el-Keşf an Vücûhi'l-Kırââti's-Seb‘ ve İlelihâ ve Hucecihâ (Mekkî b. Ebî Tâlib)
Kısım: Tecvîd ve Kırâatler
Kitap: el-Keşf an Vücûhi'l-Kırââti's-Seb‘ ve İlelihâ ve Hucecihâ
(Bu, et-Tebsıra fi'l-Kırâât adlı eserin şerhidir)
Müellif: Ebû Muhammed Mekkî b. Ebî Tâlib el-Kaysî (355 - 437 h.)
Muhakkik: D. Muhyiddin Ramazan
Nâşir: Müessesetü'r-Risâle - Beyrut
Tab‘: İkinci, 1401 h. - 1981
Cilt Adedi: 2
[Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
الكشف عن وجوه القراءات السبع وعللها وحججها (مكي بن أبي طالب)القسم: التجويد والقراءاتالكتاب: الكشف عن وجوه القراءات السبع وعللها وحججها(وهو شرح كتاب التبصرة في القراءات)المؤلف: أبو محمد مكي بن أبي طالب القيسي (٣٥٥ - ٤٣٧ هـ)المحقق: د محيي الدين رمضانالناشر: مؤسسة الرسالة - بيروتالطبعة: الثانية، ١٤٠١ هـ - ١٩٨١ معدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellim teslîmâ.
Hamd, izzeti menî‘, mecdi refî‘, saltanatı kāhir, celâli zâhir, mülkü gālib ve bâhir olan; âlâ-yı izâm, minen-i cısâm ve ni‘am-i tüvâm sahibi; günahları bağışlayan, mahlûkata rızık veren, İslâm‘ı beğenip seçen, yaratıkları rahimlerde şekillendiren, benzerlerden ve eşlerden münezzeh, idrakten müstağni, vasıflandıranların vasfından yüce ve zâlimlerin sözünden müteâl olan Allah‘adır. Kur‘an ve İslâm nimeti gibi lutfettiği nimetlerden ötürü O‘na hamdeder, minnet ve büyük lütufları sebebiyle O‘na şükrederim. Hamd ve şükür O‘na mahsustur. O‘ndan başka ilâh yoktur. O, Peygamberi Muhammed‘i (s.a.v.) apaçık hak ile ve önünden ardından bâtılın gelmediği, Hakîm ve Hamîd olan Allah‘ın indirdiği (1) nurlu bir kandil olan kitap ile göndermiştir. O (s.a.v.), risâleti tebliğ etmiş, emâneti edâ etmiş, yakîn kendisine gelinceye kadar Allah yolunda hakkıyla cihad etmiştir. Allah‘ın salât ü selâm ve ikrâmı onun, âlinin (2) ve bütün nebîler ile resullerin üzerine olsun.
Ebû Muhammed Mekkî b. Ebî Tâlib el-Mağribî dedi ki: Doğu‘da iken üç yüz doksan bir yılında yedi kıraat hakkında muhtasar bir kitap telif etmiş ve ona “et-Tebsıra” adını vermiştir. Bu kitap, meşhur yedi kārinin ihtilaf ettiği hususları ihtiva eder. Kolaylık sağlamak ve hafifletmek gayesiyle kıraatlerle ilgili deliller, illetler, nahiv ölçüleri ve lehçelere temas etmedim. Kitabın başında, şimdi burada zikrettiğim (10) kıraatlerin illetlerine dair bir kitap daha telif edeceğime dair söz vermiştim.
بسم الله الرحمن الرحيمصلى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه وسلم تسليماالحمد لله ذي العزّ المنيع، والمجد الرفيع، والسلطان القاهر، والجلال الظاهر، والملك الغالب الباهر، والآلاء العظام، والمنن الجسام، والنعم التّوام، غافر الآثام، ورازق الأنام، ومرتضي الإسلام، ومصوّر الخلق في الأرحام، تعالى عن الأشباه والأنداد، واحتجب عن الإدراك، وجلّ عن صفة(١) الواصفين، وتعالى عن قول الظالمين، أحمده على ما أنعم به(٢) من نعمة القرآن والإسلام(٣)، وأشكره على ما تفضّل به من المنن والآلاء العظام، فله الحمد والشكر، لا إله إلا هو، بعث محمدا نبيّه، صلى الله عليه وسلم، بالحقّ المبين، والسّراج المنير بكتاب(٤) {لا يَأْتِيهِ الْباطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ}(٥)، فبلّغ الرسالة، وأدّى الأمانة، وجاهد في الله(٦) حقّ جهاده حتى أتاه اليقين، صلّى الله عليه وعلى آله(٧) وجميع النبيّين والمرسلين وسلّم وكرّم.قال أبو محمد مكيّ بن أبي طالب المغربي: كنت قد ألّفت بالمشرق كتابا مختصرا في القراءات السّبع في سنة إحدى وتسعين وثلاثمائة وسمّيته «كتاب التبصرة» [وهو] فيما(٨) اختلف فيه القراء السبعة المشهورون، وأضربت فيه عن الحجج والعلل ومقاييس النحو في القراءات واللغات طلبا للتسهيل، وحرصا على(٩) التخفيف، ووعدت في صدره أنيّ سأؤلف كتابا في علل القراءات(١٠) التي ذكرتها(١) ص: «صفات».(٢) ب: «عليه» وليست عبارة «ص» بيّنة.(٣) ص: «الإسلام والقرآن».(٤) قوله: «والسراج المنير بكتاب» هي في الأصل غير بينة تماما، وأثبتها من: ص.(٥) سورة فصلت (آ ٤٢).(٦) ص: «سبيل الله».(٧) ب: «أهله» فأثبت ما رأيته الوجه، وقوله: «وعلى آله» سقط من: ص.(٨) ب: «وفيما» والتكملة لتوجيه العبارة.(٩) ب: «عن» وصوبتها من: ص.(١٠) ص: «القراءة».
O kitapta, yani «Kitâbü't-Tebsira»da kıraat vecihlerinin delillerini zikretmekteyim. (Ona «Kitâbü'l-Keşf an Vücûhi'l-Kırâât» adını veriyorum)(1). Sonra günler uzadı, meşguliyetler peş peşe geldi; onu telif, beyan ve tertip etmek dört yüz yirmi dört (424) senesine(2) kadar sarktı. O vakit gördüm ki ömür sona ermiş, dünyadan göç yaklaşmış. Bunun üzerine, ansızın ölüm korkusu ve fırsatın kaçma endişesiyle, ayrıca bu eserden, Kur'an ehlinden anlayış sahiplerinin ve kıraat ilmi talebesinden(3) ilim erbabının faydalanması ümidiyle, onu telif ve tertip etme niyetimi kuvvetlendirdim. Zamanın geçmesine ve günlerin tükenmesine rağmen baki kalması için, sevabının kalması ve bol mükâfatını umarak, onu telif ve tanzime hız verdim. Allah'tan, bu eserin müellifine ve ondan ilim iktibas edene faydalı kılmasını niyaz ederim(4). O halde, bu kitabımızdan bir fayda elde eden, ondan bir ilim iktibas eden, yahut onun sayesinde müşkil bir mana kendisine açıklanan veya bilmediği bir ilmi öğrenen her mürüvvet ve diyanet sahibine, bu eseri telif edene, onu tertip etmek uğrunda sırrını ve bedenini yoran, illetlerini çıkaran ve faydalarını istinbat edene rahmet okuması; ayrıca faydalarını ortaya koyan, nadirelerini ve ilimlerini yayan kimse için istiğfar dilemesi vaciptir. Zira ben, bu kitabın ve benzerlerinin telifiyle meşguliyetimin ve emeğimin, bana rahmet okuyacak birinin bunun vesilesiyle terahhum etmesinden, okurken bir müsteğfirin benim için istiğfar dilemesinden veya beni hayırla yâd eden bir hatırlayıcının bulunmasından daha büyük bir fayda taşımadığını bilirim. Hayırla anılmama, bana rahmet okunmasına ve benim için istiğfar edilmesine dair arzu ettiğim şeye tevessül edene Allah rahmet eylesin! İşte şimdi buna başlarken, usûl bablarındaki konuların illetlerini zikredeceğim(5), tekrar etmeksizin.
(1) Nüshada: «أسميه»—vavsız.
(2) Yani vefatından on üç yıl önce telifine başlamıştır, Allah rahmet eylesin. Bunu İbnü'l-Enbârî Nüzhetü'l-Elibbâ'da (s. 347), Yakut Mu'cemü'l-Üdebâ'da (9/168) zikretmiş; Mekkî'nin kendisi de kitaplarının telif zamanını ve yerini belirtmiştir. Bkz. Kitâbü'l-Hidâye fi't-Tefsîr (4/b) ve Tabakâtü'l-Kurrâ (2/310).
(3) Nüshada: «أهل».
(4) Nüshada: «وأسأل».
(5) Nüshada: «وأذكر».
في ذلك الكتاب، «كتاب التبصرة» أذكر فيه حجج القراءات [ووجوهها وأسميه(١) «كتاب الكشف عن وجوه القراءات»](٢) ثم تطاولت الأيام، وترادفت الأشغال عن تأليفه وتبيينه ونظمه إلى سنة أربع وعشرين وأربعمائة(٣)، فرأيت أن العمر قد تناهى، والزوال من الدنيا قد تدانى، فقويت النيّة في تأليفه وإتمامه خوف فجأة الموت، وحدوث الفوت، وطمعا أن ينتفع به أهل الفهم من أهل القرآن وأهل العلم من طلبة(٤) القراءات، فبادرت إلى تأليفه ونظمه ليكون باقيا على مرور الزمان، وانقراض الأيام، حرصا مني على بقاء أجره، وجزيل ثوابه أسأل(٥) الله أن ينفع به مؤلّفه والمقتبس العلم منه، فواجب على كل ذي مروءة وديانة أفاد من كتابنا هذا فائدة أو اقتبس منه علما، أو تبيّن له به معنى مشكل، أو علم منه علما لم يكن يعلمه، أن يترحّم على مؤلّفه، ومن أتعب سرّه وبدنه في نظمه، واستخراج علله، واستنباط فوائده، وأن يستغفر لمظهر فوائده، ومشهر نوادره وعلومه، فما علمت أنّ لشغلي وتعبي بتأليف هذا الكتاب وأشباهه فائدة أعظم من أن يترحّم عليّ من أجله مترحّم، أو يستغفر لي عند قراءته مستغفر، أو يذكرني بخير ذاكر. فرحم الله من بادر إلى ما رغّبته فيه من ذكري بالخير، والترحّم عليّ، والاستغفار لي.وهأنذا حين أبدأ بذلك أذكر(٦) علل ما في أبواب الأصول، دون أن أعيد(١) ص: «أسميه» بلا واو.(٢) قبل لفظ «القراءات» إحالة على الحاشية لكن ما أحيل عليه ذهب أكثره فتبينته من: ص.(٣) أي بدأ بتأليفه قبل وفاته بثلاثة عشر عاما، رحمه الله تعالى، ذكر ذلك ابن الأنباري في نزهة الألباء ٣٤٧، وياقوت في معجم الأدباء ٩/ ١٦٨، وكان مكي نفسه يذكر زمن تأليفه لكتبه ومكانه، انظر كتابه الهداية في التفسير ٤ /ب، وطبقات القراء ٢/ ٣١٠.(٤) ص: «أهل».(٥) ص: «وأسأل».(٦) ص: «وأذكر».
Her bâbda bulunan ihtilâfın ne olduğu, işbu şerhin aslı olan kitapta mezkûrdur. Ben de usûlün illetlerine dair sözü sual-cevap üzere tertip ettim. Ardından hurûfun ferşine (kıraatte az geçen/şâzz harf ve kelimeler bölümüne) geldiğimizde her bir harfi, onunla kıraat edeni, illetini ve her bir grubun hüccetini zikrettik. Sonra her bir harf hakkında tercihimi belirttim ve bu tercihimin illetine, bizden önceki kıraat imamlarının yaptığı gibi, işarette bulundum.
Doğrusu ben, Resûlullah (s.a.v.)'den rivayet edilen yedi kıraatin mânalarına, bunlar hakkında yöneltilebilecek sorulara verilecek cevaplara ve konuyu illetlendirerek şifa verici bir beyanla izah ettiğim müstakil bir kitap telif etmiştim. Bu sebeple, ihtisar ve îcâz yoluyla aynı konuyu bu kitapta tekrar etmekten beni müstağni kıldı. Bununla birlikte, bu kitabı yazan kimsenin onu eserin sonunda bir cüz haline getirmesi gerekir; zira fayda ancak bu şekilde tamamlanır.
(1) 'nüshasında: "zikrühâ fî küll" şeklindedir.
(2) Ebû Şâme'nin bu ıstılah hakkındaki sözünden anlaşıldığına göre, bunlardan birinin hükmü hepsine şâmildir. Cürcânî ise şöyle demiştir: "Asl'ın çoğuludur. Lugatte, kendisine ihtiyaç duyulan fakat kendisinin başka bir şeye ihtiyaç duymadığı şey anlamına gelir." Yine şöyle demiştir: "Kendisi üzerine başka bir şeyin bina edildiği şeydir." Bk. İbrâzü'l-Meânî, s. 226; et-Ta'rîfât, s. 18.
(3) Kıraat ilminde iki ıstılahtan birincisinin mânası, Allâme Ebû Şâme'nin şu sözünde geçtiği üzere: "Kıraat âlimleri, dolaşımı az olan harflere, yaygınlığı sebebiyle 'ferş' adını verirler; sanki o harf yayılmış gibidir." Bunun karşılığı olarak 'Bahçetü'l-Merziyye' sahibinin sözü de şudur: "Her bir harf hakkında sûrelerin tertibi üzerine yapılan konuşmaya, yaygınlığı sebebiyle 'ferş' denilmiştir; sanki yayılmış gibidir." İkinci mânası ise İbn Kuteybe, İbn Cerîr et-Taberî ve Mekkî'nin şu sözlerinden anlaşılmaktadır: "İnsanların 'Falan kimse yedi harf üzere okudu' demelerinin mânası, her bir imamın kıraatinin bir harf olarak adlandırılmasıdır; nitekim 'Nâfi‘ harfi üzere okudu', 'Ebû Amr harfi üzere okudu', 'İbn Mes‘ûd harfi üzere okudu' denildiği gibi. Her bir imamın kıraati de bir harf olarak adlandırılır." Bk. el-İbâne an Me‘âni’l-Kırâât, I, 3; Te’vîlü Müşkili’l-Kur’ân, s. 27; Tefsîru’t-Taberî, I, 47; İbrâzü’l-Me‘ânî, s. 226.
(4) (B) nüshasında "es-seb'a" şeklindedir; (S) nüshasındaki tercih edilmiştir. Bk. 'Bâbü'l-Aded' (el-Eşmûnî'de).
(5) Bu eser, 'el-İbâne an Me‘âni’l-Kırâât'tır. Mekkî bu kitabın başında burada zikrettiği hususları anlatmaktadır. Adı geçen kitap, Dr. Abdülfettâh Şelebî'nin tahkikiyle Kahire'de Mektebetü'n-Nehda tarafından neşredilmiştir.
(6) (S) nüshasında: "ev îcâzen" şeklindedir.
(7) "lâkin yecibu li-men... el-kitâb" ifadesi (S) nüshasında düşmüştür.
ذكر ما في كل(١) باب من الاختلاف إذ ذاك منصوص في الكتاب، الذي هذا شرحه، وأرتّب الكلام في علل الأصول(٢) على السؤال والجواب، ثم إذا صرنا إلى فرش الحروف(٣) ذكرنا كلّ حرف، ومن قرأ به، وعلّته، وحجة كلّ فريق. ثم أذكر اختياري في كلّ حرف، وأنبّه على علّة اختياري لذلك، كما فعل من تقدّمنا من أئمة المقرئين.وقد كنت ألّفت كتابا مفردا في معاني القراءات السبع(٤) المرويّة عن النبي صلى الله عليه وسلم(٥)، والجواب عما يمكن من السؤال فيها، وبيّنته بيانا شافيا معلّلا، فأغناني ذلك عن أن أعيده في هذا الكتاب اختصارا وإيجازا(٦). لكن يجب لمن كتب هذا الكتاب(٧). أن يجعله جزءا في آخره، فبه تتمّ الفائدة. وذكرت في(١) ص: «ذكراها في كل».(٢) يفهم من كلام أبي شامة على هذا الاصطلاح أن حكم الواحد منها ينسحب على الجميع. وقال الجرجاني: «جمع أصل، وهو في اللغة عبارة عما يفتقر إليه ولا يفتقر هو إلى غيره». وقال أيضا: «هو ما يبتنى عليه غيره»، انظر إبراز المعاني ٢٢٦، والتعريفات ١٨(٣) معنى أول الاصطلاحين في علم القراءة كما يذكر العلامة أبو شامة قوله: «القراء يسمون ما قل دوره من الحروف فرشا لانتشاره، فكأنه انفرش، ورديفه في الدلالة قول صاحب «البهجة المرضية»: وسمي الكلام على كل حرف في موضعه على ترتيب السور فرشا لانتشاره فكأنه انفرش ومعنى ثانيهما يفهم هكذا من كلام ابن قتيبة وكلام ابن جرير الطبري وكذلك مكي إذ يقول: «أما قول الناس: قرأ فلان بالأحرف السبعة فمعناه ان قراءة كل إمام تسمى حرفا، كما يقال: قرأ بحرف نافع وحرف أبي وبحرف ابن مسعود، وكذلك قراءة كل إمام تسمى حرفا، انظر الإبانة عن معاني القراءات ٣/ ١، وتأويل مشكل القرآن ٢٧، وتفسير الطبري ١/ ٤٧، وإبراز المعاني ٢٢٦(٤) ب «السبعة» ورجحت ما في: ص، وانظر «باب العدد» في الأشموني.(٥) هو كتاب «الإبانة عن معاني القراءات»، ويذكر مكي في أول هذا الكتاب ما ذكره ههنا، ونشر الكتاب المذكور مكتبة النهضة بالقاهرة، بتحقيق الدكتور عبد الفتاح شلبي.(٦) ص: «أو أيجازا».(٧) قوله: «لكن يجب لمن … الكتاب» سقط من: ص.
Şerhinin konusu olduğu kitap 'Kitâbü't-Tabsira'dır. (Bu kitapta) kârîlerin, râvilerin ve isnadların isimleri; onların haberlerinden, isimlerinden, ölüm tarihlerinden ve tabakalarından özetler; onlara olan isnadım ve onların Nebî (s.a.v.)'e olan isnadları yer almaktadır. Aynı şekilde el-Mûcez isimli kitapta da zikretmiştim(1); bu beni bu kitapta tekrar etmekten müstağni kıldı(2). Bu kitabımızı yazan ve ona güvenen kimse, bu şerhin konusu olan ilk kitap 'Kitâbü't-Tabsira' veya el-Mûcez kitabından müstağni kalamaz(3). Bu kitaptaki söz, her iki kitaptaki bilgiler üzerine bina edilmiştir(4). İşte bu kitap, anlayış, ilim ve dirâyet kitabıdır; ilk kitap ise nakil ve rivâyet kitabıdır(5). Tüm bunlarda Allah'tan yardım dilerim; O'na yönelirim; O'ndan başka ilâh yoktur; söz ve amelde hatadan korunmayı O'ndan dilerim. O bana yeter, O ne güzel vekîldir. Allah, Peygamber Muhammed'e, âline(6), bütün peygamberlere ve elçilere salât ve selâm etsin.
Dipnotlar:
(1) El-Mûcez, el-İbâne kitabından başka bir kitaptır; hatta et-Tabsira'ya daha benzer. Onu kitaplarının listesinde zikretmiştir. 'Aynı şekilde ... el-Mûcez' ifadesi 'ص' nüshasında düşmüştür.
(2) 'ص' nüshasında: 'فأغنى'
(3) 'veya el-Mûcez kitabı' ifadesi 'ص' nüshasında düşmüştür.
(4) 'her iki kitaptaki bilgiler üzerine' ifadesi 'ص' nüshasında düşmüştür.
(5) Selef âlimlerinin birçoğunun âdeti böyleydi: Bir konuyu ele aldıklarında, onun taraflarını kuşatma, dağınıklığını toplama ve isnadlarla desteklenmiş yapısını kurma gayretine girerlerdi. Ardından bu konuyu kendileri veya başkaları, şerh ve tafsil ile, araştırma ve tahkikte genişleterek, faydayı yaygınlaştırma ve ilmi neşretme gayesiyle yeniden ele alırlardı.
(6) 'ب' ve 'ص' nüshalarında: 'أهله'; doğru olan tarafımızdan tespit edilen şeklidir.
الكتاب الذي هذا شرحه «كتاب التبصرة» أسماء القراء ورواتهم وأسانيدهم، وجملا من أخبارهم وأسمائهم وتاريخ موتهم وطبقاتهم، وإسنادي إليهم، وأسانيدهم إلى النبي صلى الله عليه وسلم، وكذلك ذكرت في الكتاب الموجز(١) فأغناني(٢) ذلك عن أن أعيده في هذا الكتاب، فلا غناء لمن كتب كتابنا هذا، واعتمد عليه، عن الكتاب الأول الذي هذا شرحه «كتاب التبصرة» أو الكتاب الموجز(٣)، وعلى ما فيهما(٤) بني الكلام في هذا الكتاب، فهذا الكتاب كتاب فهم وعلم ودراية، والكتاب الأول كتاب نقل ورواية(٥)، وبالله أستعين على ذلك كله، وإليه، لا إله إلا هو، أرغب في العصمة من الزلل في القول والعمل، وهو حسبي ونعم الوكيل، وصلى الله على محمد النبي وعلى آله(٦) وعلى جميع النبيين والمرسلين وسلّم.(١) هو كتاب آخر سوى كتاب الإبانة، بل هو بالتبصرة أشبه، وقد ذكرته في ثبت كتبه، وقوله: «وكذلك ذكرت … الموجز» سقط من: ص.(٢) ص: «فأغنى»(٣) قوله: «أو الكتاب الموجز» سقط من: ص.(٤) قوله: «وعلى ما فيهما» سقط من: ص.(٥) كان هذا دأب كثير من علماء السلف، فهم إذا تناولوا موضوعا صرفوا همهم الى حصر أطرافه ولم شعثه وإقامة بنيانه مدعما بالأسانيد والروايات، ثم إذا فرغوا من ذلك عاودوا ذلك الموضوع أو عاوده غيرهم بالشرح والتفصيل والتوسع في بحثه واستقصائه لغرض تعميم الفائدة ونشر العلم.(٦) ب، ص: «أهله» والوجه ما أثبته.
Bâb: İstiâzenin İlletleri. Ebû Muhammed (1) şöyle dedi: Şayet bir soru soran, "Niçin istiâze sözün başında getirilmiştir?" diye sorarsa, cevap şudur: İstiâze, şanı yüce olan Allah'a bir dua, O'na şeytandan sığınma ve Nebisi (s.a.v.)'e kitabında emrettiği şeye ittiba etmektir. Nitekim Allah Teâlâ ona şöyle buyurmuştur: {فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطانِ الرَّجِيمِ} (Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın) (Nahl 98). (2)
Şayet denilirse: Peki istiâzenin mânâsı nedir ve "eûzü"nün aslı nedir? (3) Cevap şudur: İstiâzenin mânâsı, Allah'a sığınmak (4) ve O'nun himayesiyle şeytanların dürtmelerinden (5) korunmaktır. Buna delil, Allah Teâlâ'nın şu sözüdür: {وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزاتِ الشَّياطِينِ} (De ki: Rabbim! Şeytanların dürtmelerinden sana sığınırım) (Mü'minûn 97). (6) İstiâzede (7) geçen "şeytan" lafzı, cins ismidir (8) ve âyetteki cem' sigasının delaletiyle şeytanlar kastedilir. "Eûzü"ye gelince, bunun aslı, "ef'ul" vezninde "eûzü"dür; tıpkı "edhulü" gibi. Vav'ın harekesi ayın harfine nakledilmiş, böylece vav sakin kalmış, ayın harfi ötreli olmuştur; tıpkı "ekūlü" gibi. "Eûzü"nün elifi, mazi fiilin üçüncü şahıs mütekellim (ben) elifidir.
Dipnotlar:
(1) "Ebû Muhammed dedi" ifadesi (ص nüshasından) düşmüştür.
(2) (ص) nüshasında "fâ'l-cevâb"tan sonraki ibare şöyledir: "Cevap, O'ndan başka ilah olmadığı ve O'nun aziz ve celil olduğu, rahmetten kovulmuş şeytandan O'na sığınılmasıdır." Bunun dışındakiler düşmüştür.
(3) "eûzü'nün aslı nedir" ifadesi (ص)'dan düşmüştür.
(4) "Allah'a" ifadesi (ص)'dan düşmüştür.
(5) Yani onların dürtmesi, dokunması ve vesveseleri. Bundan dolayı ayıplayan kişiye "hemze" denir. Bk. Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s.300; el-Kâmûsu'l-Muhît, "hemz" md.
(6) "Allah Teâlâ'nın şu sözünün delaletiyle ... şeytanlar" ifadesi (ص)'dan düşmüştür.
(7) "istiâzede" ifadesi (ص)'dan düşmüştür.
(8) ب ve ص nüshalarında "ismü'l-cins" şeklindedir; ben ise metinde tercih ettiğim şekli bıraktım.
(9) ص nüshasında "bi-ma'nâ" şeklindedir.
باب علل الاستعاذة«١» قال أبو محمد(١): إن سأل سائل فقال: لأي شيء جيء بالاستعاذة في أول الكلام؟.فالجواب أن الاستعاذة دعاء إلى الله جلّ ذكره واستجارة به من الشيطان، وامتثال لما أمر به نبيه عليه السلام إذ قال له في كتابه: {فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطانِ الرَّجِيمِ}(٢) «النحل ٩٨».«٢» فإن قيل: فما معنى الاستعاذة، وما أصل «أعوذ»(٣)؟.فالجواب أن معنى الاستعاذة الاستجارة والامتناع بالله(٤) من همزات(٥) الشياطين بدلالة قوله تعالى: {وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزاتِ الشَّياطِينِ}(٦) «المؤمنون ٩٧» والشيطان في الاستعاذة(٧) اسم للجنس(٨) يراد به الشياطين بدلالة الجمع في الآية، فأما «أعوذ» فأصله «أعوذ» على وزن «أفعل» مثل «أدخل» فألقيت حركة الواو على العين، فسكنت الواو وانضمّت العين بمنزلة(٩) «أقول»، وألف «أعوذ» ألف المتكلم في فعل ثلاثي في الماضي.(١) قوله: «قال أبو محمد» سقط من: ص.(٢) عبارة «ص» بعد لفظة «فالجواب» هكذا: «فالجواب أن لا إله إلا هو عز وجل واستجارة به من الشيطان الرجيم» وما سوى ذلك سقط منها.(٣) قوله: «وما أصل أعوذ» سقط من: ص.(٤) قوله «بالله» سقط من: ص.(٥) أي نخسها وطعنها وغمزاتها، ومنه وصف العائب ب «الهمزة»، انظر تفسير غريب القرآن ٣٠٠، والقاموس المحيط «همز».(٦) قوله: «بدلالة قوله … الشياطين» سقط من: ص.(٧) قوله: «في الاستعاذة» سقط من: ص.(٨) ب، ص: «اسم الجنس» ورجحت ما أثبته.(٩) ص: «بمعنى».
Elifin fethalanmasının[1] illeti, onun muzari fiile hâl ve istikbâle delâlet etmek üzere giren ye, te ve nun[2] kardeşi olmasıdır. Böylece elifin harekesinin onların harekesi gibi olması gerekir. Eğer onlar fethalanırsa elif de fethalanır, eğer zamme alırlarsa elif de zamme alır. Keza[3] mütekellim elifinin kıyası da nerede bulunursa öyledir.«3» Şayet denilirse: Öncesi sâkin olduğu için vav neden zammeli kalmadı ve tıpkı 'hâzâ delv' sözlerinde öncesinin sâkin olmasıyla sahih olduğu gibi sahih olmadı? Cevap: 'Eûzü'deki ayn'ın sükûnu, 'delv'deki lâm'ın sükûnu gibi aslî değildir. 'Âze'de asıl olan ayn'ın fethasıdır. Ayn ancak zevâid harflerinin gelmesi sebebiyle sâkin kılınmıştır ve 'yadribu ve yahrucu'[4] ve benzerlerinde[5] dört harekenin ardarda gelmemesi içindir. Ayn'ın sükûnu aslî olmadığı için ona itibar edilmemiş ve vav illetlenmiştir. Ayrıca[6] vav, mâzide 'âze'de illetlenmiş olduğundan müstakbelde de illetlenmesi[7] gerekir; tâ ki fiilin hükmü farklı olmasın.«4» Şayet denilirse: İstiâzede tercih nedir? Cevap[8]: Üzerinde amel edilen ve tercih edilen, kârinin 'Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm'[9] demesidir. Bunu tercih etmenin illeti, nasta 'فَاسْتَعِذْ' emir lafzıyla[10] gelmiş olmasıdır ki manası terğibtir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: {فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطانِ الرَّجِيمِ}
[1] ص: «fetha».
[2] Kavluhu: «ve't-Tâü ve'n-Nûnü'llâtî» ص nüshasında düşmüştür.
[3] ص: «fekeẕâlike».
[4] Kavluhu: «fî yadribu ve yahrucu» ص nüshasında düşmüştür.
[5] Şöyle ki: Kendileriyle temsil edilen bu iki fiilin mâzisi olan «darabe» ve «harace»de üç hareke toplanmıştır. Muzari harfi girince evveli sâkin olur, bu sebeple dört hareke toplanmaz.
[6] ص: «eyżan».
[7] ص: «ta'tellu».
[8] ص: «kâle Ebû Muhammed fe'l-cevâb».
[9] ص: «mine'ş-şeytâni'r-racîm» ص nüshasında düşmüştür.
[10] ص: «fe-lafẓu».
وعلة فتح(١) الألف أنها أخت الياء والتاء والنون اللواتي(٢) يدخلن في الفعل المضارع للدلالة على الحال والاستقبال، فوجب أن تكون حركة الألف كحركتهن إن فتحن فتحت الألف، وإن ضممن ضمت الألف، وكذلك(٣) قياس ألف المتكلم حيث وقعت.«٣» فإن قيل: فهلا بقيت الواو مضمومة لسكون ما قبلها، وصحّت كما صحت في قولهم: هذا دلو، لسكون ما قبلها؟.فالجواب أن سكون العين في «أعوذ» ليس بأصل كسكون اللام في «دلو»، وأصل العين الفتح في «عاذ». وإنما سكنت العين لدخول الزوائد عليها، ولئلا تجتمع أربع حركات متواليات في «يضرب ويخرج»(٤) ونحوه(٥)، فلما كان سكون العين ليس بأصل لم يعتد به، وأعلّت الواو. وأيضا(٦) فإنّ الواو قد اعتلت في الماضي في «عاذ» فوجب أن تعل(٧) في المستقبل اتباعا، لئلا يختلف حكم الفعل.«٤» فإن قيل: فما الاختيار في الاستعاذة؟.فالجواب(٨) أن الذي عليه العمل، وهو الاختيار أن يقول القارئ: أعوذ بالله من الشيطان الرجيم(٩). وعلة اختيار ذلك ما وقع في النص بلفظ(١٠) الأمر الذي معناه الترغيب في قوله: {فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطانِ الرَّجِيمِ}(١) ص: «فتحة».(٢) قوله: «والتاء والنون اللواتي» سقط من: ص.(٣) ص: «فكذلك».(٤) قوله: «في يضرب ويخرج» سقط من: ص.(٥) ذلك أن ماضي هذين الفعلين اللذين مثل بهما وهما «ضرب وخرج» اجتمعت فيه ثلاث حركات، فإذا دخل حرف المضارعة سكن اوله، ولذا لم تجتمع فيه أربع حركات.(٦) ص: «أيضا».(٧) ص: «تعتل».(٨) ص: «قال أبو محمد فالجواب».(٩) ص: «من الشيطان الرجيم» سقط من: ص.(١٠) ص: «فلفظ».
en-Nahl 98. âyet-i kerîmesinde Allah teâlâ, tilâvet esnasında "Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" dememizi teşvik etmektedir. O hâlde tilâvete başlarken bize bu şekilde rağbet verilen emre ittibâ etmemiz icap eder. Şayet denilse ki: "Kur'an lafzı emir ve hatm sîgasıyla gelmiştir; bu, Kur'an okuyan herkes için farz mıdır, değil midir?" Bunun cevabı şudur: Kur'an'daki emir lafzı pek çok vecihte gelir; bunların manası her zaman farz ve hatm değildir. Nitekim "Ve izâ haleltüm fas'dâdû" (el-Mâide, 2) âyet-i kerîmesinde lafız emir olmakla birlikte manası ibâhadır. Kezâ "Fe izâ kudiyeti's-salâtü fentişirû" (el-Cum'a, 10) âyeti de böyledir. Ayrıca emir lafzı, nedb ve irşad manasına da gelir; "Ve enkihû'l-eyâmâ minküm" (en-Nûr, 32) ve "Fenkihû mâ tâbe leküm mine'n-nisâi" (en-Nisâ, 3) âyetlerinde olduğu gibi. Aynı şekilde "Fe izâ kara'te'l-Kur'âne feste'iz billâh" (en-Nahl, 98) âyetinin manası da nedb ve irşaddır; farz ve hatm değildir. Eğer denilse ki: "Nassın zâhiri, okuyucunun kırâatten sonra istiâze yapmasını gerektirir; çünkü 'Fe izâ kara'te'l-Kur'âne feste'iz' buyrulmuştur. Fiil (kara'te) zikredildikten sonra gelen fâ, onu takip eder; fânın asıl işlevi budur." Bunun cevabı şudur: Mânâ zâhirin hilâfınadır. Şöyle ki: "Kur'an okumak istediğin zaman Allah'a sığın" demektir. Buna delil, istiâzenin kırâatten önce olduğuna dair icmâdır. Bu mananın bir diğer delili de Allah teâlânın "Ve kem min karyetin ehleknâhâ fe câehâ be'sünâ" (el-A'râf, 4) buyruğudur. Tilâvetin zâhirinde be'sin (azabın) helâkten sonra geldiği anlaşılırsa da manâ böyle değildir. Bilakis manası: "Helâk etmeyi dilediğimiz nice memleket vardır ki ansızın azabımız onlara geliverdi" şeklindedir. Yani be'sin gelişi, helâk iradesinden sonra, helâk vukûundan öncedir. İşte emredilen istiâze de kırâet iradesinden sonra, kırâetten önce olur.
«النحل ٩٨»، فحضّنا الله على قول «أعوذ بالله من الشيطان الرجيم» عند القراءة، فعلينا امتثال هذا الذي رغّبنا فيه عند افتتاح القراءة.«٥» فإن قيل: فإن لفظ القرآن أتى بلفظ الأمر والحتم به، أذلك فرض على كل من قرأ القرآن أم لا؟.فالجواب أن لفظ الأمر في القرآن يأتي على وجوه كثيرة، ليس معناها الفرض والحتم، نحو قوله: {وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا} «المائدة ٢» واللفظ لفظ الأمر ومعناه الإباحة(١). ومثله: {فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ فَانْتَشِرُوا} «الجمعة ١٠» ويأتي لفظ الأمر(٢) ومعناه الندب والإرشاد كقوله: {وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ} «النور ٣٢»، و {فَانْكِحُوا ما طابَ لَكُمْ مِنَ النِّساءِ} «النساء ٣» وكذلك(٣) قوله: {فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ} معناه الندب والإرشاد. ليس على الفرض والحتم.«٦» فإن قيل: فإن ظاهر النص أن يتعوذ القارئ بعد القراءة لأنه قال:«فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ»، والفاء بعد ما قبلها تتبعه، هو أصلها(٤).فالجواب أن المعنى على خلاف الظاهر، معناه: فإذا أردت قراءة القرآن فاستعذ بالله، ودل على ذلك الإجماع أن الاستعاذة قبل القراءة، ودليل هذا المعنى(٥) قوله تعالى: {وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْناها فَجاءَها بَأْسُنا} «الأعراف ٤» فوقع في ظاهر التلاوة أن مجيء البأس بعد الهلاك، وليس المعنى على ذلك، إنما(٦) معناه: وكم من قرية أردنا إهلاكها فجاءها بأسنا. فمجيء البأس بعد إرادة الهلاك وقبل الهلاك(٧)، وكذلك التعوذ المأمور به يكون بعد إرادة القراءة، وقبل القراءة على(١) ص: «معنى الإباحة».(٢) قوله: «ويأتي لفظ الأمر» سقط من: ص.(٣) ص: «فكذلك».(٤) قوله: «هو أصلها» سقط من: ص.(٥) قوله: «قبل القراءة … المعنى» سقط من: ص.(٦) ص: «وانما».(٧) قوله: «وقبل الهلاك» سقط من: ص.
Fâ’nın aslı(1). [7] Eğer denilirse ki: Şeytan (Allah’ın lânetine uğramış) hangi şeyden türetilmiştir, vezni nedir ve(2) mânâsı nedir? Cevap şudur: Onun iştikakında iki görüş vardır: Birincisi, “şatn” (uzaklaşmak) kökünden türediğidir; nitekim “dâr şatûn” uzak ev, “bi’r şatûn” ise derin kuyu demektir. Bu takdirde vezni “fî‘âl” olur; Allah’ın rahmetinden uzak olduğu için bu ad verilmiştir. İkinci görüş ise “şâta yeşîtu” (helâk olmak) kökünden türediğidir; isyanı ve Allah’ın gadabı sebebiyle helâk olduğu için bu adı almıştır. Bu takdirde vezni “fa‘lân” olur(3). [8] Eğer denilirse ki: “Racîm” ne mânâya gelir? Cevap şudur: Bu hususta üç görüş vardır: Birincisi, “mercûm” (recmedilen) mânâsındadır; gizlice işitme esnasında yıldızlarla recmedildiği için bu şekilde vasıflandırılmıştır. Allah celle zikruhu yıldızlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Biz onları şeytanlar için recimler (atılacak şeyler) kıldık” (el-Mülk 5). İkincisi, “mercûm” yani isyanı sebebiyle sövülen mânâsındadır. Nitekim Allah Teâlâ: “Eğer vazgeçmezsen, muhakkak seni recmedeceğim (söveceğim)” (Meryem 46) buyurmuştur; yani sana söveceğim. Üçüncüsü, “mercûm” yani mel‘ûn (lânetlenmiş) mânâsındadır. “Mel‘ûn” ise Allah’ın rahmetinden ve yakınlığından kovulup uzaklaştırılan demektir. Bu mânâda Allah Teâlâ: “Allah onu lânetlemiştir” (en-Nisâ 118) buyurmuştur; yani onu rahmetinden uzaklaştırmış ve yakınlığından kovmuştur(4). [9] Eğer denilirse ki: “Kitâbü’t-Tebsıra”da zikrettiğin şeyin vechi nedir ki, Halef(5) rivâyet etmiştir…
(1) İbn Kesîr Tefsîri 1/12, Sa‘leb Meclisleri 302, İzâhu’l-Vakfi ve’l-İbtidâ 511, Kurtubî 1/86, en-Neşr 1/257. (2) “ve mâ” lafzı nüshada düşmüştür. (3) Birinci görüşe göre İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi’l-Kur’ân 23; el-Kâmûsu’l-Muhît “şâte, şatn” maddelerine bakınız. (4) Bu hususta “racem” maddesinden el-Kâmûsu’l-Muhît’te istifade edilen başka vecihler de vardır. (5) Halef b. Hişâm’dır. On kıraat imamındandır. Süleym’den, o da Hamza ez-Zeyyât ve Ya‘kûb’dan rivâyet eden râvilerdendir. İbn Ma‘în ve Nesâî onu tevsîk etmiştir (ö. 299). Tabakât-ı İbn Sa‘d 7/348, el-Cerh ve’t-Ta‘dîl 2/372/1, Tabakâtü’l-Kurrâ 1/272’de tercemesi vardır.
أصل الفاء(١).«٧» فإن قيل: فمن أيّ شيء اشتق الشيطان، لعنه الله، وما وزنه، وما(٢) معناه؟فالجواب أن اشتقاقه فيه قولان: أحدهما أنه مشتق من «شطن» إذا بعد، يقال: دار شطون، أي بعيدة، وبئر شطون، أي بعيدة القعر، فيكون وزنه على هذا «فيعالا»، سمّي بذلك لبعده من رحمة الله. والقول الثاني أن يكون مشتقا من «شاط يشيط» إذا هلك، فسمي بذلك لهلاكه بمعصيته وغضب الله عليه، فيكون وزنه على هذا «فعلان»(٣).«٨» فإن قيل: فما معنى «الرجيم»؟.فالجواب أنّ فيه ثلاثة أقوال: الأول أن يكون بمعنى «مرجوم» وصف بذلك لأنه يرجم بالنجوم عند استراقه السمع، قال الله جلّ ذكره في الكواكب {وَجَعَلْناها رُجُوماً لِلشَّياطِينِ} «الملك ٥»، والثاني أن يكون بمعنى «المرجوم» أي: المشتوم على معصيته كما قال تعالى: {لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ} «مريم ٤٦» أي: لأشتمنك والثالث أن يكون بمعنى المرجوم أي: الملعون، ومعنى «الملعون» المطرود المبعد من رحمة الله وجواره، ومنه قوله تعالى: {لَعَنَهُ اللهُ} «النساء ١١٨» أي: أبعده من رحمته وطرده من جواره(٤).«٩» فإن قيل: فما وجه ما ذكرته في «كتاب التبصرة» أن خلفا(٥) روى عن(١) تفسير ابن كثير ١/ ١٢، ومجالس ثعلب ٣٠٢، وبأشبع منه في إيضاح الوقف والابتداء ٥١١، والقرطبي ١/ ٨٦، والنشر ١/ ٢٥٧(٢) لفظ «وما» سقط من: ص.(٣) وعلى الاول ابن قتيبة انظر تفسير غريب القرآن ٢٣، والقاموس المحيط «شاط، شطن».(٤) وفيه وجوه أخر تستفاد من مادة «رجم» في القاموس المحيط.(٥) هو خلف بن هشام، أحد القراء العشرة، وأحد الرواة عن سليم عن حمزة الزيات ويعقوب. وثقه ابن معين والنسائي (ت ٢٩٩ هـ) ترجم في طبقات ابن سعد ٧/ ٣٤٨، والجرح والتعديل ٢/ ٣٧٢/١، وطبقات القراء ١/ ٢٧٢
Hamza(1)'nın taavvuzu gizlediği(2) rivayet edilmiştir. Buna cevaben denir ki: O bunu, bir zannedenin taavvuzun Kur'an'dan olduğunu sanması veya onun(3) farz-ı lâzım olduğunu vehmetmesi endişesiyle yapmıştır. Bu sebeple Allah'ın bu husustaki teşvikine uyarak kendi kendine taavvuz etmiştir. «10» Şayet denilirse ki: "Zikrettiğin üzere Süleym(4)'in Hamza'dan rivayet ettiğine göre o, taavvuzu ve besmeleyi(6) gizliyordu(5) – bunun izahı nedir?" Cevaben denir ki: Bu rivayet sahih ise, manası şudur: O ikisini gizlemiştir; ta ki bir zanneden onların Kur'an'dan olduğunu sanmasın. Bu sebeple gizleme ile izhar arasında iktifa etmiştir. Zira kendisine yalnızca Kur'an okunmaktadır; bu yüzden gizlemiştir(7). Taavvuz ve besmele Kur'an'dan değildir. Bu sebeple gizleme(8) ile Kur'an olmayan ile Kur'an olan arasında ayrım yapılmıştır. Diğer kâriler ise onları izhar etmişlerdir; zira artık nefislerde yer etmiş(9) ve bilinmiştir ki onlar...
(1) Hamza b. Habîb ez-Zeyyât, yedi kıraat imamından olup Kûfelilerin dördüncü tabakasındandır. İbn Hanbel, Nesâî ve İbn Maîn onu sika kabul etmişlerdir (ö. 156/772-73). Tercümesi: İbn Sa'd, Tabakât, 6/385; el-Cerh ve't-Ta'dîl, 1/209/1; Tabakâtü'l-Kurrâ, 1/261.
(2) et-Tebsira, 11/b; et-Teysîr, 17; en-Neşr, 1/251.
(3) Nüsha (ص): "ve ennehû" şeklindedir.
(4) Nüshada (ب): "Süleyman" yazılıdır; tashih edilmiştir. Kendisi Süleym b. Îsâ olup sika ve zabt sahibi bir kâridir; Hamza'ya Kur'an arz etmiş, onun en seçkin, en zabt sahibi ve kıraatini en iyi bilen talebesidir. Kendisine ed-Dûrî, Halef b. Hişâm, Hallâd b. Hâlid ve başkaları arz etmiştir (ö. 188/803-4). Tercümesi: Mîzânü'l-İ'tidâl, 2/231; Tabakâtü'l-Kurrâ, 1/318.
(5) "ennehû kâne" ifadesi (ص) nüshasında düşmüştür.
(6) et-Tebsira, 11/b; et-Teysîr, 17; en-Neşr, 1/251.
(7) (ب) ve (ص) nüshalarında "celese" şeklindedir; bence bir vecih yoktur, benim tercih ettiğim şekilde (ahfâ) bıraktım.
(8) (ب) nüshasında "beyne'l-ihfâ" şeklindedir; (ص) nüshasına göre tashih edilmiştir.
(9) (ب) nüshasında "vekarat", (ص) nüshasında "takarrara" şeklindedir; te harfinin hazfıyla vecih bulunur.
حمزة(١) أنه كان يخفي التعوذ(٢)؟.فالجواب أنه إنما كان يفعل ذلك لئلا يظن ظان أو يتوهم متوهم أنه من القرآن، أو أنه(٣) فرض لازم فتعوّذ في نفسه اتباعا لحضّ الله على ذلك.«١٠» فإن قيل: فما وجه ما ذكرت أنه روى سليم(٤) عن حمزة أنه كان(٥) يخفي التعوذ والبسملة(٦)؟.فالجواب أن ذلك إذا صحّ، فمعناه أنه أخفاهما لئلا يظن ظان أنهما من القرآن فاكتفى بالإخفاء عن الإظهار، ولأنه إنما يقرأ عليه القرآن، ولذلك أخفى(٧).والتعوذ والبسملة ليسا من القرآن ففرّق بالإخفاء(٨)، بين ما ليس بقرآن وبين ما هو قرآن. وأما سائر القراء فأظهروهما إذ قد وقر(٩) في النفوس، وعلم أنهما(١) هو حمزة بن حبيب الزيات، أحد القراء السبعة، وفي الطبقة الرابعة من الكوفيين، وثقه ابن حنبل والنسائي وابن معين (ت ١٥٦ هـ) ترجم في طبقات ابن سعد ٦/ ٣٨٥، والجرح والتعديل ١/ ٢٠٩/١، وطبقات القراء ١/ ٢٦١(٢) التبصرة ١١ /ب، والتيسير ١٧، والنشر ١/ ٢٥١(٣) ص: «وأنه».(٤) ب: «سليمان» فصوب، وهو سليم بن عيسى، مقرئ ضابط، عرض القرآن على حمزة، وهو أخص أصحابه واضبطهم وأقومهم بحرفه، عرض عليه الدوري وخلف بن هشام وخلاد بن خالد وغيرهم، (ت ١٨٨ هـ) ترجم في ميزان الاعتدال ٢/ ٢٣١، وطبقات القراء ١/ ٣١٨(٥) قوله: «أنه كان» سقط من: ص.(٦) التبصرة ١١ /ب، والتيسير ١٧، والنشر ١/ ٢٥١(٧) ب، ص: «جلس» ولا وجه له عندي، ورجحت ما أثبته.(٨) ب: «بين الإخفاء» وتصويبه من: ص.(٩) ب: «وقرت»، ص: «تقرر» وبحذف التاء الوجه.
Bunlar Kur’an’dan değildir; ancak istiftah, dua ve teberrük içindir. Tercih edilen görüş budur ve bütün beldelerdeki kurrâ nezdinde amel bu şekildedir.[11] Eğer denilirse ki: Müseyyebî’nin(1) Nâfi’den(2) rivayet ettiğine göre, Nâfi‘ istiâzeyi terk etmiş ve besmeleyi cehren okumamıştır; bunun izahı nedir?(3) Cevap şudur: Bu, zikrettiğimiz manaya göredir; yani onları gizlemiştir, çünkü ikisi de Kur’an’dan değildir ve herhangi bir zanlının onları Kur’an’dan sanmasını önlemek içindir. O, onları bir defasında hazfetmiştir.(6) Nâfi‘ ve diğerlerinden meşhur olan rivayet ise, onları izhâr etmektir.(7)
(1) O, Muhammed b. İshak’tır. Kıraatleri babası vasıtasıyla Nâfi‘den arz yoluyla rivayet etmiş; hadisi ise Yezîd b. Hârûn ve İbn Uyeyne’den rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebû Zür‘a, Müslim b. Haccâc ve Ebû Dâvûd rivayette bulunmuştur. (236 h. vefat) Biyografisi et-Târîhu’l-Kebîr 1/40/1, el-Vâfî bi’l-Vefeyât 2/189 ve el-Lübâb 3/137’de geçmektedir.
(2) O, Nâfi‘ b. Abdurrahmân b. Ebî Nu‘aym’dır ki yedi kıraat imamından biridir ve İbn Kesîr ile birlikte iki Harem imamındandır. Nitekim Mekkî, et-Tebsıra (varak 5/a)’da böyle zikretmektedir. Kıraatini Medineli tâbiînden bir cemaatten arz yoluyla almış; kendisinden ise İsmâîl b. Ca‘fer, Îsâ b. Verdân, Mâlik b. Enes ve başkaları arz ve semâ yoluyla rivayet etmişlerdir. (169 h. vefat) Biyografisi el-Cerh ve’t-Ta‘dîl 1/456/4, Tabakâtü’l-Kurrâ 2/330 ve Hulâsatu’t-Tezhîb s. 342’de geçmektedir.
(3) et-Tebsıra, varak 11/b; et-Teysîr, s. 17; en-Neşr, 1/251.
(4) S nüshasında “lâ” şeklindedir.
(5) S nüshasında “onların Kur’an’dan olmadığı” şeklindedir.
(6) B nüshasında “ve leyse zâlike” şeklindedir; ifadenin yönlendirmesi S nüshasına aittir.
(7) Bu, Mağriblilerin ve Endülüs ehlinin cumhurunun mezhebidir. Bkz. en-Neşr, 1/251, 264.
ليسا من القرآن، إنما هما للاستفتاح والدعاء والتبرك، وهو الاختيار، وعليه العمل عند القراء في سائر الأمصار.«١١» فإن قيل: فما وجه ما ذكرته عن المسيّبي(١) عن نافع(٢) أنه ترك التعوّذ والجهر بالبسملة(٣)؟.فالجواب أنه على معنى ما ذكرنا، أنه أخفاهما إذ ليسا من القرآن، ولئلا(٤) يظن ظان أنهما من(٥) القرآن، ذلك(٦) أنه أسقطهما مرة واحدة.والمشهور عن نافع وغيره إظهارهما(٧).(١) هو محمد بن إسحاق، روى القراءات عن أبيه عن نافع، والحديث عن يزيد ابن هارون وابن عيينة، وعنه أبو زرعة ومسلم بن الحجاج وأبو داود، (ت ٢٣٦ هـ) ترجم في التاريخ الكبير ١/ ٤٠/١، والوافي بالوفيات ٢/ ١٨٩، واللباب ٣/ ١٣٧(٢) هو نافع بن عبد الرحمن بن أبي نعيم، أحد القراء السبعة وهو أحد الحرميين مع ابن كثير كما يذكر مكي في التبصرة ٥ /أ، أخذ القراءة عرضا عن جماعة من تابعيي أهل المدينة، ورواها عنه عرضا وسماعا إسماعيل بن جعفر وعيسى بن وردان ومالك بن أنس وغيرهم، (ت ١٦٩ هـ)، ترجم في الجرح والتعديل ١/ ٤٥٦/٤، وطبقات القراء ٢/ ٣٣٠، وخلاصة التذهيب ٣٤٢(٣) التبصرة ١١ /ب، والتيسير ١٧، والنشر ١/ ٢٥١(٤) ص: «لئلا».(٥) ص: «أنهما ليسا من».(٦) ب: «وليس ذلك» وتوجيه العبارة من: ص.(٧) هو مذهب جمهور المغاربة وأهل الأندلس، أنظر النشر ١/ ٢٥١، ٢٦٤
Besmele'nin İlletleri Bâbı(1). Ebû Muhammed dedi ki: Bir soru soran, sûrenin başında kıraatin evvelinde besmele getirilmesini ve illetinin ne olduğunu soracak olursa, cevap şudur: Besmele, kelâmın başında Allah'ın adlarını ve sıfatlarını zikrederek teberrük kastıyla getirilmiştir(2). Mushaf'ta istiftâh için sâbit olması(3) sebebiyle, o, sûreye başlamak içindir(4)(5). Bu sebeple besmele üzerinde vakf yapılmaz, ancak sûrenin evveline bitiştirilir. Mâlik(6) ve diğer âlimlere(7) göre besmele, «el-Hamd» (Fâtiha) sûresinden ve diğer sûrelerden bir âyet değildir. Besmelenin ilk (sûreden) bir âyet olduğunu söyleyene gelince...
Dipnotlar:
(1) Nüshada (ص): «ما» (ne) şeklindedir.
(2) en-Neşr, 1/262
(3) Nüshada (ص): «ولإثباتها» (ve ispatlamak için) şeklindedir.
(4) Nüshada (ص): «في الابتداء» (başlangıçta) şeklindedir.
(5) Bu, besmele ile fasledenler (ayıranlar), vasledenler (bitiştirenler) ve sekte yapanlar da dâhil olmak üzere, Berâe (Tevbe) sûresi dışında bir sûreye başladıklarında herkesin görüşüdür. Bunun dışında uzun bir ihtilaf vardır. Bkz. et-Tebsıra 11/b, et-Teysîr 17, en-Neşr 1/262. Ayrıca Müslim, ikinci cilt, «Kitâbu's-Salât - Bâbu hücceti men kâle: el-Besmeletü âyetün min külli sûretin sivâ Berâe».
(6) Mâlik b. Enes Ebû Abdullah el-Asbahî, Dâru'l-Hicre'nin imamı ve ümmetin fakihi olup Nâfi', el-Makberî, ez-Zührî ve başkalarından hadis rivayet etmiştir. Kendisinden İbnü'l-Mübârek, el-Kattân ve İbn Mehdî (ö. 179) gibi pek çok kimse rivayette bulunmuştur. Tercemesi için bkz. Tezkiratü'l-Huffâz 207, Tabakâtü'l-Kurrâ 2/35.
(7) el-Muvatta', «Kitâbu's-Salât - Bâbü'l-Amel fi'l-Kırâe»; Müslim, ikinci cilt, «Kitâbu's-Salât - Bâbü Hücceti men kâle lâ yecehru bi'l-Besmele»; Nehhâs, Mâlik'in Ramazan'da besmele ile istiftâhı (açışı) caiz gördüğünü zikreder. Bkz. el-Kat' ve'l-İ'tinâf 11/b.
باب علل البسملة(١) قال أبو محمد: إن سأل سائل عن الإتيان بالبسملة في أول القراءة بالسورة وما(١) علته؟.فالجواب أنه أتي بالتسمية على إرادة التّبرك بذكر أسماء الله وصفاته في أول الكلام(٢) ولثباتها(٣) للاستفتاح في المصحف، فهي للابتداء(٤) بالسورة(٥). فلا يوقف على التسمية دون أن توصل بأول السورة. وليست بآية من «الحمد» ولا من غيرها من السور عند مالك(٦) وغيره من العلماء(٧). فأما من قال إنها آية من أول(١) ص: «ما».(٢) النشر ١/ ٢٦٢(٣) ص: «ولإثباتها».(٤) ص: «في الابتداء».(٥) هذا مذهب الجميع سواء الفاصلون بالبسملة والواصلون والساكتون إذا ابتدؤوا بسورة من السور سوى براءة، وفيما سوى ذلك خلاف يطول، انظر التبصرة ١١ /ب، والتيسير ١٧، والنشر ١/ ٢٦٢. وفي مسلم الجزء الثاني «كتاب الصلاة - باب حجة من قال: البسملة آية من كل سورة سوى براءة».(٦) هو مالك بن أنس أبو عبد الله الأصبحي، إمام دار الهجرة وفقيه الأمة، حدّث عن نافع والمقبري والزهري وغيرهم، وعنه خلق كثير منهم ابن المبارك والقطنان وابن مهدي (ت ١٧٩ هـ) ترجم في تذكرة الحفاظ ٢٠٧، وطبقات القراء ٢/ ٣٥(٧) الموطأ «كتاب الصلاة - باب العمل في القراءة»، ومسلم الجزء الثاني «كتاب الصلاة باب حجة من قال لا يجهر بالبسملة»، ويذكر النحاس تجويز مالك الاستفتاح بها في رمضان. انظر القطع والائتناف ١١ /ب.
Her sûrenin başında [besmelenin bulunmasının] illeti, onu tilâvetinde her sûrenin başında getirmiş olması ve onun her sûreden bir âyet olmasıdır. Ayrıca Mushaf’ta sâbit olmasıdır ki bu, İmam Şâfi‘î’nin[1] iki görüşünden biri ile İbnü’l-Mübârek’in[2] görüşüdür. İnşallah bu görüşün zayıflığını zikredeceğiz[3].«2» Eğer denilirse ki: Onların «tesmiye ve besmele» sözlerinin mânası nedir ve bunların iştikakı [türeyişi] nasıldır?[4] Cevap şudur: Tesmiye, «semmeytü» fiilinin masdarıdır. «Bismillâhirrahmânirrahîm»de «tesmiye» denilmesi, senin «Allah»ı isimlendirmen (ismini zikretmen) sebebiyledir; O’nu Esmâ-i Hüsnâsıyla anmış ve lafzında zikretmiş olursun. Besmele ise[5] «bism» ile «Allah»[6] olmak üzere iki isimden türetilmiştir. «Bism» lafzı söylenir, «Allah»taki lâm ise O’nun (celle zikruhû) zâtına ait olup bu, Arapların bir dil kullanımıdır. Nitekim «besmele» çeken kişi için «bismele», «lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh» diyen kişi için «havkale»[7] denilir. «Lâ ilâhe illâllah» diyene de «helkele» denilir ki bu çok yaygındır. Ayrıca nisbetlerde de bu şekilde yaparlar: «Abdüddâr»a nisbetle «Abdurî», «Abdülkays»a nisbetle «Abkasî» derler.[8]
[1] eş-Şâfi‘î, Muhammed b. İdrîs, mezhep imamı (ö. 204). Tezkiretü’l-Huffâz 361, Tabakâtü’l-Kurrâ 1/95’te tercüme-i hâli geçer.
[2] Abdullah b. el-Mübârek, müctehid âlimlerden. Kıraati Ebû Amr b. el-Alâ’dan arz yoluyla almış, kendisinden Kur’an harfleri [Kıraat] hakkında rivayet nakledilmiştir. Süleyman et-Teymî ve Humeyd et-Tavîl’den (ö. 181) hadis işitmiştir. Tezkiretü’l-Huffâz 274, Tabakâtü’l-Kurrâ 1/446’da tercemesi vardır.
[3] Bu, bâbın üçüncü fıkrasında ele alınacaktır. Ayrıca Müstedrek ve onun hulâsası olan birinci cilt «Kitâbu Fedâili’l-Kur’ân»a, el-Kat‘ ve’l-İ’tinâf 11/b, el-Burhân 1/460, Tefsîru İbn Kesîr 1/16’ya bakınız.
[4] Müellifin «ve mimmâ iştikâkuhumâ» ibaresi (nüsha) ص’dan düşmüştür.
[5] «fehiye» lafzı (nüsha) ص’dan düşmüştür.
[6] Kâmûsu’l-Muhît «besle» maddesi.
[7] Müellifin «er-racülü ve havleka» ibaresi (nüsha) ص’dan düşmüştür.
[8] Islâhu’l-Mantık 303, el-Mizher 1/482, Kâmûsu’l-Muhît «hakale» ve «helle» maddeleri.
كل سورة، فتكون علته أنه أتى بها في تلاوته بأول سورة، ولأنها آية من كل سورة. ولثباتها في المصحف، وهو أحد قولي الشافعي(١) وقول ابن المبارك(٢)، وسنذكر ضعف هذا القول إن شاء الله(٣).«٢» فإن قيل: ما معنى قولهم «التّسمية والبسملة» وممّا اشتقاقهما(٤)؟.فالجواب أن التسمية مصدر «سميت». فقيل «التسمية» في «بسم الله الرحمن الرحيم» لأنك سميت «الله» بأسمائه الحسنى، وذكرته في لفظك. فأما «البسملة» فهي(٥) مشتقة من اسمين من «بسم» ومن «الله»(٦). ف «بسم» ملفوظ به واللام من «الله» جلّ ذكره، وهي لغة للعرب، تقول: بسمل الرجل إذا قال:بسم الله الرحمن الرحيم، وحوقل الرجل وحولق(٧) إذا قال: لا حول ولا قوة إلا بالله، وهلّل الرجل إذا قال: لا إله إلا الله، وهو كثير. وقد فعلوا ذلك في النسب فقالوا في «عبد الدار» «عبدري» وفي «عبد القيس» «عبقسي»(٨)(١) الشافعي هو محمد بن إدريس، صاحب المذهب (ت ٢٠٤ هـ) ترجم في تذكرة الحفاظ ٣٦١، وطبقات القراء ١/ ٩٥(٢) هو عبد الله بن المبارك، أحد المجتهدين الأعلام، أخذ القراءة عرضا عن أبي عمرو بن العلاء، وردت الرواية عنه في حروف القرآن، وسمع سليمان التيمي وحميد الطويل (ت ١٨١ هـ)، ترجم في تذكرة الحفاظ ٢٧٤، وطبقات القراء ١/ ٤٤٦(٣) وهو ما سوف يتناوله في الفقرة الثالثة من هذا الباب. وانظر ما تقدم في المستدرك وملخصه الجزء الأول «كتاب فضائل القرآن»، والقطع والائتناف ١١ /ب، والبرهان ١/ ٤٦٠، وتفسير ابن كثير ١/ ١٦.(٤) قوله: «ومما اشتقاقهما» سقط من: ص.(٥) لفظ «فهي» سقط من: ص.(٦) القاموس المحيط «بسل».(٧) قوله: «الرجل وحولق» سقط من: ص.(٨) إصلاح المنطق ٣٠٣، والمزهر ١/ ٤٨٢، والقاموس المحيط «حقل، هل».
«3» Şayet denilirse ki: Her iki sûre arasını besmele ile ayıran kimsenin illeti nedir? Cevap şudur: Bunu yapanlar Haremeynli iki imam(1) — Vers(2) müstesna olmak üzere — Âsım ve Kisâî(3)dir. Bunların bu uygulamalarının sebebi, Mushaf hattına uymaları ve Allah'ın adlarının başlangıcıyla teberrük etmek istemeleridir(4). Ayrıca Hz. Âişe'den (r.anhâ) rivayet edildiğine göre o (r.a.) şöyle demiştir: «Mushafta olanı okuyunuz»(7). Ve yine bazı âlimlerin, «O (besmele), Tevbe Sûresi hariç her sûrenin başında bir âyettir» demiş olmalarından dolayıdır ki bu, İmam Şâfiî'nin iki görüşünden biridir. İbnü'l-Mübârek de bu görüştedir. Ancak bu, şâz bir görüştür; çünkü onlar ziyade etmişlerdir(8). (1) el-Haremeyn'e izâfetle Haremeynîler/Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere'ye mensup iki imam —Allah Teâlâ onları teşrîf ve refî kılsın—: Bunlardan birincisi, Mekke ehlinin kırâat imamı Abdullah b. Kesîr'dir (ö. 120/738). Biyografisi: el-Cerh ve't-Ta'dîl, 2/144/2; Tabakâtü'l-Kurrâ, 1/443. İkincisi ise Nâfi' b. Ebî Nu'aym'dır; onun biyografisi daha önce geçmişti. (2) Vers ise Osman b. Saîd'dir; ismi ve künyesi ihtilaflıdır. Nâfi' b. Ebî Nu'aym'ın yanına gidip birçok hatimle Kur'an kıraatini arz etmiş ve ona Vers lakabı verilmiştir. Kur'an ve Arapça'da maharet sahibi olup kıraat ulemasının şeyhi ve Mısır diyarındaki edâ imamıdır (ö. 197/813). Biyografisi: Tabakâtü'l-Kurrâ, 1/502. (3) ص: «اختيارا منهم، وقد رويت عن جميع القراء إلا حمزة والكسائي» Vers'in istisnasına gelince, rivayet Ezzak tarikinden olup vasıl halinde Hamza gibidir; bk. et-Tebsira, 11/b; et-Teysîr, 17; en-Neşr, 1/258. Âsım ise İbn Ebî'n-Necûd'dur, tâbiîdir; kıraati Ebû Abdurrahman es-Sülemî ve Zirr b. Hubeyş'ten, ondan da es-Sevrî ve Şu'be rivayet etmiştir. Yedi kâriden biridir (ö. 127/745). Biyografisi: Tabakâtü İbn Sa'd, 6/320; el-Cerh ve't-Ta'dîl, 1/340/3. el-Kisâî ise Ali b. Hamza'dır; yedi kâriden biri, Kûfe halkının kıraat ve nahiv imamıdır (ö. 184/800). Biyografisi: el-Cerh ve't-Ta'dîl, 1/182/3; Tabakâtü'l-Kurrâ, 1/535; Merâtibü'n-Nahviyyîn, 74. (4) ص: «التبرك بأسماء». (5) Hz. Âişe (r.anhâ) Ebû Bekir es-Sıddık'ın (r.a.) kızı olup Resûlullah'tan (s.a.v.) çok ilim rivayet etmiştir. Kendisinden birçok imam rivayette bulunmuştur. Mü'minlerin annesidir (ö. 58/678). Biyografisi: et-Tabakât, 447; Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, 2/98. (6) «ennâhâ» lafzı ص nüshasında düşmüştür. (7) Zannımca bu bir eserdir; ancak döndüğüm hadis kaynaklarında buna rastlamadım. (8) ب nüshasında: «liennehumâ zâdâ» (ikisi ziyade etti) şeklindedir. Ben ص'daki ibareyi tercih ettim.
«٣» فإن قيل: فما علة من فصل بين كل سورتين بالتسمية؟.فالجواب أن الذين فعلوا ذلك هم الحرميّان(١) إلاّ ورشا(٢) وعاصم والكسائي(٣) وعلّتهم في ذلك أنهم اتبعوا خطّ المصحف، وأرادوا التبرك بابتداء(٤) أسماء الله، ولما روي عن عائشة(٥) رضي الله عنها أنها(٦) قالت: «اقرؤوا ما في المصحف»(٧). ولأن بعض العلماء قد قال: إنها آية من أول كل سورة إلا «براءة» وهو أحد قولي الشافعي، وبه قال ابن المبارك، وهو قول شاذ، لأنهم زادوا(٨) في(١) الحرميان نسبة إلى مكة المكرمة والمدينة المنورة زادهما الله تعالى تشريفا ورفعة، فأما أولهما فهو عبد الله بن كثير إمام أهل مكة في القراءة (ت ١٢٠ هـ) ترجم في الجرح والتعديل ٢/ ١٤٤/٢، وطبقات القراء ١/ ٤٤٣. وأما ثانيهما فهو نافع بن أبي نعيم، وقد تقدمت ترجمته.(٢) ورش هو عثمان بن سعيد اختلف في اسمه وكنيته. رحل إلى نافع بن أبي نعيم وعرض عليه القرآن ختمات، وهو الذي لقبه ورشا، مهر بالقرآن والعربية، شيخ القراء المحققين وإمام أهل الأداء بالديار المصرية، (ت ١٩٧ هـ) ترجم في طبقات القراء ١/ ٥٠٢(٣) ص: «اختيارا منهم، وقد رويت عن جميع القراء إلا حمزة والكسائي» وأما استثناء ورش فلأن الرواية من طريق الأزرق على الوصل كحمزة، انظر التبصرة ١١ /ب، والتيسير ١٧، والنشر ١/ ٢٥٨وأما عاصم فهو ابن أبي النّجود، تابعي، روى القراءة عن أبي عبد الرحمن السلمي وزر بن حبيش وعنه الثوري وشعبة، أحد القراء السبعة، (ت ١٢٧ هـ)، ترجم في طبقات ابن سعد ٦/ ٣٢٠، والجرح والتعديل ١/ ٣٤٠/٣.والكسائي فهو علي بن حمزة، أحد القراء السبعة، وإمام أهل الكوفة في القراءة والنحو، (ت ١٨٤ هـ) ترجم في الجرح والتعديل ١/ ١٨٢/٣، وطبقات القراء ١/ ٥٣٥، ومراتب النحويين ٧٤(٤) ص: «التبرك بأسماء».(٥) بنت أبي بكر الصديق رضي الله عنهما، روت عن رسول الله صلى الله عليه وسلم علما كثيرا، وروى عنها كثير من الأئمة، أم المؤمنين، (ت ٥٨ هـ) ترجمت في الطبقات ٤٤٧، وسير أعلام النبلاء ٢/ ٩٨(٦) لفظ «انها» سقط من: ص.(٧) أحسب أنه بعض أثر، لكنني لم أقف عليه في ما عدت إليه من مصادر الحديث.(٨) ب: «لأنهما زادا» ورجحت ما في: ص.
Kur'an yüz on üç âyettir. Kur'an'da ziyade ancak gaybına kati surette delâlet eden icmâ ile sâbit olur; bunda ise icmâ yoktur. Bilakis icmâ, sahabenin ilk asrında ve tâbiînin ikinci asrında bu görüşü terk etmek üzere sâbik olmuştur(1).
«4» Şayet denilirse ki: Her iki sûre arasında besmeleyi düşüren ve besmeleyi ancak kıraatinin başında sâbit kılan Hamza'nın illeti nedir? Cevap şudur: "Bismillahirrahmanirrahim" onun ve cumhur fukahanın yanında her sûreden bir âyet olmadığı için, sûreyi sûreye vaslederken besmeleyi düşürmüştür; ta ki bir zan sahibi onun her sûrenin başında bir âyet olduğunu zannetmesin. Ona göre Kur'an(2) tamamı tek bir sûre gibidir. Nitekim bir sûrenin bazı kısımları arasında besmele ile fasıl yapılmadığı gibi, bir sûre ile diğer sûre arasında da besmele ile fasıl yapılmaz(5). Mushaf'ta sâbit olmasına gelince, bu ancak bir sûrenin bittiğini ve diğerinin başladığını bilmek içindir.
«5» Şayet denilirse ki: Her iki sûre arasında sekte ile fasıl yapanın(6) delili nedir(7)?
Dipnotlar:
(1) Bu kaynaklara daha önce bu bâbın birinci fıkrasında (mülahaza 7) atıfta bulunulmuştur. Müslim'in kendi senediyle Enes (r.a.)'ten rivayet ettiğine göre Enes (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'in besmeleyi okuduğunu işitmediğini, ayrıca Ebû Bekir (r.a.), Ömer (r.a.) ve Osman (r.a.)'dan da işitmediğini belirtmiştir. Bkz. Kitâbü's-Salât - Bâbü Hücceti men kâle lâ yecheru bi'l-besmele. Bu hadis beş kitap tarafından İbn Abdullah b. Mugaffel'den rivayet edilmiştir. Resûlullah (s.a.v.)'in sahâbîsi Abdullah b. Mugaffel (r.a.) onu bir hadis olarak kabul etme görüşüne gitmiştir. Tirmizî hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: "Abdullah b. Mugaffel'in hadisi hasen hadistir." Nebî (s.a.v.)'in ashâbından Ebû Bekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Ali (r.a.) ve diğerleri ile onlardan sonra gelen tâbiînden çoğu ilim ehlinin ameli bu hadis üzeredir. Bkz. Sünen-i Tirmizî, cilt 1, "Bâbü Mâ câe fî terki'l-cehri bi-Bismillahirrahmanirrahim"; ve el-Müstedrek, cilt 1, Kitâbü Fedâili'l-Kur'ân ve Fedâili'l-Kur'ân, "Bâbü Fazli Fâtihati'l-Kitâb".
(2) ص nüshasında: "والقرآن".
(3) ب nüshasında: "وسورة" ve düzeltmesi ص nüshasından.
(4) ص nüshasında: "وسورة الأنفال فأما إثباتها".
(5) el-Tebsıra 12/1, et-Teysîr 17, en-Neşr 1/258.
(6) ص nüshasında: "يفصل".
(7) Bu, Ebû Amr, İbn Âmir, Verş ve onlarla birlikte Ya'kub'un mezhebidir; zira onlardan vasıl, sekte ve besmele arasında ihtilaf rivayet edilmiştir. Halef'ten ise vasıl ve sekte arasında ihtilaf rivayet edilmiştir. Bkz. et-Tebsıra 12/1, et-Teysîr 18, en-Neşr 1/259.
القرآن مائة آية وثلاث عشرة آية، والقرآن لا تثبت فيه الزيادة إلا بالإجماع الذي يقطع على غيبه، ولا إجماع في هذا، بل الإجماع قد سبق في الصدر الأول من الصحابة، وفي الصدر الثاني من التابعين على ترك القول بهذا(١).«٤» فإن قيل: فما علة من أسقط التسمية بين كل سورتين ولم يثبت التسمية إلا في أول قراءته، وهو حمزة؟.فالجواب أنه لما كانت «بسم الله الرحمن الرحيم» ليست بآية من كل سورة عنده وعند جماعة الفقهاء أسقطها في وصله السورة بالسورة، لئلا يظن ظانّ أنها آية من أول كل سورة، فالقرآن(٢) عنده كله كالسورة الواحدة، فكما لا يفصل بين بعض سورة(٣) وبعض بالتسمية كذلك لا يفصل بين سورة وسورة(٤) بالتسمية(٥). فأما ثباتها في المصحف فإنما ذلك ليعلم فراغ سورة وابتداء أخرى.«٥» فإن قيل: فما حجة من فصل(٦) بين كل سورتين بسكت(٧)؟(١) تقدمت الإحالة على مصادره في الفقرة الأولى من هذا الباب الملاحظة (٧)، ولكن ما يرويه مسلم بسنده عن أنس نفى فيه انه سمع رسول الله صلى الله عليه وسلم يقرا البسملة، وكذلك لم يسمع أبا بكر وعمر وعثمان، انظر كتاب الصلاة - باب حجة من قال لا يجهر بالبسملة، والحديث مروي عن ابن عبد الله بن مغفل عند الخمسة، ذهب عبد الله بن مغفل صاحب رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى اعتباره حدثا، قال الترمذي بعد أن روى الحديث: حديث عبد الله بن مغفل حديث حسن. والعمل عليه عند أكثر أهل العلم من أصحاب النبي صلى الله عليه وسلم منهم أبو بكر وعمر وعثمان وعلي وغيرهم ومن بعدهم من التابعين، انظر سنن الترمذي الجزء الأول «باب ما جاء في ترك الجهر ببسم الله الرحمن الرحيم.»، والمستدرك الجزء الأول كتاب فضائل القرآن، وفضائل القرآن «باب فضل فاتحة الكتاب».(٢) ص: «والقرآن».(٣) ب: «وسورة» وتوجيهها من: ص.(٤) ص: «وسورة الأنفال فأما إثباتها».(٥) التبصرة ١٢/ ١، والتيسير ١٧، والنشر ١/ ٢٥٨(٦) ص: «يفصل».(٧) هو مذهب أبي عمرو وابن عامر وورش ومعهم يعقوب إذ اختلف عنهم بين الوصل والسكت والبسملة واختلف عن خلف بين الوصل والسكت، أنظر التبصرة ١٢/ ١، والتيسير ١٨، والنشر ١/ ٢٥٩