Bismillâhirrahmânirrahîm. Müellifin Mukaddimesi: el-Hamdülillâh, geceyi ve gündüzü tedbir eden, kalpleri ve gözleri evirip çeviren, nimetlerin ve ihsanların sahibi olan Allah Teâlâ’ya mahsustur. Yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O’na, nimetlerini ikrar ederek, şükreden bir hamd ile hamdederim. Ve şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; O tektir, ortağı yoktur. Bu, O’na kavuşmaya bir azık ve azâbından bir emniyettir. Ve şehâdet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir, peygamberlerinin sonuncusudur. Allah Teâlâ ona, âline, ashâbına, ehl-i beytine ve zevcelerine salât ve selâm eylesin, tam bir teslîm ile.
Sonra, ilim ehlinden bir topluluk benden, nübüvvet delilleri ve Nebî (s.a.v.)’in mûcizeleri hakkında, kendilerinin güvenip dayanacağı ve ona yönelip tatmin bulacağı bir muhtasar imlâ etmemi istediler. Ben de onlara icâbet ettim, ihtisâr ve îcâzı gözettim. Buna onun bi‘setinden, gazvelerinden, doğumundan ve seriyyelerinden bir kısmını da ekledim. Allah’tan yardım dileyerek ve O’na yönelerek, beni ve ona bakanları faydalandırmasını niyâz ettim. Allah bizi ilimle amel eden, hakkını edâ edenlerden eylesin ve bizi onu hafife alanlardan eylemesin. Allah, nefislerin nübüvvet delilleri karşısında boyun eğdiği, akılların mûcizesini kabûle boyun eğdiği Zât’a salât eylesin; âline, ashâbına ve itretine de.
بسم الله الرحمن الرحيم[مُقَدّمَة المُصَنّف]الْحَمد لله مُدبر اللَّيْل وَالنَّهَار مُقَلِّب الْقُلُوب والأبصار ذِي النعم والآلاء لَا يخفى عَلَيْهِ شَيْء فِي الأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء أَحْمَده حمد شَاكر لآلائه مقرا بنعمائه وَأْشَهَدُ أَنَّ لَا إِلَهَ إِلَا اللَّهَ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ عدَّة للقائه وأمانا من عَذَابه وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ خَاتم أنبيائه صلى الله عَلَيْهِ وعَلى آله وَأَصْحَابه وَأهل بَيته وأزواجه وَسلم تَسْلِيمًا.ثمَّ إِن جمَاعَة من أهل الْعلم سَأَلُونِي أَن أملي عَلَيْهِم مُخْتَصر فِي دَلَائِل النُّبُوَّة ومعجزات النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم يعتمدون عَلَيْهِ ويسكنون إِلَيْهِ فأجبتهم إِلَى ذَلِك وتوخيت الِاخْتِصَار والإيجاز وضممت إِلَى ذَلِك طرفا من مبعثه ومغازيه ومولده صلى الله عليه وسلم وسراياه مستعينا بِاللَّه وراغبا إِلَيْهِ أَن يَنْفَعنِي بِهِ والناظرين فِيهِ جعلنَا الله مِمَّن يعْمل بِالْعلمِ مُؤديا لحقه وَلَا جعلنَا مِمَّن يستخف بِهِ وَصلى الله على من ذلت النُّفُوس لدلائل نبوته ودانت الْعُقُول لقبُول معجزته وعَلى آله وَأَصْحَابه وعترته.
Peygamber (s.a.v.)’in nübüvvetinin alâmetlerinden biri de doğumundan önce olanlardır. Bize Ahmed b. Ali haber verdi; (dedi ki) bize Hibetullah b. el-Hasen haber verdi; (dedi ki) bize Muhammed b. Abdirrahmân b. el-Abbâs haber verdi; (dedi ki) bize Abdullah b. Muhammed el-Bağavî rivâyet etti; (dedi ki) bize Ali b. el-Ca‘d rivâyet etti; (dedi ki) bize Ferec b. Fedâle, Lukmân b. Âmir’den, o da Ebû Ümâme el-Bâhilî’den (r.a.) rivâyet etti; (Ebû Ümâme) dedi ki: (Resûlullah’a) “Yâ Resûlallah! İşinin başlangıcı nasıldı?” denildi. Buyurdu ki: “İbrâhim’in duası, Îsâ’nın müjdesi ve annemin (benden) bir nurun çıktığını görmesidir –öyle ki bu nûr ile Şam’ın sarayları aydınlanmıştır–.” Fasıl: O’nun nübüvvetinin alâmetlerinden çocukluk hâlinde olanlar da vardır. Bize Ahmed b. Ali haber verdi; (dedi ki) bize Hibetullah b. el-Hasen haber verdi; (dedi ki) bize Muhammed b. el-Hüseyin el-Fârisî haber verdi; (dedi ki) bize Ca‘fer b. Muhammed el-Hasan b. Abdilazîz el-Cerevî rivâyet etti; (dedi ki) bize Ebü’l-Eş‘as Ahmed b. el-Mikdâm rivâyet etti; (dedi ki) bize Ebû Dâvûd et-Tayâlisî rivâyet etti; (dedi ki) bize Ca‘fer b. Abdillâh b. Osmân el-Kureşî rivâyet etti; (dedi ki) bana Ömer b. Urve b. ez-Zübeyr rivâyet etti, dedi ki: Urve b. ez-Zübeyr’in Ebû Zer el-Ğifârî (r.a.)’den rivâyet ettiğini işittim; (Ebû Zer) dedi ki: “Yâ Resûlallah! Nebî olduğunu ilk olarak nasıl bildin, ta ki bunu bilip yakînen anladın?” Buyurdu ki: “Yâ Ebâ Zer! Mekke’nin düzlüğü ve akarsu yatağı olan Bathâ mevkiinde iken bana iki melek geldi. Onlardan biri yere indi, diğeri ise gökle yer arasında kaldı. Biri arkadaşına: ‘Bu O mudur?’ dedi. O: ‘O’dur, O’dur’ dedi. Öteki: ‘Onu bir adamla tart’ dedi. Ben bir adamla tartıldım ve onlara ağır bastım. Sonra: ‘Onu on kişiyle tart’ dedi. Beni on kişiyle tarttılar, onlara ağır bastım. Sonra: ‘Onu yüz kişiyle tart’ dedi. Beni yüz kişiyle tarttılar, onlara ağır bastım. Sonra: ‘Onu bin kişiyle tart’ dedi. Beni bin kişiyle tarttılar, onlara ağır bastım. Bunun üzerine (terazinin kefesinden) bana (kefeler) yaymaya başladılar. Biri diğerine: ‘Onu ümmetiyle tartsaydın yine onlara ağır basardı’ dedi. Sonra biri arkadaşına: ‘Karnını yar’ dedi. Karnımı yardı. Sonra biri arkadaşına: ‘Kalbini çıkar’ –yahut ‘Kalbini yar’– dedi. Kalbimi yardı ve şeytanın vesvesesinin kaynağı olan bir kan pıhtısını çıkarıp attı. Sonra biri diğerine: ‘Karnını kap yıkar gibi, kalbini de elbise yıkar gibi yıka’ dedi. Ardından [melek] sanki beyaz bir zümrüt gibi parıldayan bir iç huzuru (sekînet; nüshadaki «sikkîne/bıçak» tashîfi) bıraktı/indirdi de o huzur kalbime yerleşti. Sonra biri diğerine: ‘Karnını dik’ dedi; o da dikti.
فَمِنْ عَلامَاتِ نُبُوَّةِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم مَا كَانَ قَبْلَ مَوْلِدِهِ١ - مَا أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَلِيٍّ أنبا هِبَةُ اللَّهِ بْنُ الْحَسَنِ أنبا مُحَمَّدُ بْنُ عبد الرحمن بن الْعَبَّاس ثَنَا عبد الله بْنُ مُحَمَّدٍ الْبَغَوِيُّ ثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ ثَنَا فَرَجُ بْنُ فَضَالَةَ عَنْ لُقْمَانَ بْنِ عَامِرٍ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ رضي الله عنه قَالَ قِيلَ يَا رَسُول الله مَا كَانَ بدؤ أَمْرِكَ قَالَ دَعْوَةُ إِبْرَاهِيمَ وَبُشْرَى عِيسَى وَرَأَتْ أُمِّي خَرَجَ مِنْهَا نُورًا أَضَاءَتْ لَهَا قُصُورُ الشَّامِفَصْلٌ وَمِنْ عَلَامَاتِ نُبُوَّتِهِ فِي حَالِ صِبَاهُ ٢ - أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَلِيٍّ أنبا هِبَةُ اللَّهِ بْنُ الْحَسَنِ أنبا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْفَارِسِيُّ أنبا جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْحسن بن عبد العزيز الْجَرَوِيُّ ثَنَا أَبُو الْأَشْعَثِ أَحْمَدُ بْنُ الْمِقْدَامِ ثَنَا أَبُو دَاوُدَ الطَّيَالِسِيّ ثَنَا جَعْفَر بن عبد الله بْنِ عُثْمَانَ الْقُرَشِيُّ حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ سَمِعْتُ عُرْوَةَ بْنَ الزُّبَيْرِ يُحَدِّثُ عَنْ أَبِي ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ رَضِيَ الله قَالَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيفَ علمت أَنَّك نَبيا أَوَّلَ مَا عَلِمْتَ حَتَّى عَلِمْتَ ذَاكَ وَاسْتَيْقَنْتَ قَالَ يَا أَبَا ذَرٍّ أَتَانِي مَلَكَانِ وَأَنَا بِبَطْحَاءِ مَكَّةَ فَوَقَعَ أَحَدُهُمَا فِي الْأَرْضِ وَالْآخَرُ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ فَقَالَ أَحَدُهُمَا لِصَاحِبِهِ أَهُوَ هُوَ قَالَ هُوَ هُوَ قَالَ زِنْهُ بِرَجُلٍ فَوُزِنْتُ رجل فَرَجَحْتُهُ ثُمَّ قَالَ زِنْهُ بِعَشَرَةٍ فَوَزَنُونِي بِعَشَرَةٍ فَوَزَنْتُهُمْ فَرَجَحْتُهُمْ ثُمَّ قَالَ زِنْهُ بِمِائَةٍ فَوَزَنُونِي بِمِائَةٍ فَرَجَحْتُهُمْ ثُمَّ قَالَ زِنْهُ بِأَلْفٍ فَوَزَنُونِي بِأَلْفٍ فَرَجَحْتُهُمْ فَجَعَلُوا يَنْشُرُونَ عَلَيَّ مِنْ كَفَةِ الْمِيزَانِ فَقَالَ أَحَدُهُمَا لِلْآَخَرِ لَوْ وَزَنْتُهُ بِأُمَّتِهِ رَجَحَهَا ثُمَّ قَالَ أَحَدُهُمَا لِصَاحِبِهِ شُقَّ بَطْنَهُ فَشَقَّ بَطْنِي ثُمَّ قَالَ أَحَدُهُمَا لِصَاحِبِهِ أَخْرِجْ قَلْبَهُ أَوْ قَالَ شُقَّ قَلْبَهُ فَشَقَّ قَلْبِي فَأَخْرَجَ مَغْزَى الشَّيْطَانِ عَلَقَ لِدَمٍ فَطَرَحَهَا ثُمَّ قَالَ أَحَدُهُمَا للْآخر اغسل بَطْنه غسل الْإِنَاءَ وَقَلْبَهُ غَسْلَ الْمِلَاءَةِ ثُمَّ رَمَى بِسِكِّينِةٍ كَأَنَّهُ زُمُرُّدَةٌ بَيْضَاءُ فَأُدْخِلَتْ قَلْبِي ثُمَّ قَالَ أَحَدُهُمَا لِلْآخَرِ خِطْ بَطْنَهُ فَخَاطَ
Karnım (yarıldı ve) hâtem iki küreğimin arasına konuldu. O ikisi benden yüz çevirdiklerinde, ben sanki olayı bizzat müşahede ediyor gibiydim. 3 – Bize İsmâil b. Abdurrahman es-Sâbûnî haber verdi, (bize) Abdülgafir el-Fârisî rivâyet etti, bana Muhammed b. Îsâ rivâyet etti, bize İbrahim b. Süfyân rivâyet etti, bize Müslim rivâyet etti, bize Şeybân b. Ferrûh rivâyet etti, bize Hammâd b. Seleme rivâyet etti, bize Sâbit el-Bünânî, Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyet etti ki: Resûlullah (s.a.v.) daha çocuklarla oynarken Cebrâil O’na gelmiş, O’nu tutup yere yatırmış, göğsünü yarmış, kalbini çıkarmış, ondan bir alak (kan pıhtısı) çıkarmış ve “Bu, şeytanın senden nasibidir” demiş. Sonra kalbi altın bir tas içinde Zemzem suyu ile yıkamış, sonra onu (birleştirip) eski yerine koymuş. Çocuklar koşarak O’nun annesine (yani Halîme’ye) gelmişler ve “Muhammed öldürüldü!” demişler. Onu yüzü benzi atmış (solgun) bir hâlde karşılamışlar. Enes (r.a.) dedi ki: “Ben o dikişin izini göğsünde görürdüm.” Enes (r.a.)’in Ebû Zerr (r.anhümâ)’den rivâyetine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ben Mekke’de iken evimin tavanı yarıldı, Cebrâil indi, göğsümü yardı, sonra onu Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve iman dolu altın bir tas getirdi ve bunu göğsüme boşalttı, sonra (göğsümü) kapattı. Sonra elimden tutup beni semâya yükseltti.” Ve İsrâ hadîsini zikretti. Yine Enes (r.a.)’in kavminden Mâlik b. Sa‘saa (r.a.)’dan rivâyetine göre, Allah’ın Nebîsi (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ben Kâbe’nin yanında uyku ile uyanıklık arasında iken birinin ‘(Zeyd mi?) (onu) iki adam arasında (bir yere götürsün)?’ dediğini işittim. Sonra bana gelindi ve ben götürüldüm. İçinde Zemzem suyu bulunan altın bir tas getirildi, göğsüm şuraya kadar yarıldı.” Katâde dedi ki: “Yanımda bulunana ‘Ne demek istiyor?’ diye sordum, ‘Karnının alt kısmına kadar’ dedi.” “Kalbim çıkarıldı, Zemzem suyu ile yıkandı, sonra yerine konuldu, sonra iman ve hikmetle dolduruldu. Sonra bana eşekten büyük, katırdan küçük, adına Burak denilen beyaz bir binit getirildi; nalının vardığı noktada (gözün alabildiği yere kadar basar) adımı gideceği yerin sonuna kadar ulaşırdı. Ona bindirildim, sonra dünya semâsına varıncaya kadar gittik” ve Mi‘rac hadîsini zikretti. Bölüm: O’nun (s.a.v.) nübüvvet alâmetlerinden birisi de ayın yarılması (şakk-ı kamer) hakkında rivâyet edilendir. 4 – Bize Ebû Muhammed es-Semerk
بَطْنِي فَجَعَلَ الْخَاتِمَ بَيْنَ كَتِفَيَّ فَمَا هُوَ إِلَّا أَنْ وَلَّيَا عَنِّي فَكَأَنَّمَا أُعَايِنُ الْأَمْرَ مُعَايَنَةً٣ - أخبرنَا إِسْمَاعِيل بن عبد الرحمن الصَّابُونِي انبا عبد الغافر الْفَارِسِيُّ أَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى ثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سُفْيَانَ ثَنَا مُسْلِمٌ ثَنَا شَيْبَانُ بْنُ فَرُّوخٍ ثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ ثَنَا ثَابِتٌ الْبُنَانِيُّ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رضي الله عنه أَنّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَتَاهُ جِبْرِيلُ وَهُوَ يَلْعَبُ مَعَ الغلامان فَأَخَذَهُ فَصَرَعَهُ فَشَقَّ عَنْ قَلْبِهِ فَاسْتَخْرَجَ الْقَلْبَ فَاسْتَخْرَجَ مِنْهُ عَلَقَةً فَقَالَ هَذَا حَظُّ الشَّيْطَانِ مِنْكَ ثُمَّ غَسَلَهُ فِي طَسْتٍ مِنْ ذَهَبٍ بِمَاءِ زَمْزَمَ ثُمَّ لَأَمَهُ ثُمَّ أَعَادَهُ فِي مَكَانِهِ وَجَاءَ الْغِلْمَانُ يَسْعَوْنَ إِلَى أُمِّهِ يَعْنِي حَلِيمَةَ فَقَالُوا إِنَّ مُحَمَّدًا قَدْ قُتِلَ فَاسْتَقْبَلُوهُ وَهُوَ مُنْتَقِعُ اللَّوْنِ قَالَ أَنَسٌ رضي الله عنه وَقَدْ كُنْتُ أَرَى أَثَرَ ذَلِكَ الْمخيط فِي صَدْرِهِ وَفِي رِوَايَةِ أَنَسٍ عَنْ أَبِي ذَرٍّ رضي الله عنهما أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ فُرِجَ سَقْفُ بَيْتِي وَأَنَا بِمَكَّةَ فَنَزَلَ جِبْرِيلُ فَفَرَجَ صَدْرِي ثُمَّ غَسَلَهُ مِنْ مَاءِ زَمْزَمَ ثُمَّ جَاءَ بِطَسْتٍ مِنْ ذَهَبٍ مَمْلُوءٍ حِكْمَةً وإيمانا فأفرغها فِي صَدْرِي ثُمَّ أَطْبَقَهُ ثُمَّ أَخَذَ بِيَدِي فَعَرَجَ بِيَ السَّمَاءَ وَذَكَرَ حَدِيثَ الْإِسْرَاءِوَفِي رِوَايَةِ أَنَسٍ عَنْ مَالِكِ بْنِ صَعْصَعَةَ رَجُلٍ مِنْ قَوْمِهِ قَالَ قَالَ نَبِيُّ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَيْنَا أَنَا عِنْدَ الْبَيْتِ بَيْنَ النَّائِمِ وَالْيَقْظَانِ إِذْ سَمِعْتُ قَائِلًا يَقُولُ أَحَدٌ (لِيُسَلِّمَهُ) بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ فَأُتِيتُ فَانْطُلِقَ بِي فَأُتِيتُ بِطَسْتٍ مِنْ ذَهَبٍ فِيهَا مِنْ مَاءِ زَمْزَمَ فَشُرِحَ صَدْرِي إِلَى كَذَا وَكَذَا قَالَ قَتَادَةُ قُلْتُ لِلَّذِي مَعِي مَا يَعْنِي قَالَ إِلَى أَسْفَلِ بَطْنِهِ فَاسْتُخْرِجَ قَلْبِي فَغُسِلَ بِمَاءِ زَمْزَمَ ثُمَّ أُعِيدَ مَكَانَهُ ثُمَّ حُشِيَ إِيمَانًا وَحِكْمَةً ثُمَّ أُتِيتُ بِدَابَّةٍ أَبْيَضَ يُقَالُ لَهُ الْبُرَاقُ فَوْقَ الْحِمَارِ وَدُونَ الْبَغْلِ يَقَعُ خُفُّهُ عِنْدَ انْقِضَاءِ طَرَفِهِ فَحُمِلْتُ عَلَيْهِ ثُمَّ انْطَلَقْنَا حَتَّى أَتَيْنَا السَّمَاءَ الدُّنْيَا وَذَكَرَ حَدِيثَ الْمِعْرَاجِفَصْلٌ وَمِنْ عَلَامَاتِ نُبُوَّتِهِ صلى الله عليه وسلم مَا رُوِيَ مِنِ انْشِقَاقِ الْقَمَرِ٤ - انبا أَبُو مُحَمَّد السَّمرقَنْدِي انبا عبد الصمد العَاصِي ثَنَا أَبُو الْعَبَاسِيِّ الْبَجِيرِيُّ ثَنَا أَبُو حَفْصٍ الْبَجِيرِيُّ ثَنَا عَبْدُ بن حميد ثَنَا عبد الرزاق عَنْ مَعْمَرٍ عَنْ قَتَادَةَ عَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ سَأَلَ أَهْلُ مَكَّةَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم آيَةً فَانْشَقَّ الْقَمَرُ بِمَكَّةَ فَنَزَلَتْ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَر وَفِي رِوَايَة عبد الله رضي الله عنه انْشَقَّ الْقَمَرُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم شقتين فَقَالَ لَنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم اشْهَدُوا اشْهَدُوا
Fasıl: Resûlullah (s.a.v.)'ın nübüvvetinin alâmetlerinden, rivayet edildiğine göre onlar yemeğin tesbihini işitirlerdi ve yine rivayet olunduğuna göre su parmakları arasından akıtılmıştır. 5 - Bize Ebû Muhammed Yahyâ b. Ahmed haber verdi; bize Abdüssamed el-Âsımî rivayet etti; bize Ebü'l-Abbas el-Becîrî rivayet etti; bize Ebû Hafs el-Becîrî rivayet etti; bize Muhammed b. Beşşâr rivayet etti; bize Ebû Ahmed ez-Zübeyrî rivayet etti; bize İsrâil, Mansûr'dan, o İbrahim'den, o Alkame'den, o Abdullah (r.a.)'dan rivayet etti. Abdullah (r.a.) dedi ki: "Siz âyetleri (mucizeleri) azap sayıyorsunuz, hâlbuki biz Resûlullah (s.a.v.) zamanında onları bereket sayardık. Gerçekten biz Nebî (s.a.v.) ile birlikte yemek yerdik ve yemeğin tesbihini işitirdik." Dedi ki: "Resûlullah'a (s.a.v.) bir kap getirildi, ellerini içine koydu ve su parmakları arasından kaynamaya başladı. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: 'Mübarek temizliğe koşun! Bereket gökten gelir.' Nihayet hepimiz abdest aldık." 6 - Bize Muhammed b. Abdullah eş-Şâhid haber verdi; bize Kâdî Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed b. Abdurrahmân rivayet etti; bize Abdullah Muhammed b. Mendûye rivayet etti; bize İbn Hakîm rivayet etti; bize İbrahim b. Nasr rivayet etti; bize Ebû Nuaym rivayet etti; bize Mis'ar, Abdülcebbâr b. Vâil b. Hucr'dan rivayet etti; (o dedi ki:) bana ailem, babamdan rivayet etti. Babam dedi ki: "Resûlullah'a (s.a.v.) bir kova su getirildi, içti sonra kovaya (ağzındaki suyu) tükürdü, sonra kuyuya döktü ve kuyuda misk kokusu yayıldı." Fasıl 7 - Bize Abdurrezzâk b. Abdülkerîm kitabında haber verdi; bize Ebû Tâhir Ömer b. Muhammed el-Mesûhî rivayet etti; bize Ahmed b. Muhammed b. İsmâil el-Mühendis kitabında rivayet etti; bize Ali b. el-Hasan b. Halef rivayet etti; bize Abdurrahmân b. Abdullah b. Abdülhakem el-Mukrî rivayet etti; bize Abdurrahmân b. Ziyâd b. En'um rivayet etti; bize Ziyâd b. Nuaym rivayet etti, dedi ki: İşittim...
فَصْلٌ وَمِنْ عَلَامَاتِ نُبُوَّتِهِ صلى الله عليه وسلم مَا رُوِيَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَسْمَعُونَ تَسْبِيحَ الطَّعَامِ وَهُوَ يُؤْكَلُ وَمَا رُوِيَ أَنَّالْمَاءَ جُعِلَ يَنْبُعُ مِنْ بَيْنِ أَصَابِعِهِ٥ - أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ يَحْيَى بن أَحْمد انبا عبد الصمد الْعَاصِمِيُّ أَنَا أَبُو الْعَبَاسِ الْبَجِيرِيُّ ثَنَا أَبُو حَفْصٍ الْبَجِيرِيُّ ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ ثَنَا أَبُو أَحْمَدَ الزُّبَيْرِيُّ ثَنَا إِسْرَائِيلُ عَنْ مَنْصُورٍ عَنْ إِبْرَاهِيمَ عَنْ عَلْقَمَةَ عَن عبد الله رضي الله عنه قَالَ إِنَّكُمْ تَعُدُّونَ الْآيَاتِ عَذَابًا وَإِنَّا كُنَّا نَعُدُّهَا بَرَكَةً عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَقَدْ كُنَّا نَأْكُلُ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم الطَّعَامَ وَنَحْنُ نَسْمَعُ تَسْبِيحَ الطَّعَامِ قَالَ وَأُتِيَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِإِنَاءٍ فَوَضَعَ يَدَيْهِ فِيهِ فَجَعَلَ الْمَاءَ يَنْبُعُ مِنْ بَيْنِ أَصَابِعِهِ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم حَيَّ عَلَى الطَّهُورِ الْمُبَارَكِ وَالْبَرَكَةُ مِنَ السَّمَاءِ حَتَّى تَوَضَّأْنَا كُلُّنَا٦ - أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عبد الله الشَّاهِدُ أَنَا الْقَاضِي أَبُو بَكْرٍ أَحْمد بن مُحَمَّد بن عبد الرحمن ثَنَا عبد الله مُحَمَّدُ بْنُ مَنْدُوَيْهِ ثَنَا ابْنُ حَكِيمٍ ثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ نَصْرٍ ثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ ثَنَا مِسْعَرٌ عَن عبد الجبار بْنِ وَائِلِ بْنِ حُجْرٍ حَدَّثَنِي أَهْلِي عَنْ أَبِي قَالَ أُتِيَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بِدَلْوٍ مِنْ مَاءٍ فَشَرِبَ ثُمَّ مَجَّ فِي الدَلْوِ ثُمَّ صَبَّ فِي الْبِئْرِ فَفَاحَ فِيهَا رِيحُ الْمسكفصل ٧ - أخبرنَا عبد الرزاق بن عبد الكريم فِي كِتَابِهِ أَنَا أَبُو طَاهِرٍ عُمَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْمَسُوحِيُّ أَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْمَاعِيلَ الْمُهَنْدِسُ فِي كِتَابِهِ ثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ خَلَفٍ ثَنَا عبد الرحمن ابْن عبد الله عبد الحكم المقرىء ثَنَا عبد الرحمن بْنُ زِيَادِ بْنِ أَنْعُمٍ ثَنَا زِيَادُ بْنُ نُعَيْمٍ قَالَ سَمِعْتُ
Ziyâd b. el-Hâris es-Sudâî (r.a.) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.)’e gelip İslâm üzere biat ettim. Bana, onun kavmime bir ordu gönderdiği haber verildi. Dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü, orduyu geri çevir; ben sana kavmimin İslâm’a girmesini ve itaatini taahhüt ediyorum.” Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Git, onları geri çevir.” Dedim: “Ey Allah’ın Resûlü, bineğim yoruldu; fakat onlara bir adam gönder.” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onlara bir adam gönderdi; ben de onunla birlikte onlara bir mektup yazdım; adam onları geri çevirdi. es-Sudâî dedi ki: Sonra onların heyeti, Müslüman olarak geldiler. Resûlullah (s.a.v.) bana: “Ey Sudâ kardeşi, sen kavmin arasında sözü dinlenen birisin.” buyurdu. Dedim: “Bilakis, onları İslâm’a Allah hidâyet etti.” Resûlullah (s.a.v.): “Seni onlara emir tayin etmeyeyim mi?” buyurdu. “Evet” dedim. Bunun üzerine bana bir yazı (emirnâme) yazdı. Dedim: “Ey Allah’ın Resûlü, onların sadakalarından bana bir pay verilmesini emret.” Bunun üzerine bana bu hususta başka bir yazı yazdı. Bu, onun seferlerinden birinde idi. Derken Resûlullah (s.a.v.) bir yerde konakladı. O yerin halkı, amillerinden (vergi memurundan) şikâyet ederek gelip: “Bizden, câhiliye döneminde aramızda olan bir şey sebebiyle haksız yere bir şey aldı.” dediler. Resûlullah (s.a.v.): “Gerçekten öyle mi yaptı?” buyurdu. “Evet” dediler. Bunun üzerine ashabına döndü –ben de içlerindeydim– ve şöyle buyurdu: “Mümin bir kimse için emirlikte hayır yoktur.” es-Sudâî dedi ki: Onun bu sözü içime işledi. Sonra ona başka bir adam gelip: “Ey Allah’ın Resûlü, bana (bir şey) ver.” dedi. Resûlullah (s.a.v.): “Zengin olduğu halde insanlardan dilenen kimse, başta bir ağrı, karında bir hastalıktır (gibidir).” buyurdu. O isteyen kişi: “O halde bana sadakadan ver.” dedi. Resûlullah (s.a.v.): “Allah, sadakalar hususunda ne bir peygamberin ne de başkasının hükmüne razı olmadı; nihayet bu konuda kendisi hükmetti ve onu sekiz parçaya ayırdı. Eğer sen o parçalardan isen sana –yahut sana– hakkını veririz.” buyurdu. es-Sudâî dedi ki: Bu söz de içime işledi; çünkü ben zengin olduğum halde sadakalardan istemiştim. Sonra Resûlullah (s.a.v.) gece karanlığında (bir ihtiyaç için) ıssız bir yere gitmek istedi. Ona eşlik ettim; güçlü kuvvetli idim. Ashabı ise ondan ayrılıyor, geride kalıyorlardı; sonunda onunla benden başka kimse kalmadı. Sabah namazı vakti gelince bana emretti, ben de ezan okudum. “Kâmet getireyim mi ey Allah’ın Resûlü?” diyordum; fakat o doğu tarafına bakıp “Hayır.” diyordu. Nihayet fecir doğunca inip abdest bozdu, sonra yanıma döndü. Bu sırada ashabı da birbirine yetişip gelmişti. “Su var mı ey Sudâ kardeşi?” buyurdu. “Hayır; su az, sana yetmez.” dedim. “Onu bir kaba koy, sonra bana getir.” buyurdu. Ben de yaptım. El ayasını kabın içine koydu; parmaklarının her iki parmağı arasından fışkıran bir pınar gördüm. Sonra şöyle buyurdu: “Rabbimden haya etmeseydim, ey Sudâ kardeşi, hem kendimiz içer hem de başkalarına su verirdik. Halka seslen; kimin suya ihtiyacı varsa gelsin.” Ben de onlara seslendim; isteyenler sudan aldı. Sonra Bilâl (r.a.) geldi ve kâmet getirmek istedi. Resûlullah (s.a.v.): “Sudâ kardeşi ezan okudu; kim ezan okursa kâmeti de o getirir.” buyurdu. es-Sudâî dedi ki: Ben de kâmet getirdim. Resûlullah (s.a.v.) namazı bitirince, o iki yazıyı alıp yanına vardım. Dedim: “Ey Allah’ın Resûlü, beni bu iki (yazıdan) affeyle.” “Neden?” buyurdu. Dedim: “Çünkü senin ‘Mümin bir kimse için emirlikte hayır yoktur.’ dediğini işittim; ben de Allah’a ve Resûlüne iman ediyorum. Ve yine senin şöyle buyurduğunu işittim:
زِيَادَ بْنَ الْحَارِثِ الصُّدَائِيَّ قَالَ أَتَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَبَايَعْتُهُ عَلَى الْإِسْلَامِ فَأُخْبِرْتُ أَنَّهُ قَدْ بَعَثَ جَيْشًا إِلَى قَوْمِي فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ارْدُدِ الْجَيْشَ وَأَنَا لَكَ بِإِسْلَامِ قَوْمِي وَطَاعَتِهِمْ قَالَ اذْهَبْ فَرُدَّهُمْ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ رَاحِلَتِي قَدْ كَلَّتْ وَلَكِنِ ابْعَثْ إِلَيْهِمْ رَجُلًا قَالَ فَبَعَثَ إِلَيْهِمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم رَجُلًا وَكَتَبْتُ مَعَهُ إِلَيْهِمْ فَرَدَّهُمْ قَالَ الصُّدَائِيُّ فَقَدِمَ وَفْدُهُمْ بِإِسْلَامِهِمْ فَقَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَا أَخا صداء انك المطاع فِي قَوْمِكَ قُلْتُ بَلِ اللَّهُ هَدَاهُمْ لِلْإِسْلَامِ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَفَلَا أُؤَمِّرُكَ عَلَيْهِمْ قُلْتُ بَلَى فَكَتَبَ لِي كِتَابًا قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ مُرْ لِي بِشَيْءٍ مِنْ صَدَقَاتِهِمْ فَكَتَبَ لِي كِتَابًا آخَرَ بِذَلِكَ وَكَانَ ذَلِكَ فِي بَعْضِ أَسْفَارِهِ فَنَزَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَنْزِلًا فَأَتَى أَهْلُ ذَلِكَ الْمَنْزِلِ يَشْكُونَ عَامِلَهُمْ يَقُولُونَ أَخَذَنَا بِشَيْءٍ كَانَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَوَ فَعَلَ قَالُوا نَعَمْ فَالْتَفَتَ لِأَصْحَابِهِ وَأَنَا فِيهِمْ فَقَالَ لَا خَيْرَ فِي الْإِمَارَةِ لِرَجُلٍ مُؤْمِنٍ قَالَ الصُّدَائِيُّ فَدَخَلَ قَوْلُهُ فِي نَفْسِي ثُمَّ إِنَّهُ أَتَاهُ آخَرُ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَعْطِنِي فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَنْ سَأَلَ النَّاسَ عَنْ ظَهْرِ غِنًى فَهُوَ صُدَاعٌ فِي الرَّأْسِ وَدَاءٌ فِي الْبَطْنِ فَقَالَ السَّائِلُ فَأَعْطِنِي مِنَ الصَّدَقَةِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَرْضَ فِيهِ بِحُكْمِ نَبِيٍّ وَلَا غَيْرِهِ حَتَّى حَكَمَ فِيهَا فَجَزَّأَهَا ثَمَانِيَةَ أَجْزَاءٍ فَإِنْ كُنْتَ مِنْ تِلْكَ الْأَجْزَاءِ أَعْطَيْتُكَ أَوْ أَعْطَيْنَاكَ حَقَّكَ قَالَ الصُّدَائِيُّ فَدَخَلَ ذَلِكَ فِي نَفْسِي لَأَنِّي سَأَلْتُهُ مِنَ الصَّدَقَاتِ وَأَنَا غَنِيٌّ ثُمَّ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ اعْتَشَى مِنْ أَوَّلِ اللَّيْلِ فَلَزِمْتُهُ وَكُنْتُ قَوِيًّا وَكَانَ أَصْحَابُهُ يَنْقَطِعُونَ عَنْهُ وَيَسْتَأْخِرُونَ حَتَّى لَمْ يَبْقَ مَعَهُ غَيْرِي فَلَمَّا كَانَ أَوَانُ صَلَاةِ الصُّبْحِ أَمَرَنِي فَأَذَّنْتُ وَجَعَلْتُ أَقُولُ أُقِيمُ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَيَنْظُرُ إِلَى نَاحِيَةِ الْمَشْرِقِ فَيَقُولُ لَا حَتَّى إِذَا طَلَعَ الْفَجْرُ نَزَلَ فَتَبَرَّزَ ثُمَّ انْصَرَفَ إِلَيَّ وَقَدْ تَلَاحَقَ أَصْحَابُهُ فَقَالَ هَلْ مِنْ مَاءٍ يَا أَخَا صُدَاءٍ فَقُلْتُ لَا الْمَاءُ شَيْءٌ قَلِيلٌ لَا يَكْفِيكَ قَالَ اجْعَلْهُ فِي إِنَاءٍ ثُمَّ ائْتِنِي بِهِ فَفَعَلْتُ فَوَضَعَ كَفَّهُ فِي الْإِنَاءِ فَرَأَيْتُ بَيْنَ كُلِّ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِهِ عَيْنًا تَفُورُ فَقَالَ لَوْلَا أَنِّي أستحي مِنْ رَبِّي يَا أَخَا صُدَاءٍ لَسَقَيْنَا وَاسْتَقَيْنَا نَادِ فِي النَّاسِ مَنْ لَهُ حَاجَةٌ بِالْمَاءِ فَنَادَيْتُ فِيهِمْ فَأَخَذَ مَنْ أَرَادَ مِنْهُمْ ثُمَّ جَاءَ بِلَالٌ وَأَرَادَ أَنْ يُقِيمَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِنَّ أَخَا صُدَاءٍ هُوَ أَذَّنَ وَمَنْ أَذَّنَ فَهُوَ يُقِيمُ قَالَ الصُّدَائِيُّ فَأَقَمْتُ فَلَمَّا قَضَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم صَلَاتَهُ أَتَيْتُهُ بِالْكِتَابَيْنِ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَعْفِنِي مِنْ هَذَيْنِ فَقَالَ وَمَا ذَاكَ فَقُلْتُ إِنِّي سَمِعْتُكَ تَقُولُ لَا خَيْرَ فِي الْإِمَارَةِ لِرَجُلٍ مُؤمن وَأَنا أومن بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَسَمِعْتُكَ تَقُولُ
Zengin olduğu halde isteyene, yani eli bol iken dilenene verilen şey, baş ağrısı ve karın hastalığı gibidir. Ben ise zengin olduğum halde senden istedim. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'O işte budur. Dilersen kabul et, dilersen bırak.' Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Öyleyse bana, üzerlerine emir tayin edeceğim bir adam göster.' Ben de kendisine gelen heyetten bir adamı gösterdim; onu üzerimize emir yaptı. Sonra şöyle dedik: 'Ey Allah'ın Resûlü! Bizim bir kuyumuz var. Kış olduğunda suyu bize yeter ve başında toplanırız. Yaz olduğunda ise suyu azalır ve çevremizdeki sulara dağılırız. Biz Müslüman olduk ve çevremizdeki herkes düşmandır. Allah'a bizim için kuyumuz hakkında dua et ki suyu bize yetsin, başında toplanalım ve dağılmayalım.' Râvî der ki: Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) yedi çakıl taşı istedi, onları ovuşturdu ve onlara dua etti. Sonra şöyle buyurdu: 'Bu çakıl taşlarını alın, kuyuya vardığınızda onları birer birer atın ve Allah'ın adını anın.' Bundan sonra kuyunun dibini görmeye gücümüz yetmedi (yani kuyunun suyu çoğaldı). 8. Bize Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Ali es-Simsâr haber verdi; bize İbrahim b. Abdullah et-Tâcir haber verdi; bize Ahmed b. Muhammed b. Süleym el-Mahremî haber verdi; bize ez-Zübeyr b. Bekkâr tahdis etti; bize Ebû Damre, Hişâm b. Urve'den, o Vehb b. Keysân'dan, o Câbir b. Abdullah (r.a.)'dan rivayet etti ki: Câbir, babasının vefat ettiğini ve bir Yahudiye otuz vesk borç bıraktığını söyledi. Câbir ondan mühlet istedi, fakat o mühlet vermedi. Bunun üzerine Câbir, Resûlullah (s.a.v.) ile konuşarak onun için şefaatçi olmasını istedi. Resûlullah (s.a.v.) gelip Yahudi ile konuştu, hurma ağacının meyvesini borca karşılık almasını teklif etti; fakat o kabul etmedi. Resûlullah (s.a.v.) hurma bahçesine girdi, içinde yürüdü ve sonra Câbir'e: 'Onun için devşir (yani hurmaları topla) ve hakkını tam olarak öde' buyurdu. Resûlullah (s.a.v.) döndükten sonra Câbir onun için devşirdi ve otuz vesk ödedi, kendisine on yedi vesk fazla kaldı. Câbir, yaptığını haber vermek üzere Resûlullah (s.a.v.)'e geldi; Resûlullah (s.a.v.)'i ikindi namazı kılarken buldu. Resûlullah (s.a.v.) namazı bitirince Câbir ona gelip borcu ödediğini ve kendisine kalan fazlalığı haber verdi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): 'Ömer'e haber ver' buyurdu. Câbir, Ömer (r.a.)'e gidip durumu haber verdi. Ömer (r.a.) ona şöyle dedi: 'Resûlullah (s.a.v.) o bahçede yürüdüğü zaman, ben Allah Teâlâ'nın muhakkak onu bereketlendireceğini bilmiştim.' 9. Bize Muhammed b. Ahmed haber verdi; bize İbrahim haber verdi; bize Muhammed b. Muhammed b. Süleym haber verdi; bize ez-Zübeyr tahdis etti; bize Ebû Gaziyye, Füleyh b. Süleyman'dan, o Süheyl b. Ebî Sâlih'ten, o babasından, o Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet etti: Ebû Hureyre dedi ki: 'Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte gazvelerinden birine çıktık. Yiyecekleri tükendi. Ashâbından bazıları gelip develerini boğazlamak için izin istediler; Resûlullah (s.a.v.) onlara izin verdi. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb (r.a.) gelip şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Resûlü! Onların develeri kendilerini taşır ve düşmanlarına ulaştırır. Bilakis onları azıktan kalan son parçaları getirmeye çağır.' Bunun üzerine insanlar yanlarında kalanı getirdiler.
لِلسَائِلِ مَنْ سَأَلَ عَنْ ظَهْرِ غِنًى فَهُوَ صُدَاعٌ فِي الرَّأْسِ وَدَاءٌ فِي الْبَطْنِ وَقَدْ سَأَلْتُكَ وَأَنَا غَنِيٌّ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم هُوَ ذَاكَ إِنْ شِئْتَ فَاقْبَلْ وَإِنْ شِئْتَ فَدَعْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَدُلَّنِي عَلَى رَجُلٍ أُؤَمِّرُهُ عَلَيْهِمْ فَدَلَلْتُهُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْوَفْدِ الَّذِينَ قَدِمُوا عَلَيْهِ فَأَمَّرَهُ عَلَيْنَا ثُمَّ قُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ لَنَا بِئْرًا إِذَا كَانَ الشِّتَاءُ وَسِعَنَا مَاؤُهَا وَاجْتَمَعْنَا عَلَيْهَا وَإِذَا كَانَ من الصَّيْفُ قَلَّ مَاؤُهَا وَتَفَرَّقْنَا عَلَى مِيَاهٍ حَوْلَنَا وَقَدْ أَسْلَمْنَا وَكُلُّ من حولنا عَدو فَادْعُ اللَّهَ لَنَا فِي بِئْرِنَا أَنْ يَسَعَنَا مَاؤُهَا فَنَجْتَمِعُ عَلَيْهَا وَلَا نَتَفَرَّقُ قَالَ فَدَعَا بِسَبْعِ حَصَيَاتٍ فَفَرَكَهُنَّ وَدَعَا فِيهِنَّ ثُمَّ قَالَ اذْهَبُوا بِهَذِهِ الْحَصَيَاتِ فَإِذَا أَتَيْتُمُ الْبِئْرَ فَأَلْقُوا وَاحِدَةً وَاحِدَةً وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فَمَا اسْتَطَعْنَا بَعْدَ ذَلِكَ أَنْ نَنْظُرَ فِي قَعْرِهَا يَعْنِي الْبِئْرَ٨ - أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَلِيٍّ السِّمْسَارُ أنبا إِبْرَاهِيمُ بْنُ عبد الله التَّاجِرُ أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُلَيْمٍ الْمَخْرَمِيُّ ثَنَا الزُّبَيْرُ بْنُ بَكَّارٍ ثَنَا أَبُو ضَمْرَةَ عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ عَنْ وَهْبِ بْنِ كَيْسَانَ عَنْ جَابِرِ بن عبد الله رضي الله عنهما أَنَّهُ أَخْبَرَهُ أَنَّ أَبَاهُ تُوُفِّيَ وَتَرَكَ عَلَيْهِ ثَلَاثِينَ وَسْقًا لِرَجُلٍ مِنَ الْيَهُودِ فَاسْتَنْظَرَهُ جَابِرٌ فَأَبَى أَنْ يُنْظِرَهُ فَكَلَّمَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِيَشْفَعَ لَهُ إِلَيْهِ فَجَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَكَلَّمَ الْيَهُودِيَّ لِيَأْخُذَ ثَمَرَةَ نَخْلِهِ بِالدَّيْنِ وَأَبَى وَدَخَلَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم النَّخْلَ فَمَشَى فِيهَا ثُمَّ قَالَ لِجَابِرٍ جُدَّ لَهُ فَأَوْفِهِ الَّذِي لَهُ فَجَدَّ لَهُ بَعْدَمَا رَجَعَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَوْفَاهُ ثَلَاثِينَ وَسْقًا وَفَضِلَتْ لَهُ سَبْعَةَ عَشَرَ وَسْقًا فَجَاءَ جَابِرٌ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِيُخْبِرَهُ بِالَّذِي فَعَلَ فَوَجَدَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُصَلِّي الْعَصْرَ فَلَمَّا انْصَرَفَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَاءَهُ فَأَخْبَرَهُ أَنَّهُ قَدْ أَوْفَاهُ وَأَخْبَرَهُ بِالْفَضْلِ الَّذِي فَضِلَ لَهُ فَقَالَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَخْبِرْ عُمَرَ فَذَهَبَ جَابِرٌ إِلَى عُمَرَ رضي الله عنهما فَأَخْبَرَهُ فَقَالَ لَهُ عُمَرُ رضي الله عنه لَقَدْ عَلِمْتُ حِينَ مَشَى فِيهَا لَيُبَارِكَنَّ اللَّهُ تَعَالَى فِيهَا٩ - أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ انا إِبْرَاهِيم أَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُلَيْمٍ ثَنَا الزُّبَيْرُ ثَنَا أَبُو غَزِيَّةَ عَنْ فُلَيْحِ بْنِ سُلَيْمَانَ عَنْ سُهَيْلِ بْنِ أَبِي صَالِحٍ عَنْ أَبُيهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي بَعْضِ مَغَازِيهِ فأرملوا فجَاء مِنْ أَصْحَابِهِ يَسْتَأْذِنُونَ فِي نَحْرِ إِبِلِهِمْ فَأَذِنَ لَهُمْ فَجَاءَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رضي الله عنه فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِبِلُهُمْ تَحْمِلُهُمْ وَتُبَلِّغُهُمْ عَدُوَّهُمْ بَلِ ادْعُهُمْ بِغُبَّرَاتِ الزَّادِ فَجَاءَ النَّاسُ بِمَا بَقِيَ مَعَهُمْ
Böylece onu topladı. Ardından bereketle dua etti, sonra da onların kaplarını istedi. Her kabı doldurdular ve üstelik bol miktarda fazla kaldı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki ben O'nun kulu ve elçisiyim. Kim, Allah azze ve celle'ye şüphe etmeksizin kavuşursa cennete girer."
İmam (rahimehullah) dedi ki: "Cedd", kesmek demektir. "Meyveyi ceddettim / ecuddü" denir, yani onu kopardığında. "Eyyâmü'l-cidâd" ise koparma günleridir. "Vesk", yüktür. "İnzâr", ertelemek ve vade vermektir. "Ermelû", azıkları tükendi demektir. "Gubberât", kalan şeylerdir. "Gabera" denir, yani geride kaldığında.
10 - Bize Hasan b. Ahmed es-Semerkandî haber verdi; ona Abdüssamed el-Âsımî; ona Ebü'l-Abbâs el-Becîrî; ona Ebû Hafs el-Becîrî; ona Mahmûd b. Hiddâş; ona Mervân b. Muâviye; ona Avf el-A'râbî, Ebû Recâ' el-Utâridî'den; ona da İmrân b. Husayn el-Huzâî şöyle dedi: Bir seferde Resûlullah (s.a.v.) ile beraberdik. Bir gece yol aldık. Nihayet gecenin sonunda bir uykuya daldık. Yolcu için bundan daha tatlı bir uyku yoktur. Dedi ki: Bizi ancak güneşin sıcağı uyandırdı. İlk uyanan filan, sonra filan oldu. Ebû Recâ', onların isimlerini sayıyor; Avf da isimlerini zikrediyordu. Sonra dördüncü olarak Ömer b. Hattâb (r.a.) uyandı. Resûlullah (s.a.v.) uyuduğu zaman, onu uyandırmazdık; ta ki kendisi uyanana kadar. Çünkü uykusunda başına ne geleceğini bilmezdik. Ömer uyanınca halkın başına geleni gördü. O, son derece metanetli/dayanıklı (celîd) ve gür sesli/göğsü geniş (ecvef) bir adamdı. Tekbir getirmeye ve sesini yükselterek tekbir almaya başladı. Nihayet onun sesiyle Resûlullah (s.a.v.) uyandı. Resûlullah (s.a.v.) uyanınca halk, başlarına gelen durumu ona şikâyet ettiler. Buyurdu ki: "Zararı yok." Avf dedi ki: Veya "Zarar vermez" buyurdu. "Haydi yola koyulun!" Onlar da yola koyuldular. Çok uzaklaşmamışlardı ki indi ve namaz için nida edildi. Halka namaz kıldırdı. Selâm verince, bir adamın halkla birlikte namaz kılmayarak kenara çekildiğini gördü. Resûlullah (s.a.v.): "Neden halkla birlikte namaz kılmadın?" diye sordu. Adam: "Ey Allah'ın Resûlü, bana cünûblük isabet etti, su da yok" dedi. Resûlullah (s.a.v.): "Sana temiz toprak yeterlidir" buyurdu. Sonra yola devam etti. Yola çıkınca halk, susuzluktan şikâyetçi oldu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) birine—ki Ebû Recâ' onu ismiyle anıyor, Avf ise unutmuştu—ve Alî (r.a.)'ye seslendi. Onlara: "Gidin ve su arayın" buyurdu. İkisi gittiler ve devesinin üzerinde iki su tulumu—veya iki kırba—bulunan bir kadına rastladılar. Ona: "Suya en son ne zaman rastladın?" diye sordular. Kadın: "Dün bu saatlerde" dedi. "Bizim kafilemiz (hayvanlarımız) geride kaldı" diye ekledi. Onlar: "Öyleyse bizimle gel" dediler. Kadın: "Nereye?" dedi. "Resûlullah (s.a.v.)'e" dediler. Kadın: "Hakkında 'Sâbî' denilen o adama mı?" dedi. "O, kastettiğin kimsedir. Gel" dediler. Kadını Resûlullah (s.a.v.)'e getirdiler ve durumu anlattılar. Kadını devesinden indirdiler. Resûlullah (s.a.v.) bir kap istedi ve onun içine iki tulumun veya iki kırbanın ağızlarından (su) boşalttı. Sonra ağzını çalkaladı, sonra onu geri verdi.
فَجَمَعَهُ ثُمَّ دَعَا بِالْبَرَكَةِ ثُمَّ دَعَا بِأَوْعِيَتِهِمْ فملاؤا كُلَّ وِعَاءٍ وَفَضِلَ فَضْلٌ كَثيِرٌ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عِنْدَ ذَلِكَ أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنِّي عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ مَنْ لَقِيَ اللَّهَ عز وجل غَيْرَ شَاكٍّ دَخَلَ الْجَنَّةَقَالَ الْإِمَامُ رحمه الله الْجَدُّ الْقَطْعُ يُقَالُ جَدَدْتُ الثَمَرَةَ أَجْدً إِذَا صَرَمْتَهُ وَأَيَّامُ الْجِدَادِ أَيَّامُ الصِّرَامِ وَالْوَسْقُ الْحَمْلُ وَالْإِنْظَارُ التَّأْخِيرُ وَالتَّأْجِيلُ وَأَرْمَلُوا نَفِدَ زَادُهُمْ وَالْغُبَّرَاتُ الْبَقَايَا يُقَالُ غَبَرَ إِذَا بَقِيَ١٠ - أَخْبَرَنَا الْحَسَنُ بن أَحْمد السَّمرقَنْدِي انا عبد الصمد الْعَاصِمِيُّ نَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْبَجِيرِيُّ نَا أَبُو حَفْصٍ الْبَجِيرِيُّ نَا مَحْمُودُ بْنُ خِدَاشٍ ثَنَا مَرْوَانُ بْنُ مُعَاوِيَةَ ثَنَا عَوْفٌ الْأَعْرَابِيُّ عَنْ أَبِي رَجَاءٍ الْعُطَارِدِيِّ ثَنَا عِمْرَانُ بْنُ حُصَيْنٍ الْخُزَاعِيُّ قَالَ كُنَّا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي سَفَرٍ وَإِنَّا سَرَيْنَا لَيْلَةً حَتَّى إِذَا كَانَ فِي آخِرِ الْلَيلِ وَقَعْنَا تِلْكَ الْوَقْعَةَ وَلَا وَقْعَةَ عِنْدَ الْمُسَافِرِ أَحْلَى مِنْهَا قَالَ فَمَا أَيْقَظَنَا إِلَّا حَرُّ الشَّمْسِ فَكَانَ أَوَّلَ مَنِ اسْتَيْقَظَ فُلَانٌ ثُمَّ فُلَانٌ يُسَمِّيهِمْ أَبُو رَجَاءَ وَيُسَمِّيهِمْ عَوفٌ ثُمَّ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رضي الله عنه الرَّابِعُ وَكَانَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا نَامَ لَمْ نُوقِظْهُ حَتَّى يَكُونَ هُوَ الَّذِي يَسْتَيْقِظُ لِأَنَّا لَا نَدْرِي مَا يَحْدُثُ لَهُ فِي نَوْمِهِ فَلَمَّا اسْتَيْقَظَ عُمَرُ فَرَأَى مَا قَدْ أَصَابَ النَّاسَ وَكَانَ رَجُلًا جَلِيدًا أَجْوَفَ جَعَلَ يُكَبِّرُ وَيَرْفَعُ صَوْتَهُ بِالتَّكْبِيرِ حَتَّى اسْتَيْقَظَ بِصَوْتِهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا اسْتَيْقَظَ اشْتَكَى النَّاسُ إِلَيْهِ الَّذِي أَصَابَهُمْ فَقَالَ لَا ضَيْرَ قَالَ عَوْفٌ أَوْ قَالَ لَا يُضِيرُ فَارْتَحِلُوا فَارْتَحَلُوا وَكَانَ غَيْرَ بَعِيدٍ ثمَّ نزل فَنُوديَ للصَّلَاة فصل بِالنَّاسُ فَلَمَّا سَلَّمَ إِذَا بِرَجُلٍ مُعْتَزِلٍ لَمْ يُصَلِّ مَعَ النَّاسِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَا لَكَ لَمْ تُصَلِّ مَعَ النَّاسِ قَالَ أَصَابَتْنِي جَنَابَةٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا مَاءَ قَالَ عَلَيْكَ بِالصَّعِيدِ فَإِنَّهُ يَكْفِيكَ ثُمَّ سَارَ فَلَمَّا سَارَ شَكَا النَّاسُ إِلَيْهِ الْعَطَشَ فَدَعَا فُلَانًا يُسَمِّيهِ أَبُو رَجَاءَ وَنَسِيَهُ عَوْفٌ وَدَعَا عَلِيًّا رضي الله عنه وَقَالَ لَهُمَا اذْهَبَا وَابْغِيَا الْمَاءَ فَانْطَلَقَا فَيَلْقَيَانِ امْرَأَةً عَلَى بَعِيرٍ لَهَا مِنْ مَزَادَتَيْنِ مِنْ مَاء أَو سطيحتين فَقَالَ لَهَا مَتَى عَهْدُكِ بِالْمَاءِ فَقَالَتْ أَمْسِ هَذِهِ السَّاعَةِ قَالَتْ نَفَرُنَا خُلُوفٌ فَقَالَا انْطَلِقِي إِذًا قَالَتْ أَيْنَ قَالَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ إِلَى هَذَا الَّذِي يُقَال الصابيء قَالَ هُوَ الَّذِي تَعْنِينَهُ انْطَلِقِي فَجَاءَا بِهَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فحدثا الْحَدِيثَ فَاسْتَنْزَلُوهَا عَنْ بَعِيرِهَا وَدَعَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِإِنَاءٍ فَأَفْرَغَ فِيهِ مِنْ أَفْوَاهِ الْمَزَادَتَيْنِ أَوِ السَّطِيحَتَيْنِ ثُمَّ مَضْمَضَ ثُمَّ أَعَادَهُ
Kırbanın içine [doldurdu], sonra onu ikisinin ağızlarına geri verdi ve ikisinin ağzını bağladı ve kırba ağızlarını serbest bıraktı. Halka da: "Suyunuzu için ve su alın!" diye nida edildi. Bunun üzerine içen içti, su alan su aldı. Bunun sonunda cünüp olan adama bir kap su verdi ve ona: "Bunu üzerine boşalt!" buyurdu. Kadın ise ayakta durmuş, suyuna yapılanları seyrediyordu. [Râvî] dedi ki: Vallahi, [Resûlullah (s.a.v.) suyu kullanmayı] bıraktığında kadın da (hayretle bakmayı) bıraktı. Kadın, suyunun, ilk başladığı andakinden daha dolu olduğunu zannetmiyordu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Biz senin suyundan hiçbir şey eksiltmedik. Fakat bize su veren Allah'tır." Sonra Resûlullah (s.a.v.): "Onun için bir şeyler toplayın!" buyurdu. Onlar da kadın için biraz un, biraz kavrulmuş un ve biraz acve hurması topladılar; nihayet ondan bir miktar yiyecek biriktirdiler. Bunu bir bezin içine koydular, sonra kadının göğsü üzerine yükleyip taşıdılar. Kadın, kavminin yanına gitti; oysa onlardan bir süre ayrı kalmıştı. Kavmi: "Ey falan kadın! Seni ne alıkoydu?" dediler. Kadın: "Hayret! Bana iki adam rastladı; beni, kendisine 'Sâbî' denilen bu zata götürdüler. O da benim suyuma şöyle şöyle yaptı" –yaptığı işi anlattı– "Vallahi, o, şu (gökyüzü) ile şu (yeryüzü) arasındakilerin en hayırlısıdır ve o, gerçekten Allah'ın resulüdür." dedi. Müslümanlar bundan sonra çevrelerindekilere baskınlar düzenliyor, fakat kadının mensup olduğu kavme dokunmuyorlardı. Kadın kavmine: "Vallahi, bunların bizi bilerek mi terk ettiklerini bilmiyorum. Sizin için İslâm'da (bir hayır) yok mu?" dedi. Onlar da kadına uydular, hep birlikte gelip İslâm'a girdiler.
İmâm (rahimehullah) dedi ki: "Vak‘a‘nâ tilke'l-vak‘ate" yani o ağır uykuyu uyuduk. "Kâne racülen celîden ecvefe" yani sesi gür ve kuvvetli bir adamdı. "Mizâde" büyük kırbadır, aynı şekilde "satîha" da böyledir. "Ve neferunâ hulûfun" yani erkekler gitmiş, kadınlar ve çocuklar kalmıştı. "Efraga" yani döktü. "Ezâlî" "azlâ"nın çoğuludur; o da kırbanın yan tarafındaki ağzıdır. "Aklea‘a" yani durdu, tuttu. "Mel'ât" doluluk demektir. "Mâ reze'nâki" yani senin suyunu eksiltmedik. "Febğiyânâ" yani bizim için isteyin. Denilir ki: "Begağtühü'ş-şey'e" yani onun için bir şey istedim. "Dakîka" ve "suvayka"daki he (küçültme) harfi azlığa delalet eder; yani az miktarda un ve aynı şekilde az miktarda kavrulmuş un. "Sarm" bir araya toplanmış evler ve az sayıda topluluk demektir. "Evkâhümâ" yani ikisinin ağzını bağladı.
11. Fasıl – Bize Hakîm b. Ahmed el-İsferâyînî –ki yanımıza gelmişti– haber verdi: Bana dedem Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed el-İsferâyînî rivayet etti; bize el-Asam rivayet etti; bize İbrâhim b. Süleyman el-Burlusî rivayet etti; bize Dırâr b. Sard rivayet etti; bize Âiz b. Habîb, İsmâil b. Ebî Hâlid'den, o da Abdullah el-Medenî'den rivayet etti. Abdullah dedi ki: Abdurrahman b. Ebî Bekir (r.anhümâ)'yı şöyle derken işittim: Şöyle bir adam vardı; Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)'in yanına otururdu. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) konuştuğu zaman (adam) irkilirdi.
فِي الْإِنَاءِ ثُمَّ أَعَادَهُ فِي أَفْوَاهِهِمَا وَأَوْكَاهُمَا وَأَطْلَقَ الْعَزَالِيَ وَنُودِيَّ فِي النَّاس أَن اسقوا واستستقوا فَسَقَى مَنْ سَقَى وَاسْتَقَى مَنِ اسْتَقَى وَآخِرُ ذَلِكَ أَنْ أَعْطَى الرَّجُلَ الَّذِي أَصَابَتْهُ الْجَنَابَةُ إِنَاءً مِنْ مَاءٍ وَقَالَ لَهُ أَفْرِغْهُ عَلَيْكَ وَهِيَ قَائِمَةٌ تَنْظُرُ إِلَى مَا يُصْنَعُ بِمَائِهَا قَالَ وَايْمُ اللَّهِ لَقَدْ أَقْلَعَ عَنْهَا حِينَ أَقْلَعَ وَإِنَّهُ لَا يُخَيَّلُ إِلَيْهَا أَنَّهَا أَشَدُّ مَلْآةٍ مِمَّا كَانَتْ حَيْثُ ابْتَدَأَ فِيهَا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَا رزأناك من ماءك مِنْ شَيْءٍ وَلَكِنَّ اللَّهَ هُوَ سَقَانَا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم اجْمَعُوا لَهَا فَجمعُوا لَهَا بَيْنِ دَقِيقَةٍ وَسُوَيْقَةٍ وَعَجْوَةٍ حَتَّى جَمَعُوا لَهَا مِنْهُ طَعَامًا فَجَعَلُوهُ فِي ثَوْبٍ ثُمَّ حَمَلُوهُ بَيْنَ ثَدْيِهَا فَأَتَتْ أَهْلَهَا وَقَدِ احْتَبَسَتْ عَلَيْهِمْ فَقَالُوا مَا حَبَسَكِ يَا فُلَانَةُ فَقَالَتْ الْعَجَبُ لَقِيَنِي رَجُلَانِ فَذَهَبَا بِي إِلَى هَذَا الَّذِي يُقَال لَهُ الصابيء فَفعل بماءي كَذَا وَكَذَا لِلَّذِي كَانَ فَوَاللَّهِ إِنَّهُ لَأَخْيَرُ مَنْ بَيْنَ هَذِهِ وَهَذِهِ تَعْنِي السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَإِنَّهُ لَرَسُولُ اللَّهِ حَقًّا وَكَانَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ بَعْدِ يُغِيرُونَ عَلَى مَنْ حَوْلِهِمْ وَلَا يُصِيبُونَ الْقَوْمَ الَّتِي هِيَ مِنْهُمْ فَقَالَتْ لِقَوْمِهَا وَاللَّهِ مَا أَدْرِي عَنْ عَمْدٍ يَدَعُنَا هَؤُلَاءِ أَمَا لَكُمْ فِي الْإِسْلَامِ فَطَاوَعُوهَا فَجَاءُوا جَمِيعًا فَدَخَلُوا فِي الْإِسْلَامِقَالَ الْإِمَامُ رحمه الله وَقَعْنَا تِلْكَ الْوَقْعَةِ أَيْ نِمْنَا تِلْكَ النَوْمَةَ الثَقِيلَةَ قَوْلُهُ كَانَ رَجُلًا جَلِيدًا أَجْوَفَ أَيْ قَوِيًّا رَفِيعَ الصَّوْتِ وَالْمَزَادَةُ الْقِرْبَةُ الْكَبِيرَةُ وَكَذَلِكَ السَّطِيحَةُ وَقَوْلُهَا وَنَفَرُنَا خُلُوفٌ أَيْ غَابَ الرِّجَالُ وَبَقِيَ النِّسَاءُ وَالصِّبْيَانُ وَأَفْرَغَ أَيْ صَبَّ وَالْعَزَالِي جَمْعُ الْعَزْلَاءِ وَهِيَ فَمُ الْقِرْبَةِ مِنْ جَانِبِهَا وَأَقْلَعَ أَيْ كَفَّ وَأَمْسَكَ وَالْمَلْآةُ الِامْتِلَاءُ مَا رَزَأْنَاكِ أَيْ مَا نَقَصْنَاكِ فَابْغِيَانَا أَيْ فَابْغَيَا لَنَا يُقَالُ بَغَيْتُهُ الشَّيْءَ أَيْ طَلَبْتُهُ لَهُ وَالْهَاءُ فِي دَقِيقَةٍ وَسُوَيْقَةٍ تَدُلُّ عَلَى الْقِلَّةِ أَيْ قِطْعَةٌ مِنَ الدَّقِيقِ قَلِيلَةٌ وَكَذَلِكَ السُّوَيْقُ وَالصَّرْمُ أَبْيَاتٌ مُجْتَمِعَةٌ وَنَفَرٌ يَسِيرُ وَقَوْلُهُ أَوْكَاهُمَا أَيْ شَدَّ أَفْوَاهَهُمَافَصْلٌ ١١ - أَخْبَرَنَا حَكِيمُ بْنُ أَحْمَدَ الإِسْفَرَايِينِيُّ قَدِمَ عَلَيْنَا أَنَا جَدِّي أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدٍ الإِسْفَرَايِينِيُّ ثَنَا الْأَصَمُّ ثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سُلَيْمَانَ الْبُرْلُسِيُّ ثَنَا ضِرَارُ بْنُ صَرْدٍ ثَنَا عَائِذ ابْن حَبِيبٍ عَنْ إِسْمَاعِيلَ بْنِ أَبِي خَالِد عَن عبد الله الْمدنِي قَالَ سَمِعت عبد الرحمن بْنَ أَبِي بَكْرٍ رضي الله عنهما يَقُولُ كَانَ فُلَانٌ يَجْلِسُ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَإِذَا تَكَلَّمَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم اخْتَلَجَ
yüzüyle [alay ederek taklit etti]. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) ona: «Böyle kal!» dedi. Nihayet bu adam durmadan irkilip durdu ve nihayet öldü.
İmâm [et-Tahâvî] der ki: "İhtilâc" (hareket etme) demektir; yani dudaklarını ve çenesini, Nebî (s.a.v.) ile alay ederek, O'nun yaptığı fiili taklit eder bir halde hareket ettiriyordu. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) ona beddua etti ve o kişi, yüzü titreyerek (irtiâd ederek) ölene kadar bu halde kaldı.
**Yahudilerden bir adamın zikrine dair fasıl:** Bu adam, Allah'ın Tevrat'ta Muhammed (s.a.v.)'in vasfına dair indirdiği bilgiyi, hastalığı sırasında haber vermiş, O'na iman etmiş ve sonra ölmüştür.
**12.** Bize Ebû Zekeriyyâ haber verdi; dedi ki: Dedem Ebû Abdullah'ın kitabında, Muhammed b. Sa'd, Alî b. Muhammed b. Nasr ve Ahmed b. İshâk'ın şöyle dediklerini buldum: Bize Muhammed b. Eyyûb tahdîs etti; bize Ebû Seleme Mûsâ b. İsmâil tahdîs etti; bize Hammâd b. Seleme, Atâ b. es-Sâib'den, o da Ebû Ubeyde b. Abdullah b. Mes'ûd vasıtasıyla babasından rivayet etti ki, babası (Abdullah b. Mes'ûd) şöyle demiştir:
Allah, Nebîsini (s.a.v.) bir adamı cennete dâhil etmek üzere gönderdi. O, bir kiliseye girdi. Bir de baktı ki, Yahudiler Tevrat okuyorlar. Derken Nebî (s.a.v.)'in sıfatına geldiler. Nebî (s.a.v.)'i görünce durdular. Kilisenin bir köşesinde hasta bir adam vardı. Resûlullah (s.a.v.): «Ne oldu size, niçin durdunuz?» buyurdu. Hasta adam: «Onlar bir Nebî'nin sıfatına geldiler ve durdular» dedi. Sonra hasta adam emekleyerek (yahbû) geldi, Tevrat'ı aldı ve onu okudu. Nihayet Nebî (s.a.v.)'in ve ümmetinin sıfatına geldi ve: «İşte bu senin sıfatın ve ümmetinin sıfatıdır. Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve sen Allah'ın Resûlüsün.» dedi. Sonra öldü. Resûlullah (s.a.v.): «Kardeşinizi yıkayıp kefenleyin (lû ehâküm)» buyurdu.
**13.** Ebû Abdullah (et-Tahâvî) dedi ki: Bize Muhammed b. Abdullah b. el-Münzir ve Alî b. Nasr haber verip dediler ki: Bize Muhammed b. Eyyûb tahdîs etti; bize Ebû Seleme tahdîs etti; bize Hammâd b. Seleme tahdîs etti; bize Saîd el-Cüreyrî, Abdullah b. Kudâme b. Sahr el-Ukaylî'den tahdîs etti; o dedi ki: Bana bir bedevî haber verip şöyle dedi: Medine'ye satılık hayvanlarımla geldim. Kendi kendime: «Şu adamdan (Resûlullah'tan) mutlaka dinleyeceğim» dedim. Nebî (s.a.v.)'in yanına vardım. O, Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) arasında bulunuyor, ellerini onların omuzlarına koymuştu. Bir de baktım ki, bir adam hasta oğlunun yanında Tevrat okuyor. Nebî (s.a.v.): «Sana Tevrat'ı indirene yemin vererek soruyorum: Benim sıfatımı ve çıkış yerimi onda buluyor musun?» buyurdu. Adam: «Hayır» dedi. Bunun üzerine [Nebî] elini sıfatın üzerine koydu. Bunun üzerine oğlu: «Evet, onu indirene yemin olsun ki, onda senin sıfatın, ümmetinin sıfatı ve çıkış yerin vardır. Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve sen Allah'ın Resûlüsün.» dedi. Sonra öldü. Resûlullah (s.a.v.): «Kardeşinizi yıkayıp kefenleyin (lû ehâküm)» buyurdu.
İmâm [et-Tahâvî] der ki: "Yahbû" (Emekleyerek yürümek) yani ayakta duramayan küçük bir çocuğun yaptığı gibi kalçası üzerinde yürümek demektir. Onun "lû" sözü ise, "kû enfüseküm" (kendinizi koruyun) vezni üzerine "veliye yelî" (üstlenmek, velî olmak) fiilinden emir, cemaat sigasıdır; yani onun yıkanmasını ve kefenlenmesini üstlenin demektir.
بِوَجْهِهِ فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ كُنْ كَذَلِكَ فَلَمْ يَزَلْ يَخْتَلِجُ حَتَّى مَاتَقَالَ الْإِمَامُ الِاخْتِلَاجُ الِارْتِعَادُ كَانَ يُحَرِّكُ شَفَتَيْهِ وَذَقْنَهُ اسْتِهْزَاءً بِالنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم يَحْكِي مَا فَعَلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَدَعَا عَلَيْهِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَبَقيَ كَذَلِك يرتعد بِوَجْهِهِ إِلَى أَنْ مَاتَفَصْلٌ فِي ذِكْرِ رَجُلٍ مِنَ الْيَهُودِ أَخْبَرَ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ عز وجل فِي التَّوْرَاةِ مِنْ صِفَةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِوَسَلَّمَ فِي مَرَضِهِ وَآمَنَ بِهِ ثُمَّ مَاتَ١٢ - أَخْبَرَنَا أَبُو زَكَرِيَّا قَالَ وَجَدْتُ فِي كتاب جدي أبي عبد الله أَنَّ مُحَمَّدَ بْنَ سَعْدٍ وَعَلِيَّ بْنَ مُحَمَّدِ بْنِ نَصْرٍ وَأَحْمَدَ بْنَ إِسْحَاقَ قَالُوا ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَيُّوبَ ثَنَا أَبُو سَلَمَةَ مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ ثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ بْنِ عبد الله ابْن مَسْعُودٍ عَنْ أَبِيهِ أَنَّهُ قَالَ ابْتَعَثَ اللَّهُ نَبِيَّهُ صلى الله عليه وسلم بِإِدْخَالِ رَجُلٍ الْجَنَّةَ فَدَخَلَ الْكَنِيسَةَ فَإِذَا هُوَ بِيَهُودٍ يقرأون التَّوْرَاةَ فَأَتَوْا عَلَى صِفَةِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا رَأُوا النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم أَمْسَكُوا وَفِي نَاحِيَةِ الْكَنِيسَةِ رَجُلٌ مَرِيضٌ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَا لَكُمْ أَمْسَكْتُمْ فَقَالَ الْمَرِيضُ إِنَّهُمْ أَتَوْا عَلَى صِفَةِ نَبِيٍّ فَأَمْسَكُوا ثُمَّ جَاءَ الْمَرِيضُ يَحْبُو حَتَّى أَخَذَ التَّوْرَاةَ فَقَرَأَهَا حَتَّى أَتَى عَلَى صِفَةِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَأُمَّتِهِ فَقَالَ هَذِهِ صِفَتُكَ وَصِفَةُ أَمَّتِكَ أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ ثُمَّ مَاتَ فَقَالَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لُوا أَخَاكُمْ١٣ - قَالَ أَبُو عبد الله وَأخْبرنَا مُحَمَّد بن عبد الله بْنِ الْمُنْذِرِ وَعَلِيُّ بْنُ نَصْرٍ قَالَا ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَيُّوبَ ثَنَا أَبُو سَلمَة ثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ ثَنَا سعيد الْجريرِي عَن عبد الله بن قدامَة ابْن صَخْرٍ الْعُقَيْلِيِّ حَدَّثَنِي أَعْرَابِيٌّ قَالَ قَدِمْتُ الْمَدِينَةَ بِجَلُوبَةٍ لِي فَقُلْتُ لَأَسْمَعَنَّ مِنْ هَذَا الرَّجُلِ فَأَتَيْتُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ بَيْنَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ رضي الله عنهما وَاضِعٌ يَدَيْهِ عَلَيْهِمَا قَالَ وَرَجُلٌ يَقْرَأُ التَّوْرَاةَ عَلَى ابْنٍ لَهُ مَرِيضٍ فَقَالَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أُنْشِدُكَ بِالَّذِي أَنْزَلَ التَّوْرَاةَ عَلَيْكُمْ هَلْ تَجِدُ صِفَتِي وَمَخْرَجِي فَقَالَ لَا فَوَضَعَ يَدَيْهِ عَلَى الصِّفَةِ فَقَالَ ابْنُهُ بَلَى وَالَّذِي أَنْزَلَهَا إِنَّ فِيهِ لَصِفَتَكَ وَصِفَةَ أُمَّتِكَ وَمَخْرَجَكَ وَأَنَا أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ ثُمَّ مَاتَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لُوا أَخَاكُمْقَالَ الْإِمَامُ يَحْبُو أَيْ يَمْشِي عَلَى عَجُزِهِ كَمَا يَفْعَلُ الصَبِيُّ الطِفْلُ الَّذِي لَا يَقْدِرُ عَلَى الْقِيَامِ وَقَوْلُهُ لُوا أَمْرُ الْجَمَاعَةِ مِنْ قَوْلِكَ وَلِيَ يَلِي عَلَى وَزْنِ قُوا أَنْفُسَكُمْ أَيْ تَوَلَّوْا غُسْلَهُ وَتَكْفِينَهُ
Defnetti onu ve celûbe; celûbe, bir yerden başka bir yere getirilen develerdir. Boş iken tekrar dolan ukke (yağ tulumu)nin zikri bölümü. Dil âlimleri şöyle demiştir: Ukke, yağ kabıdır. 14 - Bize Ahmed b. Ebî’l-Feth haber verdi; (o) bize Abdurrahman b. Ebî Bekir’den haber verdi; (o) bize Abdullah b. Muhammed b. Muhammed’den rivayet etti; (o) bize Ahmed b. Amr’dan rivayet etti; (o) bize Şeybân b. Ferrûh’tan rivayet etti; (o) bize Muhammed b. Ziyâd el-Bürcümî’den rivayet etti; (o) bize Ebû Zılâl’den, o da Enes b. Mâlik (r.a.)’den, o da annesi (r.anhâ)’dan rivayet etti. (Annesi) dedi ki: Benim bir koyunum vardı; onun yağını bir ukke içinde biriktirdim. Sonra onu Zeyneb ile gönderip: Ey Zeyneb, bu ukkeyi Resûlullah’a (s.a.v.) ulaştır, onunla katık yapsın, dedim. Zeyneb onu Nebî (s.a.v.)’e getirdi ve: Ey Allah’ın Resûlü, bu yağdır; Ümmü Süleym onu gönderdi, dedi. (Resûlullah) Buyurdu ki: Onun ukkesini onun için boşaltın. Bunun üzerine ukke boşaltıldı ve kendisine verildi. Zeyneb, Ümmü Süleym evde yokken geldi ve ukkeyi bir çiviye astı. Sonra Ümmü Süleym geldi ve ukkenin yağ damlatacak şekilde dopdolu olduğunu gördü. Dedi ki: Ey Zeyneb, ben sana bu ukkeyi Resûlullah’a (s.a.v.) götür, onunla katık yapsın diye emretmedim mi? (Zeyneb) Dedi ki: Ben yaptım; eğer bana inanmazsan, benimle birlikte Resûlullah’a (s.a.v.) gel. Bunun üzerine Ümmü Süleym, yanında Zeyneb olduğu hâlde Resûlullah’a (s.a.v.) gitti ve: Ey Allah’ın Resûlü, ben onunla birlikte sana içinde yağ bulunan bir ukke göndermiştim, dedi. Resûlullah: O, onu getirdi, buyurdu. (Ümmü Süleym): Seni hidayet ve hak din ile gönderene yemin olsun ki o ukke yağla dopdolu ve damlatıyor, dedi. Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: Ümmü Süleym, Allah’ın, sen O’nun Nebî’sine yedirdiğin gibi sana da yedirmesine mi şaşırıyorsun? 15 - Ve bize Ahmed b. Amr rivayet etti; (o) bize Ebû Bekir’den rivayet etti; (o) bize Muhammed b. Fudayl’dan rivayet etti; (o) bize Atâ b. es-Sâib’den, o da Yahyâ b. Ca‘de’den, o da ninesinden rivayet etti. (Nine) dedi ki: Ümmü Mâlik el-Ensâriyye, Resûlullah’a (s.a.v.) bir ukke yağ getirdi. Resûlullah (s.a.v.), Bilâl’e emretti; Bilâl onu sıktı (içindekini çıkardı), sonra onu Ümmü Mâlik’e geri verdi. Ümmü Mâlik döndüğünde ukke dopdolu idi. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.)’e gelip: Ey Allah’ın Resûlü, benim hakkımda bir şey mi indi? dedi. (Resûlullah): Ey Ümmü Mâlik, o nedir? buyurdu. (Ümmü Mâlik): Hediye ettiğim şeyi bana geri verdin, dedi. Bunun üzerine Resûlullah, Bilâl’i çağırıp ona bunu sordu. Bilâl: Seni hak ile gönderene yemin olsun ki ben onu o kadar sıktım ki utandım, dedi. Resûlullah (s.a.v.) bunun üzerine: Sana afiyet olsun ey Ümmü Mâlik; bu bir berekettir; Allah onun sevabını sana peşin olarak verdi, buyurdu.
وَدَفْنَهُ وَالْجَلُوبَةُ الْإِبِلُ الَّتِي تُجْلَبُ مِنْ مَكَانٍ إِلَى مَكَانٍفَصْلٌ فِي ذِكْرِ الْعُكَّةِ الَّتِي كَانَتْ فَارِغَةً فَعَادَتْ مُمْتَلِئَةً قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ الْعُكَّةُ وِعَاءُ السَّمْنِ١٤ - أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ أَبِي الْفَتْحِ أَنَا عبد الرحمن بن أبي بكر ثَنَا عبد الله بن مُحَمَّد ابْن مُحَمَّدٍ ثَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَمْرٍو ثَنَا شَيْبَانُ بْنُ فَرُّوخٍ ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ زِيَادٍ الْبُرْجُمِيُّ ثَنَا أَبُو ظِلَالٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رضي الله عنه عَنْ أُمِّهِ رضي الله عنها قَالَتْ كَانَتْ لِي شَاةٌ فَجَمَعْتُ سَمْنَهَا فِي عُكَّةٍ فَبَعَثْتُ بِهَا مَعَ زَيْنَبَ فَقُلْتُ يَا زَيْنَبُ أَبْلِغِي هَذِهِ الْعُكَّةَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَأْتَدِمُ بِهَا قَالَتْ فَجَاءَتْ زَيْنَبُ بِهَا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ هَذِهِ سَمْنٌ بَعَثَتْ بِهَا أُمُّ سُلَيْمٍ قَالَ فَفَرِّغُوا لَهَا عُكَّتَهَا فَفُرِّغَتِ الْعُكَّةُ وَدُفِعَتْ إِلَيْهَا فَجَاءَتْ وَأُمُّ سُلَيْمٍ لَيْسَتْ فِي الْبَيْتِ فَعَلَّقَتِ الْعُكَّةَ عَلَى وَتِدٍ فَجَاءَتْ أُمُّ سُلَيْمٍ فَرَأَتِ الْعُكَّةَ مُمْتَلِئَةً تَقْطُرُ سَمْنًا فَقَالَتْ يَا زَيْنَبُ أَلَيْسَ أَمَرْتُكِ أَنْ تُبَلِّغِي هَذِهِ الْعُكَّةَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَأْتَدِمُ بِهَا قَالَتْ قَدْ فَعَلْتُ فِإِنْ لَمْ تُصَدِّقِينِي فَتَعَالِي مَعِي إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ فَذَهَبَتْ أُمُّ سُلَيْمٍ وَزَيْنَبُ مَعَهَا إِلَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي بَعَثْتُ إِلَيْكَ مَعَهَا بِعُكَّةٍ فِيهَا سَمْنٌ فَقَالَ قَدْ جَاءَتْ بِهَا فَقَالَتْ وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ إِنَّهَا مُمْتَلِئَةٌ سَمْنًا تَقْطُرُ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَتَعْجَبِينَّ أُمَّ سُلَيْمٍ أَنَّ اللَّهَ أَطْعَمَكِ كَمَا أَطْعَمْتِ نبيه١٥ - وثنا أَحْمَدُ بْنُ عَمْرٍو ثَنَا أَبُو بَكْرٍ ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ ثَنَا عَطَاءُ بْنُ السَّائِبِ عَنْ يَحْيَى بْنِ جَعْدَةَ عَنْ جَدَّتِهِ قَالَ جَاءَتْ أُمُّ مَالِكٍ الْأَنْصَارِيَّةُ بِعُكَّةِ سَمْنٍ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَمَرَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِلَال فَعَصَرَهَا ثُمَّ دَفَعَهَا إِلَيْهَا فَرَجَعَتْ فَإِذَا هِيَ مَمْلُوءَةٌ فَأَتَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ نَزَلَ فِيَّ شَيْءٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ وَمَا ذَاكَ يَا أُمَّ مَالِكٍ قَالَتْ رَدَدْتَ عَلَيَّ هديتي قَالَ فَدَعَا بِلَال فَسَأَلَهُ عَنْ ذَلِكَ فَقَالَ وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَقَدْ عَصَرْتُهَا حَتَّى اسْتَحْيَيْتُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم هَنِيئًا لَكِ يَا أُمَّ مَالِكٍ هَذِهِ بَرَكَةٌ عَجَّلَ اللَّهُ لَكِ ثَوَابَهَا
16. Fasıl - Bize Ebü’l-Hayr Muhammed b. Ahmed b. Hârûn haber verdi. Bize Ebû Bekr b. Merdûye tahdis etti. Bize Muhammed b. Ali b. Duhaym tahdis etti. Bize Ahmed b. Hâzim el-Gıfârî tahdis etti. Bize Bekr b. Abdirrahmân el-Kâdî tahdis etti. Bize Ziyâd b. Abdillâh el-Bekkâî tahdis etti. Bize Muhammed b. İshâk tahdis etti. H. Ebû Bekr b. Merdûye dedi: Bize Muhammed b. Saîd b. Dâvûd tahdis etti. Bize Ali b. Muhammed b. Saîd tahdis etti. Bize Mincâb b. el-Hâris tahdis etti. Dedi ki: İbrahim b. Yûsuf, Ziyâd b. Abdillâh’tan, o da İbn İshâk’tan rivayet etti. H. Ebû Bekr b. Merdûye dedi: Bize Süleyman b. Ahmed tahdis etti. Bize el-Hasan b. el-Abbâs er-Râzî tahdis etti. Bize Sehl b. Osman tahdis etti. Bize Yahyâ b. Zekeriyyâ b. Ebî Zâide, Muhammed b. İshâk’tan rivayet etti. H. Ebû Bekr b. Merdûye dedi: Bize Süleyman tahdis etti. Bize Muhammed b. Abdillâh el-Hadramî tahdis etti. Bize İbn Nümeyr tahdis etti. Bize Yûnus b. Bükeyr, Muhammed b. İshâk’tan, o da Âsım b. Ömer b. Katâde’den, o da Mahmûd b. Lebîd’den, o da Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan rivayet etti. Abdullah b. Abbâs (r.a.) dedi: Bana Selman (r.a.) ağzından hadisini anlattı. Dedi ki: Ben Farslı bir adamdım, İsfahan halkından, Cey denilen bir köydendim. Babam köyün dihkanıydı. Ben Allah’ın yarattıkları arasında ona en sevimli olanıydım. Beni sevmesi öylesine devam etti ki beni evinde bir cariye gibi hapsetti. Mecusîlikte öyle gayret ettim ki ateşin bakıcısı oldum, onu yakardım, bir an sönmesine izin vermezdim. Babamın büyük bir çiftliği vardı. Bir gün meşgul oldu ve bana dedi ki: "Oğlum, bugün çiftliğimle meşgul olmaktan alıkondum, haydi git ona bak, istediğin gibi emret." Sonra bana: "Bana karşı gecikme, zira gecikirsen benim için çiftliğimden daha önemli olursun ve beni her işimden alıkorsun." dedi. Ben çiftliğine gitmek üzere yola çıktım. Hıristiyanlara ait bir kiliseye uğradım, onların namaz kılarken seslerini duydum; babamın beni evde hapsetmesi sebebiyle insanların dininden haberim yoktu. Seslerini duyunca yanlarına girdim, ne yaptıklarını görmek için. Onları görünce namazları hoşuma gitti, onların dinine rağbet ettim ve dedim ki: "Vallahi bu, bizim üzerinde olduğumuz dinden daha hayırlıdır." Güneş batıncaya kadar yanlarından ayrılmadım, babamın çiftliğini terk ettim. Sonra onlara: "Sizi bu dine kim irşad etti?" dedim. Dediler ki: "Şam’da bir adam." Sonra babamın yanına döndüm. Babam beni aramaya göndermişti ve ben onu işinden alıkoymuştum. Dedi ki: "Oğlum, neredeydin? Sana ettiğim ahdi unuttun mu?" Dedim ki: "Ben namaz kılan bir topluluğun yanından geçtim, kiliselerinde onların yanına girdim, güneş batana kadar onlar namaz kılarken yanlarında kaldım." Babam dedi: "Oğlum, o dinde hayır yoktur. Senin dinin ve atalarının dini ondan daha hayırlıdır." Sonra beni evinde hapsetti. Ben Hıristiyanlara haber gönderip dedim ki: "Şam’dan bir kafile geldiğinde bana haber verin."
فَصْلٌ ١٦ - أَخْبَرَنَا أَبُو الْخَيْرِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ هَارُونَ أَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ مَرْدَوَيْهِ ثَنَا مُحَمَّد ابْن عَلِيِّ بْنِ دُحَيْمٍ ثَنَا أَحْمَدُ بْنُ حَازِمٍ الْغِفَارِيُّ ثَنَا بَكْرُ بن عبد الرحمن القَاضِي ثَنَا زِيَاد ابْن عبد الله الْبَكَّائِيُّ ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ ح قَالَ أَبُو بَكْرِ بْنُ مرْدَوَيْه وثنا مُحَمَّد بن سعيد ابْن دَاوُدَ ثَنَا عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سَعِيدٍ ثَنَا مِنْجَابُ بْنُ الْحَارِثِ قَالَ قَالَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ يُوسُف عَن زِيَاد بن عبد الله عَنِ ابْنِ إِسْحَاقَ ح قَالَ أَبُو بكر بن مرْدَوَيْه وثنا سُلَيْمَانُ بْنُ أَحْمَدَ ثَنَا الْحَسَنُ بْنُ الْعَبَّاسِ الرَّازِيُّ ثَنَا سَهْلُ بْنُ عُثْمَانَ ثَنَا يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا بْنِ أَبِي زَائِدَةَ عَنْ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ ح قَالَ أَبُو بكر بن مرْدَوَيْه وثنا سُلَيْمَان ثَنَا مُحَمَّد بن عبد الله الْحَضْرَمِيُّ ثَنَا ابْنُ نُمَيْرٍ ثَنَا يُونُسُ بْنُ بُكَيْرٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ عَنْ عَاصِمِ بْنِ عُمَرَ بْنِ قَتَادَةَ عَنْ مَحْمُودِ بن لبيد عَن عبد الله بْنِ عَبَّاسٍ رضي الله عنه قَالَ حَدَّثَنِي سَلْمَانُ حَدِيثَهُ مِنْ فِيهِ قَالَ كُنْتُ رَجُلًا فَارِسِيًّا مِنْ أَهْلِ أَصْبَهَانَ مِنْ قَرْيَةٍ يُقَالُ لَهَا جَيُّ وَكَانَ أَبِي دِهْقَانَ قَرْيَتُهُ وَكُنْتُ أَحَبُّ خَلْقِ اللَّهِ إِلَيْهِ فَلَمْ يَزَلْ بِهِ حُبُّهُ إِيَايَّ حَتَّى حَبَسَنِي فَي بَيْتِهِ كَمَا تُحْبَسُ الْجَارِيَةُ فَاجْتَهَدْتُ فِي الْمَجُوسِيَّةِ حَتَّى كُنْتُ قَاطِنَ النَّارِ أُوقِدُهَا لَا أَتْرُكُهَا تَخْبُو سَاعَةً وَكَانَتْ لِأَبِي ضَيْعَةٌ عَظِيمَةٌ فَشُغِلَ يَوْمًا فَقَالَ لِي يَا بُنَيَّ إِنِّي قَدْ شُغِلْتُ هَذَا الْيَوْمَ عَنْ ضَيْعَتِي فَاذْهَبْ إِلَيْهَا فَطَالِعْهَا وَأْمُرْ فِيهَا بِبَعْضِ مَا تُرِيدُ ثُمَّ قَالَ لِي لَا تَحْتَبِسُ عَلَيَّ فَإِنَّكَ إِنِ احْتَبَسْتَ عَلَيَّ كُنْتَ أَهَمَّ إِلَيَّ مِنْ ضَيْعَتِي وَشَغَلْتَنِي عَنْ كُلِّ شَيْءٍ مِنْ أَمْرِي فَخَرَجْتُ أُرِيدُ ضَيْعَتَهُ أَسِيرُ إِلَيْهَا فَمَرَرْتُ بِكَنِيسَةٍ مِنْ كَنَائِسِ النَّصَارَى فَسَمِعْتُ أَصْوَاتَهُمْ فِيهَا وَهُمْ يُصَلُّونَ وَكُنْتُ لَا أَدْرِي مَا أَمْرُ النَّاسِ لِحَبْسِ أَبِي إِيَايَّ فِي بَيْتِهِ فَلَمَّا سَمِعْتُ أَصْوَاتَهُمْ دَخَلْتُ عَلَيْهِمْ أَنْظُرُ مَا يَصْنَعُونَ فَلَمَّا رَأَيْتُهُمْ أَعْجَبَتْنِي صَلَوَاتَهُمْ وَرَغِبْتُ فِي أَمْرِهِمْ وَقُلْتُ هَذَا وَاللَّهِ خَيْرٌ مِنَ الَّذِي نَحْنُ عَلَيْهِ فَمَا بَرِحْتُ مِنْ عِنْدِهِمْ حَتَّى غَرَبَتِ الشَّمْسُ وَتَرَكْتُ ضَيْعَةَ أَبِي ثُمَّ قُلْتُ لَهُمْ مَنْ أَبْصَرَكُمْ بِهَذَا الدِّينِ قَالُوا رَجُلٌ بِالشَّامِ ثُمَّ رَجَعْتُ إِلَى أَبِي وَقَدْ بَعَثَ فِي طَلَبِي وَقَدْ شَغَلْتُهُ عَنْ عَمَلِهِ قَالَ أَيْ بُنَيَّ أَيْنَ كُنْتُ أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكَ مَا عَهِدْتُ قُلْتُ إِنِّي مَرَرْتُ بِنَاسٍ يُصَلُّونَ فِي كَنِيسَةٍ لَهُم فَدخلت إِلَيْهِم فَمَا زلت عِنْدَهُمْ وَهُمْ يُصَلُّونَ حَتَّى غَرَبَتِ الشَّمْسُ قَالَ أَبِي أَيْ بُنَيَّ لَيْسَ فِي ذَلِكَ الدِّينِ خَيْرٌ دِينُكَ وَدِينُ آبَائِكَ خَيْرٌ مِنْهُ ثُمَّ حَبَسَنِي فِي بَيْتِهِ وَبَعَثْتُ إِلَى النَّصَارَى فَقُلْتُ إِذَا قَدِمَ عَلَيْكُم ركب الشَّامِ فَأَخْبِرُونِي
Bunun üzerine onlara Şam'dan bir kafile geldi; Nasârâ tüccarları idiler. Onlar bana bunlardan haber verdiler. Ben de onlara: 'İhtiyaçlarını giderip memleketlerine dönmek istediklerinde bana haber verin' dedim. Nihayet memleketlerine dönmek istediklerinde bana haber verdiler. Ben de ayaklarımdaki demirleri çıkardım, sonra onlarla birlikte yola çıktım; ta ki Şam'a varıncaya kadar. Şam'a vardığımda: 'Bu dinin mensuplarından ilim bakımından en üstün kimdir?' diye sordum. 'Kilisedeki uskuf (piskopos)' dediler. Hemen ona gidip: 'Ben bu dine rağbet ettim; senden öğrenmek ve seninle namaz kılmak istiyorum' dedim. Bana: 'Gir' dedi, ben de girdim. O, kötü bir adamdı; sadakayı emreder ve insanları buna teşvik ederdi. Fakat ona bir şey topladıklarında onu kendine saklar, kimseye bir şey vermezdi; nihayet altın ve gümüşten küçük küpler biriktirmişti. Onun bu yaptığını görünce şiddetli bir buğz ettim. Sonra o adam öldü. Nasârâ onu defnetmek üzere toplandı. Ben onlara: 'Bu adam kötü birisiydi; size sadakayı emreder, teşvik ederdi. Fakat siz ona getirdiğinizde onu kendine saklar, miskinlere hiçbir şey vermezdi' dedim. 'Bunu nereden biliyorsun?' dediler. 'Ben size onun hazinesini göstereyim' dedim. 'Göster' dediler. Ben de gösterdim; onu çıkardılar, altın ve gümüştü. Bunu görünce: 'Vallahi onu asla defnetmeyiz' dediler ve onu salbettiler, sonra da taşla recmettiler. Orada başka bir adam vardı; onu onun yerine geçirdiler. Selman der ki: 'Beş vakit namaz kılmayan, ondan daha faziletli, dünyaya karşı daha zâhid, âhirete daha rağbetli, gece gündüz daha çalışkan bir adam görmedim. Onu hiçbir şeyi sevmediğim kadar sevdim. Bir müddet onunla kaldım. Sonra ona ölüm geldi. Ona dedim ki: 'Ey filan! Ben seninle beraberdim, seni hiçbir şeyi sevmediğim kadar sevdim. Allah tarafından gördüğün bu hal geldi. Bana kimi tavsiye edersin, ne emredersin?' O da: 'Ey oğulcuğum! Vallahi benim üzerinde olduğum bu hal üzere kalmış hiç kimse bilmiyorum. İnsanlar helak oldu, değiştiler ve üzerinde olduklarının çoğunu terk ettiler. Yalnız Musul'da bir adam var, o falancadır; o benim üzerinde olduğum hal üzeredir. Ona katıl' dedi. O ölüp defnedilince, Musul'daki zata katıldım. Ona: 'Ey filan! Filan, ölümünde bana senin yanına gitmemi vasiyet etti ve senin onun işi üzere olduğunu haber verdi' dedim. 'Yanımda kal' dedi, ben de yanında kaldım. Onu arkadaşının hali üzere hayırlı bir adam olarak buldum. Çok geçmeden o da öldü. Ölüm gelince ona: 'Ey filan! Filan beni sana vasiyet etti ve sana katılmamı emretti. Allah'tan gördüğün bu hal geldi. Bana kimi tavsiye edersin, ne emredersin?' dedim. 'Ey oğulcuğum! Bizim üzerinde olduğumuz hal üzere, gitmeni emredeceğim, Ammuriye'de (Rum diyarında) bir adamdan başka kalmış hiç kimse bilmiyorum' dedi. O ölüp defnedilince, Ammuriye'deki zata katıldım ve ona durumumu anlattım. 'Yanımda kal' dedi, ben de yanında kaldım. O, arkadaşlarının yol ve işi üzere bir adamdı. Çalıştım, nihayet birkaç ineğim ve bir koyunum oldu. Sonra ona Allah'ın emri (ölüm) geldi. Ölüm halindeyken ona: 'Ey filan! Ben filanla beraberdim, o beni filana vasiyet etti, sonra o da...
بِهِمْ فَقَدِمَ عَلَيْهِمْ رَكْبٌ مِنَ الشَّامِ تُجَّارٌ مِنَ النَّصَارَى فَأَخْبَرُونِي بِهِمْ فَقُلْتُ لَهُمْ إِذَا قَضَوْا حَوَائِجَهُمْ وَأَرَادُوا الرَّجْعَةَ إِلَى بِلَادِهِمْ فَآذِنُونِي فَلَمَّا أَرَادُوا الرَّجْعَةَ إِلَى بِلَادِهِمْ أَخْبَرُونِي بِهِمْ فَأَلْقَيْتُ الْحَدِيدَ مِنْ رِجْلِيَّ ثُمَّ خَرَجْتُ مَعَهُمْ حَتَّى قَدِمْتُ الشَّامَ فَلَمَا قَدِمْتُهَا قُلْتُ مَنْ أَفْضَلُ أَهْلِ الدِّينِ عِلْمًا قَالُوا الْأَسْقُفُ فِي الْكَنِيسَةِ فَجِئْتُهُ فَقُلْتُ إِنِّي قَدْ رَغِبْتُ فِي هَذَا الدِّينِ وَأَتَعَلَّمُ مِنْكَ فَأُصَلِّي مَعَكَ قَالَ فَادْخُلْ فَدَخَلْتُ وَكَانَ رَجُلَ سَوْءٍ يَأْمُرُ بِالصَّدَقَةِ وَيُرَغِّبُهُمْ فِيهَا فَإِذَا جَمَعُوا إِلَيْهِ شَيْئًا مِنْهَا اكْتَنَزَهُ لِنَفْسِهِ فَلَمْ يُعْطِ إِنْسَانًا مِنْهَا شَيْئًا حَتَّى جَمَعَ قِلَالًا مِنْ ذَهَبٍ وَوَرِقٍ فَأَبْغَضْتُهُ بُغْضًا شَدِيدًا لَمَّا رَأَيْتُهُ يَصْنَعُ ثُمَّ مَاتَ فَاجْتَمَعَتْ إِلَيْهِ النَّصَارَى لِيَدْفِنُوهُ فَقُلْتُ لَهُمْ إِنَّ هَذَا كَانَ رَجُلَ سَوْءٍ يَأْمُرُكُمْ بِالصَّدَقَةِ وَيُرَغِّبُكُمْ فِيهَا فَإِذَا جِئْتُمُوهُ بِهَا اكْتَنَزَهَا لِنَفْسِهِ وَلَمْ يُعْطِ الْمَسَاكِينَ مِنْهَا شَيْئًا قَالُوا وَمَا عِلْمُكَ بِذَلِكَ قُلْتُ لَهُمْ فَأَنَا أَدُلُّكُمْ عَلَى كَنْزِهِ قَالُوا فَدُلَّنَا عَلَيْهِ فَدَلَلْتُهُمْ عَلَيْهِ فَاسْتَخْرَجُوهُ ذَهَبًا وَوَرِقًا فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوا وَاللَّهِ لَا نَدْفِنُهُ أَبَدًا فَصَلَبُوهُ ثُمَّ رَجَمُوهُ بِالْحِجَارَةِ وَكَانَ ثَمَّ رَجُلٌ آخَرُ فَجَعَلُوهُ مَكَانَهُ قَالَ يَقُولُ سَلْمَانُ فَمَا رَأَيْتُ رَجُلًا لَا يُصَلِّي الْخَمْسَ أَفْضَلَ مِنْهُ أَزْهَدَ فِي الدُنْيَا وَلَا أَرْغَبَ فِي الْآخِرَةِ وَلَا أَدْأَبَ لَيْلًا وَنَهَارًا مِنْهُ فَأَحْبَبْتُهُ حُبًّا لَمْ أُحِبَّهُ شَيْئًا قَطُّ فَمَازِلْتُ مَعَهُ زَمَانًا ثُمَّ حَضَرَتْهُ الْوَفَاةُ فَقُلْتُ لَهُ يَا فَلَانُ إِنِّي كُنْتُ مَعَكَ فَأَحْبَبْتُكَ حُبًّا لَمْ أُحِبَّهُ شَيْئًا قطّ وَقد حضرك مَا تَرَى مِنْ أَمْرِ اللَّهِ فَإِلَى مَنْ تُوصِي بِي وَمَا تَأْمُرُنِي قَالَ أَيْ بُنَيَّ وَاللَّهِ مَا أَعْلَمُ أَحَدًا عَلَى مَا كُنْتُ عَلَيْهِ لَقَدْ هَلَكَ النَّاسُ وَبُدِّلُوا وَتَرَكُوا كَثِيرًا مِمَّا كَانُوا عَلَيْهِ إِلَّا رَجُلًا بِالْمَوْصِلِ وَهُوَ فُلَانٌ وَهُوَ عَلَى مَا كُنْتُ عَلَيْهِ فَالْحَقْ بِهِ فَلَمَّا مَاتَ وَغُيِّبَ لَحِقْتُ بِصَاحِبِ الْمَوْصِلِ فَقُلْتُ لَهُ يافلان إِنَّ فُلَانًا أَوْصَانِي عِنْدَ مَوْتِهِ أَنْ أَلْحَقَ بِكَ وَأَخْبَرَنِي أَنَّكَ عَلَى أَمْرِهِ قَالَ فَأَقِمْ عِنْدِي فَأَقَمْتُ عِنْدَهُ فَوَجَدْتُهُ خَيْرَ رَجُلٍ عَلَى أَمْرِ صَاحِبِهِ فَمَا لَبِثَ أَنْ مَاتَ فَلَمَّا حَضَرَتْهُ الْوَفَاةُ قُلْتُ لَهُ يَا فُلَانُ إِنَّ فُلَانًا أَوْصَى بِي إِلَيْكَ وَأَمَرَنِي أَنْ أَلْحَقَ بِكَ وَقَدْ حَضَرَكَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ مَا تَرَى فَإِلَى مَنْ تُوصِي بِي وَمَا تَأْمُرُنِي قَالَ يَا بُنَيَّ مَا أَعْلَمُ بَقِيَ أَحَدٌ آمُرُكَ أَنْ تَأْتِيَهُ إِلَّا رَجُلًا بِعَمُّورِيَّةَ بِأَرْضِ الرُّومِ عَلَى مِثْلِ مَا نَحْنُ عَلَيْهِ فَلَمَّا مَاتَ وَغُيِّبَ لَحِقْتُ بِصَاحِبِ عَمُّورِيَّةَ فَأَخْبَرْتُهُ خَبَرِي فَقَالَ أَقِمْ عِنْدِي فَأَقَمْتُ عِنْدَ رَجُلٍ عَلَى هَدْيِ أَصْحَابِهِ وَأَمْرِهِمْ وَاكْتَسَبْتُ حَتَّى كَانَتْ عِنْدِي بُقَيْرَاتٌ وَغَنَيمَةٌ ثُمَّ نَزَلَ بِهِ أَمْرُ اللَّهِ فَلَمَّا حُضِرَ قُلْتُ لَهُ يَا فُلَانُ إِنِّي كُنْتُ مَعَ فُلَانٍ فَأَوْصَى بِي إِلَى فُلَانٍ ثُمَّ أَوْصَى
Falanca beni falancaya, sonra falanca beni sana vasiyet etti. Peki sen beni kime vasiyet ediyor, kime gitmemi emrediyorsun?" dedi. Adam: "Vallahi, bizim bulunduğumuz hal üzere olan hiçbir kimse bilmiyorum. Sana, yanına gitmeni emredeceğim birini tanımıyorum. Ancak üzerine bir peygamberin zamanı gelmiştir ki o, İbrahim -aleyhisselâm-'ın dini üzere gönderilecektir. Arap topraklarında, zannımca "Zâtü Nahl" denilen bir yere; yanında gizli olmayan alametler bulunan bir kişidir: Hediye yer, sadaka yemez. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır. Eğer o beldelere ulaşmaya gücün yetiyorsa yap." Sonra öldü ve defnedildi. Ben de Ammuriye'de Allah'ın dilediği kadar kaldım. Derken Kelb kabilesinden ticaretle uğraşan bir topluluk bana uğradı. Onlara: "Beni Arap topraklarına götürür müsünüz? Size şu sığırlarımı ve şu koyunlarımı vereyim." dedim. "Evet" dediler. Onlara verdim ve beni yanlarına aldılar. Vâdi'l-Kurâ'ya vardıklarında bana haksızlık ettiler ve beni Yahudi bir adama sattılar. Onun yanında idim. Hurma ağaçlarını gördüm ve arkadaşımın tarif ettiği beldeyi umdum, fakat içime tam olarak yerleşmemişti. [Bir gün] onun yanında iken, Benî Kurayza'dan olan bir kuzeni yanına geldi ve beni ondan satın aldı. Beni Medine'ye götürdü. Vallahi onu görür görmez, arkadaşımın vasfından tanıdım. Orada ikamet ettim. Allah Resûlü'nü (s.a.v.) gönderdi. O Mekke'de kaldığı müddetçe, kölelik meşgalesi içinde olduğumdan O'nun anıldığını işitmiyordum. Sonra Medine'ye hicret etti. Vallahi ben efendimin bir hurma salkımının tepesinde bir iş yapıyordum, efendim de oturuyordu. O sırada efendimin bir kuzeni yanıma kadar geldi ve durdu. "Allah, Kayle oğullarını kahretsin! Vallahi onlar, bugün Mekke'den kendilerine gelen bir adamın etrafında toplanıyorlar; onun peygamber olduğunu iddia ediyorlar." dedi. Bunu duyunca öyle bir sevince kapıldım ki neredeyse efendimin üzerine düşecektim. Hemen hurma ağacından indim ve kuzenine: "O ne diyor?" demeye başladım. Efendim öfkelendi ve bana sert bir tokat attı. "Bundan sana ne? İşine bak!" dedi. "Bir şey yok, sadece söylediğini teyit etmek istedim." dedim. Yanımda biriktirdiğim bir miktar mal vardı. Akşam olunca onu aldım ve Resûlullah'ın (s.a.v.) yanına gittim; O, Kubâ'da idi. Huzuruna girdim ve dedim ki: "Bana senin salih bir zât olduğun ve yanında muhtaç garip ashabın bulunduğu ulaştı. Bu, yanımda bulunan bir şeydir; sadaka olarak verdim. Sizleri başkalarından daha layık gördüm." Ve onu önüne koydum. Resûlullah (s.a.v.) ashabına: "Yeyin!" buyurdu, kendisi ise yemedi. İçimden: "Bu birinci alamet." dedim. Sonra yanından ayrıldım ve bir miktar daha biriktirdim. Resûlullah (s.a.v.) Medine'ye taşınmıştı. Tekrar huzuruna vardım ve: "Sadaka yemediğini gördüm. İşte bu sana ikram ettiğim bir hediyedir." dedim. Resûlullah (s.a.v.) ondan yedi ve ashabına da emretti, onlar da yediler. İçimden: "Bu iki alamet." dedim. Sonra Resûlullah'a (s.a.v.) Baki‘-i Garked'de, Ensar'dan bir adamın cenazesine katılmış otururken geldim. Selâm verdim, sonra arkadaşımın tarif ettiği mührü görebilir miyim diye arkaya döndüm. Resûlullah (s.a.v.) benim arkaya döndüğümü görünce anladı.
بِي فُلَانٌ إِلَى فُلَانٍ ثُمَّ أَوْصَى بِي فُلَانٌ إِلَيْكَ فَإِلَى مَنْ تَوصِي بِي وَإِلَى مَنْ تَأْمُرُنِي قَالَ وَاللَّهِ مَا أَعْلَمُ أَصْبَحَ عَلَى مِثْلِ مَا نَحْنُ عَلَيْهِ أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ آمُرُكَ أَنْ تَأْتَيَهُ وَلَكِنْ قَدْ أَظَلَّكَ زمَان نَبِي هُوَ مَبْعُوثٌ بِدَينِ إِبْرَاهِيمَ عليهما السلام بِأَرْضِ الْعَرَبِ إِلَى أَرْضٍ أَظُنُّهُ قَالَ ذَاتُ نَخْلٍ بِهِ عَلَامَاتٌ لَا تَخْفَى يَأْكُلُ الْهَدِيَّةَ وَلَا يَأْكُلُ الصَّدَقَةَ بَيْنَ كَتِفَيْهِ خَاتَمُ النُّبُوَّة فَإِن اسْتَطَعْتَ أَنْ تَلْحَقَ بِتِلْكَ الْبِلَادِ فَافْعَلْ ثُمَّ مَاتَ وَغُيِّبَ فَمَكَثْتُ بِعَمُورِيَّةَ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ أَمْكُثَ ثُمَّ مَرَّ بِي نَفْرٌ مِنْ كَلْبٍ تُجَّارٌ فَقُلْتُ لَهُمْ تَحْمِلُونِي إِلَى أَرْضِ الْعَرَبِ وَأُعْطِيكُمْ بَقَرَاتِي هَذِهِ وَغُنَيْمَتِي هَذِهِ قَالُوا نَعَمْ فَأَعْطَيْتُهُمْ وَحَمَلُونِي مَعَهُمْ حَتَّى إِذَا قَدِمُوا وَادِيَ الْقُرَى ظَلَمُونِي فَبَاعُونِي مِنْ رَجُلٍ يَهُودِيٍّ فَكُنْتُ عِنْدَهُ فَرَأَيْتُ النَّخْلَ فَرَجَوْتُ الْبَلَدَ الَّذِي وَصَفَ لِي صَاحِبِي وَلَمْ يَحُقَّ فِي نَفْسِي فَبَيْنَا أَنَا عِنْدَهُ قَدِمَ عَلَيْهِ ابْنُ عَمٍّ لَهُ مِنْ بَنِي قُرَيْظَةَ فَابْتَاعَنِي مِنْهُ فَحَمَلَنِي إِلَى الْمَدِينَةِ فَوَاللَّهِ مَا هُوَ إِلَّا أَنْ رَأَيْتُهَا عَرَفْتُهَا بِصَفَةِ صَاحِبِي فَأَقَمْتُ بِهَا فَبَعَثَ اللَّهُ رَسُولَهُ صلى الله عليه وسلم وَأَقَامَ بِمَكَّةَ مَا أَقَامَ مَا أَسْمَعُ لَهُ بِذِكْرٍ مَعَ مَا أَنَا فِيهِ مِنْ شُغْلِ الرِّقِّ ثُمَّ هَاجَرَ إِلَى الْمَدِينَةِ فَوَاللَّهِ إِنِّي لَفِي رَأْسِ عِذْقٍ لِسَيِّدِي أَعْمَلُ فِيهِ بَعْضَ الْعَمَلِ وَسَيِّدِي جَالِسٌ إِذْ أَقْبَلَ ابْنُ عَمٍّ لَهُ حَتَّى وَقَفَ عَلَيَّ فَقَالَ قَاتَلَ اللَّهُ ابْنَيْ قَيْلَةَ وَاللَّهِ إِنَّهُمْ لَيَجْتَمِعُونَ عَلَى رَجُلٍ قَدِمَ عَلَيْهِمْ مِنْ مَكَّةَ الْيَوْمَ يَزْعَمُونَ أَنَّهُ نَبِيٌّ فَلَمَّا سَمِعْتُهَا أَخَذَنِي الْفَرَحُ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنِّي سَاقِطٌ عَلَى سَيِّدِي وَنَزَلْتُ عَنِ النَّخْلَةِ وَجَعَلْتُ أَقُولُ لِابْنِ عَمِّهِ ذَلِكَ مَا تَقُولُ فَغَضِبَ سَيِّدِي فَلَطَمَنِي لَطْمَةً شَدِيدَةً ثُمَّ قَالَ مَا لَكَ وَلِهَذَا أَقْبِلْ عَلَى عَمَلِكَ قُلْتُ لَا شَيْءَ إِنَّمَا أَرَدْتُ أَنْ أَسْتَثْبِتَهُ عَمَّا قَالَ وَقَدْ كَانَ عِنْدِي شَيْءٌ قَدْ جَمَعْتُهُ فَلَمَّا أَمْسَيْتُ أَخَذْتُهُ ثُمَّ ذَهَبْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ بِقِبَاءَ فَدَخَلْتُ عَلَيْهِ فَقُلْتُ لَهُ إِنَّهُ بَلَغَنِي أَنَّكَ رَجُلٌ صَالِحٌ وَمَعَكَ أَصْحَابٌ لَكَ غُرَبَاءُ ذَوُو حَاجَةٍ وَهَذَا شَيْءٌ كَانَ عِنْدِي صَدَقَةٌ فَرَأَيْتُكُمْ أَحَقُّ بِهِ مِنْ غَيْرِكُمْ وَقَرَّبْتُهُ إِلَيْهِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِأَصْحَابِهِ كُلُوا وَأَمْسَكَ هُوَ فَلَمْ يَأْكُلْ مِنْهُ فَقُلْتُ فِي نَفْسِي هَذِهِ وَاحِدَةٌ ثُمَّ انْصَرَفْتُ عَنْهُ فَجَمَعْتُ شَيْئًا وَتَحَوَّلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِلَى الْمَدِينَةِ ثُمَّ جِئْتُهُ فَقُلْتُ رَأَيْتُكَ لَا تَأْكُلُ الصَّدَقَةَ وَهَذِهِ هَدِيَّةٌ أَكْرَمْتُكَ بِهَا فَأَكَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْهَا وَأَمَرَ أَصْحَابَهُ فَأَكَلُوا فَقُلْتُ فِي نَفْسِي هَاتَانِ ثِنْتَانِ ثُمَّ جِئْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِبَقِيعِ الْغَرْقَدِ قَدِ اتَّبَعَ جِنَازَةَ رَجُلٍ مِنَ الْأَنْصَارِ وَهُوَ جَالِسٌ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ ثُمَّ اسْتَدَرْتُ أَنْظُرُ هَلْ أَرَى الْخَاتَمَ الَّذِي وَصَفَ لِي صَاحِبِي فَلَمَّا رَآنِي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم اسْتَدَرْتُ عَرَفَ
Ben, bana anlatılan bir şey hakkında araştırma yapmıştım. Nihayet bir kimsenin ridâsını sırtından attığını gördüm; (mührü) görünce tanıdım ve onun üzerine eğilip öpmeye ve ağlamaya başladım. Resûlullah (s.a.v.) bana: “Dön (otur)” buyurdu, ben de dönüp huzuruna oturdum. Ardından başımdan geçeni –ey İbn Abbâs– sana anlattığım gibi ona anlattım. Resûlullah (s.a.v.), ashâbının bunu işitmesinden hoşnut oldu. Sonra Selman’ı kölelik meşgul etti; nihayet Bedir ve Uhud gazvelerini Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte idrak edemedi. Derken Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Ey Selman, mükâtebe yap (efendinle hürriyet anlaşması yap).” Ben de efendimle üç yüz hurma ağacı dikip yaşatmak ve kırk ukiyye (gümüş) karşılığında anlaştım. Resûlullah (s.a.v.): “Kardeşinize yardım edin” buyurdu; onlar da bana yardım ettiler: kimi otuz, kimi yirmi, kimi on beş, kimi on, kimi de yanında ne kadar varsa o kadar (hurma fidanı) verdi. Nihayet bana üç yüz hurma ağacı toplandı. Resûlullah (s.a.v.) bana: “Ey Selman, bana göster de onları kendi ellerimle dikeyim” buyurdu. Ben de onlar için çukurlar kazdım, ashâbım da bana yardım etti. Nihayet işim bitince ona gelip haber verdim. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) benimle birlikte oraya çıktı. Ben küçük hurma fidanlarını ona yaklaştırıyordum, Resûlullah (s.a.v.) onları kendi eliyle dikiyordu. Onlardan tek bir fidan bile ölmedi. Hurma ağaçlarını teslim ettim, üzerimde (gümüş) borcu kaldı. Derken Resûlullah (s.a.v.)’e gazâlardan birinden tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın parçası getirildi. (Resûlullah s.a.v.): “O mükâteb Fârisî (Selman) ne yaptı?” buyurdu. Bunun üzerine ben çağrıldım. (Resûlullah s.a.v.): “Bunu al ve borcunu öde” buyurdu. Ben: “Ey Allah’ın Resûlü, bu borcuma göre nerede durur ki?” dedim. (Resûlullah s.a.v.): “Onu al, zira Allah onu senin için ödeyecektir” buyurdu. Nefsi elinde olana (Allah’a) yemin ederim ki, ondan kırk ukiyye tarttım ve alacaklıları haklarını tastamam ödedim. Selman âzâd oldu ve Resûlullah (s.a.v.) ile Hendek Gazvesi’ne katıldı; artık hiçbir gazada bulunması kaçırılmadı.
İmam (rahimehullahu) dedi ki: “Onun (Resûlullah’ın) ‘kâtinü’n-nâr’ sözü, ateşi beslemek ve yakmakla görevli olan demektir. ‘Tahbû’ ise söner demektir; ‘habeti’n-nâru’ denir, yani ateş söndüğünde. ‘İbney Kayle’ sözü ise Evs ve Hazrec (kabîleleri) demektir. ‘İdhu’ hurma ağacıdır. ‘Fakartu’ ise içine hurma dikmek için çukur kazdım anlamındadır. ‘Vediyy’ ise dikilen küçük hurma fidanlarıdır.”
Fasıl 17: Bize eş-Şerif Ebû Nasr ez-Zeynebî haber verdi, bize Ebû Tâhir el-Muhallis, bize Abdullah b. Muhammed el-Beğavî, bize Abdullah b. Mutî’, bize İsmâil b. Ca‘fer, bize Humeyd (rivayet etti). (el-Beğavî dedi ki:) Ve bana dedem, Hârûn b. Abdullah ile İbn Zenceveyh haber verip dediler ki: Bize Yezîd b. Hârûn, bize Humeyd; dedi ki: Enes b. Mâlik (r.a.)’e soruldu: “Resûlullah (s.a.v.) dua ederken ellerini kaldırır mıydı?” Enes (r.a.) şöyle cevap verdi: “Evet. Bir Cuma günü insanlara hutbe veriyordu. Denildi ki: Ey Allah’ın Resûlü, yağmur kesildi, kuraklık oldu, Allah Teâlâ’ya dua buyur.”
أَنِّي أَسْتَثْبِتُ مِنْ شَيْءٍ وُصِفَ لِي فَأَلْقَى رِدَائَهُ عَنْ ظَهْرِهِ فَنَظَرْتُ إِلَى الْخَاتَمِ فَعَرَفْتُهُ فَأَكْبَبْتُ عَلَيْهِ أُقَبِّلُهُ وَأَبْكِي فَقَالَ لِي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم تَحَوَّلْ فَتَحَوَّلْتُ فَجَلَسْتُ بَيْنَ يَدَيْهِ فَقَصَصْتُ عَلَيْهِ حَدِيثِي كَمَا حَدَّثْتُكَ يَا ابْنَ عَبَّاسٍ فَأَعْجَبَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ يَسْمَعَ ذَلِكَ أَصْحَابُهُ ثُمَّ شَغَلَ سَلْمَانَ الرِّقُّ حَتَّى فَاتَهُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بدر وَأحد ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَاتِبْ يَا سلمَان فكاتبت صَاحِبي على ثَلَاثمِائَة نَخْلَةٍ أُحْيِيهَا لَهُ وَبِأَرْبَعِينَ أُوقِيَّةً فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَعِينُوا أَخَاكُمْ فَأَعَانُونِي الرَّجُلُ بِثَلَاثِينَ وَالرَّجُلُ بِعِشْرِينَ وَالرَّجُلُ بِخمْس عشرَة وَالرجل بِعشر وَالرَّجُلُ بِقَدْرِ مَا عِنْدَهُ حَتَّى اجْتمعت لي ثَلَاثمِائَة نَخْلَةٍ فَقَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَا سَلْمَانُ فَأَرِنِي حَتَّى أَكُونَ أَنَا أَضَعُهُ بِيَدَيَّ فَفَقَرْتُ لَهَا وَأَعَانَنِي أصاحبي حَتَّى إِذَا فَرَغْتُ جِئْتُهُ فَأَخْبَرْتُهُ فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم معي إِلَيْهَا فَجَعَلْتُ أُقَرِّبُ إِلَيْهِ الْوَدِيَّ وَيَضَعُهُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِيَدِهِ مَا مَاتَ مِنْهَا وَدِيَّةٌ وَاحِدَةٌ فَأَدَّيْتُ النَّخْلَ وَبَقِيَ عَلَيَّ الْمَالُ فَأَتَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِمِثْلِ بَيْضَةِ الدَّجَاجَةِ مِنْ ذَهَبٍ مِنْ بَعْضِ الْمَغَازِي فَقَالَ مَا فَعَلَ الْفَارِسِيُّ الْمُكَاتِبُ فَدُعِيتُ لَهُ فَقَالَ خُذْ هَذِهِ فَأَدِّ مَا عَلَيْكَ فَقُلْتُ وَأَيْنَ تَقَعُ هَذِهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مِمَّا عَلَيَّ فَقَالَ خُذْهَا فَإِنَّ اللَّهَ سَيُؤَدِّيهَا عَنْكَ فَوَزَنْتُ لَهُ مِنْهَا وَالَّذِي نَفْسُ سَلْمَانَ بِيَدِهِ أَرْبَعِينَ أُوقِيَّةً وَأَوْفَيْتُهُمْ حَقَّهُمْ وَعَتَقَ سَلْمَانُ وَشَهِدَ مَعَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْخَنْدَقَ ثُمَّ لَمْ يَفُتْهُ مَشْهَدٌقَالَ الْإِمَامُ رحمه الله قَوْلُهُ قَاطِنٌ النَّارِ يَعْنِي الَّذِي يَقُومُ بِتَعَهُّدِهَا وَإِيقَادِهَا تَخْبُو أَيْ تطفىء وَيُقَالُ خَبَتِ النَّارُ إِذَا أُطْفِئَتْ وَقَوْلُهُ ابْنَيْ قَيْلَةَ يَعْنِي الْأَوِسَ وَالْخَزْرَجَ وَالْعِذْقُ النَّخْلَةُ فَفَقَرْتُ أَيْ حَفَرْتُ حُفَيْرَةً يُغْرَسُ فِيهَا النَّخْلُ وَالْوَدِيُّ النَخْلُ الصِغَارُ تُغْرَسُفَصْلٌ ١٧ - أَخْبَرَنَا الشَّرِيفُ أَبُو نَصْرٍ الزَّيْنَبِيُّ أَنَا أَبُو طَاهِرٍ الْمُخَلِّصُ ثَنَا عبد الله بن مُحَمَّد الْبَغَوِيّ ثَنَا عبد الله بْنُ مُطِيعٍ ثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ جَعْفَر ثَنَا حمد ح قَالَ الْبَغَوِيّ وحَدثني جدي وَهَارُون بن عبد الله وَابْنُ زَنْجَوَيْهِ قَالُوا ثَنَا يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ أَنَا حُمَيْدٌ قَالَ سُئِلَ انس ابْن مَالُكٍ رضي الله عنه هَلْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَرْفَعُ يَدَيْهِ فِي الدُّعَاءِ قَالَ نَعَمْ بَيْنَا هُوَ جُمُعَةً يَخْطُبُ النَّاسَ فَقِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَحَطَ الْمَطَرُ وَأَجْدَبَتِ الْأَرْضُ فَادْعُ اللَّهَ عَزَّ
Ve (teâlâ) celâl sahibidir. (Resûlullah) ellerini kaldırdı; öyle ki koltuk altlarının beyazlığını gördüm. Yağmur duası yaptı; hâlbuki gökte bir bulut dahi görmüyordum. Derken namazı bitiremeden —öyle ki yakın evli bir genç bile ailesine dönmeyi düşünür olmuştu— yağmur bir hafta devam etti. Cuma günü gelince (ashab): "Ey Allah'ın Resûlü! Evler yıkıldı, yolcular alıkonuldu, mallar telef oldu" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) tebessüm etti, sonra elleriyle işaret ederek şöyle buyurdu: "Allah’ım, çevremize (yağmur ver), üzerimize değil." Ravî der ki: Bunun üzerine yağmur Medine'den sıyrılıp açıldı.
İmâm (rahmetullahi aleyh) dedi ki: Lügat âlimleri şöyle açıklamıştır: احْتِبَاس (ihtibâs), yağmurun kesilmesi demektir. الْجَدْب (cedb) ise kıtlık olup خِصْب (hısıb/bereket)in zıddıdır. (Rivayette geçen) أَهَمَّهُ الْأَمْرُ ifadesi, "o iş onu üzdü ve rahatsız etti" anlamına gelir. حَوَالَيْنَا ifadesi ise, "çevremize yağdır" demektir. فَتَكَشَطَتْ yani açılıp dağıldı; الْكَشْط (keşt) ise soyup açmak demektir.
18. Bize Muhammed b. Ahmed es-Simsâr haber verdi. Bize İbrahim b. Abdullah b. Hurşîd Kûle tahdis etti (dedi ki): Bize Ebû Îsâ Hamza b. Hüseyin es-Simsâr, bize Tâhir b. Hâlid, bize babam, bize Kāsım b. Mebrûr, Yûnus el-Eylî'den, o Hişâm b. Urve'den, o babasından, o Âişe (r.anhâ)'den rivayet etti ki şöyle demiştir: İnsanlar Resûlullah (s.a.v.)'e kuraklıktan şikâyet ettiler. (Râvî) dedi ki: Bunun üzerine (Resûlullah) bir minber getirilmesini emretti ve namazgâhta (musallâda) onun için konuldu. Halka çıkacakları bir gün vaat etti. (Âişe) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) güneşin kaşı (doğduğu vakit) görününce çıktı, minbere oturdu, sonra şöyle buyurdu: "Sizler beldenizin kuraklığından ve yağmurun vaktinden gecikmesinden şikâyet ettiniz. Oysa Allah size kendisine dua etmenizi emretti ve size icabet edeceğini vaat etti." Sonra şöyle buyurdu: "Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn, Mâliki yevmi’d-dîn. Lâ ilâhe illallâh, dilediğini yapar. Lâ ilâhe illâ ente, el-Ğaniyyü ve nahnu’l-fukarâ. Üzerimize yağmur indir ve suyunu bize bir kuvvet ve belli bir vakte kadar yeterli bir geçimlik kıl." Sonra ellerini kaldırdı. Koltuk altlarının beyazlığı görününceye kadar kaldırmaya devam etti. Sonra insanlara sırtını döndü, ridasını ters çevirdi (veya: çevirdi) —bu esnada elleri kalkık haldeydi— sonra tekrar insanlara yöneldi, sonra (minberden) indi ve bize Allah'ın dilediği kadar namaz kıldırdı. Henüz (gökte) bir bulut görünmüyordu. Derken gök gürledi, şimşek çaktı, sonra Allah'ın izniyle yağmur yağdı. (Resûlullah) mescidine dönene kadar sel suları akmaya başlamıştı. Öyle ki azı dişleri görününceye kadar güldü ve şöyle buyurdu: "Şehadet ederim ki Allah her şeye kadirdir ve ben O'nun kulu ve resûlüyüm."
İmâm (rahmetullahi aleyh) dedi ki: Lügat âlimleri şöyle açıklamıştır: الْجَنَاب (cenâb), avlu ve bölge/taraf demektir. اسْتِئْخَارُ الْمَطَرِ (isti'hârü'l-matar) ise yağmurun gecikmesi anlamında olup اسْتَأْخَرَ fiilinin masdarıdır, yani gecikti demektir. الْإِبَّان (ibbân), vakit demektir. الْبَلَاغ (belâğ) ise kifayet/yeterlilik demektir.
وَجَلَّ فَرَفَعَ يَدَيْهِ حَتَّى رَأَيْتُ بَيَاضَ إِبِطَيْهِ فَاسْتَسْقَى وَمَا أَرَى فِي السَّمَاء سَحَابَة فَمَا قَضَيْنَا الصَّلَاةَ حَتَّى إِنَّ الشَّابَّ القَرِيبَ الدَّارِ لَيَهُمُّهُ الرُجُوعُ إِلَى أَهْلِهِ فَدَامَتْ جُمُعَةً فَلَمَّا كَانَتِ الْجُمُعَةُ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ تَهَدَّمَتِ الْبُيُوتُ وَاحْتُبِسَ الرُّكْبَانُ وَهَلَكَ الْمَالُ فَتَبَسَّمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ قَالَ بِيَدَيْهِ هَكَذَا فَفَرَّقَ بَيْنَ يَدَيْهِ اللَّهُمَّ حَوَالَيْنَا وَلَا عَلَيْنَا قَالَ فَتَكَشَطَتْ عَنِ الْمَدِينَةِقَالَ الْإِمَامُ رحمه الله قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ احْتِبَاسُ الْمَطَرِ وَالْجَدْبُ ضِدُّ الْخِصْبِ وَأَهَمَّهُ الْأَمْرُ أَيْ أَحْزَنَهُ وَأَزْعَجَهُ وَقَوْلُهُ حَوَالَيْنَا أَيْ أَمْطِرْ حَوْلَنَا فَتَكَشَطَتْ أَيْ فَتَكَشَّفَتْ وَالْكَشْطُ الْقَشْرُ١٨ - أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ السِّمْسَارُ انا إِبْرَاهِيم بن عبد الله بْنِ خُورْشِيدَ قَوْلَةَ أَنَا أَبُو عِيسَى حَمْزَةُ بْنُ الْحُسَيْنِ السِّمْسَارُ ثَنَا طَاهِرُ بْنُ خَالِدٍ ثَنَا أَبِي ثَنَا الْقَاسِمُ بْنُ مَبْرُورٍ عَنْ يُونُسَ الْأَيْلِيِّ عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَائِشَةَ رضي الله عنها أَنَّهَا قَالَتْ شَكَا النَّاسُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قُحُوطَ الْمَطَرِ قَالَ فَأَمَرَ بِمِنْبَرٍ فَوُضِعَ لَهُ فِي الْمُصَلَّى وَوَعَدَ النَّاسَ يَوْمًا يَخْرُجُونَ فِيهِ قَالَتْ فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حِينَ بَدَا حَاجِبُ الشَّمْسِ وَقَعَدَ عَلَى الْمِنْبَرِ ثُمَّ قَالَ إِنَّكُمْ شَكَوْتُمْ جَدْبَ جَنَابِكُمْ وَاسْتِئْخَارَ الْمَطَرِ عَنْ إِبَّانِ زَمَانِهِ عَنْكُمْ وَقَدْ أَمَرَكُمُ اللَّهُ أَنْ تَدْعُوهُ وَوَعَدَكُمْ أَنْ يَسْتَجِيبَ لَكُمْ ثُمَّ قَالَ الْحَمْدُ للَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ مِنْ ذَلِكَ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ الْغَنِيُّ وَنَحْنُ الْفُقَرَاءُ أَنْزِلْ عَلَيْنَا الْغَيْثَ وَتَجْعَلْ مَاءَهُ لَنَا قُوَّةً وَبَلَاغًا إِلَى حَيْنٍ ثُمَّ رَفَعَ يَدَيْهِ فَلَمْ يَزَلْ فِي الرَّفْعِ حَتَّى يُرَى بَيَاضُ إِبِطَيْهِ ثُمَّ حَوَّلَ إِلَى النَّاسِ ظَهْرَهُ وَقَلَبَ أَوْ حَوَّلَ رِدَاءَهُ وَهُوَ رَافِعٌ يَدَيْهِ ثُمَّ أَقْبَلَ عَلَى النَّاسِ ثُمَّ نَزَلَ فَصَلَّى بِنَا مَا شَاءَ اللَّهُ وَمَا يُرَى سَحَابٌ فَرَعَدَتْ وَبَرَقَتْ ثُمَّ أَمْطَرَتْ بِإِذْنِ اللَّهِ فَلَمْ يَأْتِ مَسْجِدَهُ حَتَّى سَالَ السُّيُولُ فَضَحِكَ حَتَّى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ وَقَالَ أَشْهَدُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنِّي عَبْدُهُ وَرَسُولُهُقَالَ الْإِمَامُ رحمه الله قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ الْجَنَابُ الْفِنَاءُ وَالنَّاحِيَةُ وَاسْتِئْخَارُ الْمَطَرِ مَصْدَرُ اسْتَأْخَرَ أَيْ تَأَخَّرَ وَالْإِبَّانُ الْوَقْتُ الْبَلَاغُ الْكِفَايَةُ