Mukaddime… Tahkik Mukaddimesi:
Şüphesiz hamd Allah'a mahsustur. O'na hamd eder, O'ndan yardım diler ve O'ndan mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa ona hidayet verecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. [Nüsha notu: matbu Arapça'da «إله» düşmüş; «لا إله إلا الله» okunuşuyla tashih edilmiştir.] Ve şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisidir.
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} ¹, {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} ², {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا, يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا} ³.
¹ Âl-i İmrân, 102.
² en-Nisâ, 1.
³ el-Ahzâb, 70-71.
Ve ba‘dü:
İslam, hiçbir zaman insanların gerçekliği ve hayatî işleriyle ilgisi olmayan basit ritüellerden ibaret olmamıştır. Mekke müşriklerinin bu husustaki anlayışı ve Muhammed (s.a.v.)'in bu din ile ancak, 'Lâ ilâhe illallah' sözüyle özetlenebilecek mükemmel bir hayat nizamına davet ettiğine dair kanaatleri de bunu göstermektedir. O söz ki, hâlis tevhidi ve yalnızca Allah'a tam kulluğu ilan eder; bunu herhangi bir kimseden veya herhangi bir şeyden söküp alır; insanı tek bir hakeme, yani Hakîm olan Hâlık'a döndürür ve her türlü şirkten de teberrî eder. ¹ Âl-i İmrân, 102. ² en-Nisâ, 1. ³ el-Ahzâb, 70-71. Ve bu mukaddimeye 'Hutbetü'l-Hâce' denilirdi. Resûlullah (s.a.v.) ashâbına, sözlerinin başında bunu söylemeyi öğretirdi.
Hadisi şu kaynaklar rivayet etmiştir: Ebû Dâvûd, Kitâbü'n-Nikâh, Bâb fî Hıtbeti'n-Nikâh, 2/204 (2118); Tirmizî, Kitâbü'n-Nikâh, Bâb: Mâ Câe fî Hıtbeti'n-Nikâh, 2/355 (1107); Nesâî, Kitâbü'n-Nikâh, Bâb: Mâ Yüstehabbu mine'l-Kelâm inde'n-Nikâh, 6/89; Taberânî, el-Mu‘cemü'l-Kebîr, 10/121-122 (1008); Hâkim, el-Müstedrek, 2/182-183; Hâkim ve Zehebî bu hadis hakkında sükût etmişlerdir; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, Kitâbü'n-Nikâh, Bâb: Mâ Câe fi'l-Hutbeti fi'n-Nikâh, 7/146. Bunların tamamı Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.) hadisidir.
مقدماتمقدمة التحقيق…مقدمة التحقيق:إنَّ الحمد لله، نحمده ونستعينه ونستغفره، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا وسيئات أعمالنا، من يهده الله فلا مضلَّ له، ومن يضلل فلا هادي له، وأشهد أن لا إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمدًا عبده ورسوله، {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} ١، {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} ٢، {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا، يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا} ٣.وبعد:فلم يكن الإسلام في يومٍ من الأيَّام مجرَّد طقوس لا علاقة بواقع الناس وشئونهم الحياتية، ولعلَّ فهم أهل مكة من المشركين لذلك، ويقينهم بأنَّ محمدًا صلى الله عليه وسلم إنَّمَا يدعو بهذا الدين إلى منهج حياة متكاملٍ يمكن تلخيصه في كلمة واحدة هي: لا إله إلا الله.تلك الكلمة التي تعلن التوحيد الخالص والعبودية الكاملة لله وحده، ونزعها عن أيّ أحد، أو أيّ شيء آخر، وترجع الإنسان إلى حكم واحد هو الخالق الحكيم، وتتبرَّأ من كل١ آل عمران: ١٠٢.٢ النساء: ١.٣ الأحزاب: ٧٠، ٧١.وهذه المقدّمة تسمَّى "خطبة الحاجة" كان الرسول صلى الله عليه وسلم يعلّم أصحابه أن يقولوها بين يدي كلامهم.والحديث أخرجه:أبو داود في كتاب النكاح، باب في خطبة النكاح ٢/ ٢٠٤ "٢١١٨"، والترمذي في كتاب النكاح، باب: ما جاء في خطبة النكاح ٢/ ٣٥٥ "١١٠٧"، والنسائي في كتاب النكاح، باب: ما يستحب من الكلام عند النكاح ٦/ ٨٩، والطبراني في المعجم الكبير ١٠/ ١٢١، ١٢٢ رقم "١٠٠٨"، والحاكم في المستدرك ٢/ ١٨٢، ١٨٣، وسكت هو والذهبي عنه، والبيهقي في السنن الكبرى، كتاب النكاح، باب: ما جاء في الخطبة في النكاح ٧/ ١٤٦ جميعًا من حديث عبد الله بن مسعود.
İslam'ın şümûliyyeti ve onun tam bir hayat nizamı olduğu meselesini birçok kimse tartışmasız kabul edilmiş, şeksiz ve şüphesiz sabit bir mesele olarak görse de, başka bir grubun dini hayatın işlerinden, özellikle de siyasî olanlarından şiddetle ayırmaya çalıştığını görürüz. Bu ihtilafın gölgesinde, zengin İslam mirasımıza başvurmak, ondan prensipler almak ve işaretleri öğrenmek kaçınılmaz oldu; ta ki önceki Müslüman âlimlerin yönetim sistemleriyle ilgili meselelerde nasıl görüş bildirdiklerini, Allah Teâlâ'nın kitabı ve Nebisi (s.a.v.)'in sünnetini inceleyerek, ayrıca Resûlullah Muhammed (s.a.v.)'in sîretini ve kendisinden sonraki Hulefâ-i Râşidîn'in tarihini tetkik ederek İslam'daki yönetim sistemi için nasıl nazariye oluşturmaya ve kanunlaştırmaya çalıştıklarını görelim. Ancak araştırmacının tarafsız ve adil olabilmesi için bu teşebbüsleri, yazıldıkları zaman bağlamı ve dönem içinde değerlendirmesi önemlidir; o dönemde bir değer ifade edip etmediklerini görelim. Ayrıca bu teşebbüslere tam bir tarafsızlıkla, önyargı veya haksızlık etmeden bakmalıyız. Zira birçok araştırmacı, eski olan her şeyin doğru olduğu görüşündedir; hatta çağımızdaki birçok tahkikçinin çalışması, sadece müellifi, üslubunu ve bölümlemesinin kalitesini övmek ve kitabında naklettiği her şeyin doğruluğunu ispatlamaya çalışmakla sınırlı kalmıştır. Diğer taraftan, kendilerini modernite ve ilerleme davetçileri olarak adlandıran bir başka grubun, eski olan her şeyi karalamak, onu gerilik, yüzeysellik ve çağımıza uygun olmamakla nitelendirmek için tüm gayretini sarf ettiğini görüyoruz. Bu sebeple, İmâm el-Mâverdî'nin "el-Ahkâmu's-Sultâniyye" adlı kitabının tahkikine özen gösterdik. Bu kitap, fıkıh alanında olup büyük imâmet (hilâfet) ve velâyet (valilik) ile bunlarla ilgili hükümleri incelemektedir. Ayrıca, Allâme İbn Teymiyye'nin "es-Siyâsetü'ş-Şer‘iyye" adlı eserini istisna edersek, yönetim sistemleri üzerine yazılmış ilk kitaplardan biri olarak kabul edilebilir. Kitap üzerindeki çalışmam: Yaptığımız çalışma şu maddelerle özetlenebilir: Birincisi: Kitabı ele alışımızın ve incelememizin objektif olmasını kendimize şart koştuk; öyle ki uygun gördüğümüz...
الأنداد والشركاء المزعومين.ورغم أنَّ مسألة شمولية الإسلام وأنَّه منهج حياة كامل يعتبرها كثيرون قضية مسلَّمة، وثابتة بلا شكٍّ ولا مرية، نجد فريقًا آخر يحاول بشدة فصل الدين عن شئون الحياة، وبخاصَّة السياسية منها.وفي ظلِّ هذا الخلاف كان لا بُدَّ من الرجوع إلى تراثنا الإسلامي الزاخر نستقي منه المبادئ، ونقف منه على المعالم؛ لنرى كيف أدلى السابقون من العلماء المسلمين بدلوهم في المسائل المتعلقة بنظم الحكم، وكيف حاولوا التنظير والتقنين لنظام الحكم في الإسلام من خلال بحثهم في كتاب الله تعالى، وسنة نبيه صلى الله عليه وسلم، ومن خلال استقرائهم لسيرة الرسول الكريم محمد صلى الله عليه وسلم، وتاريخ الخلفاء الراشدين من بعده.غير أنَّه من المهمّ للباحث حتى يكون محايدًا ومنصفًا أن ينظر هذه المحاولات في سياقها الزماني والفترة التي أُلِّفَت فيها؛ لنرى إذا ما كانت تعبّر عن قيمةٍ في عصرها أم لا.كما علينا أن ننظر إلى هذه المحاولات بحيادية تامَّة دون تحيّز أو تجنٍّ، ذلك أنَّ كثيرًا من الباحثين ينظرون إلى كلِّ ما هو قديم على أنَّه هو الصواب، حتى إنَّ كثيرًا من المحققين في عصرنا قد انحصر عملهم في الثناء على المصنِّف، وعلى أسلوبه وجودة تبويبه، ومحاولة التدليل على صدق كل ما يورده في كتابه.بينما نرى فريقًا آخر من الذين يسمّون أنفسهم بدعاة الحداثة والتقدُّم يبذل جهده كله لتشويه كل ما هو قديم، ونعته بالتخلف والسطحية وعَدَم الملاءمة لعصرنا.لذلك كان حرصنا على تحقيق كتاب الأحكام السلطانية للإمام الماوردي، والذي يعتبر كتابًا في الفقه يبحث في أحكام الإمامة العظمى والولاية وما يتعلَّق بهما، كما يمكن اعتباره من أوائل الكتب في نظم الحكم، إذا استثنينا كتاب العلَّامة ابن تيمية السياسة الشرعية.عملي في الكتاب:ويمكن تلخيص ما قمنا به من عملٍ في النقاط التالية:أولا: أخذنا على أنفسنا أن يكون تناولنا للكتاب ودراستنا موضوعية، فما نراه متفقًا
İslâm'ın mebâdi ve kavâidi üzerine deliller getirdik; bunu teyid eden şevâhid ve nassları zikrettik. Bu mebâdi ve kavâide muhalif olduğunu gördüğümüz hususlarda ise, muhalefetini pekiştiren nassları kaydettik. İkinci olarak: Müellifin hal tercümesini/biyografisini hazırladım. Üçüncü olarak: Müellifin mücmel bıraktığı mesâil ve ahkâmı, fıkıh ve usûl kitaplarına müracaat ederek tafsil etmeye gayret ettim; ta ki mesele daha da vuzuha kavuşsun ve bu hükümler tevsik edilsin. Dördüncü olarak: Müellifin kitabında pek çok mesele ve hükümde çoğu zaman İmam Ahmed'in mezhebini göz ardı ettiğini müşahede ettim; bu sebeple kitabın hâşiyesinde Hanbelîlerin kavillerine işaret etmeyi insafın bir gereği saydım. Beşinci olarak: Kitapta yer alan hadislerin tahricini yapmaya, muhaddislerin bu hadislere dair ta‘likat ve hükümlerini —hususiyle kadimden Hâfız İbn Hacer ile Zeylaî'nin, yakın dönemden ise Fazîletli Şeyh el-Albânî'ninkileri— zikretmeye gayret ettim. Altıncı olarak: Keza kitapta zikri geçen a‘lâmın ekserisinin hal tercümesini/biyografisini hazırladım. Yedinci olarak: Müellifin zikrettiği her faslı ifade eden başlıklar koymak suretiyle kitabı bölümlere ayırdım (tebvîb). Akabinde Yüce ve Mübarek Allah'a niyaz ederim ki bu kitap ve bu çalışmayı faydalı kılsın. Şüphesiz O, bunun vâlisidir ve mevlâsıdır. Ahmed Câd.
ومبادئ الإسلام وقواعده دلَّلْنَا عليه، وذكرنا الشواهد والنصوص لتأكيده، وما رأينا أنَّه مخالف لهذه المبادئ وتلك القواعد ذكرنا من النصوص ما يؤكِّد مخالفته.ثانيًا: قمت بعمل ترجمة للمصنِّف.ثالثًا: حرصت على تفصيل ما أجمله المصنِّف من مسائل وأحكام بالرجوع إلى كتب الفقه والأصول؛ لتتضح الصورة أكثر، وليستوثق من هذه الأحكام.رابعًا: لاحظت أنَّ المصنِّف في كتابه كثيرًا ما يغفل مذهب الإمام أحمد في كثير من القضايا والأحكام، لذلك رأيت من الإنصاف أن أشير إلى أقوال الحنابلة في هامش الكتاب.خامسًا: حرصت على تخريج الأحاديث الواردة في الكتاب مع ذكر تعليقات المحدثين وحكمهم عليها، خاصَّة الحافظ ابن حجر، والزيلعي قديمًا، وفضيلة الشيخ الألباني حديثًا.سادسًا: قمت كذلك بالترجمة لمعظم الأعلام الوارد ذكرهم في الكتاب.سابعا: قمت بتبويب الكتاب، وذلك بوضع عناوين تعبِّر عن كل فصل من الفصول التي ذكرها المصنِّف.وبعد، فأدعو الله تبارك وتعالى أن ينفع بهذا الكتاب وتلك الدراسة، إنَّه وليّ ذلك ومولاه.أحمد جاد
**Müellifin Hal Tercümesi:**
**İmam el-Mâverdî [364-450 h. / 975-1058 m.]**
**Nesebi ve Doğumu:**
O, Alî b. Muhammed b. Habîb, Ebü'l-Hasan el-Basrî'dir. Gül suyu satışına nispetle "el-Mâverdî" diye tanınmıştır. Asrının kadılkudâtı [en büyük kadısı] olup çok sayıda faydalı eser kaleme alan araştırmacı âlimlerdendir. Hicrî 364 yılında (m. 975) Basra'da doğmuştur.
**İctihadı ve İlim Talebi:**
Mâverdî, Basra'da gül suyu satışıyla geçinen bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş; bu mesleğe nispetle kendisine "el-Mâverdî" denilmiştir. Babası onu Bağdat'a götürmüş, orada hadis semâ etmiş; ardından Ebû Hâmid el-İsferâyînî'ye devam edip ondan dinlemiştir. Ayrıca el-Hasan el-Cîlî'den de rivayette bulunmuştur.
Mâverdî, önce Bağdat'ta, sonra Basra'da tedris faaliyetinde bulunmuş, ardından tekrar Bağdat'a dönmüştür. Hadis ve Kur'an tefsiri okutmuştur. Hicrî 429 yılında "akdâ'l-kudât" [kadılkudât yardımcısı] unvanı verilmiş; bu rütbe kādılkudâttan bir derece aşağıydı. Daha sonra kādılkudât makamına getirilmiştir.
**İlmî Konumu:**
Mâverdî, Şâfiî fukahâsının en büyüklerinden kabul edilir. Şâfiî fıkhına dair yirmi cildi aşkın muazzam bir ansiklopedi telif etmiştir.
Mâverdî, hilâfeti 381-422 h. yılları arasına tesadüf eden Halife el-Muktedir [el-Kādir Billâh] nezdinde olduğu gibi Büveyhîler nezdinde de büyük bir itibar kazanmıştır. Muhtemelen onlarla sultanlar ve büyük emîrler arasında, bir bozukluğu düzelten veya bir ihtilâfı gideren bir vasıta/aracı olmuştur.
Kendisi, hilâfeti en uzun süren iki halifeye muasır olmuştur: Abbâsî Halifesi el-Kādir Billâh ve ondan sonra oğlu el-Kā'im Biemrillâh. Öyle ki el-Kā'im'in döneminde zaaflar son raddesine varmış, bu devirde Bağdat minberlerinde Fâtımî halifesi adına hutbe okunmuştur.
Mâverdî'nin Abbâsî devlet adamlarıyla ilişkileri vardı. Aynı zamanda Abbâsîlerin Büveyhîler ve Selçuklular nezdindeki elçisi ve aracısıydı. Bu ilişkileri sebebiyle bazıları, onun fıkıh diye isimlendirilen alana dair yazılarının çokluğunu buna bağlamaktadır.
ترجمة المصنِّف:الإمام الماوردي [٣٦٤هـ - ٤٥٠هـ] [٩٧٥م - ١٠٥٨م]نسبه ومولده:هو علي بن محمد بن حبيب، أبو الحسن البصري، المعروف بالماورديِّ نسبةً إلى بيع ماء الورد، أقضى قضاة عصره، من العلماء الباحثين أصحاب التصانيف الكثيرة النافعة، وُلِدَ سنة ٣٦٤هـ/ ٩٧٥م في البصرة.اجتهاده وطلبه للعلم:وُلِدَ الماوردي في البصرة لأبٍ يعمل ببيع ماء الورد، فنسب إليه فقيل: "الماوردي".ارتحل به أبوه إلى بغداد، وبها سمع الحديث، ثم لازم واستمع إلى أبي حامد الإسفراييني، كما حدَّث عن الحسن الجيلي.عمل الماوردي بالتدريس في بغداد ثم بالبصرة، وعاد إلى بغداد مرة أخرى، كان يعلِّم الحديث وتفسير القرآن، لقِّبَ عام ٤٢٩هـ بأقضى القضاة، وكانت مرتبته أدنى من قاضي القضاة، ثم بعد ذلك تولَّى منصب قاضي القضاة.مكانته العلمية:يعتبر الماوردي من أكبر فقهاء الشافعية، والذي ألَّف في فقه الشافعية موسوعته الضخمة في أكثر من عشرين جزءًا.وقد نال الماوردي حظوة كبيرة عند الخليفة المقتدر "المتولي بين سنتي ٣٨١ و٤٢٢هـ"، وعند بني بويه، وربما توسَّطَ بينهم وبين الملوك وكبار الأمراء فيما يصلح به خللًا أو يزيل خلافًا.وقد كان معاصرًا لخليفتين من أطول الخلفاء بقاءً في الحكم: الخليفة العباسي القادر بالله، ومن بعده ابنه القائم بأمر الله، الذي وصل الضعف به مبلغه حتى إنَّه قد خُطِبَ في عهده للخليفة الفاطمي على منابر بغداد.وكان الماوردي ذا علاقات مع رجال الدولة العباسية، كما كان سفير العباسيين ووسيطهم لدى بني بويه والسلاجقة، وبسبب علاقاته هذه يرجِّح البعض كثرة كتابته عمَّا يسمَّى بالفقه
Siyasî: Mâverdî itizalle itham edilmişti. Fakat talebesi Hatîb el-Bağdâdî onu müdafaa ederek bu iddiayı bertaraf etmiştir. O, kudretli ve mahir bir müellifti; muhtelif eserleri düşüncedeki kabiliyetine ve ifadedeki ustalığına delâlet eder.
İlmî Eserleri: İmam Mâverdî, hükümet nizamı ve siyaset işlerine dair pek çok eser telif etmiştir. Bunlardan şunları zikredebiliriz: Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Kânûnü'l-Vizâre.
Diğer kitapları ise şunlardır: Siyâsetü A'lâmi'n-Nübüvve, el-Hâvî'l-Kebîr (eş-Şâfiî fıkhına dair olup yirmi ciltten fazladır), Nasîhatü'l-Mülûk, Kavânînü'l-Vizâre ve Siyâsetü'l-Mülk, et-Tefsîr, el-İknâ‘ (el-Hâvî'nin muhtasarı), Edebü'l-Kâdî, A'lâmü'n-Nübüvve, Teshîlü'n-Nazar, el-Emsâl ve'l-Hikem fî Tefsîri'l-Kur’ân (en-Nüket ve'l-'Uyûn).
Sonuncusu (el-Emsâl ve'l-Hikem), sonraki müfessirlerin ilgisine mazhar olmuş ve kendisinden nakiller yapılmıştır. Nitekim İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr ‘ilâ ‘İlmi't-Tefsîr'inde; Kurtubî ise el-Câmi‘ li-Ahkâmi'l-Kur’ân adlı tefsirinde bu eserden istifade etmiştir.
Vefatı: İmam, H. 450 senesi Rebîülevvel ayının son günü Salı günü vefat etmiş, ertesi gün Bâbü'h-Harb Mezarlığı'na defnedilmiştir. 86 yaşına ulaşmıştı. Cenaze namazını İmam Hatîb el-Bağdâdî kıldırmıştır.
السياسي، وقد اتُّهِمَ الماوردي بالاعتزال، ولكن انتصر له تلميذه الخطيب البغدادي فدافع عنه ودفع عنه الادِّعَاء، وقد كان مصنِّفًا قديرًا بارعًا، تدل كتبه المختلفة على مقدرةٍ في التفكير وبراعة في التعبير.آثاره العلمية:ترك الإمام الماوردي العديد من المصنَّفات في نظم الحكم وشئون السياسة، نذكر منها:- أدب الدنيا والدين.- الأحكام السلطانية.- قانون الوزارة.أما كتبه الأخرى فمنها:- سياسة أعلام النبوة.- كتاب الحاوي الكبير، في فقه الشافعية، في أكثر من عشرين جزءًا.- كتاب نصيحة الملوك.- كتاب قوانين الوزارة وسياسية الملك.- كتاب التفسير.- كتاب الإقناع، وهو مختصر كتاب الحاوي- كتاب أدب القاضي.- كتاب أعلام النبوة.- كتاب تسهيل النظر.- كتاب الأمثال والحكم في تفسير القرآن "النكت والعيون".وقد نال الأخير عناية المفسرين المتأخِّرين ونقلوا عنه، كابن الجوزي في: زاد المسير، والقرطبي في تفسيره: الجامع لأحكام القرآن.وفاته:توفِّي الإمام في يوم الثلاثاء سلخ شهر ربيع الأول من سنة ٤٥٠هـ، ودُفِنَ من الغدِ في مقبرة باب حرب، وكان قد بلغ ٨٦ سنة، وصلَّى عليه الإمام الخطيب البغدادي.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Müellifin Mukaddimesi:
Allah, efendimiz Muhammed'e, âline ve sahabesine salât ve selâm eylesin.
Şeyh, İmâm Ebü'l-Hasan el-Mâverdî şöyle dedi: Hamd, dinin alâmetlerini bize apaçık gösteren, bize apaçık Kitab'ı lütfeden, bizim için ahkâmı meşru kılan, helâli ve haramı tafsil ederek dünya üzerinde bir hüküm kılan, bu hükümle mahlûkatın maslahatlarının sağlandığı ve hakikat esaslarının sabit kılındığı Allah'a mahsustur. Umûr-i âmme vülâtını ise takdiri en güzel şekilde ihsan ettiği, tedbiri de en sağlam şekilde düzenlediği işlere vekil kılmıştır. Takdir ve tedbir ettiği şeyler sebebiyle hamd O'na mahsustur. Salât ve selâmı da emriyle hakikati açıklayan, hakkıyla kıyam eden Resûlü Muhammed Nebî'ye, âline ve ashabına olsun.
Ahkâm-ı sultâniyye, umûr-i âmme vülâtına daha layık olduğundan ve bu ahkâmın bütün diğer ahkâmla iç içe geçmiş olması, onların siyaset ve tedbirle meşguliyetleri sebebiyle onları bu ahkâmı tetkik etmekten alıkoyduğundan, ben de bu ahkâm için müstakil bir kitap telif ettim. Bu kitapta, itaati vâcip olan zâtın emrine uydum; tâ ki vâli, fukahânın bu ahkâma dair mezheplerini bilsin; kendisine ait olanı tam olarak alsın, üzerine düşeni de eksiksiz yerine getirsin. Bunu yaparken ahkâmı infaz ve kazasında adaleti gözetmeyi, alıp vermesinde insafı esas almayı hedefledim. Allah teâlâdan güzel yardımını diler, tevfîkine ve hidâyetine rağbet ederim. O bana yeter ve O ne güzel vekildir.
Emmâ ba‘d:
Muhakkak ki Allah (kudreti yücedir) ümmete, nübüvvetin yerine geçen, milleti kuşatan ve siyaseti kendisine tefviz edilen bir reis (imam) tayin etmiştir; tâ ki tedbir, meşru bir dinden sadır olsun ve kelime, tâbi olunan bir rey üzerinde birleşsin. İşte imâmet, üzerine milletin esaslarının istikrar bulduğu ve ümmetin maslahatlarının nizama girdiği asıl oldu. Nihayet onunla umûr-i âmme sağlamlaştı ve ondan hususî vilâyetler sadır oldu. Bu sebeple imâmet hükmünün her sultânî hükmün önüne geçirilmesi lâzım geldi ve onun nezâretine tahsis edilen hususların her dinî nazardan önce zikredilmesi vâcip oldu; tâ ki vilâyetlerin ahkâmı, kısımları birbiriyle uyumlu, hükümleri birbirine benzer bir tertip üzere düzenlensin.
Bu kitabın ihtivâ ettiği ahkâm-ı sultâniyye ve vilâyât-ı dîniyye yirmi bâbdır:
Birinci Bâb: İmâmet akdi hakkındadır.
İkinci Bâb: Vezâret taklîdi hakkındadır.
بسم الله الرحمن الرحيممقدمة المؤلف:وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَقَالَ الشَّيْخُ الْإِمَامُ أَبُو الْحَسَنِ الْمَاوَرْدِيُّ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَوْضَحَ لَنَا مَعَالِمَ الدِّينِ، وَمَنَّ عَلَيْنَا بِالْكِتَابِ الْمُبِينِ، وَشَرَعَ لَنَا مِنْ الْأَحْكَامِ، وَفَصَّلَ لَنَا مِنْ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ مَا جَعَلَهُ عَلَى الدُّنْيَا حُكْمًا تَقَرَّرَتْ بِهِ مَصَالِحُ الْخَلْقِ، وَثَبَتَتْ بِهِ قَوَاعِدُ الْحَقِّ، وَوَكَّلَ إلَى وُلَاةِ الْأُمُورِ مَا أَحْسَنَ فِيهِ التَّقْدِيرَ، وَأَحْكَمَ بِهِ التَّدْبِيرَ، فَلَهُ الْحَمْدُ عَلَى مَا قَدَّرَ وَدَبَّرَ، وَصَلَوَاتُهُ وَسَلَامُهُ عَلَى رَسُولِهِ الَّذِي صَدَعَ بِأَمْرِهِ، وَقَامَ بِحَقِّهِ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ وَعَلَى آلِهِ وَصَحَابَتِهِ.وَلَمَّا كَانَتْ الْأَحْكَامُ السُّلْطَانِيَّةُ بِوُلَاةِ الْأُمُورِ أَحَقَّ، وَكَانَ امْتِزَاجُهَا بِجَمِيعِ الْأَحْكَامِ يَقْطَعُهُمْ عَنْ تَصَفُّحِهَا مَعَ تَشَاغُلِهِمْ بِالسِّيَاسَةِ وَالتَّدْبِيرِ، أَفْرَدْتُ لَهَا كِتَابًا امْتَثَلْتُ فِيهِ أَمْرَ مَنْ لَزِمَتْ طَاعَتُهُ؛ لِيَعْلَمَ مَذَاهِبَ الْفُقَهَاءِ فِيمَا لَهُ مِنْهَا فَيَسْتَوْفِيهِ، وَمَا عَلَيْهِ مِنْهَا فَيُوَفِّيهِ؛ تَوَخِّيًا لِلْعَدْلِ فِي تَنْفِيذِهِ وَقَضَائِهِ، وَتَحَرِّيًا لِلنَّصَفَةِ فِي أَخْذِهِ وَعَطَائِهِ، وَأَنَا أَسْأَلُ اللَّهَ تَعَالَى حُسْنَ مَعُونَتِهِ، وَأَرْغَبُ إلَيْهِ فِي تَوْفِيقِهِ وَهِدَايَتِهِ، وَهُوَ حَسْبِي وَكَفَى.أَمَّا بَعْدُ:فَإِنَّ اللَّهَ جَلَّتْ قُدْرَتُهُ نَدَبَ لِلْأُمَّةِ زَعِيمًا خَلَفَ بِهِ النُّبُوَّةَ، وَحَاطَ بِهِ الْمِلَّةَ، وَفَوَّضَ إلَيْهِ السِّيَاسَةَ؛ لِيَصْدُرَ التَّدْبِيرُ عَنْ دِينٍ مَشْرُوعٍ، وَتَجْتَمِعَ الْكَلِمَةُ عَلَى رَأْيٍ مَتْبُوعٍ، فَكَانَتْ الْإِمَامَةُ أَصْلًا عَلَيْهِ اسْتَقَرَّتْ قَوَاعِدُ الْمِلَّةِ، وَانْتَظَمَتْ بِهِ مَصَالِحُ الْأُمَّةِ حَتَّى اسْتَثْبَتَتْ بِهَا الْأُمُورُ الْعَامَّةُ، وَصَدَرَتْ عَنْهَا الْوِلَايَاتُ الْخَاصَّةُ، فَلَزِمَ تَقْدِيمُ حُكْمِهَا عَلَى كُلِّ حُكْمٍ سُلْطَانِيٍّ، وَوَجَبَ ذِكْرُ مَا اخْتَصَّ بِنَظَرِهَا عَلَى كُلِّ نَظَرٍ دِينِيٍّ؛ لِتَرْتِيبِ أَحْكَامِ الْوِلَايَاتِ عَلَى نَسَقٍ مُتَنَاسِبِ الْأَقْسَامِ، مُتَشَاكِلِ الْأَحْكَامِ.وَاَلَّذِي تَضَمَّنَهُ هَذَا الْكِتَابُ مِنْ الْأَحْكَامِ السُّلْطَانِيَّةِ وَالْوِلَايَاتِ الدِّينِيَّةِ عِشْرُونَ بَابًا؛فَالْبَابُ الْأَوَّلُ: فِي عَقْدِ الْإِمَامَةِ.وَالْبَابُ الثَّانِي: فِي تَقْلِيدِ الْوَزَارَةِ.
Üçüncü bâb: Ülkeler üzerine emir tayini (imâret taklîdi) hakkındadır. Dördüncü bâb: Cihat üzerine emir tayini hakkındadır. Beşinci bâb: Maslahatlar üzerine velâyet hakkındadır. Altıncı bâb: Kaza velâyeti hakkındadır. Yedinci bâb: Mezâlim velâyeti hakkındadır. Sekizinci bâb: Nesep sahipleri üzerine nikâbet velâyeti hakkındadır. Dokuzuncu bâb: Namaz imamlığı üzerine velâyet hakkındadır. Onuncu bâb: Hac üzerine velâyet hakkındadır. On birinci bâb: Sadakalar velâyeti hakkındadır. On ikinci bâb: Fey' ve ganimet taksimi hakkındadır. On üçüncü bâb: Cizye ve haraç vaz'ı hakkındadır. On dördüncü bâb: Hükümleri ülkeden ülkeye değişen konular hakkındadır. On beşinci bâb: Mevâtın ihyâsı ve suların istihrâcı hakkındadır. On altıncı bâb: Himâ ve irfak hakkındadır. On yedinci bâb: İktâ hükümleri hakkındadır. On sekizinci bâb: Dîvânın vaz'ı ve ahkâmının zikri hakkındadır. On dokuzuncu bâb: Cerâim hükümleri hakkındadır. Yirminci bâb: Hisbe hükümleri hakkındadır.
وَالْبَابُ الثَّالِثُ: فِي تَقْلِيدِ الْإِمَارَةِ عَلَى الْبِلَادِ.وَالْبَابُ الرَّابِعُ: فِي تَقْلِيدِ الْإِمَارَةِ عَلَى الْجِهَادِ.وَالْبَابُ الْخَامِسُ فِي الْوِلَايَةِ عَلَى الْمَصَالِحِ.وَالْبَابُ السَّادِسُ: فِي وِلَايَةِ الْقَضَاءِ.وَالْبَابُ السَّابِعُ: فِي وِلَايَةِ الْمَظَالِمِ.وَالْبَابُ الثَّامِنُ: فِي وِلَايَةِ النِّقَابَةِ عَلَى ذَوِي الْأَنْسَابِ.وَالْبَابُ التَّاسِعُ: فِي الْوِلَايَةِ عَلَى إمَامَةِ الصَّلَوَاتِ.وَالْبَابُ الْعَاشِرُ: فِي الْوِلَايَةِ عَلَى الْحَجِّ.وَالْبَابُ الْحَادِيَ عَشَرَ: فِي وِلَايَةِ الصَّدَقَاتِ.وَالْبَابُ الثَّانِي عَشَرَ: فِي قَسْمِ الْفَيْءِ وَالْغَنِيمَةِ.وَالْبَابُ الثَّالِثَ عَشَرَ: فِي وَضْعِ الْجِزْيَةِ وَالْخَرَاجِ.وَالْبَابُ الرَّابِعَ عَشَرَ: فِيمَا تَخْتَلِفُ أَحْكَامُهُ مِنْ الْبِلَادِ.وَالْبَابُ الْخَامِسَ عَشَرَ: فِي إحْيَاءِ الْمَوَاتِ وَاسْتِخْرَاجِ الْمِيَاهِ.وَالْبَابُ السَّادِسَ عَشَرَ: فِي الْحِمَى وَالْأَرْفَاقِ.وَالْبَابُ السَّابِعَ عَشَرَ: فِي أَحْكَامِ الْإِقْطَاعِ.وَالْبَابُ الثَّامِنَ عَشَرَ: فِي وَضْعِ الدِّيوَانِ وَذِكْرِ أَحْكَامِهِ.وَالْبَابُ التَّاسِعَ عَشَرَ: فِي أَحْكَامِ الْجَرَائِمِ.وَالْبَابُ الْعِشْرُونَ: فِي أَحْكَامِ الْحِسْبَةِ.
BİRİNCİ BÂB: İMAMET AKDİ HAKKINDA
METHAL
İmamet[1], dini korumak ve dünyayı yönetmek üzere nübüvvet hilâfeti için vazedilmiştir. Onu üstlenecek kişi için bu akdin yapılması ümmet üzerine icmâ ile vâciptir; her ne kadar el-Esam bu icmâdan ayrılmış ise de.
Hilafet Şer‘an mı Yoksa Aklen mi Vaciptir?
Vücûbunda ihtilâf edilmiştir: Acaba aklen mi yoksa şer‘an mı vâcip olmuştur? Bir grup şöyle demiştir: Aklen vâcip olmuştur. Çünkü akıl sahiplerinin tabiatında, kendilerini zulümden alıkoyacak, anlaşmazlık ve çekişmelerde aralarında hükmedecek bir lidere boyun eğme içgüdüsü vardır. Eğer yöneticiler olmasaydı, başıboş, ihmal edilmiş bir topluluk; dağınık, perişan bir sürü hâline gelirlerdi. Nitekim el-Efveh el-Evdî[3] —ki kendisi cahiliye dönemi şairidir— el-Besît bahrinde şöyle demiştir:
"İnsanlar, başlarında efendileri olmaksızın başıboş bırakıldıklarında düzelmezler; ne zaman ki cahilleri başa geçer, o zaman da efendiler olmaz."
Bir başka grup ise şöyle demiştir: Bilakis, aklen değil şer‘an vâcip olmuştur. Çünkü imam, kendisinde aklın bağımsız olarak hüküm veremeyeceği şer‘î işleri yerine getirir.
---
[1] Şunu belirteyim: İmamet ve hilafet, eş anlamlı iki terimdir. Hilafet terimi daha önce kullanılmış olmakla birlikte, imamet terimi daha çok Şîa tarafından, özellikle de İmâmiyye kolu tarafından kullanılır. Ancak anlam hemen hemen birdir: Din ve dünya işlerinde genel riyâset; nitekim Teftâzânî böyle tanımlamıştır. Veya: Resûlullah (s.a.v.)'in, dini ikame etmek ve milletin sınırlarını korumak hususunda hilâfetidir; bütün ümmetin ona uyması vâciptir; Adudüddin el-Îcî, Şerhu'l-Mevâkıf'ta böyle tanımlamıştır. Veya: Nebi (s.a.v.)'den sonra hilâfettir; Şeyh Reşid Rıza, el-Hilâfe adlı kitabında böyle tanımlamıştır.
[2] Dr. Abdürrezzak es-Senhûrî (r.a.) şöyle der: Ehl-i Sünnet ve Mutezile hilâfetin şer‘î bir vâcip olduğu görüşündedir. Ancak bu vücûbun dayanağı konusunda ihtilâf ederler: Ehl-i Sünnet'e göre hilâfetin vücûbunun dayanağı icmâdır. Diğer görüş ise —ki taraftarlarının çoğu Mutezile'dendir— vücûbun dayanağının akıl olduğunu ileri sürer. Mutezile'den bir grup ise hilâfetin vücûbunun dayanağının aynı anda hem şer‘î hem de aklî olduğu görüşündedir. Şîa da İslâmî hükümetin kurulmasının vâcip olduğu kanaatindedir. (Bkz. Fıkhu'l-Hilâfe ve Tatavvuruhâ, s. 59)
[3] El-Efveh el-Evdî, Salâe b. Amr b. Mâlik, Ebû Rebîa'dır. Benî Evd kabilesinden olup Mezhic'e mensuptur. Yemenli bir cahiliye şairidir. Dudakları kalın ve dişleri dışarıda olduğu için "el-Efveh" (ağzı büyük) lakabıyla anılmıştır. Kavminin efendisi ve savaşlarında kumandanı idi. Döneminin hükema ve şairlerindendir.
الباب الأول: في عقد الإمامةمدخل…البَابُ الأَوَّلُ: فِي عَقٍدِ الْإِمَامَةِالْإِمَامَةُ١: مَوْضُوعَةٌ لِخِلَافَةِ النُّبُوَّةِ فِي حِرَاسَةِ الدِّينِ وَسِيَاسَةِ الدُّنْيَا، وَعَقْدُهَا لِمَنْ يَقُومُ بِهَا فِي الْأُمَّةِ وَاجِبٌ بِالْإِجْمَاعِ وَإِنْ شَذَّ عَنْهُمْ الْأَصَمُّ.هَلْ الخِلَافَةُ وَاجَبَةٌ بِالشَّرْعِ أَمْ بِالْعَقْلِ؟وَاخْتُلِفَ فِي وُجُوبِهَا٢ هَلْ وَجَبَتْ بِالْعَقْلِ أَوْ بِالشَّرْعِ؟ فَقَالَتْ طَائِفَةٌ: وَجَبَتْ بِالْعَقْلِ لِمَا فِي طِبَاعِ الْعُقَلَاءِ مِنْ التَّسْلِيمِ لِزَعِيمٍ يَمْنَعُهُمْ مِنْ التَّظَالُمِ، وَيَفْصِلُ بَيْنَهُمْ فِي التَّنَازُعِ وَالتَّخَاصُمِ، وَلَوْلَا الْوُلَاةُ لَكَانُوا فَوْضَى مُهْمَلِينَ، وَهَمَجًا مُضَاعِينَ، وَقَدْ قَالَ الْأَفْوَهُ الْأَوْدِيُّ٣، وَهُوَ شَاعِرٌ جَاهِلِيٌّ "مِنْ الْبَسِيطِ":لَا يَصْلُحُ النَّاسُ فَوْضَى لَا سَرَاةَ لَهُمْ … وَلَا سَرَاةٌ إذَا جُهَّالُهُمْ سَادُواوَقَالَتْ طَائِفَةٌ أُخْرَى: بَلْ وَجَبَتْ بِالشَّرْعِ دُونَ الْعَقْلِ؛ لِأَنَّ الْإِمَامَ يَقُومُ بِأُمُورٍ شَرْعِيَّةٍ قَدْ١ قلت: والإمامة والخلافة مصطلحان مترادفان، وإن كان مصطلح الخلاقة أسبق، ومصطلح الإمامة أكثر ما يتردَّد عند الشيعة، والإمامية منهم خاصة، لكنَّ المعنى يكاد يكون واحدًا، وهو: رئاسة عامَّة في أمر الدين والدنيا، كما قال التفتازاني، أو: هي خلافة الرسول صلى الله عليه وسلم في إقامة الدِّين وحفظ حوزة الملَّة، يجب اتباعه على كافَّة الأمة، كما قال عضد الدين الإيجي في شرح المواقف، أو: هي خلافةٌ عن النبي صلى الله عليه وسلم كما قال الشيخ رشيد رضا في كتابه الخلافة.٢ يقول الدكتور عبد الرزاق السنهوري رحمه الله: إنَّ أهل السنَّة والمعتزلة يرون أنَّ الخلافة واجب شرعي، ولكنَّهم يختلفون في أساس هذا الوجوب؛ فأهل السُّنَّة يرون أنَّ سند وجوب الخلافة هو الإجماع، أمَّا الرأي الآخرِ وغالب أنصاره من المعتزلة، فيرى أنَّ سند الوجوب هو العقل، وهناك طائفة من المعتزلة ترى أنَّ سند وجوب الخلافة شرعيّ وعقليّ في واقت واحد، ويرى الشيعة كذلك وجوب إقامة الحكومة الإسلامية. "فقه الخلافة وتطورها: ص ٥٩".٣ الأفوه الأودي، هو صلاءة بن عمرو بن مالك، أبو ربيعة، من بني أود، من مذحج؛ شاعر يماني جاهلي، لقِّبَ بالأفوه لأنَّه كان غليظ الشفتين ظاهر الأسنان، كان سيِّدَ قومه وقائدهم في حروبهم، وهو أحد الحكماء والشعراء في عصره.
Aklen, bu ibadet şekillerinin gelmemesi mümkündü; zira akıl onları gerektirmezdi. Akıl ancak, akıllılardan her birinin kendisini zulümden ve ilgiyi kesmekten menetmesini, adaletin gereği olarak insafla muamele ve sıla-ı rahim esasını almasını gerektirir. Kişi bu hususları kendi aklıyla tedebbür eder, başkasının aklıyla değil. Fakat şeriat, işlerin din üzere velisine (yöneticiye) tefviz edilmesiyle geldi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ulü’l-emre) itaat edin.” (en-Nisâ, 59). Böylece Allah Teâlâ, içimizden olan ulü’l-emre itaati farz kıldı; onlar da başımıza geçen imamlardır. 1 Hişâm b. Urve, Ebû Sâlih vasıtasıyla Ebû Hureyre’den rivayet etti ki Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Benden sonra başınıza yöneticiler gelecek. İyi olan sizi iyiliğiyle yönetecek, fâcir olan da fıskıyla yönetecek. Onları dinleyin ve hakk’a uyan her konuda onlara itaat edin. Eğer iyilik ederlerse sevap sizin ve onlarındır; kötülük ederlerse günah onlara, siz sorumlu olmazsınız.” 2
1 O hâlde ümmetin, her hâlükârda Allah’ın şeriatının hükümlerini ve sınırlarını yeryüzünde insanlar arasında uygulayacak, hükümlerini infaz edecek birini seçmesi kaçınılmazdır. Hatta imamın veya halifenin ikamesi, bizzat şeriatın vücûbu gibi vaciptir. Bu, “Kendisi olmadan vacibin tamamlanmadığı şey de vaciptir” prensibinin uygulanmasıdır. (Bkz: İslâm ve Evzâ‘unâ es-Siyâsiyye: Abdülkâdir ‘Ûde, s. 109-110).
2 Zayıftır: Dârekutnî, Sünen’inde, “Bâb: Sıfatü men tecûzü’s-salâtü me‘ahû ve’s-salâtü ‘aleyh” (2/5); Taberânî, el-Evsat’ta (6/247) rivayet etti ve dedi ki: “Bu hadisi Hişâm b. Urve’den yalnızca Abdullah b. Muhammed b. Urve rivayet etmiş, İbrahim b. Münzir ise bu rivayette tek kalmıştır. Hişâm b. Urve, Ebû Sâlih’ten bu hadisi isnad etmemiştir.” Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid’de (5/218) bu hadisi zikrederek dedi ki: “Taberânî onu el-Evsat’ta rivayet etti; senedinde Abdullah b. Muhammed b. Yahya b. Urve bulunmaktadır ki o zayıfın ta kendisidir.”
Fâide: Doktor Senhûrî (Allah ona rahmet etsin) şöyle der: “Hakikat şu ki, bu alanda zikredilen nasslar, hilâfetin belirttiğimiz özelliklere sahip o tür yönetim sistemi olarak vücûbu konusunda kat‘î değildir. Bilakis onlar müslümanları, bu hükûmetin türünü belirlemeksizin bir hükûmet kurmaya mecbur kılar ve bu yöneticilere itaati vacip kılar. Fakat biz, bu nassların kendileri başlı başına hilâfetin vücûbuna delil olmaya yetmese de, en azından onu vacip kılan icmâa delil olmaya yeterli olduğu kanaatindeyiz.” (Fıkhu’l-Hilâfe ve Tatavvuruhâ, s. 6, dipnot: 1).
كَانَ مُجَوَّزًا فِي الْعَقْلِ أَنْ لَا يَرِدَ التَّعَبُّدُ بِهَا، فَلَمْ يَكُنِ الْعَقْلُ مُوجِبًا لَهَا، وَإِنَّمَا أَوْجَبَ الْعَقْلُ أَنْ يَمْنَعَ كُلُّ وَاحِدٍ نَفْسَهُ مِنَ الْعُقَلَاءِ عَنِ التَّظَالُمِ وَالتَّقَاطُعِ، وَيَأْخُذَ بِمُقْتَضَى الْعَدْلِ فِي التَّنَاصُفِ وَالتَّوَاصُلِ، فَيَتَدَبَّرُ بِعَقْلِهِ لَا بِعَقْلِ غَيْرِهِ، وَلَكِنْ جَاءَ الشَّرْعُ بِتَفْوِيضِ الْأُمُورِ إلَى وَلِيِّهِ فِي الدِّينِ، قَالَ اللَّهُ عز وجل: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ} [النساء: ٥٩] .فَفَرَضَ عَلَيْنَا طَاعَةَ أُولِي الْأَمْرِ فِينَا، وَهُمُ الْأَئِمَّةُ الْمُتَأَمِّرُونَ عَلَيْنَا١.وَرَوَى هِشَامُ بْنُ عُرْوَةَ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: {سَيَلِيكُمْ بَعْدِي وُلَاةٌ، فَيَلِيكُمْ الْبَرُّ بِبِرِّهِ، وَيَلِيكُمْ الْفَاجِرُ بِفُجُورِهِ، فَاسْمَعُوا لَهُمْ وَأَطِيعُوا فِي كُلِّ مَا وَافَقَ الْحَقَّ، فَإِنْ أَحْسَنُوا فَلَكُمْ وَلَهُمْ، وَإِنْ أَسَاءُوا فَلَكُمْ وَعَلَيْهِمْ} ٢.١ إذن لا بُدَّ -وفي كل الأحوال- للأمَّة أن تختار من تنيطه في تطبيق أحكام وحدود شرع الله في الأرض بين الناس، وإمضاء أحكامه، بل إنَّ إقامة الإمام أو الخليفة واجب وجوب الشريعة ذاته، تطبيقًا للمبدأ القائل: ما لا يتمّ الواجب إلّا به فهو واجب. "انظر: الإسلام وأوضاعنا السياسية: عبد القادر عودة، ص: ١٠٩، ١١٠".٢ ضعيف: رواه الدارقطني في سننه، باب: صفة من تجوز الصلاة معه والصلاة عليه "٢/ ٥"، والطبراني في الأوسط "٦/ ٢٤٧"، وقال: لم يَرْوِ هذا الحديث عن هشام بن عروة إلّا عبد الله بن محمد بن عروة، تفرَّد به إبراهيم بن المنذر، ولم يسند هشام بن عروة عن أبي صالح هذا، وأورده الهيثمي في مجمع الزوائد "٥/ ٢١٨"، وقال: رواه الطبراني في الأوسط، وفيه عبد الله بن محمد بن يحيى بن عروة وهو ضعيف جدًّا.فائدة: يقول الدكتور السنهوري -رحمه الله تعالى: والحقيقة أنَّ النصوص التي تذكر في هذا المجال ليست قاطعة في وجوب الخلافة باعتبارها ذلك النوع من نظم الحكم الذي يتميز بالخصائص التي أشرنا إليها، بل إنَّها تلزم المسلمين بإيجاد حكومة ما دون تحديد نوع هذه الحكومة، وتوجب عليهم طاعة هولاء الحكَّام، ولكنَّنَا نرى أنَّ هذه النصوص وإن لم تكف بذاتها سندًا لوجوب الخلافة، فهي على الأقلِّ كافية لتكون سندًا للإجماع الذي أوجبها. "فقه الخلافة وتطورها: ص٦، هامش: ١".
Fasl: Hilâfet Hükmünün Beyânı Hakkında. İmametin vücûbu sâbit olduğunda, onun farzı cihâd ve ilim talebi gibi kifâye üzeredir. O halde ehlinden olan bir kimse onu yerine getirdiğinde bu farz-ı kifâye sâkıt olur. Şayet onu hiç kimse yerine getirmezse insanlardan iki fırka çıkar: Birincisi: Ehl-i ihtiyar, tâ ki ümmete bir imam seçsinler[1]. İkincisi: Ehl-i imâmet, tâ ki içlerinden biri imâmete nasbolunsun. Ümmetten bu iki fırkanın dışındakilere, imâmetin tehirinde bir darlık ve günah yoktur. İmâmet farzı hususunda bu iki fırka temâyüz ettiğinde, her bir fırkanın kendisinde muteber olan şartlarla değerlendirilmesi vâcib olur. Ehl-i ihtiyara gelince, onlarda muteber olan şartlar üçtür: Birincisi: Şartlarını câmi‘ olan adâlettir[2]. [1 Bu, Ömer b. el-Hattâb (r.a.)'ın katledilmesinden sonra olduğu gibi.] [2 Ben derim ki: Adâlet, ehl-i şûrâda bulunması mutlakâ gerekli olan mühim bir emirdir. Tâ ki Müslümanların menfaatleri hususunda ve hatta İslâm hakkında dahi emin olunsun. Lâkin adâlet nedir? Üstad Abdulkadir Ude, onun mefhumunu tayin ederken şöyle der: "Adâlet, farzlar ve fazîletlerle bezenmek, mâsiyetler ve rezîletlerden ve mürüvvete halel getirecek şeylerden de arınmaktır." Adâlet, bütünüyle, sâhibini her hususta —sözlerinde, fiillerinde ve itikadında— dininin kendisine emrettiği şeylere bağlı kılan dînî istikâmettir. Yani başka bir mânâda: takvâ ve vera‘dır. Bu adâlet herhangi bir insanda tahakkuk ettiğinde, onun bütün söz ve fiillerini bir nezâfet ve vuzuh çemberiyle kuşatır; o da dinî vicdanının, vera‘ ve takvâsının kendisine emrettiklerine bağlı kalır. Bu sebeple adâlet şartı, ehl-i hall ü akdden olmak üzere seçilecek her kişide mühimdir; bilakis her ferdin dînine ve vatanına sâlih ve nâfi‘ olması için de mühimdir. Tarih şunu ispat etmiştir ki ehl-i takvâ, raiyyete faydalı olma ve hayır getirme hususunda en kudretli insanlardır. Yine ispat etmiştir ki dünya ehlinden olup iktidar peşinde koşanlar bu hususta en az kudrete sâhiptirler; bilakis onlar her zaman kulların şekâvetine ve memleketin fesâdına sebeptirler. Bu sebeple ehl-i şûrâ içerisinde zimmetinde bir kusur bulunan veya yalan söylemeyi ve insanları aldatmayı mubah gören kimse bulunmamalıdır!]
فَصْلٌ: "فِي بَيَانِ حُكْمِ الخِلَافَةِ"فَإِذَا ثَبَتَ وُجُوبُ الْإِمَامَةِ فَفَرْضُهَا عَلَى الْكِفَايَةِ كَالْجِهَادِ وَطَلَبِ الْعِلْمِ، فَإِذَا قَامَ بِهَا مَنْ هُوَ مِنْ أَهْلِهَا سَقَطَ فَرْضُهَا عَلَى الْكِفَايَةِ، وَإِنْ لَمْ يَقُمْ بِهَا أَحَدٌ خَرَجَ مِنَ النَّاسِ فَرِيقَانِ:أَحَدُهُمَا: أَهْلُ الِاخْتِيَارِ حَتَّى يَخْتَارُوا إمَامًا لِلْأُمَّةِ١.وَالثَّانِي: أَهْلُ الْإِمَامَةِ حَتَّى يَنْتَصِبَ أَحَدُهُمْ لِلْإِمَامَةِ، وَلَيْسَ عَلَى مَنْ عَدَا هَذَيْنِ الْفَرِيقَيْنِ مِنَ الْأُمَّةِ فِي تَأْخِيرِ الْإِمَامَةِ حَرَجٌ وَلَا مَأْثَمٌ، وَإِذَا تَمَيَّزَ هَذَانِ الْفَرِيقَانِ مِنَ الْأُمَّةِ فِي فَرْضِ الْإِمَامَةِ وَجَبَ أَنْ يُعْتَبَرَ كُلُّ فَرِيقٍ مِنْهُمَا بِالشُّرُوطِ الْمُعْتَبَرَةِ فِيهِ.فَأَمَّا أَهْلُ الِاخْتِيَارِ فَالشُّرُوطُ الْمُعْتَبَرَةُ فِيهِمْ ثَلَاثَةٌ:أَحَدُهَا: الْعَدَالَةُ الْجَامِعَةُ لِشُرُوطِهَا٢١ وهذا كما حدث بعد مقتل عمر بن الخطاب رضي الله عنه.٢ أقول: فالعدالة أمر مهم لا بُدَّ أن يتوافَر في أهل الشورى، حتى يؤتَمَنوا على مصالح المسلمين فضلًا على الإسلام، ولكن ما العدالة؟ يقول الأستاذ عبد القادر عودة في تحديد مفهومها:"والعدالة هى التحلِّي بالفرائض والفضائل، والتخلِّي عن المعاصي والرذائل، وعمَّا يخِلُّ بالمروءة أيضًا".فالعدالة في مجملها: هي الاستقامة الدينية التى تجعل صاحبها ملتزمًا بما يمليه عليه دينه في كل شيء؛ أقواله وأفعاله واعتقاده، فهي بمعنًى آخر: التقوى والورع.فإذا تحققت هذه العدالة في أيِّ إنسان فإنّها ستحيط جميع أقواله وأفعاله بسياج من الطهارة والوضوح، فيلتزم بما يمليه عليه ضميره الديني ووَرَعَه وتقاه.لذلك كان شرط العدالة مُهِمًّا في كلِّ مَنْ يُخْتَار ليكون من أهل الحلِّ والعقدِ، بل وهو مهم في كل فردٍ حتى يكون صالحًا نافعًا لدينه ولوطنه.لقد أثبت التاريخ أنَّ أهل التقوى هم أقدر الناس على نفع الرعية وخيرها، كما أثبت أنَّ طلاب السلطة من أهل الدنيا هم أقل الناس قدرة على هذا، بل هم دائمًا سبب شقاء العباد وفساد البلاد.لذلك فلا ينيغي أن يكون من بين أهل الشورى مَنْ يَقْدَح في ذمته أو من يستبيح الكذب وخداع الناس!
İkincisi: Kendisiyle, imâmete lâyık olan kimsenin, bu makamda muteber şartlara göre bilinmesine ulaşılan ilim(1). Üçüncüsü: İmâmet için en uygun olan kimseyi seçmeye ve maslahatların tedbirinde en doğru ve en bilgece davranmaya sevk eden re'y ve hikmet(2). İmamın bulunduğu beldede olan kimsenin, diğer belde halkına karşı, onu öne geçirecek herhangi bir üstünlük fazileti yoktur. Bilakis imamın beldesinde hazır bulunan kimselerin imâmet akdini üstlenmeleri, şer‘an değil örfendir; çünkü onlar (imamın) ölümünü önceden bilirler ve hilâfete ehil olanlar çoğunlukla onun beldesinde bulunurlar. (1) Derim ki: İşleri, kişisel temayül ve izlenimleri yahut işittikleri ve gördüklerinin tesiriyle değerlendiren kimse ile, bu hususlardaki ilim ve anlayışından hareketle değerlendiren kimse arasında büyük fark vardır. Zira temayülleriyle, ilimsizce hüküm veren kimsenin aldatılması ve hataya düşürülmesi kolaydır; bu sebeple onun işler hakkındaki hükmü isabetten pek uzak olur. Şu hâlde şûrâya talip olan kimsenin, şer‘î ve fıkhî hükümlere dair ilim sahibi olması; helâl ile haramı bilmesi; kıyas, istinbât ve ümmetin maslahatlarını gözetme gibi içtihad araçlarına veyahut en azından bu araçların çoğuna sahip bulunması zarurîdir. Kastedilen ilim, geniş manasıyla ilimdir; din ilmi, siyaset ilmi ve diğer ilimler buna dâhildir. Bunlar arasındaki âlimin bütün ilimlere vâkıf olması şart değildir; mühendislik, tıp veya başka bir ilim dalına vâkıf olması yeterlidir. Yine bütün âlimlerin müctehid olması da zorunlu değildir; içtihadın her bir ferde değil, bütüne (heyete) ait olması kâfidir. (2) Derim ki: Bu şart ile kastedilen, sahibini en doğru görüşü seçmeye muktedir kılan ve işler arasında tercih yapmasına yardım eden hikmet ve râcih akıldır. Onlar re’y ehli oldukları ve her büyük-küçük meselede müstaşar bulundukları için, mutlaka isabetli görüş ve doğru söz sahibi kimseler olmalı; işleri akıl ve hikmet terazisiyle tartmalı, acelecilikten uzak durmalıdırlar. Şûrâya ehil olan kimsede, re’y ve hikmetinin güzelliğiyle tanınmış olması şart koşulur; asabiyet (taassup) sahibi olması şart değildir. Çünkü şûrânın temeli, hevâ ve asabiyetten arınmış, şeriatla uyumlu doğru ve hikmetli re’ydir. Denilmiştir ki: 'Müstaşar olduğunda re’y ve nasihat sahibini gözet; zira nasihat etmeyenin re’yi ile, re’yi olmayanın nasihatiyle yetinilmez.' İşte Resûlullah (s.a.v.)’in sîretinden, fiilî sünnetinden ve ondan sonraki hulefâ-i râşidîn’in sîretinden istinbât ettiğimiz bu şartlar, bütünüyle İslâm âlimlerinin ve fukahâsının kadîmden ve cedîdden benimsediği şartlardır.
وَالثَّانِي: الْعِلْمُ١ الَّذِي يُتَوَصَّلُ بِهِ إلَى مَعْرِفَةِ مَنْ يَسْتَحِقُّ الْإِمَامَةَ عَلَى الشُّرُوطِ الْمُعْتَبَرَةِ فِيهَا.وَالثَّالِثُ: الرَّأْيُ وَالْحِكْمَةُ٢ الْمُؤَدِّيَانِ إلَى اخْتِيَارِ مَنْ هُوَ لِلْإِمَامَةِ أَصْلَحُ، وَبِتَدْبِيرِ الْمَصَالِحِ أَقْوَمُ وَأَعْرَفُ، وَلَيْسَ لِمَنْ كَانَ فِي بَلَدِ الْإِمَامِ عَلَى غَيْرِهِ مِنْ أَهْلِ الْبِلَادِ فَضْلُ مَزِيَّةٍ تَقَدَّمَ بِهَا عَلَيْهِ، وَإِنَّمَا صَارَ مَنْ يَحْضُرُ بِبَلَدِ الْإِمَامِ مُتَوَلِّيًا لِعَقْدِ الْإِمَامَةِ عُرْفًا لَا شَرْعًا؛ لِسُبُوقِ عِلْمِهِمْ بِمَوْتِهِ، وَلِأَنَّ مَنْ يَصْلُحُ لِلْخِلَافَةِ فِي الْأَغْلَبِ مَوْجُودُونَ فِي بَلَدِهِ.١ قلت: فرق كبير بين من يحكم على الأمور من خلال ميوله وانطباعاته الشخصية، أو متأثرًا بما يسمع ويرى، وبين من يحكم عليها من منطلق علمه بها وفهمه لها.فذلك الذي يحكم بميوله دون علمٍ يسهل التغرير به وإيقاعه في الخطأ، فيكون حكمه على الأمور بعيدًا عن الصواب كثيرًا.فالشورى لا بُدَّ لمن يتصدَّى لها أن يكون من أهل العلم بالأحكام الشرعية والفقهية؛ بحيث يعرف الحلال من الحرام، ويمتلك أدوات الاجتهاد من قياسٍ واستنباطٍ ومراعاة لمصالح الأمة.... إلخ، أو على الأقلِّ يمتلك معظم هذه الأدوات."والعلم المقصود هو العلم بمعناه الواسع، فيدخل فيه علم الدين وعلم السياسة وغيرهما من العلوم، ولا يشترط أن يكون العالم منهم ملمًّا بكلِّ العلوم، بل يكفي أن يكون ملمًّا بفرعٍ من العلوم كالهندسة أو الطبِّ أو غير ذلك، وليس من الضروري أن يكون العلماء جميعًا مجتهدين، فيكفي أن يتوفَّر الاجتهاد في مجموعهم لا في كلِّ فرد منهم".٢ قلت: ويراد بهذا الشرط الحكمة والعقل الراجح الذي يمكِّنُ صاحبه من اختيار الرأي الأصوب، ويساعده على الترجيح بين الأمور؛ فلأنهم هم أهل الرأي وهم المستشارون في كل كبيرة وصغيرة، لا بُدَّ أن يكونوا من أصحاب الرأي السديد والقول الصائب، الذين يزنون الأمور بميزان العقل والحكمة، بعيدين عن الاندفاع."ويشترط فيمن يصلح للشورى أن يكون مِمَّنْ عُرِفَ بجودة الرأي والحكمة، ولا يشترط فيه أن يكون من ذوي العصبية؛ لأن أساس الشورى هو الرأي الصحيح الحكيم المتفق مع الشرع المجرَّد من الهوى والعصبية".وقيل: "إذا كنت مستشيرًا فتوخَّ ذا الرأي والنصيحة، فإنه لا يكتفي برأي من لا ينصح، ولا نصيحة من لا رأي له".وهذه الشروط التي استنبطناها من سيرة النبي صلى الله عليه وسلم، وسنته الفعلية، وسيرة الخلفاء الراشدين من بعده، هي -في مجملها- الشروط التي يراها كثير من علماء الإسلام وفقهائه قديمًا وحديثًا.
Fasıl: "Halifede bulunması gereken şartlar"
İmamete ehil olanlarda aranan şartlar yedidir:
Birincisi: Adalet, onu kapsayan şartlarıyla birlikte.
İkincisi: Nevâzil ve ahkâmda ictihada ulaştıracak ilim.
Üçüncüsü: İşitme, görme ve konuşma duyularının sağlam olması; zira bunlar vasıtasıyla idrak edilen hususları bizzat yerine getirebilmesi ancak bu şekilde mümkün olur.
Dördüncüsü: Azaların, hareketi tam olarak yapmaya ve hızla kalkmaya engel olacak bir eksiklikten sâlim olması.
1 Adaletten maksat, kişinin sîretinde istikamet sahibi olması ve kendisini fısk ile fücura götüren fiil ve hallerden sakınmasıdır. Nitekim zalim ve hain kimse hilafete lâyık olmadığı gibi, desiseli ve hilekâr vasfı taşıyan kimse de -tıpkı bir koyun sürüsünü kurda teslim edip onu çoban yapmak gibi- buna ehil değildir. Bunun en kuvvetli delili, Allah Teâlâ'nın, Hz. İbrahim'e (a.s.) imameti zürriyetinde kılmasını talep ettiğinde buyurduğu şu âyettir: {لا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ} [Ahdim zalimlere erişmez]; yani onlar buna lâyık olmaz ve ona ulaşamazlar. Halifeyi tayin etmekten asıl maksat, insanlardan zulmü defetmektir, onları zulme maruz bırakmak değildir. Bu sebeple bütün İslâm âlimlerine göre zulüm ve bağy ile muttasıf birini halife seçmek câiz değildir. Aynı şekilde hilafeti döneminde zulüm ve tuğyan işlemiş olan halife de azli hak eder; hatta kudemâ-yı Şâfi‘îyye'ye ve başta İmam Şâfi‘î'nin kendisine göre, ümmet onu azletmese dahi kendiliğinden azlolunur. "Fıkhu'l-Hilâfe ve Tatavvuruhâ, s. 91".
2 Ekseriyet-i fukahâ, halifenin büyük bir ilim derecesine sahip olmasını şart koşar. Âlim olması yeterli değildir; aksine usûl ve fürûda aynı derecede ictihad mertebesine ulaşması gerekir; ta ki İslâm şeriatını tatbik etmeye, akaidden şüpheleri defetmeye, iktiza eden mesâilde fetva vermeye ve nasslara yahut istinbâta dayanarak ahkâm sadır etmeye muktedir olsun. Zira hilafetin asıl gayesi akaidi muhafaza, meseleleri hal ve münazaâtı fasletmektir. "Fıkhu'l-Hilâfe ve Tatavvuruhâ, s. 92".
Diyorum ki: İmamın, İslâm ahkâmına dair ilminin yanında yüksek bir kültüre sahip olması, asrının ilimlerinden bir nebze bilgi sahibi bulunması –bilhassa bunlardan bir kısmında mütehassıs olması ne güzel olur–, devletlerin tarih ve ahvâline vâkıf olması, uluslararası kanun ve antlaşmalar ile siyasî, ticarî ve tarihî münasebetler hakkında bilgi sahibi olması gerekir.
3 Diyorum ki: İbn Haldûn Mukaddime'sinde, halifeyi vazifesini icradan alıkoyan mutlak bedenî kusurlar ile kısmi olanlar arasında ayırım yapmıştır. Şöyle ki: Âmâ, dilsiz, sağır yahut iki eli veya iki ayağı kesik olması gibi durumlarda namzet hilafete ehil olmaz. Ancak tek gözü kör, tek kulağı sağır veya bir eli kesik ise bu durumda namzet riyasete ehil kalır.
فصل: "الشروط التي ينبغي توافرها في الخليفة"وَأَمَّا أَهْلُ الْإِمَامَةِ فَالشُّرُوطُ الْمُعْتَبَرَةُ فِيهِمْ سَبْعَةٌ:أَحَدُهَا: الْعَدَالَةُ عَلَى شُرُوطِهَا الْجَامِعَةِ١.وَالثَّانِي: الْعِلْمُ الْمُؤَدِّي إلَى الِاجْتِهَادِ فِي النَّوَازِلِ وَالْأَحْكَامِ٢.وَالثَّالِثُ: سَلَامَةُ الْحَوَاسِّ مِنْ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ وَاللِّسَانِ؛ لِيَصِحَّ مَعَهَا مُبَاشَرَةُ مَا يُدْرَكُ بِهَا.وَالرَّابِعُ: سَلَامَةُ الْأَعْضَاءِ مِنْ نَقْصٍ يَمْنَعُ عَنِ اسْتِيفَاءِ الْحَرَكَةِ وَسُرْعَةِ النُّهُوضِ٣.١ أمَّا العدالة: فالمراد بها أن يكون صاحب استقامة في السيرة، وأن يكون متجنبًا الأفعال والأحوال الموجبة للفسق والفجور، فكما لا يكون الظالم والغادر مستحقًّا للخلافة، لا يكون المتَّصِف بالتآمر والتحايل كمثل تسليم قطيعٍ من الغنم للذئب وجعله راعيًا لها. وأقوى برهان على ذلك قوله تعالى لإبراهيم عليه السلام عندما سأله أن يجعل الإمامة في ذريته: {لا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ} ، أي: لا يستحقونها ولا يصلون إليها، والقصد الأساسي من تنصيب الخليفة هو دفع الظلم عن الناس لا تسليط الظلم عليهم، فلذا لا يجوز عند علماء الإسلام كافَّة انتخاب من هو بالظلم والبغي خليفة، كما أنَّ الخليفة الذي ارتكب الظلم والطغيان أثناء خلافته يستحقّ العزل، بل إنَّه عند قدماء الشافعية وعلى رأسهم الشافعي نفسه: ينعزل ولو لم تعزله الأمة. "فقه الخلافة وتطورها، ص ٩١".٢ يستلزم أغلبية الفقهاء أن يكون الخليفة على درجة كبيرة من العلم، فلا يكفي أن يكون عالمًا، بل يجب أن يبلغ مرتبة الاجتهاد في الأصول والفروع على السواء؛ لكي يكون قادرًا على تنفيذ شريعة الإسلام، ودفع الشبهات عن العقائد، وإعطاء فتاوى في المسائل التي تقتضيها، وإصدار الأحكام استنادًا إلى النصوص أو إلى الاستنباط؛ لأن الغرض الأساسي للخلافة هو صيانة العقائد وحل المشاكل والفصل في المنازعات. "فقه الخلافة وتطورها، ص ٩٢".قلت: وينبغي أن يكون الإمام إلى جانب علمه بأحكام الإسلام مثقَّفًا ثقافة عالية، مُلِمًّا بأطرافٍ من علوم عصره، ويا حبَّذا لو كان متخصِّصًا في بعضها، ويكون على علمٍ بتاريخ الدول وأخبارها، وبالقوانين والمعاهدات الدولية، والعلاقات السياسية والتجارية والتاريخية.٣ قلت: وقد فرَّق ابن خلدون في مقدمته بين العيوب الجسمية المطلقة التي تمنع الخليفة من أداء وظيفته، كأن يكون أعمى أو أخرس، أو أصمّ، أو مقطوع اليدين، أو الرجلين، ففي هذه الحالة لا يكون المرشَّح أهلًا للخلافة، أمَّا إن كان أعور أو أصمَّ بإحدى أذنيه، أو مقطوعًا إحدى يديه، ففي هذه الحالة يبقى المرشَّح أهلًا للرئاسة.
Beşincisi: Tevâbiin idaresine ve maslahatların tedvirine götüren basiretli görüştür (re’y).¹ Altıncısı: Devletin himayesine ve düşmana karşı cihada yönelten cesaret ve yiğitliktir.² Yedincisi ise nesebdir; yani halifenin Kureyş’ten olmasıdır.³ Zira bu hususta nass varid olmuş ve icma‘ akdedilmiştir. Dırâr’a⁴ itibar edilmez; zira o muhalefet ederek hilafeti bütün insanlara caiz görmüştür. Çünkü Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Sakîfe günü, ensar Sa‘d b. Ubâde’ye biat edip hilafeti onlardan uzaklaştırmak istediklerinde, Nebî (s.a.v.)’in "İmamlar Kureyş’tendir"⁵ hadisiyle onlara delil getirmiş; bunun üzerine ensar, tek başlarına hilafeti alma arzusundan vazgeçmiş ve "Bizden bir emîr, sizden bir emîr" dediklerinde, Hz. Ebû Bekir’in rivayetini teslim edip haberini tasdik ederek geri dönmüşler ve onun "Biz emîrleriz, sizler vezirsiniz" sözüne razı olmuşlardır. Nebî (s.a.v.) ayrıca şöyle buyurmuştur: "Kureyş’i öne geçirin, onların önüne geçmeyin."⁶ Bu teslim edilmiş nass karşısında, onda bir itiraz edene dair bir şüphe veya muhalif bir söz yoktur.⁷
¹ Muhakkik der ki: Bazı fukahâ bu şartı ‘hikmet’ olarak ifade eder. Hakikat şudur ki bu hikmet çoğunlukla tecrübe ve deneyimle kazanılır. Ancak hilafet makamına aday olan kimsede bulunması gereken asgari vasıf, işleri, tecrübe, deneyim ve gerçeği anlamaktan doğan dakik bir siyasetle idare edebilme kudretidir.
² Çünkü halife İslâm ordularının kumandanıdır; Müslüman ordularının kumandanının korkak veya İslâm’ın büyük davalarını savunmaktan âciz olması uygun olmaz.
³ Bu şart, Kureyş’in neslinden gelen herkesi kapsar. Kureyş, ilk ceddi ‘Nadr b. Kinâne’ye nisbet edilir ve ‘Kureyş’ lakabıyla anılır. Bu kabile, cahiliye döneminde Araplar arasında dînî ve edebî açıdan büyük bir nüfuza sahipti. İslâm’ın Arap Yarımadası’nda yayılmasından, özellikle Mekke’nin fethinden ve Nebî (s.a.v.)’in Kureyşlileri affetmesinden sonra nüfuzları fevkalade arttı; zira Nebî (s.a.v.) ve büyük sahâbîler Kureyş’tendiler. Bu nüfuz, Hz. Ebû Bekir’in hilafete gelmesiyle kesinleşti; bu, Kureyş’in otoritesinin tanınması anlamına geliyordu. Dört halife de Kureyşliydi. Aynı şekilde Emevîler ve Abbâsîler de öyle. Ehl-i Sünnet mezhebine göre bu şartın bulunmasının gerekliliği konusunda ihtilaf yoktur; hemen hemen icma ile zorunludur. Ancak Sünnî fukahâdan bazıları (İbn Haldun gibi), ayrıca Mutezile ve Hâricîler bu şartı kaldırmaya meylederler. (Fıkhu’l-Hilâfe ve Tatavvuruhâ, s. 96)
⁴ Muhakkik der ki: Bu zât, Dırâr b. Amr el-Mu‘tezilî’dir. Mutezile’nin Dırâriyye fırkası ona nisbet edilir. ‘Yeryüzünde İslâm’ı açığa vuran herkesin kâfir olması mümkündür’ derdi. 230 yılları civarında vefat etmiştir.
⁵ Sahîh: Ahmed (11898) rivayet etmiş, Şeyh Elbânî Sahîhu’l-Câmi‘ (2758)’de sahihlemiştir.
⁶ Sahîh: Hâfız İbn Hacer el-Feth’te zikretmiş ve ‘Abdurrezzâk sahih bir isnadla rivayet etmiştir, fakat mürseldir ve şahitleri vardır’ demiştir. Şeyh Elbânî Sahîhu’l-Câmi‘ (2966)’de sahihlemiştir.
⁷ Hâricîlerin ve Mutezile’nin çoğunluğunun benimsediği diğer teoriye göre, hilafet herhangi bir kişi için mümkündür, Kureyşli olmasa bile. Delilleri Nebevî hadistir: ‘Dinleyin ve itaat edin, üzerinize Habeşli bir köle bile emir tayin edilse.’ Bu, onlara göre imamın Kureyşli olmayan biri olabileceğini gösterir. Hatta Mutezile fukahâsından Dırâr b. Amr el-Gatafânî, eğer her ikisi de ehliyet bakımından aynı derecede ise, zenci bir kişinin Kureyşliye tercih edilmesi gerektiğini düşünür; çünkü zenciyi halife olarak vazifelerinden saparsa azletmek daha kolaydır. (Fıkhu’l-Hilâfe ve Tatavvuruhâ, s. 98)
وَالْخَامِسُ: الرَّأْيُ الْمُفْضِي إلَى سِيَاسَةِ الرَّعِيَّةِ وَتَدْبِيرِ الْمَصَالِحِ١.وَالسَّادِسُ: الشَّجَاعَةُ وَالنَّجْدَةُ الْمُؤَدِّيَةُ إلَى حِمَايَةِ الْبَيْضَةِ وَجِهَادِ الْعَدُوّ٢ِ.وَالسَّابِعُ: النَّسَبُ، وَهُوَ أَنْ يَكُونَ مِنْ قُرَيْشٍ٣؛ لِوُرُودِ النَّصِّ فِيهِ وَانْعِقَادِ الْإِجْمَاعِ عَلَيْهِ، وَلَا اعْتِبَارَ بِضِرَارٍ٤ حِينَ شَذَّ فَجَوَّزَهَا فِي جَمِيعِ النَّاسِ؛ لِأَنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقِ رضي الله عنه احْتَجَّ يَوْمَ السَّقِيفَةِ عَلَى الْأَنْصَارِ فِي دَفْعِهِمْ عَنِ الْخِلَافَةِ لَمَّا بَايَعُوا سَعْدَ بْنَ عُبَادَةَ عَلَيْهَا بِقَوْلِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم: "الْأَئِمَّةُ مِنْ قُرَيْشٍ" ٥ فَأَقْلَعُوا عَنْ التَّفَرُّدِ بِهَا وَرَجَعُوا عَنِ الْمُشَارَكَةِ فِيهَا حِينَ قَالُوا: مِنَّا أَمِيرٌ وَمِنْكُمْ أَمِيرٌ، تَسْلِيمًا لِرِوَايَتِهِ وَتَصْدِيقًا لِخَبَرِهِ وَرَضُوا بِقَوْلِهِ: نَحْنُ الْأُمَرَاءُ وَأَنْتُمُ الْوُزَرَاءُ، وَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: "قَدِّمُوا قُرَيْشًا وَلَا تَقَدَّمُوهَا" ٦.وَلَيْسَ مَعَ هَذَا النَّصِّ الْمُسَلَّمِ شُبْهَةٌ لِمُنَازِعٍ فِيهِ، وَلَا قَوْلٌ لِمُخَالِفٍ لَهُ٧.١ قلت: ويعبِّر بعض الفقهاء عن هذا الشرط بالحكمة، والحق أنَّ هذه الحكمة غالبًا ما تُكْتَسَب بالخبرة والتجربة، لكن غاية ما ينبغي أن يتوفَّر في المرشَّحِ لمنصب الخليفة أن يكون قادرًا على سياسة الأمور سياسةً دقيقة ناتجة عن حِنْكَة وتجربة وفهمٍ للواقع.٢ ذلك أنَّ الخليفة هو قائد الجيوش الإسلامية، ولا يتَّسق أن يكون قائد جيوش المسلمين جبانًا أو متخاذلًا عن الدفاع عن قضايا الإسلام الكبرى.٣ ويشمل ذلك كل من كان من ذرية قريش، التي تنتسب إلى جدِّها الأول "النضر بن كنانة"، الملقَّب بقريش، ولقد كان لهذه القبيلة في الجاهلية نفوذ كبير بين العرب من الناحية الدينية والأدبية. وبعد انتشار الإسلام في أنحاء الجزيرة، وخاصة بعد فتح مكة، وعفو النبي صلى الله عليه وسلم عن القرشيين، زاد نفوذهم زيادة عظيمة، وخاصَّة لكون النبيّ وكبار صحابته كانوا من قريشِ، وقد تأكَّد هذا النفوذ نهائيًّا بتولِّي أبي بكر الخلافة، الذي كان معناه الاعتراف بسلطة قريش، وكان الخلفاء الأربعة الراشدون قرشيين أيضًا، وكذلك الأمويون والعباسيون، وطبقًا لمذهب أهل السنة: لا نزاع في وجوب توفُّر هذا الشرط، فهو لازم بالإجماع تقريبًا، إلَّا أن بعض فقهاء السنة، ومنهم ابن خلدون، فضلًا عن المعتزلة والخوارج يميلون إلى إلغاء هذا الشرط. "فقه الخلافة وتطورها: ص ٩٦".٤ قلت: هو ضرار بن عمرو المعتزلي، إليه تنسب الفرقة الضرارية من المعتزلة، كان يقول: يمكن أن يكون جميع من في الأرض مِمَّن يظهر الإسلام كافرًا؛ توفِّي في حدود الثلاثين ومائتين.٥ صحيح: رواه أحمد "١١٨٩٨"، وصحَّحه الشيخ الألباني في صحيح الجامع "٢٧٥٨".٦ صحيح: ذكره الحافظ ابن حجر في الفتح، وقال: أخرجه عبد الرزَّاق بإسناد صحيح، لكنَّه مرسل وله شواهد، وصحَّحه الشيخ الألباني في صحيح الجامع "٢٩٦٦".٧ والنظرية الأخرى التى أخذ بها الخوارج وغالبية المعتزلة، يقول هؤلاء: إنَّ الخلافة ممكنة لأيِّ شخص، ولو لم يمكن قرشيًّا، وحجتهم في ذلك الحديث النبوي: "اسمعوا وأطيعوا ولَوْ وُلِّيَ عليكم عبد حبشي" مما يدل -في نظرهم- على أنَّ الإمام يمكن أن يكون غير قرشي، بل إنَّ ضرار بن عمرو الغطفاني -وهو من فقهاء المعتزلة- يرى أنَّه يجب أن يفضَّل الزنجيّ على القرشيّ إذا كان كلاهما في درجة واحدة من الأهلية؛ لأنَّ الزنجي يكون من السهل عزله إذا خرج عن واجباته كخليفة. "فقه الخلافة وتطورها: ص ٩٨".
Fasıl: "İmâmet ne ile akdedilir?" İmâmet iki vecihten akdedilir: Birincisi: Ehl-i hal ve akdin seçimiyle. Şöyle ki: İslâm'da hükümdarın seçimi, ümmetin haklarından bir haktır; İslâm bunu ümmete teminat altına almıştır. Bu sebeple ümmet, imkân dâhilinde olduğu müddetçe bu hakkını kullanmaktan geri durmamalı veya ondan feragat etmemelidir. Buna, İslâm teşriinde güvenilir tarihî vakıalar şahitlik etmektedir ki bu dönem, Peygamber (s.a.v.)'e vahyin nüzulünden Alî b. Ebî Tâlib (r.a.)'ın hilâfetinin sonuna kadar olan süredir. Zira Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Size benim sünnetim ve benden sonraki râşid ve mehdî halifelerin sünnetini tavsiye ederim…" Nitekim Peygamber (s.a.v.)'in hayatında, İkinci Akabe Biatı'nda, ümmetin kendisini temsil edecek kişiyi seçme hakkı ilkesinin ilk tesisi olarak Ensar'a hitaben şöyle buyurdu: "Bana aranızdan on iki nakîb çıkarın; onlar kavimlerine ve içlerindekilere nezaret etsinler." Ardından, muhacirler ve ensar arasında serbest tartışmalar, münazaralar ve uzun müzakereler cereyan etmiş; her biri görüşünü beyan etmiş ve nihayet Ebû Bekir (r.a.)'ın seçiminde ittifak etmişlerdir. Daha sonra Ebû Bekir, Ömer (r.a.)'i halife olarak tayin etmiş; ümmet bunu kabul ederek hür bir kanaatle ona biat etmiş, her ferd görüşünü açıkladıktan sonra. Hatta biri, ölüm döşeğindeki Ebû Bekir (r.a.)'a şöyle demiştir: "Rabbine ne diyeceksin, Ömer'i bize halife tayin ettiğini sorduğunda? Oysa onun sertliğini görüyorsun; o idareye geçince daha haşin ve daha katı olacak." Bunun üzerine Ebû Bekir şöyle cevap verdi: "Beni Allah ile mi korkutuyorsun? Sizin işinizde zulümle donanmış olandan kork! Derim ki: Allah'ım! Senin ehlinin üzerine, ehlinin en hayırlısını halife tayin ettim." Sonra, sahâbenin büyüğü Abdurrahmân b. Avf'ın yürüttüğü istişareler neticesinde Osman (r.a.)'ın hilâfete getirilmesi gerçekleşti. Abdurrahmân, Medine'nin bütün halkına danıştı; hatta Osman'a biat etmeden önce şöyle dedi: "Ey insanlar! Ben size gizli ve açık olarak imamınızı sordum; sizi şu iki adamdan —Ali veya Osman— birini tercih eder bulmadım." İşte İslâm ümmetinin bu dönemi, ahkâm ve teşriatın istinbatı için yegâne uygun dönemdir; bu dönemde meydana gelenler, bağlayıcı anayasal emsaller sayılır ve bunlara uymak ile onlar üzere yürümek gerekir. Bundan sonra Benî Ümeyye'nin eliyle olanlara gelince, bunlar İslâm'dan hiçbir şey değildir; bilakis İslâm mizanında hiçbir değeri yoktur. Seyyid Kutub (r.h.) şöyle der: "Benî Ümeyye geldiğinde ve İslâm hilâfeti, onlarda veraset yoluyla milk-i azûd (zorba krallık) haline geldiğinde, bu, İslâm'ın ruhundan değildi; ancak Câhiliye'nin akılsızlığındandı ki o, İslâm ruhunun parıltısını söndürdü."
فصل: "بِمَ تنعقد الإمامة"؟والإمامة تنعقد من وجهين:أحدهما: باختيار أهلِ العَقْدِ والحَلِّ١.١أقول: إنَّ اختيار الحاكم في الإسلام حقٌ من حقوق الأمَّة، كفله لها الإسلام، فلا ينبغي أن تفرِّط فيه أو أن تتنازل عنه ما استطاعت إلى ذلك سبيلًا، تشهد بذلك الوقائع التاريخية المعتمدة في التشريع الإسلامي، وهي المدَّة من نزول الوحي على النبي صلى الله عليه وسلم، وحتى آخر خلافة علي بن أبي طالب رضي الله عنه؛ لقوله صلى الله عليه وسلم: "عليكم بسنتي وسنة الخلفاء الراشدين المهديين من بعدي … ".ففي حياة النبي صلى الله عليه وسلم في بيعة العقبة الثانية يقدِّم صلى الله عليه وسلم أوَّلَ إرساءٍ لهذا المبدأ -مبدأ حق الأمَّة في اختيار من يمثلها- حين قال مخاطبًا الأنصار: "أخرجوا إليَّ منكم اثني عشر نقيبًا ليكونوا على قومهم بما فيهم".ثم كانت بيعة أبي بكر بعد مساجلات ومناقشات حرة ومداولات مطوَّلَة بين المهاجرين والأنصار، أدلى كلٌّ منهم برأيه حتى اجتمعوا على اختياره رضي الله عنه.ثم كان أن استَخْلَفَ أبو بكر عمر فارتضت الأمَّة ذلك منه وبايعته رضي الله عنه عن اقتناع حر، بعد أن أعلن كل فرد رأيه، حتى قال قائل لأبي بكر رضي الله عنه وهو على سرير الموت: ما أنت قائل لربِّك إذا سألك عن استخلافك عمر علينا وقد ترى غلظته، وهو إذا وَلِيَ كان أفظّ وأغلظ؟فردَّ أبو بكر قائلًا: "أبالله تخوّفني؟ خاف من تزود من أمركم بظلم!! أقول: اللهمَّ إني قد استخلفت على أهلك خير أهلك".ثم كان استخلاف عثمان بعد مشاورات قام بها الصحابي الجليل عبد الرحمن بن عوف، استشار فيها كافَّة أهل المدينة، حتى إنَّه عبَّر عن ذلك قائلًا قبل مبايعته عثمان: "أيها الناس، إني قد سألتكم سرًّا وجهرًا عن إمامكم، فلم أجدكم تعدلون بأحد هذين الرجلين إمَّا عليّ وإمَّا عثمان … ".فهذه الفترة من تاريخ الأمَّة الإسلامية، هو وحده الذي يصلح لاستنباط الأحكام والتشريعات منه ويعد ما حدَثَ بها سوابق دستورية يجب الالتزام بها والسير عليها.أما ما حدث بعد ذلك على أيدي بني أمية، فليس من الإسلام في شيء، بل لا قيمة له في ميزان الإسلام.يقول سيد قطب رحمه الله: "فلمَّا جاء بنو أميَّة وصارت الخلافة الإسلامية ملكًا عضوضًا فيهم بالوراثة، لم يكن ذلك من روح الإسلام، إنَّمَا كان من حمق الجاهلية الذي أطفأ إشراقة الروح الإسلامي".
İkincisi: İmamın daha önceki bir ahdiyle [gerçekleşmesidir].¹ Akdin, ehlü'l-hall ve'l-akd'in² ihtiyarıyla in'ikadına gelince, ulemâ, akdin kendisiyle gerçekleştiği kişi sayısında ihtilaf etmiştir. Derim ki: İmamın, kendisinden sonra herhangi bir kimse için hilâfet makamını üstlenmek üzere yaptığı ahdin, ümmetin ekseriyeti bu adaylığı tezkiye edip ona bu hususta biat etmedikçe hiçbir değeri yoktur. İşte bu biat veya günümüzde ifade edildiği şekliyle serbest ve nezih seçimler, bir halifenin, naibin veya valinin... ilh. otoritesine meşruiyet kazandıran tek şeydir.² 'Ehlü'ş-şûrâ' ve 'ehlü'l-hall ve'l-akd' tabirleri, hilâfet, imâmet ve hükümet işlerinden bahseden kitaplarda sıkça zikredilmekle birlikte, bu kitaplarda ehlü'l-hall ve'l-akd veya ehlü'ş-şûrâ diye bilinen bu heyetin seçilme keyfiyetine dair ne yakından ne de uzaktan herhangi bir işaret bulabilmekteyiz. Ne de bu heyeti kimin seçtiği veya tayin ettiği hususunda bir bilgiye rastlamaktayız. Kur'an ayetlerine veya sahih sünnete baktığımızda, her iki metnin nassları arasında ehlü'ş-şûrânın vasıflarını veya seçilme keyfiyetini belirleyen bir şey bulamadığımız gibi, bunu sahâbe döneminde de bulamıyoruz. Doktor Senhûrî şöyle demektedir: 'Sahâbe döneminde, ehlü'l-hall ve'l-akdin seçim hakkını kullanması için şartlar koymayı düşünmek mümkün değildi; çünkü hâkim olan basit anlayış, seçmenlerin Nebî'nin sahabeleri olduğu yönündeydi. Hilâfet, sahâbe neslinden sonra da seçimle devam etseydi, İslâm ümmeti, ehlü'l-hall ve'l-akdi seçmek ve belirlemek için düzenli ve belirli usullere duyulan ihtiyacı hissedecekti; öyle ki, aslî mesele olan ehlü'l-hall ve'l-akdin seçilmesi ve ardından halifenin onların marifetiyle seçilmesi meselesi, belirli kurallar olmaksızın kalmayacaktı.' İşte bu, muhtemelen, İslâm siyaset fıkhı âlimleri arasında gerek geçmişte gerekse günümüzde görülen bariz ihtilafın sebebidir. Nitekim Mâverdî, ehlü'l-ihtiyarın şartlarını üç şartla sınırlandırırken: 'Şartlarını kendinde toplayan adalet; ikincisi, imâmete müstehak olanı, bu hususta muteber şartlara göre bilmeye vesile olan ilim; üçüncüsü ise, rey ve hikmet sahibi olup maslahatların tedbirinde en doğru ve en bilgili olmak'tır, demektedir. Keza İmam Nevevî, ehlü'l-hall ve'l-akdi tarif ederken: 'Onlar, âlimler ve reislerdir', demektedir. Buna karşılık İmam Bağdâdî, ehlü'ş-şûrânın içtihat hakkına sahip olanlar olduğu görüşündedir ve onların 'ehlü'l-ictihâd' olduğunu söyler. Ardından: 'Onlar, eşrâf ve a'yândır', diyenleri görürüz. Daha sonra İmam Muhammed Abduh şöyle demektedir: 'Müslümanlardan ehlü'l-hall ve'l-akd; emirler, hâkimler, âlimler, askerî reisler ile halkın ihtiyaç ve maslahatlarında kendilerine müracaat ettiği diğer bütün reisler ve liderlerdir.' Yine İmam Muhammed Abduh: 'Zamanımızda ülü'l-emr; büyük âlimler, askerî reisler, kadılar, büyük tüccar ve çiftçiler, kamu yararına çalışanlar, dernek ve şirket yöneticileri, parti liderleri ile ümmetin maslahatlarında güvendiği ve problemlerinde kendilerine başvurduğu seçkin yazarlar, doktorlar ve avukatlardır', demektedir. Ardından Şeyh Mahmûd Şeltût, ehlü'ş-şûrâyı tarif etmeye çalışarak şöyle der: 'Ülü'l-emr; kendilerini =
وَالثَّانِي: بِعَهْدِ الْإِمَامِ مِنْ قَبْلُ١.فَأَمَّا انْعِقَادُهَا بِاخْتِيَارِ أَهْلِ الْحَلِّ وَالْعَقْدِ٢ فَقَدْ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي عَدَدِ مَنْ تَنْعَقِدُ بِهِ١ قلت: ولا قيمة لعهد الإمام لأحدٍ من بعد بتولِّي منصب الخلافة ما لم تزكِّ أغلبية الأمة هذا الترشيح وتبايعه على ذلك، فتلك البيعة أو الانتخابات الحرَّة النزيهة كما يطلق عليها في عصرنا، هي الشيء الوحيد الذي يضفي الشرعيّة على سلطة خليفة، أو نائب أو والٍ....إلخ.٢ على الرَّغم من أنَّ مصطلحات "أهل الشورى"، و"أهل الحل والعقد"، يتردَّد ذكرها كثيرًا في الكتب التي تتناول الحديث عن الخلافة والإمامة وشئون الحكم، إلَّا أننا لا نجد في هذه الكتب ما يشير من قريبٍ أو من بعيد إلى كيفيَّة اختيار هذه الهيئة التي تُعْرَف بأهلِ الحلِّ والعقد أو أهل الشورى، ولا من الذي يقوم باختيارهم أو تعيينهم.إننا إذا نظرنا إلى آيات القرآن أو إلِى السنَّة النبوية الصحيحة، لم نجد بين نصوصهما ما يحدِّد صفات أهل الشورى ولا كيفية اختيارهم، بل لم نجد ذلك في عصر الصحابة.يقول الدكتور السنهوري: "ففي عصر الصحابة لم يكن من الممكن التفكير في وضع شروط لمزاولة حقِّ انتخاب أهل الحلِّ والعقد؛ لأن الفكرة السهلة التي سادت هي أنَّ الناخبين هم صحابة النبي، ولو بقيت الخلافة انتخابية بعد جيل الصحابة لشعرت الأمة الإسلامية بضرورة إجراءات منظّمة ومحدّدة لاختيار أهل الحلِّ والعقد وتحديدهم؛ بحيث لا تبقى المسألة الجوهرية، وهي مسألة انتخاب أهل الحلِّ والعقد، ثم انتخاب الخليفة بمعرفتهم دون قواعد محددة".ولعلَّ هذا هو السبب في ذلك الاختلاف البيِّن بين علماء الفقه السياسي الإسلامي قديمًا وحديثًا، ففي الوقت الذي نجد فيه الماوردي يحدِّد شروط أهل الاختيار في ثلاثة شروط فيقول: "العدالة الجامعة لشروطها، والثاني: العلم الذي يتوصّل به إلى معرفة من يستحقّ الإمامة، على الشروط المعتبرة فيها، والثالث: الرأي والحكمة وبتدبير المصالح أقوم وأعرف".كذلك نَجِد الإمام النووي يقول في تعريف أهل الحلِّ والعقد: "إنهم العلماء والرؤساء".بينما يرى الإمام البغدادي أنَّ أهل الشورى هم من لهم حق الاجتهاد فيقول بأنهم: "أهل الاجتهاد".ثم نَجِد من يقول: "إنَّهم الأشراف والأعيان"، ثم نَجِد الإمام محمد عبده يقول: "أهل الحلّ والعقد من المسلمين هم الأمراء والحكام والعلماء ورؤساء الجند وسائر الرؤساء والزعماء الذين يرجع إليهم الناس في الحاجات والمصالح".ويقول الإمام محمد عبده: "إن أولي الأمر في زماننا هم كبار العلماء ورؤساء الجند، والقضاة، وكبار التجار والزرَّاع وأصحاب المصالح العامَّة ومديرو الجمعيات والشركات، وزعماء الأحزاب، ونابغو الكُتَّاب والأطباء والمحامين الذين تثق بهم الأمة في مصالحها، وترجع إليهم في مشكلاتها".ثم يحاول الشيخ محمود شلتوت تعريف أهل الشورى فيقول: "أولو الأمر هم أهل النظر الذين عرفوا في =