el-Bidâye ve'n-Nihâye - Saâde Tab'ı (İbn Kesîr)
Kısım: Tarih
Kitap: el-Bidâye ve'n-Nihâye
Müellif: İmâdüddîn Ebü'l-Fidâ İsmâil b. Ömer el-Kureşî ed-Dımaşkī, meşhûr (İbn Kesîr) (ö. 774 h.)
Basım: Saâde Matbaası - Kahire
(Yalnızca birinci cilt, Mısır'da Kürdistân İlmiye Matbaası tarafından basılmıştır; sahibi Ferecullah el-Kürdî)
Baskı: Birinci baskı, 1348-1358 h.
Cilt sayısı: 14
Tıpkıbasım: Dâru'l-Fikr - Beyrut, ilâve olarak bir fihrist cildi ile birlikte
[Uyarı]: Yedinci cildin sonunda tashih ve istidrâkler bulunmaktadır; bunları doğrudan bu elektronik nüshadan kendi yerlerinde düzelttik.
[Kitap numaralandırması basılı nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
البداية والنهاية - ط السعادة (ابن كثير)القسم: التاريخالكتاب: البداية والنهايةالمؤلف: عماد الدين أبو الفداء إسماعيل بن عمر القرشي الدمشقي المعروف بـ (ابن كثير) (ت ٧٧٤ هـ)طبع: مطبعة السعادة - القاهرة(الجزء الأول فقط، طبع مطبعة كردسان العلمية بمصر، لصاحبها فرج الله الكردي)الطبعة: الأولى، ١٣٤٨ - ١٣٥٨ هـعدد الأجزاء: ١٤وصَوّرتها: دار الفكر - بيروت، مع زيادة مجلد فهارس[تنبيه]: في آخر الجزء السابع المطبوع تصويبات واستدراكات، صححناها في مواضعها مباشرة من هذه النسخة الإلكترونية[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bidâye ve Nihâye'nin (Tarih) birinci cildi, İmam-ı Kebîr ve müverrih-i şehîr, hâfız İmâdüddîn Ebü'l-Fidâ İsmâil b. Ömer el-Kureşî ed-Dımaşkî (İbn Kesîr diye maruf, 774 hicrî senesinde vefat etmiştir) tarafından telif edilmiştir. Birinci baskı 1348 hicrî yılında, Rabbinin fakiri Ferecullah Zekî el-Kürdî (Kürdistan İlmiye Matbaası sahibi) nezâretinde, yüksek İslamî kitapların neşri için (Mahmiyye Mısır'da) basılmıştır. Basım hakları zikredilen nâşirine mahfuzdur.
الجُزْءُ الأوَّلُ من البِدَايةِ والنِّهَايَةِ (في التاريخ) للإمام الكبير والمؤرخ الشهير الحافظ عماد الدين أبي الفدا إسماعيل بن عمر القرشي الدمشقي المعروف (بابن كثير)المتوفى سنة ٧٧٤ هـ (الطبعة الأولى سنة ١٣٤٨ هـ)(بمعرفة الفقير إلى ربه)فرج الله ذكي الكُرديصاحب (مطبعة كردستان العلمية)لنشر الكتب العالية الإسلامية(بمصر المحمية) حقوق الطبع محفوظة لناشره المذكور
Keşfü'z-Zunûn'da şöyle denilmektedir: “Tarih alanında (eser olan) el-Bidâye ve'n-Nihâye: İmam, hâfız, müverrih, İbn Kesîr ed-Dımaşkî diye bilinen, 774 yılında vefat etmiş bulunan Ebü'l-Fidâ İsmâil b. Ömer'e aittir. Bu eser on ciltlik geniş bir kitaptır. Naklinde Kitap ve Sünnet metinlerine dayanmış; geçmiş binlerce olayı sahih ile sakimi, İsrâiliyyât haberleri ile diğerlerini birbirinden ayırt etmiştir. Hicretten sonrasını da kendi asrının sonuna kadar yıllara göre düzenlemiştir. (Müracaat edilmiştir.)”
قال في كشف الظنون:(البداية والنهاية) في التاريخ: للإمام الحافظ عماد الدين أبي الفدا إسماعيل بن عمر المعروف (بابن كثير الدمشقى) المؤرخ المتوفى سنة ٧٧٤، وهو كتاب مبسوط في عشرة مجلدات. اعتمد في نقله على النص من الكتاب والسنة وقائع الألوف السالفة وميز بين الصحيح والسقيم، والخبر الإسرائيلي وغيره، ورتب ما بعد الهجرة على السنوات إلى آخر عصره عصره(راجعه)
(Uyarı) Bu muhterem kitabı, birkaç nüsha ile mukabele ettikten sonra bastık. Bunların en mühimi, Mısır Dârü'l-Kütübü'l-Âmire'sinde mahfuz bulunan ve Âsitâne-i İlmiyye'deki Veliyyüddin Kütüphanesi'nden fotoğraf yoluyla alınan o büyük nüshadır. Bu nüshanın çoğu, faziletli Şeyh Mustafa Ahmed Hicâzî el-Mukrî'nin (asrının faziletlilerinden) hattıyladır. Birinci cildin sonunda, Allah Teâlâ'ya muhtaç fakir Mustafa Ahmed Hicâzî el-Mukrî'nin eliyle şu metin yazılıdır: “Allah onu ilimle faydalandırsın, amele muvaffak kılsın ve kendisi için mağfiret duasında bulunanlara da... Âmin. Bu, mübarek Cumartesi günü, 1123 yılı Receb ayının on beşinci gününde yazıldı. Allah, Muhammed'e ve âline salât eylesin.” Yine bu cildin başında kendi hattıyla şu yazılıdır: “el-Bidâye ve'n-Nihâye. Telif: Şeyh, İmam, umde, hemâm, âlim, âmil, velî, vâsıl, fakih, mütkın, muhaddis, müfessir, müfennin, hüccet, sebât, hâfız, müfîd, bâri‘, İmâdüddîn Ebü'l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr el-Basrî asıllı, sonra Dımaşkî. Allah onu rahmet ve rıdvânına gark eylesin, cennetinin en yüksek odalarına yerleştirsin, bizi ve Müslümanları onun bereketleriyle, Muhammed ve âli hürmetine faydalandırsın. Âmin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.” Son cildin sonunda ise şu metin vardır: “Bu mübarek kitabın istinsahı, mübarek Pazartesi gecesinin yarısında, 1123 hicrî/kamerî yılının mübarek Receb ayının on yedinci gününde tamamlandı. Allah bu işin sonunu güzel eylesin. Bu, kudretli Rabbine muhtaç fakir, günahkâr, kusurlu, Rabbinin affını ve rahmetini ümit eden kul Mûsâ el-Minşâvî el-Ezherî eş-Şâfiî'nin eliyle yazılmıştır. Allah onu ve bu nüshaya bakıp kendisi için mağfiret dileyeni affetsin. Âmin.” Tüh, kâtiplerin rızkına... Tüh, ne kadar zayi etti onu. Tüh, o sarp yokuştan inen rızka... vesaire, vesaire.
(تنبيه)قد طبعنا هذا الكتاب الجليل بعد المقابلة على عدة نسخ، وأهمها النسخة العظيمة المحفوظة بدار الكتب المصرية العامرة المأخوذة بالفطوغراف من مكتبة ولى الدين بالآستانة العلمية، ومعظمها بخط الفاضل الشيخ مصطفى أحمد حجازى المقرى (أحد أفاضل عصره). وكتب في آخر المجلد الأول منها ما نصه على يد الفقير إلى الله تعالى مصطفى أحمد حجازى المقرى نفعه الله بالعلم، ووفقه للعمل، ولمن دعا له بالمغفرة آمين، وذلك في يوم السبت المبارك خامس عشر شهر رجب من شهور سنة ١١٢٣ هـ وصلى الله على محمد وآله وكتب في أول هذا المجلد بخطه أيضا ما صورته:(البداية والنهاية)تأليف الشيخ الإمام العمدة الهمام العالم العامل، الولى الواصل، الفقيه المتقن المحدث المفسر المفنن، الحجة الثبت الحافظ المفيد البارع "عماد الدين أبو الفدا إسماعيل" بن عمر بن كثير البصري الأصل، ثم الدمشقي تغمده الله برحمته ورضوانه، وأسكنه أعلى غرف جنانه، ونفعنا والمسلمين ببركاته بمحمد وآله آمين والحمد لله رب العالمين. وفي آخر المجلد الأخير ما نصه:وكان الفراغ من نسخ هذا الكتاب المبارك ليلة الاثنين المبارك نصف الليل سابع عشر رجب المبارك من شهور سنة ١١٢٣ هلالية هجرية أحسن الله عاقبتها. وذلك على يد العبد الفقير إلى ربه القدير المذنب المقصر راجي عفو ربه ورحمته (موسى المنشاوي) الأزهري الشافعي عفى الله عنه ولمن طالع في هذه النسخة ودعا له بالمغفرة آمينأفٍّ لرزق الكتبة … أفٍّ له ما أضيعهأفٍّ لرزق نازل … من شق تلك العقبةالخ الخ
بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله الأول الآخر، الباطن الظاهر، الّذي هو بكل شيء عليم، الأول فليس قبله شيء، الآخر فليس بعده شيء، الظاهر فليس فوقه شيء الباطن، فليس دونه شيء، الأزلي القديم الّذي لم يزل موجودا بصفات الكمال، ولا يزال دائما مستمرا باقيا سرمديا بلا انقضاء ولا انفصال ولا زوال.يعلم دبيب النملة السوداء، على الصخرة الصماء، في الليلة الظلماء، وعدد الرمال. وهو العلى الكبير المتعال، العلى العظيم الّذي خلق كل شيء فقدره تقديرا.ورفع السموات بغير عمد، وزينها بالكواكب الزاهرات، وجعل فيها سراجا وقمرا منيرا.وسوى فوقهن سريرا، شرجعا(١) عاليا منيفا متسعا مقبيا مستديرا - وهو العرش العظيم - له قوائم عظام، تحمله الملائكة الكرام، وتحفه الكروبيون عليهم الصلاة والسلام، ولهم زجل بالتقديس والتعظيم. وكذا أرجاء السموات مشحونة بالملائكة، ويفد منهم في كل يوم سبعون ألفا الى البيت المعمور بالسماء الرابعة لا يعودون اليه، آخر ما عليهم(٢) في تهليل وتحميد وتكبير وصلاة وتسليم.ووضع الأرض للأنام على تيار الماء. وجعل فيها روسي من فوقها وبارك فيها وقدر فيها أقواتها(١) الشرجع: هو العالي المنيف كما يأتى شرحه عن المؤلف نفسه.(٢) (قوله آخر ما عليهم) خبر مبتدإ محذوف أي هذا آخر ما عليهم أي أن دخولهم البيت وعدم عودهم اليه بعد خروجهم منه آخر ما عليهم بالنسبة للبيت. (محمود الامام)
Dört günde, semânın yaratılmasından önce [arzı yarattı] ve orada her çeşitten ikişer çift bitirdi; kulların kış ve yazlarında ihtiyaç duydukları her şeye ve sahip oldukları bütün hayvanlara bir delil olarak. *İnsanın yaratılışına çamurdan başladı. Sonra onun neslini, sağlam bir karargâhta [rahimde] bulunan bayağı bir sudan [meniden] gelen bir sülâle kıldı. Böylece onu, önceden anılmaya değer bir şey değilken, işiten ve gören bir varlık hâline getirdi. Onu bilgi ve öğretmekle şereflendirdi. Beşerin babası Âdem’i kudret eliyle yarattı, cesedini şekillendirdi, ona ruhundan üfledi ve meleklerini ona secde ettirdi. Ondan, beşerin annesi olan eşi Havvâ’yı yaratarak yalnızlığını giderdi. İkisini cennetine yerleştirdi ve nimetlerini üzerlerine bolca ihsan etti. Sonra, Hakîm olan Allah’ın bu hususta takdir ettiği hikmet gereği onları yeryüzüne indirdi. Onlardan pek çok erkekler ve kadınlar türetti. Bunları büyük kaderiyle krallar, çobanlar, fakirler, zenginler, hürler, köleler, hür kadınlar ve câriyeler olarak kısımlara ayırdı. Onları yeryüzünün dört bir yanına, boyuna ve enine yerleştirdi. Onları yeryüzünde halifeler kıldı; birbirlerinin yerine geçerek hesap gününe ve Alîm ü Hakîm olan Allah’ın huzurunda arz olunma vaktine kadar devam ederler. Çeşitli bölgelerden nehirleri onlara hizmetkâr kıldı; bunlar, büyük küçük demeksizin, ihtiyaçların ve arzuların miktarınca iklimleri yarıp şehirlere ulaşır. Onlara pınarlar ve kuyular fışkırttı. Üzerlerine bulutları yağmurla gönderdi de her türlü ekin ve meyveyi bitirdi. Kendilerine hâl diliyle ve açıkça istedikleri her şeyi verdi. “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz insan, çok zalim, çok nankördür.” [İbrâhim, 34] Nitekim Kerîm, Azîm ve Halîm olan Allah (böyle buyurur) *Onları yarattıktan, rızıklandırdıktan, yolu kolaylaştırdıktan ve kendilerine konuşma kabiliyeti verdikten sonra, üzerlerindeki en büyük nimetlerinden ve ihsanlarından biri de, elçilerini onlara göndermesi ve kitaplarını onlara indirmesidir. Bu kitaplar, helâlini ve haramını, haberlerini ve hükümlerini, başlangıç ve dönüşle ilgili her şeyin tafsilâtını kıyamet gününe dek açıklamaktadır. *Ne mutlu o kimseye ki haberleri tasdik ve teslim ile, emirleri itaat ile, yasakları da tazim ile karşılar. İşte o, ebedî nimeti kazanmış, zakkum, kaynar su ve acıklı azap ile dolu cehennemdeki yalancıların makamından uzaklaştırılmıştır. *O’na, göklerin ve yerlerin her köşesini dolduracak kadar, ebediyyen devam eden, devirler boyu süren, din gününe kadar her saat, her an, her vakit ve her zamanda, O’nun yüce celâline, kıdemli saltanatına ve kerîm olan vechine yaraşır şekilde çok, hoş ve bereketli bir hamd ile hamd ederim. *Ve şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. O, tektir, ortağı yoktur. O’nun çocuğu yoktur, babası yoktur, eşi yoktur, benzeri yoktur, veziri yoktur, danışmanı yoktur, dengi, eşi ve kendisiyle ortak olanı yoktur. *Ve şehâdet ederim ki Muhammed (s.a.v.), O’nun kulu ve resûlü, habîbi ve halîlidir. Arapların öz evlâdından, tam özünden seçilmiş, nebîlerin sonuncusu, büyük havz-ı kevser’in sahibi, kıyamet günü büyük şefâatin sahibi, Allah’ın kendisini göndereceği sancağın taşıyıcısı, Makâm-ı Mahmûd’un sahibidir. O makama, bütün mahlûkat, hatta Halîlullah İbrâhim (a.s.) dahil olmak üzere herkes rağbet eder. O’na, diğer nebî ve resûl kardeşlerine, en zekî, en temiz, en yüce teşrif ve tekrim ile salât ve selâm olsun. *Allah, gece ve gündüzün karıştığı, çağrıcının seslendiği ve gecenin karanlığının gündüzün yerine geçtiği sürece, bütün parlak ve değerli, efendi, seçkin ve önder sahâbîlerden, nebîlerden sonra âlemin özü olan ashâbına râzı olsun.
في أربعة أيام قبل خلق السماء، وأنبت فيها من كل زوجين اثنين، دلالة للالباء من جميع ما يحتاج العباد اليه في شتائهم وصيفهم، ولكل ما يحتاجون اليه ويملكونه من حيوان بهيم *وبدأ خلق الإنسان من طين، وجعل نسله من سلالة من ماء مهين، في قرار مكين. فجعله سميعا بصيرا، بعد ان لم يكن شيئا مذكورا. وشرفه بالعلم والتعليم. خلق بيده الكريمة آدم أبا البشر، وصور جثته ونفخ فيه من روحه وأسجد له ملائكته، وخلق منه زوجه حواء أم البشر فأنّس بها وحدته، وأسكنهما جنته، وأسبغ عليهما نعمته. ثم أهبطهما الى الأرض لما سبق في ذلك من حكمة الحكيم. وبث منهما رجالا كثيرا ونساء، وقسمهم بقدره العظيم ملوكا ورعاة، وفقراء وأغنياء، وأحرارا وعبيدا، وحرائر وإماء. وأسكنهم أرجاء الأرض، طولها والعرض، وجعلهم خلائف فيها يخلف البعض منهم البعض، الى يوم الحساب والعرض على العليم الحكيم. وسخر لهم الأنهار من سائر الأقطار، تشق الأقاليم الى الأمصار، ما بين صغار وكبار، على مقدار الحاجات والأوطار، وأنبع لهم العيون والآبار. وأرسل عليهم السحائب بالامطار، فأنبت لهم سائر صنوف الزرع والثمار. وآتاهم من كل ما سألوه بلسان حالهم وقالهم: «وإن تعدوا نعمة الله لا تحصوها إن الإنسان لظلوم كفار»:فسبحان الكريم العظيم الحليم * وكان من أعظم نعمه عليهم. وإحسانه اليهم، بعد أن خلقهم ورزقهم ويسر لهم السبيل وأنطقهم، أن أرسل رسله اليهم، وأنزل كتبه عليهم: مبينة حلاله وحرامه، وأخباره وأحكامه، وتفصيل كل شيء في المبدإ والمعاد الى يوم القيامة *فالسعيد من قابل الاخبار بالتصديق والتسليم، والأوامر بالانقياد والنواهي بالتعظيم. ففاز بالنعيم المقيم، وزحزح عن مقام المكذبين في الجحيم ذات الزقوم والحميم، والعذاب الأليم *أحمده حمدا كثيرا طيبا مباركا فيه يملأ أرجاء السموات والأرضين، دائما أبد الآبدين، ودهر الداهرين، الى يوم الدين، في كل ساعة وآن ووقت وحين، كما ينبغي لجلاله العظيم، وسلطانه القديم ووجهه الكريم * وأشهد أن لا إله الا الله وحده لا شريك له، ولا ولد له ولا والد له، ولا صاحبة له، ولا نظير ولا وزير له ولا مشير له، ولا عديد ولا نديد ولا قسيم *وأشهد أن محمدا عبده ورسوله، وحبيبه وخليله، المصطفى من خلاصة العرب العرباء من الصميم، خاتم الأنبياء، وصاحب الحوض الأكبر الرواء، صاحب الشفاعة العظمى يوم القيامة، وحامل اللواء الّذي يبعثه الله المقام المحمود الّذي يرغب اليه فيه الخلق كلهم حتى الخليل إبراهيم صلى الله عليه وعلى سائر إخوانه من النبيين والمرسلين، وسلم وشرف وكرم أزكى صلاة وتسليم، وأعلى تشريف وتكريم. ورضى الله عن جميع أصحابه الغرّ الكرام، السادة النجباء الأعلام، خلاصة العالم بعد الأنبياء. ما اختلط الظلام بالضياء، وأعلن الداعي بالنداء وما نسخ النهار ظلام الليل البهيم *
(Emmâ ba‘d) İşte bu kitap; Allah’ın yardımı ve güzel tevfîkiyle, onun havli ve kuvvetiyle teâlâ ettiği şeyleri –yani mahlûkâtın başlangıcını: Arş’ın, Kürsî’nin, göklerin, yerlerin ve bunların içinde ve arasında bulunan meleklerin, cinlerin ve şeytanların yaratılışını; Âdem aleyhisselâm’ın yaratılış keyfiyetini; peygamberlerin kıssalarını; bunların devamında İsrâiloğulları günlerine ve câhiliye günlerine kadar olanları; nihayet nübüvvetin Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in günlerine ulaşmasına kadar olanları– zikrettiğim bir kitaptır. Ardından sîretini gerektiği gibi zikrederiz; öyle ki göğüsler ve gizli kin şifa bulur, hastadan hastalığı giderir. Sonra bundan sonrasını zamanımıza kadar zikreder, fitneleri, melâhimi ve kıyâmet alâmetlerini zikrederiz. Sonra ba‘s ü neşri, kıyâmetin dehşetlerini; sonra bunun sıfatını, o günde olacakları ve o günde vukû bulan korkunç halleri; sonra cehennemin sıfatını; sonra cennetlerin sıfatını ve onlarda bulunan güzel hayırları, bunun dışındakileri ve bunlarla ilgili olanları; ayrıca bunlara dair Kitap, Sünnet, eserler ve âlimler ile peygamber vârislerinin –nübüvvetin Mustafavî Muhammedî mışkâtından alanların– kabul ettiği nakledilmiş haberlerde gelenleri zikrederiz. O peygambere en üstün salât ve selâm olsun. İsrâiliyyâttan ise ancak şâriin nakline izin verdiği, Allah’ın Kitabı’na ve Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine aykırı olmayan kısmını zikrederiz. Bu kısım, ne doğrulanan ne de yalanlanan; içinde yanımızda muhtasar olanı genişleten veya şer‘imizle gelen müphemi isimlendiren –ki tayininde bize bir fayda yoktur– kısımdır. Biz bunu süs olarak zikrederiz, ihtiyaç duymak veya ona dayanmak için değil. Dayanak ve istinat ancak Allah’ın Kitabı ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir –nakli sahih veya hasen olan. Zayıf olanı beyan ederiz. Allah’tan yardım istenir ve O’na tevekkül edilir. Güç ve kuvvet ancak Azîz, Hakîm, Alî, Azîm olan Allah’a aittir. Nitekim Allah teâlâ kitabında şöyle buyurmuştur: “İşte böylece sana geçmişte olanların haberlerinden anlatıyoruz; sana katımızdan bir zikir verdik.” Allah, Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem’e mahlûkâtın yaratılışından geçenleri, geçmiş ümmetleri, dostlarına nasıl muamele ettiğini, düşmanlarına neler indirdiğini anlatmıştır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ümmetine bunu şifa veren bir beyanla açıklamıştır. Her fasılda bize ulaşanları –salât ve selâm onun üzerine olsun– zikredeceğiz. Bu hususta gelen âyetlerin tefsiri mahiyetinde bize ihtiyaç duyduğumuz şeyleri haber vermiş, faydası olmayanı –ki Ehl-i Kitap âlimlerinden bazı gruplar onun bilgisi üzerinde çekişir ve anlaşılmasında anlaşmazlığa düşerler ve çoğu insana faydası yoktur– bırakmıştır. Onun naklini âlimlerimizden bir grup bütünüyle ele almıştır; biz onların yolundan gitmez, onların yönüne yönelmeyiz; ondan ancak azını, ihtisar yoluyla zikrederiz. İçinde hak olanı, yanımızdakine uygun olanı beyan eder; ona muhalif olana gelince inkâr vâki olur. İmam Buhârî rahimehullah’ın Sahîh’inde Amr b. el-Âs radıyallahu anh’tan rivayet ettiği hadise gelince: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Benden bir âyet de olsa tebliğ edin; İsrâiloğulları’ndan da hadis rivayet edin, bunda bir beis yoktur; benden de hadis rivayet edin, ancak bana yalan söylemeyin. Kim bana bile bile yalan isnat ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.” Bu hadis, üzerinde durulmayan (meskûtün anh) İsrâiliyyât hakkında yorumlanır; yani âyetlerin ardından hadisleri zikretmek suretiyle. (Yazarın ifadesi: “mâ lâ fâidete fîhi li-keśîrin mine’n-nâsi ileyh” – nüshalarda böyledir, tekrarlanmıştır.)
(أما بعد) فهذا كتاب أذكر فيه بعون الله وحسن توفيقه ما يسره الله تعالى بحوله وقوته من ذكر مبدإ المخلوقات: من خلق العرش والكرسي والسموات، والأرضين وما فيهن وما بينهن من الملائكة والجان والشياطين، وكيفية خلق آدم عليه السلام، وقصص النبيين، وما جرى مجرى ذلك الى أيام بنى إسرائيل وأيام الجاهلية حتى تنتهي النبوة الى أيام نبينا محمد صلوات الله وسلامه عليه.فنذكر سيرته كما ينبغي فتشفى الصدور والغليل، وتزيح الداء عن العليل *ثم نذكر ما بعد ذلك الى زماننا، ونذكر الفتن والملاحم وأشراط الساعة. ثم البعث والنشور وأهوال القيامة، ثم صفة ذلك وما في ذلك اليوم، وما يقع فيه من الأمور الهائلة. ثم صفة النار، ثم صفة الجنان وما فيها من الخيرات الحسان، وغير ذلك وما يتعلق به، وما ورد في ذلك من الكتاب والسنة والآثار والأخبار المنقولة المقبولة عند العلماء وورثة الأنبياء، الآخذين من مشكاة النبوة المصطفوية المحمدية على من جاء بها أفضل الصلاة والسلام.ولسنا نذكر من الإسرائيليات الا ما أذن الشارع في نقله مما لا يخالف كتاب الله، وسنة رسوله صلى الله عليه وسلم. وهو القسم الّذي لا يصدق ولا يكذب، مما فيه بسط لمختصر عندنا، أو تسمية لمبهم ورد به شرعنا مما لا فائدة في تعيينه لنا فنذكره على سبيل التحلي به لا على سبيل الاحتياج اليه والاعتماد عليه.وانما الاعتماد والاستناد على كتاب الله وسنة رسول الله صلى الله عليه وسلم، ما صح نقله أو حسن وما كان فيه ضعف نبينه. وبالله المستعان وعليه التكلان. ولا حول ولا قوة الا بالله العزيز الحكيم العلى العظيم *فقد قال الله تعالى في كتابه {كَذلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْباءِ ما قَدْ سَبَقَ وَقَدْ آتَيْناكَ مِنْ لَدُنّا ذِكْراً} وقد قص الله على نبيه صلى الله عليه وسلم خبر ما مضى من خلق المخلوقات، وذكر الأمم الماضين، وكيف فعل بأوليائه، وماذا أحل بأعدائه. وبين ذلك رسول الله صلى الله عليه وسلم لأمته بيانا شافيا، سنورد عند كل فصل ما وصل إلينا عنه، صلوات الله وسلامه عليه. من ذلك تلو الآيات الواردات(١) في ذلك فأخبرنا بما نحتاج اليه من ذلك، وترك ما لا فائدة فيه مما قد يتزاحم على علمه ويتراجم في فهمه طوائف من علماء أهل الكتاب مما لا فائدة فيه لكثير من الناس اليه(٢) وقد يستوعب نقله طائفة من علمائنا ولسنا نحذو حذوهم ولا ننحو نحوهم ولا نذكر منها الا القليل على سبيل الاختصار. ونبين ما فيه حق مما وافق ما عندنا، وما خالفه فوقع فيه الإنكار *فأما الحديث الّذي رواه البخاري رحمه الله في صحيحه عن عمرو بن العاص رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال «بلغوا عنى ولو آية، وحدثوا عن بنى إسرائيل ولا حرج، وحدثوا عنى ولا تكذبوا عليّ ومن كذب عليّ متعمدا فليتبوَّأ مقعده من النار» فهو محمول على الإسرائيليات المسكوت عنها(١) أي بذكر الأحاديث عقب الآيات(٢) قوله مما لا فائدة فيه لكثير من الناس اليه. كذا بالأصول وهو مكرر
Bizde olan. Zira elimizde onu ne doğrulayacak ne de yalanlayacak bir bilgi mevcut değildir; bu sebeple onu ibret almak için rivayet etmek caizdir. İşte bu kitabımızda uyguladığımız usul budur. Şeriatımızın doğruladığı rivayetlere gelince, buna ihtiyacımız yoktur; zaten elimizdeki (Kur'an ve sünnet) bize yeterlidir. Şeriatımızın bâtıl olduğuna hükmettiği rivayetler ise reddedilmiştir; onları ancak inkâr ve iptal maksadıyla nakletmek caizdir. Mademki Allah -Sübhânehu ve lehu'l-hamd- bizi Resûlü Muhammed (s.a.v.) sayesinde diğer şeriatlardan, kitabı sayesinde de diğer kitaplardan müstağni kılmıştır; o halde biz, ellerinde bulunan ve içinde kargaşa, karışıklık, yalan, uydurma, tahrif, tebdil ve bunların ötesinde nesh ve değişiklik bulunan şeylere itibar etmeyiz. Bize gereken şeyi Resûlümüz bize beyan etmiş, şerh etmiş ve açıklamıştır. Bilen bildi, bilmeyen bilmedi. Nitekim Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) şöyle buyurmuştur: 'Allah'ın kitabında sizden öncekilerin haberi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki hüküm vardır. O, hak ile bâtılı ayırandır, asla şaka değildir. Kim onu zorbalıkla terk ederse Allah onu helâk eder; kim de ondan başkasında hidayet ararsa Allah onu dalalete düşürür.' Ebû Zer (r.a.) şöyle demiştir: 'Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde, kanatlarıyla uçan bir kuş dahi olsa, onun hakkında bize bir ilim bildirmiş olmaksızın değildi.' Buhârî, 'Kitâbü Bed'i'l-Halk'ta şöyle rivayet etmiştir: Îsâ b. Mûsâ Guncâr, Rukayye'den, o Kays b. Müslim'den, o Târık b. Şihâb'dan rivayetle dedi ki: 'Ömer b. el-Hattâb'ı şöyle derken işittim: Resûlullah (s.a.v.) aramızda bir konuşma yaptı ve bize yaratılışın başlangıcından cennetliklerin cennetteki, cehennemliklerin cehennemdeki yerlerine girecekleri zamana kadar olanları haber verdi. Bunu ezberleyen ezberledi, unutan unuttu.' Ebû Mes‘ûd ed-Dımeşkî, el-Atraf adlı eserinde: 'Buhârî böyle söylemiştir; aslında bu hadisi Îsâ Guncâr, Ebû Hamza'dan, o da Rukayye'den rivayet etmiştir.' İmam Ahmed b. Hanbel (rahimehullah) Müsned'inde şöyle dedi: Bize Ebû Âsım tahdis etti (bazı nüshalarda Ebû Âmir - her ikisi de râvîdir, bu sebeple tercih yapmadık - Mahmûd el-İmâm), bize Azra b. Sâbit tahdis etti, bize Alba b. Ahmer el-Yeşkürî tahdis etti, bize Ebû Zeyd el-Ensârî tahdis etti, dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) bize sabah namazını kıldırdı. Ardından minbere çıktı ve öğle vakti girinceye kadar bize hutbe irad etti. Sonra inip öğle namazını kıldırdı. Sonra minbere çıktı ve ikindi vakti girinceye kadar hutbe irad etti. Sonra inip ikindi namazını kıldırdı. Sonra minbere çıktı ve güneş batıncaya kadar hutbe irad etti. Bize geçmişte olanları ve ileride olacakları haber verdi. En iyi ezberleyenimiz ise bunları en iyi bilenimiz oldu.' Bu hadisi yalnızca Müslim rivayet etmiş olup, Sahîh'inin 'Kitâbü'l-Fiten' bölümünde Ya‘kūb b. İbrâhîm ed-Devrakī ve Haccâc b. eş-Şâ‘ir'den - her ikisi de Ebû Âsım ed-Dahhâk b. Mahled en-Nebîl'den, o Azra'dan, o Alba'dan, o Ebû Zeyd Amr b. Ahtab b. Rifâ‘a el-Ensârî (r.a.)'den, o da Nebî (s.a.v.)'den - benzer lafızlarla rivayet etmiştir. (1) 'Ebû Âsım' ifadesi bazı nüshalarda böyle, diğerlerinde 'Ebû Âmir' şeklindedir. Her ikisi de bu hadisin râvîleridir; bu sebeple birini diğerine tercih etmedik. - Mahmûd el-İmâm.
عندنا. فليس عندنا ما يصدقها ولا ما يكذبها، فيجوز روايتها للاعتبار. وهذا هو الّذي نستعمله في كتابنا هذا * فأما ما شهد له شرعنا بالصدق فلا حاجة بنا اليه استغناء بما عندنا. وما شهد له شرعنا منها بالبطلان فذاك مردود لا يجوز حكايته، الا على سبيل الإنكار والإبطال *فإذا كان الله، سبحانه وله الحمد، قد أغنانا برسولنا محمد، صلى الله عليه وسلم عن سائر الشرائع، وبكتابه عن سائر الكتب، فلسنا نترامى على ما بأيديهم مما وقع فيه خبط وخلط، وكذب ووضع، وتحريف وتبديل، وبعد ذلك كله نسخ وتغيير *فالمحتاج اليه قد بينه لنا رسولنا، وشرحه وأوضحه. عرفه من عرفه، وجهله من جهله. كما قال على بن أبي طالب «كتاب الله فيه خبر ما قبلكم ونبأ ما بعدكم، وحكم ما بينكم وهو الفصل ليس بالهزل. من تركه من جبار قصمه الله، ومن ابتغى الهدى في غيره أضله الله» وقال أبو ذر، رضي الله عنه: «لقد توفى رسول الله صلى الله عليه وسلم وما طائر يطير بجناحيه الا أذكرنا منه علما» وقال البخاري في كتاب بدء الخلق، وروى عن عيسى بن موسى غنجار عن رقية عن قيس بن مسلم عن طارق بن شهاب قال «سمعت عمر بن الخطاب يقول قام فينا رسول الله صلى الله عليه وسلم مقاما فأخبرنا عن بدء الخلق حتى دخل أهل الجنة منازلهم. وأهل النار منازلهم» حفظ ذلك من حفظه ونسيه من نسيه» قال أبو مسعود الدمشقيّ في اطرافه هكذا قال البخاري، وانما رواه عيسى غنجار عن أبى حمزة عن رقية، وقال الامام أحمد بن حنبل رحمه الله في مسندة: حدثنا أبو عاصم(١) حدثنا عزرة بن ثابت، حدثنا علباء بن أحمر اليشكري:حدثنا أبو زيد الأنصاري، قال قال: صلى بنا رسول الله صلى الله عليه وسلم «صلاة الصبح، ثم صعد المنبر، فخطبنا حتى حضرت الظهر، ثم نزل فصلى الظهر. ثم صعد المنبر، فخطبنا حتى حضرت العصر، ثم نزل فصلى العصر ثم صعد المنبر فخطبنا حتى غابت الشمس فحدثنا بما كان، وما هو كائن فأعلمنا أحفظنا» انفرد بإخراجه مسلم فرواه في كتاب الفتن من صحيحه عن يعقوب بن إبراهيم الدورقي وحجاج بن الشاعر، جميعا عن أبى عاصم الضحاك بن مخلد النبيل عن عزرة عن علباء عن أبى زيد عمرو بن أخطب بن رفاعة الأنصاري رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم بنحوه(١) قوله أبو عاصم كذا في نسخة وفي أخرى أبو عامر. وكلاهما راويان له فلذلك لم نرجح إحداهما على الأخرى محمود الامام
Fasıl: Allah Teâlâ azîz kitabında şöyle buyurur: «Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerinde vekildir.» O'nun dışındaki her şey O'nun mahlûkudur, terbiye edilmiş ve tedbir edilmiş olup yok iken var edilmiş, yokluktan sonra meydana getirilmiştir. Arş ki mahlûkâtın tavanıdır, ta toprağın altına ve bunların arasında bulunan katı ve konuşan her şey — hepsi O'nun yaratması, mülkü ve kullarıdır; O'nun kahır ve kudreti altında, O'nun tasarruf ve meşieti altındadır. «Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı. Sonra arşa istivâ etti. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni bilir. Siz nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görendir.» Bütün âlimler, bu hususta hiçbir Müslümanın şüphe etmediği üzere, Allah'ın gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattığında ittifak etmişlerdir; nitekim Kur'an-ı Kerim buna delalet etmektedir. Fakat bu günlerin bizim günlerimiz gibi mi, yoksa her bir günün sizin saydığınız bin sene gibi mi olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Bunu tefsirde açıkladığımız üzere iki görüş vardır. İlgili yerinde zikretmeye değineceğiz. Yine göklerin ve yerin yaratılmasından önce, onlardan önce yaratılmış bir şey olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Mütekellimundan bazı gruplar, onlardan önce hiçbir şey olmadığına ve ikisinin de mutlak yokluktan (adem-i mahz) yaratıldığına gitmişlerdir. Diğerleri ise «O, gökleri ve yeri altı günde yaratandır ve O'nun arşı su üzerinde idi» âyeti sebebiyle göklerden ve yerden önce başka mahlûkatın olduğunu söylemişlerdir. İmrân b. Husayn hadisinde de geleceği üzere: «Allah vardı ve O'ndan önce hiçbir şey yoktu. Arşı su üzerinde idi. Zikirde (Levh-i Mahfuz'da) her şeyi yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı.» İmam Ahmed b. Hanbel dedi: Bize Behz rivayet etti; ona Hammâd b. Seleme rivayet etti; ona Ebû Ya‘lâ b. Atâ rivayet etti; ona Vekî‘ b. Hudüs rivayet etti; ona amcası Ebû Rezîn Lakīt b. Âmir el-Ukaylî şöyle dedi: «Ey Allah'ın Resulü, Rabbimiz gökleri ve yeri yaratmadan önce neredeydi?» Buyurdu ki: «Üstünde hava, altında hava bulunan bir amâda idi. Sonra arşını su üzerinde yarattı.» Bunu Yezîd b. Hârun'dan, Hammâd b. Seleme'den de rivayet etmiştir. Lafzı: «Rabbimiz, mahlûkatını yaratmadan önce neredeydi?» Gerisi aynıdır. Tirmizî, Ahmed b. Menî‘den; İbn Mâce ise Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ve Muhammed b. Sabbâh'tan —her üçü de Yezîd b. Hârun'dan— rivayet etmiştir. Tirmizî 'hasen' demiştir. Bunlar, hangisinin önce yaratıldığında ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı, kalemin bütün bu şeylerden önce yaratıldığını söylemişlerdir. Bu, İbn Cerîr, İbn Cevzî ve diğerlerinin tercihidir. İbn Cerîr: «Kalemden sonra ince buluttur (rakīk bulut)» demiştir. İmam Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin Ubâde b. Sâmit (r.a.)'ten rivayet ettikleri hadisle delil getirmişlerdir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra ona “yaz” dedi. O da o saatte kıyamete kadar olacak şeyleri yazdı.» Bu Ahmed’in lafzıdır. Tirmizî 'hasen sahih garîb' demiştir. Hâfız Ebü’l-Alâ el-Hemedânî ve diğerlerinin nakline göre cumhurun üzerinde olduğu görüş (arşın bundan önce yaratıldığıdır). Bu, İbn Cerîr’in Dahhâk’tan, onun İbn Abbâs’tan rivayet ettiği şeydir. Nitekim rivayet edilen hadis de buna delalet etmektedir.
فصلقال الله تعالى في كتابه العزيز «اللهُ خالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ» فكل ما سواه تعالى فهو مخلوق له، مربوب مدبّر، مكوّن بعد أن لم يكن محدث بعد عدمه. فالعرش الّذي هو سقف المخلوقات الى ما تحت الثرى، وما بين ذلك من جامد وناطق الجميع خلقه، وملكه وعبيده وتحت قهره وقدرته، وتحت تصريفه ومشيئته «خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيّامٍ}. {ثُمَّ اِسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ. يَعْلَمُ ما يَلِجُ فِي الْأَرْضِ، وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها، وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ ما كُنْتُمْ، وَاللهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ» وقد أجمع العلماء قاطبة لا يشك في ذلك مسلم أن الله خلق السموات والأرض، وما بينهما في ستة أيام كما دل عليه القرآن الكريم. فاختلفوا في هذه الأيام أهي كأيامنا هذه أو كل يوم كألف سنة مما تعدون؟ على قولين كما بينا ذلك في التفسير، وسنتعرض لإيراده في موضعه. واختلفوا هل كان قبل خلق السموات والأرض شيء مخلوق قبلهما. فذهب طوائف من المتكلمين الى انه لم يكن قبلهما شيء وأنهما خلقتا من العدم المحض. وقال آخرون بل كان قبل السموات والأرض مخلوقات أخر لقوله «وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيّامٍ وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ» الآية.وفي حديث عمران ابن حصين كما سيأتي «كان الله ولم يكن قبله شيء وكان عرشه على الماء وكتب في الذكر كل شيء ثم خلق السموات والأرض»وقال الامام أحمد بن حنبل حدثنا بهز حدثنا حماد بن سلمة حدثنا أبو يعلى ابن عطاء عن وكيع بن حدس عن عمه أبى رزين لقيط بن عامر العقيلي أنه قال «يا رسول الله أين كان ربنا قبل أن يخلق السموات والأرض؟ قال كان في عماء ما فوقه هواء وما تحته هواء ثم خلق عرشه على الماء» ورواه عن يزيد بن هارون عن حماد بن سلمة به. ولفظه أين كان ربنا قبل أن يخلق خلقه؟ وباقيه سواء وأخرجه الترمذي عن أحمد بن منيع وابن ماجة عن أبى بكر بن أبى شيبة ومحمد بن الصباح ثلاثتهم عن يزيد بن هارون، وقال الترمذي حسن. واختلف هؤلاء في أيها خلق أولا؟ فقال قائلون خلق القلم قبل هذه الأشياء كلها، وهذا هو اختيار ابن جرير، وابن الجوزي، وغيرهما قال ابن جرير، وبعد القلم السحاب الرقيق. واحتجوا بالحديث الّذيرواه الامام أحمد، وأبو داود والترمذي عن عبادة بن الصامت رضي الله عنه: قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم «إن أول ما خلق الله القلم. ثم قال له اكتب، فجرى في تلك الساعة بما هو كائن الى يوم القيامة» لفظ أحمد. وقال الترمذي حسن صحيح غريب. والّذي عليه الجمهور فيما نقله الحافظ أبو العلاء الهمدانيّ وغيره (أن العرش مخلوق قبل ذلك) وهذا هو الّذي رواه ابن جرير من طريق الضحاك عن ابن عباس كما دل على ذلكالحديث الّذي رواه
Müslim, Sahîh'inde şöyle rivayet etmiştir: Bana Ebü't-Tâhir Ahmed b. Amr b. es-Serh tahdîs etti, bize İbn Vehb tahdîs etti, bize Ebû Hâni' el-Havlânî, Ebû Abdirrahmân el-Cîlî'den, o da Abdullah b. Amr b. el-Âs'dan haber verdi; dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)'i şöyle derken işittim: "Allah, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce mahlûkatın mukadderâtını yazdı." (Râvi) dedi ki: "O'nun arşı su üzerindeydi." (Âlimler) dediler ki: İşte bu takdir, O'nun mukadderâtı kalemle yazmasıdır. Bu hadis, bunun arşın yaratılmasından sonra olduğuna delâlet etmektedir. Böylece cumhûrun gittiği görüş üzere arşın, mukadderâtın yazıldığı kalemden önce olduğu sâbit olmuştur. Kalem hadisi ise, onun bu âlemdeki ilk yaratılan olduğu şeklinde yorumlanır. Bunu, Buhârî'nin İmrân b. Husayn'dan rivayet ettiği şu hadis desteklemektedir: Dediler ki: Yemenliler Resûlullah (s.a.v.)'e: "Sana geldik ki dinde fıkıh edinelim ve bu işin evveli hakkında sana soralım" dediler. (Resûlullah) buyurdu: "Allah vardı, O'ndan önce hiçbir şey yoktu." Bir rivayette "O'nunla beraber" ibaresi yer alır. Diğer bir rivayette ise: "O'nun arşı su üzerindeydi. Zikir'de (Levh-i Mahfûz'da) her şeyi yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı." Başka bir lafızda: "Sonra gökleri ve yeri yarattı." buyrulmuştur. Onlar O'na göklerin ve yerin yaratılışının başlangıcını sormuşlardı. İşte bu sebeple "Sana geldik ki bu işin evveli hakkında soralım" demişler, O da (s.a.v.) yalnızca sorduklarına cevap vermiştir. Bu sebeple onlara, daha önce geçen Ebû Rezîn hadisinde haber verdiği gibi arşın yaratılışından bahsetmemiştir. İbn Cerîr dedi ki: Başkaları şöyle dedi: "Allah azze ve celle suyu arştan önce yarattı." Süddî'nin, Ebû Mâlik'ten, Ebû Sâlih'ten İbn Abbâs'tan; Mürre'den İbn Mes'ûd'dan; ve Resûlullah (s.a.v.)'in ashâbından bir grup insandan rivayet ettiğine göre dediler ki: "Şüphesiz Allah'ın arşı su üzerindeydi. Sudan önce yarattığından başka bir şey yaratmamıştı." İbn Cerîr, Muhammed b. İshâk'tan naklen onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah azze ve cellenin ilk yarattığı şey nûr ve zulmettir. Sonra ikisini birbirinden ayırdı; zulmeti siyah karanlık bir gece, nûru da aydınlık ve apaçık bir gündüz kıldı." İbn Cerîr dedi ki: Denildiğine göre, Rabbimizin kalemden sonra yarattığı ilk şey Kürsî'dir. Sonra Kürsî'den sonra Arş'ı yarattı. Sonra ondan sonra havayı ve zulmeti yarattı. Sonra suyu yarattı ve arşını su üzerine koydu. Allah sübhânehû ve teâlâ en iyi bilendir. Fasıl: Arş ve Kürsî'nin sıfatının yaratılışına dair gelenler. Yüce Allah buyurdu: "Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi O'dur." Yine buyurdu: "Yücedir Allah, Melik-i Hakk, O'ndan başka ilah yoktur, O kerîm Arş'ın Rabbidir." Yine Allah buyurdu: "O'ndan başka ilah yoktur, O azîm Arş'ın Rabbidir." Yine buyurdu: "O, Gafûr'dur, Vedûd'dur, Mecîd Arş'ın sahibidir." Yine buyurdu: "Rahmân, Arş'a istivâ etti." Yine Kur'an'da birçok âyette: "Sonra Arş'a istivâ etti." buyurdu. Yine Yüce Allah buyurdu: "Arş'ı taşıyanlar ve onun etrafındakiler Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve iman edenler için mağfiret dilerler: 'Rabbimiz! Rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın.'"
مسلم في صحيحه. حيث قال: حدثني أبو الطاهر أحمد بن عمرو بن السرح حدثنا ابن وهب أخبرنى أبو هانئ الخولانيّ عن أبى عبد الرحمن الجيلي عن عبد الله بن عمرو بن العاص قال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول «كتب الله مقادير الخلائق قبل أن يخلق السموات والأرض بخمسين ألف سنة، قال وعرشه على الماء.» قالوا فهذا التقدير هو كتابته بالقلم المقادير. وقد دل هذا الحديث أن ذلك بعد خلق العرش فثبت تقديم العرش على القلم الّذي كتب به المقادير كما ذهب الى ذلك الجماهير. ويحمل حديث القلم على أنه أول المخلوقات من هذا العالم. ويؤيد هذا مارواه البخاري عن عمران بن حصين: قال قال أهل اليمن لرسول الله صلى الله عليه وسلم «جئناك لنتفقه في الدين ولنسألك عن أول هذا الأمر فقال كان الله ولم يكن شيء قبله وفي رواية معه، وفي رواية غيره «وكان عرشه على الماء. وكتب في الذكر كل شيء وخلق السموات والأرض» وفي لفظ: ثم خلق السموات والأرض. فسألوه عن ابتداء خلق السموات والأرض. ولهذا قالوا جئناك نسألك عن أول هذا الأمر فأجابهم عما سألوا فقط. ولهذا لم يخبرهم بخلق العرش كما أخبر به في حديث أبى رزين المتقدم. قال ابن جرير وقال آخرون «بل خلق الله عز وجل الماء قبل العرش» رواه السدي عن أبي مالك وعن أبي صالح عن ابن عباس وعن مرة عن ابن مسعود وعن ناس من أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم: قالوا «إن الله كان عرشه على الماء، ولم يخلق شيئا غير ما خلق قبل الماء» وحكى ابن جرير عن محمد بن إسحاق أنه قال «أول ما خلق الله عز وجل النور والظلمة ثم ميز بينهما فجعل الظلمة ليلا أسود مظلما، وجعل النور نهارا مضيئا مبصرا» قال ابن جرير وقد قيل «ان الّذي خلق ربنا بعد القلم الكرسي. ثم خلق بعد الكرسي العرش. ثم خلق بعد ذلك الهواء والظلمة. ثم خلق الماء فوضع عرشه على الماء» والله سبحانه وتعالى أعلم. فصل فيما ورد في صفة خلق العرش والكرسي.قال الله تعالى «رَفِيعُ الدَّرَجاتِ ذُو الْعَرْشِ» وقال تعالى «فَتَعالَى اللهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لا إِلهَ إِلاّ هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ» وقال الله «لا إِلهَ إِلاّ هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ» وقال «وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ * ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ» وقال تعالى «الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اِسْتَوى» وقال «ثُمَّ اِسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ» في غير ما آية من القرآن، وقال تعالى «الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً»
Allah Teâlâ buyuruyor: «Ve o gün Rabbinin arşını, üstlerinde sekiz (melek) taşır.» Yine Allah Teâlâ buyuruyor: «Melekleri, Rablerine hamd ile tesbih ederek arşın etrafını kuşatmış halde görürsün. Artık aralarında hak ile hükmedilmiş ve «Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur» denilmiştir.» Sahih’te rivayet edilen sıkıntı duasında şöyle buyrulur: «Allah’tan başka ilâh yoktur; O, Azîm'dir, Halîm'dir. Allah’tan başka ilâh yoktur; O, Kerîm arşın Rabbidir. Allah’tan başka ilâh yoktur; göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve Kerîm arşın Rabbidir.»
İmam Ahmed (rahimehullah) dedi ki: Bize Abdürrezzak tahdis etti; bize Yahyâ b. el-Alâ, amcası Şuayb b. Hâlid'den tahdis etti; bana Semmâk b. Harb, Abdullah b. Umeyre'den, o Ahnef b. Kays'tan, o Abbâs b. Abdülmuttalib'den rivayet etti. (Abbâs) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte Bathâ'da oturuyorduk. Derken bir bulut geçti. Resûlullah (s.a.v.): «Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?» buyurdu. «Bulut (sehab)» dedik. «(Evet, o) sehabtır» buyurdu. «Ya müzn (yağmur bulutu)?» dedik. «(Evet, o da) müzn» buyurdu. «(Peki) anân (bulut tabakası)?» dedik. Bunun üzerine sustuk. Sonra: «Yer ile gök arasındaki mesafeyi biliyor musunuz?» buyurdu. «Allah ve Resûlü daha iyi bilir» dedik. «Araları beş yüz yıllık mesafedir. Her bir gökten diğer göğe (kadar) beş yüz yıllık mesafe vardır. Her bir göğün kalınlığı da beş yüz yıllık mesafedir. Yedinci göğün üstünde, altı ile üstü arası yer ile gök arası kadar olan bir deniz vardır. Sonra onun üzerinde, diz kapakları ile tırnakları arası yer ile gök arası kadar olan sekiz va'l (dağ keçisi) vardır. Sonra onların sırtları üzerinde, altı ile üstü arası yer ile gök arası kadar olan arş bulunur. Allah ise bunun üzerindedir ve O'na Âdemoğullarının amellerinden hiçbir şey gizli kalmaz.»
Bu, İmam Ahmed'in lafzıdır. Ayrıca Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Tirmizî, Semmâk kanalıyla aynı isnadla benzerini rivayet etmişlerdir. Tirmizî, «Bu hadis hasendir» demiştir. Şerîk, bu hadisin bir kısmını Semmâk'tan rivayet edip mevkuf olarak nakletmiştir.
Ebû Dâvûd'un lafzı şöyledir: «Peki yer ile gök arasındaki mesafeyi biliyor musunuz?» «Bilmiyoruz» dediler. Buyurdu ki: «Aralarındaki mesafe, ya yetmiş bir, ya yetmiş iki, ya da yetmiş üç yıldır.» Geri kalanı aynıdır.
Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Abdüla‘lâ b. Hammâd, Muhammed b. el-Müsennâ, Muhammed b. Beşşâr ve Ahmed b. Saîd er-Ribâtî tahdis etti. Dediler ki: Bize Vehb b. Cerîr tahdis etti. Ahmed dedi ki: Bunu kendi nüshasından yazdık; işte bu onun lafzıdır. (Vehb) dedi ki: Babamız bize tahdis etti; dedi ki: Muhammed b. İshâk'ı, Ya‘kûb b. Ukbe'den, o Cübeyr b. Muhammed b. Cübeyr b. Mut‘im'den, o babasından, o dedesinden rivayet ederken işittim. (Cübeyr) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)'e bir bedevî gelip: «Ey Allah'ın Resûlü! Nefisler yoruldu, çoluk çocuk aç kaldı, mallar telef oldu, hayvanlar helâk oldu. Bizim için Allah'a dua edip yağmur iste. Zira biz, Allah'a karşı seni şefaatçi ediniyoruz, Allah'a karşı da seni şefaatçi ediniyoruz.» dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): «Yazıklar olsun sana! Ne dediğini biliyor musun?» buyurdu ve Resûlullah (s.a.v.) tesbih etmeye başladı. Öyle ki bu, ashabının yüzlerinden anlaşıldı. Sonra şöyle buyurdu: «Yazıklar olsun sana! Allah'a karşı, O'nun yaratıklarından hiç kimse şefaatçi kılınmaz. Allah'ın şanı bundan çok yücedir. Yazıklar olsun sana! Allah'ın ne olduğunu biliyor musun? O'nun arşı, göklerinin üzerinde işte böyledir» —parmaklarıyla kubbe gibi işaret etti— «ve muhakkak ki arş, altındaki bineğin semeri gibi gıcırdar.»
[1] Dipnot – الراوي: İbn Beşşâr'ın rivayetindeki «وكشف كل سماء» ifadesi, mu‘cem (ش) harflidir. Mısır'da basılan Müsned'de ise «وكثف» (ذال mu‘ceme ile) şeklindedir. Aynî'nin Buhârî şerhinde, İbn Ebî Şeybe'nin Kitâbü'l-Arş'ına nispetle «وكثف كل سماء» (sâlise ile) geçmektedir. Doğru olan da budur.
[2] Dipnot – روايت: Nüshalarımızda «وجاعت العيال» şeklindedir. Ebû Dâvûd nüshamızda ise «وضاعت العيال» şeklindedir (Mahmûd el-İmâm).
وقال تعالى «وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ» وقال تعالى «وَتَرَى الْمَلائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ» وفي الدعاء المروي في الصحيح في دعاء الكرب «لا إله إلا الله العظيم الحليم. لا إله إلا الله رب العرش الكريم. لا إله إلا الله رب السموات ورب الأرض رب العرش الكريم».وقال الامام أحمد حدثنا عبد الرزاق حدثنا يحيى بن العلاء عن عمه شعيب بن خالد حدثني سماك بن حرب عن عبد الله بن عميرة عن الأحنف ابن قيس عن عباس بن عبد المطلب قال كنا جلوسا مع رسول الله صلى الله عليه وسلم بالبطحاء فمرت سحابة فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم «أتدرون ما هذا قال قلنا السحاب قال والمزن قال قلنا والمزن قال والعنان قال فسكتنا فقال هل تدرون كم بين السماء والأرض قال قلنا الله ورسوله أعلم. قال بينهما مسيرة خمسمائة سنة ومن كل سماء الى سماء مسيرة خمسمائة سنة، وكشف كل سماء(١) مسيرة خمسمائة سنة وفوق السماء السابعة بحر بين أسفله وأعلاه كما بين السماء والأرض. ثم فوق ذلك ثمانية أوعال بين ركبهن وأظلافهن كما بين السماء والأرض ثم على ظهورهم العرش بين أسفله وأعلاه كما بين السماء والأرض والله فوق ذلك وليس يخفى عليه من أعمال بنى آدم شيء». هذا لفظ الامام أحمد. ورواه أبو داود وابن ماجة والترمذي من حديث سماك باسناده نحوه. وقال الترمذي هذا حديث حسن، وروى شريك بعض هذا الحديث عن سماك ووقفهولفظ أبى داود «وهل تدرون بعد ما بين السماء والأرض؟ قالوا لا ندري» قال «بعد ما بينهما إما واحدة أو اثنتين أو ثلاثة وسبعون سنة» والباقي نحوه. وقال أبو داود حدثنا عبد الأعلى بن حماد ومحمد بن المثنى ومحمد بن بشار، وأحمد بن سعيد الرباطي قالوا حدثنا وهب بن جرير. قال أحمد كتبناه من نسخته وهذا لفظه.قال حدثنا أبى قال سمعت محمد بن إسحاق يحدث عن يعقوب بن عقبة عن جبير بن محمد بن جبير ابن مطعم عن أبيه عن جده قال أتى رسول الله صلى الله عليه وسلم أعرابي فقال يا رسول الله جهدت الأنفس وجاعت العيال(٢) ونهكت الأموال وهلكت الأنعام.فاستسق الله لنا فانا نستشفع بك على الله ونستشفع بالله عليك» قال رسول الله صلى الله عليه وسلم «ويحك أتدري ما تقول» وسبح رسول الله صلى الله عليه وسلم فما زال يسبح حتى عرف ذلك في وجوه أصحابه. ثم قال «ويحك إنه لا يستشفع بالله على أحد من خلقه شأن الله أعظم من ذلك ويحك أتدري ما الله إن عرشه على سماواته لهكذا» وقال بأصابعه مثل القبة عليه وإنه ليئط به أطيط الرحل بالراكب. قال ابن بشار في(١) (قوله وكشف كل سماء) بالشين المعجمة. والّذي في مسند الامام أحمد المطبوع بمصر كيف بالياء التحية. وفي العيني على البخاري منسوبا الى كتاب العرش لابن أبى شيبة. وكثف كل سماء بالثاء المثلثة. وهذا هو الصواب.(٢) قوله وجاعت العيال هكذا في النسخ التي بأيدينا وفي نسخة أبى داود التي بأيدينا وضاعت العيال (محمود الامام).
Onun (Resûlullah s.a.v.) hadisi: «Şüphesiz Allah Teâlâ arşının üzerindedir, arşı da semâlarının üzerindedir.» buyurduğu rivayet edilmiş ve hadisi zikretmiştir. Abdü'l-A'lâ, İbnü'l-Müsennâ ve İbn Beşşâr, Ya'kūb b. Ukbe, Cübeyr b. Muhammed b. Cübeyr, babasından, dedesinden rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd dedi ki: Hadis, Ahmed b. Saîd senediyle (rivayet edilmiştir) ki sahih olan budur. Buna bir cemaat muvafakat etmiştir; onlardan Yahyâ b. Muîn ve Alî b. el-Medînî de vardır. Yine bir cemaat, İbn İshâk'tan rivayet etmiştir ki Ahmed de böyle söylemiştir. Abdü'l-A'lâ, İbnü'l-Müsennâ ve İbn Beşşâr'ın semâ‘ı, bana ulaştığına göre tek bir nüshada idi. Bunu tahric eden yalnızca Ebû Dâvûd'dur. Hâfız Ebü'l-Kāsım İbn Asâkir ed-Dımaşkī, bu hadis hakkında reddiye olarak bir cüz telif etmiş ve ona (Beyânü'l-vehm ve't-tahlîti'l-vâkı‘ fî hadîsi'l-etît) adını vermiş; Muhammed b. İshâk b. Beşşâr olan râvisine itirazda bütün gayretini sarf etmiş ve âlimlerin onun hakkındaki sözlerini zikretmiştir. Fakat bu lafız, Muhammed b. İshâk'tan başka bir tarikten de rivayet edilmiştir. Nitekim Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr kendi tefsirlerinde; İbn Ebî Âsım ile Taberânī kendi „es-Sünne“ kitaplarında; Bezzâr Müsned'inde ve Hâfız ed-Dıyâ el-Makdisî de „el-Muhtâre“sinde, Ebû İshâk es-Sebî‘î tarikinden, Abdullah b. Halîfe'den, Ömer b. el-Hattâb (r.a.)'dan rivayet etmişlerdir: «Bir kadın Resûlullah (s.a.v.)'e gelerek: ‟Allah'a beni cennete koyması için dua et” dedi. Bunun üzerine (Resûlullah) Rab Tebâreke ve Teâlâ'yı tazim ederek şöyle buyurdu: Şüphesiz O'nun kürsîsi semâvatı ve arzı kaplamıştır. Yine O'nun için, yeni bir devenin semerinin gıcırdaması gibi bir gıcırtı (etît) vardır, ağırlığından dolayı.» Bu Abdullah b. Halîfe pek meşhur biri değildir ve onun Ömer'den işitmesi de nazar-ı itibara alınmıştır. Sonra onlardan kimi bunu mevkuf, kimi mürsel olarak rivayet etmiş, kimi de garip bir ziyade eklemiştir. Allah en iyi bilendir. Sahîh-i Buhârî'de Resûlullah (s.a.v.)'den şöyle rivayet edilmiştir: «Allah'tan cenneti dilediğinizde Firdevs'i isteyin; çünkü o, cennetin en yükseği ve ortasıdır ve onun üstünde Rahmân'ın arşı vardır.» „Ve fevkahû“ kelimesi fethalı olarak (zarfiyyetle) ve dammeli olarak rivayet edilmiştir. Şeyhimiz Hâfız el-Mizzî: „En güzeli budur“ demiştir; yani „cennetin en yükseği Rahmân'ın arşıdır.“ Bazı eserlerde şöyle gelmiştir: «Firdevs ehli, arşın gıcırtısını işitirler ki o, arşın tesbihi ve tazimidir.» Bu da ancak onların arşa yakınlıkları sebebiyledir. Yine Sahih'te Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Sa‘d b. Muâz'ın ölümüyle Rahmân'ın arşı muhakkak sarsıldı [ihtezze].» Hâfızın oğlu, yani Muhammed b. Osmân b. Ebî Şeybe, „Sıfatü'l-Arş“ adlı kitabında bazı selef âlimlerinden şunu nakletmiştir: «Arş, kırmızı yakuttan yaratılmıştır; iki kutbu arasındaki mesafe elli bin yıllık yoldur.» Yüce Allah'ın „Melekler ve Ruh (Cebrail) O'na yükselir, o günün miktarı elli bin senedir“ âyetini tefsir ederken, arş ile yedinci arz arasındaki mesafenin elli bin yıllık yol kadar, genişliğinin de elli bin yıl kadar olduğunu zikretmiştir. Kelâm ehlinden bir taife, arşın her taraftan küre şeklinde bir felek olduğunu, âlemi her cihetten kuşattığını iddia etmiş ve bu sebeple ona „felek-i tâsî‘“ (dokuzuncu felek), „felek-i atlas“ ve „esîr“ adını vermişlerdir. Bu görüş isabetli değildir; çünkü şer‘an arşın ayakları olduğu ve onu meleklerin taşıdığı sabittir. Feleğin ise ayakları olmaz ve o (melekler tarafından) taşınmaz. Ayrıca arş cennetin üstündedir, cennet ise semâvatın üstündedir. Cennette yüz derece vardır; her iki derece arasındaki mesafe, semâ ile arz arasındaki mesafe kadardır. Dolayısıyla arş ile kürsî arasındaki uzaklık, bir feleğin diğerine olan nispeti gibi değildir. Ayrıca arş dil itibarıyla „serîr“ (taht) anlamına gelir.
حديثه «ان الله فوق عرشه وعرشه فوق سماواته» وساق الحديث. وقال عبد الأعلى وابن المثنى وابن بشار عن يعقوب بن عقبة وجبير بن محمد بن جبير عن أبيه عن جده، قال أبو داود والحديث باسناد أحمد بن سعيد وهو الصحيح. وافقه عليه جماعة منهم يحيى بن معين وعلى بن المديني ورواه جماعة منهم عن ابن إسحاق كما قال احمد أيضا، وكان سماع عبد الأعلى وابن المثنى وابن بشار في نسخة واحدة فيما بلغني. تفرد بإخراجها أبو داود، وقد صنف الحافظ أبو القاسم بن عساكر الدمشقيّ جزءا في الرد على هذا الحديث. سماه (ببيان الوهم والتخليط الواقع في حديث الأطيط) واستفرغ وسعه في الطعن على محمد بن إسحاق بن بشار راويه. وذكر كلام الناس فيه، ولكن قد روى هذا اللفظ من طريق أخرى عن غير محمد بن إسحاق،فرواه عبد بن حميد وابن جرير في تفسيريهما، وابن أبى عاصم والطبراني في كتابي السنة لهما، والبزار في مسندة والحافظ الضياء المقدسي في مختارته من طريق أبى إسحاق السبيعي عن عبد الله بن خليفة عن عمر بن الخطاب رضي الله عنه قال «أتت امرأة الى رسول الله صلى الله عليه وسلم فقالت ادع الله أن يدخلني الجنة قال فعظم الرب تبارك وتعالى وقال «ان كرسيه وسع السموات والأرض وإن له أطيطا كأطيط الرحل الجديد من ثقله. عبد الله بن خليفة هذا ليس بذاك المشهور. وفي سماعه من عمر نظر. ثم منهم من يرويه موقوفا ومرسلا، ومنهم من يزيد فيه زيادة غريبة والله أعلم *وثبت في صحيح البخاري عن رسول الله صلى الله عليه وسلم أنه قال «إذا سألتم الله الجنة فسلوه الفردوس فإنه أعلى الجنة وأوسط الجنة وفوقه عرش الرحمن». يروى وفوقه بالفتح على الظرفية، وبالضم. قال شيخنا الحافظ المزي وهو أحسن، أي وأعلاها عرش الرحمن. وقد جاء في بعض الآثار (أن أهل الفردوس يسمعون أطيط العرش وهو تسبيحه وتعظيمه) وما ذاك الا لقربهم منه.وفي الصحيح أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال «لقد اهتز عرش الرحمن لموت سعد بن معاذ. وذكر الحافظ بن الحافظ محمد ابن عثمان بن أبي شيبة في كتاب صفة العرش عن بعض السلف «أن العرش مخلوق من ياقوتة حمراء بعد ما بين قطريه مسيرة خمسين ألف سنة» وذكرنا عند قوله تعالى «تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ» أنه بعد ما بين العرش الى الأرض السابعة مسيرة خمسين ألف سنة واتساعه خمسون ألف سنة. وقد ذهب طائفة من أهل الكلام الى أن العرش فلك مستدير من جميع جوانبه محيط بالعالم من كل جهة ولذا سموه الفلك التاسع والفلك الأطلس والأثير. وهذا ليس بجيد لانه قد ثبت في الشرع أن له قوائم تحمله الملائكة، والفلك لا يكون له قوائم ولا يحمل، وأيضا فإنه فوق الجنة والجنة فوق السموات وفيها مائة درجة ما بين كل درجتين كما بين السماء والأرض فالبعد الّذي بينه وبين الكرسي ليس هو نسبة فلك الى فلك. وأيضا فان العرش في اللغة عبارة عن السرير
arş, mülk sahibi Allah'a ait olup, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَلَها عَرْشٌ عَظِيمٌ} [“Büyük bir arşı vardır.”]. O bir felek [gök küresi] değildir; Araplar da ondan bunu anlamazlar. Kur'an ise ancak Arap diliyle indirilmiştir. O [arş], ayakları olan, meleklerin taşıdığı bir taht [serîr]tir. Âlem üzerinde bir kubbe gibidir ve mahlûkatın tavanıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} [“Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler, Rablerine hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve iman edenler için mağfiret dilerler.”]. Daha önce 'ev'âl' [dağ keçisi/öküz?] hadisinde, onların sekiz [melek] olduğu ve sırtları üzerinde arşın bulunduğu geçmişti. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ} [“O gün Rabbinin arşını, onların üstünde sekiz [melek] taşır.”]. Şehr b. Havşeb dedi ki: “Arşı taşıyanlar sekizdir; dördü şöyle der: 'Sübhâneke'llâhümme ve bi-hamdike, leke'l-hamdü alâ hilmike ba'de ilmile' [Allah'ım, seni hamdinle tesbih ederim. İlminden sonra hilmin [yumuşaklığın] sebebiyle hamd sanadır.] Dördü de şöyle der: 'Sübhâneke'llâhümme ve bi-hamdike, leke'l-hamdü alâ afvike ba'de kudratike' [Allah'ım, seni hamdinle tesbih ederim. Kudretinden sonra affın sebebiyle hamd sanadır.].” İmam Ahmed'in rivayet ettiği hadise gelince: Bize Abdullah b. Muhammed -ki Ebû Bekr İbn Ebî Şeybe'dir- tahdîs etti; bize Abde b. Süleyman, Muhammed b. İshâk'tan; o Ya'kub b. Ukbe'den; o İkrime'den; o İbn Abbas'tan rivayet etti ki, Resûlullah (s.a.v.), Ümeyye'nin -yani İbni Ebî's-Salt'ın- şiirindeki iki beytini tasdik buyurdu. [Ümeyye dedi ki:] “Bir adam ve bir boğa sağ ayağının altında, / Kartal da diğer ayağının altında, pusuda bekleyen bir arslan da.” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) “Doğru söyledi” buyurdu. [Ümeyye yine dedi ki:] “Güneş her gecenin sonunda doğar / Kızıl renkli, doğduğu yerin rengi gül kırmızısıdır / O, elçilerinde bize görünmeyi reddeder / Ancak azap görmüş veya kamçılanmış olarak.” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) “Doğru söyledi” buyurdu. Zira bu hadis sahih isnatlı olup râvileri sika/güvenilirdir. Bu hadis, bugün arşı taşıyanların dört olduğunu gerektirmektedir. Bu ise ev'âl hadisiyle çelişmektedir. Ancak şöyle denilebilir: Bu dört meleğin bu vasıflarla ispat edilmesi, onların dışındakileri nefyetmez/söz konusu etmez. Allah en iyi bilendir. Ümeyye b. Ebî's-Salt'ın arş hakkındaki şiirindendir: “Allah'ı tazim edin, O hamde lâyıktır / Rabbimiz gökyüzünde büyük oluvermiştir / İnsanları hayrette bırakan yüksek binasıyla / Gökyüzünün üstünde bir taht [serîr] yaratmıştır / Bir 'şerci' [yüksek ve görkemli]dir, gözün bakışı ona erişemez / Etrafında melekleri 'sûran' [boynu bükük?] halde görürsün.” 'Sûr', 'asver'in çoğuludur; 'asver' ise yükseğe bakmak için boynunu eğen kimsedir. (1) 'Şerci'' ise yüksek ve âlî/görkemlidir. 'Serîr' ise lügatte arş demektir. Abdullah b. Revâha'nın (r.a.) şiirindendir ki, karısı onu cariyesiyle suçladığında okumayı [Kur'an'ı] bırakarak bu şiiri söylemişti: “Tanıklık ederim ki Allah'ın vaadi haktır / Ve ateş kâfirlerin barınağıdır / Ve arş su üstünde dolaşır [tâf]/ Ve arşın üstünde âlemlerin Rabbi vardır / Onu kerim melekler taşır / Allah'ın nişanlanmış [alâmetli] melekleri.” Bunu İbn Abdülberr ve âlimlerden birçoğu zikretmiştir. Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Ahmed b. Hafs b. Abdullah tahdîs etti; bana babam tahdîs etti; bize İbrahim b. Tahmân, Mûsâ b. Ukbe'den; o Muhammed b. el-Münkedir'den; o Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) rivayet etti. (1) Metinde “yükseğe bakmak için” ifadesi nüshalarda böyle geçmektedir. Dil kitaplarında ise “taşıma ağırlığı sebebiyle” şeklindedir (Mahmûd el-İmâm).
الّذي للملك كما قال تعالى {وَلَها عَرْشٌ عَظِيمٌ}. وليس هو فلكا ولا تفهم منه العرب ذلك. والقرآن انما نزل بلغة العرب فهو سرير ذو قوائم تحمله الملائكة، وهو كالقبة على العالم وهو سقف المخلوقات.قال الله تعالى {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} وقد تقدم في حديث الأوعال أنهم ثمانية، وفوق ظهورهن العرش، وقال تعالى {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ} وقال شهر بن حوشب «حملة العرش ثمانية أربعة منهم يقولون سبحانك اللهمّ وبحمدك لك الحمد على حلمك بعد علمك» وأربعة يقولون «سبحانك اللهمّ وبحمدك لك الحمد على عفوك بعد قدرتك» فأما الحديث الّذيرواه الامام احمد حدثنا عبد الله بن محمد هو أبو بكر ابن أبى شيبة، حدثنا عبدة بن سليمان عن محمد بن إسحاق عن يعقوب بن عقبة عن عكرمة عن ابن عباس أن رسول الله صلى الله عليه وسلم صدق أمية يعنى ابن أبى الصلت في بيتين من شعره فقالرجل وثور تحت رجل يمينه … والنسر للأخرى وليث مرصدفقال رسول الله صلى الله عليه وسلم صدق. فقالوالشمس تطلع كل آخر ليلة … حمراء مطلع لونها متوردتأبى فلا تبدو لنا في رسلها … الا معذبة والا تجلدفقال رسول الله صلى الله عليه وسلم «صدق» فإنه حديث صحيح الاسناد رجاله ثقات. وهو يقتضي أن حملة العرش اليوم أربعة، فيعارضه حديث الأوعال. اللهمّ الا أن يقال إن إثبات هؤلاء الأربعة على هذه الصفات لا ينفى ما عداهم. والله أعلم. ومن شعر أمية بن أبى الصلت في العرش قولهمجدوا الله فهو للمجد أهل … ربنا في السماء أمسى كبيرابالبناء العالي الّذي بهر الناس … وسوى فوق السماء سريراشرجعا لا يناله بصر العين … ترى حوله الملائك صوراصور جمع أصور وهو المائل العنق لنظره الى العلو(١) والشرجع هو العالي المنيف. والسرير هو العرش في اللغة. ومن شعر عبد الله بن رواحة رضي الله عنه الّذي عرض به عن القراءة لامرأته حين اتهمته بجاريتهشهدت بان وعد الله حق … وأن النار مثوى الكافريناوأن العرش فوق الماء طاف … وفوق العرش رب العالميناوتحمله ملائكة كرام … ملائكة الإله مسوميناذكره ابن عبد البر وغير واحد من الأئمةوقال أبو داود حدثنا أحمد بن حفص بن عبد الله حدثني أبى حدثنا إبراهيم بن طهمان عن موسى بن عقبة عن محمد بن المنكدر عن جابر بن عبد الله(١) قوله لنظره الى العلو كذا بالأصول. والّذي في كتب اللغة لثقل حمله (محمود الامام).
Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Arş-ı A‘zamı taşıyan meleklerden Allah‘ın bir meleği hakkında haber vermeme izin verildi. Onun kulak memesi ile omzu arası yedi yüz yıllık mesafedir.» Bunu İbn Ebî Âsım da rivayet etmiştir. Rivayetin lafzında «مُحَقَّقُ الطَّيْرِ» ifadesi geçer; bu da yedi yüz yıllık mesafe anlamındadır.
Kürsî‘ye gelince; İbn Cerîr, Cüveybir (ki zaîftir) yoluyla Hasen el-Basrî‘nin, «Kürsî, Arş’tır» dediğini rivayet etmiştir. Ancak bu, Hasen‘den sahih değildir. Bilakis doğru olan, ondan ve diğer sahâbe ile tâbiûndan gelen rivayetlerdir ki Kürsî, Arş‘tan başkadır. İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr‘den, Allah Teâlâ‘nın «كُرْسِيُّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ» [Bakara 255] kavli hakkında «İlmi» dedikleri nakledilmiştir. İbn Abbâs‘tan mahfûz olan ise, Hâkim‘in el-Müstedrek‘inde rivayet ettiği ve «Şeyhayn‘ın şartına göre sahih olup onlar tahric etmemişlerdir» dediği rivayettir: Süfyân es-Sevrî, Ammâr ed-Dühenî, Müslim el-Batîn, Saîd b. Cübeyr yoluyla İbn Abbâs‘tan gelen bu rivayette İbn Abbâs şöyle demiştir: «Kürsî, ayakların konulduğu yerdir. Arş‘ın büyüklüğünü ise Allah‘tan başkası takdir edemez.»
Bu hadisi, Şücâ‘ b. Mahled el-Fellâs da Tefsir‘inde, Ebû Âsım en-Nebîl yoluyla Sevrî‘den rivayet etmiş ve merfû‘ kılmıştır. Doğrusu ise mevkûf olmasıdır (İbn Abbâs‘a ait olmasıdır). İbn Cerîr, bu görüşü Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Dahhâk b. Müzâhim, İsmâil b. Abdirrahmân es-Süddî el-Kebîr ve Müslim el-Batîn‘den hikâye etmiştir. Süddî, Ebû Mâlik‘ten şöyle dediğini nakletmiştir: «Kürsî, Arş‘ın altındadır.» Yine Süddî: «Gökler ve yer, Kürsî‘nin içindedir; Kürsî ise Arş‘ın önündedir.» demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Dahhâk yoluyla İbn Abbâs‘tan şu sözü rivayet etmişlerdir: «Yedi kat gök ve yedi kat yer (bir düzlükte) yayılıp birbirlerine bitiştirilselerdi, Kürsî‘nin genişliği içinde ancak çölde bırakılmış bir halka konumunda olurlardı.»
İbn Cerîr şöyle dedi: Bana Yûnus haber verdi; dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: Babam, Resûlullah (s.a.v.)‘in şöyle buyurduğunu bana rivayet etti: «Yedi kat gök, Kürsî içinde, bir kalkana atılmış yedi dirhem gibi ancak yer tutar.»
İbn Zeyd şöyle dedi: Ebû Zerr, Resûlullah (s.a.v.)‘i şöyle buyururken işittim: «Kürsî‘nin Arş‘a nisbeti, uçsuz bucaksız bir çöle atılmış demir bir halka gibidir.» Hadisin başı mürseldir. Ebû Zerr‘den ise munkatı‘ olarak rivayet edilmiştir. Ancak başka bir yoldan muttasıl olarak da rivayet edilmiştir.
el-Hâfız Ebû Bekr b. Merdûye tefsirinde şöyle dedi: Bize Süleyman b. Ahmed et-Taberânî haber verdi; bize Abdullah b. Vüheyb el-Mağribî haber verdi; bize Muhammed b. Ebî Seriyy el-Askalânî haber verdi; bize Muhammed b. Abdillâh et-Temîmî, Kāsım b. Muhammed es-Sekafî‘den; o Ebû İdrîs el-Havlânî‘den; o Ebû Zerr el-Gıfârî‘den rivayet etti ki, Ebû Zerr Resûlullah (s.a.v.)‘e Kürsî hakkında sormuş, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Nefsim kudret elinde olan Allah‘a yemin olsun ki, yedi kat gök ve yedi kat yer, Kürsî yanında ancak uçsuz bucaksız bir çöle atılmış bir halka gibidir. Arş‘ın Kürsî‘ye üstünlüğü ise, o çölün o halkaya olan üstünlüğü gibidir.»
İbn Cerîr Târîh‘inde şöyle dedi: Bize İbn Vekî‘ haber verdi; bize babam, Süfyân‘dan; o A‘meş‘ten; o Minhâl b. Amr‘dan; o Saîd b. Cübeyr‘den rivayet etti. [İbn Ebî Hâtim nüshasında bu rivayet yer alır. (Muhakkaku‘t-tayr tabiri asıllarda bu şekilde geçmektedir; manasını bilmiyoruz. Muhtemelen rivayet ‘muhfiku‘t-tayr’ veya ‘muhalliku‘t-tayr’ şeklindedir.) (Mahmûd el-İmâm)]
أن النبي صلى الله عليه وسلم قال «اذن لي أن أحدث عن ملك من ملائكة الله عز وجل من حملة العرش أن ما بين شحمة أذنه الى عاتقه مسيرة سبعمائة عام. ورواه ابن أبى عاصم(١) ولفظه محقق الطير(٢) مسيرة سبعمائة عام وأما الكرسيفروى ابن جرير من طريق جويبر وهو ضعيف عن الحسن البصري انه كان يقول الكرسي هو العرش وهذا لا يصح عن الحسن بل الصحيح عنه وعن غيره من الصحابة والتابعين أنه غيره وعن ابن عباس وسعيد بن جبير أنهما قالا في قوله تعالى {وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ} أي علمه والمحفوظ عن ابن عباس كما رواه الحاكم في مستدركه. وقال إنه على شرط الشيخين ولم يخرجاه من طريق سفيان الثوري عن عمار الدهني عن مسلم البطين عن سعيد بن جبير عن ابن عباس أنه قال الكرسي موضع القدمين والعرش لا يقدر قدره الا الله عز وجل. وقد رواه شجاع بن مخلد الفلاس في تفسيره عن أبى عاصم النبيل عن الثوري فجعله مرفوعا والصواب أنه موقوف على ابن عباس وحكاه ابن جرير عن أبى موسى الأشعري والضحاك بن مزاحم وإسماعيل بن عبد الرحمن السدي الكبير ومسلم البطين وقال السدي عن أبى مالك «الكرسي تحت العرش. وقال السدي السموات والأرض في جوف الكرسي والكرسي بين يدي العرش» وروى ابن جرير وابن أبى حاتم من طريق الضحاك عن ابن عباس أنه قال «لو أن السموات السبع والأرضين السبع بسطن ثم وصلن بعضهن الى بعض ما كن في سعة الكرسي الا بمنزلة الحلقة في المفازة»وقال ابن جرير حدثني يونس حدثنا ابن وهب قال قال ابن زيد حدثني أبى قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم «ما السموات السبع في الكرسي الا كدراهم سبعة ألقيت في ترس»قال وقال أبو ذر سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول «ما الكرسي في العرش الا كحلقة من حديد ألقيت بين ظهري فلاة من الأرض» أول الحديث مرسل. وعن أبى ذر منقطع. وقد روى عنه من طريق أخرى موصولافقال الحافظ أبو بكر بن مردويه في تفسيره أخبرنا سليمان بن أحمد الطبراني أنبأنا عبد الله ابن وهيب المغربي أنبأنا محمد بن أبى سرى العسقلاني أنبأنا محمد بن عبد الله التميمي عن القاسم بن محمد الثقفي عن أبى إدريس الخولانيّ عن أبى ذر الغفاريّ أنه سأل رسول الله صلى الله عليه وسلم عن الكرسي فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم «والّذي نفسي بيده ما السموات السبع والأرضون السبع عند الكرسي الا كحلقة ملقاة بأرض فلاة وإن فضل العرش على الكرسي كفضل الفلاة على تلك الحلقة *وقال ابن جرير في تاريخه حدثنا ابن وكيع قال حدثنا أبى عن سفيان عن الأعمش عن المنهال بن عمرو عن سعيد بن جبير قال(١) وفي نسخة ابن أبى حاتم.(٢) (قوله محقق الطير) كذا بالأصول ولا ندري له معنى. ولعل الرواية مخفق الطير أو محلق الطير (محمود الامام)
İbn Abbas’a (r.a.), Azze ve Celle’nin {وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ} [Hûd 11/7] kavli hakkında soruldu: “Su neyin üzerindeydi?” (İbn Abbas): “Rüzgârın sırtı (yüzü) üzerindeydi” dedi ve şöyle buyurdu: “Gökler, yerler ve bunların içinde her ne varsa, denizler onları kuşatır. Bütün bunları ise heykel kuşatır. Heykeli de –denildiğine göre– Kürsî kuşatır.” Vehb b. Münebbih’den de buna benzer bir rivayet nakledilmiştir(1). Vehb, heykeli şöyle tefsir etmiştir: “Göklerin kenarlarından bir şeydir ki, yerlere ve denizlere çadır ipleri gibi çepçevre kuşatır.” İlmi heyete (kozmolojiye) mensup olduğunu iddia eden bazı kimseler, Kürsî’nin, sabit yıldızlar feleği dedikleri sekizinci felek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onların bu iddiasında (incelemeye muhtaç) bir nazar vardır; çünkü Kürsî’nin yedi gökten kat kat büyük olduğu sabittir. Şu önce geçen hadis(2) de buna delildir: “Onların Kürsî’ye nispeti, uçsuz bucaksız bir çöle atılmış bir halkanın o çöle nispeti gibidir.” Bu, bir feleğin bir başka feleğe nispeti değildir. Onlardan biri şöyle dese: “Biz bunu kabul ediyoruz; fakat yine de ona felek diyoruz.” Şu cevabı veririz: Kürsî, lügatte felek anlamına gelmez. Bilakis Selef’ten pek çok kimsenin dediği gibi, o, Arş’ın önünde O’na bir merdiven (basamak) mesabesindedir. Böyle bir şey felek olamaz. Sabit yıldızların onun içinde (dairesel olarak) yer aldığı iddiasına gelince, bunun için hiçbir delilleri yoktur. Bu, onların kitaplarında kararlaştırıldığı üzere, kendi aralarında da ihtilaf konusudur. Vallahu a‘lem.
**Levh-i Mahfûz’un Zikri**
Hâfız Ebü’l-Kāsım et-Taberânî rivayet etti: Bize Muhammed b. Osman b. Ebî Şeybe dedi ki: Bize Mincâb b. el-Hâris dedi ki: Bize İbrâhim b. Yûsuf dedi ki: Bize Ziyâd b. Abdillah, Leys’ten, o Abdülmelik b. Saîd b. Cübeyr’den, o babasından, o İbn Abbas’tan (rivayet etti): Allah’ın Nebîsi (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Muhakkak Allah, beyaz bir inciden Levh-i Mahfûz yarattı. Sayfaları kırmızı yakuttandır. Kalemi nurdandır, yazısı nurdur. Allah için onda her gün üç yüz altmış kere (bir an) bakış vardır; (her bakışta) yaratır, rızık verir, öldürür, diriltir, aziz eder, zelil eder ve dilediğini yapar.” İshâk b. Bişr dedi ki: Bana Mukātil ve İbn Cüreyc, Mücâhid’den, o İbn Abbas’tan (rivayet etti): “Levh’in baş tarafında şu yazılıdır: Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir; dini İslâm’dır; Muhammed O’nun kulu ve resulüdür. Kim Allah’a iman eder, vaadini(3) tasdik eder ve resullerine tabi olursa, onu cennete koyar.” (İbn Abbas) dedi: “Levh-i Mahfûz, beyaz inciden bir levhadır. Uzunluğu gök ile yer arası kadardır; eni doğu ile batı arası kadardır. Kenarları inci ve yakuttur. İki kapağı kırmızı yakuttandır. Kalemi nurdandır, sözü Arş’a bağlıdır; aslı (temeli) bir meleğin hizasında (koruyuculuğunda)dır.” Enes b. Mâlik (r.a.) ve Selef’ten başkaları dedi: “Levh-i Mahfûz, İsrâfil’in alnındadır.” Mukātil dedi: “O, Arş’ın sağ tarafındadır.”
—
(1) "ve ruviye" kavli, yani İbn Cerîr et-Taberî.
(2) Bu ifade nüshalarda böylece geçmektedir; öncekinin ta‘lîli (gerekçesi)dir. Doğrusu “fakad vere” (hadis gelmiştir) şeklindedir. (Mahmûd el-İmâm)
(3) "bi-va'dihî" ibaresi bir nüshada "mev'idihî" şeklindedir.
سئل ابن عباس عن قوله عز وجل {وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ} على أي شيء كان الماء قال على متن الريح قال والسموات والأرضون وكل ما فيهن من شيء تحيط بها البحار ويحيط بذلك كله الهيكل ويحيط بالهيكل فيما قيل الكرسي. وروى(١) عن وهب ابن منبه نحوه. وفسر وهب الهيكل فقال شيء من أطراف السموات يحدق بالأرضين والبحار كأطناب الفسطاط *وقد زعم بعض من ينتسب الى علم الهيئة أن الكرسي عبارة عن الفلك الثامن الّذي يسمونه فلك الكواكب الثوابت. وفيما زعموه نظر لأنه قد ثبت أنه أعظم من السموات السبع بشيء كثير ورد الحديث المتقدم(٢) بان نسبتها اليه كنسبة حلقة ملقاة بأرض فلاة وهذا ليس نسبة فلك الى فلك. فان قال قائلهم فنحن نعترف بذلك ونسميه مع ذلك فلكا فنقول الكرسي ليس في اللغة عبارة عن الفلك وانما هو كما قال غير واحد من السلف بين يدي العرش كالمرقاة اليه. ومثل هذا لا يكون فلكا. وزعم أن الكواكب الثوابت مرضعة فيه لا دليل لهم عليه.هذا مع اختلافهم في ذلك أيضا كما هو مقرر في كتبهم والله أعلم ذكر اللوح المحفوظقال الحافظ أبو القاسم الطبراني حدثنا محمد بن عثمان بن أبى شيبة حدثنا منجاب بن الحارث حدثنا إبراهيم بن يوسف حدثنا زياد بن عبد الله عن ليث عن عبد الملك بن سعيد بن جبير عن أبيه عن ابن عباس أن نبي الله صلى الله عليه وسلم قال «ان الله خلق لوحا محفوظا من درة بيضاء صفحاتها من ياقوتة حمراء، قلمه نور وكتابه نور لله فيه في كل يوم ستون وثلاثمائة لحظة يخلق ويرزق ويميت ويحيى ويعز ويذل ويفعل ما يشاء» وقال إسحاق بن بشر أخبرنى مقاتل وابن جريج عن مجاهد عن ابن عباس قال «إن في صدر اللوح لا إله الا الله وحده دينه الإسلام ومحمد عبده ورسوله. فمن آمن بالله وصدق بوعده(٣) واتبع رسله أدخله الجنة» قال «واللوح المحفوظ لوح من درة بيضاء. طوله ما بين السماء والأرض، وعرضه ما بين المشرق والمغرب، وحافتاه الدر والياقوت، ودفتاه ياقوتة حمراء، وقلمه نور، وكلامه معقود بالعرش، وأصله في حجر ملك» وقال أنس بن مالك، وغيره من السلف «اللوح المحفوظ في جبهة إسرافيل» وقال مقاتل هو عن يمين العرش *(١) قوله وروى اى ابن جرير(٢) (قوله ورد الحديث المتقدم) هكذا بالأصول وهو تعليل لما قبله فالصواب فقد ورد إلخ (محمود الامام)(٣) قوله بوعده في نسخة موعده.