Neşr fî'l-Kırââti'l-Aşr (İbnü'l-Cezerî)
Kısım: Tecvid ve Kıraatler
Kitap: Neşr fî'l-Kırââti'l-Aşr
Müellif: Şemsüddîn Ebü'l-Hayr İbnü'l-Cezerî, Muhammed b. Muhammed b. Yûsuf (v. 833 H.)
Muhakkik: Alî Muhammed ed-Dabbâ‘ (v. 1380 H.)
Neşreden: el-Matbaatü't-Ticâriyyetü'l-Kübrâ [Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye tıpkıbasımı]
Cilt Adedi: 2
[Numaralandırma matbu nüshaya uygundur]
Şâmile'de neşir tarihi: 8 Zilhicce 1431
النشر في القراءات العشر (ابن الجزري)القسم: التجويد والقراءاتالكتاب: النشر في القراءات العشرالمؤلف : شمس الدين أبو الخير ابن الجزري، محمد بن محمد بن يوسف (المتوفى : ٨٣٣ هـ)المحقق : علي محمد الضباع (المتوفى ١٣٨٠ هـ)الناشر : المطبعة التجارية الكبرى [تصوير دار الكتاب العلمية]عدد الأجزاء : ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Mevlânâ İmam, Şeyhu’l-İslâm, ulemânın önderi, Mısır ve Şam diyârının kıraat hocası, imamların iftiharı, ümmetin yardımcısı, muhaddislerin üstâdı, derin âlimlerin son kalanı, millet ve dînin güneşi, Ebu’l-Hayr Muhammed b. el-Cezerî eş-Şâfi‘î (Allah ona rahmet eylesin ve râzı olsun) şöyle buyurdu: Hamd, Kur’an’ı kelâmı olarak indiren, onu kolaylaştıran, onu isteyip takdir edene neşrini müyesser kılan, onu seçip basîret verdiği kimseleri onunla kıyama muvaffak eyleyen, hıfzı için mahlûkātının en hayırlılarından seçkinler vaz‘ eden Allah’a mahsustur. Ve O’ndan başka ilâh olmadığına, bir ve şeriksiz olduğuna, bunun kurtuluş için kararlaştırılmış bir ikrar olduğuna şehâdet ederim. Ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim; ki O: “Kur’an’da mâhir olan, kerem sâhibi ve itaatkâr sefere (melekler) ile beraberdir” buyurmuştur. Allah’ın salât ve selâmı onun, âlinin ve Kur’an’ı tertemiz sinelerinde ve pâk sahifelerinde toplamış olan ashâbının üzerine olsun, şeref ve ikrâm eylesin. Allah, kıraat ilminin mâhir imamlarından, özellikle on kıraat imamından râzı olsun; ki her biri Allah’ın kitabına yönelip onu tecvîd etti, tahrîr eyledi, indirildiği gibi tertîl ile okudu, onunla amel etti, tedebbür etti, sesiyle süsleyip güzel sesle okudu ve onu güzelleştirdi. Allah, ihtilâf ve rivâyetler hususunda uzun ve kısa kitapları bir araya getiren sâdât ve meşâyıha rahmet eylesin; onlardan kimi teysîrini bu kitaplara başlık ve hatırlatma kılmış, kimi ışıklandırmış ‘irşâd ve basîret vermek’ için, kimi de “Hırzu’l-Emânî”de mânâları faydalı ve hayırlı bir şekilde ortaya koymuştur. Allah teâlâ hepsine mükâfât versin, bizi ve onları lütuf ve keremiyle ‘illiyyîn’deki ikram yurdunda bir araya getirsin. Ve ba‘d: Şübhesiz ki insan ancak bildiğiyle şereflenir, ancak aklıyla üstün olur, ancak arkadaşlık ettiği kimseyle seçkinleşir. Yüce Kur’an indirilmiş en büyük kitap olunca, onun indirildiği zat (s.a.v.) gönderilmiş en faziletli nebî idi ve ümmeti de Arab ve Acem’den en faziletli...
بسم الله الرحمن الرحيمقَالَ مَوْلَانَا الْإِمَامُ شَيْخُ الْإِسْلَامِ، مُقْتَدَى الْعُلَمَاءِ الْأَعْلَامِ، مُقْرِي دِيَارِ مِصْرَ وَالشَّامِ، افْتِخَارُ الْأَئِمَّةِ، نَاصِرُ الْأُمَّةِ، أُسْتَاذُ الْمُحَدِّثِينَ، بَقِيَّةُ الْعُلَمَاءِ الرَّاسِخِينَ، شَمْسُ الْمِلَّةِ وَالدِّينِ، أَبُو الْخَيْرِ مُحَمَّدُ بْنُ الْجَزَرِيِّ الشَّافِعِيُّ رحمه الله وَرَضِيَ عَنْهُ:الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ الْقُرْآنَ كَلَامَهُ وَيَسَّرَهُ، وَسَهَّلَ نَشْرَهُ لِمَنْ رَامَهُ وَقَدَّرَهُ، وَوَفَّقَ لِلْقِيَامِ بِهِ مَنِ اخْتَارَهُ وَبَصَّرَهُ، وَأَقَامَ لِحِفْظِهِ خِيرَتَهُ مِنْ بَرِيَّتِهِ الْخِيَرَةِ. وَأَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ شَهَادَةَ مُقِرٍّ بِهَا بِأَنَّهَا لِلنَّجَاةِ مُقَرِّرَةٌ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ الْقَائِلُ: إِنَّ الْمَاهِرَ بِالْقُرْآنِ مَعَ السَّفَرَةِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ، صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ الَّذِينَ جَمَعُوا الْقُرْآنَ فِي صُدُورِهِمُ السَّلِيمَةِ وَصُحُفِهِ الْمُطَهَّرَةِ، وَسَلَّمَ وَشَرَّفَ وَكَرَّمَ، وَرَضِيَ اللَّهُ عَنْ أَئِمَّةِ الْقِرَاءَةِ الْمَهَرَةِ، خُصُوصًا الْقُرَّاءَ الْعَشْرَةَ، الَّذِينَ كُلٌّ مِنْهُمْ تَجَرَّدَ لِكِتَابِ اللَّهِ فَجَوَّدَهُ وَحَرَّرَهُ، وَرَتَّلَهُ كَمَا أُنْزِلَ وَعَمِلَ بِهِ وَتَدَبَّرَهُ، وَزَيَّنَهُ بِصَوْتِهِ وَتَغَنَّى بِهِ وَحَبَّرَهُ، وَرَحِمَ اللَّهُ السَّادَةَ الْمَشَايِخَ الَّذِينَ جَمَعُوا فِي اخْتِلَافِ حُرُوفِهِ وَرِوَايَاتِهِ الْكُتُبَ الْمَبْسُوطَةَ وَالْمُخْتَصَرَةَ، فَمِنْهُمْ مَنْ جَعَلَ تَيْسِيرَهُ فِيهَا عُنْوَانًا وَتَذْكِرَةً، وَمِنْهُمْ مَنْ أَوْضَحَ مِصْبَاحَهُ إِرْشَادًا وَتَبْصِرَةً، وَمِنْهُمْ مَنْ أَبْرَزَ الْمَعَانِيَ فِي حِرْزِ الْأَمَانِي مُفِيدَةً وَخَيِّرَةً، أَثَابَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى أَجْمَعِينَ، وَجَمَعَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ فِي دَارِ كَرَامَتِهِ فِي عِلِّيِّينَ بِمَنِّهِ وَكَرَمِهِ.وَبَعْدُ: فَإِنَّ الْإِنْسَانَ لَا يَشْرُفُ إِلَّا بِمَا يَعْرِفُ، وَلَا يَفْضُلُ إِلَّا بِمَا يَعْقِلُ، وَلَا يَنْجُبُ إِلَّا بِمَنْ يَصْحَبُ، وَلَمَّا كَانَ الْقُرْآنُ الْعَظِيمُ أَعْظَمَ كِتَابٍ أُنْزِلَ، كَانَ الْمُنَزَّلُ عَلَيْهِ صلى الله عليه وسلم أَفْضَلَ نَبِيٍّ أُرْسِلَ، وَكَانَتْ أُمَّتُهُ مِنَ الْعَرَبِ وَالْعَجَمِ أَفْضَلَ
İnsanlar için ümmetler arasından çıkarılmış bir ümmetin; onun (Kur'an'ın) hâmilleri bu ümmetin en şereflileri, kârîleri ve mukrîleri ise bu milletin en faziletlileridir. Nitekim bize Şeyh, İmam, Âlim Ebü'l-Abbas Ahmed b. Muhammed el-Hadır el-Hanefî (Allah rahmet eylesin), Kâsiyûn eteğinde, Dımaşk-ı Mahrûse'nin dışında, bize kıraatimle yedi yüz yetmiş bir senesinin evâilinde haber verdi. Dedi ki: Bize Ebü'l-Abbas Ahmed b. Ebî Tâlib b. Ni‘me es-Sâlihî, kendisine yedi yüz yirmi üç senesinde semâan olarak haber verdi. Dedi ki: Bize Ebû Tâlib Abdüllâtif b. Muhammed b. el-Kubeytî ve başkaları izin yoluyla haber verdiler. Dediler ki: Bize Ebû Bekir Ahmed b. el-Mukarreb el-Kerhî haber verdi. Bize İmam Ebû Tâhir Ahmed b. Ali b. Ubeydillâh el-Bağdâdî haber verdi. Bize Şeyhimiz Ebû Ali el-Mukrî -yani el-Hasan b. Ali b. Ubeydillâh el-Attâr- haber verdi. Bize İbrahim b. Ahmed et-Taberî haber verdi. Bize Ebû Bekir Ahmed b. Abdirrahmân b. el-Fadl el-‘İclî tahdîs etti. Dedi ki: Bana Ömer b. Eyyûb es-Saktî tahdîs etti. Bize Ebû İbrahim el-Burcumânî -yani İsmail b. İbrahim- tahdîs etti. Bize Sa‘d b. Sa‘îd el-Cürcânî -ki onu abdâlden sayardık- tahdîs etti. O, Nehşel Ebû Abdirrahmân el-Kureşî'den, o Dahhâk'tan, o da İbn Abbâs'tan (r.a.) rivâyet etti. (İbn Abbâs) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ümmetimin eşrafı (en şereflileri) Kur'an hâmilleridir." Bu Nehşel zayıftır. Taberânî ise el-Mu‘cemü'l-Kebîr'de bu hadisi, el-Cürcânî'nin Kâmil Ebû Abdillâh er-Râsibî'den, onun Dahhâk'tan rivâyetiyle tahric etmiş, ancak o: "Ümmetimin eşrafı Kur'an hâmilleridir" demiş ve senedinde Nehşel'i zikretmemiştir. Doğrusu onun (Nehşel'in) zikredilmesidir. Nitekim bize Sittü'l-Arab bt. Muhammed b. Ali, Kâsiyûn eteğindeki evinde yüz yüze (müşâfeheten) olarak, yedi yüz altmış altı senesinde şöyle haber verdi: Dedi ki: Bana dedem Ali b. Ahmed b. Abdilvâhid rivâyet etti. Bana Ebû Sa‘d es-Saffâr kitabında rivâyet etti. Bana Zâhir b. Tâhir semâan rivâyet etti. Bana Hâfız Ahmed b. el-Huseyn rivâyet etti. Bana Ebû Abdirrahmân es-Sülemî ve Ebü'l-Huseyn Muhammed b. el-Kâsım el-Fârisî imlâ yoluyla rivâyet ettiler. İkisi dedi: Bize Ebû Bekir Muhammed b. Abdillah b. Kureyş tahdîs etti. Bize el-Huseyn b. Süfyân tahdîs etti. Bize Ebû İbrahim el-Burcumânî tahdîs etti. Bize Sa‘d b. Sa‘îd el-Cürcânî tahdîs etti. Bize Nehşel b. Abdillah, Dahhâk'tan, o da İbn Abbâs'tan (r.a.) haber verdi ki, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ümmetimin eşrafı Kur'an hâmilleridir."
أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ مِنَ الْأُمَمِ، وَكَانَتْ حَمَلَتُهُ أَشْرَفَ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَقُرَّاؤُهُ وَمُقْرِئُوهُ أَفْضَلَ هَذِهِ الْمِلَّةِ.كَمَا أَخْبَرَنَا الشَّيْخُ الْإِمَامُ الْعَالِمُ أَبُو الْعَبَّاسِ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْخَضِرُ الْحَنَفِيُّ رحمه الله بِقِرَاءَتِي عَلَيْهِ بِسَفْحِ قَاسِيُونَ ظَاهِرَ دِمَشْقَ الْمَحْرُوسَةِ فِي أَوَائِلِ سَنَةِ إِحْدَى وَسَبْعِينَ وَسَبْعِمِائَةٍ، قَالَ: أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ أَحْمَدُ بْنُ أَبِي طَالِبِ بْنِ نِعْمَةَ الصَّالِحِيُّ سَمَاعًا عَلَيْهِ سَنَةَ ثَلَاثٍ وَعِشْرِينَ وَسَبْعِمِائَةٍ، قَالَ: أَخْبَرَنَا أَبُو طَالِبٍ عَبْدُ اللَّطِيفِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْقُبَيْطِيِّ فِي آخَرِينَ إِذْنًا، قَالُوا: أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ الْمُقَرَّبِ الْكَرْخِيُّ، أَخْبَرَنَا الْإِمَامُ أَبُو طَاهِرٍ أَحْمَدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ الْبَغْدَادِيُّ، أَخْبَرَنَا شَيْخُنَا أَبُو عَلِيٍّ الْمُقْرِي - يَعْنِي الْحَسَنَ بْنَ عَلِيِّ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ الْعَطَّارَ -، أَخْبَرَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ أَحْمَدَ الطَّبَرِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْفَضْلِ الْعِجْلِيُّ قَالَ: حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ أَيُّوبَ السَّقْطِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو إِبْرَاهِيمَ الْبُرْجُمَانِيُّ - يَعْنِي إِسْمَاعِيلَ بْنَ إِبْرَاهِيمَ -، حَدَّثَنَا سَعْدُ بْنُ سَعِيدٍ الْجُرْجَانِيُّ وَكُنَّا نَعُدُّهُ مِنَ الْأَبْدَالِ، عَنْ نَهْشَلٍ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْقُرَشِيِّ، عَنِ الضَّحَّاكِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: أَشْرَافُ أُمَّتِي حَمَلَةُ الْقُرْآنِ.نَهْشَلٌ هَذَا ضَعِيفٌ، وَقَدْ رَوَاهُ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْمُعْجَمِ الْكَبِيرِ مِنْ حَدِيثِ الْجُرْجَانِيِّ هَذَا عَنْ كَامِلٍ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ الرَّاسِبِيِّ عَنِ الضَّحَّاكِ بِهِ، إِلَّا أَنَّهُ قَالَ: أَشْرَفُ أُمَّتِي حَمَلَةُ الْقُرْآنِ وَلَمْ يَذْكُرْ نَهْشَلًا فِي إِسْنَادِهِ، وَالصَّوَابُ ذِكْرُهُ كَمَا أَخْبَرَتْنَا سِتُّ الْعَرَبِ ابْنَةُ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ مُشَافَهَةً فِي دَارِهَا بِسَفْحِ قَاسِيُونَ سَنَةَ سِتٍّ وَسِتِّينَ وَسَبْعِمِائَةٍ، قَالَتْ: أَنَا جَدِّي عَلِيُّ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَبْدِ الْوَاحِدِ، أَنَا أَبُو سَعْدٍ الصَّفَّارُ فِي كِتَابِهِ، أَنَا زَاهِرُ بْنُ طَاهِرٍ سَمَاعًا، أَنَا أَحْمَدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْحَافِظُ، أَنَا أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيُّ وَأَبُو الْحُسَيْنِ مُحَمَّدُ بْنُ الْقَاسِمِ الْفَارِسِيُّ إِمْلَاءً، قَالَا: حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ قُرَيْشٍ، حَدَّثَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا أَبُو إِبْرَاهِيمَ الْبُرْجُمَانِيُّ، حَدَّثَنَا سَعْدُ بْنُ سَعِيدٍ الْجُرْجَانِيُّ، أَخْبَرَنَا نَهْشَلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ الضَّحَّاكِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: أَشْرَافُ أُمَّتِي حَمَلَةُ الْقُرْآنِ
Ve gece ehlî (gece ibadet edenler). Nitekim Beyhakî, Şuabü'l-Îmân'da böyle rivayet etmiştir ve sahih olan budur. Bizce ayrıca İbn Abbas'tan (r.a.) şu rivayet edilmiştir: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Üç kişi vardır ki hesaptan kaygılanmazlar; o büyük sayha (kıyamet gürlemesi) onları korkutmaz ve en büyük dehşet onları üzmez: Kur'an'ı yüklenen, onu Allah'a (bir emanet olarak) eda eden; Rabbine (öyle bir halde) şerefli ve saygın olarak varır, tâ ki peygamberlere refik olur. Yedi sene ezan okuyan, ezanına karşılık hiçbir menfaat beklemeyen kimse. Ve efendilerine (mevâlî) karşı hem Allah'ın hakkını hem de onların hakkını eda eden memlûk (köle).' Ayrıca Taberânî'de, Abdullah b. Mes'ud (r.a.) hadisinden ceyyid bir isnadla rivayet ettik: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı okuyan ve okutandır.' Buhârî ise Sahîh'inde Osman b. Affân (r.a.)'dan şu lafızla rivayet etmiştir: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir.' İmam Ebû Abdurrahman es-Sülemî -ki tâbiînin büyüklerindendir- bu hadisi Osman'dan rivayet ederken şöyle derdi: 'İşte beni şu oturduğum yere oturtan budur.' Bununla, Kûfe'nin büyük camiinde oturup Kur'an'ı öğretip okutmasına işaret ediyordu. Kendisi büyük bir mertebeye, çok ilme sahip olduğu ve insanlar onun ilmine muhtaç bulunduğu halde... Ve Kûfe Camiinde kırk yıldan fazla insanlara Kur'an okuttu. Hasan ve Hüseyin (r.anhuma) da ondan okudular. İşte bu sebeple Selef (Allah onlara rahmet etsin), Kur'an okutmak (ikrâ) ile hiçbir şeyi denk tutmazlardı. Nitekim Şakîk Ebû Vâil'den rivayet ettik: Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'a: 'Sen orucu az tutuyorsun' denildi. Cevabında: 'Ben oruç tuttuğum zaman Kur'an'dan güçsüz düşerim (okuyamaz hale gelirim); Kur'an tilâveti bana daha sevimlidir' dedi. Tirmizî'nin Cami'inde Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) hadisinde: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Allah azze ve celle buyuruyor: 'Kim beni zikretmek ve benden istemek yerine Kur'an (okumak/öğrenmek) ile meşgul olursa, ona isteyenlere verdiğimin en faziletlisini veririm.' Tirmizî: 'Hasen-garib bir hadistir' dedi. Hâfız Ebü'l-Alâ el-Hemedânî bu hadisin tariklerini (rivayet yollarını) bir araya toplamıştır. Bunlardan bazısında: 'Kim Kur'an kıraati -onu öğrenmesi veya öğretmesi suretiyle- benim duam ve talebimden onu alıkoyarsa...' şeklindedir. Hâfız Ebü'l-Alâ ayrıca Ebû Hureyre (r.a.)'den, Nebî (s.a.v.)'den şöyle rivayet etmiştir: 'İbadetin en faziletlisi Kur'an okumaktır.' Nu'mân b. Beşîr (r.anhuma)'dan da rivayet ettik: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Ümmetimin en faziletli ibadeti...'
وَأَصْحَابُ اللَّيْلِ. كَذَا رَوَاهُ الْبَيْهَقِيُّ فِي شُعَبِ الْإِيمَانِ وَهُوَ الصَّحِيحُ، وَرُوِّينَا فِيهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: ثَلَاثَةٌ لَا يَكْتَرِثُونَ لِلْحِسَابِ وَلَا تُفْزِعُهُمُ الصَّيْحَةُ وَلَا يُحْزِنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ: حَامِلُ الْقُرْآنِ يُؤَدِّيهِ إِلَى اللَّهِ يَقْدَمُ عَلَى رَبِّهِ سَيِّدًا شَرِيفًا حَتَّى يُرَافِقَ الْمُرْسَلِينَ، وَمَنْ أَذَّنَ سَبْعَ سِنِينَ لَا يَأْخُذُ عَلَى أَذَانِهِ طَمَعًا، وَعَبْدٌ مَمْلُوكٌ أَدَّى حَقَّ اللَّهِ مِنْ نَفْسِهِ وَحَقَّ مَوَالِيهِ.وَرُوِّينَا أَيْضًا فِي الطَّبَرَانِيِّ بِإِسْنَادٍ جَيِّدٍ مِنْ حَدِيثِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: خَيْرُكُمْ مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ وَأَقْرَأَهُ وَرَوَاهُ الْبُخَارِيُّ فِي صَحِيحِهِ عَنْ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ رضي الله عنه وَلَفْظُهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: خَيْرُكُمْ مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْآنَ وَعَلَّمَهُ وَكَانَ الْإِمَامُ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيُّ التَّابِعِيُّ الْجَلِيلُ يَقُولُ لَمَّا يَرْوِي هَذَا الْحَدِيثَ عَنْ عُثْمَانَ: هَذَا الَّذِي أَقْعَدَنِي مَقْعَدِي هَذَا، يُشِيرُ إِلَى كَوْنِهِ جَالِسًا فِي الْمَسْجِدِ الْجَامِعِ بِالْكُوفَةِ يُعَلِّمُ الْقُرْآنَ وَيُقْرِئُهُ مَعَ جَلَالَةِ قَدْرِهِ وَكَثْرَةِ عِلْمِهِ، وَحَاجَةِ النَّاسِ إِلَى عِلْمِهِ، وَبَقِيَ يُقْرِئُ النَّاسَ بِجَامِعِ الْكُوفَةِ أَكْثَرَ مِنْ أَرْبَعِينَ سَنَةً، وَعَلَيْهِ قَرَأَ الْحَسَنُ وَالْحُسَيْنُ رضي الله عنهما، وَلِذَلِكَ كَانَ السَّلَفُ رحمهم الله لَا يَعْدِلُونَ بِإِقْرَاءِ الْقُرْآنِ شَيْئًا فَقَدْ رُوِّينَا عَنْ شَقِيقٍ أَبِي وَائِلٍ قَالَ: قِيلَ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رضي الله عنه: إِنَّكَ تُقِلُّ الصَّوْمَ. قَالَ: إِنِّي إِذَا صُمْتُ ضَعُفْتُ عَنِ الْقُرْآنِ، وَتِلَاوَةُ الْقُرْآنِ أَحَبُّ إِلَيَّ.وَفِي جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: يَقُولُ اللَّهُ عز وجل: مَنْ شَغَلَهُ الْقُرْآنُ عَنْ ذِكْرِي وَمَسْأَلَتِي أَعْطَيْتُهُ أَفْضَلَ مَا أُعْطِي السَّائِلِينَ قَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ. وَقَدْ جَمَعَ الْحَافِظُ أَبُو الْعَلَاءِ الْهَمَذَانِيُّ طُرُقَ هَذَا الْحَدِيثِ وَفِي بَعْضِهَا: مَنْ شَغَلَهُ قِرَاءَةُ الْقُرْآنِ فِي أَنْ يَتَعَلَّمَهُ أَوْ يُعَلِّمَهُ عَنْ دُعَائِي وَمَسْأَلَتِي وَأَسْنَدَ الْحَافِظُ أَبُو الْعَلَاءِ أَيْضًا عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم: أَفْضَلُ الْعِبَادَةِ قِرَاءَةُ الْقُرْآنِ وَرُوِّينَا عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ رضي الله عنهما قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: أَفْضَلُ عِبَادَةِ أُمَّتِي
Kur’an okumak: Beyhakî, Şuabü’l-Îmân’da rivayet etmiştir. Yine Abdülhamîd b. Abdirrahmân el-Himmânî’den: “Süfyân es-Sevrî’ye bir adamın gazaya gitmesi mi yoksa Kur’an okutması mı daha sevimli diye sordum. O şöyle cevap verdi: ‘Kur’an okutması; zira nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: Sizin hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.’” İbn Abbâs (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Kim Kur’an okursa, ömrün en düşkün çağına döndürülmez; ta ki bilgiden sonra bir şey bilmez olmasın.” Bu, teâlânın “Sonra onu aşağıların aşağısına döndürdük, ancak iman edenler hariç” kavlinin tefsiridir. İbn Abbâs dedi ki: “Kur’an okuyanlar hariç.” Abdülmelik b. Umeyr’den: “İnsanların akılları en kalıcı olanları Kur’an okuyucularıdır.”
Bize Ahmed b. Muhammed b. el-Hüseyin el-Bennâ, Alî b. Ahmed’den haber verdi; o da Ebû Muhammed Abdülganî b. Abdülvâhid b. Alî b. Sürûr el-Makdisî el-Hâfız’ın kendisine haber verdiğine göre dedi ki: Bize Abdürrezzâk b. İsmâil el-Kūsiyânî semâ‘ yoluyla rivayet etti, bize Ebû Şücâ‘ ed-Deylemî el-Hâfız, bize Ebû Bekr Ahmed b. Ma‘mer el-Esvâbî el-Verrâk, bize Ebü’l-Hasan Tâhir b. Hamd b. Sa‘dûye ed-Dihkân Hemedân’da, bize Muhammed b. el-Hüseyin en-Neysâbûrî orada, bize Ebû Bekr er-Râzî rivayet etti. (Tahvîl ile) Ayrıca bana Muhammed b. Ahmed es-Sâlihî şifâhen Ebü’l-Hasan b. Ahmed el-Fakīh’ten haber verdi; o dedi ki: Hâfız Abdurrahmân b. Alî es-Sülemî bana yazdı, bize İbn Nâsır, bize Ebû Alî el-Hasan b. Ahmed, bize Ebû Muhammed el-Hallâl, bize Ubeydullah b. Abdirrahmân ez-Zührî, bize Ahmed b. Muhammed b. Míksem şöyle dedi: Ebû Bekr er-Râzî’yi işittim şöyle derken: Abdülazîz b. Muhammed en-Nehâvendî’yi işittim şöyle derken: Abdullah b. Ahmed b. Hanbel’i işittim şöyle derken: Babamı (Allah ona rahmet etsin) işittim şöyle diyordu: “Rüyamda Azîz olan Rabbimi gördüm. Dedim ki: Ey Rabbim, sana yaklaşanların en faziletli şekilde yaklaştıkları şey nedir? Buyurdu ki: Kelâmımla ey Ahmed. Dedim ki: Ey Rabbim, anlayarak mı yoksa anlamadan mı? Buyurdu ki: Anlayarak da anlamadan da.”
Muhakkak ki Allah teâlâ bu ümmeti, nebîleri (s.a.v.) üzerine indirilen bu kitaplarında, diğer ümmetlerin indirilmiş kitaplarında olmayan bir özellikle tahsis etmiştir. Zira O teâlâ, diğer kitapların aksine bu kitabın muhafazasını üstlenmiş, onun korunmasını bize bırakmamıştır. Nitekim teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Zikr’i biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz.” Bu da nebî (s.a.v.)’in en büyük mucizelerine bir tazimdir. Zira Allah teâlâ, ondan bir sure ile Arapların dil bakımından en fasih, en büyük inatçı, azgın ve inkârcılarına meydan okumuş, fakat...
قِرَاءَةُ الْقُرْآنِ أَخْرَجَهُ الْبَيْهَقِيُّ فِي شُعَبِ الْإِيمَانِ، وَعَنْ عَبْدِ الْحَمِيدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْحِمَّانِيِّ: سَأَلْتُ سُفْيَانَ الثَّوْرِيَّ عَنِ الرَّجُلِ يَغْزُو أَحَبُّ إِلَيْكَ أَوْ يُقْرِئُ الْقُرْآنَ؟ فَقَالَ: يُقْرِئُ الْقُرْآنَ ; لِأَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: خَيْرُكُمْ مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْآنَ وَعَلَّمَهُ، وَرُوِّينَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما قَالَ: " مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ لَمْ يُرَدَّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا " وَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا قَالَ: إِلَّا الَّذِينَ قَرَءُوا الْقُرْآنَ، وَعَنْ عَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ عُمَيْرٍ: " أَبْقَى النَّاسِ عُقُولًا قُرَّاءُ الْقُرْآنِ ".وَأَنْبَأَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْحُسَيْنِ الْبَنَّا، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَحْمَدَ، أَنَّ أَبَا مُحَمَّدٍ عَبْدَ الْغَنِيِّ بْنَ عَبْدِ الْوَاحِدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ سُرُورٍ الْمَقْدِسِيَّ الْحَافِظَ أَخْبَرَهُ قَالَ: أَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ بْنُ إِسْمَاعِيلَ الْقُوسِيَانِيُّ سَمَاعًا، أَنَا أَبُو شُجَاعٍ الدَّيْلَمِيُّ الْحَافِظُ، أَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ مَعْمَرٍ الْأَثْوَابِيُّ الْوَرَّاقُ، أَنَا أَبُو الْحَسَنِ طَاهِرُ بْنُ حَمَدِ بْنِ سَعْدَوَيْهِ الدِّهْقَانُ بِهَمَذَانَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ النَّيْسَابُورِيُّ بِهَا، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ الرَّازِيُّ (ح) وَأَخْبَرَنِي مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ الصَّالِحِيُّ شِفَاهًا عَنْ أَبِي الْحَسَنِ بْنِ أَحْمَدَ الْفَقِيهِ قَالَ: كَتَبَ إِلَيَّ الْحَافِظُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَلِيٍّ السَّلَامِيُّ، أَنَا ابْنُ نَاصِرٍ، أَنْبَأَنَا أَبُو عَلِيٍّ الْحَسَنُ بْنُ أَحْمَدَ، أَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ الْخَلَّالُ، أَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الزُّهْرِيُّ، أَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مِقْسَمٍ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا بَكْرٍ الرَّازِيَّ قَالَ: سَمِعْتُ عَبْدَ الْعَزِيزِ بْنَ مُحَمَّدٍ النَّهَاوَنْدِيَّ يَقُولُ: سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ يَقُولُ: سَمِعْتُ أَبِي - رَحْمَةُ اللَّهِ عَلَيْهِ - يَقُولُ: رَأَيْتُ رَبَّ الْعِزَّةِ فِي النَّوْمِ فَقُلْتُ: يَا رَبِّ، مَا أَفْضَلُ مَا يَتَقَرَّبُ الْمُتَقَرِّبُونَ بِهِ إِلَيْكَ؟ فَقَالَ: بِكَلَامِي يَا أَحْمَدُ، فَقُلْتُ: يَا رَبِّ بِفَهْمٍ أَمْ بِغَيْرِ فَهْمٍ؟ فَقَالَ: بِفَهْمٍ وَبِغَيْرِ فَهْمٍ.وَقَدْ خَصَّ اللَّهُ تَعَالَى هَذِهِ الْأُمَّةَ فِي كِتَابِهِمْ هَذَا الْمُنَزَّلِ عَلَى نَبِيِّهِمْ صلى الله عليه وسلم بِمَا لَمْ يَكُنْ لِأُمَّةٍ مِنَ الْأُمَمِ فِي كُتُبِهَا الْمُنَزَّلَةِ، فَإِنَّهُ تَعَالَى تَكَفَّلَ بِحِفْظِهِ دُونَ سَائِرِ الْكُتُبِ، وَلَمْ يَكِلْ حِفْظَهُ إِلَيْنَا، قَالَ - تَعَالَى -: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ، وَذَلِكَ إِعْظَامٌ لِأَعْظَمِ مُعْجِزَاتِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم ; لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى تَحَدَّى بِسُورَةٍ مِنْهُ أَفْصَحَ الْعَرَبِ لِسَانًا وَأَعْظَمَهُمْ عِنَادًا وَعُتُوًّا وَإِنْكَارًا فَلَمْ
Onun benzeri bir âyet getirmeye güç yetiremezler. Sonra bu, sekiz yüz yılı aşkın bir süredir gece ve gündüzün anlarında tilâvet edilmekte; buna rağmen mülhidlerin ve din düşmanlarının çokluğuna karşın, onlardan hiçbir kimse ondan herhangi bir şeye karşı koymaya muktedir olamamıştır. Onun nübüvvetinin (s.a.v.) sıdkına bundan daha büyük hangi delil vardır? Yine bu ümmetin âlimleri, ilk asırdan şu ana kadar ondan, kendisinden öncekilerin muttali olamadığı, sonrakiler için de sınırlanamayacak olan deliller, hüccetler, burhanlar, hikmetler ve başka şeyler çıkarmaktadırlar. Bilâkis o, kendisinde karar kılınmayan, nihayetine varılıp durulamayan büyük bir denizdir. İşte bu sebeple bu ümmet, Nebîsinden (s.a.v.) sonra başka bir peygambere muhtaç olmamıştır; oysa daha önceki ümmetler, zamanlarının hiçbir dönemi, kitaplarının hükümlerini hakem kılan ve onları dünya ve âhiretlerinde faydalı olana hidayet eden peygamberlerden hâli kalmamıştı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz biz Tevrat'ı indirdik. Onda hidayet ve nur vardır. Teslîm olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Rabbanîler ve hahamlar da Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden onunla hükmederlerdi." Böylece Tevrat'ın muhafazası onlara havale edilmişti. İşte bu sebeple peygamberlerinden sonra ona tahrif ve tebdil girdi. Ne zaman ki Yüce Allah, onu (Kur'an'ı) muhafaza etmeyi üstlendi, onu yaratıklarından dilediğine tahsis etti ve onu yaratılmışlarından seçtiklerine miras verdi. Allah Teâlâ buyurdu: "Sonra kitabı, kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik." Resûlullah (s.a.v.) de şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah'ın insanlardan aile (ehl) edindikleri vardır." Denildi ki: "Onlar kimdir, ey Allah'ın Resûlü?" Buyurdu: "Kur'an ehli, onlar Allah'ın ehlidir ve O'nun has kullarıdır." Bu hadisi İbn Mâce, Ahmed ve Dârimî ile başkaları, Enes'in (r.a.) hadisinden, ricali sika bir isnad ile rivayet etmişlerdir. Bunu bize âlî bir isnadla Ümmü Muhammed Sittü'l-Arab bintü Muhammed b. Alî b. Ahmed b. Abdilvâhid es-Sâlihiyye, şifâhen haber verdi; (dedi ki:) "Bana dedem, onun huzurunda kıraatle (okunarak) ve ben hazır olduğum halde (icazet verdi); (o da dedi ki:) "Bize Ebü'l-Mekârim Ahmed b. Muhammed el-Lebbân, kendi kitabında, İsfahan'dan rivayet etti; (o da dedi ki:) "Bize el-Hasan b. Ahmed el-Haddâd, semâan rivayet etti; (o da dedi ki:) "Bize Ebû Nuaym el-Hâfız, (o da dedi ki:) "Bize Abdullah b. Cafer, (o da dedi ki:) "Bize Yûnus b. Habîb, (o da dedi ki:) "Bize Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, (o da dedi ki:) "Bize Abdurrahmân b. Büdeyl el-Ukaylî, babasından; o da Enes'ten (r.a.) rivayet etti." (Enes) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah'ın insanlardan aile edindikleri vardır." Denildi ki: "Ey Allah'ın Resûlü, onlar kimdir?" Buyurdu:
يَقْدِرُوا عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِآيَةٍ مِثْلِهِ، ثُمَّ لَمْ يَزَلْ يُتْلَى آنَاءَ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنْ نَيِّفٍ وَثَمَانِمِائَةِ سَنَةٍ مَعَ كَثْرَةِ الْمُلْحِدِينَ وَأَعْدَاءِ الدِّينِ، وَلَمْ يَسْتَطِعْ أَحَدٌ مِنْهُمْ مُعَارَضَةَ شَيْءٍ مِنْهُ، وَأَيُّ دَلَالَةٍ أَعْظَمُ عَلَى صِدْقِ نُبُوَّتِهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ هَذَا؟ وَأَيْضًا فَإِنَّ عُلَمَاءَ هَذِهِ الْأُمَّةِ لَمْ تَزَلْ مِنَ الصَّدْرِ الْأَوَّلِ وَإِلَى آخِرِ وَقْتٍ يَسْتَنْبِطُونَ مِنْهُ مِنَ الْأَدِلَّةِ وَالْحُجَجِ وَالْبَرَاهِينِ وَالْحِكَمِ وَغَيْرِهَا مَا لَمْ يَطَّلِعْ عَلَيْهِ مُتَقَدِّمٌ وَلَا يَنْحَصِرُ لِمُتَأَخِّرٍ، بَلْ هُوَ الْبَحْرُ الْعَظِيمُ الَّذِي لَا قَرَارَ لَهُ يَنْتَهِي إِلَيْهِ، وَلَا غَايَةَ لِآخِرِهِ يُوقَفُ عَلَيْهِ، وَمِنْ ثَمَّ لَمْ تَحْتَجْ هَذِهِ الْأُمَّةُ إِلَى نَبِيٍّ بَعْدَ نَبِيِّهَا صلى الله عليه وسلم كَمَا كَانَتِ الْأُمَمُ قَبْلَ ذَلِكَ لَمْ يَخْلُ زَمَانٌ مِنْ أَزْمِنَتِهِمْ عَنْ أَنْبِيَاءَ يُحَكِّمُونَ أَحْكَامَ كِتَابِهِمْ وَيَهْدُونَهُمْ إِلَى مَا يَنْفَعُهُمْ فِي عَاجِلِهِمْ وَمَآبِهِمْ، قَالَ - تَعَالَى -: إِنَّا أَنْزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُوا لِلَّذِينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللَّهِ فَوَكَلَ حِفْظَ التَّوْرَاةِ إِلَيْهِمْ ; فَلِهَذَا دَخَلَهَا بَعْدَ أَنْبِيَائِهِمُ التَّحْرِيفُ وَالتَّبْدِيلُ.وَلَمَّا تَكَفَّلَ تَعَالَى بِحِفْظِهِ خَصَّ بِهِ مَنْ شَاءَ مِنْ بَرِيَّتِهِ، وَأَوْرَثَهُ مَنِ اصْطَفَاهُ مِنْ خَلِيقَتِهِ، قَالَ - تَعَالَى -: ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا وَقَالَ صلى الله عليه وسلم: إِنَّ لِلَّهِ أَهْلِينَ مِنَ النَّاسِ، قِيلَ: مَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: أَهْلُ الْقُرْآنِ هُمْ أَهْلُ اللَّهِ وَخَاصَّتُهُ رَوَاهُ ابْنُ مَاجَهْ وَأَحْمَدُ وَالدَّارِمِيُّ وَغَيْرُهُمْ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ بِإِسْنَادٍ رِجَالُهُ ثِقَاتٌ.وَقَدْ أَخْبَرَتْنَا بِهِ عَالِيًا أُمُّ مُحَمَّدٍ سِتُّ الْعَرَبِ ابْنَةُ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ عَبْدِ الْوَاحِدِ الصَّالِحِيَّةُ مُشَافَهَةً، أَنَا جَدِّي قِرَاءَةً عَلَيْهِ وَأَنَا حَاضِرَةٌ، أَنَا أَبُو الْمَكَارِمِ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدٍ اللَّبَّانُ فِي كِتَابِهِ مِنْ أَصْبَهَانَ، أَنَا الْحَسَنُ بْنُ أَحْمَدَ الْحَدَّادُ سَمَاعًا، أَنَا أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ، أَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ جَعْفَرٍ، أَنَا يُونُسُ بْنُ حَبِيبٍ حَدَّثَنَا أَبُو دَاوُدَ الطَّيَالِسِيُّ حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ بُدَيْلٍ الْعُقَيْلِيُّ عَنْ أَبِيهِ عَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: إِنَّ لِلَّهِ أَهْلِينَ مِنَ النَّاسِ، قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ هُمْ؟ قَالَ:
Kur’an ehli, Allah’ın ehli ve O’nun has kullarıdır. Aynı şekilde bunu Abdurrahman b. Mehdi, Abdurrahman b. Büdeyl’den rivayet etmiştir. Sonra, Kur’an’ın naklinde itimad, kalplerin ve sinelerin ezberine dayanır, mushaf ve kitapların muhafazasına değil. Bu, Allah teâlâ’nın bu ümmete verdiği en şerefli bir hususiyettir. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği sahih hadiste Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Rabbim bana: ‘Kureyş’in arasında kalk ve onları uyar’ dedi. Ben de ona: ‘Rabbim, o takdirde başımı ekmek parçasına çevirinceye kadar kırarlar?’ dedim. Bunun üzerine (Allah): ‘Seni imtihan edecek ve seninle imtihan edecek; sana suyun yıkayamayacağı bir kitap indirecek; onu uykuda ve uyanıkken okuyacaksın; (öyleyse) bir ordu gönder, ben de onlar gibisini göndereyim; sana itaat edenlerle sana isyan edenlere karşı savaş; infak et ki sana da infak edilsin’ buyurdu.” Böylece Allah teâlâ, Kur’an’ın ezberlenmesinde su ile yıkanan bir sahifeye ihtiyaç olmadığını; bilakis ümmetinin sıfatında geldiği üzere, onu her hâlükârda okuyacaklarını (ki bu sıfat: “Onların İncilleri sinelerindedir” şeklindedir) haber vermiştir. Bu durum, kitaplarında dahi onu ezberlemeyen ve onun tamamını ancak bakarak okuyan (ezberden okuyamayan) Ehl-i Kitap’tan farklıdır. Allah teâlâ, dilediği ehlini Kur’an’ın muhafazasına tahsis edince, onun için güvenilir imamlar ikame etti. Bunlar, Kur’an’ın tashihine kendilerini adadılar, onu sağlamlaştırmak için canlarını ortaya koydular ve onu Nebî’den (s.a.v.) harf harf aldılar. Ondan bir harekeyi, bir sükûnu, bir ispatı veya bir hazfi ihmal etmediler. Hiçbir şey hakkında şüphe veya vehim onlara girmedi. Onlardan kimisi Kur’an’ın tamamını ezberledi, kimisi çoğunu, kimisi de bir kısmını. Bunların hepsi Nebî (s.a.v.) zamanında gerçekleşti. İmam Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm, kıraatlere dair kitabının başında, sahâbe ve diğerlerinden kıraat vecihlerine dair bir şey nakledilenleri zikretmiştir. Sahâbeden şunları saymıştır: Ebû Bekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Ali (r.a.), Talha (r.a.), Sa’d (r.a.), İbn Mes’ud (r.a.), Huzeyfe (r.a.), Salim (r.a.), Ebû Hureyre (r.a.), İbn Ömer (r.a.), İbn Abbas (r.a.), Amr b. Âs (r.a.) ve oğlu Abdullah (r.a.), Muâviye (r.a.), İbn Zübeyr (r.a.), Abdullah b. Sâib (r.a.), Âişe (r.anhâ), Hafsa (r.anhâ) ve Ümmü Seleme (r.anhâ) – bunların hepsi muhacirlerdendir. Ensardan da şunları zikretmiştir: Übey b. Ka’b (r.a.), Muâz b. Cebel (r.a.), Ebû’d-Derdâ (r.a.), Zeyd b. Sâbit (r.a.), Ebû Zeyd (r.a.), Mücemmi‘ b. Câriye (r.a.) ve Enes b. Mâlik (r.a.) – Allah hepsinden râzı olsun.
أَهْلُ الْقُرْآنِ هُمْ أَهْلُ اللَّهِ وَخَاصَّتُهُ، وَكَذَلِكَ رَوَاهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مَهْدِيٍّ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ بُدَيْلٍ.ثُمَّ إِنَّ الِاعْتِمَادَ فِي نَقْلِ الْقُرْآنِ عَلَى حِفْظِ الْقُلُوبِ وَالصُّدُورِ لَا عَلَى حِفْظِ الْمَصَاحِفِ وَالْكُتُبِ، وَهَذِهِ أَشْرَفُ خَصِيصَةٍ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِهَذِهِ الْأُمَّةِ، فَفِي الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ الَّذِي رَوَاهُ مُسْلِمٌ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: إِنَّ رَبِّي قَالَ لِي: قُمْ فِي قُرَيْشٍ فَأَنْذِرْهُمْ فَقُلْتُ لَهُ: رَبِّ إِذًا يَثْلَغُوا رَأْسِي حَتَّى يَدَعُوهُ خُبْزَةً، فَقَالَ: مُبْتَلِيكَ وَمُبْتَلِي بِكَ وَمُنْزِلٌ عَلَيْكَ كِتَابًا لَا يَغْسِلُهُ الْمَاءُ، تَقْرَؤُهُ نَائِمًا وَيَقْظَانَ، فَابْعَثْ جُنْدًا أَبْعَثْ مِثْلَهُمْ، وَقَاتِلْ بِمَنْ أَطَاعَكَ مَنْ عَصَاكَ، وَأَنْفِقْ يُنْفَقْ عَلَيْكَ. فَأَخْبَرَ تَعَالَى أَنَّ الْقُرْآنَ لَا يَحْتَاجُ فِي حِفْظِهِ إِلَى صَحِيفَةٍ تُغْسَلُ بِالْمَاءِ، بَلْ يَقْرَءُوهُ فِي كُلِّ حَالٍ كَمَا جَاءَ فِي صِفَةِ أُمَّتِهِ: " أَنَاجِيلُهُمْ فِي صُدُورِهِمْ "، وَذَلِكَ بِخِلَافِ أَهْلِ الْكِتَابِ الَّذِينَ لَا يَحْفَظُونَهُ لَا فِي الْكُتُبِ وَلَا يَقْرَءُونَهُ كُلَّهُ إِلَّا نَظَرًا لَا عَنْ ظَهْرِ قَلْبٍ، وَلَمَّا خَصَّ اللَّهُ تَعَالَى بِحِفْظِهِ مَنْ شَاءَ مِنْ أَهْلِهِ أَقَامَ لَهُ أَئِمَّةً ثِقَاتٍ تَجَرَّدُوا لِتَصْحِيحِهِ وَبَذَلُوا أَنْفُسَهُمْ فِي إِتْقَانِهِ وَتَلَقَّوْهُ مِنَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم حَرْفًا حَرْفًا، لَمْ يُهْمِلُوا مِنْهُ حَرَكَةً وَلَا سُكُونًا وَلَا إِثْبَاتًا وَلَا حَذْفًا، وَلَا دَخَلَ عَلَيْهِمْ فِي شَيْءٍ مِنْهُ شَكٌّ وَلَا وَهْمٌ، وَكَانَ مِنْهُمْ مَنْ حَفِظَهُ كُلَّهُ، وَمِنْهُمْ مَنْ حَفِظَ أَكْثَرَهُ، وَمِنْهُمْ مَنْ حَفِظَ بَعْضَهُ، كُلُّ ذَلِكَ فِي زَمَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.وَقَدْ ذَكَرَ الْإِمَامُ أَبُو عُبَيْدٍ الْقَاسِمُ بْنُ سَلَّامٍ فِي أَوَّلِ كِتَابِهِ فِي الْقِرَاءَاتِ: مَنْ نُقِلَ عَنْهُمْ شَيْءٌ مِنْ وُجُوهِ الْقِرَاءَةِ مِنَ الصَّحَابَةِ وَغَيْرِهِمْ، فَذَكَرَ مِنَ الصَّحَابَةِ أَبَا بَكْرٍ، وَعُمَرَ، وَعُثْمَانَ، وَعَلِيًّا، وَطَلْحَةَ، وَسَعْدًا، وَابْنَ مَسْعُودٍ، وَحُذَيْفَةَ، وَسَالِمًا، وَأَبَا هُرَيْرَةَ، وَابْنَ عُمَرَ، وَابْنَ عَبَّاسٍ، وَعَمْرَو بْنَ الْعَاصِ، وَابْنَهُ عَبْدَ اللَّهِ، وَمُعَاوِيَةَ، وَابْنَ الزُّبَيْرِ، وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ السَّائِبِ، وَعَائِشَةَ، وَحَفْصَةَ، وَأُمَّ سَلَمَةَ، وَهَؤُلَاءِ كُلُّهُمْ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ، وَذَكَرَ مِنَ الْأَنْصَارِ أُبَيَّ بْنَ كَعْبٍ، وَمُعَاذَ بْنَ جَبَلٍ، وَأَبَا الدَّرْدَاءِ، وَزَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ، وَأَبَا زَيْدٍ، وَمُجَمِّعَ بْنَ جَارِيَةَ، وَأَنَسَ بْنَ مَالِكٍ رضي الله عنهم أَجْمَعِينَ.
Resûlullah (s.a.v.) vefat edince, onun ardından işin başına insanların en lâyıkı olan Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) geçti. Sahâbe (Allah’ın rızası üzerlerine olsun) mürtedlerle ve Müseylime’nin taraftarlarıyla savaştı; sahâbeden yaklaşık beş yüz kişi şehit edildi. Bunun üzerine Ebû Bekir’e (r.a.), sahâbenin vefatıyla birlikte Kur’an’ın kaybolması endişesiyle onun tek bir Mushaf’ta toplanması tavsiye edildi. Ancak o, Resûlullah (s.a.v.)’in bu hususta herhangi bir emir vermemiş olması sebebiyle tereddüt etti. Daha sonra onun ve sahâbenin (Allah teâlâ hepsinden razı olsun) reyi bu yönde birleşti. Bunun üzerine Zeyd b. Sâbit’e Kur’an’ın araştırılıp derlenmesini emretti. O da onu sahifeler halinde derledi; bu sahifeler Ebû Bekir (r.a.)’in yanında vefatına kadar, sonra Ömer (r.a.)’in yanında vefatına kadar, sonra da Hafsa’nın (r.anhâ) yanında kaldı.
Hicretin otuzlu yıllarında Osman (r.a.)’ın hilâfeti döneminde Huzeyfe b. el-Yemân, Ermenistan ve Azerbaycan fethinde bulundu. Halkın Kur’an hakkında ihtilafa düştüğünü, birbirlerine “Benim kıraatim seninkinden daha sahihtir” dediklerini gördü; bu durum onu endişelendirdi. Bunun üzerine Osman’ın yanına geldi ve şöyle dedi: “Bu ümmeti, Yahudi ve Hıristiyanların ihtilafı gibi ihtilafa düşmeden önce kurtar!” Osman, Hafsa’ya haber göndererek: “Sahifeleri bize gönder, onları kopyalayalım, sonra sana iade edelim” dedi. Hafsa da onları kendisine gönderdi. Osman, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. ez-Zübeyr, Saîd b. el-Âs ve Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm’a bu sahifeleri mushaflar halinde kopyalamalarını emretti ve şöyle buyurdu: “Siz Zeyd ile bir şeyde ihtilafa düşerseniz, onu Kureyş lehçesiyle yazın; çünkü Kur’an onların diliyle inmiştir.” Bunun üzerine birkaç mushaf yazıldı. Bir mushaf Basra’ya, bir mushaf Kûfe’ye, bir mushaf Şam’a gönderildi; Medine’de bir mushaf bırakıldı; kendisi için “İmam” denilen bir mushaf alıkoydu; ayrıca Mekke’ye, Yemen’e ve Bahreyn’e birer mushaf gönderildi. Hata üzerinde ittifak etmesi masum olan ümmet, bu mushafların ihtiva ettiği metin üzerinde icma etti; bunlara muhalif olan, kendilerine kolaylık olmak üzere izin verilmiş bulunan ziyade, noksan veya bir kelimenin başkasıyla değiştirilmesi türünden olup da aralarında müstefîz bir şekilde Kur’an’dan olduğu sabit olmamış olan kıraatleri terk etti. Bütün bu mushaflar nokta ve harekeden arındırıldı; böylece nakli sahih olan ve Resûlullah (s.a.v.)’den tilâveti sabit olan kıraatleri ihtiva edebilsin diye. Zira itimad ezbere idi, sadece hatta değil. Ve bu kıraatlerden (gelen) harflerden...
وَلَمَّا تُوُفِّيَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم وَقَامَ بِالْأَمْرِ بَعْدَهُ أَحَقُّ النَّاسِ بِهِ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ رضي الله عنه، وَقَاتَلَ الصَّحَابَةُ - رِضْوَانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ - أَهْلَ الرِّدَّةِ وَأَصْحَابَ مُسَيْلِمَةَ، وَقُتِلَ مِنَ الصَّحَابَةِ نَحْوُ الْخَمْسِمِائَةِ، أُشِيرَ عَلَى أَبِي بَكْرٍ بِجَمْعِ الْقُرْآنِ فِي مُصْحَفٍ وَاحِدٍ خَشْيَةَ أَنْ يَذْهَبَ بِذَهَابِ الصَّحَابَةِ، فَتَوَقَّفَ فِي ذَلِكَ مِنْ حَيْثُ إِنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم لَمْ يَأْمُرْ فِي ذَلِكَ بِشَيْءٍ، ثُمَّ اجْتَمَعَ رَأْيُهُ وَرَأْيُ الصَّحَابَةِ - رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ - عَلَى ذَلِكَ، فَأَمَرَ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ بِتَتَبُّعِ الْقُرْآنِ وَجَمْعِهِ، فَجَمَعَهُ فِي صُحُفٍ كَانَتْ عِنْدَ أَبِي بَكْرٍ رضي الله عنه حَتَّى تُوُفِّيَ، ثُمَّ عِنْدَ عُمَرَ رضي الله عنه حَتَّى تُوُفِّيَ، ثُمَّ عِنْدَ حَفْصَةَ رضي الله عنها.وَلَمَّا كَانَ فِي نَحْوِ ثَلَاثِينَ مِنَ الْهِجْرَةِ فِي خِلَافَةِ عُثْمَانَ رضي الله عنه حَضَرَ حُذَيْفَةُ بْنُ الْيَمَانِ فَتْحَ أَرْمِينِيَّةَ وَأَذْرَبِيجَانَ، فَرَأَى النَّاسَ يَخْتَلِقُونَ فِي الْقُرْآنِ وَيَقُولُ أَحَدُهُمْ لِلْآخَرِ قِرَاءَتِي أَصَحُّ مِنْ قِرَاءَتِكَ، فَأَفْزَعَهُ ذَلِكَ وَقَدِمَ عَلَى عُثْمَانَ وَقَالَ: أَدْرِكْ هَذِهِ الْأُمَّةَ قَبْلَ أَنْ يَخْتَلِفُوا اخْتِلَافَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى، فَأَرْسَلَ عُثْمَانُ إِلَى حَفْصَةَ أَنْ أَرْسِلِي إِلَيْنَا بِالصُّحُفِ نَنْسَخْهَا ثُمَّ نَرُدَّهَا إِلَيْكِ، فَأَرْسَلَتْهَا إِلَيْهِ، فَأَمَرَ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ وَسَعِيدَ بْنَ الْعَاصِ وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ أَنْ يَنْسَخُوهَا فِي الْمَصَاحِفِ، وَقَالَ: إِذَا اخْتَلَفْتُمْ أَنْتُمْ وَزَيْدٌ فِي شَيْءٍ فَاكْتُبُوهُ بِلِسَانِ قُرَيْشٍ، فَإِنَّمَا نَزَلَ بِلِسَانِهِمْ، فَكُتِبَ مِنْهَا عِدَّةُ مَصَاحِفَ، فَوَجَّهَ بِمُصْحَفٍ إِلَى الْبَصْرَةِ، وَمُصْحَفٍ إِلَى الْكُوفَةِ، وَمُصْحَفٍ إِلَى الشَّامِ، وَتَرَكَ مُصْحَفًا بِالْمَدِينَةِ، وَأَمْسَكَ لِنَفْسِهِ مُصْحَفًا الَّذِي يُقَالُ لَهُ الْإِمَامُ، وَوَجَّهَ بِمُصْحَفٍ إِلَى مَكَّةَ، وَبِمُصْحَفٍ إِلَى الْيَمَنِ، وَبِمُصْحَفٍ إِلَى الْبَحْرَيْنِ، وَأَجْمَعَتِ الْأُمَّةُ الْمَعْصُومَةُ مِنَ الْخَطَأِ عَلَى مَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْمَصَاحِفُ وَتَرْكِ مَا خَالَفَهَا مِنْ زِيَادَةٍ وَنَقْصٍ وَإِبْدَالِ كَلِمَةٍ بِأُخْرَى مِمَّا كَانَ مَأْذُونًا فِيهِ تَوْسِعَةً عَلَيْهِمْ وَلَمْ يَثْبُتْ عِنْدَهُمْ ثُبُوتًا مُسْتَفِيضًا أَنَّهُ مِنَ الْقُرْآنِ، وَجُرِّدَتْ هَذِهِ الْمَصَاحِفُ جَمِيعُهَا مِنَ النُّقَطِ وَالشَّكْلِ لِيَحْتَمِلَهَا مَا صَحَّ نَقْلُهُ وَثَبَتَ تِلَاوَتُهُ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، إِذْ كَانَ الِاعْتِمَادُ عَلَى الْحِفْظِ لَا عَلَى مُجَرَّدِ الْخَطِّ، وَكَانَ مِنْ جُمْلَةِ الْأَحْرُفِ الَّتِي
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) şu sözüyle buna işaret etmiştir: “Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir.” Mushaflar, Resûlullah’tan (s.a.v.) nakledilen son arzada karar kılan lafız üzerine yazılmıştır. Nitekim Selef imamlarından pek çok kimse –Muhammed b. Sîrîn, Ubeyde es-Selmânî ve Âmir eş-Şa‘bî gibi– bunu açıkça ifade etmiştir. Alî b. Ebî Tâlib (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Eğer mushaflar konusunda Osman’ın üstlendiği işi ben üstlenmiş olsaydım, onun yaptığının aynısını yapardım.” Her bir belde halkı, kendi mushafında bulunan okuyuşla okumuş; mushafındakini, Resûlullah’ın (s.a.v.) ağzından alan sahâbeden almışlar; ardından onlar da bu konuda, Nebî’den (s.a.v.) alan sahâbenin yerini tutmuşlardır. Medine’de bulunanlardan: İbnü’l-Müseyyib, Urve, Sâlim, Ömer b. Abdülazîz, Süleyman ve Atâ –ki bunlar Yesâr’ın iki oğludur–, Muâz b. Hâris (el-ma‘rûf bi-Muâz el-Kârî), Abdurrahmân b. Hürmüz el-A‘rec, İbn Şihâb ez-Zührî, Müslim b. Cündüb ve Zeyd b. Eslem; Mekke’de: Ubeyd b. Umeyr, Atâ, Tâvûs, Mücâhid, İkrime ve İbn Ebî Müleyke; Kûfe’de: Alkame, Esved, Mesrûk, Ubeyde, Amr b. Şürahbîl, Hâris b. Kays, Rebî‘ b. Huseym, Amr b. Meymûn, Ebû Abdurrahmân es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş, Ubeyd b. Nudayle, Ebû Zür‘a b. Amr b. Cerîr, Saîd b. Cübeyr, İbrahim en-Nehaî ve eş-Şa‘bî; Basra’da: Âmir b. Abd Kays, Ebü’l-Âliye, Ebû Recâ, Nasr b. Âsım, Yahyâ b. Ya‘mur, Muâz, Câbir b. Zeyd, Hasan, İbn Sîrîn ve Katâde; Şam’da: kıraatte Osman b. Affân’ın arkadaşı Muğîre b. Ebî Şihâb el-Mahzûmî ve Ebü’d-Derdâ’nın arkadaşı Huleyd b. Sa‘d. Sonra bir topluluk kendini tamamen kıraat ve onu almaya verdi; kıraati kayıt altına almaya en mükemmel şekilde ihtimam gösterdiler. Hatta bu hususta kendilerine uyulan, yolculuk edilip kendilerinden ders alınan imamlar haline geldiler. Memleketlerindeki halk, onların kıraatini kabulle karşılamada ittifak etti; bu hususta onlar hakkında hiçbir ihtilaf vâki olmadı. Kıraat öğretimine öncülük ettikleri için kıraatler onlara nispet edildi. Medine’de: Ebû Ca‘fer Yezîd b. Ka‘kā‘, ardından Şeybe b. Nisâh, ardından Nâfi‘ b. Ebî Nu‘aym; Mekke’de: Abdullah b. Kesîr, Humeyd b. Kays el-A‘rec ve Muhammed b. Muhaysin; Kûfe’de: Yahyâ b. Vessâb, Âsım b. Ebî’n-Necûd ve Süleyman el-A‘meş, ardından Hamza, ardından Kisâî; ve
أَشَارَ إِلَيْهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِقَوْلِهِ: أُنْزِلَ الْقُرْآنُ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ فَكُتِبَتِ الْمَصَاحِفُ عَلَى اللَّفْظِ الَّذِي اسْتَقَرَّ عَلَيْهِ فِي الْعَرْضَةِ الْأَخِيرَةِ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَمَا صَرَّحَ بِهِ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنْ أَئِمَّةِ السَّلَفِ: كَمُحَمَّدِ بْنِ سِيرِينَ وَعُبَيْدَةَ السَّلْمَانِيِّ وَعَامِرٍ الشَّعْبِيِّ، قَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه: لَوْ وَلِيتُ فِي الْمَصَاحِفِ مَا وَلِيَ عُثْمَانُ لَفَعَلْتُ كَمَا فَعَلَ.وَقَرَأَ كُلُّ أَهْلِ مِصْرٍ بِمَا فِي مُصْحَفِهِمْ، وَتَلَقَّوْا مَا فِيهِ عَنِ الصَّحَابَةِ الَّذِينَ تَلَقَّوْهُ مِنْ فِي رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، ثُمَّ قَامُوا بِذَلِكَ مَقَامَ الصَّحَابَةِ الَّذِينَ تَلَقَّوْهُ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.(فَمِمَّنْ كَانَ بِالْمَدِينَةِ) ابْنُ الْمُسَيَّبِ وَعُرْوَةُ وَسَالِمٌ وَعُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ وَسُلَيْمَانُ وَعَطَاءٌ ابْنَا يَسَارٍ وَمُعَاذُ بْنُ الْحَارِثِ الْمَعْرُوفُ بِمُعَاذٍ الْقَارِئِ، وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ هُرْمُزَ الْأَعْرَجُ وَابْنُ شِهَابٍ الزُّهْرِيُّ وَمُسْلِمُ بْنُ جُنْدُبٍ وَزَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ، (وَبِمَكَّةَ) عُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ وَعَطَاءٌ وَطَاوُسٌ وَمُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وَابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ، (وَبِالْكُوفَةِ) عَلْقَمَةُ وَالْأَسْوَدُ وَمَسْرُوقٌ وَعُبَيْدَةُ وَعَمْرُو بْنُ شُرَحْبِيلَ وَالْحَارِثُ بْنُ قَيْسٍ وَالرَّبِيعُ بْنُ خُثَيْمٍ وَعَمْرُو بْنُ مَيْمُونٍ وَأَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيُّ وَزِرُّ بْنُ حُبَيْشٍ وَعُبَيْدُ بْنُ نُضَيْلَةَ وَأَبُو زُرْعَةَ بْنُ عَمْرِو بْنِ جَرِيرٍ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَإِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ وَالشَّعْبِيُّ.(وَبِالْبَصْرَةِ) عَامِرُ بْنُ عَبْدِ قَيْسٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَأَبُو رَجَاءٍ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَيَحْيَى بْنُ يَعْمُرَ وَمُعَاذٌ وَجَابِرُ بْنُ زَيْدٍ وَالْحَسَنُ وَابْنُ سِيرِينَ وَقَتَادَةُ، (وَبِالشَّامِ) الْمُغِيرَةُ بْنُ أَبِي شِهَابٍ الْمَخْزُومِيُّ صَاحِبُ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ فِي الْقِرَاءَةِ، وَخُلَيْدُ بْنُ سَعْدٍ صَاحِبُ أَبِي الدَّرْدَاءِ. ثُمَّ تَجَرَّدَ قَوْمٌ لِلْقِرَاءَةِ وَالْأَخْذِ، وَاعْتَنَوْا بِضَبْطِ الْقِرَاءَةِ أَتَمَّ عِنَايَةٍ، حَتَّى صَارُوا فِي ذَلِكَ أَئِمَّةً يُقْتَدَى بِهِمْ وَيُرْحَلُ إِلَيْهِمْ وَيُؤْخَذُ عَنْهُمْ، أَجْمَعَ أَهْلُ بَلَدِهِمْ عَلَى تَلَقِّي قِرَاءَتِهِمْ بِالْقَبُولِ، وَلَمْ يَخْتَلِفْ عَلَيْهِمْ فِيهَا اثْنَانِ، وَلِتَصَدِّيهِمْ لِلْقِرَاءَةِ نُسِبَتْ إِلَيْهِمْ، (فَكَانَ بِالْمَدِينَةِ) أَبُو جَعْفَرٍ يَزِيدُ بْنُ الْقَعْقَاعِ، ثُمَّ شَيْبَةُ بْنُ نِصَاحٍ، ثُمَّ نَافِعُ بْنُ أَبِي نُعَيْمٍ، (وَكَانَ بِمَكَّةَ) عَبْدُ اللَّهِ بْنُ كَثِيرٍ وَحُمَيْدُ بْنُ قَيْسٍ الْأَعْرَجُ وَمُحَمَّدُ بْنُ مُحَيْصِنٍ، (وَكَانَ بِالْكُوفَةِ) يَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ وَعَاصِمُ بْنُ أَبِي النَّجُودِ وَسُلَيْمَانُ الْأَعْمَشُ، ثُمَّ حَمْزَةُ، ثُمَّ الْكِسَائِيُّ، (وَكَانَ
(Basra'da:) Abdullah b. Ebî İshak, Îsâ b. Ömer ve Ebû Amr b. el-Alâ; sonra Âsım el-Cahderî; sonra Ya‘kūb el-Hadramî. (Şam'da ise:) Abdullah b. Âmir, Atıyye b. Kays el-Kilâbî ve İsmâil b. Abdullah b. el-Muhâcir; sonra Yahyâ b. el-Hâris ez-Zimârî; sonra Şüreyh b. Yezîd el-Hadramî.
Ardından, zikredilen bu şahıslardan sonra kurrâ (kıraat âlimleri) çoğaldı, beldelere dağıldı ve yayıldı. Onların ardından nesil nesil ümmetler geldi; tabakaları bilindi, vasıfları ihtilâf etti. Onlardan kimi tilâveti sağlam, rivâyet ve dirâyetle meşhur idi; kimi de bu vasıflardan yalnızca birini haizdi. Bu sebeple aralarında ihtilâf çoğaldı, zabt azaldı, gedik genişledi ve bâtıl hakka karışmaya yüz tuttu. Bunun üzerine ümmet âlimlerinin cehâbizesi (münekkitleri) ve imamların sanâdîdi (ileri gelenleri) harekete geçti; içtihadı gayrete getirdiler, murâd olunan hakkı beyan ettiler; hurûf ve kıraatleri bir araya getirdiler, vecih ve rivayetlerin kime ait olduğunu belirlediler, meşhur ile şâz, sahih ile fâzz (garîb) arasını, temellendirdikleri usuller ve ayrıntılandırdıkları esaslar ile ayırdılar. İşte biz de onlara işaret edecek, onların dayandığı gibi dayanarak şöyle diyeceğiz:
Arap diline (bir vecihle de olsa) uyan, Osmanî mushaflardan birinin hattına/resmine —sarîhen (tahkīkan) yahut takdîren (ihtimâlen)— muvafık olan ve senedi sahih olan her kıraat, reddedilmesi câiz olmayan, inkârı helâl olmayan sahih kıraattir. Bilakis bu, Kur'an'ın kendisiyle nâzil olduğu yedi harften (ahruf-i seb'a) biridir ve insanların onu kabul etmesi vâciptir. İster yedi imamdan, ister on imamdan, ister bunların dışında kabul görmüş imamlardan gelsin. Bu üç esastan (rükn) biri eksik olursa, o kıraat için -ister yedi imamdan gelsin, ister onlardan daha büyük birinden- zayıf, şâz veya bâtıl hükmü verilir. Selef ve halefin tahkik ehli imamlarına göre sahih olan görüş budur. Bunu İmam Hâfız Ebû Amr Osman b. Saîd ed-Dânî açıkça ifade etmiş, İmam Ebû Muhammed Mekkî b. Ebî Tâlib birden çok yerde buna nas bulunmuş, yine İmam Ebü'l-Abbas Ahmed b. Ammâr el-Mehdâvî de bu görüştedir. İmam Hâfız Ebü'l-Kāsım Abdurrahman b. İsmâil -ki Ebû Şâme diye bilinir- bunu tahkik etmiştir. Bu, kendilerinden hilâf bilinmeyen selefin mezhebidir.
(Ebû Şâme -Allah ona rahmet etsin- "el-Mürşidü'l-Vecîz" adlı kitabında şöyle demiştir:) Her kıraatle aldanılmamalıdır.
بِالْبَصْرَةِ) عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَأَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ، ثُمَّ عَاصِمٌ الْجَحْدَرِيُّ، ثُمَّ يَعْقُوبُ الْحَضْرَمِيُّ، (وَكَانَ بِالشَّامِ) عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَامِرٍ وَعَطِيَّةُ بْنُ قَيْسٍ الْكِلَابِيُّ وَإِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْمُهَاجِرِ، ثُمَّ يَحْيَى بْنُ الْحَارِثِ الذِّمَارِيُّ، ثُمَّ شُرَيْحُ بْنُ يَزِيدَ الْحَضْرَمِيُّ.ثُمَّ إِنَّ الْقُرَّاءَ بَعْدَ هَؤُلَاءِ الْمَذْكُورِينَ كَثُرُوا وَتَفَرَّقُوا فِي الْبِلَادِ وَانْتَشَرُوا وَخَلْفَهُمْ أُمَمٌ بَعْدَ أُمَمٍ، عُرِفَتْ طَبَقَاتُهُمْ، وَاخْتَلَفَتْ صِفَاتُهُمْ، فَكَانَ مِنْهُمُ الْمُتْقِنُ لِلتِّلَاوَةِ الْمَشْهُورُ بِالرِّوَايَةِ وَالدِّرَايَةِ، وَمِنْهُمُ الْمُقْتَصِرُ عَلَى وَصْفٍ مِنْ هَذِهِ الْأَوْصَافِ، وَكَثُرَ بَيْنَهُمْ لِذَلِكَ الِاخْتِلَافُ، وَقَلَّ الضَّبْطُ، وَاتَّسَعَ الْخَرْقُ، وَكَادَ الْبَاطِلُ يَلْتَبِسُ بِالْحَقِّ، فَقَامَ جَهَابِذَةُ عُلَمَاءِ الْأُمَّةِ، وَصَنَادِيدُ الْأَئِمَّةِ، فَبَالَغُوا فِي الِاجْتِهَادِ وَبَيَّنُوا الْحَقَّ الْمُرَادَ، وَجَمَعُوا الْحُرُوفَ وَالْقِرَاءَاتِ، وَعَزَوُا الْوُجُوهَ وَالرِّوَايَاتِ، وَمَيَّزُوا بَيْنَ الْمَشْهُورِ وَالشَّاذِّ، وَالصَّحِيحِ وَالْفَاذِّ، بِأُصُولٍ أَصَّلُوهَا، وَأَرْكَانٍ فَصَّلُوهَا، وَهَا نَحْنُ نُشِيرُ إِلَيْهَا وَنُعَوِّلُ كَمَا عَوَّلُوا عَلَيْهَا فَنَقُولُ:كُلُّ قِرَاءَةٍ وَافَقَتِ الْعَرَبِيَّةَ وَلَوْ بِوَجْهٍ، وَوَافَقَتْ أَحَدَ الْمَصَاحِفِ الْعُثْمَانِيَّةِ وَلَوِ احْتِمَالًا وَصَحَّ سَنَدُهَا، فَهِيَ الْقِرَاءَةُ الصَّحِيحَةُ الَّتِي لَا يَجُوزُ رَدُّهَا وَلَا يَحِلُّ إِنْكَارُهَا، بَلْ هِيَ مِنَ الْأَحْرُفِ السَّبْعَةِ الَّتِي نَزَلَ بِهَا الْقُرْآنُ وَوَجَبَ عَلَى النَّاسِ قَبُولُهَا، سَوَاءٌ كَانَتْ عَنِ الْأَئِمَّةِ السَّبْعَةِ، أَمْ عَنِ الْعَشْرَةِ، أَمْ عَنْ غَيْرِهِمْ مِنَ الْأَئِمَّةِ الْمَقْبُولِينَ، وَمَتَى اخْتَلَّ رُكْنٌ مِنْ هَذِهِ الْأَرْكَانِ الثَّلَاثَةِ أُطْلِقَ عَلَيْهَا ضَعِيفَةٌ أَوْ شَاذَّةٌ أَوْ بَاطِلَةٌ، سَوَاءٌ كَانَتْ عَنِ السَّبْعَةِ أَمْ عَمَّنْ هُوَ أَكْبَرُ مِنْهُمْ، هَذَا هُوَ الصَّحِيحُ عِنْدَ أَئِمَّةِ التَّحْقِيقِ مِنَ السَّلَفِ وَالْخَلَفِ، صَرَّحَ بِذَلِكَ الْإِمَامُ الْحَافِظُ أَبُو عَمْرٍو عُثْمَانُ بْنُ سَعِيدٍ الدَّانِيُّ، وَنَصَّ عَلَيْهِ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ الْإِمَامُ أَبُو مُحَمَّدٍ مَكِّيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ، وَكَذَلِكَ الْإِمَامُ أَبُو الْعَبَّاسِ أَحْمَدُ بْنُ عَمَّارٍ الْمَهْدَوِيُّ، وَحَقَّقَهُ الْإِمَامُ الْحَافِظُ أَبُو الْقَاسِمِ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ إِسْمَاعِيلَ الْمَعْرُوفُ بِأَبِي شَامَةَ، وَهُوَ مَذْهَبُ السَّلَفِ الَّذِي لَا يُعْرَفُ عَنْ أَحَدٍ مِنْهُمْ خِلَافُهُ.(قَالَ أَبُو شَامَةَ) رحمه الله فِي كِتَابِهِ " الْمُرْشِدِ الْوَجِيزِ ": فَلَا يَنْبَغِي أَنْ يُغْتَرَّ بِكُلِّ قِرَاءَةٍ
Bu kıraatler, yedi imamdan birine nispet edilir ve sıhhat tabiri, bu şekilde nâzil olmuş olsa dahi, ancak söz konusu kâideye girdiği takdirde kullanılır. İşte o zaman bu kıraatlerin naklinde bir müellif diğerinden ayrılmaz ve bu nakil sadece onlara has olmaz. Bilakis bu kıraatler, onların dışındaki kurrâdan nakledilmiş olsa dahi bu, onları sıhhatten çıkarmaz. Çünkü itibar, bu vasıfların tamamında toplanmasınadır, kendisine nispet edilen zâta değil. Zira yedi imam ve diğerlerine nispet edilen kıraatlerin her biri, üzerinde icmâ edilen ve şâzz olmak üzere ikiye ayrılır. Ancak bu yedi imam, meşhuriyetleri ve kıraatlerinde üzerinde icmâ edilen sahih kıraatin çokluğu sebebiyle, nefis onlardan nakledilene başkalarından nakledilenden daha çok güven duyar.
(Dedim ki): Kâidedeki “velev ki bir vecihle” ifadesiyle, nahiv vecihlerinden bir vecih kastedilmektedir. Bu vecih, ister daha fasih olsun ister fasih olup üzerinde icmâ bulunsun, isterse de kendisi hakkında ihtilaf edilmiş olsun ancak bu ihtilaf, kıraat yayılıp meşhur olmuş ve imamlar tarafından sahih senedle telakki edilmişse zarar vermez. Zira asıl olan en büyük prensip ve en sağlam rükün budur. Muhakkikler nezdinde Arapçaya uygunluk rüknünde tercih edilen görüş işte budur. Nice kıraatler vardır ki nahiv ehlinden bazıları veya çoğunluğu onu inkâr etmiş, fakat bu inkârları dikkate alınmamıştır. Bilakis Selef’ten kendilerine uyulan imamlar, bu kıraatleri kabulde icmâ etmişlerdir. Misal olarak: Ebû Amr’ın “bâri’küm” ve “ye’mürküm” kelimelerindeki iskânı (ihtilâslı/sâkin okuyuş) ve benzerleri; “Sebe’”, “yâ büney”, “mekre’s-seyyi’”, Enbiyâ sûresindeki “nunci’l-mü’minîn” kıraatleri; Bezzî’nin tâlarındaki iki sâkini cem’ etmesi; Ebû Amr’ın idgamı; Hamza için “vestâ‘û” kıraati; “ni‘immâ” ve “yehddî”nin iskânı; “nerta‘î”, “yettekī ve yasbir” kelimelerinde yâ’nın işbâı [uzatılması]; “ef’idetün mine’n-nâs” (İbrâhîm 37); “melâiketü”nün zamme ile okunup “üscüdû”nun mensup okunması; “kün feyekûn”un nasbı; “ve’l-erhâm”ın cerri; “li-yüczâ kavmen”in nasbı; En‘âm sûresinde muzâfların arasının ayrılması; “se’kīhâ”nın hemzeli okunması; “ve inne’l-yâse”nin vasledilmesi; “inne hâzâni”nin elifli okunması; “ve lâ tettebi‘âni”nin tahfifi; Şuarâ ve Sâd sûrelerinde “Leyket” kıraati ve buna benzer diğer örnekler.
Hâfız Ebû Amr ed-Dânî, “Câmiu’l-Beyân” adlı kitabında, Ebû Amr’ın “bâriüküm” ve “ye’mürüküm”ü iskânını zikredip Sîbeveyh’in bunu inkârını naklettikten sonra şöyle demiştir —yani Dânî kastedilmektedir—: “İskân naklen daha sahihtir, edâ yönünden daha çoktur ve benim tercih edip kabul ettiğim görüş budur.” Daha sonra râvilerinin metinlerini zikredince şöyle demiştir: “Kıraat imamları, Kur’an harflerinin hiçbirinde dilde daha yaygın olana göre amel etmezler.”
تُعْزَى إِلَى وَاحِدٍ مِنْ هَؤُلَاءِ الْأَئِمَّةِ السَّبْعَةِ وَيُطْلَقُ عَلَيْهَا لَفْظُ الصِّحَّةِ وَإِنْ هَكَذَا أُنْزِلَتْ، إِلَّا إِذَا دَخَلَتْ فِي ذَلِكَ الضَّابِطِ، وَحِينَئِذٍ لَا يَنْفَرِدُ بِنَقْلِهَا مُصَنِّفٌ عَنْ غَيْرِهِ، وَلَا يَخْتَصُّ ذَلِكَ بِنَقْلِهَا عَنْهُمْ، بَلْ إِنْ نُقِلَتْ عَنْ غَيْرِهِمْ مِنَ الْقُرَّاءِ فَذَلِكَ لَا يُخْرِجُهَا عَنِ الصِّحَّةِ، فَإِنَّ الِاعْتِمَادَ عَلَى اسْتِجْمَاعِ تِلْكَ الْأَوْصَافِ لَا عَمَّنْ تُنْسَبُ إِلَيْهِ، فَإِنَّ الْقِرَاءَاتِ الْمَنْسُوبَةَ إِلَى كُلِّ قَارِئٍ مِنَ السَّبْعَةِ وَغَيْرِهِمْ مُنْقَسِمَةٌ إِلَى الْمُجْمَعِ عَلَيْهِ وَالشَّاذِّ، غَيْرَ أَنَّ هَؤُلَاءِ السَّبْعَةَ لِشُهْرَتِهِمْ وَكَثْرَةِ الصَّحِيحِ الْمُجْتَمَعِ عَلَيْهِ فِي قِرَاءَتِهِمْ تَرْكَنُ النَّفْسُ إِلَى مَا نُقِلَ عَنْهُمْ فَوْقَ مَا يُنْقَلُ عَنْ غَيْرِهِمْ.(قُلْتُ) : وَقَوْلُنَا فِي الضَّابِطِ وَلَوْ بِوَجْهٍ نُرِيدُ بِهِ وَجْهًا مِنْ وُجُوهِ النَّحْوِ، سَوَاءٌ كَانَ أَفْصَحَ أَمْ فَصِيحًا مُجْمَعًا عَلَيْهِ، أَمْ مُخْتَلَفًا فِيهِ اخْتِلَافًا لَا يَضُرُّ مِثْلُهُ إِذَا كَانَتِ الْقِرَاءَةُ مِمَّا شَاعَ وَذَاعَ وَتَلَقَّاهُ الْأَئِمَّةُ بِالْإِسْنَادِ الصَّحِيحِ، إِذْ هُوَ الْأَصْلُ الْأَعْظَمُ وَالرُّكْنُ الْأَقْوَمُ، وَهَذَا هُوَ الْمُخْتَارُ عِنْدَ الْمُحَقِّقِينَ فِي رُكْنِ مُوَافَقَةِ الْعَرَبِيَّةِ، فَكَمْ مِنْ قِرَاءَةٍ أَنْكَرَهَا بَعْضُ أَهْلِ النَّحْوِ أَوْ كَثِيرٌ مِنْهُمْ وَلَمْ يُعْتَبَرْ إِنْكَارُهُمْ، بَلْ أَجَمَعَ الْأَئِمَّةُ الْمُقْتَدَى بِهِمْ مِنَ السَّلَفِ عَلَى قَبُولِهَا كَإِسْكَانِ (بَارِئْكُمْ) وَ (يَأْمُرْكُمْ) وَنَحْوِهِ، وَ (سَبَأْ) وَ (يَا بُنَيْ) ، (وَمَكْرَ السَّيِّئْ) وَ (نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ) فِي الْأَنْبِيَاءِ، وَالْجَمْعِ بَيْنَ السَّاكِنَيْنِ فِي تَاءَاتِ الْبَزِّيِّ وَإِدْغَامِ أَبِي عَمْرٍو (وَاسْطَّاعُوا) لِحَمْزَةَ وَإِسْكَانِ (نِعْمَّا وَيَهْدِّي) ، وَإِشْبَاعِ الْيَاءِ فِي (نَرْتَعِي، وَيَتَّقِي وَيَصْبِرْ) وَ (أَفْئِيدَةٌ مِنَ النَّاسِ) ، وَضَمِّ الْمَلَائِكَةُ اسْجُدُوا، وَنَصْبِ (كُنْ فَيَكُونَ) ، وَخَفْضِ (وَالْأَرْحَامِ) ، وَنَصْبِ (لِيُجْزَى قَوْمًا) ، وَالْفَصْلِ بَيْنَ الْمُضَافَيْنِ فِي الْأَنْعَامِ، وَهَمْزِ (سَأْقَيْهَا) ، وَوَصْلِ (وَإِنَّ الْيَاسَ) ، وَأَلِفِ (إِنَّ هَذَانِ) ، وَتَخْفِيفِ (وَلَا تَتَّبِعَانِ) ، وَقِرَاءَةِ (لَيْكَةَ) فِي الشُّعَرَاءِ وَ " ص " وَغَيْرِ ذَلِكَ.(قَالَ الْحَافِظُ أَبُو عَمْرٍو الدَّانِيُّ) فِي كِتَابِهِ " جَامِعِ الْبَيَانِ " بَعْدَ ذِكْرِ إِسْكَانِ (بَارِئِكُمْ) وَ (يَأْمُرُكُمْ) لِأَبِي عَمْرٍو وَحِكَايَةِ إِنْكَارِ سِيبَوَيْهِ لَهُ فَقَالَ أَعْنِي الدَّانِيَّ: وَالْإِسْكَانُ أَصَحُّ فِي النَّقْلِ وَأَكْثَرُ فِي الْأَدَاءِ وَهُوَ الَّذِي أَخْتَارُهُ وَآخُذُ بِهِ، ثُمَّ لَمَّا ذَكَرَ نُصُوصَ رُوَاتِهِ قَالَ: وَأَئِمَّةُ الْقُرَّاءِ لَا تَعْمَلُ فِي شَيْءٍ مِنْ حُرُوفِ الْقُرْآنِ عَلَى الْأَفْشَى فِي اللُّغَةِ
Arapçadaki en kıyasî (asıl), hatta eserde en sabit ve nakil ile rivayette en sahih olana göredir; zira onlardan (sahabe) sabit olduğunda, ne Arapça kıyas ne de bir lügatın füşüvvu (yaygınlığı) onu reddedebilir. Çünkü kıraat, kabul edilmesi ve ona yönelinmesi lâzım gelen, tâbî olunan bir sünnettir. Dedik ki: Mushaflardan birine muvâfakatten kastımız, bazı mushaflarda sâbit olup bazılarında olmayan şeylerdir. Meselâ İbn Âmir'in Bakara sûresinde vav'sız olarak 'قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا' şeklindeki kıraati; 'وَبالزُّبُرِ' ve 'وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ' ifadelerinde iki isme de bâ harfinin ziyâde edilmesi gibi — ki bu Şam mushafında sâbittir. Yine İbn Kesîr'in Berâe sûresinin son yerinde 'مِن' ziyâdesiyle 'جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ' şeklindeki kıraati — ki bu Mekke mushafında sâbittir. Ayrıca Hadîd sûresinde 'فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ' ifadesini 'هُوَ'yı hazfederek okumak; kezâ 'سَارِعُوا'yı vav'ı hazfederek; Kehf'te 'مِنْهُمَا مُنْقَلَبًا'yı tesniye ile okumak gibi, Kur'ân'da mushafların ihtilâf ettiği pek çok yer bulunmaktadır. İşte bu beldelerin (emsâr) imamlarından gelen kıraat, kendi mushaflarına muvâfık olarak rivayet edilmiştir. Eğer bu durum Osmanî mushafların hiçbirinde bu şekilde olmasaydı, o kıraat, üzerinde icmâ edilen resme muhâlif olduğu için şâzz sayılırdı. Ve bundan sonraki sözümüz: 'velev ihtimâlen' — bununla resme, velev takdîren de olsa, uygun olanı kastediyoruz. Zira resme uygunluk bazen tahkîkan olur (ki bu açık/sarîh uygunluktur), bazen de takdîren olur (ki bu ihtimâlen uygunluktur). Nitekim icmâ ile, resmin sarihine muhâlefet edilen yerler olmuştur: 'السَّمَوَاتُ وَالصَّلِحَتُ وَالَّيْلِ وَالصَّلَوَةَ وَالزَّكَوَةَ وَالرِّبَوا' gibi; yine 'لِنَظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ' ve her iki yerde 'وَجيءَ' (zira bazı mushaflarda tek nûn ve cîmden sonra elif ile yazılmıştır). Bazı kıraatler resme tahkîkan uyar, bazıları ise takdîren uyar. Meselâ 'مَلَكَ يَوْمَ الدِّينِ' — tüm mushaflarda elifsiz yazılmıştır. Haliyle hazf ile okunan kıraat, 'مَلِكِ النَّاسِ' gibi yazıldığı için tahfîfen bunu muhtemeldir; elifli okunan kıraat ise 'مَالِكَ الْمُلْكِ' gibi yazıldığı için takdîren muhtemeldir — bu durumda elif ihtisâren hazfedilmiş olur. Aynı şekilde 'النَّشَاةُ' — elif ile yazıldığı için medd kıraatine tahkîkan uyar, kasr kıraatine ise takdîren uyar; zira elifin, kıyasa aykırı olarak hemze suretinde olması muhtemeldir, tıpkı 'مَوْئِلًا' yazıldığı gibi. Ve bazen kıraat ihtilâfları resme tahkîkan uyar, meselâ
وَالْأَقْيَسِ فِي الْعَرَبِيَّةِ، بَلْ عَلَى الْأَثْبَتِ فِي الْأَثَرِ وَالْأَصَحِّ فِي النَّقْلِ وَالرِّوَايَةِ إِذَا ثَبَتَ عَنْهُمْ لَمْ يَرُدَّهَا قِيَاسُ عَرَبِيَّةٍ وَلَا فُشُوُّ لُغَةٍ ; لِأَنَّ الْقِرَاءَةَ سُنَّةٌ مُتَّبَعَةٌ يَلْزَمُ قَبُولُهَا وَالْمَصِيرُ إِلَيْهَا.قُلْنَا: وَنَعْنِي بِمُوَافَقَةِ أَحَدِ الْمَصَاحِفِ مَا كَانَ ثَابِتًا فِي بَعْضِهَا دُونَ بَعْضٍ كَقِرَاءَةِ ابْنِ عَامِرٍ (قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا) فِي الْبَقَرَةِ بِغَيْرِ وَاوٍ، وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ بِزِيَادَةِ الْبَاءِ فِي الِاسْمَيْنِ وَنَحْوِ ذَلِكَ، فَإِنَّ ذَلِكَ ثَابِتٌ فِي الْمُصْحَفِ الشَّامِيِّ، وَكَقِرَاءَةِ ابْنِ كَثِيرٍ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ فِي الْمَوْضِعِ الْأَخِيرِ مِنْ سُورَةِ بَرَاءَةَ بِزِيَادَةِ (مِنْ) ، فَإِنَّ ذَلِكَ ثَابِتٌ فِي الْمُصْحَفِ الْمَكِّيِّ، وَكَذَلِكَ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ.فِي سُورَةِ الْحَدِيدِ بِحَذْفِ (هُوَ) ، وَكَذَا (سَارِعُوا) بِحَذْفِ الْوَاوِ، وَكَذَا (مِنْهُمَا مُنْقَلَبًا) بِالتَّثْنِيَةِ فِي الْكَهْفِ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ فِي الْقُرْآنِ اخْتَلَفَتِ الْمَصَاحِفُ فِيهَا فَوَرَدَتِ الْقِرَاءَةُ عَنْ أَئِمَّةِ تِلْكَ الْأَمْصَارِ عَلَى مُوَافَقَةِ مُصْحَفِهِمْ، فَلَوْ لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ كَذَلِكَ فِي شَيْءٍ مِنَ الْمَصَاحِفِ الْعُثْمَانِيَّةِ لَكَانَتِ الْقِرَاءَةُ بِذَلِكَ شَاذَّةً لِمُخَالَفَتِهَا الرَّسْمَ الْمُجْمَعَ عَلَيْهِ، (وَقَوْلُنَا) بَعْدَ ذَلِكَ وَلَوِ احْتِمَالًا نَعْنِي بِهِ مَا يُوَافِقُ الرَّسْمَ وَلَوْ تَقْدِيرًا، إِذْ مُوَافَقَةُ الرَّسْمِ قَدْ تَكُونُ تَحْقِيقًا وَهُوَ الْمُوَافَقَةُ الصَّرِيحَةُ، وَقَدْ تَكُونُ تَقْدِيرًا وَهُوَ الْمُوَافَقَةُ احْتِمَالًا، فَإِنَّهُ قَدْ خُولِفَ صَرِيحُ الرَّسْمِ فِي مَوَاضِعَ إِجْمَاعًا نَحْوَ: (السَّمَوَاتُ وَالصَّلِحَتُ وَالَّيْلِ وَالصَّلَوَةَ وَالزَّكَوَةَ وَالرِّبَوا) ، وَنَحْوَ (لِنَظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ) (وَجيءَ) فِي الْمَوْضِعَيْنِ حَيْثُ كُتِبَ بِنُونٍ وَاحِدَةٍ وَبِأَلِفٍ بَعْدَ الْجِيمِ فِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ، وَقَدْ تُوَافِقُ بَعْضُ الْقِرَاءَاتِ الرَّسْمَ تَحْقِيقًا، وَيُوَافِقُهُ بَعْضُهَا تَقْدِيرًا، نَحْوَ (مَلَكَ يَوْمَ الدِّينِ) فَإِنَّهُ كُتِبَ بِغَيْرِ أَلْفٍ فِي جَمِيعِ الْمَصَاحِفِ، فَقِرَاءَةُ الْحَذْفِ تَحْتَمِلُهُ تَخْفِيفًا كَمَا كُتِبَ مَلِكِ النَّاسِ، وَقِرَاءَةُ الْأَلِفِ مُحْتَمَلَةٌ تَقْدِيرًا كَمَا كُتِبَ مَالِكَ الْمُلْكِ، فَتَكُونُ الْأَلِفُ حُذِفَتِ اخْتِصَارًا، وَكَذَلِكَ (النَّشَاةُ) حَيْثُ كُتِبَتْ بِالْأَلِفِ وَافَقَتْ قِرَاءَةَ الْمَدِّ تَحْقِيقًا وَوَافَقَتْ قِرَاءَةَ الْقَصْرِ تَقْدِيرًا، إِذْ يُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ الْأَلِفُ صُورَةَ الْهَمْزَةِ عَلَى غَيْرِ الْقِيَاسِ كَمَا كُتِبَ مَوْئِلًا، وَقَدْ تُوَافِقُ اخْتِلَافَاتُ الْقِرَاءَاتِ الرَّسْمَ تَحْقِيقًا نَحْوَ
Allah’ın yardımcıları, meleklerin ona seslenmesi, “sizin için mağfiret diler”, “yaparlar”, “senin için hazır” gibi ifadeler —ki bunların nokta ve harekeden mücerred olarak yazılması, bazı harflerin hazfedilmesi veya ispat edilmesi, sahâbenin (r.a.) bilhassa imlâ/hecâ ilmindeki büyük fazîletine ve her ilmin tahkikindeki keskin anlayışlarına delâlet eder—, kendilerine bu ilimleri veren, onları bu ümmetin sâir fertlerine üstün kılan Allah’ı tesbih ederiz.
(İmâm Şâfiî (r.a.) ne güzel söylemiştir.) Nitekim ez-Za‘ferânî’nin kendisinden rivâyet ettiği Risâle’sinde onları (ashâbı) vasfederken şöyle buyurmuştur: “Allah Tebâreke ve Teâlâ, Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem ashâbını Kur’ân’da, Tevrât’ta ve İncîl’de övmüş; onlar için Resûlullah’ın dilinden öyle bir fazîlet vermiştir ki kendilerinden sonra hiç kimseye bu verilmemiştir. Allah onlara rahmet eylesin ve onları sıddîkların, şehidlerin ve sâlihlerin en yüksek mertebelerine ulaştırmakla mükâfatlandırmıştır. Onlar bize Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetlerini aktardılar; vahiy inerken O’nu müşâhede ettiler. Resûlullah’ın (s.a.v.) âm ve hâs, azm ve irşâd olarak ne murâd ettiğini bildiler. Onun sünnetlerinden bildiklerimizi de bilmediklerimizi de onlar bildiler. Onlar her ilimde, içtihâdda, verâ‘da, akılda ve kendisiyle ilmin elde edildiği ve istinbât edildiği her hususta bizden üstündür. Onların re’yleri bizim için daha hayırlı ve kendi nezdimizdeki kendi re’yimizden bize daha evlâdır.”
(Ben derim ki): Şimdi bakınız, onlar “sırât” ve “musaytırûn” kelimelerini aslı sîn olup ondan bedel olan sâd ile yazmışlar; asıl olan sînden niçin vazgeçtiler? Tâ ki sîn kırâati, resme aykırı olsa bile bir yönden asla uygun gelsin ve ikisi dengelensin; ayrıca işmâm kırâati (ötre kokutularak/ses sezdirilerek okuyuş) de muhtemel olsun. Eğer bu kelimeler asıl olan sîn ile yazılmış olsaydı bu fayda kaybolur ve sîn dışındaki kırâat hem resme hem de asla aykırı sayılırdı. İşte bu yüzden meşhur ihtilâf, Bakara sûresindeki “bastah” hakkında değil de A‘râf sûresindeki “bastah” hakkındadır; çünkü Bakara’daki harf sîn ile, A‘râf’taki ise sâd ile yazılmıştır. Bununla birlikte, idgâm edilmiş veya ibdâl yapılmış yahut sâbit veya hazfedilmiş bir harfte yahut buna benzer durumlarda resmin açıkça muhâlefeti —eğer o kırâat sâbit olmuş ve meşhur müstefîz olarak gelmişse— muhâlefet sayılmaz. Görmez misin ki onlar, zâid yâ’ların isbâtını, Kehf sûresinde “tes’elnî” yâ’sının hazfini, “ve ekûne mine’s-sâlihîn” kırâatini ve “bi-danîn” kelimesindeki zâ harfini ve benzerlerini reddedilmiş bir resm muhâlefeti olarak saymamışlardır. Çünkü ihtilâf
أَنْصَارُ اللَّهِ، وَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ، وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَيَعْمَلُونَ وَهَيْتَ لَكَ وَنَحْوَ ذَلِكَ مِمَّا يَدُلُّ تَجَرُّدُهُ عَنِ النُّقَطِ وَالشَّكْلِ وَحَذْفُهُ وَإِثْبَاتُهُ عَلَى فَضْلٍ عَظِيمٍ لِلصَّحَابَةِ رضي الله عنهم فِي عِلْمِ الْهِجَاءِ خَاصَّةً، وَفَهْمٍ ثَاقِبٍ فِي تَحْقِيقِ كُلِّ عِلْمٍ، فَسُبْحَانَ مَنْ أَعْطَاهُمْ وَفَضَّلَهُمْ عَلَى سَائِرِ هَذِهِ الْأُمَّةِ.(وَلِلَّهِ دَرُّ الْإِمَامِ الشَّافِعِيِّ رضي الله عنه) حَيْثُ يَقُولُ فِي وَصْفِهِمْ فِي رِسَالَتِهِ الَّتِي رَوَاهَا عَنْهُ الزَّعْفَرَانِيُّ مَا هَذَا نَصُّهُ: وَقَدْ أَثْنَى اللَّهُ تبارك وتعالى عَلَى أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ - فِي الْقُرْآنِ وَالتَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ، وَسَبَقَ لَهُمْ عَلَى لِسَانِ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ - مِنَ الْفَضْلِ مَا لَيْسَ لِأَحَدٍ بَعْدَهُمْ، فَرَحِمَهُمُ اللَّهُ وَهَنَّأَهُمْ بِمَا أَثَابَهُمْ مِنْ ذَلِكَ بِبُلُوغِ أَعْلَى مَنَازِلِ الصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ، أَدَّوْا إِلَيْنَا سُنَنَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَشَاهَدُوهُ وَالْوَحْيُ يَنْزِلُ عَلَيْهِ، فَعَلِمُوا مَا أَرَادَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَامًّا وَخَاصًّا وَعَزْمًا وَإِرْشَادًا وَعَرَفُوا مِنْ سُنَنِهِ مَا عَرَفْنَا وَجَهِلْنَا وَهُمْ فَوْقَنَا فِي كُلِّ عِلْمٍ وَاجْتِهَادٍ وَوَرَعٍ وَعَقْلٍ وَأَمْرٍ اسْتُدْرِكَ بِهِ عِلْمٌ وَاسْتُنْبِطَ بِهِ، وَآرَاؤُهُمْ لَنَا أَحْمَدُ وَأَوْلَى بِنَا مِنْ رَأْيِنَا عِنْدَ أَنْفُسِنَا.(قُلْتُ) : فَانْظُرْ كَيْفَ كَتَبُوا الصِّرَاطَ وَالْمُصَيْطِرُونَ بِالصَّادِ الْمُبْدَلَةِ مِنَ السِّينِ، وَعَدَلُوا عَنِ السِّينِ الَّتِي هِيَ الْأَصْلُ لِتَكُونَ قِرَاءَةُ السِّيِنِ وَإِنْ خَالَفَتِ الرَّسْمَ مِنْ وَجْهٍ قَدْ أَتَتْ عَلَى الْأَصْلِ فَيَعْتَدِلَانِ، وَتَكُونَ قِرَاءَةُ الْإِشْمَامِ مُحْتَمَلَةً، وَلَوْ كُتِبَ ذَلِكَ بِالسِّينِ عَلَى الْأَصْلِ لَفَاتَ ذَلِكَ وَعُدَّتْ قِرَاءَةُ غَيْرِ السِّينِ مُخَالِفَةً لِلرَّسْمِ وَالْأَصْلِ، وَلِذَلِكَ كَانَ الْخِلَافُ فِي الْمَشْهُورِ فِي بَسْطَةً الْأَعْرَافِ دُونَ بَسْطَةً الْبَقَرَةِ ; لِكَوْنِ حَرْفِ الْبَقَرَةِ كُتِبَ بِالسِّينِ وَحَرْفِ الْأَعْرَافِ بِالصَّادِ، عَلَى أَنَّ مُخَالِفَ صَرِيحِ الرَّسْمِ فِي حَرْفٍ مُدْغَمٍ أَوْ مُبْدَلٍ أَوْ ثَابِتٍ أَوْ مَحْذُوفٍ أَوْ نَحْوِ ذَلِكَ لَا يُعَدُّ مُخَالِفًا إِذَا ثَبَتَتِ الْقِرَاءَةُ بِهِ وَوَرَدَتْ مَشْهُورَةً مُسْتَفَاضَةً، أَلَا تَرَى أَنَّهُمْ لَمْ يَعُدُّوا إِثْبَاتَ يَاءَاتِ الزَّوَائِدِ وَحَذْفَ يَاءِ تَسْئَلْنِي فِي الْكَهْفِ، وَقِرَاءَةَ (وَأَكُونُ مِنَ الصَّالِحِينَ) وَالظَّاءَ مِنْ بِضَنِينٍ وَنَحْوَ ذَلِكَ مِنْ مُخَالَفَةِ الرَّسْمِ الْمَرْدُودِ، فَإِنَّ الْخِلَافَ
Bu hususta müsamaha edilir; zira o, yakın olup tek bir manaya rücû eder. Kıraatin sahihliği, meşhûriyeti ve makbûliyetle telakkî edilmiş olması onu yürütür. Hâlbuki bu durum, bir kelimenin ziyadesi, noksanı, takdîmi ve te'hîri –hatta mânâ harflerinden tek bir harf dahi olsa– bakımından böyle değildir. Zira onun hükmü, kelime hükmünde olup resme muhalefeti caiz kılmaz. İşte resme uyma ve muhalefet etmenin hakikati hususundaki ayırt edici sınır budur. "Senedinin sahih olması" sözümüze gelince: Bununla, o kıraati, sika ve zâbıt bir râvinin, kendisi gibi sika ve zâbıt bir râviden –zincir bu şekilde nihayete erinceye kadar– rivayet etmesini ve ayrıca bu kıraatin, bu işin zâbıt imamları nezdinde meşhur olmasını, onların katında hata veya bazılarının şâz kıraatleri arasında sayılmamasını kastediyoruz. Müteahhirînden bazıları bu rükünde tevâtür şartını koşmuş ve bu hususta senedin sahih olmasıyla yetinmemiştir. Onlar, Kur'an'ın ancak tevâtürle sâbit olacağını, âhâd yolla gelen kıraatlerle Kur'an'ın sâbit olamayacağını iddia etmişlerdir. Bu iddianın ne derece isabetsiz olduğu gizli değildir. Zira tevâtür sâbit olduğunda, resim ve diğer iki rükne ihtiyaç kalmaz. Çünkü ihtilaf konusu harflerden Nebî (s.a.v.)'den mütevâtir olarak sâbit olanın kabulü vâcip olup onun Kur'an olduğuna kat‘î olarak hükmedilir; bu, resme uygun olsun veya muhalif olsun fark etmez. Eğer her bir ihtilaf harfinde tevâtür şartı koşarsak, bu yedi imam ve diğerlerinden sâbit olan ihtilaf harflerinin birçoğu ortadan kalkar. Ben önceleri bu görüşe meylediyordum; sonra onun fesadı ve selef ile halef imamlarının muvafakatinin hilafına olduğu ortaya çıktı. Büyük İmam Ebû Şâme "Mürşid" adlı eserinde şöyle demiştir: "Müteahhir kıraat âlimlerinden ve onları taklid edenlerden birçoğunun dilinde, yedi kıraatin tamamının –yani bu yedi imamdan rivayet edilen her bir ferdin– mütevâtir olduğu yaygınlaşmıştır. Bunlar, 'Bunların Allah katından indirilmiş olduğuna kat‘î olarak hükmetmek vâciptir' demişler ve biz de bu görüşü benimsiyoruz. Ancak bu, kendilerinden nakil hususunda yolların birleştiği, grupların ittifak ettiği ve herhangi bir inkârla karşılaşmayan –üstelik şâyi‘, meşhur ve müstefîz olan– kıraatler için söz konusudur. O hâlde, bazı kıraatlerde tevâtür gerçekleşmemişse, en azından bu şartın aranması gerekir." Şeyh Ebû Muhammed İbrâhim b. Ömer el-Ca‘berî ise şöyle demiştir: "Ben derim ki: Şart birdir, o da naklin sahih olmasıdır; diğer iki şart ise ona tâbidir. İşte bu, yedi harften ve diğerlerinden olanı bilmeyi sağlayan bir zâbıttır. Kim nâkillerin durumunu bilmekte maharet kazanır, Arapçada derinleşir ve resmi sağlamlaştırırsa, bu şüphe onun için çözülür." İmam Ebû Muhammed Mekkî, "el-Keşf" adlı kitabına ek olarak telif ettiği eserinde şöyle demiştir: "Eğer soru soracak olursan...
فِي ذَلِكَ يُغْتَفَرُ، إِذْ هُوَ قَرِيبٌ يَرْجِعُ إِلَى مَعْنًى وَاحِدٍ وَتُمْشِيهِ صِحَّةُ الْقِرَاءَةِ وَشُهْرَتُهَا وَتَلَقِّيهَا بِالْقَبُولِ، وَذَلِكَ بِخِلَافِ زِيَادَةِ كَلِمَةٍ وَنُقْصَانِهَا وَتَقْدِيمِهَا وَتَأْخِيرِهَا حَتَّى وَلَوْ كَانَتْ حَرْفًا وَاحِدًا مِنْ حُرُوفِ الْمَعَانِي، فَإِنَّ حُكْمَهُ فِي حُكْمِ الْكَلِمَةِ لَا يُسَوِّغُ مُخَالَفَةَ الرَّسْمِ فِيهِ، وَهَذَا هُوَ الْحَدُّ الْفَاصِلُ فِي حَقِيقَةِ اتِّبَاعِ الرَّسْمِ وَمُخَالَفَتِهِ، (وَقَوْلُنَا) وَصَحَّ سَنَدُهَا، فَإِنَّا نَعْنِي بِهِ أَنْ يَرْوِيَ تِلْكَ الْقِرَاءَةَ الْعَدْلُ الضَّابِطُ عَنْ مِثْلِهِ كَذَا حَتَّى تَنْتَهِيَ، وَتَكُونَ مَعَ ذَلِكَ مَشْهُورَةً عِنْدَ أَئِمَّةٍ هَذَا الشَّأْنَ الضَّابِطِينَ لَهُ غَيْرَ مَعْدُودَةٍ عِنْدَهُمْ مِنَ الْغَلَطِ أَوْ مِمَّا شَذَّ بِهَا بَعْضُهُمْ، وَقَدْ شَرَطَ بَعْضُ الْمُتَأَخِّرِينَ التَّوَاتُرَ فِي هَذَا الرُّكْنِ وَلَمْ يَكْتَفِ فِيهِ بِصِحَّةِ السَّنَدِ، وَزَعَمَ أَنَّ الْقُرْآنَ لَا يَثْبُتُ إِلَّا بِالتَّوَاتُرِ، وَإِنَّ مَا جَاءَ مَجِيءَ الْآحَادِ لَا يَثْبُتُ بِهِ قُرْآنٌ، وَهَذَا مَا لَا يَخْفَى مَا فِيهِ، فَإِنَّ التَّوَاتُرَ إِذَا ثَبَتَ لَا يُحْتَاجُ فِيهِ إِلَى الرُّكْنَيْنِ الْأَخِيرَيْنِ مِنَ الرَّسْمِ وَغَيْرِهِ إِذْ مَا ثَبَتَ مِنْ أَحْرُفِ الْخِلَافِ مُتَوَاتِرًا عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَجَبَ قَبُولُهُ وَقُطِعَ بِكَوْنِهِ قُرْآنًا، سَوَاءٌ وَافَقَ الرَّسْمَ أَمْ خَالَفَهُ وَإِذَا اشْتَرَطْنَا التَّوَاتُرَ فِي كُلِّ حَرْفٍ مِنْ حُرُوفِ الْخِلَافِ انْتَفَى كَثِيرٌ مِنْ أَحْرُفِ الْخِلَافِ الثَّابِتِ عَنْ هَؤُلَاءِ الْأَئِمَّةِ السَّبْعَةِ وَغَيْرِهِمْ وَقَدْ كُنْتُ قَبْلُ أَجْنَحُ إِلَى هَذَا الْقَوْلِ، ثُمَّ ظَهَرَ فَسَادُهُ وَمُوَافَقَةُ أَئِمَّةِ السَّلَفِ وَالْخَلَفِ.(قَالَ) الْإِمَامُ الْكَبِيرُ أَبُو شَامَةَ فِي " مُرْشِدِهِ ": وَقَدْ شَاعَ عَلَى أَلْسِنَةِ جَمَاعَةٍ مِنَ الْمُقْرِئِينَ الْمُتَأَخِّرِينَ وَغَيْرِهِمْ مِنَ الْمُقَلِّدِينَ أَنَّ الْقِرَاءَاتِ السَّبْعَ كُلَّهَا مُتَوَاتِرَةٌ، أَيْ كُلُّ فَرْدٍ فَرْدٍ مَا رُوِيَ عَنْ هَؤُلَاءِ الْأَئِمَّةِ السَّبْعَةِ، قَالُوا وَالْقَطْعُ بِأَنَّهَا مُنَزَّلَةٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَاجِبٌ وَنَحْنُ بِهَذَا نَقُولُ، وَلَكِنْ فِيمَا اجْتَمَعَتْ عَلَى نَقْلِهِ عَنْهُمُ الطُّرُقُ وَاتَّفَقَتْ عَلَيْهِ الْفِرَقُ مِنْ غَيْرِ نَكِيرٍ لَهُ مَعَ أَنَّهُ شَاعَ وَاشْتَهَرَ وَاسْتَفَاضَ، فَلَا أَقَلَّ مِنَ اشْتِرَاطِ ذَلِكَ إِذَا لَمْ يَتَّفِقِ التَّوَاتُرُ فِي بَعْضِهَا.(وَقَالَ) الشَّيْخُ أَبُو مُحَمَّدٍ إِبْرَاهِيمُ بْنُ عُمَرَ الْجَعْبَرِيُّ أَقُولُ: الشَّرْطُ وَاحِدٌ وَهُوَ صِحَّةُ النَّقْلِ، وَيَلْزَمُ الْآخَرَانِ فَهَذَا ضَابِطٌ يُعْرَفُ مَا هُوَ مِنَ الْأَحْرُفِ السَّبْعَةِ وَغَيْرِهَا، فَمَنْ أَحْكَمَ مَعْرِفَةَ حَالِ النَّقَلَةِ وَأَمْعَنَ فِي الْعَرَبِيَّةِ وَأَتْقَنَ الرَّسْمَ انْحَلَّتْ لَهُ هَذِهِ الشُّبْهَةُ.(وَقَالَ) الْإِمَامُ أَبُو مُحَمَّدٍ مَكِّيٌّ فِي مُصَنَّفِهِ الَّذِي أَلْحَقَهُ بِكِتَابِهِ " الْكَشْفِ " لَهُ: فَإِنْ سَأَلَ
Bir soru soran şöyle dedi: "Peki, şu an Kur'an'dan hangisi kabul edilir ve onunla kıraat edilir? Hangisi kabul edilmez ve onunla kıraat olunmaz? Hangisi kabul edilir fakat onunla kıraat edilmez?" Bunun cevabı şudur: Kur'an hakkında rivayet edilenlerin tamamı üç kısımdır: Bir kısım, bugün onunla kıraat edilendir. Bu ise kendisinde üç vasıf bulunandır: Bunlar, sika (güvenilir) râvilerden Peygamber (s.a.v.)'den nakledilmiş olması; Arapça'da, Kur'an'ın kendisiyle indiği vecih üzere makul (câiz) olması; ve Mushaf hattına uygun olmasıdır. İşte bu üç vasıf kendisinde toplandığı zaman onunla kıraat edilir; gaybî yönü, sıhhati ve doğruluğu kesin olarak hükme bağlanır. Zira Mushaf hattına uygunluk cihetinden icmâ yoluyla alınmıştır. Onu inkâr eden kâfir olur. (Müellif) dedi ki: "(İkinci kısım) ise, nakli âhâd yoluyla sahih olan, Arapça'daki vechi sahih bulunan, fakat lafzı Mushaf hattına muhalif olandır. İşte bu kabul edilir fakat iki illetten dolayı onunla kıraat edilmez: Birincisi, icmâ ile alınmamış, ancak haber-i vâhid ile alınmıştır; haber-i vâhid ile kendisiyle kıraat edilecek bir Kur'an sabit olmaz. İkinci illet ise, kendisi üzerinde icmâ edilmiş olana muhalif olmasıdır; bu sebeple gaybî yönüne, sıhhatine dair kesin hüküm verilmez. Sıhhati kesin olmayanla ise kıraat caiz olmaz. Onu inkâr eden kâfir olmaz, fakat onu inkâr etmesi pek kötüdür." (Müellif) dedi ki: "(Üçüncü kısım) ise, gayr-ı sika bir kimsenin naklettiği veya sika birinin naklettiği fakat Arapça'da bir vechi bulunmayandır. İşte bu, Mushaf hattına uygun olsa bile kabul edilmez." (Müellif) dedi: "Bu kısımların her bir nev'i için örnek vardır; kısa kesmek için onları zikretmedik." (Ben) derim ki: Birinci kısmın örneği, "مَالِكِ" ile "مَلِكِ", "يَخْدَعُونَ" ile "يُخَادِعُونَ", "وَأَوْصَى" ile "وَصَّى", "يَطَّوَّعُ" ile "تَطَوَّعَ" ve bunun gibi meşhur kıraatlerdir. İkinci kısmın örneği ise, Abdullah b. Mes'ud (r.a.) ile Ebü'd-Derdâ (r.a.)'nın, "وَالذَّكَرَ وَالْأُنْثَى" şeklindeki (وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى âyetindeki) kıraati; İbn Abbas (r.a.)'ın, "وَكَانَ أَمَامَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ صَالِحَةٍ غَصْبًا وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ كَافِرًا" kıraati ve buna benzer sika râvilerin rivayetleriyle sabit olan kıraatlerdir. Ulemâ, bunlarla namazda kıraatin caiz olup olmadığında ihtilaf etmiştir. Bazıları bunu caiz görmüştür; zira sahabe ve tâbiîn bu harflerle namazda kıraat ediyorlardı. Bu, Şâfiî ve Ebû Hanîfe taraftarlarının iki görüşünden biri olup Mâlik ve Ahmed'den gelen iki rivayetten biridir. Ulemânın çoğunluğu ise caiz olmadığı görüşündedir; çünkü bu kıraatler Peygamber (s.a.v.)'den mütevâtir olarak sabit olmamıştır. Naklen sabit olsalar bile, ya son arza (Cibril ile son mukabele) ile veya sahabenin Osman Mushafı üzerinde icmâsıyla neshedilmişlerdir; yahut
سَائِلٌ فَقَالَ: فَمَا الَّذِي يُقْبَلُ مِنَ الْقُرْآنِ الْآنَ فَيُقْرَأُ بِهِ؟ وَمَا الَّذِي لَا يُقْبَلُ وَلَا يُقْرَأُ بِهِ؟ وَمَا الَّذِي يُقْبَلُ وَلَا يُقْرَأُ بِهِ؟ فَالْجَوَابُ أَنَّ جَمِيعَ مَا رُوِيَ فِي الْقُرْآنِ عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْسَامٍ: قِسْمٌ يُقْرَأُ بِهِ الْيَوْمَ، وَذَلِكَ مَا اجْتَمَعَ فِيهِ ثَلَاثُ خِلَالٍ، وَهُنَّ: أَنْ يُنْقَلَ عَنِ الثِّقَاتِ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، وَيَكُونَ وَجْهُهُ فِي الْعَرَبِيَّةِ الَّتِي نَزَلَ بِهَا الْقُرْآنُ سَائِغًا، وَيَكُونَ مُوَافِقًا لِخَطِّ الْمُصْحَفِ. فَإِذَا اجْتَمَعَتْ فِيهِ هَذِهِ الْخِلَالُ الثَّلَاثُ قُرِئَ بِهِ وَقُطِعَ عَلَى مُغَيَّبِهِ وَصِحَّتِهِ وَصِدْقِهِ ; لِأَنَّهُ أُخِذَ عَنْ إِجْمَاعٍ مِنْ جِهَةِ مُوَافَقَةِ خَطِّ الْمُصْحَفِ، وَكَفَرَ مَنْ جَحَدَهُ.قَالَ: (وَالْقِسْمُ الثَّانِي) مَا صَحَّ نَقْلُهُ عَنِ الْآحَادِ وَصَحَّ وَجْهُهُ فِي الْعَرَبِيَّةِ وَخَالَفَ لَفْظُهُ خَطَّ الْمُصْحَفِ، فَهَذَا يُقْبَلُ وَلَا يُقْرَأُ بِهِ لِعِلَّتَيْنِ: إِحْدَاهُمَا أَنَّهُ لَمْ يُؤْخَذْ بِإِجْمَاعٍ، إِنَّمَا أُخِذَ بِأَخْبَارِ الْآحَادِ وَلَا يَثْبُتُ قُرْآنٌ يُقْرَأُ بِهِ بِخَبَرِ الْوَاحِدِ، وَالْعِلَّةُ الثَّانِيَةُ أَنَّهُ مُخَالِفٌ لِمَا قَدْ أُجْمِعَ عَلَيْهِ فَلَا يُقْطَعُ عَلَى مُغَيَّبِهِ وَصِحَّتِهِ وَمَا لَمْ يُقْطَعْ عَلَى صِحَّتِهِ لَا يَجُوزُ الْقِرَاءَةُ بِهِ، وَلَا يَكْفُرُ مَنْ جَحَدَهُ، وَلَبِئْسَ مَا صَنَعَ إِذَا جَحَدَهُ.قَالَ (وَالْقِسْمُ الثَّالِثِ) هُوَ مَا نَقَلَهُ غَيْرُ ثِقَةٍ أَوْ نَقَلَهُ ثِقَةٌ وَلَا وَجْهَ لَهُ فِي الْعَرَبِيَّةِ، فَهَذَا لَا يُقْبَلُ وَإِنْ وَافَقَ خَطَّ الْمُصْحَفِ، قَالَ: وَلِكُلِّ صِنْفٍ مِنْ هَذِهِ الْأَقْسَامِ تَمْثِيلٌ تَرَكْنَا ذِكْرَهُ اخْتِصَارًا. (قُلْتُ) : وَمِثَالُ الْقِسْمِ الْأَوَّلِ مَالِكِ وَ (مَلِكِ) وَ (يَخْدَعُونَ) وَيُخَادِعُونَ (وَأَوْصَى) وَوَصَّى وَ (يَطَّوَّعُ) وَتَطَوَّعَ وَنَحْوَ ذَلِكَ مِنَ الْقِرَاءَاتِ الْمَشْهُورَةِ. وَمِثَالُ الْقِسْمِ الثَّانِي قِرَاءَةُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ وَأَبِي الدَّرْدَاءِ: (وَالذَّكَرَ وَالْأُنْثَى) فِي وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى وَقِرَاءَةُ ابْنُ عَبَّاسٍ (وَكَانَ أَمَامَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ صَالِحَةٍ غَصْبًا وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ كَافِرًا) وَنَحْوَ ذَلِكَ مِمَّا ثَبَتَ بِرِوَايَاتِ الثِّقَاتِ، (وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ) فِي جَوَازِ الْقِرَاءَةِ بِذَلِكَ فِي الصَّلَاةِ، فَأَجَازَهَا بَعْضُهُمْ لِأَنَّ الصَّحَابَةَ وَالتَّابِعِينَ كَانُوا يَقْرَءُونَ بِهَذِهِ الْحُرُوفِ فِي الصَّلَاةِ، وَهَذَا أَحَدُ الْقَوْلَيْنِ لِأَصْحَابِ الشَّافِعِيِّ وَأَبِي حَنِيفَةَ وَإِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ عَنْ مَالِكٍ وَأَحْمَدَ. وَأَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ عَلَى عَدَمِ الْجَوَازِ ; لِأَنَّ هَذِهِ الْقِرَاءَاتِ لَمْ تَثْبُتْ مُتَوَاتِرَةً عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، وَإِنْ ثَبَتَتْ بِالنَّقْلِ فَإِنَّهَا مَنْسُوخَةٌ بِالْعَرْضَةِ الْأَخِيرَةِ أَوْ بِإِجْمَاعِ الصَّحَابَةِ عَلَى الْمُصْحَفِ الْعُثْمَانِيِّ، أَوْ أَنَّهَا