[Tahkîk Mukaddimeleri] Nâşirin Mukaddimesi: Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, Melik, Deyyân, Vâhid, Ehad olan Allah'a mahsustur ki O'nun mülkünde ikinci yoktur; mekânlara hulûl etmekten ve zamanın geçişinden münezzehtir. O, nebîsi Muhammed (s.a.v.)'i seçmiş, onunla kâinatları süslemiş, varlıkların varlığını onun varlığına bağlamıştır; eğer o olmasaydı, sonradan hiçbir hâdis vücuda gelmez ve hiçbir şey var olmazdı. O'nun sevgisini bütün yaratılmışlara farz kılmış ve bu sevgiyi imanın sıhhatinin şartı yapmıştır; öyle ki kişi, Resûlullah (s.a.v.) kendisine canından, babasından ve oğullarından daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz. Biz O'na hamdeder, üzerimizdeki türlü ihsanlarından dolayı şükreder, O'ndan yardım diler ve kasten, hataen veya unutarak işlediğimiz her günah için O'ndan bağışlanma dileriz. Ve şehâdet ederiz ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur; öyle bir şehâdet ki, onu söyleyen yücelir ve azarlanma gününde azarlanmaz. Ve şehâdet ederiz ki efendimiz Muhammed O'nun habîbi ve mustafâsıdır, O'nun gönderdiği peygamberlerin en hayırlısı, Âdemoğullarının efendisi ve Adnanoğullarının en şereflisidir. Allah'ın salât ve selâmı onun, tertemiz âlinin, pâk ashâbının ve kıyamet gününe kadar onlara ihsan ile tâbi olanların üzerine olsun. Ve ba'de, ey aziz okuyucu, işte biz daha önce sana onun 'Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn' kitabını takdim etmişken, şimdi de İmam Ebû Alî b. Muhammed b. Habîb el-Mâverdî el-Basrî'nin ikinci kitabı olan 'A'lâmü'n-Nübüvve'yi sunuyoruz; ümit ederiz ki kendimize taahhüt ettiğimiz yol üzerinde oluruz.
[مقدمات التحقيق] مقدمة الناشربسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله الملك الديان الواحد الأحد الذي ليس له في ملكه ثان، المنزه عن حلول الأمكنة ومرور الزمان الذي اصطفى نبيه محمدا صلى الله عليه وسلم وزين به الأكوان وجعل وجودها لوجوده فلولاه ما يكون حادث ولا كان وفرض محبته على جميع خلقه وجعلها شرطا في صحة الإيمان فلا يؤمن أحد حتى يكون الرسول صلى الله عليه وسلم أحب إليه من النفس والآباء والبنون.نحمده تعالى ونشكره على ما له علينا من صنوف الإحسان ونستعينه ونستغفره من كلّ ذنب عملناه من عمد أو خطأ أو نسيان ونشهد أن لا إله إلّا الله وحده لا شريك له، شهادة يسمو بها قائلها فلا يعاتب يوم العتاب، ونشهد أن سيدنا محمدا حبيبه ومصطفاه خير نبي أرسله سيد ولد آدم وأشرف بني عدنان صلى الله عليه وعلى اله واصحابه الطيبين الطاهرين ومن تبعهم بإحسان إلى يوم الدين.وبعد، فها نحن عزيزي القارىء نقدم إليك الكتاب الثاني من كتب الإمام أبي علي بن محمد بن حبيب الماوردي البصري «أعلام النبوة» بعدما قدمنا إليك سابقا كتابه أدب الدنيا والدين آملين أن نكون في الطريق الذي آلينا على أنفسنا
Bunu, şer‘-i hanîfe hizmet etme, Resûl-i Azîm (s.a.v.)’e muhabbet besleme ve hayrü’s-selef’in bize bilgiye azık ve yardımcı, dinimizin şeriatlarını ve Nebîmiz’in sîretini anlama çabamızda delil ve irşâd edici olarak bıraktığı kütüb-i türâsı takdim etme yoluna koymamızı dileriz. Umarız ki, ey aziz okuyucu, takdim ettiklerimizle hüsn-i zannına mazhar olur, Allah’ın rızasına ve rıdvânına nail oluruz. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel Nasîr’dir. Dâr ve Mektebetü’l-Hilâl.
أن نسلكه في خدمة الشرع الحنيف ومحبة الرسول العظيم صلى الله عليه وسلم وتقديم كتب التراث التي تركها لنا خير السلف زادا ومعينا للمعرفة ودليلا مرشدا في محاولة فهمنا لشرائع ديننا وسيرة نبينا، آملين أن نكون عند حسن ظنك عزيزي القارىء فيما قدمنا حاصلين على رضى الله ورضوانه هو نعم المولى ونعم النصير.دار ومكتبة الهلال.
Sunuş [Saîd Muhammed el-Lahhâm'dan] Mâverdî: Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîb el-Mâverdî el-Basrî, 364 hicrî senesinde doğmuş ve 450 hicrî senesinde vefat etmiştir; yani İslâm kültürünün en parlak döneminde ve Abbâsî Devleti'nin en yüksek asırlarında yaşamıştır. Basra'da doğmuş, ona nispet edilmiş; oranın şeyhlerinden ve âlimlerinden ders almış, sonra Bağdat'a hicret ederek orada karşılaştığı ilim imamlarından istifade etmiştir. Mâverdî, Şâfiî fukahasının önde gelenlerinden ve onların büyük âlimlerindendir. Ayrıca siyaset, edebiyat ve fikir adamı olup onu diğerlerinden ayıran husus, üslubunun ve dilinin açıklığı ile kültürün farklı şubelerinde telif ettiği eserlerin bolluğudur. Hocaları: Mâverdî hadisi, Basra şeyhlerinden bir cemaatten semâ etmiştir ki onların en meşhurları şunlardır: Muhammed b. Adî b. Zahr el-Mukrî, Hasan b. Ali b. Muhammed el-Cebelî, Ca'fer b. Muhammed b. Fazl el-Bağdâdî, Muhammed b. el-Muallâ el-Esedî, Fazl b. el-Hubâb el-Cumahî.
تقديم [من سعيد محمد اللحام] الماوردي:ولد أبو الحسن علي بن محمد بن حبيب الماوردي البصري سنة ٣٦٤ للهجرة وتوفي سنة ٤٥٠ للهجرة أي أنه عاش في فترة إزدهار الثقافة الإسلامية وفي أرقى عصور الدولة العباسية.ولد في البصرة وإليها نسب وأخذ عن شيوخها وعلمائها ثم رحل إلى بغداد وأخذ عن أئمة العلم الذين عايشهم فيها.والماوردي من فقهاء الشافعية المعدودين وعلم من أعلامها كما كان من رجال السياسة والأدب والفكر يميزه عن سواه وضوح أسلوبه ولغته وكثرة تآليفه في الفروع المختلفة للثقافة. مشايخه:لقد سمع الماوردي الحديث عن جماعة من شيوخ البصرة كان أبرزهم:محمد بن عدي بن زحر المقري.الحسن بن علي بن محمد الجبلي.جعفر بن محمد بن الفضل البغدادي.محمد بن المعلى الأسدي.الفضل بن الحباب الجمحي.
Fıkhı, birçok şeyhten almıştır; bunların en meşhuru Kadı Ebü’l-Kâsım Abdülvâhid b. Muhammed es-Sumeyrî’dir. Bağdat’ta ise fıkhı Şeyh Ahmed b. Ebî Tâhir el-İsferâyînî’den almış; ayrıca çeşitli İslâmî ve Arap ilimlerinde pek çok başka âlimden de ders almıştır. Ne var ki tarih kitapları, bu ilimlerdeki hocalarının isimlerini bize ulaştırmamıştır; çünkü en yüksek mertebedeki ilimler fıkıh ve hadistir. Oysa onun edebiyat, dil ve felsefe ilimlerinden ne kadar istifade ettiği, eserlerinin satır ve sayfalarında kendini göstermektedir. Bu da bize, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde, onun bu ilimleri ehline yaraşır biçimde derinlemesine tahsil ettiğini açıklamaktadır. Nasıl olmasın ki, içinde yaşadığı asır, ansiklopedik ilimler asrıydı ve âlimler de ansiklopedik ilim adamlarıydı; onlardan birinin, döneminin bildiği her türlü ilim ve sanatta derinleşmedikçe âlim sayılmadığı bir dönemdi. Mâverdî’nin de bu hususta asrının diğer âlimlerinden farklı olması düşünülemez. Daha önce belirttiğimiz gibi, bize ulaşan eserleri (hepsi ulaşmamış olsa da) onun talihinin, ömrünün ve gayretinin elverdiği ölçüde bu ilimlerden istifade ettiğini ispatlamaktadır. Hayatı: Mâverdî, birden çok beldede kadılık yapmıştır. Yâkût el-Hamevî, Mu‘cem’inde onun “Ustuvâ”da kadılık yaptığını zikretmiştir. Yâkût’a göre Ustuvâ, Nişâbur civarında doksan üç köyü ihtiva eden bir nahiye olup merkezi Hîbûşân şehridir. Hicrî 381 ile 422 yılları arasında, Halife el-Kâdir Billâh döneminde, Abbâsî Devleti erkânı ile Büveyhîler arasında elçi olarak seçilmiştir. Hicrî 429 yılında Celâlüddevle b. Büveyh, halifeden, unvanlarına melikü’l-mülûk “Şâhenşâh” lâkabını eklemesini talep etti. Bu lâkap, İslâm fethinden önce Mecûsî Fars krallarının taşıdığı bir unvandı. Bunun üzerine Bağdat fakihleri bu lâkabın kullanılmasının câiz olup olmadığı hususunda ihtilâf ettiler: Kimileri Büveyhîler’e uyarak buna muvafakat etti, kimileri halifeye uyarak karşı çıktı, kimileri de bu meseleden çekinip sultan erbabından korktuğu için ne red ne de kabul yönünde bir görüş bildirmedi. Mâverdî ise açıkça bunun câiz olmadığına dair fetva vermiş ve Celâlüddevle ile olan dostluk ve muhabbetini terk etmiştir.
كما أخذ الفقة عن عدد من المشايخ كان أشهرهم:أبو القاسم عبد الواحد بن محمد الصميري القاضي.وفي بغداد أخذ الفقه عن الشيخ أحمد بن أبي طاهر الإسفرايني، كما أخذ عن الكثيرين سواهم في مختلف العلوم الإسلامية والعربية وإن كانت كتب التاريخ لم توصل إلينا أسماء أساتذته في هذه العلوم لأن أرفع العلوم شأنا هو الفقه والحديث إنما ينضح في أسطر وصفحات كتبه ما ارتوى به في علوم الأدب واللغة والفلسفة مما يوضح لنا بما لا يقبل الشك بأنه قد اضطلع بهذه العلوم كأهلها، كيف لا والعصر الذي عاش فيه كان عصر العلوم الموسوعية والعلماء الموسوعيون الذين لا يعتبر واحدهم عالما حتى يتبحر في كل أنواع العلوم والفنون التي عرفها عصره، والماوردي لا يمكن أن يختلف في هذا عن سائر علماء عصره، وكما ذكرنا فإن كتبه التي وصلت إلينا وإن لم تصلنا كلها فهي تثبت لنا أنه اغترف منها ما سمح له حظه وعمره وسعيه إليها أن يغترف. حياته:تولى الماوردي القضاء في أكثر من بلد وقد ذكر ياقوت الحموي في معجمه أنه تولى القضاء في «أستوا» وهي حسب قوله كورة من نواحي نيسابور تضم ثلاثا وتسعين قرية ومركزها مدينة خيبوشان.اختير سفيرا بين قادة الدولة العباسية وآل بويه بين سنة ٣٨١ هـ.و٤٢٢ هـ في عهد الخليفة القادر بالله.طلب جلال الدولة بن بويه في سنة ٤٢٩ هجرية من الخليفة أن يضيف إلى ألقابه لقب ملك الملوك «شاهنشاه» وهو اللقب الذي كان يحمله ملوك الفرس المجوس قبل الفتح الإسلامي فاختلف فقهاء بغداد في جواز التلقب بهذا اللقب فمنهم من وافق مسايرة لبني بويه ومنهم مسايرة للخليفة ومنهم من تحرج من الأمر وخاف من ذوي السلطان فلم يقل بهذا الأمر بنفي أو إيجاب، أما الماوردي فقد أفتاها صريحة بأنه لا يجوز وتخلى عن صداقته ومودته لجلال الدولة
Bunun üzerine ona haber gönderip şöyle dedi: «Ben, eğer bir kimseye iltimas geçecek olsan beni kayıracağına kanaat getirmekteyim; zira aramızda olan bağ sebebiyledir. Seni bu işe sevk eden din başkası değildir.» Bu sözüyle onun nezdindeki mevkiini daha da artırdı. Mâverdî pek çok memleket arasında seyahat etmiş, nihayet Bağdat'a yerleşmiş; burada fıkıh, hadis, Kur'an tefsiri, usûl, fürû ve edebiyat (âdâb) dersleri vermiştir.
Telif Ettiği Eserler:
Mâverdî ilmin pek çok dalında eser kaleme almışsa da bize ulaşanlar, yeni araştırmaların özel kütüphanelerin kapıları ardında hâlâ keşfedilmeyi bekleyen yazmaları ortaya çıkarmadıkça, yalnızca on iki kitaptır. Bize ulaşan eserler şunlardır:
1- «en-Nüket ve'l-‘Uyûn» adlı eser (basılmamıştır). Mevcut ve bilinen nüshaları:
a- Fas'taki Karaviyyîn Camii Kütüphanesi nüshası.
b- İstanbul'daki Kılıç Ali Paşa Kütüphanesi nüshası.
c- Köprülü Kütüphanesi nüshası.
d- Hindistan'daki Rampur Kütüphanesi nüshası.
2- «el-Hâvî el-Kebîr» adlı eser: Bu, yirmi ciltlik bir külliyat olup tamamı Şâfiî fıkhına dairdir. Ne var ki ciltleri dağınık hâlde, Doğu ve Batı'ya yayılmış kütüphanelerde yazma olarak bulunmaktadır. Arap Devletleri Birliği Kültür İdaresi, bu yazma ciltleri satın alma veya bulundukları yerlerde fotokopi yoluyla bir araya getirmek için çalışmaktadır. Müellifin bu kitaba «el-Hâvî el-Kebîr» adını vermesi, okuyucuya aynı konuda «el-Hâvî es-Sağîr» diye başka bir eserinin daha olduğunu hissettirmektedir; ki bu muhtemelen aşağıda bahsedeceğimiz «el-İknâ‘» kitabının asıl adı ya da ilk adıdır.
Müellif, el-Hâvî el-Kebîr'in varak sayısını dört bin olarak takdir etmiştir. Bu eser, İslâm fıkhının bütün meselelerini ele alan bir Şâfiî fıkıh kitabıdır.
فأرسل إليه وقال له: «أنا أتحقق أنك لو حابيت أحدا لحابيتني لما بيني وبينك وما حملك إلّا الدين، فزاد بذلك محلك عندي» .وقد تنقل الماوردي بين كثير من البلاد ثم انتهى به المطاف في بغداد فعلم بها الفقه والحديث وتفسير القرآن والأصول والفروع والآداب. مؤلفاته:لقد ألف الماوردي في كثير من أبواب العلوم لكن ما وصل إلينا منها هو إثني عشر كتابا لا غير ما لم تكشف الأبحاث الحديثة عن المخطوطات عن كتب سواها ما تزال غارقة خلف أبواب المكتبات الخاصة، أما الكتب التي وصلت إلينا فهي:١- كتاب «النكت والعيون» غير مطبوع، ونسخه الموجودة والمعروضة هي:أ- نسخة جامع القرويين بفاس في المغرب.ب- نسخة مكتبة قليج علي في اسطنبول.ج- نسخة مكتبة كوبريلي.د- نسخة مكتبة رمبول في الهند.٢- كتاب «الحاوي الكبير» : وهو موسوعة في عشرين جزءا وكلها في فقه الشافعية، لكن أجزاءه المختلفة ما زالت مخطوطة ومتفرقة بين المكتبات المنتشرة في الشرق والغرب وتعمل الإدارة الثقافية بجامعة الدول العربية على لمّ شعثه إن بشراء هذه الأجزاء المخطوطة أو بتصويرها حيث وجدت. وتسمية المؤلف لهذا الكتاب بكتاب «الحاوي الكبير» يعني للقارىء وجود كتاب آخر له في نفس الموضوع يسمى «الحاوي الصغير» ولعله الإسم الأصلي أو الإسم الأول لكتاب آخر سنتحدث عنه هو كتاب «الإقناع» .لقد قدر المؤلف عدد أوراق كتاب الحاوي الكبير بأربعة آلاف ورقة وهو كتاب في فقه الشافعية يتعرض لكل مسائل الفقه الإسلامي.
3- el-İknâ‘ adlı kitabı: Bu, ‘el-Hâvi’l-Kebîr’ adlı eserin muhtasarı olmakla birlikte, kırk varakı aşmayan oldukça küçük bir kitaptır. Müellif, onu takdir edip öven Halife el-Kâdir-Billâh’a takdim etmiştir. Yâkût, ‘İrşâdü’l-Erîb ilâ Ma‘rifeti’l-Edîb’ adlı eserinde şöyle demektedir: ‘Basralı bir kişiye ait bir mecmuada okudum: el-Kâdir-Billâh, kendi zamanında dört imamdan –dört mezhebden– her birine kendi mezhebine göre bir muhtasar telif etmesini emretti. Bunun üzerine Mâverdî onun için el-İknâ‘yı, Ebü’l-Hüseyin el-Kudûrî Hanefî mezhebine göre meşhur muhtasarını, Ebû Muhammed Abdülvehhâb b. Muhammed b. Nasr el-Mâlikî de bir başka muhtasarı telif etti. Ahmed b. Hanbel’in mezhebine göre telif edeni bilmiyorum. Eserler kendisine arz edildi. Hâdim, Akdâ’l-Kudât Mâverdî’ye geldi ve şöyle dedi: ‘Sen bizim dinimizi koruduğun gibi, Allah da senin dinini korusun.’ Yâkût yine aynı mecmuadan, sahibinin Mâverdî hakkında şu sözünü de rivayet etmiştir: ‘Akdâ’l-Kudât –Allah rahmet eylesin– zevil erhâm konusunda bir yol tutmuştu: Yakını ve uzağı eşit olarak mirasçı kılıyordu ki bu, geçmişteki bazı âlimlerin mezhebidir. Bir gün eş-Şînîzî, ashâbu’l-kamâkim ile birlikte geldi, mescide çıktı, iki rekât namaz kıldı, sonra ona dönerek şöyle dedi: ‘Ey şeyh, tâbi ol, bid‘at çıkarma!’ Bunun üzerine o: ‘Bilâkis, ictihâd ederim, taklid etmem.’ cevabını verdi ve ayakkabılarını giyip gitti.’
4- A‘lâmu’n-Nübüvve adlı kitabı: Mısır Millî Kütüphanesi’nde, ilm-i kelâm kısmında 6 Ş numarası altında yazma nüshası mevcuttur.
5- Edebü’l-Kādî adlı kitabı: Matbu değildir; yazma nüshası İstanbul’daki Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.
6- el-Ahkâmu’s-Sultâniyye adlı kitabı: Devletin kuruluş esaslarını, hilâfete liyakat şartlarını, halifenin niteliklerini, yetkilerini ve bu yetkileri kullanırken tasarrufta bulunabileceği hususları içerdiği için adeta bir devlet anayasasına benzemektedir. Ayrıca vezirlik, kaza, cezalar, hadler, hisbe, cizye ve bütün bu konuların dinî asıllarıyla birlikte tüm kısımlarından söz etmektedir. Mâverdî, anlaşıldığı kadarıyla bu konuyu ilk defa ortaya koyan ve bir kitap konusu hâline getiren kimsedir; zira
٣- كتاب «الإقناع» : وهو مختصر كتاب «الحاوي الكبير» ولكنه كتاب صغير جدا لا يزيد على الأربعين ورقة وقد قدمه إلى الخليفة القادر بالله الذي قدره وأثنى عليه، وقد قال ياقوت في كتابه «إرشاد الأريب إلى معرفة الأديب» : «قرأت في مجموع لبعض أهل البصرة: تقدم القادر بالله إلى أربعة من أئمة المسلمين في أيامه في المذاهب الأربعة أن يصنف له كل واحد منهم مختصرا على مذهبه، فصنف له الماوردي «الإقناع» ، وصنف له أبو الحسين القدوري مختصره المعروف على مذهب أبي حنيفة، وصنف له أبو محمد عبد الوهاب بن محمد بن نصر المالكي مختصرا آخر، ولا أدري من صنف له على مذهب أحمد وعرضت عليه، فخرج الخادم إلى أقضى القضاة الماوردي وقال له: حفظ الله عليك دينك كما حفظت علينا ديننا» . وقد روى أيضا ياقوت عن نفس المجموع المذكور آنفا قول صاحب المجموع عن الماوردي: «كان أقضى القضاة رحمه الله قد سلك طريقة في ذوي الأرحام: يورث القريب والبعيد بالسوية، وهو مذهب لبعض المتقدمين، فجاءه يوما الشّينيزي في أصحاب القماقم، فصعد إليه المسجد، وصلّى ركعتين، والتفت إليه فقال له: أيها الشيخ اتبع ولا تبتدع. فقال: بل أجتهد ولا أقلد، فلبس نعله وانصرف» .٤- كتاب «أعلام النبوة» : وتوجد نسخته المخطوطة في دار الكتب المصرية تحت رقم ٦ ش علم الكلام.٥- كتاب «أدب القاضي» : غير مطبوع وتوجد نسخته المخطوطة في مكتبة السليمانية في اسطنبول.٦- كتاب «الأحكام السلطانية» : وهو أشبه بدستور لدولة إذ يضم بين صفحاته أسس قيام الدولة وشروط استحقاق الخلافة وصفات الخليفة وسلطات هذا الخليفة التي يتصرف من خلالها والأمور التي يحق له أن يتصرف بها، كما يتحدث عن الوزارة والقضاء والعقوبات والحدود والحسبة والجزية وكل تفريعاتها مع أصولها في الدين.والماوردي على ما يبدو أول من ابتكر هذا الموضوع وجعله مادة لكتاب إذ
Kendisinden önce hiç kimse devlet işlerini müstakil bir telif mevzûsu kılmamıştı. Mâverdî’nin, el-Hâvî el-Kebîr adlı kitabını derleyip hazırlarken –ki bu eseri daha önce zikretmiştik ve onun Şâfiî fıkhına dair olduğunu belirtmiştik–, bu malzemenin, fıkıh kitaplarının muhtelif yerlerine ve ansiklopedisi «el-Hâvî el-Kebîr»in cüzlerine serpiştirilmiş hâlde bulunmasına rağmen, müstakil bir kitap olarak ele alınabileceği kanaatine varmış olması muhtemeldir. Müsteşrikler, Ebü’l-Hasan el-Mâverdî hakkında pek çok söz söylemişler, bilhassa da onun bu kitabı –ki onu «Mâverdî’nin İslâm Hilâfet Nazariyesi» olarak değerlendirmişlerdir– hakkında konuşmuşlardır.
7- Kitap «Teshîlü’n-Nazar ve Ta‘cîlü’z-Zafer»: Bu, bir önceki gibi siyaset ve hükûmet üzerine bir kitap olup henüz tab‘ edilmemiş yazma hâlindedir.
8- Kitap «Nasîhatü’l-Mülûk»: Yayımlanmamış bir başka siyasî kitap olup bilinen yazma nüshaları arasında Paris Kütüphanesi nüshası bulunmaktadır.
9- Kitap «Kavânînü’l-Vizâre ve Siyâsetü’l-Melik»: Bu eser, Mısır’da «Dâru’l-‘Usûr» tarafından 1929 Milâdî yılında basılmış ve nâşir ona «Edebü’l-Vezîr» adını vermiştir. Ayrıca siyaset ve içtimâ‘ ilmi hakkında olan bu kitap, daha önce Latinceye tercüme edilmiş ve siyaset, içtimâ‘, usûl-i hüküm ile hâkim-mahkûm münasebeti konularında bir referans kaynağı olarak kullanılmış; ardından başta Almanca ve Fransızca olmak üzere birçok Avrupa diline çevrilmiştir.
10- Kitap «el-Emsâl ve’l-Hikem»: Bu eserde üç yüz hadis, üç yüz hikmetli söz ve üç yüz beyit şiir derlemiş ve bunları on fasla ayırmıştır. Yazma nüshası Leiden şehri kütüphanesinde bulunmaktadır.
11- Kitap «el-Bugyetü’l-Ulyâ fî Edebi’d-Dîn ve’d-Dünyâ»: Bu kitap, «Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn» adıyla bilinen ve elimizde bulunan eserdir.
12- Kitap «Fi’n-Nahv»: Bu eserin yazma bir nüshasına rastlamadık; ancak onu Yâkût el-Hamevî’nin Mu‘cem’inden tanımaktayız. Zira Yâkût, müellifin hal tercümesinde şöyle der: «Onun her fende güzel telifleri bulunmaktadır. Bunlardan biri de nahiv hakkında bir kitaptır; onu el-Îzâh hacminde veya daha büyük olarak gördüm.»
لم يسبقه أحد بجعل شؤون الدولة موضوعا لتأليف مستقل. إن المرجح أن الماوردي خلال جمعه وإعداده لكتاب الحاوي الكبير وهو الكتاب الذي سبق أن ذكرناه وذكرنا أنه في فقه الشافعية قد وجد أن هذه المادة يمكن أن تستقل في كتاب خاص بها رغم وجودها مبثوثة في مختلف كتب الفقه وأجزاء موسوعته «الحاوي الكبير» . لقد تحدث المستشرقين عن أبي الحسن الماوردي كثيرا وخصوصا عن كتابه هذا الذي اعتبروه نظرية الماوردي في الخلافة الإسلامية» .٧- كتاب «تسهيل النظر وتعجيل الظفر» : وهو كسابقه كتاب في السياسة والحكومة وما زال مخطوطا لم يطبع.٨- كتاب «نصيحة الملوك» : وهو كتاب سياسي آخر ما زال غير مطبوع ومن نسخه المخطوطة المعروفة نسخة مكتبة باريس.٩- كتاب «قوانين الوزارة وسياسة الملك» : وقد طبع في «دار العصور» في مصر سنة ١٩٢٩ ميلادية وأسماه الناشر أدب الوزير وهو أيضا كتاب في علم السياسة والاجتماع وهو من كتب الماوردي التي ترجمت إلى عدد من اللغات الأوروبية وخصوصا الألمانية والفرنسية بعد أن ترجمت أصلا في الفترات السابقة إلى اللغة اللاتينية وكانت مرجعا في علم السياسة والاجتماع وأصول الحكم وعلاقة الحاكم بالمحكومين.١٠- كتاب «الأمثال والحكم» : وقد جمع فيه ثلاثمائة حديث وثلاثمائة حكمة وثلاثمائة بيت في الشعر وقسمها على عشرة فصول. ونسخته المخطوطة موجودة في مكتبة مدينة ليدن.١١- كتاب «البغية العليا في أدب الدين والدنيا» : وهو الكتاب الذي عرف باسم «أدب الدنيا والدين» وهو ما بين أيدينا.١٢- كتاب «في النحو» : لم نقع له على نسخة مخطوطة وإنما عرفناه من خلال معجم ياقوت الحموي الذي ذكره في ترجمته للمؤلف إذ قال: «وله تصانيف حسان في كل فن منها: كتاب في النحو، رأيته في حجم الإيضاح أو أكبر» .
O'nun hakkında söyledikleri: Hatîb el-Bağdâdî: Hatîb el-Bağdâdî Ahmed b. Ali b. Sâbit, Mâverdî'nin talebelerindendi. Nitekim Târîhu Bağdâd adlı eserinde onun hakkında şöyle demiştir: "Ali b. Muhammed b. Habîb Ebü'l-Hasan el-Basrî, Mâverdî diye bilinir, Şâfiî fakihlerinin önde gelenlerindendir. Usûl-i fıkıh, fürû-i fıkıh ve başka alanlarda birçok telifi vardır." Kendisine birçok beldede kadılık görevi verildi. Bağdat'ta Darbü'z-Za‘ferân'da oturdu; orada Hasan b. Ali b. Muhammed el-Cebelî, Ebû Halîfe el-Cumahî'nin arkadaşı, Muhammed b. Adî b. Zahr el-Makrî, Muhammed b. Mu‘allâ el-Esedî ve Ca‘fer b. Muhammed b. el-Fadl el-Bağdâdî'den rivayette bulundu. Kendisinden yazdım ve sika idi. Salı günü, Rebîülevvel ayının sonunda, dört yüz elli yılında vefat etti. Ertesi gün Bâbü Harb Mezarlığı'na defnedildi. Medine Camiinde cenaze namazı kıldım. Seksen altı yaşına ulaşmıştı." İbnü's-Salâh: Tâcüddîn es-Sübkî'nin Tabakātü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübrâ'sında İbnü's-Salâh'ın onun hakkındaki sözü şöyledir: "Bu Mâverdî —Allah onu affetsin— i‘tizâl ile itham edilmektedir. Ben ise onun hakkında bunu tahkik edemezdim; onu te’vil eder, mazur görürdüm. Tefsirinde, müfessirlerin ihtilaf ettiği âyetlerde Ehl-i Sünnet tefsirini de Mu‘tezile tefsirini de nakletmekte, hangisinin hak olduğunu beyan etmeye itiraz etmemektedir. Derim ki: Gayesi belki de söylenmiş her hak ve bâtılı nakletmektir. Bu sebeple Müşebbihe'nin sözlerinden de şeyler nakleder — işte bu tür bir nakil. Hatta onun bazı yerlerde Mu‘tezile'nin görüşünü ve onların fâsid usulleri üzerine bina ettiklerini tercih ettiğini gördüm. Onun tefsiri büyük zararlıdır, zira bâtıl ehlinin te’villeriyle doludur; öyle ki ilim ve tahkik ehli dışında kimse farkına varamaz. Üstelik bu, Mu‘tezile'ye intisap ettiğini açıktan göstermeyen, hatta onlarla muvafık olduğu hususlarda bu muvafakatını gizlemeye çalışan bir adamın telifidir. Sonra o mutlak bir Mu‘tezilî de değildir; zira Kur'an'ın yaratılmışlığı gibi bütün usullerinde onlara muvafakat etmez. Zira delâlet ediyor ki..."
قالوا عنه: الخطيب البغدادي:كان الخطيب البغدادي أحمد بن علي بن ثابت من تلامذة الماوردي وقد قال عنه في كتابه تاريخ بغداد: «علي بن محمد بن حبيب أبو الحسن البصري المعروف بالماوردي كان من وجوه الفقهاء الشافعيين، وله تصانيف عدة في أصول الفقه وفروعه، وفي غير ذلك» .جعل إليه ولاية القضاء ببلدان كثيرة.سكن ببغداد في درب الزعفران وحدث بها عن الحسن بن علي بن محمد الجبلي، وصاحب أبي خليفة الجمحي وعن محمد بن عدي بن زحر المقري، ومحمد بن المعلى الأسدي وجعفر بن محمد بن الفضل البغدادي، كتبت عنه وكان ثقة. مات في يوم الثلاثاء سلخ شهر ربيع الأول في سنة خمسين وأربعمائة ودفن في الغد في مقبرة باب حرب وصليت عليه في جامع المدينة وكان قد بلغ ستا وثمانين سنة» . ابن الصلاح:جاء في «طبقات الشافعية الكبرى» لتاج الدين السبكي قول ابن الصلاح عنه: «هذا الماوردي، عفا الله عنه، يتهم بالاعتزال، وقد كنت لا أتحقق ذلك عليه، وأتأوّل له، وأعتذر عنه في كونه يورد في تفسيره، في الآيات التي يختلف فيها أهل التفسير، تفسير أهل السنة، وتفسير المعتزلة، غير معترض لبيان ما هو الحق منها، وأقول: لعل قصده إيراد كل ما قيل من حق وباطل، ولهذا يورد من أقوال «المشبّهة» أشياء، مثل هذا الإيراد، حتى وجدته يختار في بعض المواضع قول المعتزلة، وما بنوه على أصولهم الفاسدة. وتفسيره عظيم الضرر، لكونه مشحونا بتأويلات أهل الباطل، تلبيسا وتدسيسا، على وجه لا يفطن له غير أهل العلم والتحقيق، مع أنه تأليف رجل لا يتظاهر بالانتساب إلى المعتزلة، بل يجتهد في كتمان موافقتهم فيما هو لهم فيه موافق. ثم هو ليس معتزليا مطلقا، فإنه لا يوافقهم في جميع أصولهم، مثل خلق القرآن، كما دل
Bu husus, Allah azze ve cellenin: "Onlara Rablerinden gelen her yeni zikir"[Enbiyâ 21/2] buyruğunun tefsirinde de geçmektedir. Bunun yanı sıra Mâverdî, kader meselesinde onlarla [Mutezile ile] aynı görüşü paylaşmaktadır ki bu, Basralıların mübtelâ olduğu ve kadimden beri kendilerine yöneltilen bir ayıptır." Ebû İshak eş-Şîrâzî: Şîrâzî -ki kendisi şâfiî âlimler ve fakihlerinin önde gelenlerindendir- Mâverdî hakkında şöyle demektedir: "Mâverdî, fıkıh, tefsir, usûl-i fıkıh ve edebiyat alanlarında Basra ve Bağdat'ta uzun yıllar ders vermiş; mezhebin hafızı [mükemmel derecede bilgisi olan] idi." İbn Hallikân: İbn Hallikân, "Vefeyâtü'l-A'yân" adlı eserinde Mâverdî hakkında şöyle der: "Mâverdî, şâfiî fakihlerinin önde gelenlerinden ve büyüklerindendi. Mezhebin hafızıydı [mükemmel derecede bilgisi olan idi]. Mezhebe dair yazdığı 'el-Hâvî' adlı eserine kim muttali olmuşsa, onun ilmî derinliğine ve mezhebe dair tam bir vukufiyetine şehadet etmiştir." Tâcüddin es-Sübkî: Tâcüddin es-Sübkî, "Tabakâtü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübrâ" adlı eserinde Mâverdî hakkında şöyle der: "Ali b. Muhammed b. Habîb -el-İmâmü'l-celîl, kadri yüce, mertebesi ve şanı âlî olan zât- Ebü'l-Hasan, Mâverdî diye meşhurdur. O, büyük bir imamdı; mezhepte geniş otorite sahibi [yed-i bast] ve diğer ilimlerde tam bir maharet [tefennün] sahibiydi."
عليه تفسيره، في قوله عز وجل: ما يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ.وغير ذلك، ويوافقهم في القدر، وهي البلية التي غلبت على البصريين، وعيبوا بها قديما» . أبو إسحاق الشيرازي:ويقول الشيرازي وهو من علماء وفقهاء الشافعية الأجلاء عن الماوردي:«درس بالبصرة وبغداد سنين كثيرة في الفقه والتفسير وأصول الفقه والأدب وكان حافظا للمذهب» . ابن خلكان:يقول ابن خلكان في «وفيات الأعيان» عن الماوردي: «كان من وجوه الفقهاء الشافعية وكبارهم، وكان حافظا للمذهب، وله فيه كتاب «الحاوي» الذي لم يطالعه أحد إلّا شهد له بالتبحر والمعرفة التامة بالمذهب» . تاج الدين السبكي:ويقول تاج الدين السبكي في «طبقات الشافعية الكبرى» عن الماوردي:«علي بن محمد بن حبيب الإمام الجليل القدر الرفيع المقدار والشأن، أبو الحسن المعروف بالماوردي، كان إماما جليلا له اليد الباسطة في المذهب والتفنن التام في سائر العلوم» .
Müellifin Mukaddimesi: Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd, yarattığını ve takdir ettiğini muhkem kılan, taksim ettiği ve tedbir ettiği şeylerde adaletli olan, inşa edip izhar ettiği şeylerle uyaran, gizlediği ve sakladığı şeyleri kendine has kılan (istîsar eden), emrettiği ve yasakladığı şeylerle nimet veren Allah'a mahsustur. (O,) beşer cinsini her türlü hayvandan ayıran iki tür üstünlük (tefdîl) ile uyarısına irşad etmiştir. Bu ikisi, anlayışa götüren nutuk (konuşma) ve ilme ulaştıran akıldır. Ta ki kullar, ibadetle mükellef kılındıkları zamanda bunlarla yardım görsünler; böylece akıl ile O'nun ilmine ve ilmini istemeye, nutuk ile de O'nu anlamaya ve anlamayı talep etmeye ulaşsın. Böylece (kul), kendisine teklif edilen tanışma (marifet) kabûlüne hazır hâle gelir ve kendisine ibadet olarak yüklenen şeriatler konusunda yardım görür. (Bu) bir nimettir ki onunla mazeretler kesilir ve maslahatlar yaygınlaştırılır; ta ki halk, kendilerini taate çağıran bir rağbet ve kendilerini masiyetten alıkoyan bir rehbet üzere olsun. Böylece rağbetle hayır yayılır, rehbetle şer kesilir. Bu (durum) nefislerde ancak Allah'tan emrettiği şeylerde sevabını, yasakladığı şeylerde cezasını bildiren resuller (vasıtasıyla) yerleşir. Öyleyse nübüvvetlerin ispatı konusunda, aldanmış kişinin şüphesini ve inatçının şüphesini ortadan kaldıracak şeyin açıklanması gerekli olmuştur. Ben bu kitabımı, (bu hususlara) ulaştıran ve delalet eden şeylere hasrettim; ta ki hak hakkında açıklayıcı, sırlar (kalpler) için ıslah edici, nübüvvetin sıhhatine delil ve şüphe edenin şüphesini giderici olsun. Onun ihtiva ettiği şeyleri iki hususu kapsayacak şekilde düzenledim: Birincisi: Nübüvvetin ispatına dair alametlerinden ona ait olanlar. İkincisi: Nübüvvetin kısımları ve hükümleri konusunda ihtilaf edilen hususlar. Zira bu ikisini bir araya getirmek (şüpheyi) daha gidericidir.
[مقدمة المؤلف]بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ* الحمد لله الذي أحكم ما خلق وقدّر، وعدل فيما قسم ودبر، وأنذر بما أنشأ وأظهر، واستأثر بما أخفى وأسر، وأنعم بما أمر وحظر، وأرشد إلى إنذاره بنوعي تفضيل تميز بهما جنس البشر عن كل حيوان بهيم، وهما نطق يفضي إلى الفهم، وعقل يؤدي إلى العلم، ليعان بهما على ما كلف من أوان التعبد فيصل بالعقل إلى علمه واستعلامه، وبالنطق إلى فهمه واستفهامه، فيصير مهيأ لقبول ما كلف من التعارف ومعانا على ما تعبد به من الشرائع نعمة بها قطع الأعذار، وعمّ بها المصالح ليكون الخلق على رغب يدعوهم إلى الطاعة ورهب يكفهم عن المعصية فيعم الخير بالرغبة، وينحسم الشر بالرهبة، وهذا لا يستقر في النفوس إلّا برسل مبلغين عن الله ثوابه فيما أمر، وعقابه فيما حظر، فوجب أن يوضح في إثبات النبوّات ما ينتفي عنه ارتياب مغرور وشبهة معاند، وقد جعلت كتابي هذا مقصورا على ما أفضى ودل عليه ليكون عن الحق موضحا وللسرائر مصلحا وعلى صحة النبوّة دليلا ولشبه المستريب مزيلا وجعلت ما تضمنه مشتملا على أمرين:أحدهما: ما اختص بإثبات النبوّة من أعلامها.والثاني: فيما يختلف من أقسامها وأحكامها ليكون الجمع بينهما أنفى
Şüpheyi (bertaraf etmek) ve en açık şekilde beyan etmek için; bunun ihtiva ettiğini yirmi bir bâbdan müteşekkil bir kitap hâline getirdim.
Birinci Bâb: Delillerin Mukaddimesi Hakkında.
İkinci Bâb: İbadet edilen İlâh'ı bilmek Hakkında.
Üçüncü Bâb: Teklîfin sıhhati Hakkında.
Dördüncü Bâb: Nübüvvetlerin ispatı Hakkında.
Beşinci Bâb: Âlemin süresi ve peygamberlerin (aleyhimüsselam) sayısı Hakkında.
Altıncı Bâb: Muhammed (s.a.v.)'in nübüvvetinin ispatı Hakkında.
Yedinci Bâb: Kur'an'ın ihtiva ettiği îcâz türleri Hakkında.
Sekizinci Bâb: O'nun (s.a.v.) ismetine dair mûcizeler Hakkında.
Dokuzuncu Bâb: Müşahede edilen fiilî mûcizeleri Hakkında.
Onuncu Bâb: İşitilen kavlî mûcizeleri Hakkında.
On Birinci Bâb: Allah Teâlâ'nın kendisine (s.a.v.) duâsını icâbet buyurarak ikram etmesi Hakkında.
On İkinci Bâb: O'nun (s.a.v.) kendisinden sonra meydana gelecek şeyleri haber vermesi Hakkında.
On Üçüncü Bâb: Hayvanlardan zuhur eden mûcizesi (s.a.v.) Hakkında.
On Dördüncü Bâb: Ağaç ve cansız varlıklardan mûcize zuhur etmesi Hakkında.
On Beşinci Bâb: Peygamberlerin (aleyhimüsselam) onun (s.a.v.) nübüvvetine dair müjdeleri Hakkında.
On Altıncı Bâb: Cinlerin onun (s.a.v.) nübüvvetine dair seslenişleri Hakkında.
On Yedinci Bâb: Nefislerin, akılların ilhamından onun (s.a.v.) nübüvvetine dair sezdikleri Hakkında.
On Sekizinci Bâb: Nesebinin başlangıcı ve doğumunun (s.a.v.) temizliği Hakkında.
On Dokuzuncu Bâb: Doğumunun âyetleri ve bereketinin (s.a.v.) zuhuru Hakkında.
Yirminci Bâb: Ahlâkının şerefi ve faziletlerinin kemâli Hakkında.
Yirmi Birinci Bâb: Bi'setinin başlangıcı ve nübüvvetinin istikrarı Hakkında.
Allah Teâlâ'dan güzel yardımını diler, tevfîkine ve hidâyetine rağbet ederim. Salât Muhammed'e, âline ve sahâbelerine olsun. O bana yeter, O ne güzel vekîldir.
للشبهة وأبلغ في الإبانة، وجعلت ما تضمنه هذا كتابا مشتملا على أحد وعشرين بابا.الباب الأول: في مقدمة الأدلة.الباب الثاني: في معرفة الإله المعبود.الباب الثالث: في صحة التكليف.الباب الرابع: في إثبات النبوّات.الباب الخامس: في مدة العالم وعدة الرسل عليهم الصلاة والسلام.الباب السادس: في إثبات نبوّة محمد صلى الله عليه وسلم.الباب السابع: فيما يتضمنه القرآن من أنواع إعجازه.الباب الثامن: في معجزات عصمته صلى الله عليه وسلم.الباب التاسع: فيما شوهد من معجزات أفعاله وصلى الله عليه وسلم.الباب العاشر: فيما سمع من معجزات أقواله صلى الله عليه وسلم.الباب الحادي عشر: فيما أكرمه الله تعالى به من إجابة دعوته صلى الله عليه وسلم.الباب الثاني عشر: في إنذاره بما يستحدث بعده صلى الله عليه وسلم.الباب الثالث عشر: في معجزه صلى الله عليه وسلم بما ظهر من البهائم.الباب الرابع عشر: في ظهور المعجز من الشجر والجماد.الباب الخامس عشر: في بشائر الأنبياء عليهم الصلاة والسلام بنبوّته صلى الله عليه وسلم.الباب السادس عشر: في هتوف الجن بنبوته صلى الله عليه وسلم.الباب السابع عشر: فيما هجست النفوس من إلهام العقول بنبوّته صلى الله عليه وسلم.الباب الثامن عشر: في مبادىء نسبه وطهارة مولده صلى الله عليه وسلم.الباب التاسع عشر: في آيات مولده وظهوره بركته صلى الله عليه وسلم.الباب العشرون: في شرف أخلاقه وكمال فضائله.الباب الحادي والعشرون: في مبتدى بعثته واستقرار نبوّته.وأنا أسأل الله تعالى حسن معونته وأرغب إليه في توفيقه وهدايته وصلى الله على محمد وعلى آله وصحابته وهو حسبي ونعم الوكيل.
Birinci Bâb: Delillerin Mukaddimesine Dair. Deliller, kendisiyle medlûle (delille bilinene) ulaştıran şeylerdir. Delil akıl ile bilinir; medlûl ise delil ile bilinir. Bu durumda akıl, delile ulaştırandır; delilin kendisi değildir. Zira akıl, delilden ve medlûlden ibaret her bilginin aslıdır. Bu sebeple akla ‘ilmin anası’ (ümmü’l-ilm) denilmiştir. Böylece akıl, delilin kendisi olmasa dahi istidlâl eden (delil arayan) konumuna gelir. Akıldan hâsıl olan ilim, hakkı bâtıldan, sahihi fâsidten, mümkünü mümteniden ayırt etmeye yarar. Bu ilim iki kısımdır: İl-i ıztırârî (zorunlu bilgi) ve ilim-i iktisâbî (kazanılmış bilgi). Zorunlu ilim ise akılların bedîhesi (ilk vasıta) ile idrak edilen şeydir ve iki türdür: Zâhirî hissî (duyusal) ilim ve mütevâtir haber (kesintisiz ve yaygın rivayet) ilmi. Hissî ilim akıldan sonra gelir; haber ilmi ise hisseden önce gelir. Zorunlu ilim, idraki için nazar (inceleme) ve istidlâle ihtiyaç duymaz; çünkü o, aklın bedîhesiyle kavranır. Bu ilimde havas ve avam (seçkin ve sıradan herkes) ortaktır; ona yönelik bir inkâr caiz olmadığı gibi, onda delil talep etmek de güzel görülmez. Çünkü o, nazarın nihayete erdiği en son noktadır. Kesbî ilme gelince: Onun yolu nazar ve istidlâldir. Zira o, aklın bedîhesiyle idrak edilemez. Bu sebeple ona yönelik itirazda, delil talep edilmesi sahih olur. Dolayısıyla ona ancak nazar ve istidlâl yoluyla ulaşılabilir. O da iki kısma ayrılır: Birincisi, akıl önermeleri (kazâyâ-yı ukûl) ile ilgili olan; ikincisi ise sem‘ (vahiy/seriat) hükümleri ile ilgili olan. Akıl önermeleri ise iki kısımdır: Birincisi, aklın zorunluluğu (zarûret-i akıl) ile istidlâl yoluyla bilinen; ikincisi ise...
الباب الأول في مقدمة الأدلةوالأدلة ما أوصلت إلى العلم بالمدلول عليه، والدليل معلوم بالعقل، والمدلول عليه معلوم بالدليل، فيكون العقل موصلا إلى الدليل، وليس بدليل، لأن العقل أصل كل معلوم من دليل ومدلول عليه، ولذلك سمي أم العلم، فصار العقل مستدلا وإن لم يكن دليلا، والعلم الحادث عنه ما تميز به الحق من الباطل، والصحيح من الفاسد، والممكن من الممتنع، وهو على ضربين: علم اضطرار وعلم اكتساب، فأما علم الاضطرار فهو ما أدرك ببداهة العقول وهو نوعان: حس ظاهر، وخبر متواتر، وعلم الحس متأخر عن العقل وعلم الخبر متقدم عليه، ولا يفتقر علم الاضطرار إلى نظر واستدلال لإدراكه ببديهة العقل ويشترك فيه الخاصة والعامة ولا يتوجه إليه جحد ولا تحسن المطالبة فيه بدليل لأنه غاية لتناهي النظر. علم الاكتسابوأما علم الاكتساب فطريقه النظر والاستدلال لأنه غير مدرك ببديهة العقل، فصحّ أن يتوجه إليه الاعتراض فيه بطلب الدليل عليه، فلذلك لم يتوصل إليه إلّا بالنظر والاستدلال، وهو على ضربين: أحدهما؛ ما كان من قضايا العقول، والثاني؛ ما كان من أحكام السمع، فأما قضايا العقول فضربان: أحدهما؛ ما علم إستدلالا بضرورة العقل، والثاني؛ ما علم
Akıl deliline dayanarak istidlal edilir. Akıl zaruretiyle bilinen ise, ne olduğunun hilâfına olması câiz olmayan şeydir –tevhid gibi– ki bu, zarûrî ilmi gerektirir; ancak buna akıl zaruretiyle ulaşmak için istidlal yapılmışsa da böyledir. Akıl deliliyle bilinen ise, ne olduğunun hilâfına olması câiz olan şeydir –ferdî peygamberlerin, peygamberlik iddiasında bulunduklarında olduğu gibi– ki bu, istidlal ilmini gerektirir; zarûrî ilmi gerektirmez, çünkü o, akıl zaruretinden değil, akıl delilinden meydana gelir. Nübüvvetlerin aslı hakkında –umumî olarak–; bunun akıl zaruretiyle mi yoksa akıl deliliyle mi bilineceği konusunda ihtilâf edilmiştir. Bu ihtilâf, şeriat hükümleriyle mükellefiyetin akılla mı yoksa akıldan sonra mı olduğu konusundaki ihtilaflarına dayanır. Şeriat hükümlerini akılla beraber (mukârin) kabul edenler, umumî nübüvvetlerin ispatını akıl zaruretine dayandırmış; şeriat hükümlerini akıldan sonra (müteahhir) kabul edenler ise, ispatını akıl deliline dayandırmıştır. Ehl-i ilhâm ise, akıl meseleleriyle istidlali geçersiz saymış; mârifetlerin ispatını ilhâmı asıl kabul ederek, bu aslın diğer asıllara ihtiyaç bırakmadığını ileri sürmüştür. Bu fâsittir; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey basiret sahipleri, ibret alın!" (Haşr, 59/2). Böylece Allah, ibret almayı ilhâmın önüne geçirerek bir idrak vasıtası kılmıştır. Mârifetleri ilhâma dayandıran birine şöyle denir: "İlhâmı niçin kabul ediyorsun?" Eğer delil getirirse, çelişkiye düşer. Eğer "onu ilhâm yoluyla söylüyorum" derse, kendisine şöyle denir: "İlhâmı geçersiz sayanın ilhâmıyla, yahut senin ilhâmından başka bir ilhâmla ilhâm hakkında konuşanın bu söylediklerinden nasıl ayrılacaksın?" O zaman hiçbir ayırt edici ölçü bulamayacaktır. Bu da fesadı göstermeye yeter. Zarûret ve Delil: Mademki her iki türün [yani tevhid ve nübüvvetin] –tevhitte akıl zaruretiyle, nübüvvette ise akıl deliliyle– akıl hükmüyle idrak edildiği sâbit olmuştur; bundan sonra bunu bilmek vâcip olur. Fakat bu vücûbun mahiyeti hakkında ihtilâf edilmiştir: Acaba bu vücûb, bilinmesini sağlayan akıl hükmüyle mi, yoksa sem‘ ile mi vâcip olmuştur? Bir kısım âlim, tevhidin ve nübüvvetin, akılla bilindikleri gibi akıl yoluyla vâcip olduğu kanaatine gitmiş; bu durumda tevhid ve umumî nübüvvetler sem‘den önce farzdır. Diğer bir kısım âlim ise, her ikisinin vücûbunun sem‘ ile olduğunu, her ne kadar akılla bilinseler de, vücûbun ancak sem‘ ile sâbit olacağını söylemiştir. Bu ikinci görüşü benimseyenler, sem‘in gelmesinin vücûbu konusunda ihtilâf etmişlerdir: Kimisi sem‘in vâcip olduğunu söylemiş, kimisi ise vâcip olmadığını...
استدلالا بدليل العقل، فأما المعلوم بضرورة العقل فهو ما لا يجوز أن يكون على خلاف ما هو به كالتوحيد فيوجب العلم الضروري، وإن كان عن استدلال للوصول إليه بضرورة العقل، وأما المعلوم بدليل العقل فهو ما يجوز أن يكون على خلاف ما هو به كآحاد الأنبياء إذا ادعى النبوّة فيوجب علم الاستدلال ولا يوجب علم الاضطرار لحدوثه عن دليل العقل لا عن ضرورته، واختلف في أصل النبوّات على العموم هل يعلم بضرورة العقل أو بدليله على اختلافهم في التعبد بالشرائع هل اقترن بالعقل أو بعقبه فذهب من جعله مقترنا بالعقل إلى إثبات عموم النبوّات بضرورة العقل وذهب من جعله متأخرا عن العقل إلى إثباتها بدليل العقل، وذهب أصحاب الإلهام إلى إسقاط الاستدلال بقضايا العقول وجعلوا إثبات المعارف بالإلهام أصلا يغني عن أصل، وهذا فاسد بقول الله تعالى: فَاعْتَبِرُوا يا أُولِي الْأَبْصارِ «١» فجعله بالاعتبار مدركا دون الإلهام، ويقال لمن أثبت المعارف بالإلهام لم قلت بالإلهام؟ فإن استدل ناقض، فإن قال: قلته بالإلهام، قيل له: انفصل عمن أسقط الإلهام بالإلهام، وعمن قال في الإلهام بغير إلهامك في جميع أقوالك فلا تجد فصلا، وكفى بذلك فسادا. الضرورة والدليلفإذا ثبت أن كلا الضربين «٢» مدرك بقضية العقل فيما علم بضرورته من التوحيد أو بدليله من النبوّة، صار بعد العلم به واجبا واختلف في وجوبه، هل وجب بما صار معلوما به من قضية العقل أو بالسمع، فذهب قوم إلى وجوب التوحيد والنبوة بالعقل كما علم بالعقل ويكون التوحيد وعموم النبوات قبل السمع فرضا، وذهب آخرون إلى وجوبهما بالسمع وإن علما بالعقل لأن الوجوب تعبد لا يثبت إلّا بالسمع.واختلف من قال بهذا في وجوب ورود السمع به فأوجبه بعضهم ولم يوجبه(١) سورة الحشر الآية (٢) .(٢) الضربين: النوعين.
Onlardan bir kısmı da, akıl sahiplerinden tevhid farzını, eğer onu vâcip kılan bir sem' (vahiy) gelmemişse, düşürmüşlerdir. Diğerleri ise şu görüşe varmışlardır: Tevhidden aklın zorunlu olarak bildiği şey aklen vâciptir; nübüvvetten aklın deliliyle bilinen şey ise sem'an (şer'an) vâciptir. Çünkü tevhid asıl, nübüvvet ise fer'dir. Her ikisinde içtihad, akıl sahiplerinin aynlarına (bizzat kendilerine) farzdır; şu şartla ki, akıl kemâline, kavrayış gücü ve doğru görüş (re'y) sağlığı eşlik etsin. Böylece akıl kemâli ve doğru görüşü sayesinde, bol akıl sahiplerinin uyarısından müstağni olur; aklının içtihadıyla, ister zaruret yoluyla ister istidlâl yoluyla, akıl meselelerine ulaşır; böylece onları bilen ve bu konuda başkasının aklından müstağni olur. Eğer kavrayışı zayıf ve görüşü kıt ise, akıl sahipleri vasıtasıyla uyarılarak kendi aklıyla (onların akıllarıyla değil) bu meselelere ulaşması gerekir; böylece onları uyarı yoluyla öğrenir, tıpkı başkalarının nazar (inceleme) yoluyla öğrendiği gibi. Ve eğer uyarı yoluyla onlara ulaşamazsa, o zaman kâmil akıllı değildir ve akıl sahiplerine tâbi olur; çünkü (onda) vücûb sebebinin bulunmaması, vücûbun düştüğüne delâlet eder. Aklın hükümleri: Akıl, kendisinin gerektirdiği şeylerin bilgisini kazandıran şeydir. Bir de denilmiştir: O, hak ile bâtılı ayırt etme kuvvetidir. Denilmiştir ki: O, ancak istidlâl ve nazarla ulaşılabilen gizli şeylerin bilgisidir. Ve iki türlüdür: Garîzî (fıtrî) olan asıldır, mükteseb (kazanılmış) olan ise fer'dir. Garîzî olana gelince, teklif ona taalluk eder ve ubûdiyyet onunla lâzım gelir. Mükteseb olan ise, içtihadın sağlığına ve nazarın gücüne götüren şeydir. Müktesebin garîzîden soyutlanması mümkün değildir; garîzînin müktesebten soyutlanması ise mümkündür. Çünkü garîzî asıldır, kendi başına (zatıyla) kaim olması sahihtir; mükteseb ise fer'dir, ancak aslıyla kaim olması sahihtir. İnsanlardan kimi, müktesebe 'akıl' adını vermekten kaçınmıştır; çünkü o, (garîzî aklın) sonuçlarındandır. Mana teslim edildiği takdirde isimlendirmedeki ihtilafa itibar edilmez. Sem'in hükümleri: Sem'in hükümleri ise, kendilerine itaat edilmesi vâcip olan resullerden alınır. Bu hükümleri yüklenmede (iltizamda) akıl şarttır; her ne kadar sem', akıl meselelerinde şart olmasa da. Sem'in içerdiği şeyler iki türlüdür: Taabbüd (ibadetle ilgili emirler) ve inzâr (uyarı). Taabbüd, emirler ve nehiylerdir; inzâr ise va'd ve vaîddir (mükâfat ve ceza). Zira.
آخرون منهم وأسقطوا فرض التوحيد عن العقلاء إذا لم يرد سمع بإيجابه.وذهب آخرون إلى أن ما علم بضرورة العقل من التوحيد واجب بالعقل وما علم بدليل العقل من النبوّة واجب بالسمع لأن التوحيد أصل والنبوّة فرع والاجتهاد فيهما فرض على أعيان ذوي العقول إذا اقترن بكمال عقله قوة الفطنة وصحة الروية، فيستغنى بكمال عقله وصحة رويته عن تنبيه ذوي العقول الوافرة ليصل بإجتهاد عقله من اضطرار أو استدلال إلى قضايا العقول ليصير عالما بها ومستغنيا عن عقل غيره فيها، وإن ضعفت فطنته وقلت رويته لزمه أن يتنبه بذوي العقول على الوصول إليها بعقله لا بعقولهم فيعلمها بالتنبيه كما علمها غيره بالنظر وإن لم يصل إليها بالتنبيه فليس بكامل العقل ويصير تبعا لذوي العقول لأن عدم الموجب دال على سقوط الموجب. أحكام العقلوالعقل هو ما أفاد العلم بموجباته، وقيل: بل هو قوة التمييز بين الحق والباطل. وقيل: هو العلم بخفيات الأمور التي لا يوصل إليها إلّا بالاستدلال والنظر وهو ضربان، غريزي هو أصل ومكتسب هو فرع.فأما الغريزي فهو الذي يتعلق به التكليف ويلزم به التعبد.وأما المكتسب فهو الذي يؤدي إلى صحة الاجتهاد وقوة النظر ويمتنع أن يتجرد المكتسب عن الغريزي ولا يمتنع أن يتجرد الغريزي عن المكتسب لأن الغريزي أصل يصح قيامه بذات والمكتسب فرع لا يصح قيامه إلّا بأصله.ومن الناس من امتنع من تسمية المكتسب عقلا لأنه من نتائجه ولا اعتبار بالنزاع في التسمية إذا كان المعنى مسلّما. أحكام السمعوأما أحكام السمع فمأخوذة عمن يلزم طاعته من الرسل والعقل مشروط في التزامها وإن لم يكن السمع مشروطا في قضايا العقول. وما يتضمنه السمع نوعان: تعبد وإنذار، فالتعبد الأوامر والنواهي، والإنذار الوعد والوعيد فإن
Resûl, taabbüd ile inzârı cem‘etmiştir; işte bu, kendisinden başkasını müstağnî kılan kâmil şeriattır. Şayet (resûl) taabbüdde bulunup da inzârda bulunmamış olsa, fakat kendisinden önce başka birinin inzârı bulunsa, şeriat onun taabbüdü ve kendisinden öncekinin inzârı ile kemâle erer. Eğer kendisinden önce başkasının inzârı bulunmamışsa –ki bu nübüvvetlerin başlangıcında veya nebîlerin daveti kendilerine ulaşmamış kimseler hakkında söz konusudur– işte o zaman akıl kaziyyelerinin (aklî hükümlerin) itaat karşılığında sevabı, masiyet karşılığında da ikabı gerektirip gerektirmediği hususunda ihtilâf edilmiştir. Bir grup (âlim), bu kaziyyelerin bunu gerektirdiği kanaatine gitmiştir. Buna göre (bu durum), resûlün taabbüdü ve aklın inzârı ile kemâle ermiş bir şeriat olur. Diğer bir grup ise akıl kaziyyelerinin ne sevap ne de ikap gerektirmediği görüşündedir. Buna göre de taabbüdün, Allah teâlânın kullarına geçmiş nimetlerine karşılık mı yoksa gelecekteki bir ceza (karşılığı) için mi hak edildiği (müstehak olunduğu) hususunda ihtilâf edilmiştir. Bir grup, taabbüdün önceki nimet sebebiyle müstehak olduğu görüşündedir. Zira Allah teâlâ, ona karşılık sevap va‘detmişse, bu O’nun bir tafazzulüdür; vaad sayesinde hak edilir, taabbüd sebebiyle değil. Buna göre taabbüd, terk edilmesi ikabı gerektiren, fakat işlenmesi sevabı gerektirmeyen vâcip bir hak olur. Diğer bir grup ise taabbüdün, karşılığında verilecek sevap ile hak edileceği; geçmiş nimetin ise O’nun tafazzulü olduğu görüşündedir. Buna göre taabbüdü yüklenmek (ilzam) menduptur, vâcip değildir; dolayısıyla terkine ikap lâzım gelmediği gibi, fiiline de sevap lâzım gelmez; çünkü o, taabbüdü gerektirecek bir sevap vaadiyle birlikte gelmemiştir. Resûl, taabbüd olmaksızın yalnızca inzâr ile münferid kalırsa, inzâr ancak bir fiil üzerine olur; aksi takdirde (fiilsiz inzâr) Kelîm’den (Allah’ın konuşturduğu peygamberden) sâdır olmayacak abes bir iş olur. Eğer onun inzârı, kendisinden önceki bir şeriata yönelik ise, bu inzâr o şeriatı ispatlamayı içerir ve bu inzâr edilen kimse (münzer) o müteabbidin ümmetinden olur. Şayet müteabbid (önceki peygamber) daha önce inzârda bulunmuşsa, bu (sonraki) inzâr bir te‘kit olur ve bu münzerin mûcize göstermesine ihtiyaç kalmaz. Eğer müteabbid inzârda bulunmamışsa, müteabbidin şeriatı sonrakinin inzârı ile; sonrakinin inzârı ise öncekinin taabbüdü ile tekâmül eder ve bu münzer, inzârına –ki şeriatın kemâlini gerektirir– delâlet eden bir mûcize göstermeye muhtaç olur. Şayet sonraki (münzer), hayrı işlemek ve şerri terk etmek üzere inzârda bulunursa, bu şeriat hükmünden çıkar; ilâhî bir emirle vaaz ve tehdide (zecr) dönüşür ki bu durumda kendisine, (münkeri) inkâr hususunda eli genişletme (bist-i yed) ve inzârın ihtiva ettiği hükümleri icra etme yetkisi verilir.
جمع الرسول بين التعبد والإنذار فهو الشرع الكامل المغني عن غيره وإن انفرد بالتعبد دون الإنذار فإن تقدمه إنذار غيره كمل الشرع بتعبده وإنذار من تقدمه وإن لم يتقدمه إنذار من غيره، أما في مبادىء النبوات أو في من لم تبلغهم دعوة الأنبياء فقد اختلف في قضايا العقول هل تقتضي الثواب على الطاعة والعقاب على المعصية، فذهب فريق إلى اقتضائها لذلك فعلى هذا يكون شرعا كمل بتعبد الرسول وإنذار العقول، وذهب فريق إلى أن قضايا العقول لا تقتضي ثوابا ولا عقابا، فعلى هذا اختلف في التعبد هل يكون مستحقا على ما تقدم من نعم الله تعالى على خلقه أو لجزاء مستقبل فذهب فريق إلى استحقاقه بسابق النعمة فإن وعد الله تعالى ثوابا عليه كان تفضلا منه يستحق بالوعد دون التعبد فعلى هذا يكون التعبد فرضا مستحقا يقتضي تركه عقابا وإن لم يقتض فعله ثوابا، وذهب آخرون إلى استحقاقه بما يقابله من الجزاء بالثواب عليه وما تقدم من النعمة تفضل منه فعلى هذا يكون التزام التعبد مستحبا وليس بمستحق فلا يلزم على تركه عقاب كما لم يستحق على فعله ثواب لأنه لم يقترن به وعد بثواب يوجب التزام التعبد، وإن انفرد الرسول بالإنذار دون التعبد فالإنذار لا يكون إلّا على فعل وإلّا كان عبثا لا يصدر عن كليم، فإن كان إنذاره على شرع تقدمه تضمن إنذاره إثبات ذلك الشرع وكان هذا المنذر من أمة ذلك المتعبد، وإن كان المتعبد قد أنذر كان هذا الإنذار تأكيدا ولم يحتج هذا المنذر إلى إظهار معجز، وإن لم يكن المتعبد قد أنذر تكامل شرع المتعبد بإنذار المتأخر وتكامل إنذار المتأخر بتعبد المتقدم واحتاج هذا المنذر إلى إظهار معجز إلى إنذاره موجب لكمال الشرع وإن أنذر المتأخر على فعل الخير واجتناب الشر خرج عن حكم الشرع إلى الوعظ والزجر بأمر إلهي يستحق له بسط اليد في الانكار واستيفاء ما تضمنه الإنذار.