el-Mekâsıdü'l-Hasene fî Beyâni Kesîrin mine'l-Ehâdîsi'l-Müştehirati ale'l-Elsine - Tashih ve ta‘lik: Abdullah Muhammed es-Sıddîk el-Gumârî (es-Sehâvî)
Kısım: Tahric ve Etraf
Kitap: el-Mekâsıdü'l-Hasene fî Beyâni Kesîrin mine'l-Ehâdîsi'l-Müştehirati ale'l-Elsine
Müellif: Şemseddin Ebü'l-Hayr Muhammed b. Abdirrahman b. Muhammed es-Sehâvî (ö. 902/1496-97)
Tashih ve haşiyelerini ta‘lik eden: Abdullah Muhammed es-Sıddîk [el-Gumârî]
Takdim yazıp müellifin hal tercümesini kaleme alan: Abdülvehhab Abdüllatif
Yayınevi: Hanici Kütüphanesi - Mısır
Yayın yılı: 1375 H. (1956 M.)
Sayfa sayısı: 505
[Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
المقاصد الحسنة في بيان كثير من الأحاديث المشتهرة على الألسنة - ت الغماري (السخاوي)القسم: التخريج والأطرافالكتاب: المقاصد الحسنة في بيان كثير من الأحاديث المشتهرة على الألسنةالمؤلف: شمس الدين أبو الخير محمد بن عبد الرحمن بن محمد السخاوي (ت ٩٠٢ هـ)صححه وعلق حواشيه: عبد الله محمد الصديق [الغماري]قدمه وترجم للمؤلف: عبد الوهاب عبد اللطيفالناشر: مكتبة الخانجي - مصرعام النشر: ١٣٧٥ هـ - ١٩٥٦ معدد الصفحات: ٥٠٥[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
ب - Mukaddime: Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn, ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ eşrafi’l-mürselîn, seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecma‘în. Emmâ ba‘d: Muhakkak ki Allah sübhânehû, apaçık kitabını indirdi ve onu sağlam ahkâmının anayasası kıldı. Nizamını muhkem kıldı, beyanını tamamladı ve onu emîn olan Resûl’e tebliğ etti. Müslümanları ona ibadetle mükellef kıldı ve Resûl’e onu açıklamasını emretti. O (a.s.), onu şerh etti, izah etti, umumunu tahsis etti, mutlakını takyid etti; kavil, fiil ve takrir yoluyla, Rabbi’nin kendisine ilka ettiği bâtın vahiy ile. (O, hevâdan konuşmaz; o ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir.) Ve bizi, Resûl’ün emrine ittiba ve onun nehyinden sakındırmakla emretti: (Resûl size ne verdiyse onu alın; sizi neden nehyettiyse ondan vazgeçin.) (Sana da Zikir’i indirdik ki insanlara kendilerine indirileni açıklayasın.) İşte bu sebeple Sünnet-i Nebeviyye, hüküm bakımından Kitab’dan ikinci sırada yer aldı. Ona (Sünnet’e) ihtimam göstermek, O’na (Kitab’a) ihtimam göstermek; onu muhafaza etmek, O’nun hükümlerini muhafaza etmek oldu. Nebî (a.s.), onun tebliğ edilmesini, dinlenmesini ve duyurulmasını emretti ve kendisi hakkında yalan söyleyeni tehdit etti. Zira O’nun hakkında yalan söylemek, başkası hakkında yalan söylemek gibi değildir: “Allah, bizden bir şey işitip onu işittiği gibi tebliğ eden kişinin yüzünü ak etsin.” “Allah, bizden bir hadis işitip onu ezberleyen ve başkasına ulaştırana dek muhafaza eden kişinin yüzünü ak etsin.” “Kim bile bile benim üzerime yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın.” Bu sebeple sahâbeden ve onlardan sonra gelen âlimler, sünneti elde etme ve rivayeti talep etme hususunda yarıştılar. Nitekim Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.), Mısır’a yolculuk ederek Ukbe b. Âmir el-Cühenî’den tek bir hadis rivayet etmek üzere gitmiştir. Câbir b. Abdillâh (r.a.) da Şam’a giderek Abdullah b. Üneys’ten bir hadis rivayet etmiştir. İbn Mes‘ûd’un arkadaşları, sünenleri dinlemek için Kûfe’den Medine’ye yolculuk ederlerdi. Âlimler ise diğer asırlarda da ihtimam gösterdiler.
- ب - مقدمة بسم الله الرحمن الرحيمالحمد للَّه رب العالمين، والصلاة والسلام على أشرف المرسلين، سيدنا محمد وعلى آله وأصحابه أجمعينوبعد: فإن اللَّه سبحانه، أنزل كتابه المبين، وجعله دستورَ أحكامه المتينَ، فأحكم نظامَه، وأتمَّ بيانه، وبلَّغه للرسول الأمين، وتعبَّد به المسلمين، وأمر الرسول ببيانه، فشرحه عليه السلام ووضَّحه وخصَّص عامَّه وقيَّد مطلقه، بالقول، والفعل، والتقرير، بما أفاضه عليه ربُّه من الوحي الباطن، {وما ينطق عن الهوى إن هو إلاّ وحي يوحى}. وأمرنا سبحانه باتِّباع أمر الرسول ونهيه {وما آتاكم الرسول فخذوه وما نهاكم عنه فانتهوا}. {وأنزلنا إليك الذكر لتبين للناس ما نزِّل إليهم}،ولذا كانت السنة النبوية، في المرتبة الثانية من الكتاب في الحجية، وأصبحت العناية بها عناية به، وحِفْظَها حفظَ أحكامه، وأمر النبي عليه السلام بإبلاغها وسماعها وإسماعها، وتوعَّد من كذب عليه، فإن الكذب عليه، ليس كالكذب على غيره: "نضَّر اللَّه امرءاً سمع منا شيئاً فبلَّغه كما سمعه"، "ونضَّر اللَّه امرءاً سمع منا حديثاً فحفظه حتى يبلغه، ومن كذب علي متعمداً فليتبوأ مقعده من النار"ولذا تنافس العلماء من الصحابة ومن بعدهم، في تحصيل السنة، وطلب الرواية، طاعةً للأمر، ورغبةً في تحصيل الأجر - وقد رحل أبو أيوب الأنصاري إلى مصر، ليروي حديثاً واحداً، عن عقبة بن عامر الجهني.ورحل جابر بن عبد اللَّه إلى الشام، ليروي حديثاً عن عبد اللَّه بن أنيسوكان أصحاب ابن مسعود يرحلون إلى المدينة من الكوفة، لسماع السننواهتم العلماء في سائر العصور،
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Habisi tayyipten ayıran ve hadisi tenkidiyle hatadan ve yalandan muhafaza eden Allah’a hamdolsun. Salât ve selâm, yaratılmışların en şereflisi Muhammed’e (s.a.v.), âline, ezvâcına ve kendisine sahabe olanlara olsun; öyle bir salât ve selâm ki onlarla nefis, aile ve zürriyet için istikamet dileriz. Emmâ ba‘d: İşte bu, bâzı seçkin âlimlerin benden yazmamı istediği bir kitaptır. Onda, isnad ve muteber hükümle beyan ediyorum: dillerde meşhur olup toplamda haber olduğu zannedilen, lâkin bilgisine ancak eser otoritelerinin (muhaddislerin) erişebildiği şeyleri. Onda merfû hiçbir şey bulunmayabilir; bilakis mevkuf veya maktû türündendir. Belki de onun için hiçbir asıl (kaynak) bulamamışımdır; bu sebeple onun hakkında kesin bir hüküm vermem. Bu hususta istîfâ (tam kapsama) yükümlülüğü altında değilim; ne önceki âlimleri küçümseme ne de onlara karşı kaba olma amacım yoktur — her ne kadar sözlerinde bir kusur bulunsa ve illetlerin giderilmesini açıkça ortaya koyacak şekilde konuşmasalar da; Zerkeşî ve İbn Teymiyye gibi âlimlere karşı edeb gereği böyle davranıyorum. Zira fazilet önceki âlimlerindir; adalet ise doğru olanı söylemektir. Kitabı, kelimelerin baş harflerine göre alfabetik olarak düzenledim. Her ne kadar bablara göre düzenlenmesi, bilen için en mühim işlerden olsa da bu sebeple her iki metodu birleştirdim; böylece iki taraftan birini tercih edenlerin kınamasını üzerimden kaldırdım. Hadisleri bitince onlara bab başlıkları koydum ve başlangıcından itibaren bulundukları yerlere (kaynaklara) işaret ettim. İsimlendirirken “hadis” sözcüğünü lügat anlamıyla kullandım. Şöhret konusunda sadece kuvvetli ıstılahı kastetmedim; yani o hadisler, tabakalarının çoğunda veya tamamında ikiden fazla kişiden yalansız olarak rivayet edilenlerdir. Bilakis açıklamaya ve sağlamlaştırmaya azmettiğim maksat şudur: dillerde meşhur olan; ya tetkikinde mahir bir âlimden veya başkasından belirli bir beldede, yahut belirli bir topluluk arasında, yahut şehirlerin çoğunda ve mevcut olanların ekserisi arasında meşhur olan. Bu, bu şekilde olanı kapsadığı gibi, râvisinin tek başına rivayet ettiği —öyle ki onun dışındaki yolların daraldığı— şeyleri de; hiç kimsede sahih bir senedi bulunmayıp ancak zayıflık, uydurma ve tahrif ile tanınan bir kimseden gelenleri de; işaret ettiğim üzere yalnızca sahâbeden veya onlardan sonraki isabetli ve doğru görüşlü kimselerden gelenleri de; ve güvenilir âlimlerden hiçbirinin zikretmediği, zan-ı gālib ile (yakīn değil) bilinenleri de içerir. Belki manaya dair bir şeyi kaydetmeye teşvik eder ve karışıklığı giderecek olanı en güzel şekilde tespit ederim. Beni harekete geçiren en büyük saik ise...
بسم الله الرحمن الرحيمالحمد للَّه مميز الخبيث من الطيب، ومحرز الحديث بنقاده من الخطأ والكذب، والصلاة والسلام على أشرف خلقه محمد وعلى آله وأزواجه ومن له صحب، صلاةً وسلاماً نرجو بهما الاستقامة للنفس والأهل والعقب.وبعد: فهذا كتاب رغب إلي فيه بعض الأئمة الأنجاب، أبين فيه بالعزو والحكم المعتبر، ما على الألسنة اشتهر، مما يظن إجمالاً أنه من الخبر، ولا يهتدي لمعرفته إلا جهابذة الأثر، وقد لا يكون فيه شيء مرفوع، وإنما هو في الموقوف أو المقطوع وربما لم أقف له على أصل أصلاً، فلا أبت بفصل فيه قولاً، غير ملتزم في ذلك الاستيفاء ولا مقدم على تنقيص لمتقدم أو جفاء، وإن لم يسلم كلامه من خلل، ولا تكلم بما يتضح به زوال العلل، تأدباً مع الأئمة كالزركشي وابن تيمية، فالفضل للسابق، والعدل هو الموافق، مرتباً على حروف المعجم في أول الكلمات، وإن كان ترتيبه على الأبواب للعارف من أكبر المهمات، ولذا جمعت بين الطريقتين، ورفعت عني اللوم ممن يختار إحدى الجهتين، فبوبت للأحاديث بعد انتهائها، وأشرت لمظانها من ابتدائها، ولاحظت في تسميتها أحاديث - المعنى اللغوي، كما أني لم أقصد في الشهرة الاقتصار على الاصطلاح القوي، وهي ما يروى عن أكثر من اثنين في معظم طباقه أو جميعها بدون مين، بل القصد الذي عزمت على إيضاحه وأن أتقنه، ما كان مشهوراً على الألسنة من العالم المتقن في سبره أو غيره في بلد خاص، أو قوم معينين، أو في جل البلدان وبين أكثر الموجودين، وذلك يشمل ما كان كذلك، وما انفرد به راويه بحيث ضاقت مما عداه المسالك، وما لا يوجد له عند أحد سند معتمد، بل عمن عرف بالتضعيف والتلفيق والتحريف، وما لم يجيء كما أشرت إليه إلا عن الصحابة، فمن بعدهم من ذوي الرجاحة والإصابة، وما لم يفه به أحد من المعتمدين بالظن الغالب لا اليقين، وربما أنشط لشيء من المعنى، وأضبط ما يزول به اللبس بالحسنى، وكان أعظم باعث لي على
Bu derleme; gözün huzur bulacağı, kulağın lezzet alacağı en önemli sebep ise, [insanlar arasındaki] çokça çekişme sebebiyle, yalan ve iftiradan berî olmayan ve bir divanda kaydedilmemiş bilgileri nakletmeleri ve onları Resûlullah'a (s.a.v.) isnad etmeleri; oysa nakledilenler hakkında bilgi sahibi olmamaları; onları kesin bir dille aktarmaları, tekrarlamaya ve yaymaya azmetmeleri; bunun haramlığından gafil olmaları [dolayısıyla], ancak sika ve hadisleri sağlam bir şekilde tespit etmiş bir hâfızdan [rivayeti kabul etmeyi gerektirmiştir.] Öyle ki, Mustafa'nın (s.a.v.) amcazâdesi Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), hadisleri ancak [1] kendisine yakın veya uygun bir kimseden yemin ettikten sonra kabul ederdi. Zira O'na (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) yalan isnad etmek, diğer insanlara ve ümmetlere yalan isnad etmek gibi değildir. Hatta basîret ve firaset sahipleri ittifak etmişlerdir ki, bu büyük günahların en büyüğüdür. Din âlimlerinden ve imamlarından birden fazlası, [bu fiili işleyenin] tövbesinin kabul edilmeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Hatta Şeyh Ebû Muhammed el-Cüveynî ileri giderek onu tekfir etmiş, fitnesinden ve zararından sakındırmıştır. [Bütün] bunlar, hakkında seçim yapmanın uzun süreceği diğer sebeplerle birlikte... Ben bu esere 'el-Makâsıdü'l-Hasene fî Beyâni Kesîrin mine'l-Ehâdîsi'l-Müştehireti ale'l-Elsine' adını verdim. Allah Teâlâ'dan dilerim ki, bizi hak ve itidal yoluna sevk etsin; ahmak ve akılsız kimseleri, henüz büyük âlimlerle tahkik etmedikleri hususlarda dalâlette devam etmekten alıkoysun; bu telifi kerim vechi için hâlis kılsın, onu umumi rızasına vesile eylesin. Şüphesiz O, yakındır, duaları kabul edendir.
[1] Ahmed [b. Hanbel], Sünen sahipleri ve Bezzâr, Ali'den (r.a.) rivayet etmiştir: Ali (r.a.) şöyle demiştir: "Ben Resûlullah (s.a.v.)'den bir hadis işittiğimde Allah bana dilediği kadar fayda verirdi. Başkası ondan bana hadis rivayet ettiğinde ise onu yemin ettirirdim. Yemin edince doğru söylediğine hükmederdim. Yine Ebû Bekir (r.a.) bana rivayet etti – ki Ebû Bekir doğru söylemiştir – o, Resûlullah (s.a.v.)'i şöyle buyururken işitmiş: 'Herhangi bir kimse bir günah işler, sonra abdest alır, iki rekat namaz kılar ve Allah'a istiğfar ederse, Allah onu mutlaka bağışlar.'" Tirmizî bu hadisi hasen, İbn Hibbân sahih olarak değerlendirmiştir. Bu hadisin İbn Kesîr'in, Câmiu'l-Mesânîd adlı eserindeki es-Sıddîk Müsnedi'nde zikrettiği başka tarikleri de vardır.
هذا الجمع، وأهم حاث لعزمي فيما تقر به العين ويلتذ به السمع، كثرة التنازع لنقل ما لا يعلم في ديوان، مما لا يسلم عن كذب وبهتان، ونسبتهم إياه إلى الرسول، مع عدم خبرتهم بالمنقول، جازمين بإيراده، عازمين على إعادته وترداده، غافلين عن تحريمه، إلا بعد ثبوته وتفهيمه، من حافظ متقن في تثبيته، بحيث كان ابن عم المصطفى علي بن أبي طالب، لا يقبل الحديث إلا ممن حلف(١) له من قريب أو مناسب، لأن الكذب عليه صلى الله عليه وآله وسلم ليس كالكذب على غيره من الخلق والأمم، حتى اتفق أهل البصيرة والبصائر، أنه من أكبر الكبائر، وصرح غير واحد من علماء الدين وأئمته، بعدم قبول توبته، بل بالغ الشيخ أبو محمد الجويني فكفره وحذر فتنته وضرره، إلى غيره من الأسباب، التي يطول في شأنها الانتخاب وسميته:المقاصد الحسنة في بيان كثير من الأحاديث المشتهرة على الألسنةواللَّه أسأل أن يسلك بنا طريق الحق والاعتدال وأن لا يترك الأحمق المائق يتمادى بالضلال، فيما لم يحققه مع الفحول الأبطال، وأن يجعل هذا التأليف خالصاً لوجهه الكريم، موجباً لرضاه العميم، إنه قريب مجيب.(١) روى أحمد وأصحاب السنن والبزار عن علي عليه السلام قال: كنت إذا سمعت من رسول اللَّه صلى الله عليه وآله وسلم حديثاً نفعني اللَّه بما شاء منه، وإذا حدثني عنه غيره استحلفته، فإذا حلف لي صدقته، وأن أبا بكر حدثني - وصدق أبو بكر - أنه سمع رسول اللَّه صلى الله عليه وآله وسلم يقول "ما من رجل يذنب ذنباً فيتوضأ ويصلي ركعتين فيستغفر اللَّه عز وجل الا غفر له" حسنه الترمذي وصححه ابن حبان، وله طرق أوردها ابن كثير في مسند الصديق من كتاب جامع المسانيد.
Hemze Harfi
1- Hadis: İlacın en sonundayapılan dağlamadır. Bu sözün manası şudur: Şifa yolları kesildikten sonra hastalık onunla tedavi edilir. Bu sebeple dağlamanın yasaklanması[1] hakkındaki yorumlardan biri de şifa umulan bir yolun bulunmasıdır.
2- Hadis: Yalanın âfeti unutmaktır. Kudâî Müsnedü'ş-Şihâb'ında, Deylemî ise Cafer b. Muhammed'in babasından, onun da dedesinden rivayetiyle; yine Deylemî Şu'be'nin Ebû İshâk es-Sebî'î'den, onun da Hâris el-A'ver'den rivayetiyle -her ikisi de Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)'den merfû olarak- şu lafızla rivayet etmişlerdir:"Hadisin âfeti yalan, ilmin âfeti unutmaktır." Senedi zayıftır ancak manası sahihtir. Dârimî Müsned'inde, Askerî ise el-Emsâl'de Vekî' kanalıyla A'meş'ten merfû olarak mu'dal veya mürsel yolla rivayet etmişlerdir:"İlmin âfeti unutmaktır ve onu zayi etmek, ehil olmayana anlatmaktır." Beyhakî ise el-Medhal'de Ebû'l-Umeyş[2] el-Mes'ûdî kanalıyla Kāsım b. Abdirrahmân b. Abdillâh b. Mes'ûd'dan dedesine -ikisi arasında inkıta vardır- mevkuf olarak rivayet etmiştir:"Hadisin âfeti unutmaktır." Yine Beyhakî Şu'ab'da ve diğer eserlerinde, ayrıca Hula'î Fevaid'inde Rü'be b. el-Accâc'dan rivayet etmiştir. Rü'be dedi ki:"Nesâbe Bekrî bana dedi ki: İlmin bir âfeti, bir nükûdu (sıkıntı veren yönü) ve bir hecneti (çirkinliği/kusuru) vardır. Âfeti unutmaktır, nükûdu yalandır, hecneti ise ehil olmayana yaymaktır."
3- Hadis: Âl-i Muhammed, her muttakidir. Temmâm, Fevaid'inde Şeybân b. Fervuh'un Nâfi' b. Hürmüz'den rivayetiyle; Deylemî ise Nadr b. Muhammed eş-Şeybânî'nin Yahyâ b. Saîd'den rivayetiyle -her ikisi de Enes (r.a.)'den- rivayet etmişlerdir. Enes dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)'e"Âl-i Muhammed kimdir?" diye soruldu. O da"Muhammed ümmetinden her muttaki" buyurdu. Deylemî'nin lafzı ise şöyledir:"Âl-i Muhammed her muttakidir." Sonra {إِنْ أَوْلِيَاؤُهُ إِلَّا الْمُتَّقُونَ} âyetini okudu. Delâil'de ise İbnü'ş-Şihhîr[3] hadisinden ve Şerîk'in Ebû İshâk'tan rivayetiyle...
Dipnotlar:
[1] Bu yasak ile kastedilen, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin sağlam bir senetle İmrân b. Husayn'dan rivayet ettikleri şu hadistir:"Resûlullah (s.a.v.) dağlamayı yasakladı. Biz de dağlandık ama iflah olmadık, başarılı olamadık." Âlimlerin dediği gibi bu yasak, kerâhet veya evlâya muhalif olmaya hamledilmiştir; zira dağlamanın câiz olduğuna dair sahih hadisler mevcuttur.
[2]"Umeyş" kelimesi ayn harfi ötreli, mim harfi üstünlüdür. İsmi Utbe b. Abdillâh b. Utbe b. Mes'ûd el-Hüzelî'dir. Sika bir râvî olup Kütüb-i Sitte ricâlindendir.
[3] İbnü'ş-Şihhîr: Şîn harfi kesreli, hâ harfi şeddeli ve kesrelidir. İsmi Abdullah'tır, sahâbîdir, Mekke fethinde Müslüman olmuştur, Basralılar arasında sayılır.
حرف الهمزة ١ - حديث: آخر الدواء الكي، كلام معناه أنه بعد انقطاع طرق الشفاء يعالج به، ولذا كان أحد ما حمل عليه النهي(١) عن الكي وجود طريق مرجو الشفاء. ٢ - حديث: آفة الكذب النسيان، القضاعي في مسند الشهاب، والديلمي من حديث جعفر بن محمد عن أبيه عن جده، ومن حديث شعبة عن أبي إسحاق السبيعي عن الحارث الأعور كلاهما عن علي بن أبي طالب رضي الله عنه مرفوعاً في حديث بلفظ: آفة الحديث الكذب وآفة العلم النسيان، وسنده ضعيف إلا أنه صحيح المعنى، وللدارمي في مسنده والعسكري في الأمثال من حديث وكيع عن الأعمش رفعه معضلاً أو مرسلاً: آفة العلم النسيان وإضاعته أن تحدث به غير أهله، وللبيهقي في المدخل من حديث أبي العميس(٢) المسعودي عن القاسم هو ابن عبد الرحمن بن عبد اللَّه بن مسعود عن جده - وبينهما انقطاع - موقوفاً: آفة الحديث النسيان، وله في الشعب وغيرها وكذا للخلعي في فوائده عن رؤبة بن العجاج، قال قال لي النسابة البكري: للعلم آفة ونكد وهجنة فآفته نسيانه، ونكده الكذب، وهجنته نشره عند غير أهله. ٣ - حديث: آل محمد كل تقي، تمام في فوائده من حديث شيبان بن فروخ حدثنا نافع بن هرمز. والديلمي من حديث النضر بن محمد الشيباني عن يحيى بن سعيد كلاهما عن أنس رضي الله عنه، قال: سئل رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم من آل محمد؟ فقال كل تقي من أمة محمد، ولفظ الديلمي فقال: آل محمد كل تقي، ثم قرأ {إن أولياؤه إلا المتقون} وفي الدلائل من حديث ابن الشخير(٣) ومن حديث شريك عن أبي إسحاق(١) يقصد بالنهي ما رواه أحمد وأبو داود والترمذي بسند قوي عن عمران بن حصين قال: نهى رسول اللَّه صلى الله عليه وآله وسلم عن الكي، فاكتوينا فما أفلحنا ولا أنجحنا، وهذا النهي محمول على الكراهة أو خلاف الأولى كما قال العلماء، لصحة الأحاديث بجواز الكي.(٢) بضم العين وفتح الميم. اسمه عتبة بن عبد اللَّه بن عتبة بن مسعود الهذلي ثقة من رجال الستة.(٣) بكسر الشين والخاء المشددتين اسمه عبد اللَّه له صحبة، من مسلمة الفتح عداده في البصريين.
Sübey'î(1), Hâris el-A'ver'den, o da Ali (r.a.)'den rivayet etmiştir: "Ey Allah'ın Resûlü! Muhammed'in âli kimlerdir?" diye sordum. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her muttaki." Bu rivayetin senedleri zayıftır; ancak şâhidleri çoktur. Bu şâhidlerden biri, Sahîhayn'da yer alan şu hadistir: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Falan oğullarının âli, benim için velî değillerdir. Benim velîm ancak Allah ve sâlih müminlerdir." Nitekim bunu İrtikâu'l-Guraf adlı eserimde beyan ettim. Hâlimî ise tercüme hadisini, akrabalarından olan her muttakiye hamletmiştir. Beyhakî'nin, âl lafzının umum müminler için değil, sadece akrabalık için olduğuna delil getirdiği delillerden biri de budur(2). 4 - Hadis: "Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler; söz verdiği zaman sözünde durmaz; kendisine bir şey emânet edildiği zaman hâinlik eder." Bu hadis, Mâlik b. Ebî Âmir –ki Mâlik b. Enes'in dedesidir– tarîkiyle Ebû Hureyre (r.a.)'den merfû olarak rivayet edilmiş olup, müttefekun aleyhtir. 5 - Hadis: "Allah'ın kitabından bir âyet, Muhammed ve âlinden daha hayırlıdır." Bu hadise rastlamadım; aynı şekilde benden önce şeyhim(3) için de söylendiği gibi. Ancak onu, bazı talebelerimizden birinin el yazısıyla Tesdîdü'l-Kavs'in haşiyesinde, ne isnad ne de sahabî belirtilmeksizin gördüm. Bu sebeple ona güvenmem. İçinde şu ziyade vardır: "Çünkü Kur'an, Allah'ın mahlûk olmayan kelâmıdır." Evet, Tirmizî'nin el-Câmi'indeki Fedâilü'l-Kur'ân bölümünde Humeydî hadisi olarak şöyle rivayet edilmiştir: Humeydî dedi ki: Süfyân b. Uyeyne bize, İbn Mes'ûd'un hadisini tefsir ederken şöyle dedi: "Allah Teâlâ, gökten ve yerden Âyetü'l-Kürsî'den daha büyük bir şey yaratmamıştır. Âyetü'l-Kürsî, Allah'ın kelâmıdır; Allah'ın kelâmı ise Allah'ın gökler ve yerden yarattığı en büyük şeydir." Bir nüshada ise: "Göklerde ve yerde bulunanlardan daha büyüktür" şeklindedir. Derim ki: Sanki bu, Taberânî'nin İbn Mes'ûd'dan mevkuf olarak rivayet ettiği şu hadise işarettir: "Allah'ın kitabındaki her bir âyet, göklerde ve yerde olan her şeyden daha hayırlıdır." Ayrıca İbn Mes'ûd (r.a.)'dan şu esere vâkıf oldum: O, bir adama bir âyet okutur, sonra şöyle derdi: "Bu âyet, güneşin üzerine doğduğu ve yeryüzünde bulunan her şeyden daha hayırlıdır." Hatta bunu Kur'an'ın tamamı için söylerdi. Bir rivayette ise: "Âyeti öğrettiği zaman şöyle derdi: "Al onu."(1) sin harfi fethalı olarak. (2) Aslı itibarıyla yalancıdır. Muhtemelen sözün geri kalanı şu şekildedir: "Resûlullah (s.a.v.) kurban bayramında iki koç getirir; birini Allah'a tevhid ve O'na tebliğ ile şehadet eden ümmeti adına, diğerini de Muhammed ve Âl-i Muhammed adına kurban ederdi." Hâlimî bu hadisi de bu manaya delil getirmiştir. (3) Yani şeyhi Hâfız İbn Hacer de bu hadise rastlamamıştır.
السبيعي(١) عن الحارث الأعور عن علي رضي الله عنه قال: قلت يا رسول اللَّه من آل محمد؟ قال: كل تقي، وأسانيدها ضعيفة، ولكن شواهده كثيرة. منها في الصحيحين قوله صلى الله عليه وسلم: إن آل أبي فلان ليسوا لي بأولياء إنما وليي اللَّه وصالح المؤمنين، كما بينتها في ارتقاء الغرف، وقد حمل الحليمي حديث الترجمة على كل تقي من قرابته، ومن الأدلة التي استدل بها البيهقي على أن اسم الآل للقرابة خاصة لا لعامة المؤمنين(٢). ٤ - حديث: آية المنافق ثلاث إذا حدث كذب، وإذا وعد أخلف، وإذا اؤتمن خان، متفق عليه من حديث مالك بن أبي عامر جد مالك بن أنس عن أبي هريرة رضي الله عنه مرفوعاً بهذا. ٥ - حديث: آية من كتاب اللَّه خير من محمد وآله، لم أقف عليه، وكذا فيما قيل شيخي(٣) من قبلي، ولكن قد رأيته بخط بعض طلبته من أصحابنا في هامش تسديد القوس مجرداً عن العزو والصحابي، وذلك لا أعتمده من مثله، وزاد فيه: لأن القرآن كلام اللَّه غير مخلوق. نعم في فضائل القرآن من جامع الترمذي من حديث الحميدي قال: قال لنا سفيان بن عيينة في تفسير حديث ابن مسعود: ما خلق اللَّه سبحانه من سماء ولا أرض أعظم من آية الكرسي: آية الكرسي كلام اللَّه وكلام اللَّه أعظم خلق اللَّه من السماء والأرض، وفي نسخة: أعظم مما في السماوات والأرض، قلت: وكأنه أشار إلى ما أورده الطبراني من حديث ابن مسعود موقوفاً: كل آية في كتاب اللَّه خير مما في السماء والأرض، ووقفت على أثر عن ابن مسعود رضي الله عنه من قوله أنه كان يقرئ الرجل الآية ثم يقول: لهي خير مما طلعت عليه الشمس وما على الأرض من شيء، حتى يقول ذلك في القرآن كله، وفي لفظ أنه كان إذا علم الآية قال: خذها(١) بفتح السين.(٢) كذاباً لأصل، ولعل بقية الكلام: أنه صلى الله عليه وسلم كان إذا ضحى أتى بكبشين أحدهما عن أمته من شهد للَّه بالتوحيد وله بالبلاغ وذبح الآخر عن محمد وآل محمد، فقد استدل الحليمي بهذا الحديث لهذا المعنى أيضاً.(٣) أي لم يقف عليه شيخه الحافظ ابن حجر أيضاً.
Bunlar dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır. Bu iki rivayetin ikisini de İbn ed-Darîs, 'Fezâilü'l-Kur'ân'ında; ilkini ise Taberânî, 'el-Mu'cemü'l-Kebîr'inde ve Ebû Ubeyd, 'Fezâilü'l-Kur'ân'ında şu lafızla tahriç etmiştir: 'Kur'an okuturdu, bir âyete gelince adama: "Bunu al, vallahi bu, yeryüzündeki her şeyden daha hayırlıdır" derdi.' Bazıları ise bu hadisi merfu zannederek 'Allah'ın Kitabı'ndan bir âyet, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır' lafzıyla rivayet etmiştir. Yine Ebû Ubeyd, Ferve b. Nevfel el-Eşcaî'den, o da Habbâb b. el-Eret'ten onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Şunu bil ki sen, Allah'a O'nun kelâmından daha sevimli olan hiçbir şeyle yaklaşamazsın.' Birincisi (ilk rivayet) ise, Muhammed b. Ali'nin mürsel olarak rivayet ettiği 'el-Muhlis'in ikinci hadisinde yer alır; hatta bu rivayet, 'Müsnedü'l-Firdevs'te Ali'den merfu olarak şöyle gelmiştir: 'Kur'an, Allah'ın dışındaki her şeyden üstündür.' Müellif der ki: 'Bu konuda Enes'ten de (bir rivayet vardır) ve sanki Enes'in (r.a.) rivayet ettiği hadise işaret etmektedir; o hadisin başında şöyle denmektedir: "Allah'ın Kitabı'ndan bir âyet okumak, Arş'ın altındakilerin hepsinden daha üstündür."' Ebü'ş-Şeyh ve Deylemî, ikisi birlikte 'Müsned'lerinde Suheyb'den (r.a.) merfu olarak şöyle rivayet etmişlerdir: 'Allah'ın Kitabı'ndan bir âyet okumak, Arş'ın dışındaki her şeyden daha üstündür.' Aynı anlamda Abdülmelik b. Habîb'in, Saîd b. Süleym yoluyla merfu olarak mürsel rivayet ettiği -ki Gazzâlî'nin 'İhyâ'sında da yer alan- şu hadis vardır: 'Kur'an'dan daha büyük makam sahibi hiçbir şefaatçi yoktur; ne bir peygamber, ne bir melek, ne de başkası.' 6 - Hadis: 'İnsanların en cimrisi' (hadisi), 'En cimri' hadisi hakkındadır. 7 - Hadis: Kendinden başla. Müslim, Sahîh'inde Zekât bölümünde Leys'ten, o Ebü'z-Zübeyr'den, o Câbir'den (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: 'Uzre kabilesinden bir adam, ölümünden sonra geçerli olmak üzere(1) bir kölesini âzâd etti. Bu durum Peygamber'e (s.a.v.) ulaştı. Peygamber (s.a.v.) adama: "Bundan başka malın var mı?" diye sordu. Adam: "Hayır" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): "Onu benden kim satın alır?" buyurdu. Naîm b. Abdullah el-Adevî onu sekiz yüz dirheme satın aldı. Resûlullah (s.a.v.) bu parayı getirip adama verdi. Sonra şöyle buyurdu: "Kendinden başla, kendine sadaka ver. Eğer bir şey artarsa ailene ver. Ailenden artarsa akrabana ver. Akrabandan artarsa şöyle şöyle yap" diyerek eliyle sağına, soluna ve önüne işaret etti.' Aynı şekilde Nesâî ve diğerleri de tahriç etmiştir. Bu konuda Câbir b. Semüre'den de Taberânî, 'el-Mu'cemü'l-Kebîr'inde Hâtim b. İsmâil ve İbn Ebî Zi'b'in her ikisinin de Mühâcir b. Mismâr'dan, onun Âmir b. Sa'd'dan, onun da Câbir b. Semüre'den (r.a.) merfu olarak rivayet ettiği şu hadis vardır: 'Allah bir kula bir nimet verdiğinde, o kişi kendinden ve aile halkından başlasın.' İbn Ebî Zi'b'in lafzı ise şöyledir: 'Verdiği zaman' (yani ölümünden sonra).
فلهي خير من الدنيا وما فيها. أخرجهما ابن الضريس في فضائل القرآن، وأولهما عند الطبراني في معجمه الكبير، وأبي عبيد في فضائل القرآن، بلفظ: كان يقرئ القرآن فيمر بالآية فيقول للرجل: خذها فواللَّه لهي خير مما على الأرض من شيء، وأورده بعضهم موهماً رفعه بلفظ: آية من كتاب اللَّه خير من الدنيا وما فيها. ولأبي عبيد أيضاً من حديث فروة بن نوفل الأشجعي عن خَبَّاب ابن الأرتِّ أنه قال: واعلم أنك لست تتقرب إليه بشيء هو أحب إليه من كلامه، وفي الأول من ثاني حديث المخلص من مرسل محمد بن علي، بل هو في مسند الفردوس عن علي رفعه: القرآن أفضل من كل شيء دون اللَّه، قال: وفي الباب عن أنس وكأنه يشير إلى ما أخرجه من حديثه رضي الله عنه في حديث أوله: لقراءة آية من كتاب اللَّه أفضل مما تحت العرش. ولأبي الشيخ والديلمي في مسنده معاً من حديث صهيب رضي الله عنه مرفوعاً: لقراءة آية من كتاب اللَّه أفضل من كل شيء دون العرش، وفي المعنى ما رواه عبد الملك بن حبيب من رواية سعيد بن سليم رفعه مرسلاً - مما هو عند الغزالي في الإحياء -: ما من شفيع أعظم عند اللَّه منزلة من القرآن، لا نبي ولا ملك ولا غيره. ٦ - حديث: أبخل الناس، في: إن أبخل. ٧ - حديث: ابدأ بنفسك، مسلم في الزكاة من صحيحه من حديث الليث عن أبي الزبير عن جابر رضي الله عنه، قال: أعتق رجل من بني عذرة عبداً له عن دبر(١) فبلغ ذلك النبي صلى الله عليه وسلم فقال: ألك مال غيره؟ فقال: لا، فقال: من يشتريه مني؟ فاشتراه نعيم بن عبد اللَّه العدوي بثمانمائة درهم، فجاء بها رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم فدفعها إليه، ثم قال: ابدأ بنفسك فتصدق عليها فإن فضل شيء فلأهلك، فإن فضل عن أهلك شيء فلذي قرابتك، فإن فضل عن ذي قرابتك شيء فهكذا وهكذا، يقول: فبين يديك وعن يمينك وعن شمالك، وكذا أخرجه النسائي وآخرون، وفي الباب عن جابر بن سمرة عند الطبراني في الكبير من حديث حاتم بن إسماعيل وابن أبي ذئب كلاهما عن المهاجر بن مسمار عن عامر بن سعد عنه رضي الله عنه رفعه إذا أنعم اللَّه على عبد بنعمة فليبدأ بنفسه وأهل بيته، ولفظ ابن أبي ذئب: إذا أعطى(١) أي بعد موته.
Allah birinize bir hayır verdiğinde, (bunu) önce kendisinden ve ailesinden başlasın. Ve yine böyledir – fakat 've ehl-i beyti' lafzıyla – Müslim'in Sahîh'inin 'İmâre' bölümünün başında, yalnızca Hâtim b. İsmâil tarikiyle; Ebû Dâvud'un Sünen'inin 'Hurûf' bölümünde ise Hamza ez-Zeyyât – Ebû İshâk es-Sebî‘î – Sa‘îd b. Cübeyr – İbn Abbâs – Übey b. Ka‘b (r.a.) isnadıyla şöyle rivayet edilir: Peygamber (s.a.v.) dua edeceği zaman kendisinden başlardı ve 'Allah'ın rahmeti bizim ve Mûsâ'nın üzerine olsun...' buyururdu. Hatta Sahîh-i Müslim'de, Rukayye b. Maskele – Ebû İshâk tarikiyle, Mûsâ ile Hızır kıssasında şöyle geçer: Peygamber (s.a.v.) nebîlerden birini andığında (duaya) kendisinden başlardı: 'Allah'ın rahmeti bize ve şu kardeşimize (filan) olsun.' Sa‘îd b. Mansûr'un Sünen'inde, Urve b. ez-Zübeyr'den gelen bir rivayete göre, Ömer b. el-Hattâb teşehhüd okuduğu zaman şöyle derdi: 'Allah'ın adıyla, O, isimlerin en hayırlısıdır.' Sonra teşehhüdü zikrederdi ki onda şu vardı: 'Selâm bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun.' (Ve şöyle derdi:) 'Sizden biriniz namaz kılar, selâm verir ama kendi nefsine selâm vermez. Öyleyse kendinizden başlayın, zira bu (selâm) hem melekleri hem de sâlih kulları sizin için bir araya toplamıştır.' 8 – Hadis: Ebdâl. Bu hadisin Enes (r.a.)'den merfû olarak muhtelif lafızlarla gelen tarîkleri vardır; hepsi de zayıftır. Bunlardan biri, Hallâl'ın Kerâmâtu'l-Evliyâ'sında şu lafızla gelir: 'Ebdâl kırk erkek ve kırk kadındır. Bir erkek öldüğünde Allah onun yerine bir erkek, bir kadın öldüğünde de Allah onun yerine bir kadın geçirir.' Yine Taberânî'nin el-Evsat'ında şu lafızla gelir: 'Yeryüzü, Halîlü'r-Rahmân (İbrâhîm aleyhisselâm) gibi kırk adamdan hâli kalmaz; onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde yardım görülür; onlardan biri öldüğünde Allah onun yerine bir başkasını getirir.' İbn Adî'nin el-Kâmil'inde ise şöyle geçer: 'Büdela kırk kişidir; yirmi ikisi Şam'da, on sekizi Irak'tadır. İçlerinden biri öldüğünde Allah onun yerine bir başkasını getirir. Emir (kıyâmet) geldiğinde hepsi birden vefat eder, işte o zaman kıyâmet kopar.' Aynı şekilde, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde, Hallâl'da ve diğerlerinde Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)'dan merfû olarak şöyle rivayet edilir: 'Bu ümmet içinde Halîlü'r-Rahmân İbrâhîm gibi otuz kişi her zaman bulunur; onlardan biri öldüğünde Allah Azze ve Celle onun yerine bir başkasını geçirir.' Taberânî'nin el-Mu‘cemu'l-Kebîr'indeki bir lafızda ise şöyledir: 'Onlar sayesinde yeryüzü ayakta durur, onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde yardım görülür.' Ebû Nuaym'ın Hilye'sinde İbn Ömer'den merfû olarak: 'Her asırda ümmetimin hayırlıları beş yüz, ebdâl ise kırk kişidir. Ne beş yüz eksilir ne de kırk; biri öldüğünde Allah onun yerine bir başkasını koyar.' Sahâbe: 'Ey Allah'ın Resûlü, onların amellerinden bize haber ver!' dediler. Buyurdu: 'Kendilerine zulmedenleri affederler, kendilerine kötülük yapanlara iyilikle karşılık verirler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızıkla birbirleriyle yardımlaşırlar (paylaşırlar).' Hallâl'ın bir lafzında ise şöyledir: 'Kırk adam daima (var olup) muhafaza ederler...'
اللَّه أحدكم خيراً فليبدأ بنفسه وأهله. وهو كذلك - لكن بلفظ -: وأهل بيته، عند مسلم في أول الإمارة من صحيحه من حديث حاتم بن إسماعيل فقط، وفي الحروف من السنن لأبي داود من حديث حمزة الزيات عن أبي إسحاق السبيعي عن سعيد بن جبير عن ابن عباس عن أبي بن كعب رضي الله عنه: كان النبي صلى الله عليه وسلم إذا دعا بدأ بنفسه، وقال: رحمة اللَّه علينا وعلى موسى الحديث، بل هو في صحيح مسلم من حديث رَقَية بن مَصْقَلة عن أبي إسحاق في قصة موسى مع الخضر: وكان يعني النبي صلى الله عليه وسلم إذا ذكر أحداً من الأنبياء بدأ بنفسه: رحمة اللَّه علينا وعلى أخي كذا، وفي السنن لسعيد بن منصور من حديث عروة بن الزبير أن عمر بن الخطاب كان إذا تشهد قال: بسم اللَّه خير الأسماء، وذكر التشهد وفيه: السلام علينا وعلى عباد اللَّه الصالحين، إن أحدكم يصلي فيسلم ولا يسلم على نفسه، فابدؤوا بأنفسكم فإن ذلك قد جمع لكم الملائكة والصالحين. ٨ - حديث: الأبدال، له طرق عن أنس رضي الله عنه مرفوعاً بألفاظ مختلفة كلها ضعيفة. منها للخلال في كرامات الأولياء بلفظ: الأبدال أربعون رجلاً وأربعون امرأة كلما مات رجل أبدل اللَّه رجلاً مكانه، وإذا ماتت امرأة أبدل اللَّه مكانها امرأة، ومنها للطبراني في الأوسط بلفظ: لن تخلو الأرض من أربعين رجلاً مثل خليل الرحمن عليه السلام، فبهم يسقون، وبهم ينصرون، ما مات منهم أحد إلا أبدل اللَّه مكانه آخر، ومنها لابن عدي في كامله بلفظ: البدلاء أربعون، اثنان وعشرون بالشام، وثمانية عشر بالعراق، كلما مات منهم واحد أبدل اللَّه مكانه آخر، فإذا جاء الأمر قبضوا كلهم، فعند ذلك تقوم الساعة، وكذا يروى كما عند أحمد في المسند والخلال وغيرهما عن عبادة بن الصامت رضي اللَّه مرفوعاً: لا يزال في هذه الأمة ثلاثون مثل إبراهيم خليل الرحمن كلما مات واحد منهم أبدل اللَّه عز وجل مكانه رجلاً، وفي لفظ للطبراني في الكبير: بهم تقوم الأرض، وبهم يمطرون، وبهم ينصرون، ولأبي نعيم في الحلية عن ابن عمر رفعه: خيار أمتي في كل قرن خمسمائة والأبدال أربعون، فلا الخمسمائة ينقصون ولا الأربعون كلما مات رجل أبدل اللَّه مكانه آخر، قالوا: يا رسول اللَّه دلنا على أعمالهم؟ قال: يعفون عمن ظلمهم، ويحسنون إلى من أساء إليهم، ويتواصلون فيما أتاهم اللَّه عز وجل، وفي لفظ للخلال: لا يزال أربعون رجلاً يحفظ
Allah yeryüzünü onlarla ayakta tutar; her ne zaman bir adam ölse, Allah onun yerine bir başkasını koyar ve onlar bütün yeryüzünde bulunurlar. Hilye’de de İbn Mes‘ûd (r.a.)’dan merfû olarak rivayet edilir: “Ümmetimden kırk kişi olmaya devam eder ki onların kalpleri İbrâhim’in kalbi üzeredir; Allah onlarla yeryüzü halkından [belaları] defeder. Bunlara abdâl denir. Muhakkak ki onlar buna ne namazla, ne oruçla, ne de sadakayla erişmediler.” Dediler ki: “Ey Allah’ın Resûlü, ne ile eriştiler?” Buyurdu: “Cömertlik ve müslümanlara nasihat ile.” Son cümle ise Taberânî’nin el-Ecvâd’ında ve diğerlerinde, meselâ Ebû Bekr İbn Lâl’in Mekârimü’l-Ahlâk’ında Enes (r.a.)’dan merfû olarak şu lafızla rivayet edilir: “Şüphesiz ümmetimin abdâlı cennete ne namazla ne oruçla girdi, ancak ona nefislerin cömertliği, sadırların selâmeti ve müslümanlara nasihat ile girdiler.” Harâitî’nin el-Mekârim’inde ise Ebû Saîd hadisinden buna benzer bir rivayet vardır. Bunların bir kısmı diğerinden daha zayıftır. Bunların sonuncusu Fudayl b. İyâz (rahimehullah)’tan kendi sözü olarak şu lafızla gelmiştir: “Bizim yanımızda [gerçek anlamda] erişen kimse, çok oruç ve çok namazla erişmedi; ancak bizim yanımızda nefislerin cömertliği, sadırların selâmeti ve ümmete nasihat ile erişti.” Daha önce geçenlerden daha güzel olanı ise Ahmed’in Şureyh –yani İbn Ubeyd– hadisinden rivayetidir. Şöyle ki: Alî (r.a.) Irak’ta iken yanında Şam halkı anıldı. Orada bulunanlar: “Ey Mü’minlerin Emîri, onlara lânet et!” dediler. Alî (r.a.): “Hayır, zira ben Resûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim: Abdâl Şam’da bulunur; onlar kırk kişidir. Her ne zaman bir adam ölse, Allah onun yerine bir adamı bedel kılar. Allah onlar sebebiyle yağmur yağdırır, onlarla düşmanlara karşı zafer verir ve onlar sebebiyle Şam halkından azabı uzaklaştırır.” Bu hadisin râvileri Sahîh râvilerindendir; ancak Şureyh müstesnadır, o da sikadır. Şureyh, Alî’den daha önce yaşamış bir kimseden işitmiştir. Bununla birlikte Diyâüddin el-Makdisî şöyle demiştir: Safvân b. Abdillâh’ın Alî (r.a.)’den ref‘siz olarak rivayeti: “Şam halkına toplu halde sövmeyin, zira onların arasında abdâl vardır” –bunu üç kere söylemiştir– daha evlâdır. Bunu Abdurrezzâk, onun yoluyla da Beyhakî ed-Delâil’de tahric etmiş, başkaları da rivayet etmiştir. Hatta Hâkim el-Müstedrek’inde Alî’nin bu sözünü sahihleyerek tahric etmiştir. Bazı kimseler Nebî (s.a.v.)’i rüyada görmüş ve ona: “Ümmetinin abdâlı nerede?” diye sormuş; o da eliyle Şam tarafına işaret etmiş. Rüyayı gören: “Ey Allah’ın Resûlü, Irak’ta onlardan kimse yok mu?” demiş; buyurmuş ki: “Evet” ve bir cemaat ismi zikretmiştir. Bu hadisi kuvvetlendiren ve onun imamlar arasında yaygınlığına delâlet eden hususlardan biri, imamımız eş-Şâfi‘î (rahimehullah)’in onlardan biri hakkında: “Biz onu abdâldan sayardık” demesidir. Bir başkası hakkında da Buhârî’nin: “Onlar onun abdâldan olduğunda şüphe etmezlerdi” sözüdür. Yine bu ikisinden başka nakkaş, hâfız ve imamlardan birçoğu da bazı kimseleri abdâldan olarak nitelemişlerdir. Merfû bir hadiste rivayet edilir: “Üç şey kendisinde bulunan kimse abdâldandır: Kaza ve kadere rıza, haramlardan sabır ve gazab.”
اللَّه بهم الأرض كلما مات رجل أبدل اللَّه مكانه آخر وهم في الأرض كلها، وفي الحلية أيضاً عن ابن مسعود رضي الله عنه رفعه: لا يزال أربعون رجلاً من أمتي قلوبهم على قلب إبراهيم يدفع اللَّه بهم عن أهل الأرض يقال لهم الأبدال، إنهم لم يدركوها بصلاة ولا بصوم ولا بصدقة، قالوا: فبم أدركوها يا رسول اللَّه؟ قال: بالسخاء والنصيحة للمسلمين، والجملة الأخيرة تروى كما للطبراني في الأجواد وغيره كأبي بكر ابن لال في مكارم الأخلاق، عن أنس رضي الله عنه رفعه بلفظ: إن بدلاء أمتي لم يدخلوا الجنة بصلاة ولا صيام، ولكن دخلوها بسخاء الأنفس وسلامة الصدور والنصح للمسلمين، وللخرائطي في المكارم من حديث أبي سعيد نحوه، وبعضها أشد في الضعف من بعض، وآخرها جاء عن فضيل بن عياض رحمه الله من قوله بلفظ: لم يدرك عندنا من أدرك بكثرة صيام ولا صلاة، وانما أدرك عندنا بسخاء الأنفس وسلامة الصدور والنصح للأمة، وأحسن مما تقدم ما لأحمد من حديث شريح يعني ابن عبيد قال: ذكر أهل الشام عند علي رضي الله عنه وهو بالعراق فقالوا: العنهم يا أمير المؤمنين، قال: لا، إني سمعت رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم يقول: البدلاء يكونون في الشام وهم أربعون رجلاً كلما مات رجل أبدل اللَّه مكانه رجلاً يسقي بهم الغيث وينتصر بهم على الأعداء، ويصرف عن أهل الشام بهم العذاب، ورجاله من رواة الصحيح، إلا شريحاً وهو ثقة، وقد سمع ممن هو أقدم من علي، ومع ذلك فقال الضياء المقدسي: إن رواية صفوان بن عبد اللَّه عن علي رضي الله عنه من غير رفع: لا تسبوا أهل الشام جماً غفيراً، فإن فيها الأبدال، قالها ثلاثاً. أولى، أخرجها عبد الرزاق ومن طريقه البيهقي في الدلائل ورواها غيرهما، بل أخرجها الحاكم في مستدركه مما صححه من قول علي نحوه، ورأى بعضهم النبي صلى الله عليه وسلم في المنام فقال له: أين بدلاء أمتك؟ فأومأ بيده نحو الشام، وقال: فقلت يا رسول اللَّه؟ أما بالعراق أحد منهم؟ قال: بلى وسمى جماعة، ومما يتقوى به هذا الحديث ويدل لانتشاره بين الأئمة قول إمامنا الشافعي رحمه الله في بعضهم: كنا نعده من الأبدال.وقول البخاري في غيره: كانوا لا يشكون أنه من الأبدال، وكذا وصف غيرهما من النقاد والحفاظ والأئمة غير واحد بأنهم من الأبدال، ويروى في حديث مرفوع: ثلاث من كن فيه فهو من الأبدال، الرضا بالقضاء، والصبر عن المحارم، والغضب
Allah içindir. Yine onlardan (bazılarından) şöyle rivâyet edilmiştir: Onların yemeleri ancak ihtiyaç miktarı, konuşmaları ise zaruret ölçüsündedir. Ma‘rûf el-Kerhî’den (k.s.) rivâyet edildiğine göre: 'Her gün “Allâhümme’rham ümme Muhammed” diyen kimseyi Allah, abdâl zümresinden yazar.' Hilye’de şu lafızla geçmektedir: 'Her gün on defa “Allâhümme aslıh ümme Muhammed, Allâhümme ferric ‘an ümme Muhammed, Allâhümme’rham ümme Muhammed” diyen kimse abdâldan yazılır.' Yine başkasından rivâyet edildiğine göre: 'Abdâlın alâmeti, onlardan çocuk sahibi olmayanların bulunmasıdır.' Hatta mu‘dal bir merfû‘ rivâyette şöyle denir: 'Ümmetimin abdâlının alâmeti, onların hiçbir zaman hiçbir şeye lânet etmemeleridir.' Yezîd b. Hârûn da: 'Abdâl, ehl-i ilimdir.' demiştir. İmam Ahmed (b. Hanbel): 'Onlar hadis ehli değilse kim olabilir ki?' demiştir. Menâkıbü’ş-Şâfi‘î ve Risâletü’l-Kuşeyrî’de rivâyet ettiğimiz üzere Bilâl el-Havvâs şöyle anlatır: 'Tîh-i Benî İsrâîl’de idim. Birden bir adam yanımda yürümeye başladı. Buna şaşırdım ve Hızır (a.s.) olduğuna dair ilhâm aldım. Kendisine: “Hakk hakkına bu ne haldir, sen kimsin?” dedim. “Ben kardeşin Hızır’ım.” dedi. “Sana bir şey sormak istiyorum.” dedim. “Sor.” dedi. “Şâfiî hakkında ne dersin?” dedim. “O abdâldandır.” cevabını verdi. “Ahmed hakkında ne dersin?” dedim. “Sıddîk bir zât.” dedi. “Bişr b. el-Hâris hakkında ne dersin?” dedim. “Kendisinden sonra benzeri yaratılmamış bir zât.” dedi. “Seni hangi vesîle ile görebildim?” dedim. “Ananın bereketi sayesinde.” cevabını verdi. Hatîb el-Bağdâdî’nin Târîh-i Bağdâd’ında Kettânî’den rivâyetle naklettiğimize göre o şöyle demiştir: 'Nukabâ üç yüz kişidir, nücebâ yetmiş, budalâ (abdâl) kırk, ahyâr yedi, umud dört, ğavs bir kişidir. Nukabânın meskeni Mağrib’dir. Nücebânın meskeni Mısır’dır. Abdâlın meskeni Şam’dır. Ahyâr yeryüzünde seyahat ederler. Umud da dünyanın dört köşesindedir. Ğavs’ın meskeni ise Mekke’dir. Avâmın bir ihtiyacı zuhur edince önce nukabâ, sonra nücebâ, sonra abdâl, sonra ahyâr, sonra da umud bu hususta niyaz eder. Kabul edilmezse ğavs niyaz eder; onun duası kabul olunmadan talebi son bulmaz.' İhyâ’da da: 'Denir ki her gün güneş batmazdan evvel bu beyti abdâldan bir kişi tavaf eder; gece fecir doğmazdan önce de evtâddan biri tavaf eder. Bu durum kesildiği zaman yeryüzünün kaldırılmasına sebep olur.' denilmiş ve bir eser zikredilmiştir. Bunların dışında mevkuf ve gayr-i mevkuf birçok eser olduğu gibi merfû‘ eserler de vardır ki ben onları “Nazmü’l-Leâl fî’l-Kelâm ‘ale’l-Abdâl” adını verdiğim bir cüzde açık, net ve illetli olarak bir araya getirdim(1). Hâfız Süyûtî’nin “el-Haberü’d-Dâl ‘alâ Vücûdi’n-Nücebâ ve’l-Evtâd ve’l-Abdâl” adlı bir eseri olup bu eserde abdâl hadisinin mütevâtir olduğunu ispat etmiştir. Müellifin görüşü hilâfına, her ne kadar tevâtürü kabul edilmese de hadis kat‘î olarak sahihtir. Bu hadisin tariklerinden biri olan Ümmü Seleme (r.anhâ) hadisi, Ebû Dâvûd tarafından Melâhim kitabının Mehdî bölümünde Sahîhayn şartı üzere bir senetle rivâyet edilmiştir.
للَّه، وعن بعضهم قال: أكلهم فاقة وكلامهم ضرورة، وعن معروف الكرخي قال: من قال اللَّهم ارحم أمة محمد في كل يوم كتبه اللَّه من الأبدال، وهو في الحلية بلفظ من قال في كل يوم عشر مرات: اللَّهم أصلح أمة محمد، اللَّهم فرج عن أمة محمد، اللَّهم ارحم أمة محمد، كتب من الأبدال، وعن غيره قال: علامة الأبدال أن لا يولد لهم، بل يروى في مرفوع معضل: علامة أبدال أمتي أنهم لا يلعنون شيئاً أبداً، وقال يزيد بن هارون: الأبدال هم أهل العلم، وقال الإمام أحمد: إن لم يكونوا أصحاب الحديث فمن هم؟ وقال بلال الخواص فيما رويناه في مناقب الشافعي ورسالة القشيري: كنت في تيه بني إسرائيل فإذا رجل يماشيني فتعجبت منه وألهمت أنه الخضر، فقلت له: بحق الحق من أنت؟ قال: أنا أخوك الخضر، فقلت له: أريد أن أسألك، قال: سل، قلت: ما تقول في الشافعي، قال: هو من الأبدال، قلت: فما تقول في أحمد، قال: رجل صديق، قلت: فما تقول في بشر بن الحارث، قال: رجل لم يخلق بعده مثله، قلت: فبأي وسيلة رأيتك، قال: ببركة أمك، وروينا في تاريخ بغداد للخطيب عن الكتاني قال: النقباء ثلاثمائة، والنجباء سبعون، والبدلاء أربعون، والأخيار سبعة، والعمد أربعة، والغوث واحد، فمسكن النقباء المغرب. ومسكن النجباء مصر، ومسكن الأبدال الشام، والأخيار سيَّاحون في الأرض، والعُمُدُ في زوايا الأرض، ومسكن الغوث مكة، فإذا عرضت الحاجة من أمر العامة ابتهل فيها النقباء، ثم النجباء، ثم الأبدال، ثم الأخيار، ثم العمد، فإن أجيبوا وإلا ابتهل الغوث، فلا تتم مسئلته حتى تجاب دعوته، وفي الإحياء: ويقال إنه ما تغرب الشمس من يوم إلا ويطوف بهذا البيت رجل من الأبدال ولا يطلع الفجر من ليلة إلا ويطوف به واحد من الأوتاد، وإذا انقطع ذلك كان سبب رفعه من الأرض، وذكر أثراً. إلى غير ذلك من الآثار الموقوفة وغيرها، وكذا من المرفوع مما أفردته واضحاً بيناً معللاً في جزء سميته نظم اللآل في الكلام على الأبدال(١)(١) وللحافظ السيوطي كتاب الخبر الدال على وجود النجباء والأوتاد والأبدال، أثبت فيه تواتر حديث الأبدال، وإن لم يسلم له التواتر فالحديث صحيح جزماً خلافاً للمؤلف. ومن طرقه حديث أم سلمة عند أبي داود بإسناد على شرط الصحيحين، رواه في باب المهدي من كتاب الملاحم.
9 - Hadis: “Yemeği soğutun, zira sıcak yemekte bereket yoktur.” Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Evsat’ta, Hişâm b. Ammâr’dan, o da Abdullah b. Yezîd el-Bekrî’den, o İbn Ebî Zi’b’den, o Saîd el-Makberî’den, o da Ebû Hureyre (r.a.)’den merfû olarak rivayet etmiştir. Taberânî der ki: “Bunu İbn Ebî Zi’b’den yalnızca el-Bekrî rivayet etmiş, Hişâm da bu rivayette teferrüd etmiştir.” Yine onun el-Mu‘cemü’l-Evsat ve el-Mu‘cemü’s-Sağîr’inde Hişâm’dan, yukarıda zikredilen Bekrî vasıtasıyla gelen bir rivayette şöyle denir: Bize Ya‘kūb b. Muhammed b. Talha el-Medenî tahdîs etti, bize Bilâl b. Ebî Hureyre babasından tahdîs etti ki, Nebî (s.a.v.)’e kaynayan bir tabak getirildi, o da elini ondan çekti ve şöyle buyurdu: “Muhakkak ki Allah azze ve celle bize ateş yedirmez.” Bir lafızda ise: “Elini ona hızla daldırdı, sonra çekti” şeklindedir. Taberânî der ki: “Bunu Bilâl’den yalnızca Ya‘kūb, ondan da yalnızca Abdullah rivayet etmiş, Hişâm bu rivayette teferrüd etmiştir. Bilâl’in babasından rivayeti azdır.” Söz burada biter. el-Bekrî’yi Ebû Hâtim zayıf kabul etmiştir. Ancak Beyhakî, sahih bir senedle Ebû Hureyre’den şöyle rivayet etmiştir: Nebî (s.a.v.)’e bir gün sıcak yemek getirildi, o da şöyle buyurdu: “Bugünden önce şu kadar zamandır mideme sıcak yemek girmedi.” Ayrıca Deylemî, Abdüssamed b. Süleyman’dan, o Kaza‘a b. Süveyd’den, o Abdullah b. Dînâr’dan, o da İbn Ömer (r.a.)’den merfû olarak rivayet etmiştir: “Yemeği soğutun, zira sıcakta bereket yoktur.” Yine Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ’da, Yûsuf b. Esbât’tan, o Safvân b. Süleym’den, o da Enes (r.a.)’den rivayet etmiştir: “Resûlullah (s.a.v.) dağlama ve sıcak yemeği kerih görür ve şöyle buyururdu: Soğuk olana devam edin, zira onda bereket vardır. Dikkat edin, sıcakta bereket yoktur.” Enes dedi ki: “Onun uyurken üçer üçer sürme çektiği bir sürmedanlığı vardı.” Yine Ahmed b. Hanbel ve Ebû Nuaym, İbn Lehîa’dan, o Ukayl’den, o İbn Şihâb’tan, o Urve b. ez-Zübeyr’den rivayet etmişlerdir ki, Esmâ (r.anhâ) tirid yaptığında onu buharı çıkana kadar bir şeyle örter, sonra şöyle derdi: “Resûlullah (s.a.v.)’den işittim şöyle buyuruyordu: Bu bereket için daha büyüktür.” Bu hadis, Ahmed b. Hanbel ve Taberânî’de başka bir yoldan da mevcuttur. Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr’de isnadında ismi belirtilmeyen bir râvi bulunan bir senedle Cüveyriye (r.anhâ)’den rivayet etmiştir: “Nebî (s.a.v.) dumanının buharı geçene kadar yemeği kerih görürdü.” Yine aynı şekilde Beyhakî, Şu‘abü’l-İmân’da Havle bint Kays (r.anhâ)’dan rivayet etmiştir ki, o Nebî (s.a.v.)’e bir harîre (un çorbası) yapıp ona ikram etti. Nebî elini koyduğunda sıcaklığını hissetti ve elini çekti ve şöyle buyurdu: “Ey Havle, biz sıcağa da soğuğa da sabredemeyiz.” hadisi. Ahmed b. Hanbel’de iyi bir senedle gelen bir lafızda ise “Parmaklarını yaktı, bunun üzerine ‘حَسِّ’ (yani el-Bekrî) buyurdu.”
٩ - حديث: أبردوا بالطعام، فإن الطعام الحار غير ذي بركة، الطبراني في الأوسط من حديث هشام بن عمار حدثنا عبد اللَّه بن يزيد البكري عن ابن أبي ذئب عن سعيد المقبري عن أبي هريرة رضي الله عنه مرفوعاً بهذا، وقال: لم يروه عن ابن أبي ذئب إلا البكري تفرد به هشام، وعنده في الأوسط والصغير معاً من حديث هشام عن البكري المذكورين قال(١): حدثنا يعقوب بن محمد بن طلحة المدني حدثنا بلال بن أبي هريرة عن أبيه أن النبي صلى الله عليه وسلم أتى بصحيفة تفور فرفع يده منها فقال: إن اللَّه عز وجل لم يطعمنا ناراً، وفي لفظ فأسرع يده فيها ثم رفع يده، وقال: لم يروه عن بلال إلا يعقوب ولا عنه إلا عبد اللَّه تفرد به هشام، وبلال قليل الرواية عن أبيه انتهى. والبكري ضعفه أبو حاتم، لكن عند البيهقي بسند صحيح عن أبي هريرة قال: أُتيَ النبي صلى الله عليه وسلم يوماً بطعام سخن، فقال: ما دخل بطني طعام سخن منذ كذا وكذا قبل اليوم، بل للديلمي من حديث عبد الصمد بن سليمان عن قزعة بن سويد عن عبد اللَّه بن دينار عن ابن عمر رضي الله عنهما رفعه: أبردوا بالطعام، فإن الحار لا بركة فيه، ولأبي نعيم في الحلية من حديث يوسف بن أسباط عن صفوان بن سليم عن أنس رضي الله عنه قال: كان رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم يكره الكي والطعام الحار، ويقول: عليكم بالبارد، فإنه ذو بركة ألا وإن الحار لا بركة له، قال: وكانت له مكحلة يكتحل بها عند النوم ثلاثاً ثلاثاً، ولأحمد وأبي نعيم أيضاً من حديث ابن لهيعة عن عقيل عن ابن شهاب عن عروة بن الزبير أن أسماء رضي الله عنها كانت إذا ثردت غطته بشيء حتى يذهب فوره، ثم تقول: إني سمعت رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم يقول: هو أعظم للبركة وهو عند كل من أحمد أيضاً والطبراني من غير هذا الوجه، وللطبراني في الكبير بسند فيه من لم يسم عن جويرية رضي الله عنها أن النبي صلى الله عليه وسلم كان يكره الطعام، حتى تذهب فورة دخانه، وله وكذا للبيهقي في الشعب عن خولة ابنة قيس رضي الله عنها أنها جعلت للنبي صلى الله عليه وسلم حريرة، وقدمتها إليه، فوضع يده فوجد حرها فقبضها وقال: يا خولة لا نصبر على حر ولا برد الحديث، وفي لفظ لأحمد بسند جيد فأحرقت أصابعه، فقال: حَسِّ(١) يعني البكري.
10 - Hadis: Allah'a helalden en sevimsiz gelen şey talaktır. Ebû Dâvûd Sünen'inde Ahmed b. Yûnus'tan, Ma'rîf b. Vâsil'den, Muhârib b. Disâr'dan ref' ederek şu lafızla rivâyet etmiştir: 'Allah talaktan daha sevimsiz hiçbir helali kılmamıştır.' Bu mürseldir. Her ne kadar Hâkim Müstedrek'inde Muhammed b. Osmân b. Ebî Şeybe vasıtasıyla aynı Ahmed b. Yûnus'tan rivâyet etmiş ve İbn Ömer'i ekleyerek muttasıl kılmış olsa da, senedde İbn Ömer'in bulunduğu lafızla: 'Allah talaktan daha sevimsiz hiçbir helali kılmamıştır' demiş olsa da, İbnü'l-Mübârek 'el-Birru ve's-Sıla' adlı eserinde, ayrıca Ebû Nuaym - el-Fadl b. Dükeyn - her ikisi de Ma'rîf'ten ilk lafızla rivâyet etmiştir. Bu sebeple Dârekutnî İlel'inde şöyle demiştir: Bu rivâyette mürsel olan daha doğrudur. Beyhakî de irsâlini sahihlemiş ve muttasıl rivâyetin mahfûz olmadığını söylemiştir. Ebû Hâtim er-Râzî de mürseli tercih etmiştir. Ebû Dâvûd’un bu hadisi zikrederken önce mürsel rivâyeti vermesi de buna işaret eder. Zerkeşî'nin: 'Sonra Ebû Dâvûd, Kesîr b. Ubeyd vasıtasıyla Muhammed b. Hâlid el-Vehebi'den, Ma'rîf'ten hadisi tercüme lafzıyla muttasıl olarak rivâyet etti' şeklindeki ifadesinin hilâfınadır. Keza Kesîr'den - İbn Ebî Dâvûd, İbn Ebî Âsım ve el-Hüseyn b. İshâk da rivâyet etmiş, ardından Taberânî ondan rivâyet etmiştir. Ancak İbn Mâce Sünen'inde Kesîr'den rivâyet ederken Ma'rîf'in yerine Ubeydullāh b. el-Velîd el-Vassâfî'yi koymuştur. Nitekim Temmâm el-Fevâid'inde Süleyman b. Abdurrahmân ve Muhammed b. Mesrûk'un her ikisi de el-Vassâfî’den rivâyet etmişlerdir ki o zayıftır. İbnü'l-Cevzî bu rivâyet zincirini el-ʿİlelü'l-Mütenâhiye'de zikretmiştir. Dârekutnî'nin Sünen'inde başka bir şâhidi vardır: İsmâil b. Ayyâş’ın, Humeyd b. Mâlik el-Lahmî'den, o Mekhûl'den, o Muâz (r.a.)’dan merfû olarak rivâyet ettiği şu lafız: 'Yâ Muâz! Allah, âzât etmekten daha sevimli hiçbir şey yaratmamıştır; yeryüzünde de talaktan daha sevimsiz hiçbir şey yaratmamıştır. Bir adam kölesine: İnşallah sen hürsün, derse o hür olur; istisnâ geçerli değildir. Hanımına: İnşallah sen boşsun, derse istisnâ geçerlidir ve talak vâki olmaz.' Bu rivâyet Deylemî'nin Müsned'inde Muhammed b. Rebî’ vasıtasıyla babasından, Humeyd'den gelmektedir. Lafzı: 'Allah talaktan hoşlanmaz, âzât etmeyi sever' şeklindedir. Fakat bu zayıftır; inkıtâ sebebiyle. Zira Mekhûl Muâz’dan işitmemiştir, ayrıca Humeyd meçhuldür. Ondan Mekhûl → Mâlik b. Yehâmer → Muâz şeklinde de, Mekhûl → Hâlid b. Ma'dân → Muâz şeklinde de rivâyet edilmiştir. Hepsi zayıftır. İbnü'l-Cevzî'nin dediği gibi sorumluluk Humeyd'dedir. Bu babda Hz. Ali (r.a.)’den de şu merfû rivâyet vardır: 'Evlenin, boşanmayın. Zira talaktan arş titrer.' Bunu Deylemî, Cübeyr'den...
١٠ - حديث: أبغض الحلال إلى اللَّه الطلاق، أبو داود في سننه عن أحمد بن يونس عن معرِّف بن واصل عن محارب بن دثار رفعه بلفظ: ما أحل اللَّه شيئاً أبغض إليه من الطلاق، وهذا مرسل، وهو وإن أخرجه الحاكم في مستدركه من جهة محمد بن عثمان ابن أبي شيبة عن أحمد بن يونس هذا فوصله بإثبات ابن عمر فيه، ولفظه: ما أحل اللَّه شيئاً أبغض إليه من الطلاق، فقد رواه ابن المبارك في البر والصلة له، وكذا أبو نعيم - الفضل بن دكين - كلاهما عن معرف كالأول، ولذا قال الدارقطني في علله: المرسل فيه أشبه، وكذلك صحح البيهقي إرساله، وقال: إن المتصل ليس محفوظاً، ورجح أبو حاتم الرازي أيضاً المرسل، وصنيع أبي داود مشعر به، فإنه قدم الرواية المرسلة، خلافاً لما اقتضاه قول الزركشي: ثم رواه أبو داود متصلاً عن كثير بن عبيد عن محمد بن خالد الوهبي عن معرف بلفظ الترجمة، وكذا رواه عن كثير - ابن أبي داود وابن أبي عاصم والحسين بن إسحاق، كما أخرجه الطبراني عنه لكن رواه ابن ماجه في سننه عن كثير فجعل بدل معرف عبيد اللَّه بن الوليد الوصافي، وكذا هو عند تمام في فوائده من حديث سليمان بن عبد الرحمن، ومحمد بن مسروق، كلاهما عن الوصافي وهو ضعيف، ومن جهته أورده ابن الجوزي في العلل المتناهية، وله شاهد عند الدارقطني في سننه من حديث إسماعيل بن عياش عن حميد بن مالك اللخمي عن مكحول عن معاذ رضي الله عنه مرفوعاً، بلفظ: يا معاذ! ما خلق اللَّه شيئاً أحب إليه من العتاق، ولا خلق الله شيئاً على وجه الأرض أبغض إليه من الطلاق، فإذا قال الرجل لمملوكه: أنت حر إن شاء اللَّه فهو حر لا استثناء له، وإذا قال لامرأته: أنت طالق إن شاء اللَّه فله استثناؤه، ولا طلاق عليه، وهو عند الديلمي في مسنده من جهة محمد بن الربيع عن أبيه عن حميد، ولفظه: إن اللَّه يبغض الطلاق ويحب العتاق، ولكنه ضعيف بالانقطاع، فمكحول لم يسمع من معاذ، بل وحميد مجهول، وقد قيل عنه عن مكحول عن مالك بن يخامر عن معاذ، وقيل عنه عن مكحول عن خالد بن معدان عن معاذ، وكلها ضعيفة، والحمل فيه كما قال ابن الجوزي على حميد، وفي الباب أيضاً عن علي رضي الله عنه رفعه: تزوجوا ولا تطلقوا، فإن الطلاق يهتز منه العرش، أخرجه الديلمي من حديث جوبير عن
ed-Dahhâk, en-Nezzâl'den rivayet etmiştir; ancak bu sened zayıftır. Yine Ebû Mûsâ el-Eş‘arî'den (r.a.)[1] merfû‘ olarak: "Birinize ne oluyor ki Allah'ın sınırlarıyla oynuyor; 'Boşadım, ric‘at ettim' diyor." Sanki bu, gereken şeyin bulunmadığı durumda olur. "Talâk, fâsıkların yeminidir" sözü de bu manaya hamledilir. 11 — Hadis: "İhtiyacını bildirmeye gücü yetmeyen kimsenin ihtiyacını bildirin. Zira ihtiyacını bildirmeye gücü yetmeyen bir kimsenin ihtiyacını sultana bildirenin, Allah kıyamet gününde ayaklarını sabit kılar." Beyhakî, "Delâil"inde, Ca‘fer b. Muhammed b. Alî b. Hüseyn — babası — dedesi Alî b. Hüseyn senediyle; ayrıca ismi belirtilmeyen bir râvîden, Ebû Hâle'nin oğlu vasıtasıyla — her iki tarik de Hasan b. Alî'den (r.a.) — rivayet etmiştir. Hasan b. Alî (r.a.) dedi ki: "Dayım Hind b. Ebî Hâle et-Temîmî'ye —ki o güzel tasvir ederdi— Resûlullah (s.a.v.)'in sîmâsını sordum." Uzun bir hadis zikretti. O hadiste Resûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu yer alır: "Hazır bulunan, hazır bulunmayana tebliğ etsin. Bana ihtiyacını bildirmeye gücü yetmeyen kimsenin ihtiyacını bildirin." Bunu zikretti. Bu hadis, birinci vecihten bize göre İbn Şâzân'ın "Müşyehatü's-Suğrâ"sında, ikinci vecihten ise Taberânî'nin "el-Mu‘cemü'l-Kebîr"inde yer almaktadır. Aynı şekilde Tirmizî'nin "eş-Şemâilü'n-Nebeviyye"sinde de bulunur, ancak buradaki maksatla ilgili değildir. Ayrıca Beğavî, İbn Mende ve diğerleri tahric etmiştir. Fakîh Nasr ise "Fevâid"inde Alî b. Ebî Tâlib (r.a.)'den merfû‘ olarak "أبلغوني" (Bana bildirin) hadisini rivayet etmiş ve onu sırat üzerine ziyade ile zikretmiştir. Bu babta Âişe (r.anhâ) ve İbn Ömer (r.a.)'den de rivayet vardır. Her ikisinin lafzı şöyledir: "Kim müslüman kardeşine, bir iyiliği ulaştırmak veya bir zorluğu kolaylaştırmak için sultan nezdinde vesile olursa, Allah ona ayakların kaydığı sırada sıratı geçmede yardım eder." Bu iki hadis Taberânî'de mevcuttur. İkincisini Hâkim ve İbn Hibbân sahih kabul etmiştir. Deylemî, tercüme lafzını Taberânî'ye isnad ederek Ebü'd-Derdâ'ya (r.a.)[2] dayandırmakla vehme düşmüştür. Zira Taberânî'de bulunan, Âişe ve İbn Ömer hadisleridir, ancak onların lafzı "رفعه اللَّه في الدرجات العلى من الجنة" (Allah onu cennetin yüce derecelerine yükseltir) şeklindedir. 12 — Hadis: "Bir kavmin kızkardeşinin oğlu, onlardandır." Bu hadis, Şu'be — Katâde — Enes (r.a.) senediyle merfû‘ olarak bir hadiste muttefekun aleyhtir. Enes ve başkalarından gelen başka tarikleri de vardır. Bunlardan biri Bezzâr'ın Âişe'den rivayetidir; bir diğeri Taberânî'nin Cübeyr b. Mut‘im'den rivayetidir ve her ikisi sadece bu lafızla merfû‘dur. Ayrıca (1) İbn Mâce ve İbn Hibbân rivayet etmiştir. (2) Suyûtî de "el-Câmiu's-Sağîr"de aynı şekilde atıfta bulunmuş; muhtemelen Deylemî'yi taklid etmiştir. Hâlbuki Ebü'd-Derdâ' hadisini rivayet eden Bezzâr'dır — Müsned'inde.
الضحاك عن النَّزَّال عنه وسنده ضعيف، وعن أبي موسى الأشعري(١) مرفوعاً: ما بال أحدكم يلعب بحدود اللَّه يقول: قد طلقت قد راجعت. وكأن ذلك حيث لم يكن ما يقتضيه، وعليه يحمل قولهم: الطلاق يمين الفساق. ١١ - حديث: أبلغوا حاجة من لا يستطيع إبلاغ حاجته، فإنه من أبلغ سلطاناً حاجة من لا يستطيع إبلاغها إياه ثبت اللَّه قدميه يوم القيامة، البيهقي في الدلائل من حديث جعفر بن محمد بن علي بن الحسين عن أبيه عن جده علي بن الحسين، ومن حديث من لم يسم عن ابن لأبي هالة كلاهما عن الحسن بن علي رضي الله عنهما قال: سألت خالي هند بن أبي هالة التميمي - وكان وصافاً - عن حلية النبي صلى الله عليه وسلم، فذكر حديثاً طويلاً، وفيه أنه صلى الله عليه وسلم كان يقول: ليبلغ الشاهد الغائب، وأبلغوني حاجة من لا يستطيع إبلاغي حاجته، وذكره، وهو من الوجه الأول عندنا في مشيخة ابن شاذان الصغرى، ومن الوجه الثاني في المعجم الكبير للطبراني. وكذا في الشمائل النبوية للترمذي، لكن بدون القصد منه هنا، وأخرجه البغوي وابن منده وآخرون، ورواه الفقيه نصر في فوائده من حديث علي بن أبي طالب رضي الله عنه مرفوعاً: أبلغوني. وذكره بزيادة على الصراط، وفي الباب عن عائشة وابن عمر رضي الله عنهما، وهما بلفظ: من كان وصلة لأخيه المسلم إلى ذي سلطان في تبليغ برٍّ أو تيسير عسير أعانه اللَّه على إجازة الصراط عند دحض الأقدام، وهما عند الطبراني، وصحح ثانيهما الحاكم، وابن حبان، ووهم الديلمي في عزوه لفظ الترجمة للطبراني عن أبي الدرداء(٢)، فالذي فيه حديث عائشة وابن عمر، ولكن بلفظ: رفعه اللَّه في الدرجات العلى من الجنة. ١٢ - حديث: ابن أخت القوم منهم، متفق عليه من رواية شعبة عن قتادة عن أنس رضي الله عنه مرفوعاً في حديث، وله طرق عن أنس وغيره، منها للبزار عن عائشة، وللطبراني عن جبير بن مطعم رفعاه مقتصرين عليه، ومنها عن(١) رواه ابن ماجه وابن حبان.(٢) وكذا عزاه السيوطي في الجامع الصغير، ولعله قلد الديلمي، والذي روى حديث أبي الدرداء. البزار في مسنده.
Ebû Mâlik el-Eş‘arî, Ebû Mûsâ, Utebe b. Ğazvân ve Alî b. Rükâne’den nakledilen hadis, Deylemî’nin Müsned’inde şu lafızla yer alır: "Ey Kureyş topluluğu! Kavmin kız kardeşinin oğlu ya onlardandır ya da kendilerindendir." Şu söz de buna işaret eder: "Kavmin kız kardeşinin oğlunun kabı, dayısı Cülemed’in kapısına yaklaşmazsa öne eğilmiş (boş) durur."
13 - İbni’z-Zebîhayn (iki zebîhin oğlu) hadisi: Hâkim, el-Müstedrek’indeki el-Menâkıb bölümünde, Ubeydullāh b. Muhammed el-‘Utebî’nin rivayetiyle —ki o da Abdullah b. Sa‘îd vasıtasıyla es-Sınâbihî’den tahdîs etmiştir— şöyle nakleder: "Muâviye b. Ebî Süfyân (r.a.)’ın meclisinde bulunduk. Orada kavim, İbrâhim (a.s.)’ın oğulları İsmâîl ve İshak’ı (a.s.) anarak, kimi ‘Zebîh İsmâîl’dir’, kimi ‘Hayır, İshak’tır’ dedi. Bunun üzerine Muâviye (r.a.): ‘Uzmanın üstüne düştünüz (doğru adama geldiniz). Biz Resûlullah (s.a.v.)’in yanında idik. Bir bedevî gelip: Ey Allah’ın Resûlü! Memleketi kuru, suyu kurak bıraktım; mal helâk oldu, âile perişan oldu. Bana da Allah’ın sana verdiği ganimetlerden ihsan et, ey iki zebîhin oğlu! dedi. Resûlullah (s.a.v.) tebessüm etti ve ona itiraz etmedi. Biz: ‘Ey Müminlerin Emîri! İki zebîh kimlerdir?’ diye sorduk. Muâviye dedi ki: ‘Abdülmuttalib, Zemzem’i kazmakla emrolunduğunda, Allah’a onu kolaylaştırırsa çocuklarından birini boğazlayacağını adamıştı. Çocuklarını çıkarıp aralarında kura çekti; kura Abdullah’a çıktı. Onu kesmek isteyince dayıları Benî Mahzûm engelleyip: ‘Rabbini razı et, oğlunu fidye ver’ dediler. O da onu yüz deve ile fidye verdi; işte o, birinci zebîhtir. İsmâîl ise ikinci zebîhtir.’" İbn Merdûye ve Sa‘lebî tefsirlerinde böyle rivayet etmiş; Hul‘î ise Fevaid’inde, Utebî’nin babasını Sınâbihî ile arasına ekleyerek nakletmiştir. Zemahşerî’nin Keşşâf’ında da: "Ben iki zebîhin oğluyum" sözü yer alır.
14 - Allah, mümin kuluna bilmediği yerden başka türlü rızık vermez (veya: ancak bilmediği yerden rızıklandırmayı diler) hadisi: Deylemî, Ömer b. Râşid’den —ki o Abdurrahmân b. Harmele’den, o Saîd b. el-Müseyyeb’den, o Ebû Hureyre (r.a.)’den merfu olarak tahdîs etmiştir— rivayet eder. İbn Râşid ise çok zayıftır; hele ki Kādî‘î onu Müsned’inde onun tarîkından şöyle nakletmiştir: "Bize Mâlik b. Enes, Ca‘fer b. Muhammed’den, o babasından, o dedesinden tahdîs etti: Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh (r.anhüm) bir araya gelip bir konuda tartıştılar. Alî (r.a.) onlara: ‘Haydi Resûlullah (s.a.v.)’e gidelim’ dedi. Huzuruna varınca: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Sana bir şey sormaya geldik’ dediler. Buyurdu ki: ‘Dilerseniz sorun, dilerseniz size neden geldiğinizi haber vereyim.’ Sonra onlara: ‘Bana rızık hakkında ve nereden geldiğini sormaya geldiniz?’ dedi."
أبي مالك الأشعري، وأبي موسى، وعتبة بن غزوان، وعلي بن ركانة، وحديثه عند الديلمي في مسنده، بلفظ: يا معشر قريش إن ابن أخت القوم منهم أو من أنفسهم وينظر في قول القائل:وإن ابن أخت القوم مصغي إناؤه … إذا لم يزاحم خاله باب جلمد. ١٣ - حديث: ابن الذبيحين، الحاكم في المناقب من مستدركه من حديث عبيد اللَّه بن محمد العتبي حدثنا عبد اللَّه بن سعيد عن الصنابحي قال: حضرنا مجلس معاوية بن أبي سفيان رضي الله عنهما فتذاكر القوم إسماعيل وإسحاق أبناء إبراهيم عليهم السلام، فقال بعضهم: الذبيح إسماعيل، وقال بعضهم: بل إسحاق، فقال معاوية رضي الله عنه: سقطتم على الخبير، كنا عند رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم، فأتاه أعرابي، فقال: يا رسول اللَّه، خلفت البلاد يابسة، والماء يابساً، هلك المال وضاع العيال، فعد علي مما أفاء اللَّه عليك يا ابن الذبيحين، قال: فتبسم رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم ولم ينكر عليه، فقلنا: يا أمير المؤمنين! وما الذبيحان؟ قال: إن عبد المطلب لما أمر بحفر زمزم نذر للَّه إن سهل له أمرها أن ينحر بعض ولده، فأخرجهم فأسهم بينهم، فخرج السهم لعبد اللَّه، فأراد ذبحه فمنعه أخواله من بني مخزوم، وقالوا: أرض ربك وافد ابنك. قال: ففداه بمائة ناقة فهو الذبيح، وإسماعيل الثاني، وهكذا رواه ابن مردويه والثعلبي في تفسيريهما، ورواه الخلعي في فوائده بزيادة والد العتبي بينه وبين الصنابحي، وعند الزمخشري في الكشاف: أنا ابن الذبيحين. ١٤ - حديث: أبى اللَّه أن يرزق عبده المؤمن إلا من حيث لا يعلم، الديلمي من حديث عمر بن راشد عن عبد الرحمن بن حرملة عن سعيد بن المسيب عن أبي هريرة مرفوعاً بهذا، وابن راشد ضعيف جداً، لا سيما وقد رواه القضاعي في مسنده من جهته، فقال: حدثنا مالك بن أنس عن جعفر بن محمد عن أبيه عن جده، قال: اجتمع أبو بكر وعمر وأبو عبيدة بن الجراح رضي الله عنهم فتماروا في شيء، فقال لهم علي: انطلقوا بنا إلى رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم، فلما وقفوا عليه، قالوا: يا رسول اللَّه، جئنا نسألك عن شيء؟ فقال: إن شئتم فاسألوا، وإن شئتم أخبرتكم، بما جئتم له، فقال لهم: جئتم تسألوني عن الرزق؟ ومن أين يأتي
Peki nasıl gelir? Allah bunu ve zikrini kabul etmez; lâkin mânâsı sahihtir. Zira Kur'an'da şöyle buyrulur: {Kim Allah'tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.} el-Askerî de Ali b. el-Hüseyin'in babası vasıtasıyla Ali'den (r.a.) merfû‘ olarak rivayet ettiği hadiste şöyle buyrulur: İyilik ancak din veya asalet sahibine yapılır. Zayıfların cihadı haccetmektir. Kadının cihadı, kocasına güzelce itaat etmektir. Sevmek (teveddüd), imanın yarısıdır. İktisatlı olan kimse geçim sıkıntısı çekmez. Sadaka vererek rızkınızı celbediniz. Allah, mümin kullarının rızıklarını, ummadıkları yerden vermeyi dilemekten başka bir şey kabul etmez. Bu hadisin senedi zayıftır. İbn Hibbân bunu ez-Zuafâ adlı eserinde zikretmiş, hatta İbnü'l-Cevzî el-Mevzûât'ta zikretmiştir. Beyhakî, Şuabü'l-Îmân'da rivayet ederken şöyle demiştir: Bu hadis, bu vecihten ancak bu isnadla ezberimdedir ve kat‘iyyen zayıftır. Eğer sahih ise, mânâsı şudur: Allah, onların rızıklarını ummadıkları yerden ihsan etmeyi dilemiştir. Durum da böyledir; nitekim Allah teâlâ kullarını bazen umdukları yerden rızıklandırır; tüccar ticaretinden, çiftçi ziraatından rızıklandığı gibi. Bazen de onları ummadıkları yerden rızıklandırır; bir adamın maden veya define bulması, akrabası ölüp ona miras kalması veya can atıp istemeden kendisine bir şey verilmesi gibi. Biz, Allah teâlâ'nın kimseyi yalnızca emek ve çaba sarf ederek rızıklandıracağını söylemedik; ancak şunu söyledik: O, yarattıklarına ve kullarına, arzuladıkları şeylere ulaşmaları için vesileler kıldığı birtakım yollar açıklamıştır. Kullara düşen, Allah'a tevekkül ederek umduklarına erme hususunda bu yolları tutmaları, onlardan yüz çevirip tevekülü bunlardan soyutlamamalarıdır. Bu hadislerin hiçbirinde sözümüzü bozacak bir şey yoktur. 15. Hadis: Allah'ın, kitabından başkasının sahih olmasını kabul etmemesiyle ilgili hadisi bilmiyorum. Ancak Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: {Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelseydi, içinde pek çok ihtilaf bulurlardı.} İşte bu sebeple, Ebû Abdullah İbn Şâkir'in menâkıbında rivayet ettiğimize göre, Muhammed b. Âmir yoluyla Büveytî'den gelen rivayette, İmamımız Şafiî (rahimehullah) şöyle demiştir: Bu kitapları telif ettim ve bu hususta kusur etmedim; lâkin onlarda mutlaka hata bulunacaktır. Çünkü Allah teâlâ, {Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelseydi} âyetini buyurmuştur. O hâlde bu kitaplarımda Kitap ve Sünnet'e muhalif ne bulursanız, ben ondan rücû etmişimdir. Bazıları da şu şiiri söylemiştir: Nice kitaplar inceledim / Kendi kendime ‘düzelttim’ dedim; Ta ki ikinci kez dikkatlice okuyunca / Bir tashih buldum, onu düzelttim.
وكيف يأتي؟ أبى اللَّه، وذكره، ولكن معناه صحيح، ففي التنزيل: {ومن يتق اللَّه يجعل له مخرجاً ويرزقه من حيث لا يحتسب}، وللعسكري من حديث علي بن الحسين عن أبيه عن علي مرفوعاً: إنما تكون الصنيعة إلى ذي دين أو حسب، وجهاد الضعفاء الحج، وجهاد المرأة حسن التبعل لزوجها، والتودد نصف الإيمان، وما عال امرؤ على اقتصاد، واستنزلوا الرزق بالصدقة، وأبى اللَّه إلا أن يجعل أرزاق عباده المؤمنين من حيث لا يحتسبون، وسنده ضعيف، وقد أخرجه ابن حبان في الضعفاء، بل أورده ابن الجوزي في الموضوعات، ولما أورده البيهقي في الشعب قال: وهذا حديث لا أحفظه على هذا الوجه إلا بهذا الإسناد، وهو ضعيف بمرة، وإن صح فمعناه أبى اللَّه أن يجعل أرزاقهم من حيث لا يحتسبون، وهو كذلك فإن اللَّه تعالى يرزق عباده من حيث يحتسبون، كالتاجر يرزقه من تجارته، والحارث من حراثته، وغير ذلك. وقد يرزقهم من حيث لا يحتسبون، كالرجل يصيب معدناً أو ركازاً أو يموت له قريب فيرثه أو يعطى من غير إشراف نفس ولا سؤال، ونحن لم نقل إن اللَّه تعالى لا يرزق أحداً إلا بجهد وسعي، وإنما قلنا إنه قد بين لخلقه وعباده طرقاً جعلها أسباباً لهم إلى ما يريدون، فالأولى بهم أن يسلكوها متوكلين على اللَّه في بلوغ ما يؤملونه دون أن يعرضوا عنها، ويجردوا التوكل عنها، وليس في شيء من هذه الأحاديث ما يفسد قولنا. ١٥ - حديث: أبى اللَّه أن يصح إلا كتابه، لا أعرفه، ولكن قد قال اللَّه تعالى {ولو كان من عند غير اللَّه لوجدوا فيه اختلافاً كثيراً} ولذا قال إمامنا الشافعي رحمه الله فيما رويناه في مناقبه لأبي عبد اللَّه ابن شاكر من طريق محمد بن عامر عن البويطي، قال: سمعت الشافعي يقول: لقد ألفت هذه الكتب ولم آل فيها، ولا بد أن يوجد فيها الخطأ، لأن اللَّه تعالى يقول {ولو كان من عند غير اللَّه} الآية، فما وجدتم في كتبي هذه مما يخالف الكتاب والسنة، فقد رجعت عنه ولبعضهم شعر:كم من كتاب قد تصفحته … وقلت في نفسي أصلحتهحتى إذا طالعته ثانيا … وجدت تصحيفا فصححته