[Sîret-i Nebeviyye ve İslâm Tarihi Araştırmaları]
Bismillâhirrahmânirrahîm
Mukaddime
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, peygamberlerin sonuncusu Muhammed b. Abdullah'ın, âlinin ve ashâbının tamamının üzerine olsun.
Emme ba‘d:
İşte ey değerli okur, elinizdeki bu kitap; Sîret-i Nebeviyye-i Mutahhara, İslâm Tarihi ve İslâm Düşüncesi alanlarına dair bir kısmı ilmî dergilerde neşredilmiş, bir kısmı da mahallî ve milletlerarası ilmî sempozyum ve kongrelerde tebliğ olarak sunulmuş olan bir dizi araştırmayı ihtiva etmektedir. Bu araştırmalar, konularının yeni bir okuma ve bakış açısıyla yoğunlaştırılmış bir şekilde hazırlanmıştır.
Bu araştırmalar pek çok dergi ve sempozyum yayınına dağılmış olduğundan, onları bir kitapta toplamanın ilim ve bilgi açısından daha faydalı olacağını düşündüm – ve isabet etmiş olmayı ümit ediyorum.
Bu araştırmalar, çeyrek asrı aşkın bir zaman dilimine yayılan aralıklarla ortaya çıkmıştır. Bunların bu kitaptaki tertibinin tabiatı, kronolojik sırayı takip etmemeyi gerektirmiştir. Burada tertip farklıdır; araştırmaların konu itibariyle birbirine yakınlığı mümkün mertebe gözetilmiştir.
Bu kitaba, 'Sîret-i Nebeviyye'de İlk Müellifler' başlığını taşıyan araştırmayla başladım. Bu araştırma, diğerlerine göre en son ortaya çıkanı olup geçen yıl (1426/2005) neşredilmiştir. Bu, hayırlı ve mübarek bir başlangıç oldu; zira Sîret-i Nebeviyye-i Mutahhara hadiselerinin kaydedilmesi fikrinin başlangıcını, sahâbe (r.anhum) ve tâbiînin bu konuya olan ihtimamını anlatmaktadır. Sîret, Müslümanların üzerinde düşünmesi, araştırmacıların ihtimam göstermesi gereken en hayırlı konudur. Çünkü Sîret'te, dinde ve dünyada kemal arayan Müslümanın talep ettiği şeyler vardır. O, en büyük insanî örneklerin yetiştiği, Resûlullah (s.a.v.)'in ashâbından oluşan o eşsiz neslin meydana geldiği Nebevî mekteptir. Bu mektepten râşid halîfe, seçkin komutan, fâtih kahraman, basîretli siyasetçi, büyük fakîh, kudretli idareci, başarılı tüccar, çiftçi ve sanatkâr yetişmiştir. Bunlar, çalışmanın bir ibadet olduğuna inanırlardı. Hatta içlerinde öyle odun toplayan kimseler vardı ki, odun toplamayı, kendisini dilencilik zilletinden kurtaran şerefli bir iş olarak görürdü. İşte tüm bunlar –ve daha pek çok sebep– Müslümanların, sahâbe ve tâbiîn döneminden günümüze değin Nebî (s.a.v.)'in sîretine olan ihtimamını açıklamaktadır.
[بحوث في السيرة النبوية والتأريخ الإسلامي]بسم الله الرحمن الرحيم مقدّمةالحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على خاتم المرسلين، محمد بن عبد الله وعلى آله وأصحابه أجمعين.وبعد:فهذا الكتاب الذي بين يديك أيها القارئ الكريم يحتوي على مجموعة من البحوث في السيرة النبوية المطهرة، والتاريخ والفكر الإسلامي، أعدت بصورة مركّزة وبقراءة ورؤية جديدة لموضوعاتها، بعضها نشر في مجلات علمية، وبعضها ألقي في ندوات ومؤتمرات علمية محلية ودولية. ونظرا لأنها مبعثرة في العديد من المجلات وأعمال الندوات فقد رأيت- وأرجو أن أكون على صواب- أنّ جمعها.في كتاب واحد قد يكون أكثر فائدة للعلم والمعرفة.وقد ظهرت هذه البحوث على فترات زمنية متباعدة، تزيد على ربع قرن من الزمان، وقد اقتضت طبيعة ترتيبها في هذا الكتاب ألّا نقتفي أثر ظهورها زمنيّا، فقد اختلف الترتيب هنا، وروعي فيه قرب البحوث من بعضها موضوعيّا بقدر الإمكان.وقد بدأتها هنا بالبحث الذي يحمل عنوان: «أوائل المؤلفين في السيرة النبوية» وهو آخرها ظهورا فقد نشر في العام الماضي (١٤٢٦ هـ/ ٢٠٠٥ م) . وكان استهلالا طيبا ومباركا؛ لأنه يتحدث عن بداية التفكير في تدوين أحداث السيرة النبوية المطهرة، واهتمام الصحابة رضى الله عنهم والتابعين بها، فهي خير ما يجب أن يتدارسه المسلمون، ويعنى به الباحثون، ففيها ما ينشده المسلم طالب الكمال في الدين والدنيا، فهي المدرسة النبوية التي تخرج فيها أعظم النماذج البشرية، والجيل الفريد من أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم. فكان منهم الخليفة الراشد، والقائد الفذ، والبطل الفاتح، والسياسي الحصيف، والفقيه الكبير، والإداري القدير، والتاجر الناجح، والزارع، والصناع؛ الذين يؤمنون بأن العمل عبادة، بل كان منهم المحتطب الذي يرى في الاحتطاب عملا شريفا يرفع عنه ذل السؤال، لكل هذا- وغيره كثير- كان اهتمام المسلمين بسيرة النبي صلى الله عليه وسلم منذ عصر الصحابة والتابعين وإلى يوم الناس
Bu böyledir ve yeryüzünde hayat sona erinceye kadar da böyle devam edecektir. Zira onlar [ilim adamları], Resûlullah (s.a.v.)'ın amelleri, cihadı, çalışma, inşa ve hayatı imar etmedeki fevkalâde kudreti karşısında hayran kalmışlardır. Nitekim O (s.a.v.), takriben yirmi yıl gibi kısa bir süre zarfında ebedî ve küresel İslâm risaletini tebliğ etmiş, emaneti eda etmiş, bir devlet tesis etmiş, bir medeniyet kurmuş, bir ümmeti birleştirmiş, onu dosdoğru ahlâk üzere terbiye etmiş ve o dönemdeki meskûn dünyanın büyük kısmını fethetmeye ve onu adalet, rahmet, iyilik ve müsamaha ile doldurmaya hazırlamıştır. Bu sebeple bize bu büyük lütfu bahşeden ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'in son derece sağlam bir şekilde belgelenmiş sîretini nakleden âlimlerin fazilet ve gayretlerini övgüyle anmamız gerekir. Muhterem okuyucu bunu araştırmanın satır aralarında görecektir. İkinci araştırma: Başlığı «Mekke dışındaki Hicaz şehirlerinde -Tâif ve Medîne gibi- Davetin Yankısı» olup Suudî Arabistan Krallığı'nın Riyad şehrindeki Kral Suud Üniversitesi tarafından düzenlenen «Peygamber ve Hulefâ-yı Râşidîn Dönemi» adlı Üçüncü Uluslararası Arap Yarımadası Tarihi Sempozyumu'nda (15-21 Muharrem 1404/21-27 Ekim 1983) sunulmuş ve söz konusu sempozyumun bildiriler kitabında basılmıştır. Bu araştırmada, İslâm'ın zuhurundan önce genel olarak Arap Yarımadası'ndaki ve özel olarak Hicaz'daki dinî durumu izah etmeye gayret ettim. Ardından Tâif halkının -Sakîf kabilesi- İslâm davetine karşı takındığı tavrı ve bilhassa Resûlullah (s.a.v.) onların diyarına gittiğinde onları bu derece düşmanca bir tavır almaya sevk eden sebepleri açıkladım. Nitekim Mekke-i Mükerreme fethedilip halkı Müslüman olduktan sonra bile Tâif halkı, Müslüman olduklarını ilan etmeden önce yaklaşık bir yıl daha inatlarını sürdürmüşlerdir. Daha sonra Yesrib (Medîne-i Münevvere) halkının -Evs ve Hazrec- İslâm davetine karşı tutumlarını, tavırlarındaki dönüşümün sebeplerini, bu dönüşümün onları Peygamber (s.a.v.)'e yaklaştırmasını, O'na iman etmelerini, O'na yardım edeceklerine dair bey'at etmelerini, O'nu kendi beldelerinde karşılamalarını ve daveti uğrunda canları ve mallarıyla fedakârlıkta bulunmalarını açıkladım. Ayrıca Yahudilerin bu dönüşüm üzerindeki etkisini de izah ettim. Üçüncü araştırma: Başlığı «Hicretten Bedir'e Kadar Müslümanlar ile Kureyş Arasındaki Münasebetler» olup Riyad'daki İmam Muhammed b. Suud İslâm Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Dergisi'nin 1400/1980 yılı dördüncü sayısında yayımlanmıştır. Bu araştırmada, Resûlullah (s.a.v.)'in Hicret'ten sonra o dönemdeki baş düşmanı olan Kureyş'e yönelik siyasetinin ana hatlarını izah ettim ve O (s.a.v.)'nin bu safhada sergilediği askerî ve siyasî faaliyetleri ortaya koydum.
هذا، وسيظل إلى أن تنتهي الحياة على هذه الأرض؛ لأنهم بهرتهم أعمال الرسول صلى الله عليه وسلم وجهاده وقدرته الفائقة على العمل والبناء وتعمير الحياة.ففي غضون عقدين من الزمان تقريبا بلّغ الرسالة الإسلامية العالمية الخالدة وأدّى الأمانة، وأسس دولة وأنشأ حضارة، ووحّد أمة وربّاها على الخلق القويم وهيأها لتفتح معظم العالم المعمور آنئذ وتملأه عدلا ورحمة وبرّا وسماحة.فكان علينا أن ننوه بفضل وجهود العلماء الذين أسدوا لنا هذه المكرمة الجليلة، ونقلوا لنا سيرة رسولنا صلى الله عليه وسلم موثقة غاية التوثيق، مما سيراه القارئ الكريم في ثنايا البحث.البحث الثاني: وعنوانه: «صدى الدعوة في مدن الحجاز- غير مكة- كالطائف والمدينة» وقد ألقي في الندوة العالمية الثالثة لتاريخ شبه الجزيرة العربية «عصر الرسول والخلفاء الراشدين» التي نظمتها جامعة الملك سعود بالرياض بالمملكة العربية السعودية في الفترة من (١٥- ٢١ محرم ١٤٠٤ هـ/ ٢١- ٢٧ أكتوبر ١٩٨٣ م) . وطبع في أعمال تلك الندوة وقد عنيت في هذا البحث ببيان الحالة الدينية في شبه جزيرة العرب بصفة عامة، وفي الحجاز بصفة خاصة قبل ظهور الإسلام، ثم وضحت موقف أهل الطائف- قبيلة ثقيف- من الدعوة الإسلامية، والأسباب التي جعلتهم يقفون ذلك الموقف العدائي من الرسول صلى الله عليه وسلم وبصفة خاصة عندما ذهب إليهم في ديارهم- فحتى بعد أن فتحت مكة المكرمة وأسلم أهلها، ظل أهل الطائف على عنادهم ما يقرب من عام قبل أن يعلنوا إسلامهم.ثم بيّنت موقف أهل يثرب- المدينة المنورة- الأوس والخزرج من الدعوة الإسلامية، وأسباب التحول الذي حدث في موقفهم، وجعلهم يقتربون من النبي صلى الله عليه وسلم، ويؤمنون به ويبايعونه على نصرته ويستقبلونه في بلدهم، ويضحون من أجل دعوته بأنفسهم وأموالهم، ووضّحت أثر اليهود في هذا التحول.البحث الثالث: وعنوانه: «العلاقات بين المسلمين وقريش من الهجرة إلى بدر» وقد نشر في مجلة كلية العلوم الاجتماعية بجامعة الإمام محمد بن سعود الإسلامية بالرياض. العدد الرابع سنة (١٤٠٠ هـ/ ١٩٨٠ م) . في هذا البحث وضحت الخطوط الرئيسية لسياسة الرسول صلى الله عليه وسلم بعد الهجرة نحو قريش، عدوه الرئيسي في تلك المرحلة، وأبرزت النشاط العسكري والسياسي الذي بذله صلى الله عليه وسلم في تلك الفترة
Kısa süreli -yaklaşık bir buçuk yıl- ve bu siyasetin hedefinin, Müslümanları hicret ettikleri yerde takip etmekten, onlara tuzak kurmaktan ve onlara karşı Yesrib müşrikleri ve Yahudilerini kışkırtmaktan geri durmayan Kureyş'i kuşatmak olduğu ortaya çıktı. Diyorum ki: Kureyş'i kuşatmak onları helak etme hedefiyle değil; aksine onları yola getirmek ve İslâm daveti karşısındaki tutumlarını değiştirmeye zorlamak hedefiyledir. Nitekim askerî seferlerini yoğunlaştırdı - hicret ile Bedir arasında Medine'den sekiz askerî sefer çıktı: dört gazve ve dört seriyye. Hedef, Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere arasındaki sahilde yer alan bölgede yaşayan Huzâa, Cüheyne, Damre vb. kabileleri etkisiz hâle getirmekti. Çünkü bu kabilelerin Kureyş ile sıkı ilişkileri vardı; ancak Resûlullah (s.a.v.) onlarla bir dizi antlaşma yapmayı başardı. Bu antlaşmaların, Büyük Bedir'deki kesin karşılaşma vaktinde büyük bir etkisi oldu. Dördüncü araştırma: Başlığı: 'Müslümanlar ile Rumlar/ Bizanslılar arasındaki ilişkiler: Tebük Gazvesi ışığında'. Bu araştırmada, Müslümanlar ile Rumlar arasındaki ilişkilere İslâm davetinin Mekke döneminde değindim ve Müslümanların, Rumların Farslar/ Sasanilerle savaşı sırasında Rumlara karşı açık bir dostluk gösterdiklerini, onlarla empati kurduklarını açıkladım. Çünkü onlar Ehl-i Kitap idi. Farsların başlangıçta Rumlara galip gelmesi onları üzmüştü. Ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ, Rûm Sûresi'nin başında onlara, nihayetinde zaferin Rumların müttefiki olacağı ve o gün müminlerin Allah'ın yardımıyla sevinecekleri müjdesini verdi. Bu da şunu teyit eder: İslâm, Kur'ân-ı Kerîm'in metinleri aracılığıyla sadece Müslümanlar ile Rumlar arasında değil, genel olarak Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında dostane ilişkiler kurulmasını arzu etmekteydi. Bunun delili şudur: Resûlullah (s.a.v.) Mekke halkının zulmünden kaçmak için bazı sahabelerine hicret etmelerini tavsiye ettiğinde, onlar sordular: 'Nereye, ey Allah'ın Resûlü?' Buyurdu ki: 'Habeşistan'a.' Tekrar sordular: 'Peki neden Habeşistan?' Buyurdu: 'Çünkü orası doğruluk yurdudur ve orada yanında hiç kimseye zulmedilmeyen bir hükümdar vardır.' Bu hükümdar bilindiği üzere Hristiyan idi ve Necâşî'dir. Buna, Resûlullah (s.a.v.)'in Rum İmparatoru ve o dönemde yeryüzünün en büyük Hristiyan hükümdarı olan İmparator Herakleios'a gönderdiği barışçıl, dostane mektupları da eklediğimizde, bir kez daha sabit oluyor ki İslâm, Rumlar ve tüm Ehl-i Kitap ile dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri tesis etmeyi hedefliyordu. Bunun gerçekleşmesi beklenirken, ancak olan şu oldu:
القصيرة- نحو عام ونصف- وظهر لي أن هدف هذه السياسة هو محاصرة قريش التي ما فتئت تلاحق المسلمين في مهاجرهم، وتكيد لهم، وتؤلب عليهم مشركي يثرب ويهودها.أقول: محاصرة قريش لا بهدف إهلاكها؛ بل بهدف ترويضها وحملها على تغيير موقفها من الدعوة الإسلامية، فكثف من حملاته العسكرية- خرجت من المدينة فيما بين الهجرة وبدر ثمان حملات عسكرية أربع غزوات وأربع سرايا- وكان الهدف هو تحييد القبائل القاطنة في المنطقة الساحلية الواقعة بين مكة المكرمة والمدينة المنورة، مثل: خزاعة وجهينة وضمرة … إلخ؛ لأن هذه القبائل كان لها بقريش علاقات وطيدة، لكن النبي صلى الله عليه وسلم نجح في الارتباط معها بعدد من المعاهدات كان لها أثر كبير حين حان اللقاء الحاسم في بدر الكبرى.البحث الرابع: وعنوانه: «العلاقات بين المسلمين والروم في ضوء غزوة تبوك» .في هذا البحث نوّهت بالعلاقات بين المسلمين والروم في العهد المكي من الدعوة الإسلامية، ووضحت أن المسلمين أظهروا نحو الروم ودّا واضحا أثناء حربهم مع الفرس وتعاطفوا معهم؛ لأنهم أهل كتاب، وأحزنهم أن الفرس كانوا منتصرين على الروم في البداية، ولكن الله سبحانه وتعالى طمأنهم في صدر سورة الروم أن النصر سيكون حليف الروم في النهاية ويومئذ سيفرح المؤمنون بنصر الله. وهذا يؤكد أن الإسلام من خلال نصوص القرآن الكريم كان يود أن تقوم بين المسلمين والروم علاقات وديّة، لا بين المسلمين والروم فحسب بل بين المسلمين وأهل الكتاب على وجه الإجمال؛ والدليل على ذلك: أن الرسول- عليه الصلاة والسلام حين نصح بعض أصحابه أن يهاجروا من مكة فرارا من اضطهاد أهلها لهم، سألوه: إلى أين يا رسول الله؟ قال صلى الله عليه وسلم: «إلى الحبشة» ، فسألوه مرة أخرى: ولماذا الحبشة؟ قال:«لأنها بلاد صدق وفيها ملك لا يظلم عنده أحد» وهذا الملك كما هو معروف كان مسيحيّا وهو النجاشي.فإذا أضفنا إلى ذلك الرسائل السلمية الودية التي أرسلها النبي صلى الله عليه وسلم إلى الإمبراطور هرقل، إمبراطور الروم وأكبر عاهل مسيحي على وجه الأرض في ذلك الزمان؛ تأكد لنا مرة أخرى أن الإسلام كان ينشد إقامة علاقات ود وحسن جوار مع الروم وكل أهل الكتاب، وكان من المفترض أن يحدث ذلك، لكن الذي حدث هو
Aksi ise çatışma ve düşmanlıktır. Değerli okuyucu, bu araştırma ve diğer araştırmalar vesilesiyle, bu çatışma ve düşmanlığın mesuliyetinin kime ait olduğunu görecektir.
Beşinci Araştırma: Başlığı «Peygamber (s.a.v.) Döneminde Yönetim»dir. Bu araştırma, Mısır Tarih Araştırmaları Cemiyeti'nde, 1982-1983 kültür sezonunda sunulmuş olup aynı sezonda Prof. Dr. Hüseyin Münis —Allah rahmet eylesin— tarafından verilen bir konferansa cevap mahiyetindedir. Kendisi o dönemde hazır bulunanları, Müslümanların on dört asır boyunca üzerinde ittifak ettikleri hususlara aykırı, son derece garip ve son derece şâz fikirlerle şaşırtmıştı. Zira o, Resûlullah'ın (s.a.v.) hicretten sonra Medine'de İslâmî bir devlet kurduğunu inkâr etmiş; İslâm'ın bir devlet kurmaya çağırmadığını, Resûlullah'ın (s.a.v.) Medine'de yaptığı her şeyin sadece İslâmî bir toplum inşa etmek olduğunu iddia etmişti. Hükümetsiz ve devletsiz bir toplumun nasıl olabileceğini ise bilemiyorum?!
Her halükârda bu garip görüş, hazır bulunanların tamamı tarafından şiddetli bir inkâr ve kınama ile karşılandı. Konferans veren hocaya, Kahire Üniversitesi Eski Çağ Tarihi Profesörü Dr. Abdülaziz Salih —Allah rahmet eylesin— karşı çıktı ve Hüseyin Münis'in ileri sürdüğü bütün görüş ve delilleri çürüttü. Ardından benden, buna cevap vermek üzere bir araştırma hazırlamamı istedi. İşte bu araştırma, Kur'ân-ı Kerîm nassları, Resûlullah'ın (s.a.v.) hadis-i şerifleri ve fiilî uygulamaları vasıtasıyla İslâm'ın din ve devlet olduğunu, Resûlullah'ın (s.a.v.) Medîne-i Münevvere'de bu devleti kurduğunu ve bizzat devlet başkanının bütün vazifelerini yerine getirdiğini; yine Medine'de kaldığı on yıl zarfında devletinin bütün unsurları, teşkilatları, savunma, güvenlik, idarî ve enformasyon kurumlarının tamamlandığını teyit etmektedir.
Bu araştırma, Cemiyet'te 1978-1983 yılları arasında sunulan konferansları ihtiva eden bir ciltte yayımlanmıştır.
Altıncı Araştırma: Başlığı «İslâm Devleti ve Peygamber (s.a.v.) Döneminde Uluslararası İlişkileri»dir. Bu araştırma, daha önce zikri geçen Riyad Sosyal Bilimler Fakültesi Dergisi'nin ikinci sayısında (1398/1978) yayımlanmıştır. Bu araştırma muhteva ve gaye bakımından önceki araştırmadan farklıdır. Zira önceki araştırma İslâm devletinin iç yapısını ele alırken, bu araştırma onun dış ilişkilerini ele almakta; İslâm davetinin küresel bir davet olduğu ve İslâm şeriatı temeli üzerine kurulan İslâm devletinin...
العكس؛ الصدام والعداء، وسيرى القارئ الكريم من خلال هذا البحث- وغيره من البحوث- على من تقع مسؤولية ذلك الصدام وذلك العداء.البحث الخامس: وعنوانه: «الإدارة في عهد النبي صلى الله عليه وسلم» ، وقد ألقي في الجمعية المصرية للدراسات التاريخية، في الموسم الثقافي (١٩٨٢- ١٩٨٣ م) وكان ردّا على محاضرة ألقاها في نفس الموسم الأستاذ الدكتور حسين مؤنس- رحمه الله تعالى- فاجأ الحاضرين وقتها بأفكار غريبة غاية الغرابة، وشاذة غاية الشذوذ عما تعارف عليه المسلمون عبر أربعة عشر قرنا من الزمان، حيث أنكر أن يكون الرسول- عليه الصلاة والسلام قد أقام دولة إسلامية في المدينة بعد الهجرة، وادعى أن الإسلام لا يدعو إلى إقامة دولة، وكل ما عمله الرسول صلى الله عليه وسلم في المدينة هو بناء مجتمع إسلامي، ولا أدري كيف يكون هناك مجتمع بدون حكومة ودولة؟!.على كل حال قوبل هذا الرأي الغريب بإنكار واستنكار شديدين من جميع الحاضرين، وتصدّى للأستاذ المحاضر الدكتور عبد العزيز صالح أستاذ التاريخ القديم بجامعة القاهرة رحمه الله وفنّد كل ما أدلى به الدكتور حسين مؤنس من آراء وحجج، ثم طلب مني أن أعد بحثا للرد على هذا فكان هذا البحث الذي أكدت فيه من خلال نصوص القرآن الكريم وأحاديث الرسول صلى الله عليه وسلم وتصرفاته العملية أن الإسلام دين ودولة، وأن الرسول- عليه الصلاة والسلام قد أقام هذه الدولة في المدينة المنورة، وأنه كان يباشر كل مهمات رئيس الدولة، وفي غضون السنوات العشر التي أقامها في المدينة اكتملت لدولته كل مقومات الدولة وأجهزتها ومؤسساتها الدفاعية والأمنية والإدارية والإعلامية … إلخ.وقد نشر هذا البحث في مجلد ضم المحاضرات التي ألقيت في الجمعية من (١٩٧٨- ١٩٨٣ م) .البحث السادس: وعنوانه: «دولة الإسلام وعلاقاتها الدولية في عهد النبي صلى الله عليه وسلم» وقد نشر في مجلة كلية العلوم الاجتماعية بالرياض- سبق ذكرها- في العدد الثاني سنة (١٣٩٨ هـ- ١٩٧٨ م) ، وهذا البحث يختلف في مضمونه وهدفه عن البحث السابق؛ فالبحث السابق يتحدث عن البنية الداخلية للدولة الإسلامية، وهذا البحث يتحدث عن علاقاتها الخارجية، منطلقا من أن الدعوة الإسلامية دعوة عالمية، والدولة الإسلامية التي قامت على أساس الشريعة الإسلامية
Mutlaka onun (İslâm devletinin) gayr-i İslâmî devletlerle ilişkileri olması gerekir; bu ilişkilerin sabit esas ve kaideleri bulunmalıdır. Bunların en önemlisi, Müslümanların başkalarıyla ilişkilerinin barış üzerine kurulmasıdır; zira asıl olan barıştır. Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında akdedilen her ahd ü antlaşmaya tastamam vefa gösterilmesi zorunludur. Okuyucu bu araştırma sayesinde İslâm devletinin dış ilişkilerini Resûlullah (s.a.v.) döneminden itibaren nasıl şekillendirdiğini görecektir. Yedinci Araştırma: Tarih külliyatının ilk araştırması olup başlığı: 'Ömer b. el-Hattâb (r.a.)'ın İslâm Fetihleri Karşısındaki Tavrına Dair Yeni Bir Tarihî Okuma'dır. Bu araştırma, Ayn Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ndeki İslâm Tarihi Semineri'nde, fakültenin Tarih Bölümü'nün kültürel etkinlikleri çerçevesinde 1993/1994 yılında sunulmuştur. Ardından Kahire'deki Külliyetü'l-Lugati'l-Arabiyye dergisinin on üçüncü sayısında (1415/1995) yayımlanmıştır. Bu araştırma, muhterem okuyucunun göreceği üzere, bazı tarih hocalarının Kahire'deki Arap Tarihçiler Birliği'nin Kasım 1993'te düzenlediği sempozyumda İslâm fetihleri, bilhassa Ömer b. el-Hattâb (r.a.)'ın bu fetihleri yönlendirmesi ve onun irticalen karar alan, tetkiksiz hareket eden biri olduğu, özellikle de Müslüman sahillerini düşman saldırılarından koruyacak bir İslâm donanması kurulmasına karşı tavrı (denizcilikten anlamadığı için İslâm donanmalarının kurulmasını yasakladığı şeklinde –tarih hocasının anladığı gibi) yönündeki söylemlerine bir cevap niteliğindedir. Asırlar sonra hâlâ bazı tarih hocalarının İslâm fetihlerinin sebeplerini ve hedeflerini bilmemeleri ve Ömer b. el-Hattâb'ı cehaletle itham etmeleri beni hayrete düşürmüştür. Bu görüş o kadar tuhaf ki benden başka pek çok kişi de onu reddetmiştir. Daha sonra Ayn Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ndeki tarih hocalarından biri benden bu meseleleri açıklığa kavuşturmak üzere bir araştırma hazırlamamı istedi; işte bu araştırma o çalışmadır. Sekizinci Araştırma: Başlığı: 'Mısırlıların İslâm Donanmasının Kuruluşundaki Rolü'dür. Bu araştırma, Kahire'deki Yüksek İslâm İşleri Konseyi tarafından Mısır'ın İslâm fethinin on dört asrı münasebetiyle 1424/2003 yılında yayımlanan bir hatıra kitabında neşredilmiştir. Burada, Mısırlı Hıristiyanların, zaruret hâsıl olduğunda İslâm donanmalarının inşasındaki rollerini –zira savaş gemileri yapımında derin ve uzun bir tecrübeye sahiptiler– vurguladım. Mısırlıların rolü yalnızca Mısır donanması için gemi yapmakla sınırlı kalmamış, Şam ve Kuzey Afrika donanmalarının inşa yükü de onlara düşmüş ve bunu yapmışlardır.
لا بدّ أن تكون لها علاقات مع غيرها من الدول غير الإسلامية، وأن تكون لهذه العلاقات أسس وقواعد ثابتة، وأهم تلك الأسس والقواعد: أن علاقات المسلمين بغيرهم تقوم على السلام؛ فالسلام هو الأصل، وأن كل عهد أن اتفاق يتم بين المسلمين وغيرهم لا بدّ من الوفاء به وفاء تامّا.وسيرى القارئ من خلال هذا البحث كيف صاغت الدولة الإسلامية علاقاتها الخارجية منذ عهد الرسول صلى الله عليه وسلم.البحث السابع: وهو البحث الأول من مجموعة التاريخ وعنوانه: «قراءة تاريخية جديدة في موقف عمر بن الخطاب رضى الله عنه من الفتوحات الإسلامية» وقد ألقي في سيمنار التاريخ الإسلامي في كلية الآداب جامعة عين شمس في الموسم الثقافي لقسم التاريخ بها سنة (١٩٩٣/ ١٩٩٤ م) . ثم نشر في مجلة كلية اللغة العربية بالقاهرة، العدد الثالث عشر سنة (١٤١٥ هـ/ ١٩٩٥ م) . وهذا البحث كما سيرى القارئ الكريم كان ردّا على ما قاله بعض أساتذة التاريخ في ندوة لاتحاد المؤرخين العرب بالقاهرة في نوفمبر سنة (١٩٩٣ م) عن الفتوحات الإسلامية، وعن عمر بن الخطاب رضى الله عنه بالذات وتوجيهه لتلك الفتوحات، وأنه كان رجلا ارتجاليّا يتخذ قراراته بدون تمحيص، وبصفة خاصة في موقفه من إنشاء أسطول إسلامي يحمي شواطئ المسلمين من هجمات أعدائهم، حيث كان يجهل أمر البحر، الأمر الذي جعله يحظر إنشاء أساطيل إسلامية- هكذا فهم أستاذ التاريخ- وقد أدهشني أن بعض أساتذة التاريخ بعد كل تلك القرون يجهل أسباب وأهداف الفتوحات الإسلامية، ويتهم عمر بن الخطاب بالجهل، ولما كان هذا الرأي غريبا فقد استنكره كثيرون غيري، ثم طلب منّي أحد أساتذة التاريخ في كلية الآداب بجامعة عين شمس أن أعد بحثا لتوضيح هذه الأمور فكان هذا البحث.البحث الثامن: وعنوانه: «دور المصريين في إنشاء البحرية الإسلامية» هذا البحث نشر في كتاب تذكاري أصدره المجلس الأعلى للشؤون الإسلامية بالقاهرة سنة (١٤٢٤ هـ/ ٢٠٠٣ م) بمناسبة مرور أربعة عشر قرنا على الفتح الإسلامي لمصر، وقد أبرزت فيه دور المصريين المسيحيين في إنشاء الأساطيل البحرية الإسلامية- عندما دعت الضرورة إلى ذلك؛ لأنهم أصحاب خبرة طويلة وعميقة في صناعة السفن الحربية، ولم يقتصر دور المصريين على صناعة السفن للأسطول المصري، بل وقع عليهم عبء بناء أساطيل الشام وشمال إفريقيا، وقد قاموا بهذا
Büyük çalışma tam bir kudret, emanet ve ihlâsla; zira onlar İslam devletinden her türlü takdir, saygı, müsamaha ve ücretler ile maaşlarda cömertlik buldular.
Dokuzuncu Araştırma: Başlığı: «Mâverâünnehir Topraklarının İslam Fethi ve İslam'ın Orada Yayılması». Bu araştırma, Ezher Üniversitesi bünyesinde Orta Asya'da İslam konulu olarak düzenlenen bir sempozyumda sunuldu. Burada, o toprakların İslam fethi öncesinde sakinlerinin durumlarına, ardından bu fethin sebepleri ve saiklerine, Müslümanların İslam'ın yayılması için sarf ettiği gayretlere, o toprakların putperestlikten İslam'a nasıl dönüştüğüne, hatta İslam'a coşku duyup onu çevresindeki Çin gibi topraklarda yayma görevini üstlendiklerine ve İslam'ın o topraklarda dağlar gibi nasıl kök saldığına, böylece İslam medeniyetinin en önemli merkezlerinden haline geldiğine ve buradan çeşitli ilimlerde en büyük Müslüman âlimlerin çıktığına ışık tutuldu.
Onuncu Araştırma: Başlığı: «Müslüman Halifeler ile Bizans İmparatorları Arasında Heyet ve Hediye Alışverişi». Bu araştırma, İtalya'da Floransa Üniversitesi bünyesinde Ezher Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen ilmî sempozyumda (Muharrem 1418 hicrî/Mayıs 1997 milâdî) «İslam ve Avrupa: Ortak Tarihin On Üç Asrı» başlığı altında sunuldu. Bu sempozyum, günümüzde İslam dünyası ile Hıristiyan dünyası arasında yakınlaşma sağlamak, soğukluğu ve yanlış anlaşılmaları herkesin yararına gidermek için sarf edilen pek çok çabadan biriydi. Bu sempozyuma, temel fikri şu olan bu araştırmayla katkıda bulundum: Müslümanlar ile Bizanslılar arasındaki ilişkiler her zaman savaşlar ve sınır çatışmaları şeklinde olmamış, bilakis aralarında dostluk, çeşitli alanlarda menfaat ve tecrübe alışverişi, birçok vesileyle heyet, hediye ve nezaket teatisi gibi çeşitli ilişkiler de gelişmiştir.
On Birinci Araştırma: Başlığı: «Emevîler ve Arap-İslam Medeniyetini Endülüs'e Nakletmedeki Rolleri». Bu araştırma, İslam Üniversiteleri Birliği tarafından Şam'daki Feth Enstitüsü ve İspanya Granada'daki Endülüs Araştırmaları Fakültesi iş birliğiyle düzenlenen uluslararası kongrede sunulmak üzere hazırlandı. Söz konusu kongre, 2003 yılı sonunda Granada'da «İslam Medeniyetinin Batı'daki Etkisi ve İspanya'nın Bunu Nakletmedeki Rolü» başlığıyla düzenlendi. Bu kongre de bir önceki gibi, İslam Doğusu ile Hıristiyan Batısı arasındaki ilişkileri iyileştirme ve bu ilişkiler tarihindeki parlak sayfaları yeniden canlandırma bağlamında gerçekleşti.
العمل العظيم بكل اقتدار وأمانة وإخلاص؛ لأنهم وجدوا من الدولة الإسلامية كل تقدير واحترام وتسامح وسخاء في الأجور والمرتبات.البحث التاسع: وعنوانه: «الفتح الإسلامي لبلاد ما وراء النهر وانتشار الإسلام هناك» ألقي هذا البحث في ندوة عقدت في رحاب جامعة الأزهر عن الإسلام في آسيا الوسطى. وفيه ألقيت الضوء على أحوال سكان تلك البلاد قبل الفتح الإسلامي لها، ثم على أسباب ودوافع ذلك الفتح، والجهود التي بذلها المسلمون في انتشار الإسلام، وكيف تحولت تلك البلاد من الوثنية إلى الإسلام، بل وتحمست له وتولت نشره فيما جاورها من بلاد- مثل الصين- وكيف رسخ الإسلام في تلك البلاد رسوخ الجبال، وأصبحت من أهم مراكز الحضارة الإسلامية، ومنها خرج أعظم علماء المسلمين في شتّى العلوم.البحث العاشر: وعنوانه: «تبادل الوفود والهدايا بين خلفاء المسلمين والأباطرة البيزنطيين» وقد ألقي في الندوة العلمية التي عقدت في رحاب جامعة فلورنسا بإيطاليا بالاشتراك مع جامعة الأزهر (في المحرم ١٤١٨ هـ/ مايو ١٩٩٧ م) تحت عنوان: «الإسلام وأوربا ثلاثة عشر قرنا من التاريخ المشترك» وجاءت محاولة من المحاولات الكثيرة التي تبذل في هذه الأيام للتقريب بين العالمين الإسلامي والمسيحي، وإزالة الجفاء وسوء الفهم لمصلحة الجميع.وقد أسهمت في تلك الندوة بهذا البحث الذي قامت فكرته الأساسية على أن العلاقات بين المسلمين والبيزنطيين لم تكن دائما علاقات حروب وصدامات على الحدود، بل قامت بينهم علاقات متنوعة من الود وتبادل المنافع والخبرات في شتّى المجالات، وتبادل الوفود والهدايا والمجاملات في كثير من المناسبات.البحث الحادي عشر: وعنوانه: «الأمويون ودورهم في نقل الحضارة العربية الإسلامية إلى الأندلس» أعد هذا البحث ليلقى في المؤتمر الدولي الذي نظمته رابطة الجامعات الإسلامية بالتعاون مع معهد الفتح بدمشق، وكلية الدراسات الأندلسية بغرناطة بأسبانيا. والذي عقد في غرناطة في نهاية سنة (٢٠٠٣ م) تحت عنوان:«أثر الحضارة الإسلامية في الغرب ودور أسبانيا في نقلها» وهذا المؤتمر كسابقه جرى في سياق تحسين العلاقات بين الشرق الإسلامي والغرب المسيحي، وبعث الصفحات المشرقة في تاريخ تلك العلاقات.
Her ne kadar o konferansa katılamamış olsam da, o araştırmayı düzenleme komitesine sundum. Bu araştırmada Emevîler'in -Endülüs'teki devletleri vasıtasıyla- İslâm medeniyetini İslâm dünyasının doğusundan Endülüs'e nakletmede oynadıkları büyük role ışık tuttum. Endülüs de bunu kendisi vasıtasıyla Avrupa'nın geri kalan ülkelerine aktarmış, Avrupa da bu medeniyet üzerine kendi neş'etini ve hâzır medeniyetini inşa etmiştir.
On İkinci Araştırma: Başlığı: «Çağdaş İslâm Toplumlarında İnsanın Gerçekliği (Vâkı‘ı)». Bu araştırma, Cezayir Cumhuriyeti Vahran'da bulunan Millî Yüksek Öğretim ve İslâm Medeniyeti Enstitüsü tarafından «İslâm ve Gelecek Araştırmaları» başlığı altında, 2-4 Şa‘bân 1419 H. / 21-23 Kasım 1998 M. tarihleri arasında düzenlenen uluslararası sempozyumda sunulmuştur. Kahire'deki Arap Dili Fakültesi Dergisi'nin 1419 H. / 1999 M. yılındaki on yedinci sayısında yayımlanmıştır.
Bu araştırmayla, söz konusu sempozyuma katkıda bulundum. Bu sempozyum, Arap dünyasında türünün ilki olsa gerektir; zira Araplar, -âdet üzere- kendilerinden çok önce başkalarının öncülük ettiği gelecek araştırmalarının ehemmiyetine ancak son zamanlarda dikkat etmeye başlamışlardır. Gelecek araştırmaları, milletleri ve toplumları gelecekte vuku bulacak şeylere karşı uyarır, onlara hazırlıklı olmalarını ve sürprizle karşılaşmamalarını sağlar. Kuşkusuz Müslümanlar, kendilerini buna hazırlamadıkları hâlde, hâllerini ve istikballerini etkileyen bazı ciddî küresel olaylarla karşı karşıya kalmışlar ve bunun sonucunda herkesçe bilinen hadiseler meydana gelmiştir.
Bu araştırmada, çağdaş İslâm toplumlarında insanın gerçekliğinden, karşılaştığı problemlerden ve Arap ülkelerindeki idarecilerin niyetleri düzelir ve iradeleri yeterli olursa bu problemleri çözme yollarından söz ettim.
On Üçüncü ve Son Araştırma: Başlığı: «Oryantalizmin Doğuşu ve Haçlı Seferlerinin Sonuna Kadar Gelişimi». Bu araştırma, Cezayir Vahran Üniversitesi Beşerî Bilimler ve İslâm Medeniyeti Fakültesi tarafından Nisan 2000 M. tarihinde «Oryantalist Araştırmalar - Söylem ve Okuma -» başlığı altında düzenlenen uluslararası sempozyumda sunulmuştur.
Bu araştırmada, oryantalizm kavramına ve onun doğuşuna; lehine ve aleyhine olmak üzere, İslâm düşüncesini ve İslâm medeniyetini Batılı milletlerin evlatlarına tanıtmadaki rolüne; İslâm ve Hıristiyan olmak üzere iki dünya arasındaki tarihî ilişkilerin şekillenmesindeki rolüne; ve bu araştırmaların, birbirinden müstağni olmayan iki dünya arasında daha iyi ilişkilerin kurulmasına katkı sağlaması için nasıl geliştirilebileceğine ve bazı yönlerinin nasıl düzeltilebileceğine ışık tuttum.
ومع أني لم أتمكن من حضور ذلك المؤتمر؛ فقد قدمت ذلك البحث للجنة المنظمة، وفيه ألقيت الضوء على الدور العظيم الذي قام به الأمويون- من خلال دولتهم في الأندلس- في نقل الحضارة الإسلامية من المشرق الإسلامي إلى الأندلس، التي نقلتها بدورها إلى بقية بلاد أوربا، التي بنت عليها نهضتها وحضارتها الحاضرة.البحث الثاني عشر: وعنوانه: «واقع الإنسان في المجتمعات الإسلامية المعاصرة» وقد ألقي في الملتقى الدولي الذي نظمه المعهد الوطني للتعليم العالي والحضارة الإسلامية في وهران بالجمهورية الجزائرية في الفترة من (٢- ٤ شعبان ١٤١٩ هـ/ ٢١- ٢٣ نوفمبر ١٩٩٨ م) تحت عنوان: «الإسلام والدراسات المستقبلية» ونشر في مجلة كلية اللغة العربية بالقاهرة العدد السابع عشر سنة (١٤١٩ هـ/ ١٩٩٩ م) .وقد أسهمت بهذا البحث في ذلك الملتقى الذي لعله الأول من نوعه في العالم العربي؛ لأن العرب لم يتنبهوا إلى أهمية الدراسات المستقبلية إلا أخيرا، بعد أن سبقهم إليها غيرهم بزمن طويل- كالعادة- فالدراسات المستقبلية تنبه الأمم والشعوب إلى ما سيحدث في المستقبل ليستعدوا له ولا يفاجؤوا؛ لئلا يربكوا، ولا جدال في أن المسلمين فوجئوا بأحداث عالمية خطيرة أثرت في حاضرهم ومستقبلهم دون أن يكونوا مستعدين لذلك فحدث لهم ما لا يخفى على أحد.وفي هذا البحث تحدثت عن واقع الإنسان في المجتمعات الإسلامية المعاصرة، والمشكلات التي تواجهه، وطرق حلها إذا صحت النوايا وتوفرت الإرادة لدى أهل الحكم في البلاد العربية.البحث الثالث عشر والأخير: وعنوانه: «نشأة الاستشراق وتطوره إلى نهاية الحروب الصليبية» وقد ألقي في الملتقى الدولي الذي نظمته كلية العلوم الإنسانية والحضارة الإسلامية بجامعة وهران بالجزائر في إبريل سنة (٢٠٠٠ م) تحت عنوان:«الدراسات الاستشراقية- الخطاب والقراءة-» . وفي هذا البحث ألقيت الضوء على مفهوم الاستشراق ونشأته، ودوره- ما له وما عليه- في تقديم الفكر الإسلامي والحضارة الإسلامية إلى أبناء الشعوب الغربية، ودوره في صياغة العلاقات التاريخية بين العالمين: الإسلامي والمسيحي، وكيف يمكن أن تطور تلك الدراسات وتعدل بعض مساراتها لتسهم في صياغة علاقات أفضل بين عالمين لا غنى لأحدهما
Bu kitabın ihtiva ettiği araştırmaların muhteviyatının özeti, ötekiyle muamele ve bir arada yaşama hakkındadır. Sözlerimi bitirmeden evvel iki hususa dikkat çekmek isterim: Birincisi: Bu araştırmaları, her birini vaktiyle ortaya çıktığı şekliyle, herhangi bir çıkarma, ekleme veya değişiklik yapmaksızın bu kitaba kaydettim; ta ki yazıldıkları ruhu muhafaza etsinler ve sunuldukları sempozyum ve kongrelerin atmosferini yansıtsınlar. İkinci husus: Muhterem okuyucu bazı meselelerin ve fikirlerin birden fazla araştırmada tekrar ettiğini görebilir; zira her bir araştırmanın kendi bağlamı bunu gerektirmiştir. İslam'ın evrenselliği ve yayılması, Müslümanların başkalarıyla münasebetleri ve bunların üzerine kurulduğu temeller gibi meselelerin tekrarlanması zaruriydi. Ben bunda bir sakınca görmüyorum; bilakis Allah Teâlâ'nın izniyle bunda fayda olabilir. Çünkü bu meseleler hakkında hâlâ bazı kimseler tartışmaktadır; üzerinde yoğunlaşmak onların mefhumunu derinleştirir ve bazı zihinlerdeki yanlış anlaşılmayı giderir. Bununla birlikte, bu araştırmaları bu kitapta yayımlamaktaki maksadım yalnızca İslam ve Müslümanlar için, hatta bütün insanlık için hayırdır. Eğer muvaffak olmuşsam hamd ve minnet yalnızca Allah Teâlâ'ya aittir; aksi halde O'ndan af beklenir, okuyucuların müsamahası umulur. Doğru yola iletmek Allah'a aittir. Dualarımızın sonu ise: 'Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.' Prof. Dr. Abdüşşâfî Muhammed Abdüllatîf, İslâm Tarihi Profesörü / Ezher Üniversitesi
عن التعامل والتعايش مع الآخر.هذا هو مجمل محتويات البحوث التي حواها هذا الكتاب.وقبل أن أنهي حديثي أريد أن أنبه إلى أمرين:الأول: أنني سجلت هذه البحوث في هذا الكتاب كما ظهرت كلّ في حينه دون حذف أو إضافة أو تعديل؛ لتحتفظ بالروح التي كتبت بها وتعكس أجواء الندوات والمؤتمرات التي ألقيت فيها.الأمر الثاني: أن القارئ الكريم قد يجد أن بعض القضايا والأفكار قد تكررت في أكثر من بحث؛ لأن سياق كل بحث على حدة اقتضى ذلك، فقضايا مثل عالمية الإسلام وانتشاره، وعلاقات المسلمين بغيرهم، والأسس التي قامت عليها- كان من الضروري أن تتكرر، وأنا لا أرى ضررا في ذلك؛ بل قد تكون فيه فائدة إن شاء الله تعالى؛ لأن هذه القضايا لا يزال بعض الناس يجادل فيها، فالتركيز عليها يعمق مفهومها، ويزيل سوء الفهم العالق ببعض الأذهان نحوها.وبعد؛ فما أردت من نشر هذه البحوث في هذا الكتاب إلا الخير للإسلام والمسلمين، بل للبشرية جمعاء، فإن كنت قد وفقت فالحمد والمنة لله تعالى وحده، وإلا فالعفو عنده مأمول، وتسامح القرّاء مرجو، وعلى الله قصد السبيل.وآخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين.أ. د. عبد الشّافي محمّد عبد اللّطيف استاذ التّاريخ الإسلامي/ جامعة الأزهر
Siyer-i Nebevî ve İslâm Tarihi Üzerine Araştırmalar: Siyer-i Nebevî'nin İlk Müelliflerine Yeni Bir Okuma ve Bakış
بحوث في السّيرة النّبويّة والتّاريخ الإسلامي قراءة ورؤية جديدة أوائل المؤلفين في السيرة النبوية
[Birinci Bölüm] Sîret-i Nebeviyye Üzerine İlk Eserler * Mukaddime
Nebî Muhammed b. Abdillah -kendisine Allah'ın salât ve selâmı olsun- Allah'ın yaratıkları arasından seçtiği seçkin kuldur; hatta o seçkinlerin de seçkinidir. Zira nebiyyûn -hepsine en üstün salât ve selâm olsun- seçilmiş hayırlılardır ve o, onların imamı ve hatemidir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Ben Âdemoğullarının efendisiyim.»
O, bütün risâletlerin hatemi olan küresel risâleti taşıyan ve tevhid akidesi binasının son tuğlasıdır. Zira Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Benimle benden önceki nebîlerin misali, bir adamın bir ev inşa edip onu güzel ve mükemmel kılması, ancak bir köşedeki bir tuğla yeri hariç; derken insanlar onun etrafında dolaşır, hayran kalır ve şöyle der: 'Şu tuğlayı koysaydın ya!'» Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «İşte o tuğla benim.»
Diğer bir rivayette ise: «Ben nebîlerin hatemiyim.»
Allah Teâlâ, nebîlerden -salât ve selâm onlara olsun- bir kısmını bazı güzel sıfatlarla vasfetmiştir. Nebîlerin atası İbrahim (a.s.)'ı şöyle vasfetmiştir: وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ إِبْراهِيمَ إِنَّهُ كانَ صِدِّيقاً نَبِيًّا [Meryem; 41] «Kitap'ta İbrahim'i de an. Zira o, son derece doğru bir peygamberdi.»
İsmâil hakkında ise: وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ إِسْماعِيلَ إِنَّهُ كانَ صادِقَ الْوَعْدِ وَكانَ رَسُولًا نَبِيًّا [Meryem; 54] «Kitap'ta İsmâil'i de an. Zira o, verdiği sözde sadıktı; bir resûl ve bir nebîydi.»
Enbiyâ Sûresi'nde ise İshak ve Ya'kûb'u salâh ve hayır ile vasfederek şöyle buyurmaktadır: وَوَهَبْنا لَهُ إِسْحاقَ وَيَعْقُوبَ نافِلَةً وَكُلًّا جَعَلْنا صالِحِينَ (72) وَجَعَلْناهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنا وَأَوْحَيْنا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْراتِ وَإِقامَ الصَّلاةِ وَإِيتاءَ الزَّكاةِ وَكانُوا لَنا عابِدِينَ [Enbiyâ; 72-73] «Ona İshak'ı ve fazladan bir bağış olarak Ya'kûb'u bahşettik; hepsini sâlih kullar kıldık. Onları emrimizle doğru yola ileten önderler yaptık; kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik; onlar bize ibadet eden kimselerdi.»
Lut, Dâvûd ve Süleyman'ı ise ilim ve hikmet ile vasfederek şöyle buyurmaktadır: وَلُوطاً آتَيْناهُ حُكْماً وَعِلْماً [Enbiyâ; 74] «Lut'a da bir hüküm (hikmet) ve ilim verdik.»
Ve şöyle buyurmaktadır: وَداوُدَ وَسُلَيْمانَ إِذْ يَحْكُمانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ Şâhidîn (78) فَفَهَّمْناها سُلَيْمانَ وَكُلًّا آتَيْنا حُكْماً وَعِلْماً [Enbiyâ; 78-79] «Dâvûd ve Süleyman'ı da (an). Hani bir ekin hakkında hüküm veriyorlardı; hani kavmin koyunu (geceleyin) yayılıp onu talan etmişti. Biz onların bu hükmüne şâhid idik. İşte bunu Süleyman'a kavrattık; her birine hüküm (hikmet) ve ilim verdik.»
İsmâil, İdrîs ve Zülkifl'i ise sabır ile vasfederek: وَإِسْماعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِنَ الصَّابِرِينَ [Enbiyâ; 85] «İsmâil, İdrîs ve Zülkifl'i de (an). Herbiri sabredenlerdendi.»
İşte böylece Allah Teâlâ, nebîlerinden bir kısmını bazı yüce sıfatlarla vasfederken, sûrenin sonunda Muhammed (a.s.)'ı vasfettiğinde ise onu zikrettiği vasıflar cüz’î değil; bilakis onu bütünüyle âlemlere gönderilmiş bir ilâhî hidâyet ve bu insanlık için bir rahmet kılmıştır.
(1) Müsnedü’l-İmâm Ahmed b. Hanbel (1/5).
(2) İbn Hacer el-Askalânî – Fethu’l-Bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî (6/158).
(3) Bu hususta Prof. Dr. Abdülhalîm Uveys'in "Şahsiyyet" başlıklı kıymetli araştırmasına bakınız.
[البحث الأول] أوائل المؤلفين في السيرة النبوية * مقدمةالنبي محمد بن عبد الله- صلوات الله وسلامه عليه- هو صفوة الله من خلقه، بل هو صفوة الصفوة، فالأنبياء- عليهم جميعا أفضل الصلاة والسلام- هم المصطفون الأخيار، وهو إمامهم وخاتمهم. وقد قال صلى الله عليه وسلم: «أنا سيد ولد آدم» » .فهو حامل الرسالة العالمية الخاتمة لجميع الرسالات، وهو اللبنة الأخيرة في صرح عقيدة التوحيد. فقد قال صلى الله عليه وسلم: «إن مثلي ومثل الأنبياء من قبلي كمثل رجل بنى بيتا فأحسنه وأجمله. إلا موضع لبنة من زاوية، فجعل الناس يطوفون به ويعجبون له، ويقولون: هلّا وضعت هذه اللبنة؟» قال: «فأنا اللبنة» «٢» وفي رواية أخرى: «وأنا خاتم النبيين» .ولقد وصف الله تعالى عددا من الأنبياء- عليهم الصلاة والسلام- ببعض الصفات، فقد وصف أبا الأنبياء إبراهيم عليه السلام فقال: وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ إِبْراهِيمَ إِنَّهُ كانَ صِدِّيقاً نَبِيًّا [مريم: ٤١] وقال عن إسماعيل: وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ إِسْماعِيلَ إِنَّهُ كانَ صادِقَ الْوَعْدِ وَكانَ رَسُولًا نَبِيًّا [مريم: ٥٤] ، وفي سورة الأنبياء يصف إسحاق ويعقوب بالصلاح والخيرية فيقول سبحانه وتعالى: وَوَهَبْنا لَهُ إِسْحاقَ وَيَعْقُوبَ نافِلَةً وَكُلًّا جَعَلْنا صالِحِينَ (٧٢) وَجَعَلْناهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنا وَأَوْحَيْنا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْراتِ وَإِقامَ الصَّلاةِ وَإِيتاءَ الزَّكاةِ وَكانُوا لَنا عابِدِينَ [الأنبياء: ٧٢: ٧٣] ، ويصف لوطا وداود وسليمان بالعلم والحكمة فيقول: وَلُوطاً آتَيْناهُ حُكْماً وَعِلْماً [الأنبياء: ٧٤] ، ويقول سبحانه تعالى: وَداوُدَ وَسُلَيْمانَ إِذْ يَحْكُمانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شاهِدِينَ (٧٨) فَفَهَّمْناها سُلَيْمانَ وَكُلًّا آتَيْنا حُكْماً وَعِلْماً [الأنبياء: ٧٨، ٧٩] ، ويصف إسماعيل وإدريس وذا الكفل بالصبر فيقول: وَإِسْماعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِنَ الصَّابِرِينَ [الأنبياء: ٨٥] .وهكذا نرى الله تعالى يصف بعض أنبيائه ببعض الصفات النبيلة، لكنه في ختام السورة عندما يصف محمدا- عليه الصلاة والسلام فإنه لا يصفه بصفة جزئية وإنما يجعله كله هداية إلهية إلى العالم، ورحمة لهذه الإنسانية «٣» .(١) مسند الإمام أحمد بن حنبل (١/ ٥) .(٢) ابن حجر العسقلاني- فتح الباري شرح صحيح البخاري (٦/ ١٥٨) .(٣) انظر في ذلك البحث القيم الذي كتبه الأستاذ الدكتور عبد الحليم عويس بعنوان شخصية-
Yüce Allah şöyle buyurur: "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiyâ, 21/107). Başka bir yerde ise onu her türlü hayır hasletin ve bütün insanî faziletlerin kendisinde toplandığı sıfatla vasıflandırarak şöyle buyurur: "Muhakkak ki sen pek yüce bir ahlâk üzeresin" (el-Kalem, 68/4). İşte bu yüce ahlâk, Resûlullah'ın (s.a.v.) risâletinin özüdür. Nitekim kendisi: "Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" (1) buyurmuştur. Resûlullah (s.a.v.), çocukluğundan Rabbine kavuşuncaya kadar ahlâkî bir hayat yaşamıştır. Nitekim kavmi, daha peygamber olarak gönderilmeden önce, o devirde ender rastlanan bir sıfatla onu çağırır ve tanırlardı: Ona "es-Sâdıku'l-Emîn" (Doğru ve Güvenilir) derlerdi. Muhammed (s.a.v.)'in büyüklüğü, yalnızca bir dizi yüksek insanî ahlâka sahip olmasından ibaret değildir. O, emânet denilince emîn, doğruluk denilince sâdık, ayrıca vefâkâr, cömert, zâhid, cesur, mütevâzı, merhametli, anne babasına iyilik eden, hakîm, fasih, belîğ ve âbid idi. Resûl, bütün bunlardı ve bundan da öteydi. Onun ahlâkı, bütün zorlukların, günlerin getirdiği her türlü şart ve değişikliklerin üstündeydi. Tarihî an ne kadar kritik ve belirleyici olursa olsun, uygun ahlâkî tavrı takınmaya kadirdi. O, davranışlarıyla şeriat koyan ve herhangi bir baskı veya şartın empoze ettiği bir tepkiden değil, açık bir yöntemden hareket eden bir peygamberdir (2). "Bazı müellifler, Muhammedî davete eşlik eden harikulâde halleri sayarken şöyle demişlerdir: Muhammed (s.a.v.)'e ait en büyük harikulâde hallerden biri, onun ahlâkıdır. Bu ahlâk, bizzat kendisi insanlar arasında alışılmışın dışında bir durumdur. Meleklerin ahlâkından daha yüksektir; çünkü melekler, yaratılışları gereği 'Allah'ın emrettiğine isyan etmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar' (et-Tahrîm, 66/6) âyeti gereği iyi ahlâka sahiptirler. Oysa Muhammed, kâmil insanlığın kendisinde tecelli ettiği bir insandır" (3). Onun (s.a.v.) hayat sayfası -bütün hassasiyeti ve belgelenmiş şekliyle bize ulaştığı üzere- bir insanın ulaşabileceği en son noktaya varmış ahlâkî ve insanî bir hayattı ve bu sebeple, Allah'ın hidayet ettiği kimselerin amel yoluyla insanî kemâle ulaşma gayretlerinde güzel bir örnekti. [Referanslar:] (1) Müsnedü'l-İmam Ahmed b. Hanbel (2/281). (2) Dr. Abdülhalîm Uveys - a.g.e. (s. 73). (3) Şeyh Muhammed Ebû Zehre - Hâtemü'n-Nebiyyîn (1/242). Ayrıca Resûlullah (s.a.v.) hakkında "el-Cezîretü'l-Arabiyye fî Ahdi'r-Resûl ve'l-Hulefâi'r-Râşidîn" (1/63-93) adlı eser de kullanılmıştır; bu eser, o mukaddime için temel kaynağımızdır.
فيقول تعالى: وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعالَمِينَ [الأنبياء: ١٠٧] .وفي موضع آخر يصفه بالصفة الجامعة لكل خصال الخير وجميع الفضائل الإنسانية، فيقول: وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ [القلم: ٤] .والخلق العظيم هو جوهر رسالته صلى الله عليه وسلم فهو القائل: «بعثت لأتمم حسن الأخلاق» «١» ولقد عاش رسول الله صلى الله عليه وسلم أخلاقيّا من طفولته إلى أن لقي ربه. فقد كان قوم ينادونه بصفة نادرة في ذلك الزمان وقبل أن يبعث: فقد نادوه وعرف بينهم «بالصادق الأمين» . وعظمة الرسول محمد صلى الله عليه وسلم ليست في أنه يمتاز بمجموعة من الأخلاق الإنسانية العالية فحسب، فهو الأمين إذا ذكرت الأمانة، وهو الصادق إذا ذكر الصدق، وهو الوفي، الكريم، الزاهد، الشجاع، المتواضع، الرحيم، البار، الحكيم، الفصيح، البليغ، العابد، كان الرسول هذا كله وكان فوق هذا، فكانت أخلاقه فوق الصعاب وفوق كل الظروف والتقلبات التي تأتي بها الأيام، لقد كان قادرا على أن يلتزم الموقف الأخلاقي المناسب، مهما تكن اللحظة التاريخية حرجة وحاسمة، إنه نبي يشرع بسلوكه وينطلق من منهج واضح وليس من ردّ فعل تمليه أو تفرضه أية ضغوط أو ظروف «٢» .«لقد تحدث بعض الكتاب معددا الخوارق التي صاحبت الدعوة المحمدية فقال:إن من أعظم الخوارق التي لمحمد صلى الله عليه وسلم أخلاقه؛ فكانت في ذاتها أمرا خارقا للعادة بين بني الإنسان، فهي أعلى من أخلاق الملائكة؛ لأن الملائكة حسنت أخلاقهم بمقتضى كونهم لا يَعْصُونَ اللَّهَ ما أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ ما يُؤْمَرُونَ [التحريم: ٦] .. فمحمد بين الناس الإنسان الذي تتجلى فيه الإنسانية الكاملة» «٣» .وقد كانت صفحة حياته- عليه الصلاة والسلام كما نقلت إلينا بكل دقة وتوثيق- أخلاقية إنسانية بلغت من السمو غاية ما يستطيع إنسان أن يبلغ، وكانت لذلك أسوة حسنة لمن هداه الله أن يحاول بلوغ الكمال الإنساني من طريق العمل- الرسول صلى الله عليه وسلم في كتاب: الجزيرة العربية في عهد الرسول والخلفاء الراشدين (١/ ٦٣- ٩٣) . وهو مرجعنا الأساسي في تلك المقدمة.(١) مسند الإمام أحمد بن حنبل (٢/ ٢٨١) .(٢) د. عبد الحليم عويس- المرجع السابق (ص ٧٣) .(٣) الشيخ محمد أبو زهرة- خاتم النبيين (١/ ٢٤٢) .
Salih (zat) ve hayatta bu yücelik gibi hangi yücelik vardır ki, Muhammed (s.a.v.)'in risâletten önceki hayatını sıdk, asalet ve emanette darb-ı mesel kılmış; risâletten sonraki hayatı ise tamamen Allah yolunda ve O'nun kendisiyle gönderdiği hak uğrunda bir fedakârlık olmuştur. Öyle bir fedakârlık ki, onun hayatını defalarca ölüme hedef kılmış; fakat kavmi, onu mal, mülk ve her türlü cazibeyle —soy ve neseb itibarıyla zirvede iken— kandırmak istediğinde bu onu (bu yoldan) döndürememiştir (1). Garip olan şu ki, bu ahlakî insanlık, alışılmışın dışında bir şekilde, en muhteşem basitlik ve kolaylık sûretlerinde tatbik edilmiştir. Öyle ki, bu yüceliğiyle birlikte, basitlik ve tekellüften uzak olma hâli, onun birbirine bağlı ipliklerini birleştiren dokusu gibi görünmüştür (2). Âişe (r.anhâ)'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.v.) hiçbir Müslümana (zikredilir) bir lanet ile lanet etmemiş, kendisine bir kötülük yapıldığında (şahsı adına) intikam almamıştır; meğer ki Allah'ın haramları çiğnenmiş olsun. Eliyle hiçbir şeye vurmamıştır, meğer ki Allah yolunda (cihad ederken) vurmuş olsun. Kendisinden bir şey istenip de vermediği olmamıştır, meğer ki günah olan bir şey istenmiş olsun. Zira o, (haram ve günahtan) insanların en uzağı idi." Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.v.) iki şey arasında muhayyer bırakıldığında, günah olmadığı müddetçe ikisinin en kolayını alırdı. Eğer günah ise, insanların ondan en uzak olanı idi." (3) Bir Hıristiyan yazarın dediği gibi: "Bu peygamberin ahlak alanında pek çok işi vardı. Büyük görevlerine, çok çeşitli meşguliyetlerine, gazvelere, seriyyelere ve savaşlara rağmen, tüm sorumlulukları tek başına üstlenmişken, yine de müminlere —sözleri ve fiilleriyle— onun seviyesindeki ve önemindeki büyük bir mesulün aklına bile gelmeyecek konularda dersler vermeye vakit buluyordu... Tarihi değiştirmeye çalışan, bir kavmi Allah için dünyayı fethetmeye hazırlayan o büyük zat, toplum âdâbı, meclis usulleri ve selâm verme şekilleri konusunda insanlara ders verecek vakit buluyordu; sanki görevi sadece yirmi küsur talebeyi eğitmekle sınırlı bir öğretmendi ve onun bundan başka bir vazifesi yoktu." (4) Muhakkak ki Muhammed (s.a.v.), üstlendiği her işte —en büyük iş olan risâleti tebliğden en küçük işine kadar— parlak bir başarı elde etmiştir (5). (1) Muhammed Hüseyin Heykel - Hayatü Muhammed (s. 583). (2) Bkz. Dr. Abdülhalim Avis - a.g.e. (s. 74). (3) Sahîh-i Buhârî (2/273). Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî baskısı. (4) Dr. Abdülhalim Avis - a.g.e. (s. 74). (5) Nasrî Sehlib - Fi Hata Muhammed (s. 366-367).
الصالح، وأي سمو في الحياة كهذا السمو الذي جعل حياة محمد صلى الله عليه وسلم قبل الرسالة مضرب المثل في الصدق والكرامة والأمانة، كما كانت بعد الرسالة كلها تضحية في سبيل الله وفي سبيل الحق الذي بعثه الله به، تضحية استهدفت حياته من جرائها للموت مرات، فلم يصده عنه أن أغراه قومه وهو في الذروة منهم حسبا ونسبا بالمال والملك وكل المغريات «١» .والغريب أن هذه الإنسانية الأخلاقية قد طبقت على هذا النحو الخارق للعادة في أروع صور البساطة واليسر، فبدت- مع سموها- وكأن البساطة وعدم التقعر أو التكلف نسيجها الذي يجمع بين خيوطها المترابطة «٢» . فعن عائشة رضى الله عنها قالت:«ما لعن رسول الله صلى الله عليه وسلم مسلما من لعنة تذكر، ولا انتقم لنفسه شيئا يؤتى إليه إلا أن تنتهك حرمات الله، ولا ضرب بيده شيئا قط، إلا أن يضرب في سبيل الله، ولا سئل شيئا قط فمنعه إلا أن يسأل مأثما، فإنه كان أبعد الناس عنه» .عن عائشة رضى الله عنها قالت: «ما خيّر رسول الله صلى الله عليه وسلم بين أمرين إلا أخذ أيسرهما ما لم يكن إثما، فإن كان إثما كان أبعد الناس عنه» «٣» .«إن هذا النبي كان له- كما يقول كاتب نصراني- في مجال الأخلاق شؤون وشؤون، فبالرغم من مهامه الجسام وانشغالاته الكثيرة المتنوعة، وبالرغم من الغزوات والسرايا والحروب، واضطلاعه بجميع المسؤوليات وحده دون سواه، فلقد وجد الوقت الكافي ليلقي على المؤمنين- بأقواله وأفعاله- دروسا في شؤون لا تمر ببال مسؤول كبير في مثل مستواه وخطورته.. فذلك العظيم الذي كان يحاول تغيير التاريخ، ويعد شعبا يفتح الدنيا من أجل الله، ذلك الرجل وجد الوقت الكافي ليلقي على الناس دروسا في آداب المجتمع وفي أصول المجالسة وكيفية إلقاء السلام، لكأنه معلم حصر مهمته في تثقيف بضعة وعشرين تلميذا، ولم يكن له مهمة سواها» «٤» .ولقد نجح محمد صلى الله عليه وسلم نجاحا باهرا في كل عمل اضطلع به من أكبر عمل وهو تبليغ الرسالة إلى أصغر عمل قام به «٥» .(١) محمد حسين هيكل- حياة محمد (ص ٥٨٣) .(٢) انظر د. عبد الحليم عويس- المرجع السابق (ص ٧٤) .(٣) صحيح البخاري (٢/ ٢٧٣) . طبعة دار إحياء التراث العربي.(٤) د. عبد الحليم عويس- المرجع السابق (ص ٧٤) .(٥) نصري سهلب- في خطى محمد (ص ٣٦٦، ٣٦٧) .
Tarih bize semâvî risaleler yüklenip onları başarıyla tebliğ eden adamları, milletler inşa edenleri ve devletler kuran diğer adamları tanıtmıştır. Fakat tarih, Allah Teâlâ katından semâvî bir risale getirip sonra bir ümmet inşa eden, ardından bir devlet kuran ve tüm bunlarda hayatında ve ölümünden önce başarılı olan bir adam hakkında, Arap nebîsi Muhammed b. Abdullah (s.a.v.) dışında bize haber vermemiştir. Bu sebeple Michael Hart onu, Âdemoğullarının yüz ölümsüzü listesinin başına koymuş ve bunu bilimsel yöntemi ve kendine göre büyüklük ölçütleriyle, Muhammed (s.a.v.)'in tarihte en yüksek düzeyde başarılı olan, hem dinî hem de dünyevî alanlarda öne çıkan yegâne adam olduğu; dünyanın en büyük dinlerinden birini kurup yaydığı ve büyük küresel siyasî liderlerden biri hâline geldiği gerekçesiyle açıklamıştır. 'On dört asır geçmesine rağmen etkisi hâlen güçlü ve yenilenmektedir.'[1] Aynı ölçüyle dünyaca ünlü tarihçi Will Durant, Muhammed (s.a.v.) hakkında şöyle şahitlik etmektedir: 'Büyüklüğü, büyük insanın insanlar üzerindeki etkisine göre değerlendirirsek, Muhammed'in tarihin en büyük büyüklerinden biri olduğunu söyleriz. Zira o, kızgın iklimin ve çöl alevlerinin vahşet karanlıklarına attığı bir halkın ruhî ve ahlâkî seviyesini yükseltmeyi üstlenmiş ve bu amaca, tarih boyunca başka hiçbir ıslahçının ulaşamadığı bir başarıyla erişmiştir. Onun dışında hayal ettiği her şeyi gerçekleştiren pek az insan bulunur. O, istediğine din yoluyla ulaşmıştır; bu yalnızca kendisinin dine sıkı sıkıya bağlı olmasından değil, aynı zamanda o günlerde Arapları izledikleri yola sevk edecek din gücünden başka bir gücün bulunmamasındandır. Onların hayallerine, korkularına ve ümitlerine başvurmuş, akıllarının seviyesine göre onlarla konuşmuştur. Davete başladığında Arabistan, putperest kabilelerin yaşadığı, sayıca az, sözleri dağınık, kuru bir çöldü. Vefatında ise birleşmiş, kenetlenmiş bir ümmet hâline gelmişti. Bağnazlığı ve hurafeleri dizginlemiş, Yahudilik, Hıristiyanlık ve ülkesinin eski dini üzerine kolay, açık ve güçlü bir din ile temeli sadelik ve izzet olan ahlâkî bir yapı inşa etmiştir. Bir nesilde yüz savaşta zafer kazanmış, bir asırda büyük bir devlet kurmayı başarmış ve bu güne kadar dünyanın yarısında büyük bir güç olarak kalmayı sürdürmüştür.'[2]
[1] Bkz.: el-Hâlidûn Mie (Yüz Ölümsüz), Michael Hart, çev. Enis Mansur, s. 13.
[2] Dr. Abdülhalim Uveys, a.g.e., s. 89, Medeniyet Tarihi'nden naklen (2/47).
فالتاريخ قد عرفنا برجال حملوا رسالات سماوية وأدوها بنجاح، ورجال بنوا أمما، ورجال آخرين أسسوا دولا، لكن التاريخ لم يحدثنا عن رجل جاء برسالة سماوية من عند الله تعالى، ثم بنى أمة، ثم أسس دولة، ونجح في كل ذلك وفي حياته وقبل موته سوى النبي العربي محمد بن عبد الله صلى الله عليه وسلم.ولهذا جعله مايكل هارت على رأس قائمة الخالدين المائة من أبناء آدم وعلل ذلك حسب منهجه العلمي ومقاييس العظمة عنده، بأن محمدا صلى الله عليه وسلم كان الرجل الوحيد في التاريخ الذي نجح بشكل أسمي، وبرّز في كلا المستويين الديني والدنيوي، وأنه أسس ونشر أحد أعظم الأديان في العالم، وأصبح أحد الزعماء العالميين السياسيين العظماء. «وأنه بعد مرور أربعة عشر قرنا لا زال تأثيره قويّا ومتجددا» «١» .وبالقياس نفسه يشهد لمحمد صلى الله عليه وسلم المؤرخ العالمي الشهير ول ديورانت فيقول:«وإذا ما حكمنا على العظمة بما كان للعظيم من أثر في الناس قلنا: إن محمدا كان من أعظم عظاماء التاريخ، فقد أخذ على نفسه أن يرفع المستوى الروحي والأخلاقي لشعب ألقت به في دياجير الهمجية حرارة الجو ولهيب الصحراء، وقد نجح في تحقيق هذا الغرض نجاحا لا يدانيه فيه أي مصلح آخر في التاريخ كله، وقلّ أن نجد إنسانا غيره حقق كل ما كان يحلم به، وقد وصل إلى ما كان يبتغيه عن طريق الدين، ولم يكن ذلك لأنه هو نفسه كان شديد التمسك بالدين وكفى؛ بل لأنه لم يكن ثمة قوة غير قوة الدين تدفع العرب في أيامه إلى سلوك ذلك الطريق الذي سلكوه، فقد لجأ إلى خيالهم وإلى مخاوفهم وآمالهم، وخاطبهم على قدر عقولهم، كانت بلاد العرب لما بدأ الدعوة صحراء جدباء، تسكنها قبائل من عبدة الأوثان، قليل عددها متفرقة كلمتها، كانت عند وفاته أمة موحدة متماسكة، وقد كبح جماح التعصب والخرافات، وأقام فوق اليهودية والمسيحية ودين بلاده القديم دينا سهلا واضحا قويّا، وصرحا خلقيّا قوامه البساطة والعزة، واستطاع في جيل واحد أن ينتصر في مائة معركة، وفي قرن واحد أن ينشئ دولة عظيمة، وأن يبقى إلى يومنا هذا قوة ذات خطر عظيم في نصف العالم» «٢» .بعد كل ما تقدم- وهو قليل من كثير- عن شخصية الرسول الخاتم محمد بن عبد الله- عليه الصلاة والسلام وليس عجبا أن تكون تلك الشخصية محور(١) انظر: الخالدون مائة، تأليف مايكل هارت، ترجمة أنيس منصور (ص ١٣) .(٢) د. عبد الحليم عويس- المرجع السابق (ص ٨٩) نقلا عن قصة الحضارة (٢/ ٤٧) .
Herkesin, Müslüman ve gayrimüslimlerin, tarih boyunca ilgisi. Zannediyorum ki hayat devam ettiği müddetçe bu ilgi sürecek ve yazarlar ile müellifler ne kadar yazıp telif etseler de Resûlullah (s.a.v.)'ın şahsiyetindeki azamet yönlerine ulaşamayacaklardır. Bu alanda, Fazîletli İmâm-ı Ekber, Ezher eski Şeyhi Şeyh Muhammed Mustafa el-Merâgī'nin, Dr. Muhammed Hüseyin Heykel'in "Hayat-ı Muhammed" adlı kitabına yazdığı takdimdeki sözden daha beliğ bir ifade yoktur. Şöyle demiştir: «İnsan yeryüzünde var olduğundan beri, çevresini kuşatan kâinattaki kanunları ve hususiyetleri tanımaya iştiyak duymuştur. Bilgiyi derinleştirdikçe kâinatın azameti kendisine öncekinden daha fazla görünmüş, âcizliği ortaya çıkmış, gururu küçülmüştür. İslâm Peygamberi -salât ve selâm O'nun üzerine olsun- varlığa benzer. Nitekim âlimler, yeryüzü O'nun nûruyla aydınlandığından beri, O'ndaki insanî azamet yönlerini ve O'nun aklında, ahlâkında ve ilmindeki kudreti yüce Allah'ın isimlerinin tecellilerini araştırmaya koyulmuşlardır. Bir nebze bilgiye ulaşmayı başarmış olsalar da şimdiye kadar kemâl mertebesindeki bilgi onlardan kaçmıştır. Önlerinde uzun bir cihâd, geniş bir mesafe ve sonu olmayan bir yol vardır.» (1) Beşer tarihinde özel ve genel hayatı, bütün teferruatı ve incelikleriyle, Hz. Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-ın hayatının bilinip incelendiği kadar bilinen ve incelenen bir adama nadiren rastlanır. «Öyle ki, hacetini gidermesi, ondan sonra gusletmesi, gusül şekli, uyuması, hacetini giderme biçimi ve ondan temizlenmesi; bütün bunlar tarih tarafından güvenilir bir şekilde bize nakledilmiştir ki, tarihteki metinlerin böylesine güvenilir bir şekilde nakledildiği nadirdir.» (2) Müsteşrik Montet, Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatının açıklığını tasvir ederken der ki: «Muhammed gibi hayatı teferruatıyla bilinen ıslahatçılar nadirdir. Onun ahlâkı ıslah ve toplumu tathir hususunda yaptıkları, onu insanlığın en büyük hayırseverlerinden biri olarak saymaya yeterlidir.» (3)
* Müslümanların Resûlullah (s.a.v.)'ın Sîretine ilgi duyma saikleri:
Geçmişte ve günümüzde araştırmacıların ve âlimlerin ilgisine mazhar olan hiçbir tarihî şahsiyet, Resûlullah Muhammed (s.a.v.)'in şahsiyeti kadar ilgi görmemiştir. Hiçbir ümmet, peygamberinin tarihini bütün (1)
(1) Fazîletli İmâm-ı Ekber Şeyh Muhammed Mustafa el-Merâgī'nin Hayat-ı Muhammed kitabına yazdığı takdimden.
(2) Dr. Abdülhalîm Uveys - a.g.e. (s. 67).
(3) a.g.e. (s. 68).
اهتمام كل الناس، مسلمين، وغير مسلمين على مدى تاريخه كله. وأظن أن هذا الاهتمام سيستمر ما استمرت الحياة، ولن يبلغ الكتّاب والمؤلفون مهما كتبوا وألفوا جوانب العظمة في شخصية الرسول صلى الله عليه وسلم، وليس هناك أبلغ- في هذا المجال- من الكلمة التي قدّم بها فضيلة الإمام الأكبر الشيخ محمد مصطفى المراغي، شيخ الأزهر الأسبق، كتاب حياة محمد للأستاذ الدكتور محمد حسين هيكل حيث قال: «منذ وجد الإنسان على الأرض، وهو مشوق إلى تعرف ما في الكون المحيط به سنن وخصائص، وكلما أمعن في المعرفة ظهرت له عظمة الكون أكثر من ذي قبل، وظهر ضعفه وتضاءل غروره.ونبي الإسلام- صلوات الله عليه وسلامه- شبيه بالوجود. فقد جدّ العلماء منذ أشرقت الأرض بنوره يلتمسون نواحي العظمة الإنسانية فيه، ويلتمسون مظاهر أسماء الله جلت قدرته في عقله وخلقه وعلمه، ومع أنهم استطاعوا الوصول إلى شيء من المعرفة، فقد فاتهم حتى الآن كمال المعرفة. وأمامهم جهاد طويل وبعد شاسع وطريق لا نهاية له» «١» .وندر أن نجد في التاريخ البشري رجلا عرفت حياته- الخاصة والعامة- بكل تفاصيلها ودقائقها كما عرفت ودرست حياة النبي محمد- عليه الصلاة والسلام «فحتى قضاؤه لوطره، واغتساله بعده، وطريقة غسله، ونومه، وطريقة قضائه لحاجته واغتساله منها، كل ذلك نقله إلينا التاريخ، بطريقة موثقة، ندر أن توثق بها نصوص في التاريخ» «٢» .يقول المستشرق مونتيه في وصف وضوح حياة الرسول صلى الله عليه وسلم: «ولقد ندر بين المصلحين من عرفت حياتهم بالتفصيل مثل محمد، وإن ما قام به من إصلاح الأخلاق وتطهير المجتمع يمكن أن يعد به من أعظم المحسنين للإنسانية» «٣» . * دوافع المسلمين للاهتمام بسيرة الرسول صلى الله عليه وسلم:ليس هناك شخصية تاريخية لقيت من اهتمام الدارسين والباحثين قديما وحديثا كما لقيت شخصية الرسول محمد صلى الله عليه وسلم وليس هناك أمة اعتنت بتاريخ نبيها- بكل(١) من تقديم الإمام الأكبر الشيخ محمد مصطفى المراغي لكتاب حياة محمد.(٢) د. عبد الحليم عويس- المرجع السابق (ص ٦٧) .(٣) المرجع السابق (ص ٦٨) .
Detayları ve incelikleri itibarıyla — nitekim İslâm ümmeti ona ihtimam göstermiştir — iki temel sebeple: Birincisi: Bu hayat, bütün yönleri ve seviyeleriyle mükemmel bir hayattır; onu incelemek ruhî ve zihnî bir zevktir. Zira insan daima yüce ideali ve güzel örnek şahsiyeti arar; Allah'ın kendisini en doğru yola ve en güzel davranışa iletmesi umuduyla. İnsanların kendisinden ders alabileceği, Nebî (s.a.v.)'in hayatı ve sîretinden daha büyük bir hayat ve sîret yoktur. Nitekim Allah Teâlâ bize O'na uymamızı emrederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, Resûlullah'ta sizin için güzel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” [Ahzâb: 21] İkincisi: Resûl'ün hayatı ve sîreti, ümmetin onun hadislerine, fiillerine, gazvelerine ve günlerine gösterdiği ilgi ve ihtimamın odağı olmuştur. Neredeyse Resûlullah'ın telaffuz ettiği her kelime, her hareket ve her fiil Müslümanlar tarafından kayıt altına alınmış; ezberlenmiş; hicrî birinci asrın sonu ile ikinci asrın başında tedvin hareketinin başlamasıyla kitaplara geçirilmeden önce gönüllerinde kayıtlı hâle gelmiştir. * Sîret-i Nebeviyye'de Telifin Başlangıcı: Allah'ın kevnî sünnetlerinden biri, her şeyin oluşum ve gelişimde aşamalı olmaya tâbi olmasıdır; insan, hayvan, fikirler, ilimler ve sanatlar bu konuda eşittir. Hiçbir şey mükemmel olarak yaratılmaz veya olgun, dengeli bir yapıyla ortaya çıkmaz; aksine zamansal aşamalardan geçerek olgunluğuna, istikrarına ve kemaline ulaşır. Resûlullah (s.a.v.)'in sîreti de bu kuraldan sapmamış, bu kanunun dışına çıkmamıştır. Şunu biliyoruz ki Resûl'ün sîreti hayatı boyunca yazıya geçirilmemiştir; yani kendisine vahiy ve başka şeyleri yazan kâtipler (ki sayıları çoktu) arasında, O'nun özel ve genel hayatındaki olayları kaydetmeye tahsis edilmiş biri yoktu. Bu durum dört halifenin (Hulefâ-yi Râşidîn) hilâfeti boyunca da (11-40 h.) devam etmiştir. Görünen o ki bunun pek çok sebebi vardır; en önemlilerinden biri, Resûlullah'a (s.a.v.) asrına yetişmiş olan sahâbîlerin (Allah hepsinden râzı olsun) bu olayları kaydetme ihtiyacı duymamış olmalarıdır. Çünkü onlar bu olayları bizzat yaşamış, onlardan etkilenmiş ve onlarla daha önce risaletler ve dinî davetler tarihinde benzeri görülmemiş bir derecede etkileşime girmişlerdir. Zira her bir sahne hafızalarına kazınmış, Resûlullah'ın söylediği her kelimeyi ezberlemiş, O'nun her bir fiilini tam bir bilgi ve tüm detaylarıyla bilmektedirler. Buna bir de sahip oldukları güçlü hafıza ve çabuk kavrayış kabiliyeti eklenince... O halde ihtiyaç, Resûl'ün olaylarını ve sîretini yazıya geçirmeyi gerektirmiyordu; zira onlar müşahede ve ezberle yetiniyor, ayrıca gazve ve fetihlerle meşgul bulunuyorlardı.
تفاصيله ودقائقه- كما اعتنت الأمة الإسلامية؛ وذلك لسببين رئيسيين:الأول: أن هذه الحياة حياة مثالية في جميع جوانبها ومستوياتها ودراستها متعة روحية وذهنية؛ لأن الإنسان يبحث دائما عن المثل الأعلى والقدوة الحسنة، لعل الله يهديه إلى أقوم طريق وأفضل سلوك، وليس هناك حياة وسيرة يمكن أن يتعلم منها الناس أعظم من حياة وسيرة النبي صلى الله عليه وسلم وصدق الله تعالى إذ يأمرنا بالاقتداء به فيقول: لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ [الأحزاب: ٢١] .الثاني: أن حياة وسيرة الرسول كانت موضع اهتمام الأمة وعنايتها بأحاديثه وأفعاله ومغازيه وأيامه، وتكاد تكون كل كلمة تلفظ بها الرسول، وكل حركة وكل فعل مرصودة من المسلمين، ويحفظونها عن ظهر قلب، ومدونة في صدورهم قبل أن تدون في الكتب عند بدء حركة التدوين مع نهاية القرن الأول الهجري وبداية القرن الثاني. * بداية التأليف في السيرة النبوية:من سنن الله الكونية أن كل شيء يخضع للتدرج في النشأة والتكوين، يتساوى في ذلك الإنسان والحيوان، والأفكار والعلوم والفنون، فلا شيء يخلق كاملا، أو ينشأ ناضجا مستوي التكوين، وإنما يمر بمراحل زمنية متتابعة، حتى يصل إلى نضجه واستوائه وكماله، وسيرة الرسول صلى الله عليه وسلم لم تشذ عن تلك القاعدة ولم تخرج عن ذلك الناموس، فنحن نعلم أن سيرة الرسول لم تدون في حياته، أعني أنه لم يكن من بين الكتّاب الذين كانوا يكتبون للرسول صلى الله عليه وسلم الوحي وغيره- وهم كثيرون- من تخصص في تسجيل أحداث حياته صلى الله عليه وسلم الخاصة والعامة، واستمر الحال على ذلك طوال خلافة الخلفاء الراشدين الأربعة (١١- ٤٠ هـ) ويبدو أنه كان لذلك أسباب كثيرة من أهمها أن الرجال الذين عاصروا الرسول صلى الله عليه وسلم وهم صحابته- رضوان الله عليهم جميعا- لم يكونوا في حاجة إلى تسجيل تلك الأحداث، فهم قد عايشوها وانفعلوا بها وتفاعلوا معها بدرجة لم يسبق لها مثيل في تاريخ الرسالات والدعوات الدينية؛ فكل مشهد منطبع في ذاكرتهم، وكل كلمة نطق بها الرسول حفظوها، وكل عمل من أعماله معروف لديهم تمام المعرفة وبكل التفاصيل، هذا مع ما امتازوا به من قوة الحافظة وسرعة البديهة. لم تكن الحاجة إذن تدعو لتدوين أحداث الرسول وسيرته؛ لاستغنائهم بالمشاهدة والحفظ ولا نشغالهم بالغزوات والفتوحات،