Fâtiha Sûresi, Mekkî olup yedi âyettir. Besmele ondan sayılırsa yedinci âyet «Sırâtallezîne …» sonuna kadar; sayılmazsa yedinci âyet «Ğayri’l-mağdûbi …» sonuna kadardır. Sûrenin başında takdiren «kūlū» (deyin) kelimesi bulunur; böylece «İyyâke na‘budu»dan önce gelen kısım, onun ibadın sözünden olması hasebiyle ona münasip olur: «Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm».
سُورَة الْفَاتِحَةمَكِّيَّة سَبْع آيَات بِالْبَسْمَلَةِ إنْ كَانَتْ مِنْهَا وَالسَّابِعَة صِرَاط الَّذِينَ إلَى آخِرهَا وَإِنْ لَمْ تَكُنْ مِنْهَا فَالسَّابِعَة غَيْر الْمَغْضُوب إلَى آخِرهَا وَيُقَدَّر فِي أَوَّلهَا قُولُوا لِيَكُونَ مَا قَبْل إيَّاكَ نَعْبُد مُنَاسِبًا لَهُ بِكَوْنِهَا من مقول العباد بسم الله الرحمن الرحيم
"صِرَاط الَّذِينَ أَنْعَمْت عَلَيْهِمْ" ifadesi, "hidayete erdirdiğin kimselerin yolu" demektir. Burada "الذين" lafzı, kendisine ait sıla ile birlikte, "غَيْر الْمَغْضُوب عَلَيْهِمْ" ifadesinden bedel olarak gelmektedir. "المَغْضُوبُ عَلَيْهِمْ" Yahudilerdir. "وَلَا" ise "غَيْر الضَّالِّينَ" anlamında olup, "الضَّالِّينَ" da Hıristiyanlardır. Bedel yapılmasının nüktesi, hidayete erenlerin ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar olduğunu ifade etmektir. Allah doğruyu en iyi bilendir. Dönüş ve varış O'nadır. Efendimiz Muhammed'e, âline ve sahâbesine, her daim ve ebedî olarak çokça selam ve salât olsun. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir. Güç ve kuvvet ancak yüce ve azametli olan Allah'tandır. = 2. Sûre: Bakara Sûresi – Medenî, iki yüz seksen altı veya iki yüz seksen yedi âyettir. Bismillâhirrahmânirrahîm.
{صِرَاط الَّذِينَ أَنْعَمْت عَلَيْهِمْ} بِالْهِدَايَةِ وَيُبْدَل مِنْ الذين بصلته {غَيْر الْمَغْضُوب عَلَيْهِمْ} وَهُمْ الْيَهُود {وَلَا} وَغَيْر {الضَّالِّينَ} وَهُمْ النَّصَارَى وَنُكْتَة الْبَدَل إفَادَة أَنَّ المهتدين ليسوا يهودا وَلَا نَصَارَى وَاَللَّه أَعْلَم بِالصَّوَابِ وَإِلَيْهِ الْمَرْجِع وَالْمَآب وَصَلَّى اللَّه عَلَى سَيِّدنَا مُحَمَّد وَعَلَى آله وصحبه وسلم تسليما كثيرا دائما أبدا وحسبنا الله ونعم الوكيل ولا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم = ٢ سُورَة الْبَقَرَةمَدَنِيَّة مِائَتَانِ وَسِتّ أَوْ سَبْع وثمانون آية بسم الله الرحمن الرحيم
{Ve onlar ki sana indirilene –yani Kur’an’a– ve senden önce indirilene –yani Tevrat, İncil ve diğerlerine– îmân ederler.} {Ve âhirete yakînen inanırlar,} yani onu kesin olarak bilirler.
{وَاَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إلَيْك} أَيْ الْقُرْآن {وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلك} أَيْ التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل وغيرهما {وبالآخرة هم يؤقنون} يعلمون
Nitekim kendilerine: "İnsanların (yani Resûlullah s.a.v.'in ashabının) iman ettiği gibi siz de iman edin!" denildiğinde, onlar: "O sefihlerin (cahillerin) iman ettiği gibi biz de mi iman edeceğiz?" derler, yani onların yaptığı gibi yapmayız, anlamında. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara reddiye olarak şöyle buyurur: "Dikkat edin, asıl sefihler onların ta kendileridir, fakat bilmezler" (yani bunu bilmezler).
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاس} أَصْحَاب النَّبِيّ صلى الله عليه وسلم {قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء} الْجُهَّال أَيْ لَا نَفْعَل كَفِعْلِهِمْ قَالَ تَعَالَى رَدًّا عَلَيْهِمْ {أَلَا إنَّهُمْ هُمْ السُّفَهَاء وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ} ذَلِك١ -
{Yahut} onların hâli, {yağmura} –yani yağmur sahiplerine– benzer. Aslı 'sayyib' olup 'sâbe yesûbu'dan gelir; yani iner {gökten} (buluttan). {Onda} yani bulutta {karanlıklar} birbirini takip eden zulmetler, {gök gürültüsü} –ki bu, ona vekil kılınan melektir; gürültü onun sesidir denilmiştir– {ve şimşek} –meleği korkuttuğu sesin parıltısı– vardır. {Parmaklarını} yani yağmura tutulanlar, {kulaklarına tıkarlar} {yıldırımlardan} yani gök gürültüsünün şiddetli sesinden duymamak için. {Ölümden} onu işitme korkusuyla {sakınarak}. Aynı şekilde bunlar da Kur'an indiğinde –ki onda karanlığa benzetilen küfür, gök gürültüsüne benzetilen vaîd ve şimşeğe benzetilen apaçık hüccetler vardır– işitmemek ve böylece imana meyledip dinlerini terk etmemek için kulaklarını tıkarlar; bu onlara göre ölümdür. {Allah kâfirleri} ilmen ve kudreten {kuşatmıştır}; O'ndan kaçamazlar.
{أَوْ} مَثَلهمْ {كَصَيِّبٍ} أَيْ كَأَصْحَابِ مَطَر وَأَصْله صَيْوِب مِنْ صَابَ يَصُوب أَيْ يَنْزِل {مِنْ السَّمَاء} السَّحَاب {فِيهِ} أَيْ السَّحَاب {ظُلُمَات} مُتَكَاثِفَة {وَرَعْد} هُوَ الْمَلَك الْمُوَكَّل بِهِ وَقِيلَ صَوْته {وَبَرْق} لَمَعَان صَوْته الَّذِي يَزْجُرهُ بِهِ {يَجْعَلُونَ} أي أصحاب الصيب {أصابعهم} أي أناملهم {فِي آذَانهمْ مِنْ} أَجْل {الصَّوَاعِق} شِدَّة صَوْت الرَّعْد لِئَلَّا يَسْمَعُوهَا {حَذَر} خَوْف {الْمَوْت} مِنْ سَمَاعهَا كَذَلِكَ هَؤُلَاءِ إذَا نَزَلَ الْقُرْآن وَفِيهِ ذِكْر الْكُفْر الْمُشَبَّه بِالظُّلُمَاتِ وَالْوَعِيد عَلَيْهِ الْمُشَبَّه بِالرَّعْدِ وَالْحُجَج الْبَيِّنَة الْمُشَبَّهَة بِالْبَرْقِ يَسُدُّونَ آذَانهمْ لِئَلَّا يَسْمَعُوهُ فَيَمِيلُوا إلَى الْإِيمَان وَتَرْك دِينهمْ وَهُوَ عِنْدهمْ مَوْت {وَاَللَّه مُحِيط بِالْكَافِرِينَ} عِلْمًا وَقُدْرَة فَلَا يَفُوتُونَهُ٢ -
{فإن لم تفعلوا} [âyetinde] zikredilen şeyi yapamayışlarına binâen —ki {وَلَنْ تَفْعَلُوا} [ifadesi] bunu ebediyen yapamayacaklarına delâlet eder, zira Kur’an’ın i‘câzı apaçıktır— bir itiraz cümlesi olarak {فَاتَّقُوا} [yani] Allah’a îmân etmek ve onun beşer sözü olmadığını tasdik etmek sûretiyle sakının, {النَّار الَّتِي وَقُودُهَا النَّاس} [yani] kâfirler {وَالْحِجَارَة} [ise] onların putları gibi taşlardır. Bu, cehennemin hararetinin had safhada olduğuna, zikredilen şeylerle alevlendiğine işaret eder; dünya ateşinin odun ve benzeriyle alevlenmesi gibi değildir. {أُعِدَّتْ} yani hazırlanmıştır {لِلْكَافِرِينَ} onunla azap görmeleri için. Bu ya müstakil bir cümledir ya da lâzım hâldir.
{فإن لم تفعلوا} ما ذكر لعجزهم {وَلَنْ تَفْعَلُوا} ذَلِك أَبَدًا ? لِظُهُورِ إعْجَازه اعْتِرَاض {فَاتَّقُوا} بِالْإِيمَانِ بِاَللَّهِ وَأَنَّهُ لَيْسَ مِنْ كَلَام الْبَشَر {النَّار الَّتِي وَقُودهَا النَّاس} الْكُفَّار {وَالْحِجَارَة} كَأَصْنَامِهِمْ مِنْهَا يَعْنِي أَنَّهَا مُفْرِطَة الْحَرَارَة تَتَّقِد بِمَا ذُكِرَ لَا كَنَارِ الدُّنْيَا تَتَّقِد بِالْحَطَبِ وَنَحْوه {أُعِدَّتْ} هُيِّئَتْ {لِلْكَافِرِينَ} يُعَذَّبُونَ بِهَا جُمْلَة مُسْتَأْنَفَة أَوْ حَال لَازِمَة٢ -
{الَّذِينَ}: sıfat. {Allah'ın ahdini bozanlar}: Ona, kitaplarda Muhammed (s.a.v.)'e iman etmelerini ahdettiği şeyi. {Onu sağlamca mîsâk ile te'kîd ettikten sonra}: yani onlara bu ahdi te'kîd edip sağlamlaştırdıktan sonra. {Ve Allah'ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi keserler}: Peygambere îmân, rahîm (akrabalık bağı) ve bunun dışındakiler. Vav'daki 'bihi' zamirinin bedelidir. {Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar}: Masiyetlerle ve îmândan alıkoymak sûretiyle. {İşte onlar}: Zikredilen sıfatlarla vasıflanmış olanlar. {Ziyana uğrayanların ta kendileridir}: Çünkü onların âkıbetleri, üzerlerine ebedî kılınmış olan ateştir. 2-
{الَّذِينَ} نَعْتَ {يَنْقُضُونَ عَهْد اللَّه} مَا عَهِدَهُ إلَيْهِمْ فِي الْكُتُب مِنْ الْإِيمَان بِمُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم {مِنْ بَعْد مِيثَاقه} تَوْكِيده عَلَيْهِمْ {وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّه بِهِ أَنْ يُوصَل} مِنْ الْإِيمَان بِالنَّبِيِّ وَالرَّحِم وَغَيْر ذَلِكَ وَأَنْ بَدَل مِنْ ضَمِير بِهِ {وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْض} بِالْمَعَاصِي وَالتَّعْوِيق عَنْ الْإِيمَان {أُولَئِكَ} الْمَوْصُوفُونَ بِمَا ذُكِرَ {هُمْ الْخَاسِرُونَ} لِمَصِيرِهِمْ إلَى النَّار الْمُؤَبَّدَة عَلَيْهِمْ٢ -
Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti; yani tüm müsemmeyâtın isimlerini. Sonra (müsemmeyâtı) meleklere arz etti [bunda akıllı varlıkların üstün kılınması vardır] ve onlara tebkit ederek: “Bana bunların isimlerini haber verin; eğer doğru sözlüler iseniz?” buyurdu. Yani, ‘Ben sizden daha bilen birini yaratmam’ veya ‘hilafete siz daha layıksınız’ (iddianızda) doğru iseniz. Şartın cevabı ise öncesinden anlaşılmaktadır. 3 -
{وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ} أَيْ أَسَمَاء الْمُسَمَّيَات {كُلّهَا} بِأَنْ أَلْقَى فِي قَلْبه عِلْمهَا {ثُمَّ عَرَضَهُمْ} أَيْ الْمُسَمَّيَات وَفِيهِ تَغْلِيب الْعُقَلَاء {عَلَى الْمَلَائِكَة فَقَالَ} لَهُمْ تَبْكِيتًا ? {أَنْبِئُونِي} أَخْبِرُونِي {بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ} الْمُسَمَّيَات {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِي أَنِّي لَا أَخْلُق أَعْلَم مِنْكُمْ أَوْ أَنَّكُمْ أَحَقّ بِالْخِلَافَةِ وَجَوَاب الشَّرْط دَلَّ عَلَيْهِ مَا قَبْله٣ -
{فَتَلَقَّى آدَم مِنْ رَبّه كَلِمَات} âyetinde geçtiği üzere: Yani Allah Teâlâ, Âdem'e (a.s.) bu kelimeleri ilham etti. Diğer bir kıraatte “Âdem” lafzı nasb, “kelimât” lafzı ise ref‘ ile okunur; bu takdirde mânâ: Ona o kelimeler geldi, şeklindedir. İşte o kelimeler {رَبّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسنَا} âyetidir. Âdem (a.s.) onlarla dua etti. {فَتَابَ عَلَيْهِ} Yani Allah, onun tevbesini kabul etti. {إنَّهُ هُوَ التَّوَّاب} O, kullarının tevbesini çokça kabul edendir. {الرَّحِيم} Onlara karşı merhametlidir.
{فَتَلَقَّى آدَم مِنْ رَبّه كَلِمَات} أَلْهَمَهُ إيَّاهَا وَفِي قِرَاءَة بِنَصْبِ آدَم وَرَفْع كَلِمَات أَيْ جَاءَهُ وَهِيَ {رَبّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسنَا} الْآيَة فَدَعَا بِهَا {فَتَابَ عَلَيْهِ} قَبِلَ تَوْبَته {إنَّهُ هُوَ التَّوَّاب} عَلَى عِبَاده {الرَّحِيم} بِهِمْ٣ -
{أَتَأْمُرُونَ النَّاس بِالْبِرِّ} Yani Muhammed'e iman etmek olan iyiliği/birri emrediyor da {وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسكُمْ} kendinizi unutuyor, ona (bu iyiliğe) kendinizi çağırmıyorsunuz ha? {وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَاب} Tevrat'ı okuyup dururken ki orada söz ile fiilin çelişmesine dair vaîd (tehdit) bulunmaktadır. {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} Yaptığınızın ne kadar kötü olduğunu akletmez misiniz ki ondan dönüp vazgeçesiniz? Unutma (nesyân) fiilinin bulunduğu cümle ise inkârî istifhâmın (istifhâm-ı inkârî) konumundadır.
{أَتَأْمُرُونَ النَّاس بِالْبِرِّ} بِالْإِيمَانِ بِمُحَمَّدٍ {وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسكُمْ} تَتْرُكُونَهَا فَلَا تَأْمُرُونَهَا بِهِ {وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَاب} التَّوْرَاة وَفِيهَا الْوَعِيد عَلَى مُخَالَفَة الْقَوْل الْعَمَل {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} سُوء فِعْلكُمْ فَتَرْجِعُونَ فَجُمْلَة النِّسْيَان محل الاستفهام الإنكاري٤ -
5 - {وَإِذْ وَاعَدْنَا} –elifli ve elifsiz okunuşla– {مُوسَى أَرْبَعِينَ لَيْلَةً} yani bu sürenin sonunda kendisine Tevrat'ı vermek üzere {ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ} –Sâmirî'nin sizin için şekillendirdiği buzağıyı– {مِنْ بَعْدِهِ} yani O'nun va‘de belirlediğimiz yere gitmesinden sonra {وَأَنْتُمْ ظَالِمُونَ} buzağıyı ilah edinmekle, ibadeti yerli yerine koymadığınız için zulmedenler olarak.
{وَإِذْ وَاعَدْنَا} بِأَلِفٍ وَدُونهَا {مُوسَى أَرْبَعِينَ لَيْلَة} نُعْطِيه عِنْد انْقِضَائِهَا التَّوْرَاة لِتَعْمَلُوا بِهَا {ثُمَّ اتَّخَذْتُمْ الْعِجْل} الَّذِي صَاغَهُ لَكُمْ السَّامِرِيّ إلَهًا {مِنْ بَعْده} أَيْ بَعْد ذَهَابه إلَى مِيعَادنَا {وَأَنْتُمْ ظَالِمُونَ} بِاِتِّخَاذِهِ لِوَضْعِكُمْ الْعِبَادَة فِي غَيْر محلها٥ -
Hani onlara Tîh'ten çıktıktan sonra: “Şu karyeye (Kudüs'e veya Eriha'ya) girin ve orada dilediğiniz yerden bol bol (geniş, hiçbir kısıtlama olmaksızın) yiyin; kapıdan secde ederek (eğilmiş olarak) girin ve “Hıtta” (günahlarımızı bağışlamanı dileriz) deyin ki, günahlarınızı bağışlayalım (bir kıraatte ise “yuğfer” veya “tuğfer” şeklinde meçhul olarak okunur). İyilik edenlere (itaat edenlere) ise fazladan sevap vereceğiz.” demiştik.
{وَإِذْ قُلْنَا} لَهُمْ بَعْد خُرُوجهمْ مِنْ التِّيه {اُدْخُلُوا هَذِهِ الْقَرْيَة} بَيْت الْمَقْدِس أَوْ أَرِيحَا {فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا ?} وَاسِعًا ? لَا حَجْر فِيهِ {وَادْخُلُوا الْبَاب} أَيْ بَابهَا {سُجَّدًا ?} مُنْحَنِينَ {وَقُولُوا} مَسْأَلَتنَا {حِطَّة} أَيْ أَنْ تَحُطّ عَنَّا خَطَايَانَا {نَغْفِر} وَفِي قِرَاءَة بِالْيَاءِ وَالتَّاء مَبْنِيًّا ? لِلْمَفْعُولِ فِيهِمَا {لَكُمْ خَطَايَاكُمْ وَسَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ} بِالطَّاعَةِ ثَوَابًا ?٥ -
Gerçekten iman edenler (daha önceki peygamberlere iman edenlerdir); 'Yahudi olanlar' ise yahudilerdir; 'Hristiyanlar ve sâbiîler' (yahudi veya hristiyanlardan bir grup); onlardan 'kim Allah'a ve ahiret gününe iman ederse' peygamberimizin zamanında 've salih amel işlese?' onun şeriatıyla; 'işte onlara ecirleri vardır' yani amellerinin sevabı 'Rableri katında; onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler'; âmene ve amele fiillerinin zamiri, 'men' lafzına riayet etmiş; ondan sonra gelenler ise anlamına göredir. 6
{إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا} بِالْأَنْبِيَاءِ مِنْ قَبْل {وَاَلَّذِينَ هَادُوا} هُمْ الْيَهُود {وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ} طَائِفَة مِنْ الْيَهُود أَوْ النَّصَارَى {مَنْ آمَنَ} مِنْهُمْ {بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر} فِي زَمَن نَبِيّنَا {وَعَمِلَ صَالِحًا ?} بِشَرِيعَتِهِ {فَلَهُمْ أَجْرهمْ} أَيْ ثَوَاب أَعْمَالهمْ {عِنْدَ ربهم ولا خوف عليهم ولا هم يحزنون} رُوعِيَ فِي ضَمِير آمَنَ وَعَمَل لَفْظ مَنْ وفيما بعده معناه٦ -
Dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın.” Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O, rengi iyice sarı, sapsarı bir sığırdır; (şiddetli sarılık) bakanların hoşuna gider.” — güzelliğiyle ona bakanları sevindirir, yani onları memnun eder.
{قَالُوا اُدْعُ لَنَا رَبّك يُبَيِّن لَنَا مَا لَوْنهَا قَالَ إنَّهُ يَقُول إنَّهَا بَقَرَة صَفْرَاء فَاقِع لَوْنهَا} شَدِيد الصُّفْرَة {تَسُرّ النَّاظِرِينَ} إلَيْهَا بِحُسْنِهَا أَيْ تُعْجِبهُمْ٧ -
Sonra sizin kalpleriniz katılaştı—ey Yahudiler!—hakkı kabulden yüz çevirerek. {مِنْ بَعْد ذَلِكَ} zikredilen şu maktulün diriltilmesi ve ondan önceki âyetlerden sonra. {فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ} katılık bakımından taşlar gibidir. {أَوْ أَشَدّ قَسْوَة} hatta onlardan daha katıdır. {وَإِنَّ مِنْ الْحِجَارَة لَمَا يَتَفَجَّر مِنْهُ الْأَنْهَار} Şüphesiz öyle taşlar vardır ki onlardan nehirler fışkırır. {وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّق} Yine onlardan öylesi vardır ki yarılır—aslında te harfi şın harfine idgam edilmiştir—{فَيَخْرُج مِنْهُ الْمَاء} ve ondan su çıkar. {وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِط} Yine onlardan öylesi vardır ki—yukarıdan aşağıya iner—{مِنْ خَشْيَة اللَّه} Allah korkusundan. Oysa sizin kalpleriniz etkilenmez, yumuşamaz ve huşû duymaz. {وَمَا اللَّه بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ} Allah yaptıklarınızdan gafil değildir; o sizi ancak vaktiniz ertelemektedir. Bir kıraatte [يَفْعَلُونَ] şeklinde gayb (o) zamiriyle okunur. Burada muhataptan (siz) gayba (onlar) iltifat sanatı vardır.
{ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبكُمْ} أَيّهَا الْيَهُود صَلَبَتْ عَنْ قَبُول الْحَقّ {مِنْ بَعْد ذَلِكَ} الْمَذْكُور مِنْ إحْيَاء الْقَتِيل وَمَا قَبْله مِنْ الْآيَات {فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ} فِي الْقَسْوَة {أَوْ أَشَدّ قَسْوَة} مِنْهَا {وَإِنَّ مِنْ الْحِجَارَة لَمَا يَتَفَجَّر مِنْهُ الْأَنْهَار وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّق} فِيهِ إدْغَام التَّاء فِي الْأَصْل فِي الشِّين {فَيَخْرُج مِنْهُ الْمَاء وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِط} يَنْزِل مِنْ عُلْو إلَى أَسْفَل {مِنْ خَشْيَة اللَّه} وَقُلُوبكُمْ لَا تَتَأَثَّر وَلَا تَلِين وَلَا تَخْشَع {وَمَا اللَّه بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ} وَإِنَّمَا يُؤَخِّركُمْ لِوَقْتِكُمْ وَفِي قِرَاءَة بالتحتانية وَفِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب٧ -