Hilyetü'l-Evliyâ ve Tabakâtü'l-Asfiyâ - Saâdet Matbaası Nüshası (Ebû Nuaym el-İsfahânî)
Kısım: Sünnet Kitapları
Kitap: Hilyetü'l-Evliyâ ve Tabakâtü'l-Asfiyâ
Müellif: Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillâh el-İsfahânî (ö. 430/1038)
Neşriyat: Saâdet Matbaası - Mısır Vilâyeti Civarında
Basım Yılı: 1394/1974
(Ardından birçok yayınevi tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır)
Cilt Adedi: 10
[Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
حلية الأولياء وطبقات الأصفياء - ط السعادة (أبو نعيم الأصبهاني)القسم: كتب السنةالكتاب: حلية الأولياء وطبقات الأصفياءالمؤلف: أبو نعيم أحمد بن عبد الله الأصبهاني (ت ٤٣٠ هـ)الناشر: مطبعة السعادة - بجوار محافظة مصرعام النشر: ١٣٩٤ هـ - ١٩٧٤ م(ثم صورتها عدة دور)عدد الأجزاء: ١٠[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Şeyh, İmam, Hafız Ebû Nu'aym Ahmed b. Abdullah b. Ahmed b. İshak b. Mûsâ b. Mihrân el-İsfahânî (Allah rahmet eylesin) dedi ki: Kâinatları ve varlıkları (a'yânı) yoktan vâr eden, erkânı (unsurları) ve zamanları ibdâ eden, akılları ve bedenleri inşâ eden, dostları ve hâlleri (samimi dostları) seçip ayıran; iyilerin (ebrârın) sırlarına, onlara yerleştirdiği burhan ve irfan ile nüfûz eden; kötülerin (eşrârın) kalplerini ise, onları basiret ve yakînden mahrûm bırakarak bulandıran; marifetini mantık ve lisânın ifade ettiği, burhanını eller ve parmakların tercüme ettiği; Tenzîl'e ve Furkân'a uygun olan, delil ve beyâna mutâbık bulunan Allah'a hamd olsun. Böylece hücceti, elçilerin önderlerine lâzım kıldı; yolu, muhakkiklerin efendileriyle süsledi; onları peygamberlerin halîfeleri, seçkinlerin ârifleri kıldı. Yüksek mertebelere yaklaştırılmış, alçak nisbetlerden tenzih edilmiş, mârifet ve tahkîk ile desteklenmiş, ittibâ ve tasdîk ile doğrultulmuş o kimseler ki; öyle bir mârifet ki, onların mârifetini uygun bir şekilde tâkip eder, nefislerinin hükmüne muhâlefeti gerektirir, şâhid olduklarına hizmette kucaklaşmayı lâzım kılar ve resullerinin şerîatına refâkati gerçekleştirir. Salât, kendisinden tebliğ eden ve şeriat koyan, emriyle kalkıp (hakkı) açığa vuran, tâbi olanları için ekip biçen Muhammed el-Mustafâ el-Mustania'ya olsun. Nebiler ve resullerden olan kardeşlerine, seçkin âline ve ashâbına da selâm olsun. Emmâ ba'd: Allah tevfîkini güzel kılsın. Allah (azze ve celle'den) yardım diledim ve senin talep ettiğin şeye, yani bir cemaatin isimlerini, bazı hadîslerini ve sözlerini ihtivâ eden bir kitap derlemek hususunda icâbet ettim.
بسم الله الرحمن الرحيم قال الشيخ الامام الحافظ أبو نعيم أحمد بن عبد الله بن أحمد بن اسحاق ابن موسى بن مهران الأصبهاني رحمه الله.الحمد لله محدث الأكوان والأعيان، ومبدع الأركان والأزمان، ومنشئ الألباب والأبدان، ومنتخب الأحباب والخلان، مغور أسرار الأبرار بما أودعها من البراهين والعرفان ومكدر جنان الأشرار بما حرمهم من البصيرة والإيقان، المعبر عن معرفته المنطق واللسان، والمترجم عن براهينه الأكف والبنان، بالموافق للتنزيل والفرقان، والمطابق الدليل والبيان. فألزم الحجة بالقادة من المرسلين، وأبهج المنهج بالسادة من المحققين؛ الذين جعلهم خلفاء الأنبياء، وعرفاء الأصفياء. المقربين إلى الرتب الرفيعة، والمنزهين عن النسب الوضيعة، والمؤيدين بالمعرفة والتحقيق، والمقومين بالمتابعة والتصديق، معرفة تعقب لمعرفتهم(١) موافقة، وتوجب لحكم نفوسهم مفارقة، وتلزم لخدمة مشهودهم معانقة، وتحقق لشريعة رسولهم مرافقة(٢)والصلاة على من عنه بلغ وشرع، وبأمره قام وصدع، ولمتبعيه غرس وزرع، محمد المصطفى المصطنع. وعلى إخوانه(٣) من النبيين والمرسلين، وعلى آله وصحابته المنتخبين وسلم.أما بعد أحسن الله توفيقك فقد استعنت بالله عز وجل وأجبتك إلى ما ابتغيت، من جمع كتاب يتضمن أسامي جماعة وبعض أحاديثهم وكلامهم؛(١) ز: لمعروفهم.(٢) ز: موافقة(٣) ز: اخوته
Mutasavvıfanın muhakkiklerinden ve imamlarından, onların tabakalarının tertibi; nüsâk (zâhidler) ve hüccetlerinden; sahâbe, tâbiîn, tebe-i tâbiîn ve onlardan sonraki asırlardan; delilleri ve hakikatleri bilen, ahvâl ve tarîkleri bizzat yaşayan, riyâz ve hadâika (makam bahçelerine) sâkin olan, ârızî hallerden ve alâkalardan ayrılan, mütenattıîn(1) ve müteammikînden teberrî eden; ayrıca dâvâ ehli olan mütesavvifelerden, tembel ve gevşeklerden; onlara [hakiki sûfîlere] giyimde ve sözde benzeyen, akîde ve fiilde ise muhalif olanlardan [teberrî eden] kimseler hakkındadır. Ve bu, senin de bildiğin üzere, her bölgede ve şehirde bizim dilimizle ve fıkıh(2) ve eser ehlinin dilinin, onlara [sûfîlere] nispet edilen fâsık ve fâcirler ile ibâhiyye ve hulûliyye küffârı hakkındaki söz söylemesi sebebiyledir. Yalancıların uğradığı kötüleme ve inkâr, sâdık ve hayırlıların menkıbesine bir leke getirmez; seçkin ve ebrârın derecesini düşürmez. Bilakis yalancılardan teberrî etmek ve hain bâtılları tenkit etmek, doğruları yüceltmek ve muhakkikleri yükseltmektir. Eğer bâtıl ehlinin aşağılıklarını ve kötülüklerini dinî bir vecîbe olarak açığa çıkarmasaydık, bunları ifşa etmek ve yaymak bizim için gayret ve korunma gereği zorunlu olurdu. Zira seleflerimizin tasavvufta yayılan ilmi, şanı ve meşhur zikri vardır. Nitekim dedem Muhammed b. Yûsuf el-Bennâ (rahmetullahi aleyh), Allah’ın (azze ve celle) kendisiyle kendine bağlananlardan bazılarının zikrini yaydığı ve ona yönelen birçoklarının hallerini canlandırdığı kimselerden biriydi. Allah teâlânın evliyâsına noksanlık isnadını nasıl caiz görürüz? Onlara eziyet eden, Allah’a harp ilan etmiş demektir. İşte bu [mevzu] hakkındadır ki: • Bize İbrahim b. Muhammed b. Hamza tahdîs etti; bize Ebû Ubeyde Muhammed b. Ahmed b. el-Müemmel tahdîs etti. Ve bize İbrahim b. Abdullah tahdîs etti; bize Muhammed b. İshak es-Serrâc tahdîs etti. İkisi dedi ki: Bize Muhammed b. İshak b. Kirâme tahdîs etti; bize Hâlid b. Mahled tahdîs etti; Süleyman b. Bilâl’den; Şerîk b. Abdullah b. Ebî Nemr’den; Atâ’dan; Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayetle Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Muhakkak Allah (azze ve celle) şöyle buyurdu: Kim benim bir velîme eziyet ederse, ona harp ilan etmiş olurum. Kulum bana, üzerine farz kıldığım şeyleri eda etmekten daha sevimli bir şeyle yaklaşmaz. Kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder, nihayet onu severim. Onu sevdiğimde de onun işiten kulağı olurum [ve duyduğuyla işitir, gördüğüyle görür...]».(1) [Mushaflarda: «والمتقنطين» (teknît edenler?) şeklinde de geçer.] (2) [Mushaflarda: «أهل العقد والآثار» şeklinde de geçer.] el-Katr: Nüshaların ikisinde de zamme ile: nahiye; çoğulu aktârdır.
من أعلام المتحققين من المتصوفة وأئمتهم، وترتيب طبقاتهم من النساك ومحجتهم، من قرن الصحابة والتابعين وتابعيهم ومن بعدهم؛ ممن عرف الأدلة والحقائق، وباشر الأحوال والطرائق، وساكن الرياض والحدائق، وفارق العوارض والعلائق، وتبرأ من المتنطعين(١) والمتعمقين، ومن أهل الدعاوى من المتسوفين، ومن الكسالى والمتثبطين؛ المتشبهين بهم في اللباس والمقال، والمخالفين لهم في العقيدة والفعال.وذلك لما بلغك من بسط لساننا ولسان أهل الفقه(٢) والآثار في كل القطر والأمصار، في المنتسبين اليهم من الفسقة الفجار، والمباحية والحلولية الكفار، وليس ما حل بالكذبة من الوقيعة والإنكار، بقادح في منقبة البررة الأخيار، وواضع من درجة الصفوة الأبرار، بل في إظهار البراءة من الكذابين والنكير على الخونة الباطلين نزاهة للصادقين ورفعة للمتحققين.ولو لم نكشف عن مخازي المبطلين ومساويهم ديانة، للزمنا إبانتها وإشاعتها حمية وصيانة، إذ لأسلافنا في التصوف العلم المنشور، والصيت والذكر المشهور. فقد كان جدي محمد بن يوسف البنا رحمه الله أحد من نشر الله عز وجل به ذكر بعض المنقطعين إليه، وعمر به أحوال كثير من المقبلين عليه.وكيف نستجيز نقيصة أولياء الله تعالى ومؤذيهم مؤذن بمحاربة الله.وهو ما • حدثنا إبراهيم بن محمد بن حمزة حدثنا أبو عبيدة محمد بن أحمد بن المؤمل. وحدثنا إبراهيم بن عبد الله حدثنا محمد بن إسحاق السراج. قالا:حدثنا محمد بن اسحاق بن كرامة حدثنا خالد بن مخلد عن سليمان بن بلال عن شريك بن عبد الله بن أبي نمر عن عطاء عن أبي هريرة رضي الله عنه قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «إن الله عز وجل قال من آذى لي وليا فقد آذنته بالحرب وما تقرب إلي عبدي بشيء أفضل من أداء ما افترضت عليه، وما يزال عبدي يتقرب إلي بالنوافل حتى أحبه فإذا أحببته كنت سمعه(١) ح: والمتقنطين(٢) ح: أهل العقد والآثار. والقطر: فى النسختين بالضم:الناحية ويجمع على أقطار.
Kendisiyle işittiği işitmesi, kendisiyle gördüğü görmesi, kendisiyle yakaladığı eli ve kendisiyle yürüdüğü ayağı... Şayet kulum Benden isterse ona veririm, şayet Benden sığınma dilerse onu sığınılan kılarım. Yapmakta olduğum bir işte hiç tereddüt etmedim; ancak mümin nefsimin canını alırken tereddüt ederim; o ölümü kerih görür, Ben de onun günahından (veya: sıkıntısından) hoşlanmam."
• Bize Kādî Ebû Ahmed Muhammed b. Ahmed b. İbrahim tahdîs etti; bize el-Hasen b. Ali b. Nasr tahdîs etti; dedi ki: Ebû Muhammed b. el-Müsennâ bana okudu. Yine bize el-Hasen b. Seleme b. Ebî Kebşe tahdîs etti; onlara Ebû Âmir el-Ukdî tahdîs etti; dedi ki: Bize Abdülvâhid, Urve'den, o da Âişe (r.anhâ)'dan tahdîs etti; dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu -ve Rabbi (azze ve celle)'den rivayet edilir-: «Kim benim bir velime eziyet ederse, benimle savaşmayı helal kabul etmiş olur.»
• Bize Süleyman b. Ahmed tahdîs etti; bize Yahyâ b. Eyyûb tahdîs etti; bize Saîd b. Ebî Meryem tahdîs etti; bize Nâfi‘ b. Yezîd tahdîs etti; bana ‘Ayyâş b. ‘Ayyâş, Îsâ b. Abdurrahmân’dan, o Zeyd b. Eslem’den, o babasından, o İbn Ömer (r.a.)’den rivayet etti. Dedi ki: Ömer b. el-Hattâb, Mu‘âz b. Cebel (r.a.)’i Resûlullah (s.a.v.)’in kabri yanında oturmuş ağlarken buldu. Ona: “Seni ağlatan nedir?” diye sordu. Muâz: “Beni ağlatan, Resûlullah (s.a.v.)’den işittiğim bir şeydir. Resûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim: ‘Muhakkak ki riyanın azı dahi şirktir. Kim Allah’ın velilerine düşmanlık ederse, Allah’la savaşa çıkmış olur.’” dedi.
Şeyh (r.h.) dedi: Bil ki Allah teâlânın velilerinin aşikâr sıfatları ve parlak nişanları vardır ki akıl sahipleri ve salihler onların velâyetini kabullenir; şehitler ve peygamberler dahi onların mertebelerine gıpta eder. İşte bu şu hadiste beyan edilmiştir:
• Bize Muhammed b. Ca‘fer b. İbrahim tahdîs etti; bize Ca‘fer b. Muhammed es-Sâiğ tahdîs etti; bize Mâlik b. İsmâil ve Âsım b. Ali tahdîs ettiler. Dediler ki: Bize Kays b. er-Rabî‘ tahdîs etti; bize ‘Umâre b. el-Ka‘kâ‘, Ebû Zür‘a‘dan, o Amr b. Cerîr’den, o Ömer b. el-Hattâb (r.a.)’dan rivayet etti. Dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Allah’ın kulları arasında öyle kimseler vardır ki ne peygamberdirler ne de şehit; lâkin kıyamet günü Allah (azze ve celle) katındaki mevkileri sebebiyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta eder.» Bunun üzerine bir adam: “Onlar kimlerdir, amelleri nelerdir? Umulur ki biz de onları severiz.” dedi. Resûlullah (s.a.v.): «Bir kavimdir ki aralarında ne soy bağı ne de karşılıklı alıp verdikleri mallar olmadığı halde Allah (azze ve celle)’nin ruhu ile birbirlerini severler. Vallahi onların yüzleri nûrdur; nurdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktuğunda onlar korkmaz; insanlar üzüldüğünde onlar üzülmez.» buyurdu. Sonra şu âyeti okudu: {Bilesiniz ki Allah’ın velilerine korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar} (Yûnus 10/62).
الذي يسمع به وبصره الذي يبصر به ويده التي يبطش بها ورجله التي يمشي بها، فلئن سألنى عبدى أعطيته، ولئن استعاذني لأعذته، وما ترددت عن شيء أنا فاعله ترددي عن نفس المؤمن يكره الموت وأكره إساءته - أو مساءته -». • حدثنا القاضي أبو أحمد محمد بن أحمد بن إبراهيم حدثنا الحسن بن علي بن نصر قال قرأ على أبي محمد بن المثنى. وحدثنا الحسن بن سلمة بن أبي كبشة أن أبا عامر العقدي حدثهما قال حدثنا عبد الواحد عن عروة عن عائشة قالت قال رسول الله صلى الله عليه وسلم ويروى عن ربه عز وجل: «قال من آذى لي وليا فقد استحل محاربتي». • حدثنا سليمان بن أحمد حدثنا يحيى بن أيوب حدثنا سعيد بن أبي مريم حدثنا نافع بن يزيد حدثني عياش بن عياش عن عيسى بن عبد الرحمن عن زيد بن أسلم عن أبيه عن ابن عمر. قال: وجد عمر ابن الخطاب معاذ بن جبل رضي الله عنه قاعدا عند قبر رسول الله صلى الله عليه وسلم يبكي. فقال: ما يبكيك؟ قال يبكيني شيء سمعته من رسول الله صلى الله عليه وسلم سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: إن يسير الرياء شرك وإن من عادى أولياء الله فقد بارز الله بالمحاربة».قال الشيخ رحمه الله: واعلم أن لأولياء الله تعالى نعوتا ظاهرة، وأعلاما شاهرة، ينقاد لموالاتهم العقلاء والصالحون ويغبطهم بمنزلتهم الشهداء والنبيون. وهو ما • حدثنا محمد بن جعفر بن إبراهيم حدثنا جعفر بن محمد الصائغ حدثنا مالك بن إسماعيل وعاصم بن علي. قالا: حدثنا قيس بن الربيع حدثنا عمارة بن القعقاع عن أبي زرعة عن عمرو بن جرير عن عمر بن الخطاب قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «إن من عباد الله لأناسا ما هم بأنبياء ولا شهداء يغبطهم الأنبياء والشهداء يوم القيامة بمكانهم من الله عز وجل».فقال رجل: من هم وما أعمالهم؟ لعلنا نحبهم. قال: «قوم يتحابون بروح الله عز وجل من غير أرحام بينهم ولا أموال يتعاطونها بينهم. والله إن وجوههم لنور وإنهم لعلى منابر من نور لا يخافون إذا خاف الناس ولا يحزنون إذا حزن الناس». ثم قرأ {(ألا إن أولياء الله لا خوف عليهم ولا هم يحزنون)}.
Onların niteliklerinden biri: Oturup kalkanlarına tam bir zikir miras bırakmaları ve dostlarına şâmil bir hayır sunmalarıdır. Bize Süleyman b. Ahmed, bize Ahmed b. Ali el-Ebbâr, bize el-Heysem b. Hârice, bize Rişdîn b. Sa'd, Abdullah b. el-Velîd et-Tücîbî'den, o da Ensar'ın mevlâsı Ebû Mansûr'dan [rivâyetteki Ebû Mansûr'un kimliği tespit edilememiştir] rivayet etti ki, o, Amr b. el-Cemûh'u Resûlullah (s.a.v.)'den şöyle işittiğini söylemiştir: «Allah Azze ve Celle buyurdu ki: Kullarımdan velilerim ve mahlûkatımdan sevdiklerim, benim zikrimle anılan ve benim de kendilerinin zikriyle anıldığım kimselerdir.» Bize Ahmed b. Ya'kūb el-Muaddel, bize el-Hasen b. Aliyye, bize İsmâil b. Îsâ, bize el-Heyyâc b. Bistâm, Mis'ar b. Kidâm'dan, o da Bükeyr b. el-Ahnes'den, o da Saîd (r.a.)'den rivayet etti: Resûlullah (s.a.v.)'e «Allah'ın velileri kimlerdir?» diye soruldu; şöyle buyurdu: «Onlar, görüldüklerinde Allah Azze ve Celle'nin hatırlandığı kimselerdir.» Bize Ca'fer b. Muhammed b. Ömer ve bize Ebû Husayn el-Kâdî, bize Yahyâ b. Abdülhamîd, bize Dâvûd el-Attâr, Abdullah b. Osmân b. Huseym'den, o da Şehr b. Havşeb'den, o da Esmâ bint Yezîd'den rivayet etti: Resûlullah (s.a.v.) «Size hayırlılarınızı haber vereyim mi?» buyurdu; «Evet,» dediler. Buyurdu ki: «Onlar, görüldüklerinde Allah Azze ve Celle'nin hatırlandığı kimselerdir.» Yine onların niteliklerinden biri: Fitnelerden selâmete ermiş, mihnetlerden korunmuş olmalarıdır. Bize el-Kâdî Ebû Ahmed Muhammed b. Ahmed b. İbrâhim, bize Muhammed b. el-Kâsım b. el-Haccâc, bize el-Hakem b. Mûsâ, bize İsmâil b. Ayyâş, bana Müslim b. Ubeydillah Nâfi'den, o da İbn Ömer'den, o da Peygamber (s.a.v.)'den şöyle rivayet etti: «Allah Azze ve Celle'nin kulları arasında seçkinleri vardır; onları rahmetiyle besler, afiyetiyle yaşatır ve vefat ettirdiğinde cennetine koyar. İşte onlar, karanlık gecenin parçaları gibi fitneler gelip geçer, kendileri ondan afiyette kalırlar.» Ve yine onların niteliklerinden: Yiyecek ve giyecek hususunda zaruret içinde olan; belâ ve şiddet anında yeminleri makbul olan kimselerdir. Bize Ebû İshâk b. Hamza, bize Ahmed b. Şuayb b. Yezîd ve bize İshâk b. Ahmed, bize İbrâhim b. Yûsuf, bize Muhammed b. Azîz, bize Selâme b. Ravh, bize Ukayl, İbn Şihâb'dan, o da Enes b. Mâlik'den rivayet etti ki, o şöyle dedi: (hadis metni burada kesilmiştir).
ومن نعوتهم: أنهم المورثون جلاسهم كامل الذكر، والمفيدون خلانهم بشامل البر • حدثنا سليمان بن أحمد حدثنا أحمد بن علي الأبار حدثنا الهيثم ابن خارجة حدثنا رشدين بن سعد عن عبد الله بن الوليد التجيبي عن أبي منصور(١) مولى الأنصار أنه سمع عمرو بن الجموح يقول أنه سمع رسول الله صلى الله عليه وسلم. يقول: «قال الله عز وجل إن أوليائي من عبادي وأحبائي من خلقي الذين يذكرون بذكرى وأذكر بذكرهم». • حدثنا أحمد ابن يعقوب المعدل حدثنا الحسن بن علوية حدثنا إسماعيل بن عيسى حدثنا الهياج بن بسطام عن مسعر بن كدام عن بكير بن الأخنس عن سعيد رضي الله تعالى عنه قال: سئل رسول الله صلى الله عليه وسلم من أولياء الله؟ قال:«الذين إذا رأوا ذكر الله عز وجل». • حدثنا جعفر بن محمد بن عمر.وحدثنا أبو حصين القاضي حدثنا يحيى بن عبد الحميد حدثنا داود العطار عن عبد الله بن عثمان بن خثيم عن شهر بن حوشب عن أسماء بنت يزيد. قالت قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «ألا أخبركم بخياركم» قالوا بلى! قال:«الذين إذا رأوا ذكر الله عز وجل».ومنها: أنهم المسلمون من الفتن الموقون من المحن • حدثنا القاضي أبو أحمد محمد بن أحمد بن إبراهيم حدثنا محمد بن القاسم بن الحجاج حدثنا الحكم بن موسى حدثنا إسماعيل بن عياش حدثنى مسلم بن عبيد الله نافع عن ابن عمر عن النبي صلى الله عليه وسلم. أنه قال: «إن لله عز وجل ضنائن من عباده يغذيهم في رحمته ويحييهم فى عافيته إذا توفاهم إلى جنته أولئك الذين تمر عليهم الفتن كقطع الليل المظلم وهم منها في عافية».ومنها: أنهم المضرورون في الأطعمة واللباس، المبرورة أقسامهم عند النازلة والباس • حدثنا أبو إسحاق بن حمزة حدثنا أحمد بن شعيب بن يزيد.وحدثنا إسحاق بن أحمد حدثنا إبراهيم بن يوسف حدثنا محمد بن عزيز حدثنا سلامة بن روح حدثنا عقيل عن ابن شهاب عن أنس بن مالك. قال قال(١) ح: عن منصور ولم نقف عليه.
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «İki eski elbisesi olan, zayıf ve hakir görülen nice kimseler vardır ki, Allah'a yemin etseler (bir işin olması için O'na yalvarsalar), Allah onların yeminini yerine getirir. İşte Berâ b. Mâlik de onlardandır.» Sonra Berâ, müşriklerden bir ordu ile karşılaştı; müşrikler Müslümanlara ağır kayıplar verdirmişlerdi. Ona: "Ey Berâ! Nebî (s.a.v.), 'Rabbine yemin etsen (dua etsen), seni boşa çıkarmaz' buyurdu. Haydi Rabbine yemin et (O'na dua et)!" dediler. Berâ: "Ey Rabbim! Onların sırtlarını bize döndürmeni senden dilerim!" diye yemin etti (dua etti). Bunun üzerine onların sırtları döndürüldü (bozguna uğradılar). Daha sonra yine Sus köprüsünde karşılaştılar; müşrikler Müslümanlara ağır kayıplar verdirdiler. Ona: "Ey Berâ! Rabbine yemin et (dua et)!" dediler. Berâ: "Ey Rabbim! Onların sırtlarını bize döndürmeni ve beni Nebî'n (s.a.v.)e (şehit olarak) kavuşturmanı senden dilerim!" diye yemin etti (dua etti). Bunun üzerine onların sırtları döndürüldü (bozguna uğradılar) ve Berâ şehit olarak öldürüldü. • Bize Muhammed b. Ahmed b. Hasan rivayet etti; bize Muhammed b. Nasr es-Sâiğ rivayet etti; bize İbrahim b. Hamza ez-Zübeyrî(1) rivayet etti; bize İbn Ebî Hâzim, Kesîr b. Zeyd'den; o Velîd b. Rebâh'tan; o Ebû Hureyre'den rivayet etti ki, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «İki eski elbisesi olan, dağınık saçlı, öyle ki insanların gözleri ondan kaçar, nice kimseler vardır ki, Allah'a yemin etse (bir işin olması için O'na yalvarsa), Allah (bu yeminini) yerine getirir.» Şeyh (Allah ona rahmet etsin) dedi ki: Bu kısımdandır: Şüphesiz onların yakînleri sayesinde kayalar yarılır, yeminleri (samimi duaları) sayesinde denizler yarılır. • Bize Sehl b. Abdullah et-Tüsterî rivayet etti; bize Hüseyin b. İshak rivayet etti; bize Dâvûd b. Ruşeyd rivayet etti; bize Velîd b. Müslim rivayet etti; bize İbn Lehîa, Abdullah b. Hübeyre'den; o Haneş es-San‘ânî'den; o Abdullah b. Mes‘ûd'dan rivayet etti ki, o bir belaya müptela olmuş kişinin kulağına okudu, o da iyileşti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) ona: «Onun kulağına ne okudun?» diye sordu. Abdullah: "Ey Allah'ın Elçisi! Bir belaya müptela olmuş bir kimseydi. Ben ona, "Sizi boşuna yarattığımızı mı sandınız?" [Mü'minûn, 115] suresini sonuna kadar okudum" dedi. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «Eğer yakîn sahibi bir adam bu sureyi bir dağa okusaydı, dağ yerinden oynardı.» • Bize Ebû Bekir Ahmed b. Cafer b. Hamdân rivayet etti; bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel rivayet etti; bize Muhammed b. Yezîd el-Kûfî rivayet etti; bize Muhammed b. Fudayl rivayet etti; bize Salt b. Matar, Kudâme b. Hamâza b. Uht Sehm b. Mingâb(2)'dan rivayet etti. (Salt) dedi ki: Sehm b. Mingâb'ı şöyle derken işittim: Alkā b. Hadramî ile birlikte gazaya çıktık. Deniz bizimle onlar (düşman) arasında olacak şekilde Dârin'e kadar yürüdük. Bunun üzerine (Alkā) şöyle dua etti: "Ey Alîm, ey Halîm, ey Alî, ey Azîm! Biz senin kullarınız ve senin yolunda düşmanınla savaşmaktayız. Allah'ım!.." (1) [Süleym'de ez-Zübeydî şeklindedir ki hatadır.] (2) [Her iki nüshada da böyledir; Üsdü'l-Gābe'de ise Sehl b. Mingâb et-Temîmî'dir.]
رسول الله صلى الله عليه وسلم: «كم من ضعيف متضعف ذى طمرين لو أقسم على الله لأبره منهم البراء بن مالك». ثم إن البراء لقي زحفا من المشركين وقد أوجع المشركون في المسلمين. فقالوا له: يا براء إن النبي صلى الله عليه وسلم قال لو أقسمت على ربك لأبرك فأقسم على ربك. فقال: أقسمت عليك يا رب لما منحتنا أكتافهم، فمنحوا أكتافهم. ثم التقوا على قنطرة السوس فأوجعوا في المسلمين، فقالوا أقسم يا براء على ربك عز وجل، قال أقسم عليك يا رب لما منحتنا أكتافهم وألحقتني بنبيك صلى الله عليه وسلم، فمنحوا أكتافهم، وقتل البراء شهيدا. • حدثنا محمد بن أحمد بن الحسن حدثنا محمد ابن نصر الصائغ حدثنا إبراهيم بن حمزة الزبيري(١) حدثنا ابن أبي حازم عن كثير بن زيد عن الوليد بن رباح عن أبي هريرة قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «رب أشعث ذى طمرين تنبو عنه أعين الناس لو أقسم على الله عز وجل لأبره».قال الشيخ رحمه الله تعالى ومنها: إن ليقينهم تنفلق الصخور، وبيمينهم تنفتق البحور • حدثنا سهل بن عبد الله التستري حدثنا الحسين بن إسحاق حدثنا داود بن رشيد حدثنا الوليد بن مسلم حدثنا ابن لهيعة عن عبد الله ابن هبيرة عن حنش الصنعاني عن عبد الله بن مسعود أنه قرأ فى أذن مبتلى، فأفاق. فقال له رسول الله صلى الله عليه وسلم: «ما قرأت في أذنه؟ قال: مبتلى، قرأت أفحسبتم أنما خلقناكم عبثا» حتى ختم السورة. فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «لو أن رجلا موقنا قرأها على جبل لزال». • حدثنا أبو بكر أحمد بن جعفر بن حمدان حدثنا عبد الله بن أحمد بن حنبل حدثنا محمد بن يزيد الكوفي حدثنا محمد بن فضيل حدثنا الصلت بن مطر عن قدامة بن حماظة بن أخت سهم بن منجاب(٢). قال سمعت سهم بن منجاب قال: غزونا مع العلاء بن الحضرمي، فسرنا حتى أتينا دارين والبحر بيننا وبينهم. فقال:يا عليم يا حليم يا علي يا عظيم، إنا عبيدك وفي سبيلك نقاتل عدوك، اللهم(١) فى ح الزبيدى وهو خطأ(٢) كذا فى النسختين وفى أسد الغابة سهل بن منجاب التميمى
Bize onlara bir yol ver. Ardından bizi denize daldırdı; su, develerimizin yelelerine ulaşacak kadar derinleşti ve biz onlara çıktık.
Bize Ebû Hâmid b. Cebele [tahdîs etti], bize Muhammed b. İshak es-Sakafî [tahdîs etti], bize Ya‘kub b. İbrahim ile el-Velîd b. Şücâ‘ [tahdîs ettiler], ikisi dediler ki: Bize Abdullah b. Bekr, Hâtim b. Ebî Sağîra’dan, o Simâk b. Harb’den, o Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet etti. Ebû Hureyre (r.a.) dedi ki: "Alâ b. el-Hadramî (r.a.)’de üç haslet gördüm ki, onlardan hiçbir haslet yoktur ki diğerinden daha hayrete şayan olmasın: Yola çıktık, nihayet Bahreyn’e geldik; sonra yürümeye devam ettik, tâ deniz kıyısına ulaştık. Alâ dedi: Yürüyün! Denize geldi, bineğine vurdu, binek yürüdü, biz de onunla beraber yürüdük; su, bineklerimizin diz kapaklarını geçmiyordu. Kisrâ’nın valisi İbn Muk‘aber bizi görünce: 'Hayır, vallahi bunlarla karşılaşmayacağız[¹]' dedi, sonra bir gemiye binip Fars’a gitti."
[¹] Diğer bir rivayette 'savaşmayacağız' (nükātil) şeklindedir.
Şeyh (rahimehullah) dedi ki: Bunlardan biri de, onların ümmetler ve asırlar hususunda öne geçmeleri; ihlâsları sebebiyle yağmura kavuşturulmaları ve yardıma mazhar olmalarıdır.
Bize Abdullah b. Ca‘fer [tahdîs etti], bize İsmâil b. Abdullah [tahdîs etti], bize Sa‘îd b. Ebî Meryem [tahdîs etti], bize Yahyâ b. Eyyûb [tahdîs etti], o İbn ‘Aclân’dan, o ‘Iyâz b. Abdullah’tan, o Abdullah b. Amr’dan, o Nebî (s.a.v.)’den rivayet etti: «Her asırda ümmetimden sâbikūn (öne geçenler) vardır.»
Bize Süleyman b. Ahmed [tahdîs etti], bize Muhammed b. el-Hıdr et-Taberânî [tahdîs etti], bize Sa‘îd b. Ebî Zeyd[²] [tahdîs etti], bize Abdullah b. Hârûn es-Sûrî [tahdîs etti], bize el-Evzâî [tahdîs etti], ez-Zührî’den, o Nâfi‘den, o İbn Ömer (r.a.)’den rivayet etti. İbn Ömer (r.a.) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Ümmetimin her asırdaki hayırlıları beş yüz kişidir, abdal ise kırk kişidir. Ne beş yüz eksilir ne de kırk; her ne zaman bir adam ölse, Allah Azze ve Celle beş yüzden onun yerine birini koyar, kırktan da onların yerine birini dâhil eder.» Sahâbe: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bize onların amellerini bildir’ dediler. Buyurdu: «Kendilerine zulmedenleri affederler, kendilerine kötülük yapanlara iyilik ederler ve Allah Azze ve Celle’nin kendilerine verdiği şeylerde birbirleriyle yardımlaşırlar.»
[²] Bazı rivayetlerde 'Zeyd' yerine 'Zeydûn' şeklindedir.
Bize Muhammed b. Ahmed b. el-Hasan [tahdîs etti], bize Muhammed b. es-Serî el-Kantarî [tahdîs etti], bize Kays b. İbrahim b. Kays es-Sâmirî [tahdîs etti], bize Abdurrahmân b. Yahyâ el-Ermenî [tahdîs etti], bize Osman b. Umâre [tahdîs etti], bize el-Muâfâ b. İmrân [tahdîs etti], Süfyân es-Sevrî’den, o Mansûr’dan, o İbrahim’den, o Esved’den, o Abdullah’dan rivayet etti. Abdullah dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki…[¹] [²]
[¹] Diğer rivayette 'savaşırız' (nükātil) şeklindedir.
[²] Diğer rivayette 'Zeydûn' şeklindedir.
فاجعل لنا إليهم سبيلا. فتقحم بنا البحر، فخضنا ما يبلغ لبودنا الماء، فخرجنا إليهم. • حدثنا أبو حامد بن جبلة حدثنا محمد بن إسحاق الثقفي حدثنا يعقوب بن إبراهيم الوليد بن شجاع قالا حدثنا عبد الله بن بكر عن حاتم بن أبي صغيرة عن سماك بن حرب عن أبي هريرة رضي الله تعالى عنه قال: لقد رأيت في العلاء بن الحضرمي رضي الله تعالى عنه ثلاث خصال ما منهن خصلة إلا وهي أعجب من صاحبتها: انطلقنا نسير حتى قدمنا البحرين، وأقبلنا نسير حتى كنا على شط البحر. فقال العلاء: سيروا، فأتى البحر فضرب دابته، فسار وسرنا معه ما يجاوز ركب دوابنا، فلما رآنا ابن مكعبر، عامل كسرى، قال لا والله لا نقابل(١) هؤلاء، ثم قعد في سفينة فلحق بفارس.قال الشيخ رحمه الله ومنها: أنهم سباق الأمم والقرون، وبإخلاصهم يمطرون وينصرون • حدثنا عبد الله بن جعفر حدثنا إسماعيل بن عبد الله حدثنا سعيد بن أبي مريم حدثنا يحيى بن أيوب عن ابن عجلان عن عياض بن عبد الله عن عبد الله بن عمرو عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «لكل قرن من أمتي سابقون». • حدثنا سليمان بن أحمد حدثنا محمد بن الخزر الطبراني حدثنا سعيد بن أبي زيد(٢) حدثنا عبد الله بن هارون الصوري حدثنا الأوزاعي عن الزهري عن نافع عن ابن عمر رضي الله تعالى عنهما. قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «خيار أمتي في كل قرن خمسمائة، والأبدال أربعون.فلا الخمسمائة ينقصون، ولا الأربعون؛ كلما مات رجل أبدل الله عز وجل من الخمسمائة مكانه، وأدخل من الأربعين مكانهم» قالوا يا رسول الله دلنا على أعمالهم. قال: «يعفون عمن ظلمهم، ويحسنون إلى من أساء إليهم ويتواسون فيما آتاهم الله عز وجل». • حدثنا محمد بن أحمد بن الحسن حدثنا محمد بن السري القنطري حدثنا قيس بن إبراهيم بن قيس السامري حدثنا عبد الرحمن بن يحيى الأرمني حدثنا عثمان بن عمارة حدثنا المعافى بن عمران عن سفيان الثوري عن منصور عن إبراهيم عن الأسود عن عبد الله قال قال رسول الله(١) ز - نقاتل.(٢) ح - زيدون.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Muhakkak ki Allah Azze ve Celle'nin mahlûkât içinde üç yüz (kişisi) vardır ki kalpleri Âdem aleyhisselâmın kalbi üzerinedir. Allah Teâlâ'nın mahlûkât içinde kırk (kişisi) vardır ki kalpleri Mûsâ aleyhisselâmın kalbi üzerinedir. Allah Teâlâ'nın mahlûkât içinde yedi (kişisi) vardır ki kalpleri İbrâhim aleyhisselâmın kalbi üzerinedir. Allah Teâlâ'nın mahlûkât içinde beş (kişisi) vardır ki kalpleri Cibrîl aleyhisselâmın kalbi üzerinedir. Allah Teâlâ'nın mahlûkât içinde üç (kişisi) vardır ki kalpleri Mîkâîl aleyhisselâmın kalbi üzerinedir. Allah Teâlâ'nın mahlûkât içinde bir (kişisi) vardır ki kalbi İsrâfîl aleyhisselâmın kalbi üzerinedir. Ne zaman ki o bir kişi ölür, Allah Azze ve Celle onun yerine o üç kişiden birini getirir. Üç kişiden biri öldüğünde, Allah Teâlâ onun yerine o beş kişiden birini getirir. Beş kişiden biri öldüğünde, Allah Teâlâ onun yerine o yedi kişiden birini getirir. Yedi kişiden biri öldüğünde, Allah Teâlâ onun yerine o kırk kişiden birini getirir. Kırk kişiden biri öldüğünde, Allah Teâlâ onun yerine o üç yüz kişiden birini getirir. Üç yüz kişiden biri öldüğünde, Allah Teâlâ onun yerine avamdan birini getirir. Onlar hürmetine diriltir ve öldürür, yağmur yağdırır, bitki bitirir ve belâyı defeder.» Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)'a: «Onlar hürmetine nasıl diriltir ve öldürür?» denildi. Şöyle cevap verdi: «Çünkü onlar Allah Azze ve Celle'den ümmetlerin çoğaltılmasını isterler, O da çoğaltır; zorbalara beddua ederler, O da onları kırar; yağmur dilerler, O da yağdırır; isterler de yeryüzü onlar için bitirir. Dua ederler ve onlar sayesinde türlü belâlar defedilir.» • Bize Muhammed Ebû Amr b. Hamdân rivâyet etti; bize Hasan b. Süfyân rivâyet etti; bize Abdülvehhâb b. Dahhâk rivâyet etti; bize İbn Abbâs rivâyet etti; bize Safvân b. Amr, Hâlid b. Ma‘dân yoluyla Huzeyfe b. Yemân (r.a.)'dan rivâyet etti. Dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Yâ Huzeyfe! Muhakkak ki ümmetimin her zümresinde, saçı başı dağınık, toz toprak içinde bir topluluk vardır. Beni isterler, bana ittibâ ederler, Allah'ın Kitabı'nı ikame ederler. İşte onlar bendendir, ben de onlardanım; her ne kadar beni görmemiş olsalar da.» • Bize Süleymân b. Ahmed rivâyet etti; bize Bekr b. Sehl rivâyet etti; bize Amr b. Hâşim rivâyet etti; bize Süleymân b. Ebî Kerîme, Hişâm b. Urve yoluyla babasından, o da Âişe (r.anhâ)'dan rivâyet etti. Dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Kim beni soracak olursa -yahut bana bakmak hoşuna giderse- saçı başı dağınık, rengi solgun, eteğini toplamış (dünyaya sırt çevirmiş) bir kimseye baksın. Ne tuğla üstüne tuğla koymuş, ne de kamış üstüne kamış... Kendisine bir sancak kaldırılmış, o da ona doğru eteğini toplamıştır. Bugün meydan (yarış alanı), yarın yarış (koşu vaktidir). Gaye ise cennet yahut cehennemdir.» Şeyh Ebû Nuaym (rahimehullah) dedi ki: Onların (o seçkin kulların) özelliklerindendir ki, dünyanın bâtınına (iç yüzüne) bakarlar.
صلى الله عليه وسلم: «إن لله عز وجل في الخلق ثلاثمائة قلوبهم على قلب آدم عليه السلام، ولله تعالى في الخلق أربعون قلوبهم على قلب موسى عليه السلام، ولله تعالى في الخلق سبعة قلوبهم على قلب إبراهيم عليه السلام، ولله تعالى في الخلق خمسة قلوبهم على قلب جبريل عليه السلام، ولله تعالى في الخلق ثلاثة قلوبهم على قلب ميكائيل عليه السلام، ولله تعالى في الخلق واحد قلبه على قلب إسرافيل عليه السلام. فإذا مات الواحد أبدل الله عز وجل مكانه من الثلاثة، وإذا مات من الثلاثة أبدل الله تعالى مكانه من الخمسة، وإذا مات من الخمسة أبدل الله تعالى مكانه من السبعة، وإذا مات من السبعة أبدل الله تعالى مكانه من الأربعين، وإذا مات من الأربعين أبدل الله تعالى مكانه من الثلاثمائة، وإذا مات من الثلاثمائة أبدل الله تعالى مكانه من العامة. فيهم يحيي ويميت، ويمطر وينبت ويدفع البلاء». قيل لعبد الله بن مسعود: كيف بهم يحيي ويميت! قال «لأنهم يسألون الله عز وجل إكثار الأمم فيكثرون، ويدعون على الجبابرة فيقصمون، ويستسقون فيسقون، ويسألون فتنبت لهم الأرض. ويدعون فيدفع بهم أنواع البلاء». • حدثنا محمد أبو عمرو بن حمدان حدثنا الحسن بن سفيان حدثنا عبد الوهاب بن الضحاك حدثنا ابن عباس حدثنا صفوان بن عمرو عن خالد بن معدان عن حذيفة بن اليمان. قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «يا حذيفة. إن في كل طائفة من أمتي قوما شعثا غبرا، إياي يريدون، وإياي يتبعون، وكتاب الله يقيمون، أولئك مني وأنا منهم وإن لم يروني». • حدثنا سليمان بن أحمد حدثنا بكر بن سهل حدثنا عمرو بن هاشم حدثنا سليمان بن أبي كريمة عن هشام بن عروة عن أبيه عن عائشة رضي الله تعالى عنها قالت قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «من سأل عني - أو سره أن ينظر إلى - فلينظر إلى أشعث شاحب مشمر، لم يضع لبنة على لبنة، ولا قصبة على قصبة، رفع له علم فشمر إليه، اليوم المضمار وغدا السباق، والغاية الجنة أو النار».قال الشيخ أبو نعيم رحمه الله ومنها: أنهم نظروا إلى باطن العاجلة
Onu reddettiler; onun parlaklık ve süsünün zâhirine baktıklarında ise onu alçalttılar.
Bize Ebû Bekr Ahmed b. Ca‘fer İbn Mâlik rivâyet etti, bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel rivâyet etti, bana babam rivâyet etti, bana Ğavs b. Câbir rivâyet etti. Dedi ki: Muhammed b. Dâvûd’u, babasından, o da Vehb b. Münebbih’ten rivâyet ederken işittim. Dedi ki: Havârîler dediler ki: Ey Îsâ! Allah’ın velîleri kimlerdir ki {onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler}? Îsâ (a.s.) şöyle buyurdu: Onlar, insanlar dünyanın zâhirine bakarken onun bâtınına bakanlar; insanlar dünyanın âciline bakarken onun âhiline (ötesine) bakanlardır. Böylece ondan (dünyadan) kendilerini ayıplamasından korktukları şeyleri öldürdüler ve kendilerini mutlaka terk edeceğini bildikleri şeyleri terk ettiler. Nitekim ondan çoğu elde etmeleri, az görmeye dönüştü; onu anmaları, kayıp saymaya dönüştü; ondan elde ettiklerine sevinmeleri, hüzne dönüştü. Ona (dünyaya) ilişmek isteyen ne varsa reddettiler; haksız yere yükseltilmek isteyen ne varsa alçalttılar. Dünya onların yanında yaratıldı, onu yenilemezler; evleri yıkıldı, onları onarmazlar; dünya kalplerinde öldü, ölümünden sonra onu diriltmezler. Bilakis onu yıkarlar da âhiretlerini onunla bina ederler; onu satarlar da kendileri için bâkî kalacak olanı onunla satın alırlar. Onu reddettiler, bu hâlde onlar sevinçli kimseler oldular. Ehline baktıklarında onları, üzerlerine ibretlik cezalar gelmiş olarak yere serilmiş hâlde gördüler. Ölümü hatırlamayı dirilttiler, hayatı hatırlamayı öldürdüler. Allah Azze ve Celle’yi severler, O’nun zikrini severler, O’nun nûru ile aydınlanırlar ve onunla (başkalarına da) ışık verirler. Onlarda acayip bir haber vardır; onların yanında acayip haber vardır. Kitap onlarla kâim oldu, onlar da onunla kâim oldular; Kitap onlarla konuştu, onlar da onunla konuştular; Kitap onlarla bilindi, onlar da onunla amel ettiler. Elde ettiklerinin ötesinde bir kazanç görmezler; umduklarının ötesinde bir güvenlik ve sakındıklarının ötesinde bir korku görmezler.
Şeyh (Allah ona rahmet eylesin) dedi ki: Onlar, dünyanın hakirliğine aldanma gözüyle bakmaktan korunmuş kimselerdir; sevgililerinin sanatını tefekkür ve ibretle görenlerdir.
Bize Ahmed b. Ca‘fer b. Hamdân rivâyet etti, bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel rivâyet etti, dedi ki: Bana Süfyân b. Vekî‘ rivâyet etti, bize İbrâhîm b. Uyeyne, Verkâ’dan rivâyet etti (1). Şeyh Ebû Nu‘aym dedi ki: Doğrusu, Vefâ b. İyâs, Saîd b. Cübeyr’den, o da Abdullah b. Abbâs (Allah onlardan râzı olsun)’dan rivâyet etmiştir. Dedi ki: Allah Azze ve Celle, Mûsâ ve Hârûn (a.s.)’ı Firavun’a gönderdiğinde şöyle buyurdu: “Onu giydirdiğim elbisesi sizi aldatmasın. Zira onun perçemi elimdedir; benim iznim olmadan ne konuşur ne de göz kırpar. Ve sizi aldatmasın (1).”
فرفضوها، وإلى ظاهر بهجتها وزينتها فوضعوها. • حدثنا أبو بكر أحمد بن جعفر ابن مالك حدثنا عبد الله بن أحمد بن حنبل حدثني أبي حدثني غوث بن جابر.قال سمعت محمد بن داود يحدث عن أبيه عن وهب بن منبه. قال: قال الحواريون يا عيسى من أولياء الله الذين {لا خوف عليهم ولا هم يحزنون}؟ قال عيسى عليه السلام: الذين نظروا إلى باطن الدنيا حين نظر الناس إلى ظاهرها، والذين نظروا إلى آجل الدنيا حين نظر الناس إلى عاجلها، فأماتوا منها ما يخشون أن يشينهم وتركوا ما علموا أن سيتركهم، فصار استكثارهم منها استقلالا، وذكرهم إياها فواتا، وفرحهم بما أصابوا منها حزنا فما عارضهم من نيلها رفضوه، وما عارضهم من رفعتها بغير الحق وضعوه، وخلقت الدنيا عندهم فليسوا يجددونها، وخربت بيوتهم فليسوا يعمرونها، وماتت في صدورهم فليسوا يحيونها بعد موتها، بل يهدمونها فيبنون بها آخرتهم، ويبيعونها فيشترون بها ما يبقى لهم، ورفضوها فكانوا فيها هم الفرحين، ونظروا إلى أهلها صرعى قد حلت بهم المثلات. وأحيوا ذكر الموت، وأماتوا ذكر الحياة. يحبون الله عز وجل، ويحبون ذكره، ويستضيئون بنوره، ويضيئون به. لهم خبر عجيب، وعندهم الخبر العجيب، بهم قام الكتاب وبه قاموا، وبهم نطق الكتاب وبه نطقوا، وبهم علم الكتاب وبه عملوا، وليسوا يرون نائلا مع ما نالوا، ولا أمانا دون ما يرجون، ولا خوفا دون ما يحذرون.قال الشيخ رحمه الله تعالى: وهم المصونون عن مرامقة حقارة الدنيا بعين الاغترار، المبصرون صنع محبوبهم بالفكر والاعتبار. • حدثنا أحمد بن جعفر بن حمدان ثنا عبد الله بن أحمد بن حنبل قال حدثني سفيان بن وكيع حدثنا إبراهيم بن عيينة عن ورقاء(١). قال الشيخ أبو نعيم والصواب وفاء بن إياس عن سعيد بن جبير عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما قال: لما بعث الله عز وجل موسى وهارون عليهما السلام إلى فرعون قال: لا يغرنكما لباسه الذى ألبسته، فان ناصيته بيدي فلا ينطق ولا يطرف إلا باذنى، ولا يغرنكما(١) فى ح - ابن عيينة عن ابن اياس عن سعيد الخ وليس فيها تصحيح المؤلف لورقاء.
Firavun'un dünya çiçeğinden ve müreffehlerin ziynetinden faydalandırıldığı şeye gelince: Eğer dileseydim, sizi dünya ziynetinden öyle bir şeyle süslerdim ki Firavun baktığında gücünün buna yetmediğini anlardı; ben bunu yapardım. Fakat bu, sizin gözümde değersiz olduğunuzdan değildir. Tam aksine, size ikramdan payınızı giydirdim ki dünya sizi hiçbir şeyle eksiltmesin. Ben velilerimi dünyadan uzaklaştırırım, tıpkı çobanın devesini uyuz yataklarından uzaklaştırdığı gibi. Ve onları dünyanın çiçeğinden korurum, tıpkı çobanın devesini helak mer'alarından koruduğu gibi. Bununla mertebelerini aydınlatmak ve kalplerini temizlemek isterim; onların tanındığı simalarında ve övündükleri işlerinde (bu tecelli eder). Bil ki kim benim bir velimi korkutursa, bana düşmanlıkla meydan okumuş olur. Kıyamet gününde velilerimin intikamını ben alırım.
Bize Ahmed b. es-Serrî rivâyet etti, dedi ki: Bize Hasan b. Aluye el-Kattân rivâyet etti, dedi ki: Bize İsmâil b. Îsâ rivâyet etti, dedi ki: Bize İshak b. Bişr rivâyet etti, Cüveybir'den, o Dahhâk'dan, o İbn Abbâs'tan (Allah onlardan râzı olsun) rivâyet etti. Ve bize babam rivâyet etti, dedi ki: Bize İshak b. İbrâhim rivâyet etti, dedi ki: Bize Muhammed b. Sehl b. Asker rivâyet etti, dedi ki: Bize İsmâil b. Abdülkerîm rivâyet etti, dedi ki: Bize Abdüssamed b. Mu'kıl rivâyet etti, dedi ki: Vehb b. Münebbih'i şöyle derken işittim:
Allah Teâlâ Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u (aleyhimesselâm) Firavun'a gönderdiğinde şöyle buyurdu: "Sakın onun ziyneti ve faydalandırıldığı şey sizi imrendirmesin; gözlerinizi ona dikmeyin. Çünkü o, dünya hayatının çiçeği ve müreffehlerin ziynetidir. Eğer dileseydim, sizi dünyadan öyle bir ziynetle süslerdim ki Firavun ona baktığında kudretinin size verilenin benzerine yetmediğini anlardı; ben bunu yapardım. Fakat ben sizi bundan müstağni kılıyorum ve onu sizden uzaklaştırıyorum. Velilerime de böyle yaparım. Kadîm ilmimde onlar için bu hususu seçmişimdir. Gerçekten ben onları dünyanın nimet ve genişliğinden uzaklaştırırım, tıpkı şefkatli çobanın koyunlarını helak mer'alarından uzaklaştırdığı gibi. Ve onları dünyanın zevk ü sefasından korurum, tıpkı şefkatli çobanın devesini uyuz yataklarından koruduğu gibi. Bu, onların gözümde değersiz olduklarından değildir; bilakis ikramımdan nasiplerini, dünyanın dokunmadığı ve hevânın azdırmadığı, sağlam ve eksiksiz bir şekilde tamamlasınlar diyedir. Bil ki kullar, benim katımda zühd-i dünyâdan daha üstün bir ziynetle süslenmemişlerdir. Zühd, takvâ sahiplerinin ziynetidir. Onlarda sekînet ve huşûdan bir elbise vardır; secde eserinden yüzlerinde tanınırlar. İşte onlar benim gerçek velilerimdir, gerçekten (veli)dirler. Onlarla karşılaştığında onlara kanadını indir; kalbini ve dilini onlara yumuşat. Bil ki kim bana ait bir veliyi aşağılarsa veya..." [Aslında burada 'veya' (ev) ibaresi kesilmektedir; her iki asılda da böyledir.] [Dipnot: Asıllarda her iki yerde de 'el-ġurra' (غرة) şeklinde yazılmıştır; bu bir tashiftir. Doğrusu 'el-‘urre' (عرة = uyuz) olmalıdır.]
ما متع به من زهرة الدنيا وزينة المترفين فلو شئت أن أزينكما من زينة الدنيا بشيء يعرف فرعون أن قدرته تعجز عن ذلك لفعلت، وليس ذلك لهوانكما علي ولكني ألبستكما نصيبكما من الكرامة على أن لا تنقصكما الدنيا شيئا، وإنى لأذود أوليائى عن الدنيا كما يذود الراعى إبله عن مبارك العرة، وإني لأجنبهم زهرتها كما يجنب الراعى إبله عن مراتع الهلكة، أريد أن أنور(١) بذلك مراتبهم وأطهر بذلك قلوبهم، فى سيماهم الذي يعرفون به، وأمرهم الذي يفتخرون به. واعلم أنه من أخاف لي وليا فقد بارزني بالعداوة، وأنا الثائر لأوليائي يوم القيامة. • حدثنا أحمد بن السري حدثنا الحسن بن علويه القطان حدثنا إسماعيل بن عيسى حدثنا إسحاق بن بشر عن جويبر عن الضحاك عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما. وحدثنا أبي حدثنا إسحاق بن إبراهيم حدثنا محمد ابن سهل بن عسكر حدثنا اسماعيل بن عبد الكريم حدثنا عبد الصمد بن معقل قال سمعت وهب بن منبه يقول: لما بعث الله تعالى موسى وأخاه هارون عليهما السلام إلى فرعون. قال: لا يعجبنكما زينته ولا ما متع به، ولا تمدا أعينكما إلى ذلك، فإنها زهرة الحياة الدنيا وزينة المترفين فإني لو شئت أن أزينكما من الدنيا بزينة ليعلم فرعون حين ينظر إليها أن مقدرته تعجز عن مثل ما أوتيتما لفعلت، ولكني أرغب بكما عن ذلك وأزويه عنكما، وكذلك أفعل بأوليائي، وقديما ما خرت لهم في ذلك، فانى لأذودهم عن نعيمها ورخائها كما يذود الراعي الشفيق غنمه عن مراتع الهلكة، وإني لأجنبهم سلوتها وعيشتها كما يجنب الراعي الشفيق إبله عن مبارك العرة(٢). وما ذلك لهوانهم علي ولكن ليستكملوا نصيبهم من كرامتي سالما موفورا لم تكلمه الدنيا ولم يطغه الهوى. واعلم أنه لم يتزين العباد بزينة أبلغ فيما عندي من الزهد في الدنيا، فإنها زينة المتقين عليهم منها لباس يعرفون به من السكينة والخشوع، سيماهم في وجوههم من أثر السجود، أولئك هم أوليائي حقا حقا، فإذا لقيتهم فاخفض لهم جناحك وذلل لهم قلبك ولسانك. واعلم أنه من أهان لى وليا أو(١) كذا فى الأصلين.(٢) فى الأصول: الغرة بالمعجمة فى المكانين وذلك تصحيف.
Onu korkuturum; zira o benimle savaşa tutuştu ve bana karşı düşmanlık başlattı, kendini bana arz etti ve beni ona davet etti. Hâlbuki ben velîlerime yardım etmekte en hızlı olanım. Benimle savaşan kimse, bana karşı durabileceğini mi zanneder? Bana düşmanlık eden kimse, beni âciz bırakacağını mı sanır? Benimle mücadeleye girişen kimse, bana yetişip beni geçeceğini veya elimden kurtulacağını mı zanneder? Nasıl olur da? Ben onların dünyada ve âhirette intikamını alanım, onların yardımını başkasına havale etmem. İsmail b. Îsâ, rivayetinde şunu ekledi: "Ey Mûsâ, bil ki benim velîlerim, kalplerini korkumla dolduran kimselerdir. Bu korku, bedenlerinde, giysilerinde ve kıyamet gününde kendisiyle kurtuluşa erecekleri gayretlerinde ortaya çıkar. (Yine onların) kendisiyle anılacakları ümitleri ve kendisiyle tanınacakları nişaneleri vardır. Onlarla karşılaştığında, onlara karşı kendini tevazu göster." İsmail b. Îsâ'nın rivayetinin ardından şu senedle nakledilmiştir: Bize Ebü’l-Hasan Ahmed b. Muhammed b. Maksem rivayet etti, ona el-Abbas b. Yusuf eş-Şeklî rivayet etti, ona Muhammed b. Abdülmelik rivayet etti; dedi ki: Abdülbârî şöyle dedi: Zünnûn el-Mısrî rahimehullah'a: "Bana ebdâli tarif et" dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: "Sen bana karanlıkların karanlığını soruyorsun; onları sana açıklayacağım ey Abdülbârî. Onlar, Allah azze ve celle'yi kalpleriyle anan, Rablerini (azze ve celle) tazim eden, O'nun celâlini bilen bir topluluktur. İşte onlar, Allah teâlânın yaratıkları üzerindeki hüccetleridir. Allah onları, muhabbetinden gelen parlak bir nura bürümüş, kendisine vuslat için hidayet sancaklarını yükseltmiş, irâdesi için onları kahramanlar makamına dikmiş, muhalefetten uzak durma sabrını üzerlerine yağdırmış, murâkabesiyle bedenlerini temizlemiş, onları kerem ehlinin hoş kokusuyla güzelleştirmiş, dostluğunun dokusundan elbiseler giydirmiş, başlarına rızâ taçları koymuş, sonra gayb hazinelerinden kalplere emanet bırakmış; bu kalpler O'nun vuslatına asılıdır. Onların bütün kaygıları O'na yönelir, gözleri gayb âleminden O'na bakar. Onları yakınlık kapısında temâşâya dikmiş, marifet ehlinin doktor koltuklarına oturtmuştur. Sonra şöyle dedi: "Size fakrımdan bir hasta gelirse onu tedavi edin; ayrılığımdan bir hasta gelirse ona ilaç verin; benden korkanı emniyete alın; bana güveneni uyarın; vuslatımı arzulayanı müjdeleyin; bana doğru yola çıkanı azıklandırın; ticaretimde korkak olanı cesaretlendirin; fazlımdan ümidini keseni itibara alın; ihsanımdan umut edeni müjdeleyin; bana hüsnüzan besleyeni geniş tutun; beni sevene devam edin; kadrimi yücelteni siz de yüceltin; size benim hakkımda tarif soranı irşad edin; iyilikten sonra kötülük yapanı azarlayın; sizinle irtibat kuranı siz de koruyun; sizden uzaklaşanı arayıp sorun; size bir suç yükleyene tahammül edin; benim hakkımın vâcibinde kusur edeni terk edin; bir hata işleyeni nasihat edin; velîlerimden hasta olanı ziyaret edin."
أخافه فقد بارزني بالمحاربة وبادأني، وعرض لي نفسه ودعاني إليها، وأنا أسرع شيء إلى نصرة أوليائي، أفيظن الذي يحاربني أن يقوم لى؟ أو يظن الذى يعادينى أن بعجزنى؟ أو يظن الذي يبارزني أن يسبقني أو يفوتني؟ فكيف وأنا الثائر لهم في الدنيا والآخرة لا أكل نصرتهم إلى غيري. زاد اسماعيل ابن عيسى في حديثه: فاعلم يا موسى أن أوليائي الذين أشعروا قلوبهم خوفي فيظهر على أجسادهم في لباسهم وجهدهم الذي يفوزون به يوم القيامة، وأملهم الذي به يذكرون، وسيماهم الذي به يعرفون، فإذا لقيتهم فذلل لهم نفسك.حدثنا أبو الحسن أحمد بن محمد بن مقسم ثنا العباس بن يوسف الشكلي حدثني محمد بن عبد الملك قال قال عبد الباري: قلت لذي النون المصري رحمه الله: صف لي الأبدال فقال: إنك لتسألني عن دياجي الظلم، لأكشفنها لك عبد الباري. هم قوم ذكروا الله عز وجل بقلوبهم تعظيما لربهم عز وجل لمعرفتهم بجلاله. فهم حجج الله تعالى على خلقه، ألبسهم النور الساطع من محبته، ورفع لهم أعلام الهداية إلى مواصلته، وأقامهم مقام الأبطال لإرادته، وأفرغ عليهم الصبر عن مخالفته، وطهر أبدانهم بمراقبته وطيبهم بطيب أهل مجاملته، وكساهم حللا من نسج مودته، ووضع على رءوسهم تيجان مسرته، ثم أودع القلوب من ذخائر الغيوب فهي معلقة بمواصلته، فهمومهم إليه ثائرة، وأعينهم إليه بالغيب ناظرة، قد أقامهم على باب النظر من قربه، وأجلسهم على كراسي أطباء أهل معرفته. ثم قال: إن أتاكم عليل من فقري فداووه أو مريض من فراقي فعالجوه، أو خائف مني فأمنوه، أو آمن منى فخذروه، أو راغب في مواصلتي فهنوه، أو راحل نحوي فزودوه، أو جبان في متاجرتي فشجعوه، أو آيس من فضلي فعدوه، أو راج لإحساني فبشروه، أو حسن الظن بي فباسطوه، أو محب لي فواظبوه، أو معظم لقدري فعظموه. أو مستوصفكم نحوى فأرشدوه، أو مسئ بعد إحسان فعاتبوه ومن واصلكم في فواصلوه، ومن غاب عنكم فافتقدوه، ومن ألزمكم جناية فاحتملوه، ومن قصر في واجب حقي فاتركوه، ومن أخطأ خطيئة فناصحوه، ومن مرض من أوليائى فعودوه،
Kim mahzun olursa ona müjde verin; size sığınan bir mazlum olursa ona aman verin. Ey velî kullarım! Sizi azarladım (terbiye ettim), size rağbet ettim, sizden vefâ talep ettim, sizi seçip ayırdım, sizi hizmete alıp tahsis ettim. Zira ben cebbârları kullanmayı sevmem, mütekebbirlerle devamlı olmayı, müdahinlerle safâ yapmayı, hilekârlarla muhatap olmayı, kendini beğenenlere yaklaşmayı, işsiz güçsüzlerle oturmayı, doymak bilmez harislerle dost olmayı sevmem. Ey velî kullarım! Benim mükâfatım size en üstün mükâfat, ikramım size en bol ikram, lütfum size en değerli lütuf, fazlım size en çok fazîlettir; sizinle muâmelem en vefâlı muâmele, sizden talebim en şiddetli taleptir. Kalpleri devşiren Ben'im, gaybları bilen Ben'im, hareketleri gözeten Ben'im, göz atışlarını izleyen Ben'im, hâtırlara muttali‘ olan Ben'im, düşüncenin cereyan ettiği sahayı bilen Ben'im. Öyleyse Bana çağıranlar olun; Benden başka bir sultan (1) sizi korkutmasın. Kim size düşmanlık ederse Ben ona düşman olurum; kim size dost olursa Ben ona dost olurum; kim size eziyet ederse onu helâk ederim; kim size iyilik ederse onu mükâfatlandırırım; kim sizi terk ederse onu buğzederim.”
Şeyh (rahimehullah) buyurdu ki: Onlar, O'na ve O'nun sevgisine tutkun, O'nun hitabına ve ahdine meftun olanlardır.
• Bize Süleymân b. Ahmed rivâyet etti; bize Ahmed b. Mansûr el-Medâinî rivâyet etti; bize Muhammed b. İshâk el-Müseyyebî rivâyet etti; bize Abdullah b. Muhammed b. el-Hasen b. Urve, Hişâm b. Urve'den, o babasından, o Hz. Âişe (r. anhâ)'dan, o da Peygamber (s.a.v.)'den şöyle rivâyet etti: “Şüphesiz Mûsâ (a.s.) dedi ki: Yâ Rabbi! Katında en kerîm olan kullarını bana haber ver. Allah buyurdu: Hevâma (rızâma/arzu ettiğime), kartalın avına atılması gibi atılan; sâlih kullarıma, çocuğun insanlara düşkünlüğü gibi düşkün olan; haramlarım çiğnendiği zaman, kaplanın kendisi için öfkelenmesi gibi öfkelenen kimsedir. Zira kaplan öfkelendiği zaman az insan olsun çok insan olsun aldırış etmez.”
• Bize babam rivâyet etti; bize Ahmed b. Muhammed b. Maskala rivâyet etti; bize Ebû Osman Saîd b. Osman el-Hannât rivâyet etti; bize Ebü'l-Feyz Zünnûn b. İbrahim el-Mısrî rivâyet etti, dedi ki: Şüphesiz Allah azze ve celle'nin mahlûkatı içinden bir seçkinleri vardır; şüphesiz Allah azze ve celle'nin bir seçkin (hayırlı) topluluğu vardır. Kendisine: Ey Ebü'l-Feyz! Onların alâmeti nedir? denildi. Dedi ki: Kul rahatı terk ettiği, tâatte elinden gelen bütün gayreti gösterdiği ve makam düşüklüğünü sevdiği zaman. Sonra şöyle buyurdu: (1) Z nüshasında: 'Benden başka bir sultan' şeklindedir.
ومن حزن فبشروه، وإن استجار بكم ملهوف فأجيروه.يا أوليائي لكم عاتبت وفي إياكم رغبت، ومنكم الوفاء طلبت، ولكم اصطفيت وانتخبت، ولكم استخدمت واختصصت، لأني لا أحب استخدام الجبارين، ولا مواصلة المتكبرين، ولا مصافاة المخلطين، ولا مجاوبة المخادعين، ولا قرب المعجبين، ولا مجالسة البطالين، ولا موالاة الشرهين.يا أوليائي جزائي لكم أفضل الجزاء، وعطائي لكم أجزل العطاء، وبذلي لكم أفضل البذل، وفضلي عليكم أكثر الفضل، ومعاملتي لكم أوفى المعاملة، ومطالبتي لكم أشد المطالبة، أنا مجتني القلوب، وأنا علام الغيوب، وأنا مراقب الحركات، وأنا ملاحظ اللحظات، أنا المشرف على الخواطر، أنا العالم بمجال الفكر، فكونوا دعاة إلي، لا يفزعكم ذو سلطان(١) سوائي، فمن عاداكم عاديته، ومن والاكم واليته، ومن آذاكم أهلكته، ومن أحسن إليكم جازيته، ومن هجركم قليته.قال الشيخ رحمه الله: وهم الشغفون به وبوده، والكلفون بخطابه وعهده • حدثنا سليمان بن أحمد حدثنا أحمد بن منصور المدائنى حدثنا محمد بن إسحاق المسيبي حدثنا عبد الله بن محمد بن الحسن بن عروة عن هشام بن عروة عن أبيه عن عائشة رضي الله تعالى عنها عن النبي صلى الله عليه وسلم: «إن موسى عليه السلام قال: يا رب أخبرني بأكرم خلقك عليك. قال: الذي يسرع إلى هواي إسراع النسر إلى هواه، والذي يكلف بعبادي الصالحين كما يكلف الصبي بالناس، والذي يغضب إذا انتهكت محارمي غضب النمر لنفسه، فإن النمر إذا غضب لم يبال أقل الناس أم كثروا». . • حدثنا أبي حدثنا أحمد بن محمد بن مصقلة حدثنا أبو عثمان سعيد بن عثمان الحناط حدثنا أبو الفيض ذو النون بن إبراهيم المصري قال: إن الله عز وجل لصفوة من خلقه وإن لله عز وجل لخيرة. فقيل له: يا أبا الفيض فما علامتهم؟ قال: إذا خلع العبد الراحة وأعطى المجهود في الطاعة وأحب سقوط المنزلة. ثم قال:(١) فى ز: سلطان دونى
Va‘di ve va‘îdi ile Kur’an’ı men‘etmek… Geceleyin gözlerin uykuya dalmasına engel olur. (1) Kerîm Melik’in kelâmını, boyunların zelilâne eğildiği ve huşû‘ bulduğu bir anlayışla anladılar. Mecliste hazır bulunanlardan biri ona: "Ey Ebü’l-Feyz, Allah sana rahmet etsin, şu kavim kimlerdir?" dedi. O da: "Yazıklar olsun sana! Bunlar, alınlarını dizlerine yastık, toprağı yanlarına döşek edinmiş kimselerdir. Bunlar öyle bir topluluktur ki Kur’an onların etlerine ve kanlarına karışmış, bu sebeple onları eşlerinden ayırmış ve gece yolculuğuna (teheccüd, seher) sevk etmiştir. Onu (Kur’an’ı) kalplerine koymuşlar, kalpleri onunla yarılmış (huzur bulmuş); onu sinelerine basmışlar, sineleri onunla genişlemiş; himmetleri onunla parçalanmış (uğrunda tükenmiş) ve çabalamışlardır. Onu karanlıklarına bir kandil, uykularına bir döşek, yollarına bir rehber, delillerine bir zafer kılmışlardır. İnsanlar sevinirken onlar hüzünlenir, insanlar uyurken onlar uyanık kalır (ibadet eder), insanlar iftar ederken onlar oruç tutar, insanlar emniyette hissederken onlar korku içindedir. İşte onlar korku içinde, tedbirli, saygıyla ürperen, şefkatle endişelenen, (ibadete) hazırlıklı, fırsatı kaçırma endişesiyle acele eden ve ölüme hazırlanan kimselerdir. Korktukları azabın büyüklüğü ve va‘dolundukları sevabın yüceliği sebebiyle, o büyük (ibadetler) onların gözünde küçümsenmemiştir. Kur’an’ın şeriatları (hükümleri) üzere yaşamışlar, en saf (halis) ibadetlerle arınmışlar ve Rahmân’ın nuruyla aydınlanmışlardır. Nihayet Kur’an onlara va‘dettiğini gerçekleştirmiş, ahdini tam olarak yerine getirmiş, onları saadetlerine kavuşturmuş ve va‘îdinden (tehdidinden) korumuştur. Böylece onunla arzulara nail olmuşlar, (cennetteki) güzel eşlere kavuşmuşlar, onun sayesinde felaketlerden emin olmuşlar ve onunla akıbetlerden (kötü sonuçlardan) sakınmışlardır. Çünkü onlar dünyanın geçici zevkine nefretle bakan bir gözle ayrılmışlar, ahiret sevabına razı bir gözle bakmışlar ve bâkî olanı fânî olan karşılığında satın almışlardır. Ne güzel ticaret! İki dünyada da kâr etmişler, iki hayrı (dünya ve ahiret iyiliğini) bir araya getirmişler, iki fazileti (dünya ve ahiret üstünlüğünü) kemale erdirmişlerdir. Pek az günlük bir sabırla en üstün makamlara ulaşmışlardır. O dehşetli günün (kıyamet) korkusuyla günleri az bir şeyle (az ibadetle değil, büyük bir gayretle) geçirmişler, mühlet (fırsat) içinde acele etmişler, saatlerin (anların) ansızın gelen felaketlerinden korkarak davranmışlar ve günlerini eğlence ve lezzetlerle geçirmemişlerdir. Bilakis bâkî salih ameller için zorluklara dalmışlardır. İşte bunlar –Allah’a yemin olsun ki– yorgunluk onların gıdası (azığı), zahmet (meşakkat) renklerini değiştirmiş, alevli bir ateşi hatırlamışlar, hayırlara koşmuşlar, zevklerden (dünyevî arzulardan) kopmuşlar, şüphe ve çirkin sözlerden arınmışlardır. Onlar dilsiz (suskun) iken (hakikatte) fasih (düzgün konuşan) ve kör (dünyaya) iken (hakikatte) basiret sahibidirler. İşte vasıflar onları anlatmakta kısa kalır; nimetler (belalar) onlar sebebiyle defedilir; bereketler onların üzerine iner. Onlar insanların en tatlı sözlüsü ve en hoş tabiatlısı ve en vefalı olanlarıdır. (1) Nüshada: "تهجع، وتخضع" (tehce‘u ve tehda‘u) şeklindedir.
منع القران بوعده ووعيده … مقل العيون بليلها أن تهجعا(١)فهموا عن الملك الكريم كلامه … فهما تذل له الرقاب وتخضعاوقال له بعض من كان في المجلس حاضرا: يا أبا الفيض من هؤلاء القوم يرحمك الله؟ فقال ويحك هؤلاء قوم جعلوا الركب لجباههم وسادا، والتراب لجنوبهم مهادا. هؤلاء قوم خالط القرآن لحومهم ودماءهم، فعزلهم عن الأزواج وحركهم بالإدلاج، فوضعوه على أفئدتهم فانفجرت، وضموه إلى صدورهم فانشرحت، وتصدعت هممهم به فكدحت، فجعلوه لظلمتهم سراجا، ولنومهم مهادا. ولسبيلهم منهاجا، ولحجتهم إفلاجا، يفرح الناس ويحزنون، وينام الناس ويسهرون، ويفطر الناس ويصومون، ويأمن الناس ويخافون. فهم خائفون حذرون، وجلون مشفقون مشمرون، يبادرون من الفوت، ويستعدون للموت. لم يتصغر جسيم ذلك عندهم لعظم ما يخافون من العذاب وخطر ما يوعدون من الثواب، درجوا على شرائع القرآن، وتخلصوا بخالص القربان، واستناروا بنور الرحمن، فما لبثوا أن أنجز لهم القرآن موعوده، وأوفى لهم عهوده، وأحلهم سعوده، وأجارهم وعيده، فنالوا به الرغائب، وعانقوا به الكواعب، وأمنوا به العواطب وحذروا به العواقب، لأنهم فارقوا بهجة الدنيا بعين قالية، ونظروا إلى ثواب الآخرة بعين راضية، واشتروا الباقية بالفانية، فنعم ما اتجروا ربحوا الدارين، وجمعوا الخيرين، واستكملوا الفضلين، بلغوا أفضل المنازل، بصبر أيام قلائل، قطعوا الأيام باليسير، حذار يوم قمطرير، وسارعوا في المهلة، وبادروا خوف حوادث الساعات، ولم يركبوا أيامهم باللهو واللذات، بل خاضوا الغمرات للباقيات الصالحات، أو هن والله قوتهم التعب، وغير ألوانهم النصب، وذكروا نارا ذات لهب، مسارعين إلى الخيرات منقطعين عن اللهوات، بريئون من الريب والخنا، فهم خرس فصحاء، وعمي بصراء. فعنهم تقصر الصفات؛ وبهم تدفع النقمات، وعليهم تنزل البركات، فهم أحلى الناس منطقا ومذاقا، وأوفى(١) فى ح - تهجع، وتخضع.
İnsanlar (onlardır ki) bir ahd ü misak üzeredirler; kulların kandilleri, beldelerin nurları, karanlıkların ışıkları, rahmet madenleri, hikmet pınarları ve ümmetin direğidirler. Yanları yataklarından uzaklaşır (gece ibadet ederler). Onlar özrü en çok kabul eden, affetmeye en açık ve bağışta en cömert olanlardır. Allah azze ve celle'nin sevabına iştiyaklı nefisler, (hakka) bakan gözler ve uygun amellerle baktılar. Dünyadan (göç için) binitlerinin yüklerini çözdüler ve onunla (dünyayla) olan ümit iplerini kestiler. Rablerinin korkusu, mallarından biriktirilmiş veya hazırlanmış hiçbir şey bırakmadı. Onları görürsün ki, malların hazinelerini, yünlerin ipeklerini, bineklerin değerlilerini, köşklerin yükseklerini arzulamazlar. Evet! Aksine onlar Allah Teâlâ'nın tevfîki ve ilhamı ile baktılar. Bildikleri şey (ahiret), onları kısa günlerin sabrıyla harekete geçirdi; bedenlerini haramlardan korudular, ellerini çeşitli yiyeceklerden çektiler ve nefislerini günahlardan kaçırdılar. Yolların doğrusuna girdiler ve doğruluğa yol döşediler. Dünya ehliyle (sadece) ahiretlerinde ortak oldular; musibetlerden ve ölüm acılarından (yüz çevirdiler). Ölümden, sekerâtından, sıkıntılarından ve ansızın gelişinden korktular; kabirden ve darlığından, Münker ve Nekir'den, onların hemen gelişlerinden, azarlamalarından ve sorgulamalarından; Allah zikri azîz ve isimleri mübarek olanın huzurunda durmaktan (korktular). Şeyh Ebû Nuaym (rahimehullah) dedi ki: Onlar karanlıkların kandilleri, doğruluk ve akıl pınarlarıdır. Gizli bir tahsise mazhar oldular, ihlas ile riyâkârlıktan arındılar. Bize Abdullah b. Muhammed ile Ebû Ahmed Muhammed b. Ahmed -bir cemaat halinde- rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Fadl b. Hubâb rivayet etti; bize Şâzz b. Feyyâz rivayet etti; bize Ebû Kahzem rivayet etti; o, Ebû Kılâbe'den; o, Abdullah b. Ömer b. Hattâb'dan rivayetle dedi ki: Ömer (r.a.), Muâz b. Cebel (r.a.)'e uğradı, o ağlıyordu. (Ömer) dedi ki: Seni ağlatan nedir ey Muâz? (Muâz) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)'i şöyle buyururken işittim: «Allah Teâlâ'ya kulların en sevgilisi, müttakî ve gizli (hafî) olanlardır. Onlar kaybolduklarında aranmazlar, bulunduklarında tanınmazlar. İşte onlar hidâyet imamları ve ilim kandilleridir.» Bize Ebû Amr b. Hamdân rivayet etti; bize Hasan b. Süfyân rivayet etti; bize Ebû Mûsâ İshâk b. İbrâhîm el-Herevî rivayet etti; bize Ebû Muâviye Amr b. Abdülcebbâr es-Sincârî rivayet etti; bize Ubeyde b. Hassân, Abdülhamîd b. Sâbit b. Sevbân'dan –ki Resûlullah (s.a.v.)'in mevlâsıdır– rivayet etti.
الناس عهدا وميثاقا، سراج العباد، ومنار البلاد، مصابيح الدجى، ومعادن الرحمة، ومنابع الحكمة، وقوام الأمة، تجافت جنوبهم عن المضاجع، فهم أقبل الناس للمعذرة، وأصفحهم للمغفرة، وأسمحهم بالعطية، فنظروا إلى ثواب الله عز وجل بأنفس تائقة، وعيون رامقة، وأعمال موافقة، فحلوا عن الدنيا مطي رحالهم، وقطعوا منها حبال آمالهم، لم يدع لهم خوف ربهم عز وجل من أموالهم تليدا ولا عتيدا، فتراهم لم يشتهوا من الأموال كنوزها، ولا من الأوبار خزوزها، ولا من المطايا عزيزها، ولا من القصور مشيدها، بلى! ولكنهم نظروا بتوفيق الله تعالى لهم وإلهامه إياهم، فحركهم ما عرفوا بصبر أيام قلائل فضموا أبدانهم عن المحارم، وكفوا أيديهم عن ألوان المطاعم، وهربوا بأنفسهم عن المآثم، فسلكوا من السبيل رشاده، ومهدوا للرشاد مهاده، فشاركوا أهل الدنيا في آخرتهم، عزوا عن الرزايا، وغصص المنايا، هابوا الموت وسكراته وكرباته وفجعاته، ومن القبر وضيقه، ومنكر ونكير ومن ابتدارهما وانتهارهما وسؤالهما، ومن المقام بين يدي الله عز ذكره، وتقدست أسماؤه.قال الشيخ أبو نعيم رحمه الله: وهم مصابيح الدجى، وينابيع الرشد والحجى، خصوا بخفي الاختصاص، ونقوا من التصنع بالإخلاص • حدثنا عبد الله بن محمد وأبو أحمد محمد بن أحمد - في جماعة - قالوا حدثنا الفضل بن الحباب حدثنا شاذ بن فياض حدثنا أبو قحذم عن أبي قلابة عن عبد الله بن عمر بن الخطاب قال: مر عمر بمعاذ بن جبل رضي الله تعالى عنهما وهو يبكي.فقال: ما يبكيك يا معاذ؟ فقال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول:«أحب العباد إلى الله تعالى الأتقياء الأخفياء، الذين إذا غابوا لم يفتقدوا، وإذا شهدوا لم يعرفوا أولئك هم أئمة الهدى ومصابيح العلم». • حدثنا أبو عمرو بن حمدان حدثنا الحسن بن سفيان حدثنا أبو موسى إسحاق بن إبراهيم الهروي حدثنا أبو معاوية عمرو بن عبد الجبار السنجاري حدثنا عبيدة بن حسان عن عبد الحميد بن ثابت بن ثوبان مولى رسول الله صلى الله عليه وسلم
Dedi ki: Babam, dedemden rivayetle bana şöyle anlattı: Resûlullah (s.a.v.)'in bulunduğu bir mecliste hazır bulundum; şöyle buyurdu: «Tûbâ (ne mutlu) muhlisleredir! Onlar hidâyet kandilleridir, her karanlık fitne onlardan ayrılır (açığa çıkar).»
Şeyh (rahmetullahi aleyh) dedi ki: Bunlar, habl (Allah'ın ipi) ile irtibat kuranlar, fazlı bahşedenler ve adl ile hükmedenlerdir. •
Bize Muhammed b. Ahmed b. el-Hasan rivayet etti; bize Bişr b. Mûsâ rivayet etti; bize Yahyâ b. İshâk es-Seylehînî rivayet etti; bize İbn Lehîa, Hâlid b. Ebî İmrân yoluyla, Kāsım b. Muhammed yoluyla, Hz. Âişe (r.anhâ)'dan rivayet etti. (Hz. Âişe) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: «Allah'ın gölgesine koşanların kimler olduğunu biliyor musunuz?» Onlar: «Allah ve Resûlü daha iyi bilir!» dediler. (Resûlullah): «Kendilerine hak verilince onu kabul edenler, kendilerinden istendiğinde onu verenler ve insanlara, kendilerine hükmettikleri gibi hükmedenler.» Buyurdu. Ahmed b. Hanbel aynı şekilde Yahyâ b. İshâk'tan rivayet etmiştir.
Şeyh (rahmetullahi aleyh) dedi ki: Bunlar, açıkça genişleyen, gizlice daralan kimselerdir. Rahatlık ve özlem ruhu onları genişletir, kesilme ve ayrılık korkusu onları endişelendirir. •
Bize Abdullah b. Muhammed b. Ca'fer rivayet etti; bize Abdullah b. Muhammed b. Zekeriyyâ rivayet etti; bize Seleme b. Şebîb rivayet etti; bize Velîd b. İsmâil el-Harrânî rivayet etti; bize Şeybân b. Mihrân, Hâlid b. el-Muğîre b. Kays yoluyla, Mekhûl yoluyla, Iyâd b. Ganm'dan rivayet etti ki, kendisi Resûlullah (s.a.v.)'i şöyle buyururken işitmiştir: «Mele-i a'lânın bana bildirdiğine göre, en yüksek derecelerde, ümmetimin hayırlılarından öyle kimseler vardır ki: Rablerinin geniş rahmeti sebebiyle açıkça gülerler ve Rableri (azze ve celle)nin şiddetli azabı korkusundan gizlice ağlarlar. Sabah akşam Rablerini temiz evlerinde anarlar, dilleriyle korkarak ve ümit ederek O'na dua ederler, elleriyle alçaltarak ve kaldırarak O'ndan isterler, kalpleriyle baştan ve dönüşte O'na özlem duyarlar. Yükleri insanlara hafif, kendilerine ağırdır. Yeryüzünde çıplak ayaklarıyla karıncalar gibi sürünürler; böbürlenme, şımarıklık ve kötülük olmaksızın. Vakar ile yürürler, vesile ile yakınlaşırlar, eski elbiseler giyerler, delili takip ederler, Furkan'ı okurlar, kurban takdim ederler. Allah Teâlâ'dan üzerlerinde hazır şahitler, koruyan gözler ve açık nimetler vardır. Kulları tetkik ederler, beldeyi düşünürler. Cisimleri yerde, gözleri göktedir. Ayakları yerde, kalpleri göktedir. Nefisleri yerde, gönülleri Arş'ın yanındadır. Ruhları dünyada, akılları ahirettedir.»
قال حدثني أبي عن جدي: شهدت من رسول الله صلى الله عليه وسلم مجلسا فقال: «طوبى للمخلصين أولئك مصابيح الهدى تتجلى عنهم كل فتنة ظلماء.قال الشيخ رحمه الله: وهم الواصلون بالحبل، والباذلون للفضل، والحاكمون بالعدل • حدثنا محمد بن أحمد بن الحسن حدثنا بشر بن موسى حدثنا يحيى بن إسحاق السيلحيني حدثنا ابن لهيعة عن خالد بن أبي عمران عن القاسم بن محمد عن عائشة رضي الله تعالى عنها. قالت قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «أتدرون من السابقون إلى ظل الله عز وجل؟» قالوا الله ورسوله أعلم! قال: «الذين إذا أعطوا الحق قبلوه، وإذا سألوه بذلوه، وحكموا للناس كحكمهم لأنفسهم». رواه أحمد بن حنبل عن يحيى بن إسحاق مثله.قال الشيخ رحمه الله: وهم المنبسطون جهرا، المنقبضون سرا، يبسطهم روح الارتياح والاشتياق، ويقلقهم خوف القطيعة والفراق • حدثنا عبد الله بن محمد بن جعفر حدثنا عبد الله بن محمد بن زكريا حدثنا سلمة بن شبيب حدثنا الوليد بن إسماعيل الحراني حدثنا شيبان بن مهران عن خالد بن المغيرة بن قيس عن مكحول عن عياض بن غنم أنه سمع رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: «إن من خيار أمتي - فيما نبأني الملأ الأعلى، في الدرجات العلى - قوما يضحكون جهرا من سعة رحمة ربهم، ويبكون سرا من خوف شدة عذاب ربهم عز وجل. يذكرون ربهم بالغداة والعشي، في بيوته الطيبة، ويدعونه بألسنتهم رغبا ورهبا، ويسألونه بأيديهم خفضا ورفعا، ويشتاقون إليه بقلوبهم عودا وبدءا، مئونتهم على الناس خفيفة وعلى أنفسهم ثقيلة، يدبون في الأرض حفاة على أقدامهم دبيب النمل بغير مرح ولا بذخ ولا مثلة، يمشون بالسكينة، ويتقربون بالوسيلة، يلبسون الخلقان، ويتبعون البرهان، ويتلون الفرقان، ويقربون القربان. عليهم من الله تعالى شهود حاضرة، وأعين حافظة ونعم ظاهرة، يتوسمون العباد، ويتفكرون في البلاد، أجسادهم في الأرض وأعينهم في السماء. أقدامهم في الأرض وقلوبهم في السماء، وأنفسهم في الأرض وأفئدتهم عند العرش، أرواحهم في الدنيا وعقولهم في الآخرة،