Siyer-i Nebevî – Râğıb es-Sircânî (Râğıb es-Sircânî)Kısım: Siyer-i NebevîKitap: Siyer-i NebevîMüellif: Râğıb el-Hanefî Râğıb es-SircânîKitabın Kaynağı: İslam web sitesi (http://www.islamweb.net) tarafından yazıya geçirilmiş sesli dersler[Kitap otomatik olarak numaralandırılmıştır, bölüm numarası ders numarasıdır -46 ders-]Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
السيرة النبوية - راغب السرجاني (راغب السرجاني)القسم: السيرة النبويةالكتاب: السيرة النبويةالمؤلف: راغب الحنفي راغب السرجانيمصدر الكتاب: دروس صوتية قام بتفريغها موقع الشبكة الإسلاميةhttp://www.islamweb.net[ الكتاب مرقم آليا، ورقم الجزء هو رقم الدرس - ٤٦درسا]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Siyer-i Nebevî Serisi - Sîret ve Ümmet İnşası: Yeryüzüne ayak basan en büyük mahlûk Muhammed (s.a.v.)'dir. Allah azze ve celle, O'nun hayatında öyle ibretler ve öğütler koymuştur ki, ona bakan herkes hayret eder ve O'nun hayatından kendisiyle aydınlanacağı bir meş'ale alır. Zira O, çok büyük bir şahsiyettir; nasıl olmasın ki O, Hâtemü'l-Enbiyâ ve'l-Mürselîn'dir (s.a.v.) ve O'nun her bir hareketi vahiy ile desteklenmiştir.
سلسلة السيرة النبوية_السيرة وبناء الأمةأعظم مخلوق وطئ الثرى هو محمد صلى الله عليه وسلم، وقد جعل الله عز وجل في حياته من العبر والعظات ما يجعل كل ناظر فيها يتعجب منها، ويأخذ من حياته عليه الصلاة والسلام نبراساً يستضيء به، فهو شخصية عظيمة جداً، كيف لا وهو خاتم الأنبياء والمرسلين عليه الصلاة والسلام، وكل حركة من حركاته مؤيدة بالوحي.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mahlûkat arasındaki büyük mertebesi ve yüce makamı. Muhakkak ki hamd Allah’a mahsustur; O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, O’ndan mağfiret ve hidayet dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.
Bundan sonra: İşte bugün bizler, Müslümanların, hatta bütün yeryüzünün hayatındaki en önemli konulardan biriyle karşı karşıyayız. Allah Azze ve Celle’nin Âdem’i yarattığı andan kıyamet gününe kadar yarattığı en büyük insan olan bir zatın sîreti ile beraberiz.
İnsanlar genellikle bir alanda üstün olurken diğerinde geri kalırlar. Fakat bu zat, her alanda üstün gelmiştir: İbadetinde, muamelelerinde, cesaretinde, cömertliğinde, hiliminde, zühdünde, hikmetinde, zekâsında, tevâzûunda, kısacası her şeyde üstün gelmiştir. Gerçekten bu zat, diğerlerini geride bırakmıştır!
İşte bu, Allah Azze ve Celle’nin kendisine hitap ederek: «Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin» (Kalem, 4) buyurduğu insanın sîretidir.
Hatta Allah Celle ve Alâ, bu zatın hayatına yemin ederek şöyle buyurmuştur: «Ömrüne yemin olsun ki onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar» (Hicr, 72).
İşte bu zat, kıyamet gününde Allah Azze ve Celle’nin, kendisi şefaat etmedikçe mahlûkatı hesaba çekmeyeceği zattır. O gün her peygamber, kendisine iman eden tâbiîlerine dahi şefaat etmeyecek, ta ki bu zat şefaat edene kadar.
İşte bu zat, bizim cennete ancak onun ardından gireceğimiz, kıyamet günü susuzluğumuzu ancak onun havzından ve Kevser’inden gidereceğimiz zattır. Ve bu, onun sîretini ve yolunu bilmemize, ona bu ikisinde tâbi olmamıza bağlıdır. Eğer böyle yaparsak dünya ve ahirette kurtuluş bizim olur; şayet onun yolunu bilmez veya ona muhalefet edersek bize: «Uzak olun, uzak olun» denilir.
Biz, Resûlullah’ın (s.a.v.) sîretiyle karşı karşıyayız. O, Mâhî’dir; Allah Azze ve Celle onunla küfrü silmiştir. Kıyamet günü mahlûkattan ilk diriltilecek olan odur. Kıyamet günü hamd sancağını taşıyacak olan odur. Makam-ı Mahmûd’un ve Havz-ı Mevrûd’un sahibi odur (s.a.v.).
Karşımızda, Mi‘rac yolculuğunda gökyüzünün kapılarının kendisine açıldığı, bedeniyle onun ötesine geçtiği zatın sîreti bulunmaktadır. Resûlullah (s.a.v.) Cebrail ile birlikte semaya yükselip kapıyı çaldığında melek şöyle cevap vermiştir: «Kim?» Cebrail: «Cebrail.» dedi. Melek: «Yanındaki kim?» dedi. Cebrail: «Muhammed.» dedi. Melek: «Ona mı elçi gönderildi?» dedi. Cebrail: «Evet.» dedi. Bunun üzerine semanın kapısı açıldı ve Resûlullah (s.a.v.), daha önce hiçbir beşerin diri olarak girmediği bir yere girdi.
Evet, işte bu, hiçbir beşerin ulaşamadığı bir makama ulaşan; hatta büyük melek Cebrail’in dahi geçemediği, Resûlullah’ın (s.a.v.) ise ulaştığı zattır.
O, cenneti ve cehennemi aklıyla değil, gözüyle bizzat müşahede eden zattır.
Biz burada, bu zatın (s.a.v.) azametini, Yüz Ölümsüz kitabının yazarının yaptığı gibi Buda, Konfüçyüs, Hitler, Lenin ve Stalin’in azametiyle kıyaslamıyoruz. Her ne kadar o yazar, en büyükleri olarak Muhammed’i kabul etmişse de, insanların bu kitaba sevinmeleri şaşırtıcıdır.
Bu zatın makamı, ancak onu peygamberler (a.s.) safında, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Allah’ın bütün peygamberlerinin (hepsine salât ve selâm olsun) fevkinde bir rütbeye koymamıza izin verir. Onu bütün meleklerle, rızık meleğiyle, denizler meleğiyle, dağlar meleğiyle, Arş’ı taşıyan meleklerle, hatta Cebrail (a.s.) ile kıyaslayacağımız son derece büyük bir makam. Cebrail, Sidretü’l-Müntehâ’ya varınca ilerleyemedi ve Resûlullah’a (s.a.v.): «Bir adım daha ilerlesem yanardım» dedi. Fakat Allah Azze ve Celle, Resûlüne (s.a.v.) ilerleme imkânı verdi ve o, Allah Azze ve Celle’nin huzuruna varmak üzere ilerledi.
İşte bu zatın makamının büyüklüğü, ona ebedî bir zikir ve şan bahşetmiştir. Bu büyüklüğe nispetle, onun sîretine, hayatına ve şerefli hayatının (s.a.v.) geçen her dakikasına olan ilgimiz de o derecede olmalıdır.
عظم مكانة النبي صلى الله عليه وسلم وكبير مقامه بين الخلقإن الحمد لله؛ نحمده ونستعينه ونستغفره ونستهديه، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا ومن سيئات أعمالنا، إنه من يهده الله فلا مضل له، ومن يضلل فلا هادي له، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمداً عبده ورسوله.أما بعد: فها نحن اليوم مع موضوع من أهم الموضوعات في حياة المسلمين، بل في حياة الأرض بأكملها، نحن مع سيرة رجل هو أعظم رجل خلقه الله عز وجل منذ خلق آدم وإلى يوم القيامة.الناس عادة يتفوقون في مجال ويتأخرون في آخر، لكن هذا الرجل تفوق في كل مجال، تفوق في عبادته، في معاملاته، في شجاعته، في كرمه، في حلمه، في زهده، في حكمته، في ذكائه، في تواضعه، في كل شيء، إن هذا الرجل بحق قد سبق غيره! فمع سيرة الإنسان الذي خاطبه الله عز وجل وقال له: {وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ} [القلم:٤].بل قد أقسم الله جل وعلا بحياة هذا الرجل فقال: {لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ} [الحجر:٧٢].مع سيرة الرجل الذي لن يحاسب الله عز وجل الخلائق يوم القيامة إلا عندما يشفع لهم، وكل نبي في الموقف لن يشفع حتى لأتباعه المؤمنين به إلا بعد أن يشفع هذا الرجل.مع سيرة الرجل الذي لن ندخل الجنة إلا خلفه، ولن نروى يوم القيامة إلا من حوضه وكوثره، وهذا متوقف على معرفتنا بسيرته ونهجه، واتباعنا له فيهما، فإن صنعنا ذلك كانت لنا النجاة في الدنيا والآخرة، وإن جهلنا طريقته أو خالفناها قيل لنا: سحقاً سحقاً.نحن أمام سيرة رسول الله صلى الله عليه وسلم، الماحي الذي محا الله عز وجل به الكفر، وأول من يبعث من الخلائق يوم القيامة، وحامل لواء الحمد يوم القيامة، وصاحب المقام المحمود والحوض المورود صلى الله عليه وسلم.أمام سيرة الرجل الذي فتحت له أبواب السماء ليخترقها بجسده إلى ما بعدها، لما صعد رسول الله صلى الله عليه وسلم مع جبريل في رحلة المعراج إلى السماء وطرق الباب أجاب الملك فقال: (من؟ قال: جبريل.قال: ومن معك؟ قال: محمد.قال: أو أرسل إليه؟ قال: نعم) ففتح باب السماء، ودخل رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى مكان لم يدخله بشر قبل ذلك وهو حي.نعم، هذا هو الرجل الذي وصل إلى مكان لم يصل إليه بشر، ولم يتجاوزه حتى جبريل الملك العظيم، ويصل إليه رسول الله صلى الله عليه وسلم.إنه الرجل الذي شاهد الجنة والنار بعينه لا بعقله.ونحن هنا لا نقارن عظمة هذا الرجل صلى الله عليه وسلم بعظمة بوذا وكونفوشيوس وهتلر ولينين وستالين كما فعل صاحب كتاب الخالدون المائة، وإن كان قد جعل أعظمهم محمداً، والعجيب أنك تجد الناس فرحين بذلك الكتاب.إن مقام هذا الرجل لا يسمح إلا بأن نضعه في مصافِّ الأنبياء عليهم الصلاة والسلام؛ في رتبة أعلى من نوح وإبراهيم وموسى وعيسى وكل أنبياء الله عز وجل عليهم الصلاة والسلام أجمعين، في مقام ضخم جداً نقارنه بالملائكة أجمعين، بملك الأرزاق، بملك البحار، بملك الجبال، بحملة العرش، بل وبجبريل عليه السلام، جبريل لما وصل إلى سدرة المنتهى لم يستطع أن يتقدم، وقال لرسول الله صلى الله عليه وسلم: (لو تقدمت خطوة لاحترقت)، ولكن الرسول صلى الله عليه وسلم مكنه الله عز وجل أن يتقدم، فتقدم للقاء الله عز وجل.إن عظم مقام هذا الرجل جعل له ذكراً خالداً، وعلى قدر هذه العظمة يجب أن يكون اهتمامنا بسيرته وحياته، وبكل دقيقة مرت من حياته الشريفة صلى الله عليه وسلم.
İslâm ümmetinin içinde bulunduğu hâl şu an itibarıyla… Ey Allah’ın kardeşlerim! Muhakkak ki sîret-i nebeviyyeyi tetkik etmek her zamanda mühim bir vazifedir; ve şüphesiz bizim zamanımızda daha da ehemmiyetlidir. Zira ümmetin hâli ve ona isabet eden –bazı kısımlarda parçalanma, dağılma ve çöküş, diğer kısımlardaysa çözülme– ârızası, İslâm ümmetinin içinden geçtiği ciddî bir buhrandan başka bir şey değildir. Nitekim Allah azze ve cellenin bu ümmeti Kerîm Kitabı’nda tavsif ettiği vasıfla, kendi gözlerimizle gördüğümüz fiilî hâl arasında büyük bir tezat bulmaktayız. Şöyle ki Allah azze ve celle Kitabı’nda, meselâ: {Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a iman edersiniz.} (Âl-i İmrân, 110) ve {İşte böylece sizi, insanlara şahit olmanız, Resulün de size şahit olması için vasat (orta) bir ümmet kıldık.} (Bakara, 143) buyurmaktadır. Sonra bunun ardından Müslümanların reel durumuna ve hâline bakacak olursan, ümmetimizin diğerleriyle rekabet etmesi gereken her alanda geri kalmışlığı görürsün. Meselâ askerî sahada herhangi bir İslâm devletine bak; şu hususu da hesaba kat ki İslâm ümmetinin toprakları altmışın üzerinde devleti kapsamaktadır. Görürsün ki İslâm devletlerinin çoğunun silâh gücü, kendileriyle savaşan devletlerin silâh gücünden daha azdır. Tarihte ilk defa bir devletten, kendi silâhlarını bizzat imha etmesi, aksi halde cezalandırılacağı işitilmektedir; hâlbuki etraftaki Arap ve Müslüman devletler, bunun kurtuluş için en doğru yol olduğunu zannetmiştir. Ardından o devlete sert uyarılar ve incitici sözler art arda gelmiştir: ‘Hâlâ imha edilmemiş silâh var! Hâlâ uzun menzilli silâh var! Hâlâ düşmanında bulunan gibi bir silâh var!’ ve esas, devletin silâhlarını bizzat imha etmesi, aksi halde cezalandırılması hâline gelmiştir. Tarihte ilk defa, devletlerin kendi aleyhlerine olarak düşmanlarının sahip olduğu silâhı üretmeyeceklerine dair anlaşma imzaladıkları, hatta bununla övündükleri ve bunu bir iftihar vesilesiyle ilan ettikleri, “Biz bu anlaşmalara katılıyoruz” dedikleri işitilmektedir. Oysa yeryüzündeki devletlerin çoğu aynı silâha sahiptir. Müslümanların en büyük hayâli, sadece İsrail’in silâhtan arındırılması hâline gelmiştir; hâlbuki onlar Fransa, İngiltere, Amerika, Rusya ve hattâ Kore’nin de aynı silâha sahip olduğunu bilmektedirler. Fakat bu devletlerden silâh alınmamaktadır. İşin aslı, bu, Müslümanların tarihinde emsali görülmemiş korkunç bir askerî geriliktir. İktisadî cepheye gelince, ümmetin muazzam imkânlarına rağmen bu alandaki geri kalmışlık izah edilemez bir durumdur. Zira İslâm ümmeti petrol, madenler, muazzam miktarlarda ham madde ürünleri ve deniz yolları üzerindeki hâkimiyeti ile tanınmaktadır. Bütün bunlara rağmen bu büyük geri kalmışlığın sebebini kimse bilememektedir. Keza ilmî sahada da bir gerilik, hatta bizimle başkaları arasında yüzlerce yılla ölçülen dev bir uçurum vardır. Onlarca yıl veya birkaç yıl demiyorum. Birlik konusunda dahi gerilik vardır; öyle ki iki Müslüman devlet bulamazsın ki aralarında sınır anlaşmazlığı ve ihtilaf olmasın. Bu durum nefis için pek ağır gelmektedir. Hattâ ahlâk alanında dahi… Biz her zaman deriz ki: Medeniyet sadece maddî şeylerden, yalnızca silâh, mimarî veya paradan ibaret değildir. Bilakis medeniyet, birbiriyle bütünleşmiş pek çok unsurdan müteşekkildir; bunların en önemlisi de ahlâktır. Sonra İslâm dünyasındaki ahlâkî duruma bir bak; İslâm beldelerinde komşular arasındaki münasebetin nasıl olduğunu, memurların halka nasıl muamele ettiğini, yahut rüşvet ve fesat haberlerini, medya ve sinema ekranlarını, şarkılarda, reklamlarda, sokaklarda ve her yerde –hattâ üniversiteler ve okullar gibi ilim mekânlarında dahi– gördüğümüz aşırı müstehcenliği sorma. Zira buralarda, ancak bir gece kulübünde bulunabileceğini tahayyül ettiğimiz şeylerle karşılaştık; sonra bunları üniversitede, ilim yerinde, insanların bu ümmetin yücelmesine en çok odaklanması gereken mekânda gördük.
حال أمة الإسلام في الوقت الحاضرإخواني في الله! إن دراسة السيرة النبوية مهمة في كل زمان، وهي ولا شك في زماننا أهم، فحال الأمة وما أصيبت به من تصدع وتفكك وانهيار في أجزاء، وانحلال في أجزاء أخرى، ما هو إلا أزمة خطيرة تمر بها أمة الإسلام، ونجد تبايناً كبيراً بين ما وصف الله عز وجل به هذه الأمة في كتابه الكريم وبين حال الأمة الواقع الذي نراه بأعيننا، فالله عز وجل يقول في كتابه مثلاً: {كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ} [آل عمران:١١٠].ويقول: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} [البقرة:١٤٣].ثم تأتي بعد ذلك لتنظر إلى واقع المسلمين وحالهم، فتجد التأخر في كل المجالات التي يجب أن تنافس أمتنا غيرها فيه، فمثلاً على الصعيد العسكري انظر إلى أي دولة إسلامية، وضع في الحسبان أن على مساحة الأمة الإسلامية أكثر من ستين دولة، تجد أن معظم الدول الإسلامية تسليحها أقل من تسليح الدول المحاربة لها.ولأول مرة في التاريخ نسمع عن دولة تؤمر بتدمير أسلحتها بنفسها وإلا عوقبت، والدول المحيطة من دول العرب والمسلمين اعتقدت أن هذا هو الطريق الأمثل للنجاة، ثم تتتابع إليها الخطابات الحادة، والكلمات اللاذعة: ما زال هناك سلاح لم يدمر، ما زال هناك سلاح مداه طويل، ما زال هناك سلاح عند عدوك مثله ويصبح الأصل أن تدمر الدولة أسلحتها بنفسها، وإلا عوقبت.لأول مرة في التاريخ نسمع عن دول توقع على نفسها أنها لا تنتج سلاحاً يمتلكه عدوها، بل ونفتخر بهذا الأمر، ويعلن بصيغة الفخر، وأننا نشارك في هذه المعاهدات، مع أن معظم دول الأرض عندها نفس السلاح، وتصبح منتهى أحلام المسلمين أن ينزع السلاح من إسرائيل فقط، مع أنهم يعلمون أن فرنسا وإنجلترا وأمريكا وروسيا وحتى كوريا تمتلك نفس السلاح، لكن لا ينزع السلاح من هؤلاء.وما هذا في الحقيقة إلا تأخر عسكري رهيب لم يسبق في تاريخ المسلمين.أما الجانب الاقتصادي فإن التأخر فيه غير مفهوم مع إمكانيات الأمة الضخمة، فأمة الإسلام مشتهرة بالبترول والمعادن والكميات الهائلة من منتجات المواد الخام، ومن سيطرتها على ممرات بحرية، ولا أحد يعرف ما سبب هذا التخلف الضخم مع كل هذه الأمور؟! كذلك يوجد تأخر علمي، بل فجوة هائلة بيننا وبين غيرنا تقدر بمئات السنين، لا أقول بعشرات السنين أو بآحاد السنين.تأخر حتى في الوحدة، فلا تجد دولتين مسلمتين إلا وبينهما صراع ونزاع على الحدود.وهذا أمر يشق كثيراً على النفس.حتى في المجال الأخلاقي، نحن دائماً نقول: إن الحضارة ليست هي الأشياء المادية فقط، ليست السلاح أو المعمار أو الأموال، بل الحضارة أشياء كثيرة مجتمعة مع بعضها، ومن أهمها الأخلاق، ثم انظر إلى الأمور الأخلاقية في العالم الإسلامي، لا تسأل عن كيفية التعامل بين الجيران في البلاد الإسلامية، أو كيف يعامل الموظفون الجمهور، أو ما هي أخبار الرشوة والفساد، وأخبار الإعلام وشاشات الأفلام، والإباحية المفرطة في الأغاني والإعلانات والشوارع وفي كل مكان، حتى في أماكن العلم كالجامعات والمدارس نرى أموراً كنا نتخيل أنها لا توجد إلا في ملهى ليلي، ثم وجدناها في الجامعة، في مكان العلم، في المكان الذي يفترض أن تركز الناس فيه أكثر تركيز على رفعة هذه الأمة.
Ümmetin inşası ve zaferin gerçekleştirilmesinin âmilleri: Şüphesiz ki Kur'an hak olup içinde bâtıl yoktur; doğru olup içinde yalan yoktur. Nitekim Kur'an şöyle buyurur: {Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz} [Âl-i İmrân 110] ve yine: {İşte böylece sizi vasat (orta) bir ümmet kıldık} [Bakara 143]. Öyleyse Kur'an sâdık ve hak ise, kusur ve ayıp bizdedir; zira biz onun öğretilerini ve Nebîmiz (s.a.v.)’in sünnetini gereği gibi tatbik etmedik. Bu sebeple başımıza gelenler geldi. Bununla birlikte ben sizi ümitsizliğe sevk etmiyorum; aksine sizi İslâm ümmetini yeniden inşa etmeye ve içinde meydana gelen büyük çatlağı onarmaya davet ediyorum. Size diyorum ki: Yeniden inşa için büyük bir ümit vardır; hatta yeniden inşa konusunda yakîn vardır. Vallahi ümmet yeniden ayağa kalkacak ve yükselecektir. Çünkü Azze ve Celle olan Allah bunu vaad etmiştir ve Allah vaadinden dönmez. Muhakkak ki Allah Azze ve Celle kitabında şöyle buyurur: {Şüphesiz biz, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin (şehitlerin) ayağa kalkacağı günde mutlaka yardım ederiz} [Mü'min 51]. Yalnızca kıyamet gününde değil, dünya hayatında da. Resûlullah (s.a.v.) hadis-i şerifinde şöyle buyurur: "Allah bana yeryüzünü doğusu ve batısıyla dürüp gösterdi. Şüphesiz ümmetimin mülkü, bana dürülüp gösterilen yere ulaşacaktır." O halde Müslüman ümmetinin mülkü mutlaka yerin doğularına ve batılarına ulaşacaktır. Bu, Melikü'l-Mülûk'ün, sâdık ve tasdik edilmiş olan (s.a.v.)’in diliyle verdiği bir vaaddir. Ancak yakîn meselesinde, bu meselenin mihverini teşkil eden iki nokta üzerinde durmak gerekmektedir.
عوامل بناء الأمة وتحقيق النصرمن المؤكد أن القرآن حق لا باطل فيه، وصدق لا كذب فيه، فالقرآن يقول: {كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ} [آل عمران:١١٠]، ويقول: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا} [البقرة:١٤٣].فإذا كان القرآن صادقاً وحقاً، فالخلل والعيب فينا نحن عندما لم نطبق تعاليمه، ولم نطبق سنة نبينا صلى الله عليه وسلم جيداً، لذلك حصل فينا ما حصل.وأنا مع هذا كله لا أدعوكم إلى الإحباط، ولكن أدعوكم إلى إعادة بناء الأمة الإسلامية، وترميم الصدع الكبير الذي حدث، فيها، وأقول لكم: هناك أمل كبير في إعادة البناء، بل هناك يقين في إعادة البناء، ووالله لسوف تقوم الأمة من جديد وتنهض؛ لأن هذا ما وعد الله عز وجل به، والله لا يخلف الميعاد، إن الله عز وجل يقول في كتابه: {إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الأَشْهَادُ} [غافر:٥١]، ليس فقط يوم القيامة، بل في الحياة الدنيا أيضاً.يقول الرسول صلى الله عليه وسلم في الحديث الشريف: (إن الله زوى لي الأرض مشارقها ومغاربها، وإن ملك أمتي سيبلغ ما زوي لي منها) فسيبلغ ملك أمة المسلمين حتماً مشارق الأرض ومغاربها، فهذا وعد ملك الملوك على لسان الصادق المصدوق صلى الله عليه وسلم.لكن في مسألة اليقين لا بد من الحديث عن نقطتين عليهما محور هذه المسألة.
Allah’ın zafer va‘dine dair kesin yakîn. Birinci nokta: Bilhassa Ahzâb Gazvesi’nde sahâbe-i kirâmın (r.a.) sahip olduğu yakîne benzer bir yakîne biz de nail olmak istiyoruz. O gün Ahzâb (müşrik kabileler), Medine-i Münevvere çevresinde on bin kişi olarak toplanmıştı. Bu rakam, Resûlullah (s.a.v.) devrinde Arap Yarımadası için son derece büyük bir sayıydı. Son derece şiddetli bir sıkıntı hâli… Resûlullah (s.a.v.) bu sıkıntının ortasında, sahâbenin kıramadığı büyük bir kayaya vurarak şöyle buyurdu: “Allahu ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi. Vallahi, şu anda onun kırmızı köşklerini görüyorum.” Ardından ikinci vuruşta: “Allahu ekber! Bana Fars’ın anahtarları verildi. Vallahi, şu anda Medâin’in beyaz sarayını görüyorum.” Üçüncü vuruşta da: “Allahu ekber! Bana Yemen’in anahtarları verildi. Vallahi, şu anda bulunduğum yerden San‘a’nın köşklerini görüyorum.” Sahâbenin bu sıkıntı içinde iken Resûlullah (s.a.v.)’den Fars, Şam ve Yemen’in fethine dair bu müjdeyi işittiklerinde hâllerini bir düşünün! Müminlere gelince, onlar Allah azze ve celle’nin Kur’an-ı Kerîm’de kendileri hakkında haber verdiği gibi şöyle dediler: “Müminler Ahzâb’ı gördüklerinde: ‘İşte bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vadettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemiştir.’ dediler. Bu (görüntü) onların ancak imanını ve teslimiyetini artırdı.” [Ahzâb, 22] İşte bu sıkıntı içinde onlar, Allah azze ve celle’nin zaferinin yakın olduğunu bildiler. Çünkü Allah azze ve celle’nin zaferi, buhranlar iyice şiddetlendikten sonra gelir. Ne var ki münafıklar, Medine-i Münevvere’deki müslümanların imkânları ile Ahzâb’ın imkânları arasındaki büyük uçurumu gördüklerinde, Allah azze ve celle’nin Kur’an-ı Kerîm’de kendileri hakkında haber verdiği gibi: “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: ‘Allah ve Resûlü bize ancak boş bir vaadde bulunmuş.’ diyorlardı.” [Ahzâb, 12] demişlerdi. Münafıklar, değerlendirmelerinde sadece o anki müminlerin hâli ile kâfirlerin hâli arasındaki büyük uçuruma bakarak böyle söylediler; Allah azze ve celle’nin kudretini takdir edemediler, Allah azze ve celle’nin azametini takdir edemediler, Allah azze ve celle’nin kuvvetini takdir edemediler. Münafıklar iman etmediklerinden, onlara yakışan değerlendirme de bu oldu. Fakat Allah azze ve celle’nin kadrini ve azametini bilen sadık müminler, buhran şiddetlendiği için zaferin yakın olduğunu anladılar. İşte bugün buhran İslâm ümmetinin üzerine iyice çökmüş, halkaları iyice sıkışmıştır. Zafer de inşallah Rabbü’l-âlemîn tarafından gelecektir.
اليقين الجازم بوعد الله بالنصرالنقطة الأولى: أننا نريد يقيناً مثل يقين الصحابة رضي الله عنهم أجمعين خاصة في غزوة الأحزاب، والأحزاب متجمعة حول المدينة المنورة في عشرة آلاف رجل، وهذا رقم ضخم جداً في زمان الجزيرة العربية وقت رسول الله صلى الله عليه وسلم.ضائقة شديدة جداً، والرسول صلى الله عليه وسلم في وسط هذه الضائقة يضرب الحجر الضخم الذي استعصى على الصحابة ويقول: (الله أكبر! أعطيت مفاتيح الشام، والله! إني لأرى قصورها الحمراء الساعة، ثم ضرب الثانية وقال: الله أكبر! أعطيت مفاتيح فارس، والله! إني لأرى قصر المدائن الأبيض، ثم ضرب الثالثة وقال: الله أكبر! أعطيت مفاتيح اليمن، والله! إني لأرى قصور صنعاء من مكاني).تخيل حال الصحابة وهم يسمعون بشرى رسول الله صلى الله عليه وسلم بفتح فارس والشام واليمن وهم في هذه الضائقة ماذا كان حالهم؟! أما المؤمنون فقد قالوا كما حكى الله عز وجل عنهم في كتابه الكريم: {وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا} [الأحزاب:٢٢].في هذه الضائقة علموا أن نصر الله عز وجل قريب؛ لأن نصر الله عز وجل يأتي بعد اشتداد الأزمات، لكن المنافقون لما شاهدوا الفجوة الواسعة بين إمكانيات المسلمين في المدينة المنورة، وبين إمكانيات الأحزاب، قالوا كما حكى الله عز وجل عنهم في كتابه الكريم: {وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا} [الأحزاب:١٢]، هكذا قال المنافقون لما اعتمدوا في تقييمهم على رؤية الفجوة الواسعة الضخمة بين حال المؤمنين في هذه اللحظة وبين حال الكافرين، لم يقدروا قدر الله عز وجل، لم يقدروا عظمة الله عز وجل، لم يقدروا قوة الله عز وجل، ولما كان المنافقون لا يؤمنون كان هذا هو التقييم اللائق بهم، أما المؤمنون الصادقون الذين يعلمون قدر الله عز وجل وعظمته فقد علموا أن النصر قريب؛ لأن الأزمة اشتدت.وها هي الأزمة قد اشتدت على الأمة الإسلامية واستحكمت حلقاتها، وسيأتي النصر إن شاء الله رب العالمين.
Şer'î minhâca göre ümmet inşasında her ferdin ve cemaatin üstlendiği rol. İkinci nokta: Bu İslâm ümmetini inşa etmedeki görevin nedir?! Biz sürekli dışarıdan gelip İslâm ümmetini yeniden inşa edecek insanlar bekliyoruz. Ancak Allah azze ve celle'nin sana, İslâm ümmetini yeniden imar etmek yahut onu, Allah'ın «Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz» (Âl-i İmrân, 110) buyruğuyla nitelediği ön sıraya döndürmek için onu yeniden onarmakla yüklediği görev nerede? «Her nefis kazandığına karşılık rehindir» (el-Müddessir, 38); «Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez» (el-En'âm, 164). Bütün insanlar işlerinde kusur etseler, Allah azze ve celle seni ancak kendi kusurundan sorgulayacaktır; bu da Allah'ın adaletindendir.
Her birimiz ümmeti kendi yoluna ve yöntemine göre yeniden inşa etmek istiyor. Kimisi diyor ki: 'İslâm ümmetini yeniden inşa etmek istiyorsak, mutlaka sosyalist yöntemi almalıyız.' Yanlış bir yöntem olduğu yaygın şekilde bilinmesine rağmen, bazı ülkeler hâlâ onu savunmaya devam etmektedir; oysa onu icat eden ülkeler ondan vazgeçmiş durumdadır. Sonra başka bir grup: 'Kapitalist yöntemi alalım' diyor. Bir diğeri: 'Fransız hukukunu deneyelim', diğeri 'İngiliz', bir başkası 'İtalyan'... Böylece Doğu'dan, Batı'dan topluyor, yöntemler konusunda ihtilâfa düşüp çatışıyor ve didişiyoruz. İhtilâf vaktinde kimi hakem kılalım? Resûlullah (s.a.v.)'in böyle bir durumdaki nasihatini dinle. Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin tahric ettiği ve sahih kabul ettiği, Irbâz b. Sâriye (r.a.)'den rivayet edilen hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: 'Resûlullah (s.a.v.) bize öyle tesirli bir vaaz verdi ki kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Biz de: "Yâ Resûlallah! Bu sanki bir veda edenin vaazı; bize tavsiyede bulun," dedik. Buyurdu ki: "Size Allah'tan korkmayı, başınıza bir köle emir olsa dahi işitip itaat etmeyi tavsiye ederim. Şüphesiz sizden kim yaşarsa çok ihtilâflar görecektir." ' İşte şu anda içine düştüğümüz problem budur. Acaba kimin yöntemini alalım? Doğu'nun mu yoksa Batı'nın mı yöntemini?! Sonra buyurdu ki: 'Size benim sünnetimi ve hidayet üzere olan râşid halifelerin sünnetini almanızı tavsiye ederim; ona azı dişlerinizle sımsıkı sarılın. Sonradan ortaya çıkan işlerden sakının; çünkü her bid‘at dalâlettir.' İşte buradan hareketle, Resûlullah (s.a.v.)'in hayatını ve râşid halifelerin hayatını incelemek, İslâm ümmetinin inşası için doğru yolu bulmak isteyen için kaçınılmazdır. Onu Resûlullah (s.a.v.)'in yöntemi dışında bir yöntem üzere inşa etmemiz fayda vermeyecektir.
الدور المنوط بكل فرد وجماعة في بناء الأمة وفق المنهج الشرعيالنقطة الثانية: ما هو دورك في بناء هذه الأمة الإسلامية؟! نحن دائماً ننتظر أناساً من الخارج تأتي لتعيد بناء الأمة الإسلامية من جديد، لكن أين الدور الذي كلفك الله عز وجل به لإعادة إعمار الأمة الإسلامية، أو لإعادة ترميم الأمة الإسلامية لكي تعود إلى الصدارة كما وصفها الله عز وجل بقوله: {كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ} [آل عمران:١١٠] {كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ} [المدثر:٣٨] {وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى} [الأنعام:١٦٤].إن قصر كل الناس في أعمالهم فلن يحاسبك الله عز وجل إلا على تقصيرك أنت فقط، وهذا من عدل الله عز وجل.كل واحد منا يريد أن يعيد بناء الأمة على طريقته، وعلى منهجه، فهناك من يقول: إن كنا نريد أن نعيد بناء الأمة الإسلامية لا بد وأن نأخذ المنهج الاشتراكي، ورغم ما استفاض من أنه منهج خطأ، إلا أن بعض الدول ما زالت مستمرة في النفاح عنه، مع أن الدول التي اخترعته قد تخلت عنه.ثم جماعة أخرى تقول: نأخذ المنهج الرأسمالي.وأخرى تقول: نجرب القانون الفرنسي، وأخرى الإنجليزي، وأخرى الإيطالي وهكذا نلملم من الشرق ومن الغرب، ونختلف ونتصارع ونتشاحن؛ لأننا مختلفون على المناهج، فعندما يأتي وقت الاختلاف من نحكم؟ اسمع لنصيحة رسول الله صلى الله عليه وسلم في مثل هذا الموقف، يقول صلى الله عليه وسلم في الحديث الذي رواه أبو داود والترمذي وصححه عن العرباض بن سارية رضي الله عنه وأرضاه، قال: (وعظنا رسول الله صلى الله عليه وسلم موعظة بليغة، وجلت منها القلوب، وذرفت منها العيون، فقلنا: يا رسول الله! كأنها موعظة مودع، فأوصنا، قال: أوصيكم بتقوى الله، والسمع والطاعة وإن تأمر عليكم عبد، وإنه من يعش منكم فسيرى اختلافاً كثيراً)، وهذه هي المشكلة التي نحن واقعون فيها الآن، يا ترى بمنهج من نأخذ؟ نأخذ بمنهج الشرق أو الغرب!! ثم قال: (فعليكم بسنتي وسنة الخلفاء الراشدين المهديين، عضوا عليها بالنواجذ، وإياكم ومحدثات الأمور؛ فإن كل بدعة ضلالة).من هنا كانت دراسة حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم، ودراسة حياة الخلفاء الراشدين المهديين أمراً حتمياً لمن أراد أن يهتدي إلى الطريق الصحيح لبناء الأمة الإسلامية، ولن ينفع أن نبنيها على غير منهج رسول الله صلى الله عليه وسلم.
Peygamber (s.a.v.)'in hayatındaki Mekke döneminin yalnızca birtakım yönlerinin zikredilmesiyle yetinilmesinin sebebi: Bu ders dizisinde Resûlullah (s.a.v.)'in hayatının bir yönünü, yani siyer-i nebîden Mekke dönemini ele alıyoruz. Bu ders grubundan maksat, Resûlullah (s.a.v.)'in Mekke'deki hayatında vukû bulan her bir hadiseyi etraflıca ele almak değildir. Zira bu, izahı uzun sürecek ve anlatılması hususunda beyanın aciz kalacağı bir iştir. Bunun birtakım sebepleri vardır:
سبب الاقتصار على ذكر بعض جوانب العهد المكي في حياة النبي صلى الله عليه وسلمفي هذه المجموعة من الدروس نتحدث عن جانب من حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم، وهو العهد المكي من السيرة النبوية، وليس الغرض من وراء هذا المجموعة استقصاء كل واقعة حدثت في حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم في مكة، فهذا أمر يطول شرحه، ويعجز البيان عن وصفه لأمور:
Resûlullah (s.a.v.)'in hayatında kaydedilmiş olan vâkıa ve teferruatın çokluğu. Birinci husus: Mekke dönemi, bütün vâkıalarını büyük bir titizlikle kaydetmiş; bilhassa Resûlullah (s.a.v.)'in bi‘setinden vefâtına kadar geçen her bir ân kayıt altına alınmıştır. Resûlullah (s.a.v.)'in bi‘setinden vefâtına kadar olan hayatındaki her ân kaydedilmiş; yeryüzünde hiçbir insanın hayatı bu denli detaylı bir şekilde kaydedilmemiştir. Hattâ kayıtlar, Resûlullah (s.a.v.)'in hayatının en ince teferruatına kadar girmiştir. Resûlullah (s.a.v.)'in pek çok kadınla evlenmesindeki hikmetlerden biri de şudur: Onlar (hanımları), Resûlullah (s.a.v.)'in başkalarının göremediği şahsî iç hayatından öğrendikleri hikmeti nakletsinler. Bu muazzam ve ince kayıt, ancak onun (s.a.v.) kâmil bir örnek (üsve-i hasene) olması ve kıyamete kadar kendisinden sonra nebî gelmeyecek olması sebebiyledir: "Andolsun, Allah'ın Resûlü'nde sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah'ı çokça zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır" [el-Ahzâb, 21]. Öyleyse biz, hayatımızın her adımında —rızâ hâlinde de gazap hâlinde de, hüzünlüyken de sevinçliyken de, ikamet ederken de yolculukta da— Resûlullah (s.a.v.)'e uymakla mükellefiz. O (s.a.v.) râzı olduğu zaman, işte bizim de râzı olmamız gereken yer odur; gazap ettiği zaman, işte bizim de gazap etmemiz gereken yer odur.
كثرة الوقائع والتفاصيل المسجلة في حياته عليه الصلاة والسلامالأمر الأول: أن الفترة المكية قد سجلت كل وقائعها بدقة، وبالذات منذ مبعث رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى أن مات، كل لحظة في حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم منذ أن بعث وإلى أن مات سجلت، ولم تسجل حياة إنسان على وجه الأرض بهذه الدقة، حتى دخل التسجيل إلى أدق تفاصيل حياة الرسول صلى الله عليه وسلم، ولعل من حِكَمِ زواجه صلى الله عليه وسلم من عدد كبير من النساء: أن ينقلن الحكمة التي تعلمنها من حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم الشخصية الداخلية التي لا يراها غيرهن، وما هذا التسجيل الضخم الدقيق إلا لأنه صلى الله عليه وسلم قدوة كاملة، وليس بعده نبي إلى يوم القيامة، {لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا} [الأحزاب:٢١].إذاً: نحن مطالبون باتباع رسول الله صلى الله عليه وسلم في كل خطوة من خطوات حياتنا، في رضاه وغضبه صلى الله عليه وسلم، في حزنه وسروره، وفي حله وترحاله، إذا رضي فهذا هو الموضع الذي يجب أن نرضى فيه، وإذا غضب فهذا هو الموضع الذي يجب أن نغضب فيه.
İkinci husus: Resûlullah (s.a.v.)'in hayatındaki hayret verici çeşitliliktir. Bir kere hicret hadisesinde olduğu gibi kovalanan, eziyet ve zulme maruz kalan bir durumda bulunur: Resûlullah (s.a.v.) ile Ebû Bekir (r.a.) Mekkelilerden kaçarak yola çıkarlar; Resûlullah (s.a.v.) o sırada başı ödüllü aranan biridir, aynı şekilde Ebû Bekir (r.a.) da öyledir. Nihayet birkaç günlük kaçıştan sonra Medîne-i Münevvere'ye varırlar. Aynı bu büyük zatın (s.a.v.) sîretinde, onun yeryüzünde iktidar sahibi kılındığını, yeryüzünün bütün büyüklerine mektuplar gönderdiğini görürsün: 'Muhammed (s.a.v.)'den Fars hükümdarı Kisrâ'ya, Muhammed (s.a.v.)'den Rum hükümdarı Kayser'e, Mukavkıs'a...' İşte bu büyük ve muazzam farkı görün: bir hâl ile aynı zatın yaşadığı başka bir hâl arasında. Kimi zaman onun bir kavimle antlaşma yaptığını, kimi zaman onlarla savaştığını görürsün. Kimi zaman fakir ve muhtaç olur, açlıktan karnına iki taş bağlar; evinde iki ay içinde üç hilâl boyunca ateş yanmaz. Sîretin başka bir zamanında ise bu aynı zatın zenginleştiğini, Arap Yarımadası'nın her yerinden mallar gelmeye başladığını ve Allah yolunda benzeri görülmemiş bir şekilde harcadığını görürsün: birine yüz deve verir, birine yüz deve, birine daha fazla, birine daha az; hayret verici bir şekilde harcar! İşte bu, müşrikler, yahudiler, hıristiyanlar, münafıklar ve müminlerle muamele eden aynı zattır; kimi zaman onlara galip gelir, kimi zaman mağlup olur. Bir ümmetin hayatında meydana gelebilecek her türlü çeşitlilik, Resûlullah (s.a.v.)'in hayatında vukû bulmuştur. O halde bu, sîretteki tüm durumların dökümünü yapmayı çok zorlaştıran bir husustur; özellikle de tüm bu değişkenleri bir ders grubu içinde müşahede etmek istediğinde.
التنوع في حياته عليه الصلاة والسلامالأمر الثاني الذي جعل إحصاء كل أمر في حياة الرسول صلى الله عليه وسلم أمر صعب: التنوع العجيب في حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم، فتارة يكون مطارداً معرضاً للأذى والاضطهاد كما في حادث الهجرة، يخرج الرسول صلى الله عليه وسلم هو وأبو بكر الصديق رضي الله عنه وأرضاه فارين من أهل مكة، ورسول الله صلى الله عليه وسلم في ذلك مطلوب الرأس، وكذلك أبو بكر الصديق رضي الله عنه وأرضاه، إلى أن يصلا إلى المدينة المنورة بعد أيام من الفرار، وفي نفس سيرة هذا الرجل العظيم صلى الله عليه وسلم تجد أنه ممكنّ في الأرض، يرسل الرسائل إلى كل عظماء الأرض: من محمد صلى الله عليه وسلم إلى كسرى عظيم فارس.من محمد صلى الله عليه وسلم إلى قيصر عظيم الروم.إلى المقوقس عظيم مصر.انظروا الفرق الضخم الهائل بين حالة كان يعيشها صلى الله عليه وسلم، وبين حالة أخرى عاشها ذاته، تارة تجد أنه صلى الله عليه وسلم يعاهد قوماً، وتارة يحاربهم، تارة يكون فقيراً معدماً يربط على بطنه حجرين من الجوع، ولا يوقد في بيته النار ثلاثة أهلة في شهرين، وفي وقت آخر من السيرة تجد أن هذا الرجل ذاته قد أصبح غنياً تأتيه الأموال من كل بقاع الجزيرة العربية، وينفق الأموال في سبيل الله إنفاقاً غير مسبوق، يعطي هذا مائة من الإبل، وهذا مائة من الإبل، وهذا أكثر، وهذا أقل ينفق إنفاقاً عجيباً! هذا هو نفس الرجل الذي كان يتعامل مع المشركين واليهود والنصارى والمنافقين والمؤمنين، فتارة ينتصر عليهم، وتارة يهزم.كل تنوع ممكن يحصل في حياة أمة قد حدث في حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم.إذاً: هذا أمر يجعل إحصاء كل مواقف السيرة أمر صعب جداً، خصوصاً وأنت تريد أن تلاحظ كل هذه المتغيرات في حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم ضمن مجموعة واحدة من الدروس.
Resûlullah (s.a.v.)'in, tarihin akışını değiştiren benzersiz nesli inşa etmedeki tesiri — Üçüncü husus: Şu ki, Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yaşamış muhteşem, büyük bir nesil vardır. Bu büyük nesil, sayısız hadiselere imza atmıştır; öyle ki bunları onlarca cilt dahi ihata edemez. İşte büyük insan, kendisinde bir değer bulunmayan kimseler arasında yaşarsa onların arasında kaybolup gider. Lâkin büyük adam, büyüklerin ortasında yaşayan, onlarla hayatın her anında olumlu bir şekilde etkileşime giren, heyecanla harekete geçen, ciddiyetle düşünen, anlayış, şuur ve idrakle müzakere eden, zekice tefekkür eden kimsedir. İşte bu sahâbîlerin her biri başlı başına muazzam bir kıssadır. Meselâ Ebû Bekir (r.a.)'in, Resûlullah (s.a.v.) ile birlikteki tavırlarını anlatmak için onlarca cilt gerekir. Keza Ömer, Osman, Ali, Âişe, Hafsa, Safiyye ve bütün Muhacir ve Ensar da böyledir. Bu sahâbîler hakkında binlerce kitap ve kaynak yazılmıştır ve netice itibarıyla bunların tamamı, Resûlullah (s.a.v.)'in sîretinin bir parçasıdır.
أثره صلى الله عليه وسلم في بناء الجيل الفريد الذي غير مجرى التاريخالأمر الثالث: أن هناك جيلاً رائعاً عظيماً عاش مع رسول الله صلى الله عليه وسلم، هذا الجيل العظيم خلق أحداثاً لا نهاية لها، تعجز عشرات المجلدات عن حملها.وهكذا الإنسان العظيم إذا عاش في مجتمع من الناس ليست لهم قيمة يضيع بينهم، لكن الرجل العظيم هو من يعيش في وسط عظماء يتفاعلون معه بصورة إيجابية في كل لحظة من لحظات الحياة، يتحركون بحمية، يفكرون بجدية، يتناقشون بفهم ووعي وإدراك، يفكرون بذكاء، وكل واحد من هؤلاء الصحابة قصة ضخمة في حد ذاته، فهذا أبو بكر مثلاً يحتاج إلى عشرات المجلدات لوصف مواقفه مع رسول الله صلى الله عليه وسلم، كذلك عمر وعثمان وعلي وعائشة وحفصة وصفية، وكل المهاجرين والأنصار، آلاف من الكتب والمراجع كتبت عن هؤلاء الصحابة، وكل هذا في النهاية هو جزء من سيرة رسول الله صلى الله عليه وسلم.
Resûlullah (s.a.v.)'in hayatının tamamı büyük hadiselerdir. Dördüncü husus: İnsanların hayatında vuku bulan büyük olaylar, hadise büyüdükçe tetkik, tahlil, tavsif ve şerhe ihtiyaç duyar. Bazen insanların hayatında beşeriyetin bütününü etkileyen bir büyük hadise olmaksızın onlarca sene geçer. Lakin tesirli hadiseler tafsilat ve tetkike muhtaçtır. Öyle ki bir devlet, hayatında büyük ve tesirli bir hadise olmaksızın onlarca sene yaşayabilir.
Meselâ, Mısır'da mübarek Ramazan Savaşı vuku bulduğunda -Allah Azze ve Celle'den Müslümanlara benzerlerini yeniden nasip etmesini niyaz ederiz- ne kadar çok tahlil ve tetkike tâbi tutuldu; üzerinden on yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ hakkında yazıyoruz ve tahlilciler ile tarihçiler yazmaya devam edeceklerdir; çünkü o büyük bir hadisedir.
Peki, Resûlullah (s.a.v.)'in hayatı tamamıyla hadise ve vakıalarla dolu iken nasıl olmasın? Nitekim (92) yılında büyük bir askerî çarpışma olan Bedir Gazvesi vuku buldu. (3 h.)'de Uhud Gazvesi ile Benî Kaynuka, (4 h.)'de Benî Nadîr, (5 h.)'de Ahzâb ile Benî Kurayza ve Benî Mustalik... İşte Resûlullah (s.a.v.)'in hayatı böyledir. Ne kadar tahlil ve tetkike ihtiyacımız olduğuna bir bakınız.
حياة النبي صلى الله عليه وسلم كلها أحداث عظيمةالأمر الرابع: الأحداث العظيمة التي تحدث في حياة الناس، كلما عظم الحدث احتاج إلى دراسة وتحليل ووصف وشرح، أحياناً تمر على حياة الناس عشرات السنين دون حدث عظيم يؤثر في حياة مجموع البشر، لكن الأحداث المؤثرة تحتاج إلى تفصيل ودراسة، ممكن تجد دولة تعيش عشرات السنين دون أن تجد في حياتها حدثاً ضخماً مؤثراً.فمثلاً عندما حدث في مصر حرب رمضان المباركة، نسأل الله عز وجل أن يعيد للمسلمين أمثالها، كم جرى لها من تحليل ودراسة رغم أنها وقعت من عقود، وإلى الآن نكتب عنها، وسيظل يكتب عنها المحللون والمؤرخون؛ لأنها حدث كبير.كيف وحياة الرسول صلى الله عليه وسلم كلها أحداث ووقائع؟ ففي سنة (٩٢) حدثت موقعة حربية ضخمة هي غزوة بدر، وفي (٣هـ) غزوة أحد وبنو قينقاع، وفي (٤هـ) بنو النضير، وفي (٥هـ) الأحزاب وبنو قريظة وبنو المصطلق وهكذا هي حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم، وانظر كم نحتاج إلى تحاليل ودراسات.
Siyer-i Nebî'yi incelemede kaideler: Sîret, tükenmez bir kaynaktır. Her devirde mütefekkirler bu sîrete nazar eder, ondan yeni şeyler istihraç ederler. Hâlbuki aynı hâdise daha önce binlerce mütefekkir ve müdekkik tarafından tetkik edilmiş olsa da, bununla birlikte, Siyer-i Nebî hâdiselerinin göze çarpan bir tesiri ve bizim tefekkür ettiğimiz büyük bir hedefi vardır ki o da, mükerrem ve mutahhar Siyer-i Nebî'yi inceleyerek İslam ümmetini yeniden inşa etmektir. Herhangi bir sîret incelemesinden faydalar elde ederiz; fakat biz, her bir hâdiseyi incelerken bu kaideleri göz önünde bulundurduğumuz takdirde daha büyük ve daha derin bir istifade edebileceğimiz bazı kaideler koymak istiyoruz. Bu husus için dört kaide vazediyoruz: Her bir hâdisede bu kaideleri müşahede etmeye çalış, karşına çıkan her bir durumda bu kaideleri tatbik etmeyi dene.
قواعد في دراسة السيرة النبويةالسيرة معين لا ينضب، وفي كل زمن ينظر المفكرون في هذه السيرة يستخرجون منها الجديد، مع أن الحدث نفسه قد فكر فيه من قبل آلاف من المفكرين والمحللين، إلا أن هناك أثراً ملحوظاً من أحداث السيرة النبوية، وهدفاً كبيراً نحن نفكر فيه، وهو إعادة بناء الأمة الإسلامية بدراسة السيرة النبوية المطهرة المشرفة، وأي دراسة للسيرة سنخرج منها بفوائد، لكن نحن نريد أن نضع بعض القواعد التي لو جعلناها نصب أعيننا أثناء دراسة كل حدث سنستفيد استفادة أكبر وأعمق، وسنضع لهذا الأمر أربع قواعد، فكل حدث حاول أن تلاحظ فيه هذه القواعد، وكل موقف يمر عليك جرب أن تطبق عليه هذه القواعد.
Siyer-i Nebevî, İslâm Dininde Teşrîin İkinci Kaynağıdır
Birinci Kâide: Sünnet, İslâm dininde teşrîin ikinci kaynağıdır. Şöyle ki: Tartışmasız birinci kaynak Kur’ân-ı Kerîm, ikinci kaynak ise Sünnet-i Mutahhara’dır.
Sünnet: Resûlullah (s.a.v.)’in sözü, fiili veya takrîridir. Yani sahâbeden birinin yaptığı bir fiili Resûlullah (s.a.v.)’in —susmak veya beğenmek sûretiyle— onaylaması da Sünnet-i Mutahhara’dandır. Sünnet’i, siyer-i nebevîyi incelemeksizin bilmek mümkün değildir.
Öyleyse teşrîin temel kaynakları Kur’an ve Sünnet’tir. İcmâ, kıyas, istihsân, mesâlih-i mürsele, istishâb, örf gibi daha pek çok kaynak vardır. Fukahâ bunların tertîbi hususunda ihtilâf etmişse de, Kur’an’ın birinci kaynak, Sünnet’in ikinci kaynak olduğunda ve bu ikisinin yerine başka bir şeyin geçemeyeceğinde hiç kimse ihtilâf etmemiştir.
Sünnet, İslâm teşrîinde son derece ehemmiyetlidir. Kezâ Sünnet’in İslâm teşrîi içinde anlaşılması için siyer de zarûrîdir. Allâh azze ve celle Kitâb-ı Kerîm’inde şöyle buyurur: *“Kendilerine indirileni insanlara açıklaman için sana da Zikr’i indirdik.”* [en-Nahl, 16/44] Siyer olmaksızın, Sünnet olmaksızın Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya imkân yoktur.
Resûlullah (s.a.v.)’in hayatındaki bir hâdiseye uğradığımızda, Müslümanların hayatına dair İslâm dinindeki teşrîî hususlardan birine uğramış oluruz. Zira siyerde dini tedris ederiz. Siyer tedrisi, sırf hoşumuza giden veya vakit geçirmek için okuduğumuz yahut sadece büyük bir adamın hayat hikâyesi olarak ele aldığımız bir şey değildir. Bu senin dinindir. Allah sübhânehu ve teâlâ’nın huzuruna varacağın ve seni ondan sorguya çekeceği şey budur. Siyeri doğru anlayıp tatbik edersen Rabb’inin huzuruna güzel bir yüz ve sâlih bir amel ile çıkarsın.
Sonra sizi, siyer-i nebevîyi şüpheyle karşılayan, Kur’ân-ı Kerîm’in yeterli olduğunu iddia eden —içlerinde Müslümanlar da bulunan— bir gürûha karşı uyarırım. Resûlullah (s.a.v.), Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin rivayet ettiği hadîs-i şerîfte bu gürûhu haber vermiştir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: *“Yakında sizden bir adam, kürsüsüne yaslanarak benden bir hadis rivayet edilince, ‘Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitabı var; onda helâl bulduğumuzu helâl sayar, haram bulduğumuzu da haram kılarız’ diyecektir. Dikkat edin! Resûlullah’ın haram kıldığı şey, tıpkı Allah’ın haram kıldığı gibidir.”*
Biz de onlara deriz ki: İman ettiğiniz Kur’ân-ı Kerîm’deki Allah azze ve celle’nin kelâmını dinleyin. Allâh azze ve celle Kitâbı’nda şöyle buyurur: *“Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”* [en-Nisâ, 4/80] Yine: *“Hayır! Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”* [en-Nisâ, 4/65] Yine sübhânehu ve teâlâ şöyle buyurur: *“Resûl size ne verdiyse onu alın; size neyi yasakladıysa ondan sakının.”* [el-Haşr, 59/7]
Sahâbe (r.a.) ise Kur’an ile Sünnet arasında bir ayrım yapmazdı. Kur’an’a ve Kur’an’ın emirlerine zaten iman etmeyen biriyle ise konuşmaya mahal yoktur; zira onunla iş kesilmiştir.
Öyleyse Resûlullah (s.a.v.)’in siyerindeki her hâdise —dinin cüz’î bir meselesi bile olsa— teşrîî bir emir olabilir. Ona dikkat etmen, tatbik etmen gerekir. Tatbik etmezsen, sapıp uzaklaşman, ardından sana ‘Sübhânallah, yazıklar olsun!’ denilmesi işten bile değildir.
السيرة النبوية المصدر الثاني للتشريع في دين الإسلامالقاعدة الأولى: أن السنة هي المصدر الثاني للتشريع في الدين الإسلامي؛ إذ المصدر الأول بلا جدال هو القرآن الكريم، والمصدر الثاني هو السنة المطهرة.والسنة: هي كل قول أو فعل أو تقرير لرسول الله صلى الله عليه وسلم.بمعنى: أن أي فعل فعله أحد الصحابة وأقره عليه رسول الله صلى الله عليه وسلم بأن سكت عنه أو استحسنه فهو من السنة المطهرة، وليس من الممكن أن تعرف السنة من غير دراسة السيرة النبوية.إذاً: مصادر التشريع الرئيسية هي القرآن والسنة، وهناك مصادر أخرى كثيرة، مثل: الإجماع والقياس والاستحسان والمصالح المرسلة والاستصحاب والعرف إلى مصادر كثيرة اختلف الفقهاء في ترتيبها، لكن لم يختلف أحد في أن القرآن هو المصدر الأول والسنة هي المصدر الثاني، وليس عنهما بديل.السنة في غاية الأهمية في التشريع الإسلامي، وكذلك السيرة لا بد منها لفهم السنة في التشريع الإسلامي، يقول الله عز وجل في كتابه الكريم: {وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ} [النحل:٤٤]، من غير السيرة ومن غير السنة لن تستطيع أن تفهم القرآن الكريم.عندما نمر على حدث من أحداث حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم، فنحن نمر على أمر من الأمور التشريعية في الدين الإسلامي لحياة المسلمين؛ لأننا ندرس في السيرة الدين، فليست دراسة السيرة مجرد شيء لطيف نقرؤه، أو نتسلى بقراءته، أو مجرد سيرة رجل عظيم، هذا هو دينك، هذا هو الذي ستقابل به الله سبحانه وتعالى وسيسألك عنه، ولو فهمت السيرة بشكل صحيح وطبقتها ستقابل ربك بوجه حسن، وبعمل صالح.ثم أحذركم من طائفة بعضهم من المسلمين تشك في أمر السيرة النبوية، وتزعم أنها تكتفي بالقرآن الكريم، وقد تنبأ الرسول صلى الله عليه وسلم بهذه الطائفة في الحديث الذي رواه أبو داود والترمذي، يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم: (يوشك رجل منكم متكئ على أريكته يُحدث بحديث عني فيقول: بيننا وبينكم كتاب الله، فما وجدنا فيه من حلال استحللناه، وما وجدنا فيه من حرام حرمناه، ألا وإن ما حرم رسول الله صلى الله عليه وسلم مثل الذي حرم الله).ونحن أيضاً نقول لهم: استمعوا إلى كلام الله عز وجل في القرآن الكريم الذي تؤمنون به، يقول الله عز وجل في كتابه: {مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ} [النساء:٨٠].ويقول: {فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ} [النساء:٦٥] أي: يحكموك أنت يا محمد {فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء:٦٥].ويقول سبحانه وتعالى: {وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا} [الحشر:٧].والصحابة رضي الله عنهم ما كانوا يفرقون بين قرآن وسنة، أما لو كان أحد لا يؤمن بالقرآن أصلاً وبأوامر القرآن فلا داعي للكلام معه، إذ الأمر معه منقطع.إذاً: فكل حدث في سيرة الرسول صلى الله عليه وسلم قد يكون أمراً تشريعياً، حتى وإن كان جزئياً من الدين، لا بد أن تنتبه له لكي تطبقه، وإذا لم تطبقه فلعلك أن تضل وتبعد، ثم يقال لك: سحقاً سحقاً.
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)'in şahsiyetini doğru tanımak. İkinci esas: Resûlullah (s.a.v.)'in şahsiyetini tanımaktır. Biz, Resûlullah (s.a.v.)'in kim olduğunu bilmek isteriz. O, bütün beşeriyetin en hayırlısı, mürselînin hâtemi, evvelîn ve âhirînin efendisidir. O, yaratılışın başlangıcından kıyamete dek bu yeryüzünde yürümüş en büyük şahsiyettir. O, incelenmeye lâyık bir şahsiyettir. Resûlullah (s.a.v.)'in şahsiyeti hakkında bilmek istediğimiz pek çok şey vardır ve bunları, O'nun her bir tavrında zihnimize açıkça yerleştirmeliyiz. Resûlullah (s.a.v.)'in hayatındaki en önemli husus şudur: O, Rabbü'l-âlemîn katından gönderilmiş bir resûldür. Allah azze ve celle, dünyada kullarıyla yüz yüze konuşmamayı dilemiş, bunu cennete girenlere bir nimet olarak bırakmıştır. Yine kullarına beşerden bir resûl vasıtasıyla hitap etmeyi dilemiş ve bütün mahlûkat arasından Muhammed (s.a.v.)'i, kendi zatı hakkındaki küresel risâleti insanlara tebliğ etmesi için seçmiştir. Öyleyse Resûlullah (s.a.v.), hakikatte, İzzet sahibi Rabb'den (subhânehu ve teâlâ) nakil yapandan başka bir şey değildir. {Ve o, hevâdan konuşmaz. O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir} [Necm: 3-4]. İşte bu ehemmiyet nispetinde Resûlullah (s.a.v.)'in hadisi alınmalı; bu azamet nispetinde Resûlullah (s.a.v.)'in sîreti alınmalıdır. Bu sîret, Allah azze ve cellenin, kullarının kendisine uymaları ve onu taklit etmeleri için çizdiği amelî-tatbikî modeldir. Sîret, üzerinde yürüdüğümüz yoldur; çöldeki kılavuzdur. Kılavuz olmaksızın muhakkak helâk oluruz. Eğer sabit olursa ki Resûlullah (s.a.v.) bir fiili işlemiştir, işte bu, Allah azze ve cellenin bizden murad ettiği şeydir; bu fiil nâfile türünden dahi olsa! Zira o, Resûlullah (s.a.v.)'in icadı değildir. Öyleleri vardır ki öğle namazının Rabbimiz subhânehu ve teâlâ tarafından dört rekât olarak farz kılındığını, ardından Resûlullah (s.a.v.)'in içtihad ederek 'Öncesinde dört rekât, sonrasında dört rekât' dediğini zannederler. İş öyle değildir. Allah azze ve celle, farzlar için öncesinde ve sonrasında gelen sünnetlerden revâtip kılmış; bunu farz, bunu da nâfile kılmıştır. Nihayetinde her şey Allah subhânehu ve teâlâya râcîdir. Hatta Resûlullah (s.a.v.) bir meselede evlâ olanın hilâfını tercih etse –ki şöyle tercih etmesi gerekiyorken o, ondan daha aşağı bir görüşü seçmiştir– vahy gelir, rotayı düzeltir ve Resûlullah (s.a.v.) için, ümmetine hem kendi zamanında hem de kıyamete kadar uygun olacak en kâmil tercihi seçer. O halde sîreti bu perspektiften incelemek, ona son derece büyük bir ehemmiyet kazandırır. Biz hiçbir şahsiyeti incelemiyoruz; Rabbü'l-âlemîn katından bir resûlün şahsiyetini inceliyoruz. Üstelik herhangi bir resûl değil! Bilakis resulleri hayırlısı ve nebilerin hâtemi. İşte bu, sîret-i nebeviyye olaylarının her birinde zihnimize yerleştirmemiz gereken ikinci esastır; çünkü biz Rabbü'l-âlemîn katından vahiy ile muamele etmekteyiz.
التعرف الصحيح على شخصية النبي صلى الله عليه وسلمالقاعدة الثانية: هي التعرف على شخصية رسول الله صلى الله عليه وسلم، نريد أن نعرف من هو رسول الله صلى الله عليه وسلم؟ هو خير البشر أجمعين، وخاتم المرسلين، وسيد الأولين والآخرين هو أعظم شخصية سارت على هذه الأرض منذ بدء الخلق وإلى يوم القيامة، فهو شخصية جديرة بالدراسة، وهناك أشياء كثيرة نريد أن نعرفها عن شخصية رسول الله صلى الله عليه وسلم، ونضعها في أذهاننا بوضوح عند كل موقف من مواقفه صلى الله عليه وسلم.أهم شيء في حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم: هو أنه رسول من عند رب العالمين.لقد شاء الله عز وجل ألا يكلم عباده في الدنيا كفاحاً، وأبقى ذلك نعيماً لمن دخل الجنة، وشاء كذلك أن يخاطب عباده عن طريق رسول من البشر، ومن كل الخلق اختار محمداً صلى الله عليه وسلم ليبلغ الناس الرسالة العالمية عنه سبحانه وتعالى.إذاً: رسول الله صلى الله عليه وسلم في حقيقته ما هو إلا ناقل عن رب العزة سبحانه وتعالى، {وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى} [النجم:٣ - ٤]، وعلى هذا القدر من الأهمية يجب أن يؤخذ حديث رسول الله صلى الله عليه وسلم، وعلى هذا القدر من العظمة يجب أن تؤخذ سيرة رسول الله صلى الله عليه وسلم، هذه السيرة هي النموذج العملي التطبيقي الذي رسمه الله عز وجل لخلقه كي يقتدوا به ويقلدوه.والسيرة هي المنهج الذي نمشي عليه، وهي الدليل في الصحراء، ومن غير الدليل سوف نهلك لا محالة.فلو ثبت أن رسول الله صلى الله عليه وسلم فعل فعلاً ما، فهو ما أراده الله عز وجل منا، حتى لو كان هذا الفعل من النوافل! فهي ليست من اختراع الرسول صلى الله عليه وسلم، فهناك من يظن أن الظهر فرضه ربنا سبحانه وتعالى علينا أربع ركعات، ثم اجتهد الرسول عليه الصلاة والسلام وقال: أربع ركعات قبلها وأربع ركعات بعدها، الأمر ليس كذلك، فالله عز وجل قد شرع للفرائض رواتب من السنن جاءت قبله وبعده، وجعل هذه فرضاً وجعل هذه نافلة، وكل شيء في الأخير مرده إلى الله سبحانه وتعالى.حتى لو اختار رسول الله صلى الله عليه وسلم في أمر ما خلاف الأولى، حيث كان من المفروض أن يختار كذا، ولكنه اختار رأياً آخر أقل منه درجة، فإن الوحي يأتي ليعدل المسار ويختار لرسول الله صلى الله عليه وسلم الاختيار الأكمل، الذي يصلح لهذه الأمة في زمانه وإلى يوم القيامة.إذاً: دراسة السيرة من هذا المنظور تعطي لها قدراً عظيماً جداً من الأهمية، نحن لا ندرس أي شخصية، نحن ندرس شخصية رسول من رب العالمين، وليس فقط أي رسول! بل خير الرسل وخاتم النبيين.هذه القاعدة الثانية من القواعد التي من المفروض أن نضعها في أذهاننا عند كل حدث من أحداث السيرة النبوية؛ لأننا نتعامل مع وحي من رب العالمين.