولا ما يكذبها، فيجوز روايتها للاعتبار. وهذا هو الذي نستعمله في كتابنا هذا … فأما ما شهد له شرعنا بالصدق فلا حاجة بنا إليه استغناء بما عندنا. وما شهد له شرعنا منها بالبطلان فذاك مردود لا يجوز حكايته، إلا على سبيل الانكار والابطال.فإذا كان الله، سبحانه وله الحمد، قد أغنانا برسولنا محمد، صلى الله عليه وسلم، عن سائر الشرائع، وبكتابه عن سائر الكتب، فلسنا نترامى على ما بأيديهم مما وقع فيه خبط وخلط، وكذب ووضع، وتحريف وتبديل، وبعد ذلك كله نسخ وتغيير.فالمحتاج إليه قد بينه لنا رسولنا، وشرحه وأوضحه. عرفه من عرفه، وجهله من جهله.كما قال علي بن أبي طالب " كتاب الله فيه خير ما قبلكم ونبأ ما بعدكم، وحكم ما بينكم وهو الفضل ليس بالهزل. من تركه من جبار قصمه الله، ومن ابتغى الهدى في غيره أضله الله " وقال أبو ذر، رضي الله عنه: " لقد توفي رسول الله صلى الله عليه وسلم وما طائر يطير بجناحيه إلا أذكرنا منه علما "
Buhârî, Kitâbu Bed'i'l-Halk'te şöyle rivayet eder: İsâ b. Mûsâ Ğuncâr'dan, o Rukayye'den, o Kays b. Müslim'den, o Târık b. Şihâb'dan nakledildiğine göre Târık b. Şihâb şöyle demiştir: "Ömer b. el-Hattâb'ı şöyle derken işittim: Resûlullah (s.a.v.) aramızda kalktı ve bize yaratılışın başlangıcını haber verdi; tâ ki cennet ehli makamlarına, cehennem ehli de makamlarına girdiler. Bunu kim ezberlediyse ezberledi, kim unuttuysa unuttu." Ebû Mes‘ûd ed-Dımaşkī, el-Etrâf adlı eserinde şöyle der: "Buhârî böyle söylemiştir; oysa bu hadisi Îsâ Ğuncâr, Ebû Hamza'dan, o da Rukayye'den rivayet etmiştir." İmam Ahmed b. Hanbel (rahimehullah) Müsned'inde şöyle der: Bize Ebû Âsım tahdîs etti, bize Uzre b. Sâbit tahdîs etti, bize Alba‘ b. Ahmer el-Yeşkürî tahdîs etti, bize Ebû Zeyd el-Ensârî tahdîs etti, dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) bize sabah namazını kıldırdı. Sonra minbere çıktı ve öğle vakti gelinceye kadar bize hutbe verdi. Sonra indi ve öğle namazını kıldırarak tekrar minbere çıktı ve ikindi vakti gelinceye kadar hutbe verdi. Sonra indi, ikindiyi kıldırdı, tekrar minbere çıktı ve güneş batıncaya kadar bize hutbe verdi. Bize geçmişi ve geleceği haber verdi; aramızdan en iyi ezberleyen, bunu bildi." Bunu yalnızca Müslim tahric etmiş olup Sahîh'indeki Kitâbu'l-Fiten'de Ya‘kub b. İbrâhîm ed-Devrakī ve Haccâc b. eş-Şâ‘ir vasıtasıyla; her ikisi de Ebû Âsım ed-Dahhâk b. Mahled en-Nebîl'den, o Uzre'den, o Alba‘dan, o Ebû Zeyd Amr b. Ahtab b. Rifâ‘a el-Ensârî (r.a.)'dan, o da Nebî (s.a.v.)'den buna benzer şekilde rivayet etmiştir. Fasıl: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: (Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O her şeye vekîldir.) [Zümer, 62] O'nun dışındaki her şey O'nun mahlûkudur, merbûb ve müdebbirdir; yok iken var edilmiş, yokluktan sonra ihdâs edilmiştir. Arş ki o, mahlûkatın tavanıdır; toprağın altına kadar ve bunlar arasında bulunan cansız ve canlı her şey O'nun yaratması, mülkü ve kullarıdır; O'nun kahrı, kudreti, tasarrufu ve meşieti altındadır. (Gökleri ve yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı. Sonra arşa istivâ etti. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Siz nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görendir.) [Hadîd, 4] Hiçbir müslümanın şüphe etmediği üzere bütün âlimler, Allah'ın gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yarattığı hususunda icmâ etmişlerdir; nitekim Kur'an-ı Kerîm de buna delâlet etmektedir. Bu günlerin, bizim günlerimiz gibi mi yoksa her bir günün sizin saydığınız bin yıl gibi mi olduğu konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu hususu tefsirde beyan ettiğimiz gibi iki görüş vardır; ilgili yerde zikredeceğiz. Göklerin ve yerin yaratılmasından önce başka bir mahlûk olup olmadığında da ihtilâf etmişlerdir. Mütekellimînden bazı taifeler, gökler ve yerden önce hiçbir şeyin bulunmadığına, onların mutlak yokluktan yaratıldığına kail olmuşlardır. Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis gökler ve yerden önce başka mahlûkat vardı; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: (O, gökleri ve yeri altı günde yaratandır; O'nun arşı su üzerinde idi) [Yûnus, 3] âyeti. İmrân b. Husayn hadisinde de ileride geleceği üzere: "Allah vardı, O'ndan önce hiçbir şey yoktu. Arşı su üzerinde idi. Zikirde her şeyi yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı." İmam Ahmed b.
وقال البخاري في كتاب بدء الخلق، وروي عن عيسى بن موسى غنجار عن رقية عن قيس بن مسلم عن طارق بن شهاب قال " سمعت عمر بن الخطاب يقول قام فينا رسول الله صلى الله عليه وسلم مقاما فأخبرنا عن بدء الخلق حتى دخل أهل الجنة منازلهم. وأهل النار منازلهم " حفظ ذلك من حفظه ونسيه من نسيه " قال أبو مسعود الدمشقي في أطرافه هكذا قال البخاري، وإنما رواه عيسى غنجار عن أبي حمزة عن رقية، وقال الإمام أحمد بن حنبل رحمه الله في مسنده: حدثنا أبو عاصم حدثنا عزرة بن ثابت، حدثنا علباء بن أحمر اليشكري: حدثنا أبو زيد الأنصاري، قال قال: صلى بنا رسول الله صلى الله عليه وسلم " صلاة الصبح، ثم صعد المنبر، فخطبنا حتى حضرت الظهر، ثم نزل فصلى الظهر. ثم صعد المنبر، فخطبنا حتى حضرت العصر، ثم نزل فصلى العصر ثم صعد المنبر فخطبنا حتى غابت الشمس فحدثنا بما كان، وما هو كائن فأعلمنا أحفظنا " انفرد باخراجه مسلم فرواه في كتاب الفتن من صحيحه عن يعقوب بن إبراهيم الدورقي وحجاج بن الشاعر، جميعا عن أبي عاصم الضحاك بن مخلد النبيل عن عزرة عن علباء عن أبي زيد عمرو بن أخطب بن رفاعة الأنصاري رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم بنحوه. فصلقال الله تعالى في كتابه العزيز (الله خالق كل شئ وهو على كل شئ وكيل) [الزمر: ٦٢] فكل ما سواه تعالى فهو مخلوق له، مربوب ومدبر، مكون بعد أن لم يكن محدث بعد عدمه. فالعرش الذي هو سقف المخلوقات إلى ما تحت الثرى، وما بين ذلك من جامد وناطق الجميع خلقه، وملكه وعبيده وتحت قهره وقدرته، وتحت تصريفه ومشيئته (خلق السماوات والأرض وما بينهما في ستة أيام. ثم استوى على العرش. يعلم ما يلج في الأرض، وما يخرج منها وما ينزل من السماء وما يعرج فيها، وهو معكم أينما كنتم، والله بما تعملون بصير) [الحديد: ٤].وقد أجمع العلماء قاطبة لا يشك في ذلك مسلم أن الله خلق السماوات والأرض، وما بينهما في ستة أيام كما دل عليه القرآن الكريم. فاختلفوا في هذه الأيام أهي كأيامنا هذه أو كل يوم كألف سنة مما تعدون؟ على قولين كما بينا ذلك في التفسير، وسنتعرض لإيراده في موضعه. واختلفوا هل كان قبل خلق السماوات والأرض شئ مخلوق قبلهما. فذهب طوائف من المتكلمين إلى أنه لم يكن قبلهما شئ وأنهما خلقتا من العدم المحض. وقال آخرون بل كان قبل السماوات والأرض مخلوقات أخر لقوله [تعالى] (وهو الذي خلق السماوات والأرض في ستة أيام وكان عرشه على الماء) [يونس: ٣] الآية. وفي حديث عمران بن حصين كما سيأتي " كان الله ولم يكن قبله شئ وكان عرشه على الماء وكتب في الذكر كل شئ ثم خلق السماوات والأرض " وقال الإمام أحمد بن
Hanbel rivayet etti: Bize Behz rivayet etti, bize Hammâd b. Seleme rivayet etti, bize Ebû Ya‘lâ[1] b. Atâ’, Vekî‘ b. Hudes’ten, o da amcası Ebû Rezîn Lakît b. Âmir el-‘Ukaylî’den rivayet etti ki, Ebû Rezîn şöyle dedi: "Yâ Resûlullah! Gökleri ve yeri yaratmadan önce Rabbimiz neredeydi (keyfiyeti ne idi)?" Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "O, altında ve üstünde hava bulunmayan bir ‘amâ’da[2] idi. Sonra Arş’ını su üzerinde yarattı." Bu hadisi, Yezîd b. Hârûn vasıtasıyla Hammâd b. Seleme’den de aynı senedle rivayet etmiştir; lafzı ise "Mahlukatını yaratmadan önce Rabbimiz neredeydi?" şeklindedir, geri kalanı aynıdır. Tirmizî bu hadisi Ahmed b. Menî‘den, İbn Mâce ise Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ve Muhammed b. es-Sabbâh’tan, bu üçü de Yezîd b. Hârûn’dan olmak üzere tahric etmiş; Tirmizî hadis için "Hasen" demiştir. Âlimler, bu varlıklardan hangisinin önce yaratıldığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı, kalemin bütün bu varlıklardan önce yaratıldığını söylemiştir; bu, İbn Cerîr, İbnü’l-Cevzî ve diğerlerinin tercihidir. İbn Cerîr, "Kalemden sonra ince bulut (rakîk sehâb) yaratılmıştır" demiştir. Bu görüş sahipleri, İmam Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’den rivayet ettikleri şu hadisle delil getirmişlerdir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra ona ‘Yaz!’ buyurdu; o saatte kıyamet gününe kadar olacak her şey cereyan etti." Lafız Ahmed’e aittir[3]. Tirmizî hadis için "Hasen, Sahih, Garib" demiştir. Hâfız Ebü’l-Alâ’ el-Hemedânî ve diğerlerinin naklettiğine göre cumhur ulemanın görüşü, Arş’ın bundan (kalemden) önce yaratıldığı yönündedir. Bu, İbn Cerîr’in Dahhâk kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayet ettiği görüştür ve Müslim’in Sahîh’inde rivayet ettiği şu hadisin delâlet ettiği hükümdür. Müslim şöyle dedi: Bana Ebü’t-Tâhir Ahmed b. Amr [b. Abdullah b. Amr] b. es-Serh rivayet etti, bize İbn Vehb rivayet etti, bana Ebû Hâni’ el-Havlânî, Ebû Abdirrahmân el-Hubelî’den, o da Abdullah b. Amr b. el-Âs’tan haber verdi ki, Resûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim: "Allah, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene önce mahlukatın kaderlerini (miktarlarını) yazdı" buyurdu ve "O’nun Arşı su üzerindeydi" dedi. Âlimler dediler ki: İşte bu takdir, O’nun kalem ile miktarları yazmasıdır. Bu hadis, bu yazma işinin Arş’ın yaratılmasından sonra olduğuna delâlet etmektedir. Böylece cumhur ulemanın gittiği gibi, Arş’ın, kaderlerin kendisiyle yazıldığı kalemden önce olduğu sabit olmuştur. [NOT: 1. Müsned-i Ahmed’deki iki rivayette de 'Ya‘lâ b. Atâ’' olarak geçmekte olup 'Ebû Ya‘lâ' değildir. 2. İbn Arabî, Tirmizî Şerhi’nde 'neredeydi' sorusunun mekândan değil, mekânetten (manevî makam) olduğunu belirtmiştir. 'Amâ’ ise, O’nun bilgisine ulaşmayı engelleyen manevî bir hicaplık halidir. 3. Bkz. Müsned-i Ahmed, 5/317. 4. Müslim, Kader Kitabı, 16. Bab, Hadis no: 2653.]
حنبل حدثنا بهز حدثنا حماد بن سلمة حدثنا أبو يعلى(١) بن عطاء عن وكيع بن حدس عن عمه أبي رزين لقيط بن عامر العقيلي أنه قال " يا رسول الله أين كان(٢) ربنا قبل أن يخلق السماوات والأرض؟ قال: كان في عماء ما فوقه هواء وما تحته هواء(٣) ثم خلق عرشه على الماء " ورواه عن يزيد بن هارون عن حماد بن سلمة به. ولفظه أين كان ربنا قبل أن يخلق خلقه؟ وباقيه سواء وأخرجه الترمذي عن أحمد بن منيع وابن ماجة عن أبي بكر بن أبي شيبة ومحمد بن الصباح ثلاثتهم عن يزيد بن هارون، وقال الترمذي حسن. واختلف هؤلاء في أيها خلق أولا؟ فقال قائلون خلق القلم قبل هذه الأشياء كلها، وهذا هو اختيار ابن جرير، وابن الجوزي، وغيرهما قال ابن جرير، وبعد القلم السحاب الرقيق. واحتجوا بالحديث الذي رواه الإمام أحمد، وأبو داود والترمذي عن عبادة بن الصامت رضي الله عنه: قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم " إن أول ما خلق الله القلم. ثم قال له أكتب، فجرى في تلك الساعة بما هو كائن إلى يوم القيامة " لفظ أحمد(٤). وقال الترمذي حسن صحيح غريب. والذي عليه الجمهور فيما نقله الحافظ أبو العلاء الهمداني وغيره (أن العرش مخلوق قبل ذلك) وهذا هو الذي رواه ابن جرير من طريق الضحاك عن ابن عباس كما دل على ذلك الحديث الذي رواه مسلم في صحيحه(٥). حيث قال: حدثني أبو الطاهر أحمد بن عمرو [بن عبد الله بن عمرو] بن السرح حدثنا ابن وهب أخبرني أبو هانئ الخولاني عن أبي عبد الرحمن الجيلي(٦) عن عبد الله بن عمرو بن العاص قال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول " كتب الله مقادير الخلائق(٧) قبل أن يخلق السماوات والأرض بخمسين ألف سنة، قال وعرشه على الماء قالوا فهذا التقدير هو كتابته بالقلم المقادير. وقد دل هذا الحديث أن ذلك بعد خلق العرش فثبت تقديم العرش على القلم الذي كتب به المقادير. وقد دل هذا الحديث أن ذلك بعد خلق العرش فثبت تقديم العرش على القلم الذي كتب به المقادير كما ذهب إلى ذلك الجماهير. ويحمل حديث(١) مسند أحمد ج ٤/ ١١ و ١٢ وفي الروايتين عن يعلى بن عطاء وليس أبو يعلى.(٢) قوله أين كان: للسؤال عن المكانة دون المكان كما نص عليه ابن العربي في شرح الترمذي. وفي عماء أي في حجاب معنوي يحول دون العلم به فيتفق الممدود والمقصور في المعنى. قال يزيد بن هارون: عماء أي ليس معه شئ. وهو أجود ما ذكره. وحمل (في) على معنى (على) هنا لا يجدي ولا يبعد الامر عن التمكن.(٣) ما تحته هواء: قال البيهقي في الأسماء: أي ما تحت السماء هواء، والمراد بالسحاب ليس السحاب المعهود الذي فوقه هواء وتحته هواء بل المراد السحاب المعنوي والحجاب الذي يحجب عن العلم به سبحانه (قاله ابن العربي).(٤) مسند أحمد ج ٥/ ٣١٧.(٥) ٤٦ كتاب القدر (٢) باب حجاج آدم صلى الله عليه وآله - ١٦ - ٢٦٥٣ ص ٢٠٤٤.(٦) عند مسلم: الحبلي.(٧) كتب الله مقادير الخلائق: قال العلماء: المراد تحديد وقت الكتابة في اللوح المحفوظ أو غيره، لا أصل التقدير. فإن ذلك أزلي لا أول له.
Kalem, bu âlemin mahlûkatının ilki olması hakkındadır. Bunu Buhârî’nin İmrân b. Husayn’dan rivayet ettiği şu hadis teyit eder: İmrân dedi ki: Yemenliler Resûlullah (s.a.v.)’e şöyle dediler: “Sana, dini iyice anlamak ve şu işin başlangıcını sormak için geldik.” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah vardı, O’ndan önce hiçbir şey yoktu…” Bir rivayette “O’nunla birlikte”, diğer bir rivayette ise “Arşı su üzerinde idi. Zikir’de (Levh-i Mahfuz’da) her şeyi yazdı, sonra gökleri ve yeri yarattı.” İfadenin bir başka varyantında da “Sonra gökleri ve yeri yarattı” denilmektedir. Yemenliler ona göklerin ve yerin yaratılışının başlangıcını sordular; işte bu sebeple “Sana, şu işin başlangıcını sormak için geldik” dediler. O da (s.a.v.) yalnızca sorduklarına cevap verdi. Bu yüzden daha önce geçen Ebû Rezîn hadisinde olduğu gibi onlara arşın yaratılışından bahsetmedi. İbn Cerîr dedi: “Başkaları ise ‘Allah azze ve celle suyu arştan önce yarattı’ dediler.” Süddî, Ebû Mâlik’ten; Ebû Sâlih’ten İbn Abbas’tan; Mürre’den İbn Mes‘ûd’dan ve Resûlullah (s.a.v.)’in ashâbından bir topluluktan rivayet etti: “Şüphesiz Allah’ın arşı su üzerinde idi; sudan önce yarattığından başka bir şey yaratmamıştı.” İbn Cerîr, Muhammed b. İshak’tan naklettiğine göre demiştir ki: “Allah azze ve cellenin yarattığı ilk şey nûr ve karanlıktır; sonra bu ikisini birbirinden ayırdı, karanlığı siyah, karanlık bir gece; nûru da aydınlık, görünür bir gündüz kıldı.” İbn Cerîr dedi: “Denilmiştir ki: Rabbimizin kalemden sonra yarattığı şey kürsîdir. Sonra kürsîden sonra arşı yarattı. Sonra bunların ardından havayı ve karanlığı yarattı. Ardından suyu yarattı ve arşını su üzerine koydu.” Allah sübhânehû ve teâlâ en iyi bilendir.
Fasıl: Arş ve Kürsî’nin yaratılışının niteliği hakkında varid olanlar. Allah Teâlâ buyurdu: “(O) dereceleri yükseltendir, arşın sahibidir.” (Gāfir, 15); “Hak Melik olan Allah, çok yücedir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, kerîm arşın Rabbidir.” (Mü’minûn, 116); “O’ndan başka ilâh yoktur, azîm arşın Rabbidir.” (Mü’minûn, 86); “Çok bağışlayan, çok sevendir; arşın sahibidir, şanı yücedir.” (Burûc, 14); “Rahmân arşa istivâ etmiştir.” (Tâhâ, 5); “Arşa istivâ etti.” (Ra‘d, 2) – Kur’ân’da birçok âyette böyle buyrulmuştur. Yine Allah Teâlâ: “Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler ve iman edenlere mağfiret dilerler: ‘Rabbimiz, rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır’ (derler).” (Gāfir, 7); “O gün Rabbinin arşını, üstlerinde sekiz (melek) taşır.” (Hâkka, 17); “Melekleri, Rablerini hamd ile tesbih ederek arşın çevresini kuşatmış halde görürsün. Aralarında hak ile hükmedilir ve ‘Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun’ denilir.” (Zümer, 75). Sahih’te rivayet edilen sıkıntı duasında şöyle buyrulmuştur: “Azîm ve Halîm olan Allah’tan başka ilâh yoktur. Kerîm arşın Rabbi Allah’tan başka ilâh yoktur. Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve kerîm arşın Rabbi olan Allah’tan başka ilâh yoktur.” İmam Ahmed (2) dedi: Bize Abdürrezzak tahdis etti; bize Yahyâ b. el-Alâ’, amcası Şu‘ayb b. (1)’den rivayet etti. İbnü’l-Arabî dedi: “Arşı su üzerinde idi.” Bana göre burada arş ile bütün mahlûkat kastedilmiştir; “su üzerinde” ifadesi ise onu kudretiyle tutması anlamındadır, dayanak direkler veya destek temellerle değil. (2) Müsned-i Ahmed, c. 1, s. 206; burada Ahnef b. Kays düşmüştür.
القلم على أنه أول المخلوقات من هذا العالم. ويؤيد هذا ما رواه البخاري عن عمران بن حصين: قال قال أهل اليمن لرسول الله صلى الله عليه وسلم " جئناك لنتفقه في الدين ولنسألك عن أول هذا الامر فقال كان الله ولم يكن شئ قبله … وفي رواية معه، وفي رواية غيره " وكان عرشه على الماء. وكتب في الذكر كل شئ وخلق السماوات والأرض " وفي لفظ: ثم خلق السماوات والأرض. فسألوه عن ابتداء خلق السماوات والأرض. ولهذا قالوا جئناك نسألك عن أول هذا الامر فأجابهم عما سألوا فقط. ولهذا لم يخبرهم بخلق العرش كما أخبر به في حديث أبي رزين المتقدم. قال ابن جرير وقال آخرون " بل خلق الله عز وجل الماء قبل العرش " رواه السدي عن أبي مالك وعن أبي صالح عن ابن عباس وعن مرة عن ابن مسعود وعن ناس من أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم: قالوا " ان الله كان عرشه على الماء(١)، ولم يخلق شيئا غير ما خلق قبل الماء " وحكى ابن جرير عن محمد بن إسحاق أنه قال " أول ما خلق الله عز وجل النور والظلمة ثم ميز بينهما فجعل الظلمة ليلا أسود مظلما، وجعل النور نهارا مضيئا مبصرا " قال ابن جرير وقد قيل: " إن الذي خلق ربنا بعد القلم الكرسي. ثم خلق بعد الكرسي العرش، ثم خلق بعد ذلك الهواء والظلمة. ثم خلق الماء فوضع عرشه على الماء " والله سبحانه وتعالى أعلم. فصلفيما ورد في صفة خلق العرش والكرسي. قال الله تعالى (رفيع الدرجات ذو العرش) [غافر: ١٥] وقال تعالى (فتعالى الله الملك الحق لا إله إلا هو رب العرش الكريم) [المؤمنون: ١١٦] وقال الله (لا إله إلا هو رب العرش العظيم) [المؤمنون: ٨٦] وقال (وهو الغفور الودود ذو العرش المجيد) [البروج: ١٤]. وقال تعالى (الرحمن على العرش استوى) [طه: ٥] وقال (استوى على العرش) [الرعد: ٢] في غير ما آية من القرآن، وقال تعالى (الذين يحملون العرش ومن حوله يسبحون بحمد ربهم ويؤمنون به ويستغفرون للذين آمنوا ربنا وسعت كل شئ رحمة وعلما) [غافر: ٧] وقال تعالى (ويحمل عرش ربك فوقهم يومئذ ثمانية) [الحاقة: ١٧] وقال تعالى (وترى الملائكة حافين من حول العرش يسبحون بحمد ربهم وقضى بينهم بالحق وقيل الحمد لله رب العالمين) [الزمر: ٧٥] وفي الدعاء المروي في الصحيح في دعاء الكرب " لا إله إلا الله العظيم الحليم. لا إله إلا الله رب العرش الكريم. لا إله إلا الله رب السماوات ورب الأرض رب العرش الكريم ". وقال الإمام أحمد(٢) حدثنا عبد الرزاق حدثنا يحيى بن العلاء عن عمه شعيب بن(١) قال ابن العربي: " وكان عرشه على الماء " والذي عندي أنه أراد بالعرش الخلق كله - وهو بهذا المعنى وعلى الماء بمعنى يمسكه بقدرته لا بعمد ترافده وأساس يعاضده.(٢) مسند أحمد ج ١/ ٢٠٦ وسقط فيه الأحنف بن قيس.
Hâlid bana Simâk b. Harb'den, o Abdullah b. Umeyra'dan, o Ahnef b. Kays'dan, o Abbâs b. Abdülmuttalib (r.a.)'den rivâyet etti ki: Resûlullah (s.a.v.) ile Bathâ'da oturuyorduk; bir bulut geçti. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Bunun ne olduğunu bilir misiniz?" Biz: "Buluttur" dedik. "Peki (sizi sulayan) el-müzn?" buyurdu. "el-Müzn" dedik. "Peki (gökte süzülen) el-‘anân?" buyurdu. Sükût ettik. Sonra: "Gök ile yer arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu bilir misiniz?" diye sordu. Biz: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedik. Buyurdu ki: "Aralarındaki mesafe beş yüz yıllık yoldur. Her bir gökten diğer göğe mesafe beş yüz yıllık yoldur. Her bir göğün kalınlığı (veya yoğunluğu)(1) beş yüz yıllık mesâfedir. Yedinci göğün üstünde bir deniz vardır; dibi ile yüzeyi arası, gök ile yer arası gibidir. Onun üstünde ise sekiz (melek) vardır; dizleri ile toynakları arasındaki mesafe gök ile yer arası gibidir. Sonra onların sırtları(2) üzerinde Arş bulunur; Arş'ın altı ile üstü arası gök ile yer arası gibidir. Allah ise bunun da fevkindedir; Âdemoğullarının amellerinden hiçbir şey O'na gizli kalmaz." Bu, İmâm Ahmed'in lâfzıdır. Bunu Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Tirmizî, Simâk'in hadîsinden aynı isnâdla benzer şekilde rivâyet etmiştir. Tirmizî: "Bu hasen bir hadîstir" dedi. Şerîk ise bu hadîsin bir kısmını Simâk'ten rivâyet etmiş ve onu mevkûf olarak nakletmiştir. Ebû Dâvûd'un lâfzı ise şöyledir: "Gök ile yer arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu bilir misiniz?" Ashâb: "Bilmiyoruz" dediler. Resûlullah (s.a.v.): "Aralarındaki mesafe ya bir, ya iki veya yetmiş üç yıllıktır" buyurdu; devamı aynı minvâldedir. Yine Ebû Dâvûd şöyle dedi: Bize Abdü'l-A'lâ b. Hammâd, Muhammed b. el-Müsennâ, Muhammed b. Beşşâr ve Ahmed b. Saîd er-Ribâtî haber verdiler; onlar da Vehb b. Cerîr'den rivâyet ettiler. Ahmed dedi ki: "Biz bunu onun nüshasından yazdık; lâfız budur." (Vehb) şöyle dedi: Babam bana anlattı; o da Muhammed b. İshâk'ı şöyle derken işitmiş: Ya'kūb b. Ukbe'den, o Cübeyr b. Muhammed b. Cübeyr b. Mut‘im'den, o babasından, o dedesinden rivâyet etti: Bir bedevî Resûlullah (s.a.v.)'e gelerek dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Canlar sıkıldı, çoluk çocuk aç kaldı(3), mallar telef oldu, hayvanlar helâk oldu. Bizim için Allah'tan yağmur iste! Çünkü biz Allah katında seni şefâatçi kılıyor, senin üzerine de Allah'ı şefâatçi kılıyoruz." Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Yazıklar olsun sana! Ne söylediğinin farkında mısın?" ve durmadan tesbîh etti; tâ ki bu hâl ashâbının yüzlerinden anlaşıldı. Sonra şöyle buyurdu: "Yazık sana! Hiçbir yarattığı üzerinde Allah şefâatçi kılınmaz. Allah'ın şânı bundan çok yücedir. Yazık sana! Allah'ın ne olduğunu bilir misin? O'nun Arş'ı, göklerinin üzerinde şöylecedir" (eliyle kubbe şeklinde işâret etti) "ve Arş, Allah'ın üzerinde, binicinin semerinin gıcırdaması gibi gıcırdar." İbn Beşşâr, rivâyetinde "Allah Arş'ının üstündedir, Arş'ı da göklerinin üstündedir" dedi ve hadîsi zikretti. Abdü'l-A'lâ, İbnü'l-Müsennâ ve İbn Beşşâr bu hadîsi Ya'kūb b. Ukbe ve Cübeyr b. Muhammed b. Cübeyr'den, o babasından, o dedesinden diye naklettiler. Ebû Dâvûd dedi ki: "Ahmed b. Saîd'in isnâdıyla gelen hadîs sahîh olandır." Ona Yahyâ b. Maîn ve Alî b. el-Medînî gibi bir topluluk da muvâfakat etmiş; bir grup da Ahmed'in dediği gibi İbn İshâk'tan rivâyet etmiştir. Abdü'l-A'lâ, İbnü'l-Müsennâ ve İbn Beşşâr'ın semâı, öğrendiğime göre, aynı nüshadandır. Bu hadîsi yalnız Ebû Dâvûd tahric etmiştir. Hâfız Ebü'l-Kāsım b. Asâkir ed-Dımaşkī bu hadîse reddiye olarak bir cüz telif etmiş ve ona "Beyânü'l-Vehm ve't-Taḫlīṭ fi'l-Ḥadîs̱i'l-Eṭīṭ" (Gıcırdama Hadisindeki Vehim ve Karışıklığın Açıklanması) adını vermiş; râvileri Muhammed b. İshâk el-...'i(1) sert bir dille tenkid ederek, hakkındaki cerh ifadelerini sıralamıştır. Bununla birlikte bu lafız Muhammed b. ...'dan başka bir tarîkle de rivâyet edilmiştir. ---- (1) Asıl nüshada böyle; Müsned'de "و كيف" (ve nasıl) şeklinde olup, doğrusunun "كثف" (kesâfet) olması muhtemeldir. (2) Müsned'de: "Sonra onun üstünde." (3) Asıl nüshada böyle; Ebû Dâvûd'un Sünen'inde: "ve çoluk çocuk zâyi oldu (ضاعت العيال)."
خالد حدثني سماك بن حرب عن عبد الله بن عميرة عن الأحنف بن قيس عن عباس بن عبد المطلب قال: كنا جلوسا مع رسول الله صلى الله عليه وسلم بالبطحاء فمرت سحابة فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم (أتدرون ما هذا قال قلنا السحاب قال والمزن قال قلنا والمزن قال والعنان قال فسكتنا فقال هل تدرون كم بين السماء والأرض قال قلنا الله ورسوله أعلم. قال بينهما مسيرة خمسمائة سنة ومن كل سماء إلى سماء مسيرة خمسمائة سنة، وكشف كل سماء(١) مسيرة خمسمائة سنة وفوق السماء السابعة بحر بين أسفله وأعلاه كما بين السماء والأرض، ثم فوق ذلك ثمانية أو عال بين ركبهن وأظلافهن كما بين السماء والأرض ثم على ظهورهم(٢) العرش بين أسفله وأعلاه كما بين السماء والأرض والله فوق ذلك وليس يخفى عليه من أعمال بني آدم شئ ". هذا لفظ الإمام أحمد. ورواه أبو داود وابن ماجة والترمذي من حديث سماك باسناده نحوه. وقال الترمذي هذا حديث حسن، وروى شريك بعض هذا الحديث عن سماك ووقفه ولفظ أبي داود " وهل تدرون بعد ما بين السماء والأرض؟ قالوا لا ندري " قال " بعد ما بينهما إما واحدة أو اثنتين أو ثلاثة وسبعون سنة " والباقي نحوه. وقال أبو داود حدثنا عبد الأعلى بن حماد ومحمد بن المثنى ومحمد بن بشار، وأحمد بن سعيد الرباطي قالوا حدثنا وهب بن جرير. قال أحمد كتبناه من نسخته وهذا لفظه. قال حدثنا أبي قال سمعت محمد بن إسحاق يحدث عن يعقوب بن عقبة عن جبير بن محمد بن جبير ابن مطعم عن أبيه عن جده قال أتى رسول الله صلى الله عليه وسلم اعرابي فقال يا رسول الله جهدت الأنفس وجاعت العيال(٣) ونهكت الأموال وهلكت الانعام. فاستسق الله لنا فانا نستشفع بك على الله ونستشفع بالله عليك " قال رسول الله صلى الله عليه وسلم " ويحك أتدري ما تقول " وسبح رسول الله صلى الله عليه وسلم فما زال يسبح حتى عرف ذلك في وجوه أصحابه. ثم قال " ويحك إنه لا يستشفع بالله على أحد من خلقه شأن الله أعظم من ذلك ويحك أتدري ما الله إن عرشه على سماواته لهكذا " وقال بأصابعه مثل القبة عليه وإنه ليئط به أطيط الزحل بالراكب. قال ابن بشار في حديثه " ان الله فوق عرشه وعرشه فوق سماواته " وساق الحديث. وقال عبد الأعلى وابن المثنى وابن بشار عن يعقوب بن عقبة وجبير بن محمد بن جبير عن أبيه عن جده، قال أبو داود والحديث بإسناد أحمد بن سعيد وهو الصحيح. وافقه عليه جماعة منهم يحيى بن معين وعلي بن المديني ورواه جماعة منهم عن ابن إسحاق كما قال أحمد أيضا، وكان سماع عبد الأعلى وابن المثنى وابن بشار في نسخة واحدة فيما بلغني. تفرد بإخراجها أبو داود، وقد صنف الحافظ أبو القاسم بن عساكر الدمشقي جزءا في الرد على هذا الحديث. سماه (ببيان الوهم والتخليط الواقع في حديث الأطيط) واستفرغ وسعه في الطعن على محمد بن إسحاق بن بشار راويه. وذكر كلام الناس فيه، ولكن قد روى هذا اللفظ من طريق أخرى عن غير محمد بن(١) كذا في الأصل، وفي المسند وكيف بالياء، ولعل الصواب كثف.(٢) في المسند: ثم فوق ذلك.(٣) كذا في الأصل، وفي سنن أبي داود: وضاعت العيال.
Bu hadisi Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr tefsirlerinde, İbn Ebî Âsım ile Taberânî kendi Kitâbü’s-Sünne’lerinde, Bezzâr Müsned’inde ve Hâfız Ziyâüddîn el-Makdisî de Muhtâre’sinde Ebû İshâk es-Sebî‘î — Abdullah b. Halîfe — Ömer b. el-Hattâb (r.a.) senediyle rivayet etmişlerdir. Ömer (r.a.) dedi ki: “Bir kadın Resûlullah (s.a.v.)’e geldi ve ‘Allah’a beni cennete koyması için dua et’ dedi. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: ‘Rab tebâreke ve teâlâ yüceltildi ve şöyle buyurdu: Şüphesiz O’nun kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır ve onun (kürsînin) ağırlığından dolayı yeni bir devenin semerinin gıcırdaması gibi bir gıcırdaması vardır.’” Bu Abdullah b. Halîfe pek meşhur biri değildir. Onun Ömer’den işitmesi de tartışmalıdır. Sonra rivayet edenlerden kimi onu mevkuf, kimi mürsel olarak nakletmiş, kimi de garip bir ziyade eklemiştir. Allah en iyi bilendir.
*Sahîh-i Buhârî’de Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu sâbittir: “Allah’tan cenneti istediğinizde Firdevs’i isteyiniz. Zira o cennetin en yükseği ve en ortasıdır. Onun üstünde de er-Rahmân’ın arşı vardır.” “Üstünde” (ve fevkahû) kelimesi fetha ile zarfiyet ifade eder, zamme ile de (ve fevkahu) okunur. Şeyhimiz Hâfız el-Mizzî bunun daha güzel olduğunu söylemiştir, yani cennetin en üstünde er-Rahmân’ın arşı vardır.
Bazı eserlerde şöyle gelmiştir: “Firdevs ehli arşın gıcırtısını (atît) işitirler ki bu onun tesbihi ve tazimidir.” Bu da ancak onların arşa yakınlıklarındandır. Yine Sahîh’te Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sa‘d b. Muâz’ın ölümü sebebiyle er-Rahmân’ın arşı gerçekten sarsıldı (ihtizâr etti).”(1)
Hâfız İbnü’l-Hâfız Muhammed b. Osman b. Ebî Şeybe, Sıfatü’l-Arş adlı kitabında Selef’ten birinin şöyle dediğini zikretmiştir: “Arş kırmızı bir yakuttan yaratılmıştır; iki kutbu arasındaki mesafe elli bin yıllık yoldur.” Biz, “Meâric” sûresi 4. âyetteki {تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ} [el-Meâric: 4] âyeti münasebetiyle, arş ile yedinci yer arasındaki mesafenin elli bin yıl, genişliğinin de elli bin yıl olduğunu belirtmiştik.
Kelâmcılardan bir grup, arşın her yönden dairesel bir felek olduğu, âlemi her taraftan çevrelediği ve bu sebeple ona “dokuzuncu felek”, “felek-i atlas” ve “esîr” dendiği görüşüne gitmişlerdir. Bu görüş doğru değildir. Çünkü şer‘an arşın meleklerin taşıdığı ayaklarının (kâimelerinin) olduğu sâbittir. Feleğin ise ayakları olmaz ve onu taşıyan da bulunmaz. Ayrıca arş cennetin üstündedir; cennet ise göklerin üstündedir ve cennette yüz derece vardır; iki derece arasındaki mesafe gök ile yer arası mesafe kadardır. O hâlde arş ile kürsî arasındaki uzaklık, bir feleğin diğerine nispeti gibi değildir. Kezâ arş lügatte hükümdarın tahtı (serîr) anlamına gelir. Nitekim Allah Teâlâ {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} [en-Neml: 23] buyurmuştur. O bir felek değildir ve Araplar ondan bunu anlamazlar. Kur’ân ise ancak Arap diliyle inmiştir. Arş, ayakları olan, meleklerin taşıdığı bir tahttır; âlemin üzerinde bir kubbe gibidir ve mahlûkatın tavanıdır. Allah Teâlâ buyurdu: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} [el-Mü’min: 7]. Daha önce “va‘l” (dağ keçisi) hadisinde arşı taşıyanların sekiz olduğu ve arşın onların sırtları üzerinde bulunduğu geçmişti. Yüce Allah: {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ} [el-Hâkka: 17] buyurmuştur. Şehr b. Havşeb dedi: “Arşı taşıyanlar sekizdir. Onlardan dördü şöyle der: ‘Sübhâneke’llâhumme ve bi-hamdike, leke’l-hamdü alâ hilmike ba‘d(1).’” Ebû Ali b. Muhammed b. Mehdî et-Taberî dedi: “Bu konuda te’vilin doğrusu şudur: ‘ihtizâz’ (sarsılma) sevinç ve mutluluk anlamındadır.” (el-Esmâ ve’s-Sıfât, s. 503).
إسحاق، فرواه عبد بن حميد وابن جرير في تفسيريهما، وابن أبي عاصم والطبراني في كتابي السنة لهما، والبزار في مسنده والحافظ الضياء المقدسي في مختارته من طريق أبي إسحاق السبيعي عن عبد الله بن خليفة عن عمر بن الخطاب رضي الله عنه قال " أتت امرأة إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم فقالت ادع الله أن يدخلني الجنة قال فعظم الرب تبارك وتعالى وقال " إن كرسيه وسع السماوات والأرض وإن له أطيطا كأطيط الزحل الجديد من ثقله. عبد الله بن خليفة هذا ليس بذاك المشهور. وفي سماعه من عمر نظر. ثم منهم من يرويه موقوفا ومرسلا، ومنهم من يزيد فيه زيادة غريبة والله أعلم *وثبت في صحيح البخاري عن رسول الله صلى الله عليه وسلم أنه قال " إذا سألتم الله الجنة فسلوه الفردوس فإنه أعلى الجنة وأوسط الجنة وفوقه عرش الرحمن ". يروى وفوقه بالفتح على الظرفية، وبالضم. قال شيخنا الحافظ المزي وهو أحسن، أي وأعلاها عرش الرحمن. وقد جاء في بعض الآثار (أن أهل الفردوس يسمعون أطيط العرش وهو تسبيحه وتعظيمه) وما ذاك إلا لقربهم منه. وفي الصحيح أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال " لقد اهتز عرش الرحمن لموت سعد بن معاذ(١). وذكر الحافظ ابن الحافظ محمد بن عثمان بن أبي شيبة في كتاب صفة العرش عن بعض السلف " أن العرش مخلوق من ياقوتة حمراء بعد ما بين قطريه مسيرة خمسين ألف سنة " وذكرنا عند قوله تعالى (تعرج الملائكة والروح إليه في يوم كان مقداره خمسين ألف سنة) [المعارج: ٤] أنه بعد ما بين العرش إلى الأرض السابعة مسيرة خمسين ألف سنة واتساعه خمسون ألف سنة. وقد ذهب طائفة من أهل الكلام إلى أن العرش فلك مستدير من جميع جوانبه محيط بالعالم من كل جهة ولذا سموه الفلك التاسع والفلك الأطلس والأثير. وهذا ليس بجيد لأنه قد ثبت في الشرع أن له قوائم تحمله الملائكة، والفلك لا يكون له قوائم ولا يحمل، وأيضا فإنه فوق الجنة والجنة فوق السماوات وفيها مائة درجة ما بين كل درجتين كما بين السماء والأرض فالبعد الذي بينه وبين الكرسي ليس هو نسبة فلك إلى فلك. وأيضا فإن العرش في اللغة عبارة عن السرير الذي للملك كما قال تعالى (ولها عرش عظيم) [النمل: ٢٣]. وليس هو فلكا ولا تفهم منه العرب ذلك. والقرآن إنما نزل بلغة العرب فهو سرير ذو قوائم تحمله الملائكة، وهو كالقبة على العالم وهو سقف المخلوقات. قال الله تعالى (الذين يحملون العرش ومن حوله يسبحون بحمد ربهم ويؤمنون به ويستغفرون للذين آمنوا) [غافر: ٧] وقد تقدم في حديث الأوعال أنهم ثمانية، وفوق ظهورهن العرش، وقال تعالى: (ويحمل عرش ربك فوقهم يومئذ ثمانية) [الحاقة: ١٧] وقال شهر بن حوشب " حملة العرش ثمانية أربعة منهم يقولون سبحانك اللهم وبحمدك لك الحمد على حلمك بعد(١) قال أبو علي بن محمد بن مهدي الطبري: الصحيح من التأويل في هذا أن يقال الاهتزاء هو الاستبشار والسرور(الأسماء والصفات ص ٥٠٣).
Bil ki: Dört (melek) şöyle der: "Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike, leke'l-hamdü 'alâ 'afvike ba'de kudretike." İmam Ahmed'in rivayet ettiği hadise gelince —ki bize Abdullah b. Muhammed (Ebû Bekir b. Ebî Şeybe) tahdîs etti, bize Abde b. Süleyman, Muhammed b. İshak'tan, o Ya'kub b. Ukbe'den (1), o İkrime'den, o İbn Abbas'tan rivayet etti ki Resûlullah (s.a.v.), Ümeyye b. Ebî's-Salt'ı şiirindeki iki beyitte tasdik etmiştir: "Bir adam ve bir boğa sağ ayağının altında… Kartal diğerinin altında, bir de pusuda bekleyen arslan." (2) Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) "Doğru söyledi" buyurdu. Ümeyye (şiirine) şöyle devam etti: "Güneş her gecenin sonunda doğar; kızıl, rengi alacalı bir şekilde. Öyle ki (yörüngesinde) bize görünmez; ancak azaba uğratılmış veya kamçılanmış gibidir." Resûlullah (s.a.v.) "Doğru söyledi" buyurdu. Zira bu hadis senedi sahih, ricali sika bir hadistir. Bu hadis, bugün arşı taşıyanların dört olduğunu gerektirir. Bu ise "ev'âl" hadisine [arşı taşıyan meleklerin sekiz olduğuna dair rivayet] aykırıdır. Ancak şu söylenebilir: Bu dört meleğin bu niteliklerle ispatı, diğerlerinin olmadığı anlamına gelmez. Allah en iyi bilendir. Ümeyye b. Ebî's-Salt'ın arş hakkındaki şiirinden: "Allah'ı yüceltin, çünkü Allah övgüye lâyıktır // Rabbimiz semâda büyüktür. // İnsanları hayrete düşüren yüksek binâ ile // Semânın üstünde bir taht (serîr) kurdu. // Şerci‘ (yüksek ve ulu), gözün bakışı erişemez // Onun etrafında melekler ‘sûr’ hâlindedir." (4) "Sûr" (صُور), "asver"in çoğuludur; "asver" ise yükün ağırlığından boynunu yukarıya doğru eğen (göğe bakmak için başını kaldıran) demektir. "Şerci‘" ise yüksek ve ulu anlamındadır. Lügatte "serîr" (taht) arş demektir. Abdullah b. Revâha (r.a.)'nın, —ki hanımının kendisini cariyesiyle suçlaması üzerine ona okuma esnasında (söz arasında) söylediği— şiirindendir: "Şahitlik ederim ki Allah'ın vaadi haktır // Ve cehennem kâfirlerin meskenidir. // Arş suyun üstünde dolaşır // Arşın üstünde ise âlemlerin Rabbi vardır. // Onu kerîm melekler taşır // Allah'ın nişanlı melekleri." (1) Müsned, Ahmed b. Hanbel, c.1, s.256. Orada "Ya'kub b. Uteybe" şeklindedir. Takrîb'de "b. Utbe", Kâşif'te "b. Utbe es-Sekafî" olup sikadır, âlimlerdendir, 128 h. yılında vefat etmiştir. İbrahim b. Sa'd demiştir ki: "Vera sahibi bir Müslümandı, zekât işlerinde vazifelendirilir, valiler kendisinden yardım alırdı." Yine Taberî ve el-Eğânî'de "b. Utbe" şeklindedir. (2) Câhiz, el-Hayevân'da (c.6, s.68, Mısır baskısı) şöyle demiştir: "Haberde gelmiştir ki meleklerden kimisi insan suretinde, kimisi boğa suretinde, kimisi kartal suretindedir. Bunun delili, Peygamber (s.a.v.)'in Ümeyye'yi tasdik etmesidir." Beyti zikretmiştir. (3) Müsned'de: "Kızıl, rengi alacalanmış" şeklindedir. (4) "Sûr", "asver"in çoğuludur; "asver" yükün ağırlığından boynunu eğen demektir. (Lisânü'l-Arab)
علمك " وأربعة يقولون " سبحانك اللهم وبحمدك لك الحمد على عفوك بعد قدرتك " فأما الحديث الذي رواه الإمام أحمد حدثنا عبد الله بن محمد هو أبو بكر بن أبي شيبة، حدثنا عبدة بن سليمان عن محمد بن إسحاق عن يعقوب بن عقبة(١) عن عكرمة عن ابن عباس أن رسول الله صلى الله عليه وسلم صدق أمية يعني ابن أبي الصلت في بيتين من شعره فقال:رجل وثور تحت رجل يمينه … والنسر للأخرى وليث مرصد(٢)فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم صدق. فقال:والشمس تطلع كل آخر ليلة … حمراء مطلع لونها متورد(٣)تأبى فلا تبدو لنا في رسلها … إلا معذبة وإلا تجلدفقال رسول الله صلى الله عليه وسلم " صدق " فإنه حديث صحيح الاسناد رجاله ثقات. وهو يقتضي أن حملة العرش اليوم أربعة، فيعارضه حديث الأوعال. اللهم إلا أن يقال إن اثبات هؤلاء الأربعة على هذه الصفات لا ينفي ما عداهم. والله أعلم. ومن شعر أمية بن أبي الصلت في العرش قوله:مجدوا الله فهو للمجد أهل … ربنا في السماء أمسى كبيرابالبناء العالي الذي بهر الناس … وسوى فوق السماء سريراشرجعا لا يناله بصر العين … ترى حوله الملائك صوراصور جمع أصور وهو المائل العنق لنظره إلى العلو(٤) والشرجع هو العالي المنيف. والسرير هو العرش في اللغة. ومن شعر عبد الله بن رواحة رضي الله عنه الذي عرض به عن القراءة لامرأته حين اتهمته بجاريته.شهدت بأن وعد الله حق … وأن النار مثوى الكافريناوأن العرش فوق الماء طاف … وفوق العرش رب العالميناوتحمله ملائكة كرام … ملائكة الآله مسومينا(١) مسند أحمد ج ١/ ٢٥٦ وفيه يعقوب بن عتيبة; وفي التقريب أبن عتبة وفي الكاشف ابن عتبة الثقفي ثقة من العلماء مات سنة ١٢٨ هـ. وقال إبراهيم بن سعد: كان ورعا مسلما يستعمل على الصدقات ويستعين به الولاة. وكذلك هو ابن عتبة في الطبري والأغاني.(٢) قال الجاحظ في الحيوان ٦/ ٦٨ طبع مصر: وقد جاء في الخبر أن من الملائكة من هو في صورة الرجال ومنهم من هو في صورة الثيران، ومنهم من هو في صورة النسور ويدل على ذلك تصديق النبي صلى الله عليه وسلم لأمية. " وأورد البيت.(٣) في المسند: حمراء يصبح لونها بتورد.(٤) صور جمع أصور وهو المائل العنق لثقل حمله. (اللسان).
İbn Abdülberr ve diğer imamlardan birçoğu zikretmiştir… Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Ahmed b. Hafs b. Abdullah haber verdi, (dedi ki:) Bana babam haber verdi, (dedi ki:) Bize İbrâhîm b. Tahmân haber verdi, (dedi ki:) Bize Mûsâ b. Ukbe haber verdi, (dedi ki:) Bize Muhammed b. el-Münkedir haber verdi, (dedi ki:) Bize Câbir b. Abdullah haber verdi ki, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah Azze ve Celle’nin meleklerinden Arş’ı taşıyan bir melek hakkında bana haber vermeme izin verildi. Onun kulak memesi ile omuzu arasındaki mesafe yedi yüz yıllık yoldur.” İbn Ebî Âsım da rivayet etmiş olup lafzı şöyledir: "مُحَقَّقُ الطَّيْر"[1] yedi yüz yıllık yol.
Kürsî’ye gelince: İbn Cerîr, Cüveybir[2] (ki o zayıftır) yoluyla Hasan-ı Basrî’den rivayet etmiştir ki, o “Kürsî Arş’tır” derdi. Bu, Hasan’dan sahih değildir. Aksine sahih olan, ondan ve diğer sahâbe ile tâbiînden rivayet edildiğine göre Kürsî’nin Arş’tan başka olduğudur. İbn Abbas ile Saîd b. Cübeyr’den rivayet olunduğuna göre onlar, Allah Teâlâ’nın (وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ)[3] âyeti hakkında “Yani onun ilmi” demişlerdir. İbn Abbas’tan mahfûz olan ise, el-Hâkim’in Müstedrek’inde rivayet ettiği gibidir. Dedi ki: Bu hadis Şeyhayn’ın şartı üzeredir, ancak onlar tahriç etmemişlerdir. Süfyân es-Sevrî, Ammâr ed-Dühenî yoluyla Müslim el-Batîn’den, o da Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etmiştir ki, İbn Abbas şöyle demiştir: “Kürsî, ayakların konulduğu yerdir. Arş’a gelince, onun büyüklüğünü ancak Allah Azze ve Celle takdir edebilir.” Şücâ‘ b. Mahled el-Fellâs, Tefsîr’inde bu rivayeti Ebû Âsım en-Nebîl yoluyla es-Sevrî’den naklederek merfû‘ kılmıştır. Doğru olan ise, bunun İbn Abbas’a mevkuf olduğudur. İbn Cerîr bunu Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Dahhâk b. Müzâhim, İsmâil b. Abdirrahmân es-Süddî el-Kebîr ve Müslim el-Batîn’den hikâye etmiştir. Süddî, Ebû Mâlik’ten şöyle dedi: “Kürsî, Arş’ın altındadır.” Süddî dedi ki: “Gökler ve yer, Kürsî’nin içindedir. Kürsî ise Arş’ın önündedir.”
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Dahhâk yoluyla İbn Abbas’tan rivayet ettiler ki, o şöyle demiştir: “Yedi gök ve yedi yer döşenip birbirine bitiştirilseydi, Kürsî’nin genişliğinde ancak çöldeki bir halka mesabesinde olurlardı.”
İbn Cerîr dedi ki: Bana Yûnus haber verdi, (dedi ki:) Bize İbn Vehb haber verdi, (dedi ki:) Bize İbn Zeyd haber verdi, (dedi ki:) Bana babam haber verdi, (dedi ki:) Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yedi gök, Kürsî’nin yanında ancak bir kalkana atılmış yedi dirhem gibidir.” Dedi ki: Ebû Zer şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.)’i şöyle derken işittim: “Kürsî, Arş’ın yanında ancak geniş bir çölün ortasına atılmış demir bir halka gibidir.” (Hadisin başı mürseldir. Ebû Zer’den münkatı‘dır. Diğer bir yoldan muttasıl olarak da rivayet edilmiştir.)
Hâfız Ebû Bekr b. Merdûye, Tefsîr’inde: Bize Süleymân b. Ahmed et-Taberânî haber verdi, (dedi ki:) Bize Abdullah b. Vüheyb el-Mağribî haber verdi, (dedi ki:) Bize Muhammed b. Ebî Sürre el-Askalânî haber verdi, (dedi ki:) Bize Muhammed b. Abdullah et-Temîmî haber verdi, (dedi ki:) Bize Kâsım b. Muhammed es-Sekafî haber verdi, (dedi ki:) Bize Ebû İdrîs el-Havlânî haber verdi, (dedi ki:) Ebû Zer el-Gıfârî, Resûlullah (s.a.v.)’e sormuştur…
[1] "مُحَقَّقُ الطَّيْر" ifadesi: nüshalarda böyledir, bir manasına rastlamadık.
[2] İsmi Câbir olup Cüveybir lakabıdır. Saîd el-Ezdî Ebû Kâsım el-Belhî, Kûfe’ye yerleşmiştir. Onu terk etmişlerdir. İbn Hacer: Çok zayıf, 140’tan sonra öldü (Takrîb 1/136; el-Kâşif 1/133).
[3] Bakara Sûresi, 255. âyet.
ذكره ابن عبد البر وغير واحد من الأئمة … وقال أبو داود حدثنا أحمد بن حفص بن عبد الله حدثني أبي حدثنا إبراهيم بن طهمان عن موسى بن عقبة عن محمد بن المنكدر عن جابر بن عبد الله أن النبي صلى الله عليه وسلم قال " أذن لي أن أحدث عن ملك من ملائكة الله عز وجل من حملة العرش أن ما بين شحمة أذنه إلى عاتقه مسيرة سبعمائة عام. ورواه ابن أبي عاصم ولفظه محقق الطير(١) مسيرة سبعمائة عام. وأما الكرسيفروى ابن جرير من طريق جويبر(٢) وهو ضعيف - عن الحسن البصري أنه كان يقول لكرسي هو العرش وهذا لا يصح عن الحسن بل الصحيح عنه وعن غيره من الصحابة والتابعين أنه غيره وعن ابن عباس وسعيد بن جبير أنهما قالا في قوله تعالى (وسع كرسيه السماوات والأرض)(٣) أي علمه والمحفوظ عن ابن عباس كما رواه الحاكم في مستدركه. وقال إنه على شرط الشيخين ولم يخرجاه من طريق سفيان الثوري عن عمار الدهني عن مسلم البطين عن سعيد بن جبير عن ابن عباس أنه قال الكرسي موضع القدمين والعرش لا يقدر قدره إلا الله عز وجل. وقد رواه شجاع بن مخلد الفلاس في تفسيره عن أبي عاصم النبيل عن الثوري فجعله مرفوعا والصواب انه موقوف على ابن عباس وحكاه ابن جرير عن أبي موسى الأشعري والضحاك بن مزاحم وإسماعيل بن عبد الرحمن السدي الكبير ومسلم البطين وقال السدي عن أبي مالك " الكرسي تحت العرش. وقال السدي السماوات والأرض في جوف الكرسي والكرسي بين يدي العرش " وروى ابن جرير وابن أبي حاتم من طريق الضحاك عن ابن عباس أنه قال: " لو أن السماوات السبع والأرضين السبع بسطن ثم وصلن بعضهن إلى بعض ما كن في سعة الكرسي إلا بمنزلة الحلقة في المفازة " وقال ابن جرير حدثني يونس حدثنا ابن وهب قال: قال ابن زيد حدثني أبي قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: " ما السماوات السبع في الكرسي إلا كدراهم سبعة ألقيت في ترس " قال وقال أبو ذر سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول " ما الكرسي في العرش إلا كحلقة من حديد ألقيت بين ظهري فلاة من الأرض " أول الحديث مرسل. وعن أبي ذر منقطع. وقد روي عنه من طريق أخرى موصولا فقال الحافظ أبو بكر بن مردويه في تفسيره أخبرنا سليمان بن أحمد الطبراني أنبأنا عبد الله بن وهيب المغربي أنبأنا محمد بن أبي سري العسقلاني أنبأنا محمد بن عبد الله التميمي عن القاسم بن محمد الثقفي عن أبي إدريس الخولاني عن أبي ذر الغفاري أنه سأل رسول الله صلى الله عليه وسلم عن(١) قوله محقق الطير، كذا بالأصول ولم نعثر له على معنى ..(٢) يقال اسمه جابر وجويبر لقب، ابن سعيد الأزدي أبو قاسم البلخي نزيل الكوفة. تركوه. قال ابن حجر:ضعيف جدا مات بعد المائة والأربعين (التقريب ١/ ١٣٦) (الكاشف ١/ ١٣٣).(٣) سورة البقرة الآية: ٢٥٥.
Kürsî hakkında Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, yedi gök ve yedi yer, Kürsî’nin yanında ancak çölde bırakılmış bir halka gibidir. Arş’ın Kürsî’ye üstünlüğü ise, o çölün o halkaya olan üstünlüğü gibidir.” … İbn Cerîr, Târîh’inde şöyle dedi: Bize İbn Vekî‘ rivâyet etti, dedi ki: Bize babam, Süfyân’dan, o da A‘meş’ten, o da Minhâl b. Amr’dan, o da Saîd b. Cübeyr’den rivâyet etti. Saîd b. Cübeyr dedi ki: İbn Abbâs’a, Allah’ın “O’nun Arş’ı su üzerinde idi” âyeti [Hûd 7] hakkında suâl soruldu. O da: “Su rüzgârın üzerindeydi” dedi. İbn Abbâs şöyle devam etti: “Semâlar, yerler ve içlerinde bulunan her şey, denizlerle kuşatılmıştır; bütün bunları heykel kuşatmıştır; heykeli ise –denildiğine göre– Kürsî kuşatmıştır.” [1] Vehb b. Münebbih’ten de buna benzer bir rivâyet nakledilmiştir. Vehb, heykeli şöyle açıkladı: “Semâların uçlarından bir şeydir ki, çadırın ipleri gibi yerlere ve denizlere çepçevre kuşatır.” * Heyet (astronomi) ilmine mensup olduğunu iddia eden bazıları, Kürsî’nin, “sâbit yıldızlar feleği” dedikleri sekizinci felek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onların bu iddiası sorguya açıktır; çünkü Kürsî’nin yedi semâdan katbekat büyük olduğu sâbittir. Nitekim önceki hadis, semâların Kürsî’ye nispetinin, çölde bırakılmış bir halkanın o çöle nispeti gibi olduğunu bildirmiştir. Bu, bir feleğin bir feleğe nispeti değildir. Şayet onlardan biri “Biz bunu kabul ediyoruz, bununla birlikte ona felek diyoruz” derse, biz deriz ki: Kürsî, lügatta felek mânâsına gelmez; o, Selef’ten birçoğunun dediği gibi, Arş’ın önünde ona doğru bir merdiven (merka) gibidir. Böyle bir şey felek olamaz. Ayrıca sâbit yıldızların Kürsî’ye kakma gibi yerleştirildiği iddiasına dair hiçbir delilleri yoktur. Üstelik bu konuda kendi aralarında da ihtilaf vardır, nitekim kitaplarında da böyledir. Allah en iyi bilendir. ** Levh-i Mahfûz’un zikri: Hâfız Ebû’l-Kâsım et-Taberânî şöyle dedi: Bize Muhammed b. Osmân b. Ebî Şeybe rivâyet etti, dedi ki: Bize Mincâb b. Hâris rivâyet etti, dedi ki: Bize İbrâhîm b. Yûsuf rivâyet etti, dedi ki: Bize Ziyâd b. Abdillâh, Leys’ten, o da Abdülmelik b. Saîd b. Cübeyr’den, o da babasından, o da İbn Abbâs’tan rivâyet etti ki, Nebiyyullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah, beyaz bir inciden Levh-i Mahfûz’u yarattı; sayfaları kırmızı yakuttandır. Kalemi nurdur, yazısı nurdur. Allah’ın onda her gün üç yüz altmış (360) defa bakışı vardır; yaratır, rızıklandırır, öldürür, diriltir, aziz kılar, zelil kılar ve dilediğini yapar.” İshâk b. Bişr dedi ki: Bana Mukâtil ve İbn Cüreyc, Mücâhid’den, o da İbn Abbâs’tan haber verdi. İbn Abbâs dedi ki: “Levh’in başında (sadrında) ‘Lâ ilâhe illallāh, dini İslâm’dır, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir’ yazılıdır. Kim Allah’a inanır, vaadini tasdik eder ve peygamberlerine uyarsa, Allah onu cennete koyar.” İbn Abbâs yine dedi ki: “Levh-i Mahfûz, beyaz incidendir; uzunluğu gök ile yer arası kadardır, genişliği doğu ile batı arası kadardır. İki kenarı inci ve yakuttur. İki kapağı kırmızı yakuttandır. Kalemi nurdur, sözü Arş’a bağlıdır, aslı (kökü) bir meleğin himayesindedir (hacerinde).” Enes b. Mâlik ve Selef’ten başkaları da “Levh-i Mahfûz, İsrâfil’in alnındadır” dediler. Mukâtil ise “O, Arş’ın sağındadır” demiştir. *** Yerlerin ve göklerin ve aralarındakilerin yaratılışı hakkında gelen rivâyetler: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah’a mahsustur.”[1] [1] Yani İbn Cerîr.
الكرسي فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم " والذي نفسي بيده ما السماوات السبع والأرضون السبع عند الكرسي إلا كحلقة ملقاة بأرض فلاة وإن فضل العرش على الكرسي كفضل الفلاة على تلك الحلقة … وقال ابن جرير في تاريخه حدثنا ابن وكيع قال حدثنا أبي عن سفيان عن الأعمش عن المنهال بن عمرو عن سعيد بن جبير قال: سئل ابن عباس عن قوله عز وجل وكان عرشه على الماء على أي شئ كان الماء؟ قال: على متن الريح قال: والسماوات والأرضون وكل ما فيهن من شئ تحيط بها البحار ويحيط بذلك كله الهيكل ويحيط بالهيكل فيما قيل الكرسي. وروى(١) عن وهب ابن منبه نحوه. وفسر وهب الهيكل فقال شئ من أطراف السماوات يحدق بالأرضين والبحار كأطناب الفسطاط * وقد زعم بعض من ينتسب إلى علم الهيئة أن الكرسي عبارة عن الفلك الثامن الذي يسمونه فلك الكواكب الثوابت. وفيما زعموه نظر لأنه قد ثبت أنه أعظم من السماوات السبع بشئ كثير ورد الحديث المتقدم بأن نسبتها إليه كنسبة حلقة ملقاة بأرض فلاة وهذا ليس نسبة فلك إلى فلك. فإن قال قائلهم فنحن نعترف بذلك ونسميه مع ذلك فلكا فنقول الكرسي ليس في اللغة عبارة عن الفلك وإنما هو كما قال غير واحد من السلف بين يدي العرش كالمرقاة إليه. ومثل هذا لا يكون فلكا. وزعم أن الكواكب الثوابت مرصعة فيه لا دليل لهم عليه. هذا مع اختلافهم في ذلك أيضا كما هو مقرر في كتبهم والله أعلم. ذكر اللوح المحفوظقال الحافظ أبو القاسم الطبراني حدثنا محمد بن عثمان بن أبي شيبة حدثنا منجاب بن الحارث حدثنا إبراهيم بن يوسف حدثنا زياد بن عبد الله عن ليث عن عبد الملك بن سعيد بن جبير عن أبيه عن ابن عباس أن نبي الله صلى الله عليه وسلم قال " ان الله خلق لوحا محفوظا من درة بيضاء صفحاتها من ياقوتة حمراء، قلمه نور وكتابه نور لله فيه في كل يوم ستون وثلاثمائة لحظة يخلق ويرزق ويميت ويحيى ويعز ويذل ويفعل ما يشاء " وقال إسحاق بن بشر أخبرني مقاتل وابن جريج عن مجاهد عن ابن عباس قال " إن في صدر اللوح لا إله إلا الله وحده دينه الاسلام ومحمد عبده ورسوله. فمن آمن بالله وصدق بوعده واتبع رسله أدخله الجنة " قال " واللوح المحفوظ لوح من درة بيضاء: طوله ما بين السماء والأرض، وعرضه ما بين المشرق والمغرب. وحافتاه الدر والياقوت، ودفتاه ياقوتة حمراء، وقلمه نور، وكلامه معقود بالعرش، وأصله في حجر ملك " وقال أنس بن مالك، وغيره من السلف " اللوح المحفوظ في جبهة إسرافيل " وقال مقاتل هو عن يمين العرش. ما ورد في خلق السماوات والأرض وما بينهماقال الله تعالى (الحمد لله الذي خلق السماوات والأرض، وجعل الظلمات والنور ثم(١) أي ابن جرير.
(Rablerine küfredenler, O’na başkalarını denk tutuyorlar) [En’âm: 1]. Yüce Allah yine (Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O’dur) [Hûd: 7] buyurmuştur. Kur’an’ın pek çok âyetinde bu ifade geçmektedir. Müfessirler bu altı günün miktarı konusunda iki görüşe ayrılmışlardır. Buna göre cumhur, bu günlerin bizim günlerimiz gibi olduğu görüşündedir. İbn Abbas, Mücâhid, Dahhâk ve Ka‘b el-Ahbâr’dan ise her bir günün sizin saydığınız bin yıl kadar olduğu rivayet edilmiştir. Bu rivayetleri İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim nakletmiştir. Bu görüşü, İmam Ahmed b. Hanbel Cehmiyye’ye reddiye olarak yazdığı kitabında, ayrıca İbn Cerîr ve son dönem âlimlerinden bir topluluk tercih etmiştir. Allahu a‘lem. İleride bu görüşü destekleyen deliller gelecektir. İbn Cerîr, Dahhâk b. Müzâhim ve başkalarından altı günün isimlerinin ‘Ebced, Hevvez, Huttî, Kelemen, Sa‘fas, Karaşet’ olduğunu rivayet etmiştir. İbn Cerîr, ilk gün hakkında üç görüş nakletmiştir. Muhammed b. İshâk’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: ‘Tevrat ehli der ki: Allah yaratmaya Pazar günü başladı. İncil ehli der ki: Allah yaratmaya Pazartesi günü başladı. Biz Müslümanlar ise Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bize ulaşana göre, Allah yaratmaya Cumartesi günü başladı deriz.’ İbn İshâk’ın Müslümanlardan naklettiği bu görüşe Şâfiî fukahâsından ve diğerlerinden bir grup meyletmiştir. Bu konuda Ebû Hureyre’nin hadisi (Allah toprağı Cumartesi günü yarattı) gelecektir. İlk günün Pazar olduğu görüşü ise İbn Cerîr tarafından Süddî’den, Ebû Mâlik ve Ebû Sâlih’ten, onlar da İbn Abbas’tan; yine Mürre’den, o İbn Mes‘ûd’dan ve bir grup sahâbeden rivayet edilmiştir. Ayrıca Abdullah b. Selâm’dan da rivayet edilmiş ve İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. Bu, Tevrat’ın nassıdır ve diğer bir grup fakih de bu görüşe meyletmiştir. Bu görüş ‘el-Ehad’ (Pazar) lafzına daha uygundur. Bu sebeple yaratılış altı günde tamamlanmış, son gün Cuma olmuş, Müslümanlar da onu haftalık bayramları edinmişlerdir. O gün, kendisinden önceki ehl-i kitabın Allah tarafından saptırıldığı gündür. Nitekim inşallah ileride açıklanacaktır. Yüce Allah buyurdu: (O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semaya yönelip onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi bilendir.) [Bakara: 29] Yine buyurdu: (De ki: Siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. Yeryüzüne üstünden sağlam dağlar yerleştirdi, onu bereketli kıldı ve orada rızıkları tam dört günde takdir etti (bu, soranlar için eşit bir ölçüdür). Sonra duman halindeki göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin!’ dedi. İkisi de: ‘İsteyerek geldik’ dediler. Böylece onları (gökleri) iki günde yedi gök olarak tamamladı ve her göğe emrini vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle süsledik ve (onları) koruduk. İşte bu, Azîz ve Alîm olanın takdiridir.) [Fussılet: 9] Bu, yerin gökten önce yaratıldığına delalet eder; zira o, bina için temel gibidir. Nitekim Yüce Allah buyurdu: (Allah, yeryüzünü sizin için bir karargâh, göğü de bir bina yapan; sizi şekillendirip şeklinizi güzel kılan ve size temiz rızıklar verendir. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!) [Mü’min: 64] Yüce Allah buyurdu: (Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı? … Üstünüze yedi sağlam bina (gök) kurduk. Parıldayan bir kandil (güneş) yerleştirdik.) [Mürselât: 25] Yine buyurdu: (İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?) [Enbiyâ: 30] Yani gök ile yer arasını ayırdık, rüzgârlar esti, yağmurlar indi, pınarlar ve nehirler aktı, hayvanlar canlandı. Sonra buyurdu: (Göğü korunmuş bir tavan yaptık; onlar ise âyetlerimizden yüz çevirmektedirler.) [Enbiyâ: 32] Yani gökte yaratılmış olan sabit yıldızlar, gezegenler ve yıldızlardan yüz çeviriyorlar.
الذين كفروا بربهم يعدلون) [الانعام: ١] وقال تعالى (خلق السماوات والأرض وما بينهما في ستة أيام) [هود: ٧] في غير ما آية من القرآن وقد اختلف المفسرون في مقدار هذه الستة الأيام على قولين. فالجمهور على أنها كأيامنا هذه. وعن ابن عباس، ومجاهد والضحاك، وكعب الأحبار: أن كل يوم منها كألف سنة مما تعدون. رواهن ابن جرير، وابن أبي حاتم، واختار هذا القول الإمام أحمد بن حنبل في كتابه الذي رد فيه على الجهمية، وابن جرير وطائفة من المتأخرين والله أعلم. وسيأتي ما يدل على هذا القول. وروى ابن جرير عن الضحاك بن مزاحم، وغيره أن أسماء الأيام الستة " أبجد هوز حطي كلمن سعفص قرشت " وحكى ابن جرير في أول الأيام ثلاثة أقوال، فروى عن محمد بن إسحاق أنه قال " يقول أهل التوراة ابتدأ الله الخلق يوم الأحد، ويقول أهل الإنجيل: ابتدأ الله الخلق يوم الاثنين، ونقول نحن المسلمون فيما انتهى إلينا عن رسول الله صلى الله عليه وسلم ابتدأ الله الخلق يوم السبت " وهذا القول الذي حكاه ابن إسحاق عن المسلمين مال إليه طائفة من الفقهاء من الشافعية، وغيرهم. وسيأتي فيه حديث أبي هريرة (خلق الله التربة يوم السبت) والقول بأنه الأحد رواه ابن جرير عن السدي عن أبي مالك، وأبي صالح عن ابن عباس، وعن مرة عن ابن مسعود، وعن جماعة من الصحابة ورواه أيضا عن عبد الله بن سلام، واختاره ابن جرير. وهو نص التوراة، ومال إليه طائفة آخرون من الفقهاء. وهو أشبه بلفظ الأحد ولهذا كمل الخلق في ستة أيام فكان آخرهن الجمعة فاتخذه المسلمون عيدهم في الأسبوع وهو اليوم الذي أضل الله عنه أهل الكتاب قبلنا كما سيأتي بيانه إن شاء الله. وقال تعالى (هو الذي خلق لكم ما في الأرض جميعا ثم استوى إلى السماء فسواهن سبع سماوات وهو بكل شئ عليم) [البقرة: ٢٩] وقال تعالى: (قل أئنكم لتكفرون بالذي خلق الأرض في يومين وتجعلون له أندادا ذلك رب العالمين وجعل فيها رواسي من فوقها وبارك فيها وقدر فيها أقواتها في أربعة أيام سواء للسائلين. ثم استوى إلى السماء وهي دخان فقال لها وللأرض ائتيا طوعا أو كرها قالتا أتينا طائعين. فقضاهن سبع سماوات في يومين، وأوحى في كل سماء أمرها وزينا السماء الدنيا بمصابيح، وحفظا ذلك تقدير العزيز العليم) [فصلت: ٩] فهذا يدل على أن الأرض خلقت قبل السماء لأنها كالأساس للبناء كما قال تعالى: (الله الذي جعل لكم الأرض قرارا والسماء بناء وصوركم فأحسن صوركم ورزقكم من الطيبات ذلكم الله ربكم فتبارك الله رب العالمين) [غافر: ٦٤] قال تعالى (ألم نجعل الأرض مهادا والجبال أوتادا إلى أن قال وبنينا فوقكم سبعا شدادا وجعلنا سراجا وهاجا) [المرسلات: ٢٥] وقال [تعالى] (أو لم ير الذين كفروا أن السماوات والأرض كانتا رتقا ففتقناهما وجعلنا من الماء كل شئ حي أفلا يؤمنون) [الأنبياء: ٣٠] أي فصلنا ما بين السماء والأرض حتى هبت الرياح ونزلت الأمطار وجرت العيون، والأنهار وانتعش الحيوان. ثم قال (وجعلنا السماء سقفا محفوظا وهم عن آياتها معرضون) [الأنبياء: ٣٢] أي عما خلق فيها من الكواكب الثوابت، والسيارات والنجوم