Tuhfetü'l-Ahvezî (Abdurrahmân el-Mübârekfûrî)
Kısım: Hadis Şerhleri
Kitap: Tuhfetü'l-Ahvezî bi-Şerhi Câmi‘i't-Tirmizî
Müellif: Ebü'l-‘Alâ Muhammed Abdurrahmân b. Abdurrahîm el-Mübârekfûrî (ö. 1353 h.)
Naşir: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye — Beyrut
Cilt sayısı: 10
Tenbih: Şerhteki hadis numaralandırmasının [köşeli parantez içindeki] kısmı basılı nüshaya ait değildir.
[Kitap numaralandırması basılı nüshayla uyumludur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
تحفة الأحوذي (عبد الرحمن المباركفوري)القسم: شروح الحديثالكتاب: تحفة الأحوذي بشرح جامع الترمذيالمؤلف: أبو العلا محمد عبد الرحمن بن عبد الرحيم المباركفورى (ت ١٣٥٣ هـ)الناشر: دار الكتب العلمية - بيروتعدد الأجزاء: ١٠تنبيه: ترقيم أحاديث الشرح بين [معقوفين] ليس من المطبوع[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Tuhfetü'l-Ahvezî - 4. Cilt, Bâb
تحفة الأحوذي - جـ ٤باب
Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım diler, O'ndan mağfiret diler, O'na iman eder ve O'na tevekkül ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur; kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Ve yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resûlüdür. Ammâ ba‘d: Zayıf kul, kerim olan Rabbinin rahmetini ümit eden Muhammed Abdurrahmân b. el-Hâfız Abdurrahîm –Allah ikisinin de âkıbetini daimî nimet kılsın– şöyle der: Ben, Câmi‘u't-Tirmizî üzerine yazacağım şerhin başında zikretmeyi murâd ettiğim mukaddimeyi O'nun yardımıyla kaleme almaktan (tahrîr) boşaldım. İşte şimdi bu şerhin tahrîrine başlama vakti gelmiştir. Allah Teâlâ beni onu tamamlamaya muvaffak kılsın, lütuf ve keremiyle bu hususta bana yardım eylesin. Bu şerhe “Tuhfetü'l-Ahvezî fî Şerhi Câmi‘i‘t-Tirmizî” adını verdim. Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz Sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin. Bu eserden, onu isteyen başlangıç seviyesindeki talebeden kemâl mertebesine talip olana kadar herkesi istifade ettir; bu eseri bizim için bâkî sâlih amellerden ve vefattan sonra kesilmeyen amellerden kıl. Bil ki –Allah sana nâfi‘ ilim versin– ben, hadis kitaplarının şârihlerinin çoğunun, şerhlerine kendilerini o kitapların müelliflerine ulaştıran isnadlarını zikrederek başladıklarını gördüm. Hâfız İbn Hacer, Fethu'l-Bârî’de bazı faziletli kimselerden naklen, “İsnadlar, kitapların nesebidir.” demiştir. Bu sebeple ben de şerhime, İmam Tirmizî –Allah Teâlâ ona rahmet eylesin–’ye olan isnadımı zikrederek başlamayı arzu ettim ve şöyle diyorum: Ben, Câmi‘u‘t-Tirmizî’nin başından sonuna kadar tamamını, şeyhimiz, allâme, Seyyid Muhammed Nazîr Hüseyin el-Muhaddis ed-Dihlevî –Allah Teâlâ ona rahmet eylesin–’e, Hicret-i Nebeviyye'nin bin üç yüz altı senesinde, Delhi’de okudum. O da bana bu eser ve kendisinden okuduğum hadis ve sair kitapların tamamı için icazet verdi. İcazetnâmeyi kendi mübarek hatlarıyla benim için yazdı; icâzetnâmenin sûreti şudur: el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Salât ve selâm, O'nun yaratıklarının en hayırlısı Muhammed'e, âline ve ashabının tamamına olsun. Ammâ ba‘d: Zayıf kul, iki güzelliğin (dünya ve âhiret) tâlibi, Muhammed Nazîr Hüseyin –Allah Teâlâ ona dünya ve âhirette âfiyet versin– şöyle der: Zeki molla, Ebü'l-Alâ Muhammed Abdurrahmân b. el-Hâfız el-Hâc Abdurrahîm el-A‘zamkedahî el-Mübârekfûrî, bana Sahîh-i Buhârî'nin, Sahîh-i Müslim'in, Câmi‘u't-Tirmizî'nin ve Sünen-i Ebû Dâvûd'un her birini başından sonuna kadar tam ve kâmil olarak; Nesâî'nin son kısımlarını; İbn Mâce'nin baş taraflarını; Mişkâtü'l-Mesâbîh'i; Bülûğu'l-Merâm'ı; Tefsîru'l-Celâleyn'i; Tefsîru'l-Beydâvî'yi; el-Hidâye'nin baş taraflarını ve Şerhu Nuhbeti'l-Fiker'in çoğunu okudu. Altı cüz müstesna olmak üzere Kur'ân-ı Mecîd'in tercümesini dinledi. Bunun üzerine kendisine, adı geçen kitapları, el-Muvatta', Sünenü'd-Dârimî, el-Müntekâ ve diğer hadis, tefsir ve fıkıh kitaplarını okutması, ders vermesi gerekir. Çünkü o, şartları haiz olarak bunun ehlidir.
بسم الله الرحمن الرحيم الْحَمْدُ لِلَّهِ، نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ، وَنَسْتَغْفِرُهُ وَنُؤْمِنُ بِهِ، وَنَتَوَكَّلُ عَلَيْهِ، وَنَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنَا، وَمِنْ سَيِّئَاتِ أَعْمَالِنَا، مَنْ يَهْدِهِ اللَّهِ فَلَا مُضِلَّ لَهُ، وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَا هَادِيَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مِحُمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. أَمَّا بَعْدُ: فَيَقُولُ اَلْعَبْدُ الْضَّعِيفُ، الرَّاجِي رَحْمَةَ رَبِّهِ الْكَرِيمِ مُحَمَّدُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ ابْنُ الْحَافِظِ عَبْدُ الرَّحِيمِ جَعَلَ اللَّهُ مَآلَهُمَا النَّعِيمَ الْمُقِيمَ: إِنِّي قَدْ فَرَغْتُ بِعَوْنِهِ تَعَالَى مِنْ تَحْرِيرِ الْمُقَدِّمَةِ الَّتِي كُنْتُ أَرَدْتُ إِيْرَادَهَا فِي أَوَّلِ شَرْحِي لِجَامِعِ التِّرْمِذِيِّ، وَالْآنَ قَدْ حَانَ الشُّرُوعُ فِي تَحْرِيرِ الشَّرْحِ، وَفَّقَنِي اللَّهُ تَعَالَى لِإِتْمَامِهِ، وَأَعَانَنِي عَلَيْهِ بِفَضْلِهِ وَكَرَمِهِ وَسَمَّيْتُهُ " تُحْفَةَ الْأَحْوَذِيِّ فِي شَرْحِ جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ " رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيِعُ الْعَلِيمُ، وَانْفَعْ بِهِ كُلَّ مَنْ يَرُومُهُ مِنَ الطَّالِبِ الْمُبْتَدِي وَالرَّاغِبِ الْمُنْتَهِي، وَاجْعَلْهُ لَنَا مِنَ الْبَاقِيَاتِ الصَّالِحَاتِ، وَمِنَ الْأَعْمَالِ الَّتِي لَا تَنْقَطِعُ بَعْدَ الْمَمَاتِ.اعْلَمْ زَادَكَ اللَّهُ عِلْمًا نَافِعًا أَنِّي رَأَيْتُ أَنَّ أَكْثَرَ شُرَّاحِ كُتُبِ الْحَدِيثِ قَدْ بَدَءُوا شُرُوحَهُمْ بِذِكْرِ أَسَانِيدِهِمْ إِلَى مُصَنِّفِيهَا، وَحَكَى الْحَافِظُ ابْنُ حَجَرٍ فِي " فَتْحِ الْبَارِي " عَنْ بَعْضِ الْفُضَلَاءِ أَنَّ الْأَسَانِيدَ أَنْسَابُ الْكُتُبِ، فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَبْدَأَ شَرْحِي بِذِكْرِ إِسْنَادِي إِلَى الْإِمَامِ التِّرْمِذِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى فَأَقُولُ: إِنِّي قَرَأْتُ جَامِعَ التِّرْمِذِيِّ مِنْ أَوَّلِهِ إِلَى آخِرِهِ عَلَى شَيْخِنَا الْعَلَّامَةِ السَّيِّدِ مُحَمَّد نَذِير حُسَيْن، الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ، رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى سَنَةَ سِتٍ بَعْدَ أَلْفٍ وَثَلَاثِمِائَةٍ مِنَ الْهِجْرَةِ النَّبَوِيَّةِ، فِي دِهْلِي، فَأَجَازَنِي بِهِ، وَبِجَمِيعِ مَا قَرَأْتُ عَلَيْهِ مِنْ كُتُبِ الْحَدِيثِ وَغَيْرِهَا، وَكَتَبَ لِيَ الْإِجَازَةَ بِخَطِّهِ الشَّرِيفِ، وَهَذِهِ صُورُتُهَا.الْحَمْدُ لِلَّهِ ربِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى خَيْرِ خَلْقِهِ مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ.أَمَّا بَعْدُ: فَيَقُولُ الْعَبْدُ الضَّعِيفُ، طَالِبُ الْحُسْنَيَيْنِ، مُحَمَّد نَذِير حُسَيْن، عَافَاهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي الدَّارَيْنِ: إِنَّ الْمَوْلَوِيَّ الذَّكِيَّ أَبَا الْعلى مُحَمَّد عَبْد الرَّحْمَنِ ابْنِ الْحَافِظِ الْحَاجِّ عَبْدِ الرَّحِيمِ الْأَعْظَمِ كدهي الْمُبَارَكْفُورِيَّ، قَدْ قَرَأَ عَلَيَّ صَحِيحَ الْبُخَارِيِّ وَصَحِيحَ مُسْلِمٍ وَجَامِعَ التِّرْمِذِيِّ وَسُنَنَ أَبِي دَاوُدَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُ بِتَمَامِهِ وَكَمَالِهِ، وَأَوَاخِرَ النَّسَائِيِّ، وَأَوَائِلَ ابْنِ مَاجَهْ، وَمِشْكَاةَ الْمَصَابِيحِ، وَبُلُوغَ الْمَرَامِ، وَتَفْسِيرَ الْجَلَالَيْنِ، وَتَفْسِيرَ الْبَيْضَاوِيِّ، وَأَوَائِلَ الْهِدَايَةِ وَأَكْثَرَ شَرْحِ نُخْبَةِ الْفِكَرِ، وَسَمِعَ تَرْجَمَةَ الْقُرْآنِ الْمَجِيدِ إِلَّا سِتَّةَ أَجْزَاءٍ، فَعَلَيْهِ أَنْ يَشْتَغِلَ بِإِقْرَاءِ الْكُتُبِ الْمَذْكُورَةِ، وَالْمُوَطَّأِ وَسُنَنِ الدَّارِمِيِّ وَالْمُنْتَقَى، وَغَيْرِهَا مِنْ كُتُبِ الْحَدِيثِ وَالتَّفْسِيرِ وَالْفِقْهِ، وَتَدْرِيسِهَا، لِأَنَّهُ أَهْلُهَا بِالشُّرُوطِ
Ehl-i hadis nezdinde mu'teber olan kıraat, semâat ve icâzeti, ufuklarda seçkin, vera' sahibi, üstün muhaddis olan Muhammed İshak ed-Dihlevî'den (Allah teâlânın rahmetine nail olsun) elde ettim. O da kıraat, semâat ve icâzeti, zamanın müsnedi olan en büyük şeyh Şah Abdülazîz ed-Dihlevî el-Muhaddis'ten (Allah teâlânın rahmetine nail olsun) almıştır. O da kıraat, semâat ve icâzeti, Selefin bakiyesi ve halefin hücceti olan büyük şeyh, muhaddis Şah Veliyyullah ed-Dihlevî'den (Allah teâlânın rahmetine nail olsun) almıştır. Senedin kalan kısmı onun yanında yazılıdır.
Ona gizli ve açıkta Allah teâlâdan korkmayı, hiçbir kınayanın kınamasından korkmaksızın sünnet-i seniyyeyi yaymayı tavsiye ederim. 1306 hicrî senesinde tahrir olunmuştur.
Derim ki: Senedin kalanı şöyledir: Şah Veliyyullah dedi ki: Câmiu't-Tirmizî'nin bir kısmını Ebü't-Tâhir yani Muhammed b. İbrahim el-Kürdî el-Medenî'ye okudum, kalanı için de bana icâzet verdi. O da babası İbrahim el-Kürdî el-Medenî'den, o Mizâhî yani Sultân b. Ahmed'den, o Şihâb Ahmed b. el-Halîl es-Sübkî'den, o Necm el-Gaytî'den, o Zeyn Zekeriyyâ'dan, o İzz Abdurrahîm b. Muhammed b. el-Furât'tan, o Ömer b. el-Hasan el-Merâğî'den, o Fahr b. Ahmed el-Buhârî'den, o Ömer b. Taberzüd el-Bağdâdî'den; bize Ebü'l-Feth Abdülmelik b. Abdullah b. Ebî Sehl el-Kerûhî haber verdi; bize Kâdî Ebû Âmir Mahmûd b. el-Kâsım b. Muhammed el-Ezdî haber verdi; bize Ebû Muhammed Abdülcebbâr b. Muhammed b. Abdullah el-Cerrâhî el-Mervezî haber verdi; bize Ebü'l-Abbâs Muhammed b. Ahmed b. Mahbûb el-Mahbûbî el-Mervezî haber verdi; bize Ebû Îsâ b. Sûre b. Mûsâ et-Tirmizî haber verdi.
Derim ki: Ben Câmiu't-Tirmizî'nin bölümlerini ve Kütüb-i Sitte ile diğer kitaplardan bazı kısımları şeyhimiz, allâme Şeyh Hüseyin b. Muhsin el-Ensârî el-Hazrecî el-Yemânî'ye okudum. O da bana okuduğum hadis kitaplarının kalanı için, hatta İthâfü'l-Ekâbir fî İsnâdi'd-Defâtir'de yer alan hadis ve diğer tüm kitaplar için icâzet verdi ve bana şu şekilde icâzetnâme yazdı:
"Hamd, fazlı ve ihsanı bize mütevâtir olarak ulaşan, iyiliği ve lütfu bize vasıl olan Allah'adır. Salât ve selâm, kemâlâtının senedi sahih olan, ihsanlarının yüce mertebeden bize kadar muttasıl olan Zât'a, Onun âline, ashâbına, O'na yardım edenlere ve taraftarlarınadır.
Emmâ ba'd: A'zamgarh'a bağlı Mübârekpûr'da ikamet eden Mevlevî Muhammed Abdurrahman ile Âreh kasabasında buluştuk. Bana Kütüb-i Sitte'den, İmam Mâlik'in el-Muvatta'ından, Dârimî'nin Müsned'inden, İmam Şâfiî ile İmam Ahmed'in Müsned'lerinden, Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred'inden, Taberânî'nin el-Mu'cemü's-Sağîr'inden ve Dârekutnî'nin es-Sünen'indeki bölümler okudu. Kıraatin ardından, senedini bu kitapların muhterem müelliflerinin senedine ulaştırmak için benden icâzet talep etti. Ben de talebini yerine getirdim, zannını ve arzusunu tahkik ettim. Her ne kadar buna ehil değilsem ve bu yollarda yüzenlerden değilsem de, geçmiş büyük ve kıymetli imamlara benzemek için icâbet ettim."
الْمُعْتَبَرَةِ عِنْدَ أَهْلِ الْحَدِيثِ، وَإِنِّي حَصَّلْتُ الْقِرَاءَةَ وَالسَّمَاعَةَ وَالْإِجَازَةَ عَنِ الشَّيْخِ الْمُكَرَّمِ الْأَوْرَعِ الْبَارِعِ فِي الْآفَاقِ مُحَمَّد إِسْحَاق الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى، وَهُوَ حَصَّلَ الْقِرَاءَةَ وَالسَّمَاعَةَ وَالْإِجَازَةَ عَنِ الشَّيْخِ الْأَجَلِّ مُسْنِدِ الْوَقْتِ الشَّاهِ عَبْدِ الْعَزِيزِ الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى، وَهُوَ حَصَّلَ الْقِرَاءَةَ وَالسَّمَاعَةَ وَالْإِجَازَةَ عَنِ الشَّيْخِ الْقَرْمِ الْمُعَظَّمِ بَقِيَّةِ السَّلَفِ وَحُجَّةِ الْخَلَفِ الشَّاهِ وَلِيِّ اللَّهِ الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى، وَبَاقِي السَّنَدِ مَكْتُوبٌ عِنْدَهُ.وَأُوصِيهِ بِتَقْوَى اللَّهِ تَعَالَى فِي السِّرِّ وَالْعَلَانِيَةِ، وَإِشَاعَةِ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ بِلَا خَوْفِ لَوْمَةِ لَائِمٍ حُرِّرَ سَنَةَ ١٣٠٦ الْهِجْرِيَّةِ الْمُقَدَّسَةِ.قُلْتُ: بَاقِي السَّنَدِ هَكَذَا: قَالَ الشَّاهُ وَلِيُّ اللَّهِ: قَرَأْتُ طَرَفًا مِنْ جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ عَلَى أَبِي الطَّاهِرِ يَعْنِي مُحَمَّدَ بْنَ إِبْرَاهِيمَ الْكُرْدِيَّ الْمَدَنِيَّ، وَأَجَازَ لِسَائِرِهِ عَنْ أَبِيهِ يَعْنِي إِبْرَاهِيمَ الْكُرْدِيِّ الْمَدَنِيِّ، عَنِ الْمِزَاحِيِّ، يَعْنِي السُّلْطَانَ بْنَ أَحْمَدَ، عَنِ الشِّهَابِ أَحْمَدَ بْنِ الْخَلِيلِ السُّبْكِيِّ، عَنِ النَّجْمِ الْغَيْطِيِّ، عَنِ الزَّيْنِ زَكَرِيَّا، عَنِ الْعِزِّ عَبْدِ الرَّحِيمِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ الْفُرَاتِ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْحَسَنِ الْمَرَاغِيِّ، عَنِ الْفَخْرِ بْنِ أَحْمَدَ الْبُخَارِيِّ، عَنْ عُمَرَ بْنِ طَبْرَزْدَ الْبَغْدَادِيِّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْفَتْحِ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي سَهْلٍ الْكَرُوخِيِّ، أَخْبَرَنَا الْقَاضِي أَبُو عَامِرٍ مَحْمُودُ بْنُ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ الْأَزْدِيِّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْجَرَّاحِيِّ الْمَرْوَزِيِّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مَحْبُوبٍ الْمَحْبُوبِيُّ الْمَرْوَزِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عِيسَى بْنُ سَوْرَةَ بْنِ مُوسَى التِّرْمِذِيُّ.قُلْتُ: وَإِنِّي قَرَأْتُ أَطْرَافًا مِنْ جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ وَغَيْرِهِ مِنَ الْأُمَّهَاتِ السِّتِّ وَغَيْرِهَا عَلَى شَيْخِنَا الْعَلَّامَةِ الشَّيْخِ حُسَيْنِ بْنِ مُحْسِنٍ الْأَنْصَارِيِّ الْخَزْرَجِيِّ الْيَمَانِيِّ، فَأَجَازَنِي لِسَائِرِ مَا قَرَأْتُ عَلَيْهِ مِنْ كُتُبِ الْحَدِيثِ، بَلْ لِجَمِيعِ مَا حَوَاهُ إِتْحَافُ الْأَكَابِرِ فِي إِسْنَادِ الدَّفَاتِرِ مِنَ الْكُتُبِ الْحَدِيثِيَّةِ وَغَيْرِهَا، وَكَتَبَ لِيَ الْإِجَازَةَ وَهَذِهِ صُورَتُهَا:الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي تَوَاتَرَ عَلَيْنَا فَضْلُهُ وَإِحْسَانُهُ، الْمَوْصُولُ إِلَيْنَا بِرُّهُ وَامْتِنَانُهُ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنْ صَحَّ سَنَدُ كَمَالَاتِهُ، وَتَسَلْسَلَ إِلَيْنَا مَرْفُوعُ مَا وَصَلَ مِنْ هِبَاتِهِ، وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ، وَنَاصِرِيهِ وَأَحْزَابِهِ.وَبَعْدُ: فَإِنَّهُ وَقَعَ الِاتِّفَاقُ فِي بَلْدَةِ آرَهْ بِالْمَوْلَوِيِّ مُحَمَّد عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْمُتَوَطِّنِ مُبَارَكْبُورَ مِنْ تَوَابِعِ أَعْظَمِ كَده، وَقَرَأَ عَلَيَّ أَطْرَافًا مِنَ الْأُمَّهَاتِ السِّتِّ، وَمِنْ مُوَطَّأِ الْإِمَامِ مَالِكٍ وَمِنْ مُسْنَدِ الدَّارِمِيِّ، وَمِنْ مُسْنَدِ الْإِمَامِ الشَّافِعِيِّ، وَالْإِمَامِ أَحْمَدَ، وَمِنَ الْأَدَبِ الْمُفْرَدِ لِلْبُخَارِيِّ، وَمِنْ مُعْجَمِ الطَّبَرَانِيِّ الصَّغِيرِ، وَمِنْ سُنَنِ الدَّارَقُطْنِيِّ، وَطَلَبَ مِنِّي الْإِجَازَةَ بَعْدَ الْقِرَاءَةِ، وَوَصْلِ سَنَدِهِ بِسَنَدِ مُؤَلِّفِيهَا الْأَجِلَّاءِ الْقَادَةِ، فَأَسْعَفْتُهُ بِمَطْلُوبِهِ، تَحْقِيقًا لِظَنِّهِ وَمَرْغُوبِهِ، وَإِنْ كُنْتُ لَسْتُ أَهْلًا لِذَلِكَ، وَلَا مِمَّنْ يَخُوضُ فِي هَذِهِ الْمَسَالِكِ، وَلَكِنْ تَشَبُّهًا بِالْأَئِمَّةِ الْأَعْلَامِ السَّابِقِينَ الْكِرَامِ.
Ve kusurumla birlikte icazet verirsem, gerçeğe giden yolda (sâliklere) benzemeyi, cennet köşklerine ulaşıp kurtuluşa erenlerin yoluna girmeyi dilerim. Şöyle derim, muvaffakiyet Allah'tandır: Ben, mezkûr Mevlevî Muhammed Abdurrahman'a, bu zikredilen kitapları —ki bunlar şeyh meşâyihimiz, imam hâfız rabbânî, Kādî Muhammed b. Ali eş-Şevkânî'nin "İthâfü'l-Ekâbir fî İsnâdi'd-Defâtir" adlı eserinde her senedi müellifine kadar beyan edilerek zikredilmiştir— muttasıl senedleriyle benden rivayet etmesine icazet verdim. Hatta İthâfü'l-Ekâbir'in ihtiva ettiği hadis kitapları ve diğer tüm eserleri benden rivayet etmesine icazet verdim. İçindekilerin tamamını rivayet etme icazetini bana iki şeyhim verdi: Şerif Muhammed b. Nâsır el-Husnî el-Hâzimî ve şeyhimiz Kādî Allâme Ahmed b. İmam Müellif Muhammed b. Ali eş-Şevkânî. Her ikisi de müellifi İmam Hâfız Rabbânî Muhammed b. Ali eş-Şevkânî'den (Allah Teâlâ ona rahmet eylesin) rivayet etmektedir. Ona gizli ve açıkta Allah takvasını, sünnete ittibâyı tavsiye eder; her halinde beni, şeyhlerimi, anne babamı ve çocuklarımı salih dualarından unutmamasını dilerim. Allah bizi ve onu rızasına muvaffak kılsın, bizi ve onu necât yoluna sevk etsin. Hamd, evvel ve âhir, zâhir ve bâtın olmak üzere âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir. Yüce ve Azîm olan Allah'tan başka güç ve kuvvet yoktur. Allah, mahlûkatının en hayırlısı Muhammed'e, âline ve sahabesine salât ve selâm eylesin. Tarihi, Nebevî hicretin 1314 yılı Şaban ayının on ikinci Pazar günüdür. Müşerrefine en faziletli salât ve en zekî teslim ve tahiyyat olsun. Bunu kendi diliyle icazet veren, kerim ve bâri olan Rabbinin ihsanına muhtaç hakîr fakîr Hüseyin b. Muhsin el-Ensârî el-Hazrecî el-Yemânî (Allah affetsin) imlâ etti. Dedim ki: Şeyh meşâyihimiz Kādî Şevkânî'nin İthâfü'l-Ekâbir adlı eseri bende mevcut; onu, müellifin talebesi ve kendisinden icazetli olan Şeyh Allâme Ebü'l-Fazl Abdülhak el-Muhammedî'nin hattından nakledilmiş sahih bir yazma nüshadan naklettim. Şimdi bu mübarek eser basılmış ve yayılmıştır. Kādî Şevkânî bu eserin müellifi, Câmiu't-Tirmizî'nin senedlerini Sîn faslında zikretmiştir. Şöyle dedi: Sünen-i Tirmizî'yi, şeyhimiz Seyyid Allâme Abdulkadir Ahmed'in, Tefsîru's-Sa'lebî'de geçen senediyle Şimâhî'ye, o Ahmed b. Muhammed eş-Şerecî el-Yemenî'ye, o Zâhir b. Rüstem el-İsfahânî'ye, o Kâsım b. Ebî Sehl el-Herevî'ye, o Mahmûd b. Kâsım el-Ezdî'ye, o Abdülcebbâr b. Muhammed el-Mervezî'ye, o Muhammed b. Ahmed b. Mahbûb el-Mervezî'ye, o da müelliften rivayet eder. Ayrıca onu, şeyhimiz mezkûr vasıtasıyla, bu muhtasarın başında geçen senediyle Muhammed el-Bâbilî'ye, o Nûr Ali b. Yahyâ ez-Ziyâdî'ye, o Remlî'ye, o yakın geçen senediyle İbn Taberzed'e, o Abdülmelik b. Ebî Sehl el-Kerûhî'ye, o Mahmûd b. Kâsım el-Ezdî'ye, o Abdülcebbâr b. Muhammed el-Mervezî'ye, o Muhammed b. Mahbûb el-Mervezî'ye, o da müelliften rivayet ederim. Ayrıca onu şeyhimiz mezkûrdan, o Muhammed b. Tayyib el-Mağribî'den, o İbrahim b. Muhammed el-Merâğî'den rivayet ederim.
وَإِذَا أَجَزْتُ مَعَ الْقُصُورِ فَإِنَّنِي … أَرْجُو التَّشَبُّهَ بِالَّذِينَ أَجَازُوالِلسَّالِكِينَ إِلَى الْحَقِيقَةِ مَنْهَجًا … سَبَقُوا إِلَى غُرَفِ الْجِنَانِ فَفَازُوافَأَقُولُ وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقِ: إِنِّي قَدْ أَجَزْتُ الْمَوْلَوِيَّ مُحَمَّد عَبْدَ الرَّحْمَنِ الْمَذْكُورَ أَنْ يَرْوِيَ عَنِّي هَذِهِ الْكُتُبَ الْمَذْكُورَةَ بِأَسَانِيدِهَا الْمُتَّصِلَةِ إِلَى مُؤَلِّفِيهَا، الْمَذْكُورَةِ فِي ثَبَتِ شَيْخِ مَشَايِخِنَا الْإِمَامِ الْحَافِظِ الرَّبَّانِيِّ، الْقَاضِي مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ الشَّوْكَانِيِّ، الْمُسَمَّى " بِإِتْحَافِ الْأَكَابِرِ فِي إِسْنَادِ الدَّفَاتِرِ " مَعَ بَيَانِ كُلِّ إِسْنَادٍ إِلَى مُؤَلِّفِهِ، بَلْ أَجَزْتُهُ أَنْ يَرْوِيَ عَنِّي جَمِيعَ مَا حَوَاهُ إِتْحَافُ الْأَكَابِرِ مِنَ الْكُتُبِ الْحَدِيثِيَّةِ وَغَيْرِهَا، أَجَازَنِي بِرِوَايَةِ جَمِيعِ مَا فِيهِ شَيْخَايَ: الشَّرِيفُ مُحَمَّدُ بْنُ نَاصِرٍ الْحُسْنِيُّ الْحَازِمِيُّ، وَشَيْخُنَا الْقَاضِي الْعَلَّامَةُ أَحْمَدُ ابْنُ الْإِمَامِ الْمُؤَلِّفِ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيٍّ الشَّوْكَانِيُّ كِلَاهُمَا عَنْ مُؤَلِّفِهِ الْإِمَامِ الْحَافِظِ الرَّبَّانِيِّ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ الشَّوْكَانِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى، وَأُوصِيهِ بِتَقْوَى اللَّهِ فِي السِّرِّ وَالْعَلَنِ، وَمُتَابَعَةِ السُّنَنِ، وَأَنْ لَا يَنْسَانِي مِنْ صَالِحِ دَعَوَاتِهِ فِي كُلِّ حَالَاتِهِ، وَمَشَايِخِي وَوَالِدَيَّ وَأَوْلَادِي، وَفَّقَنَا اللَّهُ وَإِيَّاهُ لِمَا يَرْضَاهُ، وَسَلَكَ بِنَا وَبِهِ بِطَرِيقِ النَّجَاةِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَوَّلًا وَآخِرًا، وَظَاهِرًا وَبَاطِنًا، وَحَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ، وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى خَيْرِ خَلْقِهِ مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ. مُؤَرِّخُهُ يَوْمَ الْأَحَدِ لِاثْنَتَيْ عَشْرَةَ خَلَوْنَ مِنْ شَهْرِ شَعْبَانَ أَحَدِ شُهُورِ أَلْفٍ وَثَلَاثِمِائَةٍ وَأَرْبَعَةَ عَشْرَ مِنَ الْهِجْرَةِ النَّبَوِيَّةِ، عَلَى مُشَرِّفِهَا أَفْضَلِ الصَّلَاةِ وَأَزْكَى التَّسْلِيمِ وَالتَّحِيَّةِ. أَمْلَاهُ الْمُجِيزُ بِلِسَانِهِ، الْحَقِيرُ الْفَقِيرُ إِلَى إِحْسَانِ رَبِّهِ الْكَرِيمِ الْبَارِي، حُسَيْنُ بْنُ مُحْسِنِ الْأَنْصَارِيِّ الْخَزْرَجِيِّ الْيَمَانِيِّ، عَفَا اللَّهُ عَنْهُ.قُلْتُ: ثَبَتُ شَيْخِ شُيُوخِ مَشَايِخِنَا الْقَاضِي الشَّوْكَانِيِّ الْمُسَمَّى بِإِتْحَافِ الْأَكَابِرِ عِنْدِي مَوْجُودٌ نَقَلْتُهُ مِنْ نُسْخَةٍ قَلَمِيَّةٍ صَحِيحَةٍ، مَنْقُولَةٍ مِنْ خَطِّ تِلْمِيذِ الْمُصَنِّفِ وَالْمُجَازُ مِنْهُ الشَّيْخُ الْعَلَّامَةُ أَبُو الْفَضْلِ عَبْدُ الْحَقِّ الْمُحَمَّدِيُّ، وَالْآنَ قَدْ طُبِعَ هَذَا الثَّبَتُ الْمُبَارَكُ، وَشَاعَ وَقَدْ ذَكَرَ الْقَاضِي الشَّوْكَانِيُّ مُصَنِّفُ هَذَا الثَّبَتِ أَسَانِيدَ جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ فِي فَصْلِ السِّينِ، فَقَالَ: سُنَنُ التِّرْمِذِيِّ أَرْوِيهَا بِالسَّمَاعِ لَجَمِيعُهَا مِنْ لَفْظِ شَيْخِنَا السَّيِّدِ الْعَلَّامَةِ عَبْدِ الْقَادِرِ أَحْمَدَ بِإِسْنَادِهِ الْمُتَقَدِّمِ فِي تَفْسِيرِ الثَّعْلَبِيِّ، إِلَى الشِّمَاخِيِّ، عَنْ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدٍ الشَّرَجِيِّ الْيَمَنِيِّ، عْنَ زَاهِرِ بْنِ رُسْتُمٍ الْأَصْفَهَانِيِّ، عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ أَبِي سَهْلٍ الْهَرَوِيِّ، عَنْ مَحْمُودِ بْنِ الْقَاسِمِ الْأَزْدِيِّ، عَنْ عَبْدِ الْجَبَّارِ بْنِ مُحَمَّدٍّ الْمَرْوَزِيِّ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ مَحْبُوبٍ الْمَرْوَزِيِّ عَنِ الْمُؤَلِّفِ.وَأَرْوِيهَا عَنْ شَيْخِنَا الْمَذْكُورِ بِإِسْنَادِهِ الْمُتَقَدِّمِ فِي أَوَّلِ هَذَا الْمُخْتَصَرِ إِلَى مُحَمَّدٍ الْبَابِلِيِّ، عَنِ النُّورِ عَلِيِّ بْنِ يَحْيَى الزِّيَادِيِّ، عَنِ الرَّمْلِيِّ، بِإِسْنَادِهِ الْمُتَقَدِّمِ قَرِيبًا إِلَى ابْنِ طَبْرَزْدَ، عَنْ عَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ أَبِي سَهْلٍ الْكَرُوخِيِّ، عَنْ مَحْمُودِ بْنِ الْقَاسِمِ الْأَزْدِيِّ، عَنْ عَبْدِ الْجَبَّارِ بْنِ مُحَمَّدٍ الْمَرْوَزِيِّ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ مَحْبُوبٍ الْمَرْوَزِيِّ، عَنِ الْمُؤَلِّفِ.وَأَرْوِيهَا عَنْ شَيْخِنَا الْمَذْكُورِ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الطَّيِّبِ الْمَغْرِبِيِّ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ بْنِ مُحَمَّدٍ الْمَرَاغِيِّ،
Ahmed b. Muhammed el-İclî'den, o Yahyâ b. Mükrim et-Taberî'den, o dedesi el-Muhibb et-Taberî'den, o Zeyn el-Merâğî'den, o Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Ebî Tâlib el-Haccâr'dan, o Ebü'n-Necâ Abdullah b. Ömer el-Lettî'den, o Ebü'l-Vakt Abdülevvel b. Îsâ es-Seczi'den, o Ebû Âmir el-Ezdî'den, o Ebû Muhammed el-Cerrâhî'den, o Ebü'l-Abbâs el-Mahbûbî'den, o da müelliften rivayet etmiştir.
Onu [bu eseri] ayrıca Sünen-i Ebî Dâvûd'daki önceki senediyle Deyba‘a kadar ulaşan şeyhimiz Seyyid Alî b. İbrâhîm b. Âmir'den; o es-Sehâvî'den; o İbn Hacer'den; o el-Burhân et-Tenûhî'den; o Ebü'l-Kāsım b. Asâkir'den; o Abdurrahmân b. Muhammed b. Mes‘ûd'dan; o Muhammed b. Alî b. Sâlih'ten; o Ebû Âmir Mahmûd b. el-Kāsım el-Ezdî'den; o Ebü'l-Abbâs Muhammed b. Ahmed el-Mahbûbî'den; o da müelliften rivayet etmektedir.
Onu [bu eseri] yine Sünen-i Ebî Dâvûd'daki ileri gelen senediyle Alî b. Ahmed el-Merhûmî'ye kadar ulaşan mezkûr şeyhimiz Seyyid Alî'den ve şeyhimiz Hasan b. İsmâil el-Mağribî'den; o İbrâhîm ez-Zimârî'den; o eş-Şihâb el-Kalyûbî'den; o en-Nûr ez-Ziyâdî'den; o eş-Şems er-Ramlî'den; o Zekeriyyâ el-Ansârî'den; o eş-Şems el-Kâyâtî'den; o Ahmed b. Ebî Zür‘a'dan; o babasından; o Zeyn Abdurrahîm el-Irâkī'den; o Ömer el-Irâkī'den; o Alî b. el-Buhârî'den; o da İbn Tabrezd'den önceki senediyle müellife ulaşarak rivayet etmektedir.
Onu [bu eseri] ayrıca şeyhimiz Yûsuf b. Muhammed b. Alâiddîn el-Mezcâcî'den; o babasından; o dedesinden; o İbrâhîm el-Kürdî'den Sünen-i Ebî Dâvûd'daki ileri gelen senediyle İbn Tabrezd'e ve onun burada zikredilen senediyle müellife ulaşarak rivayet etmektedir. İthâfu'l-Ekâbir'de bulunanlar burada sona ermiştir.
Dedim ki: Allâme eş-Şevkânî bu eserin [es-Sebetü'l-‘Alî] hutbesinde şöyle demiştir: 'Çoğunlukla tek bir sened zikretmekle yetindim ve kısaltma maksadıyla bazı senedleri diğerlerine havale ettim.' Sözü burada sona ermiştir. O hâlde, Câmiu't-Tirmizî'nin senedlerinde bir kısmını diğerine havale ettiği hususları tespit etmek için İthâfu'l-Ekâbir'e başvurmalısın. Ben burada Tefsîrü's-Sa'lebî'deki ileri gelen senedini eş-Şimâhî'ye kadar zikredeceğim. Şevkânî şöyle demiştir: 'Tefsîru'l-Keşf ve'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân: Onu şeyhim es-Seyyid Abdulkādir b. Ahmed'den; o şeyhi es-Seyyid Süleymân b. Yahyâ el-Ehdel'den; o es-Seyyid Ahmed b. Muhammed el-Ehdel'den; o es-Seyyid Yahyâ b. Ömer el-Ehdel'den; o es-Seyyid allâme Ebû Bekr b. Alî el-Battâh el-Ehdel'den; o Yûsuf b. Muhammed el-Battâh el-Ehdel'den; o es-Seyyid Tâhir b. Hüseyin el-Ehdel'den; o hâfız ed-Deyba‘dan; o Zeynüddîn eş-Şercî'den; o Nefîsüddîn el-Alevî'den; o babasından; o Ahmed b. Ebî’l-Hayr eş-Şimâhî'den rivayet ederim.'
İşte şimdi, Melik el-Vedûd olan Allah'a tevekkül ederek asıl maksada başlıyorum. Muvaffakiyetim ancak Allah'tandır. O bana yeter, O ne güzel vekîldir.
عَنْ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدٍ الْعِجْلِيِّ، عَنْ يَحْيَى بْنِ مُكْرِمٍ الطَّبَرِيِّ، عَنْ جَدِّهِ الْمُحِبِّ الطَّبَرِيِّ عَنِ الزَّيْنِ الْمَرَاغِيِّ، عَنْ أَبِي الْعَبَّاسِ أَحْمَدِ بْنِ أَبِي طَالِبٍ الْحَجَّارِ، عَنْ أَبِي النَّجَا عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ اللَّتِّيِّ، عَنْ أَبِي الْوَقْتِ عَبْدِ الْأَوَّلِ بْنِ عِيسَى السَّجْزِيِّ، عَنْ أَبِي عَامِرٍ الْأَزْدِيِّ، عَنْ أَبِي مُحَمَّدٍ الجَرَّاحِيِّ، عَنْ أَبِي الْعَبَّاسِ الْمَحْبُوبِيِّ، عَنِ الْمُؤَلِّفِ.وَأَرْوِيهَا عَنْ شَيْخِنَا السَّيِّدِ عَلِيِّ بْنِ إِبْرَاهِيمَ بْنِ عَامِرٍ بِإِسْنَادِهِ السَّابِقِ فِي سُنَنِ أَبِي دَاوُدَ إِلَى الدَّيْبَعِ، عَنِ السَّخَاوِيِّ، عَنِ ابْنِ حَجَرٍ، عَنِ الْبُرْهَانِ التَّنُّوخِيِّ، عَنْ أَبِي الْقَاسِمِ بْنِ عَسَاكِرٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ مَسْعُودٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ صَالِحٍ، عَنْ أَبِي عَامِرٍ مَحْمُودِ بْنِ الْقَاسِمِ الْأَزْدِيِّ، عَنْ أَبِي الْعَبَّاسِ مُحَمَّدِ بْنِ أَحْمَدَ الْمَحْبُوبِيِّ عَنِ الْمُؤَلِّفِ.وَأَرْوِيهَا عَنْ شَيْخِنَا السَّيِّد عَلِيٍّ الْمَذْكُورِ، وَشَيْخِنَا الْحَسَنِ بْنِ إِسْمَاعِيلَ الْمَغْرِبِيِّ بِالْإِسْنَادِ الْمُتَقَدِّمِ فِي سُنَنِ أَبِي دَاوُدَ إِلَى عَلِيِّ بْنِ أَحْمَدَ الْمَرْحُومِيِّ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ الذِّمَارِيِّ، عَنِ الشِّهَابِ الْقَلْيُوبِيِّ، عَنِ النُّورِ الزِّيَادِيِّ، عَنِ الشَّمْسِ الرَّمْلِيِّ، عَنْ زَكَرِيَّا الْأَنْصَارِيِّ، عَنِ الشَّمْسِ الْقَايَاتِيِّ، عَنْ أَحْمَدَ بْنِ أَبِي زُرْعَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ الزَّيْنِ عَبْدِ الرَّحِيمِ الْعِرَاقِيِّ، عَنْ عُمَرَ الْعِرَاقِيِّ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ الْبُخَارِيِّ، عَنِ ابْنِ طَبْرَزْدَ بِإِسْنَادِهِ السَّابِقِ إِلَى الْمُؤَلِّفِ.وَأَرْوِيهَا عَنْ شَيْخِنَا يُوسُفَ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَلَاءِ الدِّينِ الْمزْجَاجِيِّ، عَنْ أَبِيهِ عْنَ جَدِّهِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الْكُرْدِيِّ بِإِسْنَادِهِ الْمُتَقَدِّمِ فِي سُنَنِ أَبِي دَاوُدَ إِلَى ابْنِ طَبْرَزْدَ بِإِسْنَادِهِ الْمَذْكُورِ هَاهُنَا إِلَى الْمُؤَلِّفِ. انْتَهَى مَا فِي إِتْحَافِ الْأَكَابِرِ.قُلْتُ: قَدْ قَالَ الْعَلَّامَةُ الشَّوْكَانِيُّ فِي خُطْبَةِ هَذَا الثَّبَتِ: قَدِ اقْتَصَرْتُ فِي الْغَالِبِ عَلَى ذِكْرِ إِسْنَادٍ وَاحِدٍ، وَأَحَلْتُ فِي أَسَانِيدِ الْبَعْضِ عَلَى الْبَعْضِ طَلَبًا لِلِاخْتِصَارِ. انْتَهَى. فَعَلَيْكَ أَنْ تَرْجِعَ إِلَى إِتْحَافِ الْأَكَابِرِ لِتَقِفَ عَلَى مَا أَحَالَ عَلَيْهِ فِي أَسَانِيدِ جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ بَعْضِهَا عَلَى الْبَعْضِ، وَأَنَا أَذْكُرُ هَاهُنَا إِسْنَادَهُ الْمُتَقَدِّمَ فِي تَفْسِيرِ الثَّعْلَبِيِّ إِلَى الشِّمَاخِيِّ. قَالَ الشَّوْكَانِيُّ: تَفْسِيرُ الْكَشْفِ وَالْبَيَانِ فِي تَفْسِيرِ الْقُرْآنِ: أَرْوِيهِ عَنْ شَيْخِي السَّيِّدِ عَبْدِ الْقَادِرِ بْنِ أَحْمَدَ، عَنْ شَيْخِهِ السَّيِّدِ سُلَيْمَانَ بْنِ يَحْيَى الْأَهْدَلِ، عْنِ السَّيِّدِ أَحْمَدَ بْنِ مُحَمَّدٍ الْأَهْدَلِ، عَنِ السَّيِّدِ يَحْيَى بْنِ عُمَرَ الْأَهْدَلَ، عَنِ السَّيِّدِ الْعَلَّامَةِ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَلِيٍّ الْبَطَّاحِ الْأَهْدَلِ، عْنَ يُوسُفَ بْنِ مُحَمَّدٍ الْبَطَّاحِ الْأَهْدَلِ، عَنِ السَّيِّدِ طَاهِرِ بْنِ حُسَيْنٍ الْأَهْدَلِ، عَنِ الْحَافِظِ الْدَيْبَعِ، عَنْ زَيْنِ الدِّينِ الشَّرْجِيِّ، عَنْ نَفِيسِ الدِّينِ الْعَلَوِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَحْمَدَ بْنِ أَبِي الْخَيْرِ الشِّمَاخِيِّ إلخ.وَهَاأَنَا أَشْرَعُ فِي الْمَقْصُودِ، مُتَوَكِّلًا عَلَى اللَّهِ الْمَلِكِ الْوَدُودِ، وَمَا تَوْفِيقِيَ إِلَّا بِاللَّهِ، وَهُوَ حَسْبِى وَنِعْمَ الْوَكِيلُ.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır. Salât ve selâm, O'nun yaratılmışların en hayırlısı olan Muhammed'e, âline ve ashâbının tamamına olsun. Emmâ ba‘d: Zayıf kul, Hafız Abdurrahîm el-Mübârekfûrî'nin oğlu Muhammed Abdurrahman —Allah teâlâ onu ve onları bağışlasın— der ki: Ben bu mübârek kitabı, yani Câmiu't-Tirmizî'yi, başından sonuna kadar hocamız, allâme, seyyid, muhaddis Muhammed Nazîr Hüseyin ed-Dihlevî (Allah teâlâ ona rahmet eylesin) üzerine okudum. O da bana icâzet verdi ve dedi ki: Ben, kıraat, semâ‘ ve icâzeti, muhterem, son derece vara‘ sahibi, ufuklarda eşsiz bir âlim olan muhaddis Muhammed İshâk ed-Dihlevî'den tahsil ettim. O da kıraat, semâ‘ ve icâzeti, en büyük şeyh, zamanın müsnedi Şah Abdülaziz ed-Dihlevî'den tahsil etti. O da kıraat, semâ‘ ve icâzeti, babası, azametli ve kerem sahibi şeyh, selefin son halkası, halefin hücceti olan Şah Veliyyullah b. Şah Abdurrahîm ed-Dihlevî'den tahsil etti. Şah Veliyyullah dedi ki: Ben Ebü't-Tâhir el-Medenî'ye Câmiu't-Tirmizî'den bir kısmı okudum, geri kalanı için de bana icâzet verdi. O, babasından; o, el-Mizâcî'den; o, Şihâb Ahmed es-Sübkî'den; o, Necm el-Gaytî'den; o, Zeyn Zekeriyyâ'dan; o, İzz Abdurrahîm b. Muhammed el-Furâtî'den; o, Ömer b. Hasan el-Merâğî'den; o, Fahr b. Ahmed el-Buhârî'den; o, Ömer b. Taberzed el-Bağdâdî'den; bize Ebü'l-Feth Abdülmelik b. Ebü'l-Kâsım... haber verdi.
بسم الله الرحمن الرحيمالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى خَيْرِ خَلْقِهِ مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ.أَمَّا بَعْدُ، فَيَقُولُ الْعَبْدُ الضَّعِيفُ، مُحَمَّدُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ ابْنُ الْحَافِظِ عَبْدِ الرَّحِيمِ الْمُبَارَكْفُورِيِّ، عَفَا اللَّهُ عَنْهُ تَعَالَى عَنْهُمَا: إِنِّي قَرَأْتُ هَذَا الْكِتَابَ الْمُبَارَكَ - أْعَنِي جَامِعَ التِّرْمِذِيِّ - مِنْ أَوَّلِهِ إِلَى آخِرِهِ، عَلَى شَيْخِنَا الْعَلَّامَةَ السَّيِّدِ مُحَمَّدٍ نَذِيرٍ حُسَيْنٍ الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى، أَجَازَنِي بِهِ وَقَالَ: إِنِّي حَصَّلْتُ الْقِرَاءَةَ وَالسَّمَاعَةَ وَالْإِجَازَةَ عَنِ الشَّيْخِ الْمُكَرَّمِ الْأَوْرَعِ الْبَارِعِ فِي الْآفَاقِ، مُحَمَّدٍ إِسْحَاقَ، الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ، وَهُوَ حَصَّلَ الْقِرَاءَةَ وَالسَّمَاعَةَ وَالْإِجَازَةَ عَنِ الشَّيْخِ الْأَجَلِّ مُسْنِدِ الْوَقْتِ الشَّاهِ عَبْدِ الْعَزِيزِ الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ، وَهُوَ حَصَّلَ الْقِرَاءَةَ وَالسَّمَاعَةَ وَالْإِجَازَةَ عَنْ أَبِيهِ الشَّيْخِ الْقَرْمِ الْمُعَظَّمِ بَقِيَّةِ السَّلَفِ حُجَّةِ الْخَلَفِ الشَّاهِ وَلِيِّ اللَّهِ بْنِ الشَّاهِ عَبْدِ الرَّحِيمِ الْمُحَدِّثِ الدَّهْلَوِيِّ، وَقَالَ الشَّاهُ وَلِيُّ اللَّهِ: قَرَأْتُ عَلَى أَبِي الطَّاهِرِ الْمَدَنِيِّ طَرَفًا مِنْ جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ وَأَجَازَ لِسَائِرِهِ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ الْمِزَاحِيِّ، عَنِ الشِّهَابِ أَحْمَدَ السُّبْكِيِّ عَنِ النَّجْمِ الْغَيْطِيِّ، عَنِ الزَّيْنِ زَكَرِيَّا، عَنِ الْعِزِّ عَبْدِ الرَّحِيمِ بْنِ مُحَمَّدٍ الْفُرَاتِ، عَنْ عُمَرَ بْنِ الْحَسَنِ الْمَرَاغِيِّ، عَنِ الْفَخْرِ بْنِ أَحْمَدَ الْبُخَارِيِّ، عَنْ عُمَرَ بْنِ طَبْرَزْدَ الْبَغْدَادِيِّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْفَتْحِ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ أَبِي الْقَاسِمِ إلخ. .
Müellifin “Bu, Peygamber’in (s.a.v.) ashabından ve onlardan sonra gelen tâbiînden birden fazla ilim ehlinden bir sözdür” sözüne gelince: Bu, İbn Mes‘ûd’un (r.a.) sözüdür. Nitekim İbn Ebî Şeybe, Musannef’inde şöyle rivayet eder: Bize İshâk el-Ezrak, Abdülmelik b. Ebî Süleymân’dan, o da Seleme b. Küheyl’den şöyle nakletti: “İbn Mes‘ûd (r.a.) mescide girdi; cemaat namazı kılmıştı. O da Alkame, Mesrûk ve Esved ile birlikte cemaatle kıldı.” Bu isnad sahihtir. Aynı görüş Enes b. Mâlik’in (r.a.) de sözüdür. Buhârî, Sahîh’inde şöyle der: “Enes b. Mâlik (r.a.) kendisinde namaz kılınmış olan bir mescide geldi; ezan okudu, ikamet getirdi ve cemaatle namaz kıldı.” (Buhârî’nin sözü burada sona ermektedir.) Hâfız İbn Hacer, Fethu’l-Bârî’de şöyle der: “Bunu Ebû Ya‘lâ, Müsned’inde el-Ca‘d Ebû Osmân yoluyla rivayet etti. Ca‘d dedi ki: ‘Enes b. Mâlik, Benî Sa‘lebe mescidinde yanımızdan geçti’ ve buna benzer bir rivayet zikretti.” Hâfız der ki: “Bu olay sabah namazında vuku buldu. Rivayette o, emretti, ezan okundu ve ikamet getirildi, ardından ashabıyla birlikte namaz kıldı.” Ayrıca İbn Ebî Şeybe, bunu el-Ca‘d’dan gelen birçok yoldan rivayet etti. Beyhakî’de ise Ebû Abdissamed el-Ammî’nin el-Ca‘d’dan nakline göre buna benzer bir rivayet olup “Benî Rifa‘a mescidi” ifadesi geçmektedir. Rivayette denir ki: “Enes (r.a.), yanında yirmi kadar genci olduğu hâlde geldi.” (Nakil burada sona ermektedir.)
Müellifin “Ahmed ve İshâk da bu görüştedir” sözüne gelince: Aynî, Buhârî Şerhi’nde (s. 96) şöyle demektedir: “Bu görüş, bir rivayette Atâ ile Hasan’ın da sözüdür. Ahmed, İshâk ve Eşheb de bu görüşe meyletmiştir; çünkü onlar, Resûlullah’ın (s.a.v.) ‘Cemaatle namaz, tek başına kılınan namazdan şu kadar derece üstündür’ hadisinin zâhirine göre amel etmişlerdir.” (Aynî’nin sözü burada sona ermektedir.) İşte bu görüş haktır; delili de bu babtaki hadislerdir.
Müellifin “İlim ehlinden diğer bir kısmı ise (cemaati kaçıranların) namazı münferiden kılacaklarını söylemiş, Süfyân, İbnü’l-Mübârek, Mâlik ve Şâfiî de namazı münferiden kılmayı tercih etmişlerdir” sözüne gelince: Onlar, Ebû Bekre’nin şu hadisiyle delil getirmişlerdir: “Resûlullah (s.a.v.) Medine’nin dış taraflarından gelip namaza niyet etti; ancak insanların namazı çoktan kıldığını gördü. Bunun üzerine evine yöneldi, aile efradını topladı ve onlara namaz kıldırdı.” Bu hadisi Taberânî, el-Kebîr ve el-Evsat’ta rivayet etmiştir. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid’de “Ricâli sika (güvenilir) râvilerdir” demiştir. (Heysemî’nin sözü burada sona ermektedir.)
Buna (ikinci görüşün deliline) birkaç yönden cevap verilmiştir. Bunlardan biri şudur: Bu hadisin sıhhat durumunun nasıl olduğu, yani sahih ve delil olmaya elverişli olup olmadığı tam olarak bilinmemektedir...
قَوْلُهُ (وَهُوَ قَوْلُ غَيْرِ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وغيرهم من التابعين) وهو قول بن مسعود رضي الله عنه قال بن أَبِي شَيْبَةَ فِي مُصَنَّفِهِ حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ الْأَزْرَقُ عَنْ عَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ أَبِي سُلَيْمَانَ عَنْ سلمة بن كهيل أن بن مَسْعُودٍ دَخَلَ الْمَسْجِدَ وَقَدْ صَلَّوْا فَجَمَعَ بِعَلْقَمَةَ وَمَسْرُوقٍ وَالْأَسْوَدِ وَإِسْنَادُهُ صَحِيحٌ وَهُوَ قَوْلُ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رضي الله عنه قَالَ الْبُخَارِيُّ فِي صَحِيحِهِ وَجَاءَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ إِلَى مَسْجِدٍ قَدْ صُلِّيَ فِيهِ فَأَذَّنَ وَأَقَامَ وَصَلَّى جَمَاعَةً انْتَهَى قَالَ الْحَافِظُ فِي الْفَتْحِ وَصَلَهُ أَبُو يَعْلَى فِي مُسْنَدِهِ مِنْ طَرِيقِ الْجَعْدِ أَبِي عُثْمَانَقَالَ مَرَّ بِنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ فِي مَسْجِدِ بَنِي ثَعْلَبَةَ فَذَكَرَ نَحْوَهُ قَالَ وَذَلِكَ فِي صَلَاةِ الصُّبْحِ وَفِيهِ فَأَمَرَ فأذن وأقام ثم صلى بأصحابه وأخرجه بن أَبِي شَيْبَةَ مِنْ طُرُقٍ عَنِ الْجَعْدِ وَعِنْدَ الْبَيْهَقِيِّ مِنْ طَرِيقِ أَبِي عَبْدِ الصَّمَدِ الْعَمِّيِّ عَنِ الْجَعْدِ نَحْوُهُ وَقَالَ فِي مَسْجِدِ بَنِي رِفَاعَةَ وَقَالَ فَجَاءَ أَنَسٌ فِي نَحْوِ عِشْرِينَ مِنْ فِتْيَانِهِ انْتَهَىقَوْلُهُ (وَبِهِ يَقُولُ أَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ) قَالَ الْعَيْنِيُّ فِي شَرْحِ الْبُخَارِيِّ ص ٠٩٦ وَهُوَ قَوْلُ عَطَاءٍ وَالْحَسَنِ فِي رِوَايَةٍ وَإِلَيْهِ ذَهَبَ أَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ وَأَشْهَبُ عَمَلًا بِظَاهِرِ قَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم صَلَاةُ الْجَمَاعَةِ تَفْضُلُ عَلَى صَلَاةِ الْفَذِّ الْحَدِيثَ انْتَهَى وَهَذَا الْقَوْلُ هُوَ الْحَقُّ وَدَلِيلُهُ أَحَادِيثُ الْبَابِقَوْلُهُ (وَقَالَ آخَرُونَ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ يُصَلُّونَ فُرَادَى وَبِهِ يقول سفيان وبن الْمُبَارَكِ وَمَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ يَخْتَارُونَ الصَّلَاةَ فُرَادَى) وَاسْتُدِلَّ لَهُمْ بِحَدِيثِ أَبِي بَكْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَقْبَلَ مِنْ نَوَاحِي الْمَدِينَةِ يُرِيدُ الصَّلَاةَ فَوَجَدَ النَّاسَ قَدْ صَلَّوْا فَمَالَ إِلَى مَنْزِلِهِ فَجَمَعَ أَهْلَهُ فَصَلَّى بِهِمْ رَوَاهُ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْكَبِيرِ وَالْأَوْسَطِ وَقَالَ الْهَيْثَمِيُّ فِي مَجْمَعِ الزَّوَائِدِ رِجَالُهُ ثِقَاتٌ انْتَهَىوَأُجِيبَ عَنْهُ بِوُجُوهٍ مِنْهَا أَنَّ هَذَا الْحَدِيثَ لَا يُعْلَمُ حَالُهُ كَيْفَ هُوَ صَحِيحٌ قَابِلٌ لِلِاحْتِجَاجِ أم
Müellifin (Bismillâhirrahmânirrahîm) sözüne gelince: Kitap, besmele ile açılmıştır; bu, Allah'ın yüce kitabına uyma, O'nun kerim peygamberinin mektuplarına iktifa etme ve şer‘an veya örfen ehemmiyet taşıyan her bir hususun (amr-ı zî-bâl) başında Besmele çekilmesine dair hadisle amel etme sebebiyledir. Bu, hâfız Abdulkâdir er-Rehâvî'nin Erbaûn'unda Ebû Hureyre (r.a.)'den merfû olarak rivayet ettiği şu hadistir: "Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlanmayan her amr-ı zî-bâl (ehemmiyetli iş), kesik (bereketsiz) kalır." Müellif, İmam Buhârî'nin Sahîh'inde yaptığı gibi ve selef ulemasının çoğunun tasniflerinde olduğu üzere besmele ile yetinmiş; hamd ve şehadeti getirmemiştir. Oysa Resûlullah (s.a.v.)'in "Hamd ile başlanmayan her önemli iş kesiktir" ve "İçinde şehadet bulunmayan her hutbe, kesik bir el gibidir" hadisleri de varid olmuştur. Bu iki hadisi Ebû Dâvûd ve başkaları Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet etmiştir. Hâfız İbn Hacer, Fethu'l-Bârî'de şöyle demiştir: "Her iki hadis hakkında da söz vardır. Delil olmaya elverişli olduklarını kabul etsek bile, bu hadislerde hem sözle hem yazıyla yapılmasının zorunlu olduğu belirtilmemiştir. Müellif, kitabı yazarken söz ile hamdetmiş ve teşehhüdde bulunmuş, ancak yazıda besmele ile yetinmiş olabilir. Zira bu üç şeyi birleştiren ortak nokta Allah'ı anmaktır (zikrullah) ve bu, besmele ile hâsıl olmuştur." Hâfız'ın sözü burada sona erer. Ben derim ki: Bir rivayette lafız 'zikrullah' şeklinde gelmiştir. Nitekim İmam Ahmed'in Müsned'inde şöyle rivayet edilmiştir: Babam bize anlattı, dedi ki: Yahyâ b. Âdem bize anlattı, dedi ki: İbnü'l-Mübârek bize, el-Evzâî'den, o da Kurre b. Abdurrahman'dan, o da ez-Zührî'den, o da Ebû Hureyre'den (r.a.) rivayet etti: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Zikrullah ile açılmayan her önemli iş, güdük veya kesiktir." İşte bu rivayetle, daha önce geçen üç farklı rivayet arasında telif sağlanmaktadır. Tâcüddîn es-Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyye'nin başında bu üç farklı rivayeti telif ederken şöyle demiştir: "Hamd ve besmele caizdir; yani bunlarla kastedilen, her ikisinden daha kapsamlı olan şeydir ki o da genel olarak Allah'ı anmak (zikrullah) ve O'na hamd etmektir. Bu, hamd lafzıyla da olur başka bir ifadeyle de. Buna, zikrullah rivayeti delalet etmektedir. Bu durumda hamd, zikir ve besmele eşit hale gelir. Ancak bundan özel olarak hamd lafzının veya özel olarak besmele lafzının kastedilmiş olması da mümkündür. Bu durumda zikir rivayeti daha kapsamlı olduğu için diğer iki rivayete tercih edilir. Çünkü mutlak bir ifade, birbiriyle çelişen iki kayıtla kayıtlandığında bunlardan birine hamledilemez ve mutlaklık aslına dönülür. Hamd ve besmele lafızlarının özel olarak kastedilmelerinin birbiriyle çeliştiğini söylüyoruz; çünkü başlangıç ancak bir tanesiyle olur. Eğer hamd ile başlanmışsa besmele ile başlanmamış olur ve bunun tersi de geçerlidir. Bu durum, kastedilenin zikir olduğuna delalet eder; dolayısıyla zikir rivayeti itibar edilen rivayettir. Ayrıca namaz gibi pek çok şer'î amel hamd ile başlamaz; namaz tekbir ile başlar, hac ve diğer ibadetler de böyledir. Eğer: 'Fakat 'Bihamdillah' rivayeti, 'Bizikrillah' rivayetinden daha sağlamdır' dersen, derim ki: Doğrudur; ancak niçin 'Bihamdillah' ile kastın sadece hamd lafzı olduğunu söylüyorsun? Oysa maksat, hamd ve besmele lafızlarından daha kapsamlı bir mana olabilir. Buna, şâri'in (kanun koyucunun) başlangıcında özel olarak hamd lafzını meşru kılmadığı şer'î ameller delalet etmektedir." Tâc es-Sübkî'nin sözü burada sona erer. Daha sonra Hâfız İbn Hacer, yukarıdaki sözünü teyit ederek şöyle der: "Bunu destekleyen bir diğer husus, Kur'an'dan ilk inen şeyin 'Yaratan Rabbinin adıyla oku!' (Alak Suresi, 1. ayet) olmasıdır. Artık ona uyma yolu budur."
قَوْلُهُ (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ) افْتُتِحَ الْكِتَابُ بِالْبَسْمَلَةِ اقْتِدَاءً بِكِتَابِ اللَّهِ الْعَظِيمِ، وَاقْتِفَاءً بِكُتُبِ نَبِيِّهِ الْكَرِيمِ، وَعَمَلًا بِحَدِيثِهِ فِي بَدَاءَةِ كُلِّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ بِبِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَهُوَ مَا أَخْرَجَهُ الْحَافِظُ عَبْدُ الْقَادِرِ الرَّهَاوِيُّ فِي أَرْبَعِينِهِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ مَرْفُوعًا «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ بِبِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ فَهُوَ أَقْطَعُ» وَاقْتَصَرَ الْمُصَنِّفُ عَلَى الْبَسْمَلَةِ كَالْإِمَامِ الْبُخَارِيِّ فِي صَحِيحِهِ، وَكَأَكْثَرِ الْمُتَقَدِّمِينَ فِي تَصَانِيفِهِمْ، وَلَمْ يَأْتِ بِالْحَمْدِ وَالشَّهَادَةِ، مَعَ وُرُودِ قَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِحَمْدِ اللَّهِ فَهُوَ أَقْطَعُ» وَقَوْلُهُ «كُلُّ خُطْبَةٍ لَيْسَ فِيهَا شَهَادَةٌ فَهِي كَالْيَدِ الْجَذْمَاءِ» وَأَخْرَجَهُمَا أَبُو دَاوُدَ وَغَيْرُهُ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ، لَمَّا قَالَ الْحَافِظُ ابْنُ حَجَرٍ فِي فَتْحِ الْبَارِي: مِنْ أَنَّ الْحَديِثَيْنِ فِي كُلٍّ مِنْهُمَا مَقَالٌ، سَلَّمْنَا صَلَاحِيَتَهُمَا لِلْحُجَّةِ لَكِنْ لَيْسَ فِيهِمَا أَنَّ ذَلِكَ يَتَعَيَّنُ بِالنُّطْقِ وَالْكِتَابَةِ مَعًا، فَلَعَلَّهُ حَمِدَ وَتَشَهَّدَ نُطْقًا عِنْدَ وَضْعِ الْكِتَابِ، وَلَمْ يَكْتُبْ ذَلِكَ اقْتِصَارًا عَلَى الْبَسْمَلَةِ، لِأَنَّ الْقَدْرَ الَّذِي يَجْمَعُ الْأُمُورَ الثَّلَاثَةَ ذِكْرُ اللَّهِ، وَقَدْ حَصَلَ بِهَا، انْتَهَى كَلَامُ الْحَافِظِ. قُلْتُ: قَدْ جَاءَ فِي رِوَايَةٍ لَفْظُ " ذِكْرِ اللَّهِ " فَفِي مُسْنَدِ الْإِمَامِ أَحْمَدَ: حَدَّثَنَا أَبِي حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ آدَمَ حَدَّثَنَا ابْنُ الْمُبَارَكِ عَنِ الْأَوْزَاعِيِّ عَنْ قُرَّةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُفْتَتَحُ بِذِكْرِ اللَّهِ فَهُوَ أَبْتَرُ أَوْ أَقْطَعُ» فَبِهَذِهِ الرِّوَايَةِ يُجْمَعُ بَيْنَ الرِّوَايَاتِ الثَّلَاثِ الْمُخْتَلِفَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ.قَالَ تَاجُ الدِّينِ السُّبْكِيِّ فِي أَوَّلِ طَبَقَاتِ الشَّافِعِيَّةِ فِي الْجَمْعِ بَيْنَ هَذِهِ الرِّوَايَاتِ الثَّلَاثِ الْمُخْتَلِفَةِ مَا لَفْظُهُ: وَأَمَّا الْحَمْدُ وَالْبَسْمَلَةُ فَجَائِزَانِ، يَعْنِي بِهِمَا مَا هُوَ الْأَعَمَّ مِنْهُمَا وَهُوَ ذِكْرُ اللَّهِ وَالثَّنَاءُ عَلَيْهِ عَلَى الْجُمْلَةِ، إِمَّا بِصِيغَةِ الْحَمْدِ أَوْ غَيْرِهَا، وَيَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ رِوَايَةُ ذِكْرِ اللَّهِ، وَحِينَئِذٍ فَالْحَمْدُ وَالذِّكْرُ وَالْبَسْمَلَةُ سَوَاءٌ، وَجَائِزٌ أَنْ يَعْنِي خُصُوصَ الْحَمْدِ وَخُصُوصَ الْبَسْمَلَةِ، وَحِينَئِذٍ فَرِوَايَةُ الذِّكْرِ أَعَمُّ، فَيُقَضى لَهَا عَلَى الرِّوَايَتَيْنِ الْأُخْرَيَيْنِ؛ لِأَنَّ الْمُطْلَقَ إِذَا قُيِّدَ بِقَيْدَيْنِ مُتَنَافِيَيْنِ لَمْ يُحْمَلْ عَلَى وَاحِدٍ مِنْهُمَا، وَيُرْجَعُ إِلَى أَصْلِ الْإِطْلَاقِ، وَإِنَّمَا قُلْنَا إِنَّ خُصُوصَ الْحَمْدِ وَالبَسْمَلَةِ مُتَنَافِيَانِ، لِأَنَّ الْبَدَاءَةَ إِنَّمَا تَكُونُ بِوَاحِدٍ، وَلَوْ وَقَعَ الِابْتِدَاءُ بِالْحَمْدِ لَمَا وَقَعَ بِالْبَسْمَلَةِ وَعَكْسُهُ، وَيَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ الذِّكْرَ، فَتَكُونُ رِوَايَتُهُ هِيَ الْمُعْتَبَرَةُ (و) أَنَّ غَالِبَ الْأَعْمَالِ الشَّرْعِيَّةِ غَيْرُ مُفْتَتَحَةٌ بِالْحَمْدِ كَالصَّلَاةِ فَإِنَّهَا مُفْتَتَحَةٌ بِالتَّكْبِيرِ وَالْحَجِّ وَغَيْرِ ذَلِكَ، فَإِنْ قُلْتَ: لَكِنَّ رِوَايَةَ بِحَمْدِ اللَّهِ أَثْبَتُ مِنْ رِوَايَةِ بِذِكْرِ اللَّهِ، قُلْتُ: صَحِيحٌ وَلَكِنْ لِمَ قُلْتَ إِنَّ الْمَقْصُودَ بِحَمْدِ اللَّهِ خُصُوصُ لَفْظِ الْحَمْدِ، وَلِمَ لَا يَكُونُ الْمُرَادُ مَا هُوَ أَعَمَّ مِنْ لَفْظِ الْحَمْدِ وَالْبَسْمَلَةِ، وَيَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ مَا ذَكَرْتُ لَكَ مِنَ الْأَعْمَالِ الشَّرْعِيَّةِ الَّتِي لَمْ يُشَرِّعِ الشَّارِعُ افْتِتَاحَهَا بِالْحَمْدِ بِخُصُوصِهِ. انْتَهَى كَلَامُ التَّاجِ السُّبْكِيِّ. ثُمَّ قَالَ الْحَافِظُ ابْنُ حَجَرٍ فِي تَأْيِيدِ كَلَامِهِ الْمَذْكُورِ: وَيُؤَيِّدُهُ أَنَّ أَوَّلَ شَيْءٍ نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ {اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ} [العلق: ١] فَطَرِيقُ التَّأَسِّي بِهِ
Besmele ile açılış yapılması; Nebî (s.a.v.)'in meliklere gönderdiği mektupların ve çeşitli davalara dair yazdığı mektupların, tıpkı Ebû Süfyân hadisindeki Hirakl kıssasında, Berâ hadisindeki Süheyl b. Amr kıssasında Hudeybiye Sulhu ve benzeri diğer hadislerde olduğu gibi, hamdele ve başka bir şey olmaksızın besmele ile başlamış olması da bunu desteklemektedir.
Uyarı: Şeyh Bedrüddîn el-Aynî, Umdetü'l-Kārî -Sahîh-i Buhârî şerhi- adlı eserinde şöyle demiştir: “Buhârî'yi -yani yalnızca besmele ile yetinmesini- mazur göstermek için, kabul edilmekten uzak bazı özürler ileri sürmüşlerdir.” Ardından el-Aynî yedi adet özür saymış ve her birine itiraz etmiş; sonra şöyle demiştir: “Bu konuda en güzel olan, büyük hocalarımdan bazılarından işittiğime göre, o (Buhârî) müsveddesinde, diğer teliflerinde yaptığı gibi, besmelenin ardından hamd de zikretmiş; ancak bu kısım beyazlatmayı yapanlardan (mübeyyizlerden) bazısı tarafından düşürülmüş ve bu hâl üzere devam etmiştir.”
el-Aynî'nin sözü burada bitti. Ben derim ki: Bu mazeret de kabul edilmekten uzaktır. Zira bu mazeret güzel değildir, en güzel olması bir yana; bilakis bütün mazeretlerin en uzak ihtimalli olanıdır. Çünkü onun “müsveddesinde besmelenin ardından hamd zikrettiği” şeklindeki sözü, üzerinde hiçbir delil bulunmayan sırf bir iddiadır. “Diğer musanniflerin âdeti olduğu gibi” sözü ise, onun Buhârî'nin hocaları, hocalarının hocaları, dönemindeki âlimler ve diğer muhaddislerin eserlerini görmediğine delalet eder. Zira onların teliflerine başlarkenki âdetleri, besmelenin ardından hamd zikretmek değildi; bilakis âdetleri, Hâfız İbn Hacer'in açıkça belirttiği üzere, yalnızca besmele ile yetinmekti. Onun “diğer eserlerinde de zikrettiği gibi” sözü ise, onun Buhârî'nin diğer eserlerini de görmediğini gösterir. Çünkü Buhârî'nin eserleri arasında el-Edebü'l-Müfred, Halku Ef‘âli'l-İbâd, er-Redd ale'l-Cehmiyye, Kitâbü'd-Duafâ, et-Târîhu's-Sağîr, Cüzü'l-Kırâe Halfe'l-İmâm ve Ref‘u'l-Yedeyn gibi kitaplar vardır ve bunların hiçbirinin başında besmelenin ardından hamd zikretmemiş; aksine her birinde yalnızca besmele ile yetinmiştir.
Hâfız (İbn Hacer) Fethu'l-Bârî'de şöyle demiştir: “Bütün bunlardan daha uzak olanı, onun (Buhârî'nin) kitabına hamd ve şehadet içeren bir hutbe ile başladığını, ancak kitabı ondan rivayet edenlerden birinin bunu hazfettiğini iddia eden kimsenin sözüdür. Bu iddiayı ileri süren kişi, Buhârî'nin hocalarından, hocalarının hocalarından ve dönemindeki âlimlerden olan muhaddislerin, Mâlik'in el-Muvatta'da, Abdürrezzâk'ın el-Musannef'te, Ahmed'in el-Müsned'de, Ebû Dâvûd'un es-Sünen'de ve sayılamayacak kadar çok diğerlerinin eserlerini görmemiş gibidir. Bunların çoğu, eserinin başına hutbe koymamış ve besmeleden fazla bir şey eklememiştir. Bunlardan az bir kısmı ise kitabına hutbe ile başlamıştır. Acaba bunların her biri için 'Râviler hazfetti' mi denilecek? Asla! Bilakis onların bu uygulaması, hamdi sözlü olarak yaptıkları şeklinde yorumlanmalıdır. Nitekim Hatîb el-Bağdâdî'nin el-Câmi‘de Ahmed b. Hanbel'den rivayet ettiğine göre, o hadis yazdığında Nebî (s.a.v.)'e salât getirmeyi sözlü olarak ifade eder, ancak onu yazmazdı. Bunun sebebi sürat veya başka bir şeydi. Ya da bu durum, onların (hamd ve salâtın) kitaplar için değil, sadece hutbelere mahsus olduğunu düşünmeleriyle yorumlanmalıdır. İşte bu sebeple Müslim'in yaptığı gibi, kitabına hutbe ile başlayanlar, hamdeder ve teşehhüd getirirlerdi. Allah Teâlâ en iyisini bilir.” Hâfız'ın sözü burada bitti.
Diğer bir uyarı: Söz konusu (baştaki) hamd hadisi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Kimisi onu Hâfız İbn Hacer gibi zayıf görmüş, kimisi Hâfız İbnü's-Salâh gibi hasen saymış, kimisi de İbn Hibbân gibi sahih kabul etmiştir. el-Aynî, Umdetü'l-Kārî'de şöyle demiştir:
الِافْتِتَاحُ بِالْبَسْمَلَةِ، وَيُؤَيِّدُهُ أَيْضًا وُقُوعُ كُتُبِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم إِلَى الْمُلُوكِ وَكُتُبِهِ فِي الْقَضَايَا مُفْتَتَحَةً بِالتَّسْمِيَةِ دُونَ حَمْدَلَةٍ وَغَيْرِهَا، كَمَا فِي حَدِيثِ أَبِي سُفْيَانٍ فِي قِصَّةِ هِرَقْلٍ، وَحَدِيثِ الْبَرَاءِ فِي قِصَّةِ سُهَيْلِ بْنِ عَمْرٍو فِي صُلْحِ الْحُدَيْبِيَةِ وَغَيْرِذَلِكَ مِنَ الْأَحَادِيثِ. انْتَهَى.تَنْبِيهٌ: قَالَ الشَّيْخُ بَدْرُ الدِّينِ الْعَيْنِيِّ فِي عُمْدَةِ الْقَارِي شَرْحِ الْبُخَارِيِّ: اعْتَذَرُوا عَنِ الْبُخَارِيِّ - أَيْ عَنِ اقْتِصَارِهِ عَلَى الْبَسْمَلَةِ - بِأَعْذَارٍ هِيَ بِمَعْزِلٍ عَنِ الْقَبُولِ، ثُمَّ ذَكَرَ الْعَيْنِيُّ سَبْعَةَ أَعْذَارٍ، وَاعْتَرَضَ عَلَى كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهَا ثُمَّ قَالَ: وَالْأَحْسَنُ فِيهِ مَا سَمِعْتُهُ مِنْ بَعْضِ أَسَاتِذَتِي الْكِبَارِ أَنَّهُ ذَكَرَ الْحَمْدَ بَعْدَ التَّسْمِيَةِ كَمَا هُوَ دَأَبُ الْمُصَنِّفِينَ فِي مُسَوَّدَتِهِ، كَمَا ذَكَرَهُ فِي بَقِيَّةِ مُصَنَّفَاتِهِ، وَإِنَّمَا سَقَطَ ذَلِكَ مِنْ بَعْضِ الْمُبَيِّضِينَ فَاسْتَمَرَّ عَلَى ذَلِكَ. انْتَهَى كَلَامُ الْعَيْنِيِّ، قُلْتُ: هَذَا الِاعْتِذَارُ أَيْضًا بِمَعْزِلٍ عَنِ الْقَبُولِ، فَإِنَّهُ لَيْسَ بِحَسَنٍ فَضْلًا عَنْ أَنْ يَكُونَ أَحْسَنَ، بَلْ هُوَ أَبْعَدُ الْأَعْذَارِ كُلِّهَا، فَإِنَّ قَوْلَهُ: إِنَّهُ ذَكَرَ الْحَمْدَ بَعْدَ التَّسْمِيَةِ فِي مُسَوَّدَتِهِ إلخ ادِّعَاءٌ مَحْضٌ لَا دَلِيلَ عَلَيْهِ، وَأَمَّا قَوْلُهُ: كَمَا هُوَ دَأَبُ الْمُصَنِّفِينَ، فَيَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ لَمْ يَرَ تَصَانِيفَ الْأَئِمَّةِ مِنْ شُيُوخِ الْبُخَارِيِّ وَشُيُوخِ شُيُوخِهِ، وَأَهْلِ عَصْرِهِ وَغَيْرِهِمْ مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ، فَإِنَّهُ لَمْ يَكُنْ دَأَبُهُمْ فِي ابْتِدَاءِ تَصَانِيفِهِمْ ذِكْرُ الْحَمْدِ بَعْدَ التَّسْمِيَةِ، بَلْ كَانَ دَأَبُهُمْ الِاقْتِصَارُ عَلَى التَّسْمِيَةِ، كَمَا صَرَّحَ بِهِ الْحَافِظُ ابْنُ حَجَرٍ، وَأَمَّا قَوْلُهُ: كَمَا ذَكَرَهُ فِي بَقِيَّةِ مُصَنَّفَاتِهِ، فَيَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ لَمْ يَرَ بَقِيَّةَ مُصَنَّفَاتِ الْبُخَارِيِّ أَيْضًا، فَإِنَّ مِنْ مُصَنَّفَاتِهِ الْأَدَبُ الْمُفْرَدُ وَكِتَابُ خَلْقِ أَفْعَالِ الْعِبَادِ وَالرَّدُ عَلَى الْجَهْمِيَّةِ وَكِتَابُ الضُّعَفَاءِ وَالتَّارِيخُ الصَّغِيرِ وَجُزْءُ الْقِرَاءَةِ خَلْفَ الْإِمَامِ وَجُزْءُ رَفْعِ الْيَدَيْنِ، وَلَمْ يَذْكُرْ فِي ابْتِدَاءِ وَاحِدٍ مِنْ هَذِهِ الْكُتُبِ الْحَمْدَ بَعْدَ التَّسْمِيَةِ، بَلِ اقْتَصَرَ فِي كُلٍّ مِنْهَا عَلَى التَّسْمِيَةِ، قَالَ الْحَافِظُ فِي الْفَتْحِ: وَأَبْعَدُ مِنْ ذَلِكَ كُلِّهِ قَوْلُ مَنِ ادَّعَى أَنَّهُ ابْتِدَاءُ الْخُطْبَةُ فِيهَا حَمْدٌ وَشَهَادَةٌ فَحَذَفَهَا بَعْضُ مَنْ حَمَلَ عَنْهُ الْكِتَابَ، وَكَأَنَّ قَائِلَ هَذَا مَا رَأَى تَصَانِيفَ الْأَئِمَّةِ مِنْ شُيُوخِ الْبُخَارِيِّ وَشُيُوخِ شُيُوخِهِ وَأَهْلِ عَصْرِهِ، كَمَالِكٍ فِي الْمُوَطَّأِ وَعَبْدِ الرَّزَّاقِ فِي الْمُصَنَّفِ وَأَحْمَدَ فِي الْمُسْنَدِ وَأَبِي دَاوُدَ فِي السُّنَنِ إِلَى مَا لَا يُحْصَى مِمَّنْ لَمْ يُقَدِّمْ فِي ابْتِدَاءِ تَصْنِيفِهِ خُطْبَةً وَلَمْ يَزِدْ عَلَى التَّسْمِيَةِ وَهُمُ الْأَكْثَرُ، وَالْقَلِيلُ مِنْهُمْ مَنِ افْتَتَحَ كِتَابَهُ بِخُطْبَةٍ، أَفَيُقَالُ فِي كُلِّ هَؤُلَاءِ: إِنَّ الرُّوَاةَ عَنْهُ حَذَفُوا ذَلِكَ؟ كَلَّا بَلْ يُحْمَلُ ذَلِكَ مِنْ صَنِيعِهِمْ عَلَى أَنَّهُمْ حَمَدُوا لَفْظًا، وَيُؤَيِّدُهُ مَا رَوَاهُ الْخَطِيبُ فِي الْجَامِعِ عَنْ أَحْمَدَ: أَنَّهُ كَانَ يَتَلَفَّظُ بِالصَّلَاةِ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم إِذَا كَتَبَ الْحَدِيثَ، وَلَا يَكْتُبُهَا، وَالْحَامِلُ لَهُ عَلَى ذَلِكَ إِسْرَاعٌ أَوْ غَيْرُهُ، أَوْ يُحْمَلُ عَلَى أَنَّهُمْ رَأَوْا ذَلِكَ مُخْتَصًّا بِالْخُطَبِ دُونَ الْكُتُبِ، وَلِهَذَا مَنِ افْتَتَحَ كِتَابَهُ مِنْهُمْ بِخُطْبَةٍ حَمِدَ وَتَشَهَّدَ كَمَا صَنَعَ مُسْلِمٌ وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ. انْتَهَى كَلَامُ الْحَافِظِ.تَنْبِيهٌ آخَرٌ: قَدِ اخْتَلَفُوا فِي حَدِيثِ الْحَمْدِ الْمَذْكُورِ، فَبَعْضُهُمْ ضَعَّفُوهُ كَالْحَافِظِ ابْنِ حَجَرٍ، وَبَعْضُهُمْ حَسَّنُوهُ كَالْحَافِظِ ابْنِ الصَّلَاحِ، وَبَعْضُهُمْ صَحَّحُوهُ كَابْنِ حِبَّانَ. قَالَ الْعَيْنِيُّ فِي عُمْدَةِ
Kârî: "Hadis sahihtir; onu İbn Hibbân ve Ebû Avâne sahih kabul etmiştir. Nitekim Saîd b. Abdülazîz de bu hadiste Kurre'yi mutâbaat etmiştir; zira Nesâî de onu tahriç etmiştir." (sözü) burada sona ermektedir. Ben derim ki: Bu hadisin senedinde ve metninde pek çok ihtilâf vuku bulmuştur. Nitekim Tâcüddin es-Sübkî, ‘Tabakātü’ş-Şâfiiyyeti’l-Kübrâ’ adlı eserinin başında hadisin bütün tariklerini ve lafızlarını kapsamlı biçimde ele almış; senedinde ve metninde meydana gelen ihtilâfı beyan hususunda sözü genişletmiş, ardından da bu ihtilâfı gidermeye çalışmıştır. Sözünün sonunda şöyle demiştir (lafzıyla): "Hadis üzerine sözün vardığı son nokta budur. Sıhhati ve merfû olarak müsned oluşu sabit olduktan sonra, bunun, müsned olduğunda ittifak edilen hadislerin derecesine ulaştığında şüphe yoktur. Ancak sahih olanın mertebeleri vardır." Sübkî'nin sözü burada sona ermektedir. Yine Sübkî sözü sırasında şöyle demiştir: "İbnü's-Salâh, hadisin sahih değil fakat hasen, zayıfın üstünde olduğuna hükmetmiş; gerekçe olarak da, Kurre dışındaki râvilerinin Sahîhayn ricali olduğunu ileri sürmüştür. (İbnü's-Salâh) şöyle demiştir: ‘Zira Kurre, Müslim'in Buhârî'ye muhalefet ederek kendisinden tek başına tahriçte bulunduğu kimsedir." Sözü burada sona ermektedir.
FAİDE:
Hâfız (İbn Hacer), Fethu’l-Bârî’de şöyle demiştir: "Eski âlimler, kitabın tamamının şiir olması durumunda (bismillenin yazılıp yazılmayacağı) hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şa'bî'den bunun menedildiği -yani baş tarafına Besmele yazılmasının yasak olduğu- rivayet edilmiştir. Zührî'den ise şöyle dediği nakledilmiştir: ‘Şiirde Besmele yazılmaması sünnet olarak devam edegelmiştir." Saîd b. Cübeyr'den ise bunun caiz olduğu rivayet edilmiştir; cumhur da ona tabi olmuştur. Hatîb ise: ‘Tercih edilen görüş budur." demiştir." (sözü burada sona ermektedir). Kârî, Mirkât’ta şöyle demiştir: "En güzel olanı tafsilata gitmektir; hatta sahih olan da budur. Zira şiirin güzeli güzel, çirkini çirkindir. Bu sebeple hicviyelerde, zalimlerin methiyelerinde ve benzerlerinde Besmele'nin zikredilmesi korunmalıdır (sakınılmalıdır)." (sözü) burada sona ermektedir.
Sözü: "(Bize) Şeyh Ebü'l-Feth haber verdi" - bunu söyleyen, Ebü'l-Feth Abdülmelik'in talebesi olan Ömer b. Taberzed el-Bağdâdî'dir. "Abdullah b. Ebî Sehl" - cerr ile (okunur); bu, Ebü'l-Kāsım el-Herevî'nin ismidir. "el-Herevî" - he ve mühmele ra'nın fethiyle, Horasan'da meşhur bir şehir olan Herat'a nispetledir. Bu bilgi, ‘Mecmau’l-Bihâr’ sahibi Allâme Muhammed Tâhir'in ‘el-Muğnî’sinde de böyledir. "el-Kerûhî" - kef'in fethi, ra'nın hafif damme ile ve Hâ-i mu'ceme ile, Horasan beldelerinden Kerûh'a nispetledir. Bununla murad edilen, Tirmizî râvisi Abdülmelik b. Ebî'l-Kāsım'dır. ‘el-Muğnî’de de böyledir. Kāmûs'ta ise şöyle denilmiştir: "Kerûh, Sabûr vezninde, Herat'ta bir karyedir." (sözü) burada sona ermektedir.
FAİDE:
Hâfız İbnü's-Salâh, Mukaddime’sinde şöyle demiştir: "Araplar ancak kabilelerine nispet edilirlerdi. İslam gelip de köy ve şehirlerde mesken tutmak onlara galip gelince, aralarında vatanlara nispet etme âdeti ortaya çıkmış ve pek çoğu nesebini kaybetmiştir. Artık onlar için vatanlara nispetten başka bir şey kalmamıştır." (İbnü's-Salâh) şöyle devam etmiştir: "Bir beldeden diğer bir beldeye nakleden (muhâcir) kimse, nispet yoluyla ikisini birleştirmek istediğinde, önce birinciye, sonra da kendisine nakledilen ikinciye nispet etmelidir. İkinciden önce 'sümme' kelimesini kullanmak güzeldir. Mesela Mısır'dan Şam'a nakleden kimse için 'Falan, Mısrî sümme Dımaşkī' denilir. Kim de sadece ilk beldeye nispet edilmekle yetinirse
الْقَارِي: الْحَدِيثُ صَحِيحٌ صَحَّحَهُ ابْنُ حِبَّانَ وَأَبُو عَوَانَةَ، وَقَدْ تَابَعَ سَعِيدُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ قُرَّةَ كَمَا أَخْرَجَهُ النَّسَائِيُّ. انْتَهَى. قُلْتُ: قَدْ وَقَعَ فِي إِسْنَادِهِ وَمَتْنِهِ اخْتِلَافٌ كَثِيرٌ، وَقَدِ اسْتَوْعَبَ طُرُقَهُ وَأَلْفَاظَهُ تَاجُ الدِّينِ السُّبْكِيُّ فِي أَوَّلِ كِتَابِ طَبَقَاتِ الشَّافِعِيَّةِ الْكُبْرَى، وَبَسَطَ الْكَلَامَ فِي بَيَانِ مَا وَقَعَ إِسْنَادُهُ وَمَتْنُهُ مِنْ الِاخْتِلَافِ، ثُمَّ فِي دَفْعِهِ، وَقَاَلَ فِي آخِرِ كَلَامِهِ مَا لَفْظُهُ: هَذَا مُنْتَهَى الْكَلَامُ عَلَى الْحَدِيثِ، وَلَا رَيْبَ فِي أَنَّهُ بَعْدَ ثُبُوتِ صِحَّتِهِ وَرَفْعِهِ مُسْنَدًا غَيْرُ بَالِغٍ مَبْلَغَ الْأَحَادِيثِ الْمُتَّفَقِ عَلَى أَنَّهَا مُسْنَدَةٌ، وَلَكِنَّ الصَّحِيحَ مَرَاتِبُ. انْتَهَى كَلَامُ السُّبْكِيُّ، وَقَالَ فِي أَثْنَاءِ كَلَامِهِ: وَقَدْ قَضَى ابْنُ الصَّلَاحِ بَأَنَّ الْحَدِيثَ حَسَنٌ دُونَ الصَّحِيحِ وَفَوْقَ الضَّعِيفِ مُحَتَجًّا بِأَنَّ رِجَالَهُ رِجَالُ الصَّحِيحَيْنِ سِوَى قُرَّةَ، قَالَ: فَإِنَّهُ مِمَّنِ انْفَرَدَ مُسْلِمٌ عَنِ الْبُخَارِيِّ بِالتَّخْرِيجِ لَهُ. انْتَهَى.فَائِدَةٌ: قَالَ الْحَافِظُ فِي الْفَتْحِ: اخْتَلَفَ الْقُدَمَاءُ فِيمَا إِذَا كَانَ الْكِتَابُ كُلُّهُ شِعْرًا، فَجَاءَ عَنِ الشَّعْبِيِّ مَنْعُ ذَلِكَ - يَعْنِي كِتَابَةَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ فِي أَوَّلِهِ - وَعَنِ الزُّهْرِيِّ قَالَ: مَضَتِ السُّنَّةُ أَنْ لَا يُكْتَبَ فِي الشِّعْرِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَعَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ جَوَازُ ذَلِكَ، وَتَابَعَهُ عَلَى ذَلِكَ الْجُمْهُورُ، وَقَالَ الْخَطِيبُ: هُوَ الْمُخْتَارُ. انْتَهَى. وَقَالَ الْقَارِيُّ فِي الْمِرْقَاةِ: وَالْأَحْسَنُ التَّفْصِيلُ، بَلْ هُوَ الصَّحِيحُ، فَإِنَّ الشِّعْرَ حَسَنُهُ حَسَنٌ وَقَبِيحُهُ قَبِيحٌ، فَيُصَانُ إِيْرَادُ الْبَسْمَلَةِ فِي الْهَجَوِيَّاتِ وَمَدَائِحِ الظَّلَمَةِ وَنَحْوِهَا. انْتَهَى.قَوْلُهُ: أَخْبَرَنَا الشَّيْخُ (أَبُو الْفَتْحِ) قَائِلُهُ عُمَرُ بْنُ طَبْرَزْدَ الْبَغْدَادِيُّ تِلْمِيذُ أَبِي الْفَتْحِ عَبْدِ الْمَلِكِ. (عَبْدِ اللَّةِ بْنِ أَبِي سَهْلٍ) بِالْجَرِّ هُوَ اسْمُ أَبِي الْقَاسِمِ (الْهَرَوِيِّ) بِالْهَاءِ وَالرَّاءِ الْمُهْمَلَةِ الْمَفْتُوحَتَيْنِ نِسْبَةً إِلَى الْهَرَاةِ مَدِينَةٍ مَشْهُورَةٍ بِخُرَاسَانَ كَذَا فِي الْمُغْنِي لِلْعَلَّامَةِ مُحَمَّد طَاهِر صَاحِبِ مَجْمَعِ الْبِحَارِ.(الْكُرُوخِيِّ) بِفَتْحِ الْكَافِ وَضَمِّ الرَّاءِ الْخَفِيفَةِ وَبِالْخَاءِ الْمُعْجَمَةِ مَنْسُوبٌ إِلَى كَرُوخٍ مِنْ بِلَادِ خُرَاسَانَ، وَالْمُرَادُ بِهِ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنِ أَبِي الْقَاسِمِ رَاوِي التِّرْمِذِيِّ، كَذَا فِي الْمُغْنِي، وَقَالَ فِي الْقَامُوسِ: كَرُوخٍ كَصَبُورٍ قَرْيَةٌ بِهَرَاةَ. انْتَهَى.فَائِدَةٌ: قَالَ الْحَافِظُ ابْنُ الصَّلَاحِ فِي مُقَدِّمَتِهِ: قَدْ كَانَتِ الْعَرَبُ إِنَّمَا تَنْسِبُ إِلَى قَبَائِلِهَا، فَلَمَّا جَاءَ الْإِسْلَامُ وَغَلَبَ عَلَيْهِمْ مَسْكَنُ الْقُرَى وَالْمَدَائِنِ حَدَثَ فِيمَا بَيْنَهُمْ الِانْتِسَابُ إِلَى الْأَوْطَانِ وَأَضَاعَ كَثِيرٌ مِنْهُمْ أَنْسَابَهُمْ، فَلَمْ يَبْقَ لَهُمْ غَيْرُ الِانْتِسَابِ إِلَى الْأَوْطَانِ، قَالَ: وَمَنْ كَانَ مِنَ النَّاقِلَةِ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ وَأَرَادَ الْجَمْعَ بَيْنَهُمَا بِالِانْتِسَابِ فَلْيَبْدَأْ بِالْأَوَّلِ ثُمَّ بِالثَّانِي الْمُنَتْقَلِ إِلَيْهِ. وَحَسَنٌ أَنْ يَدْخُلَ عَلَى الثَّانِي كَلِمَةَ " ثُمَّ "، فَيُقَالُ فِي النَّاقِلَةِ مِنْ مِصْرَ إِلَى دِمَشْقَ مَثَلًا " فُلَانٌ الْمِصْرِيُّ ثُمَّ الدِّمَشْقِيُّ " وَمَنْ كَانَ مِنْ
Bir beldenin köylerinden bir köy halkı hakkında, kişinin nisbesini o köye veya aynı şekilde beldeye yahut o beldenin bağlı olduğu bölgeye nispet etmesi caizdir. Söz burada sona ermektedir. (Ve ene esme‘u) hâl cümlesidir. Yani Ömer b. Taberzed dedi ki: Bize Ebü’l-Feth haber verdi, hâlim benim işitici olduğum hâldir. (Kâle ene el-Kâdî) yani el-Kerûhî dedi ki: Bize el-Kâdî haber verdi. Onun “ene” sözü “ahberanâ”ya rumuzdur. Nevevî, Şerhu Müslim’in Mukaddime’sinde şöyle dedi: “Haddesenâ ve ahberanâ lafızlarında rumuz kullanma âdeti câri olmuş, bu ıstılah kadîm asırlardan günümüze kadar devam etmiş ve öylesine meşhur olmuştur ki gizli kalmaz. O bakımdan haddesenâ için ‘senâ’ yani sâ, nûn ve elif yazarlar, bazen sâ harfi hazfedilir. Ahberanâ için ise ‘enâ’ yazarlar ve ‘nâ’dan önce bâ harfi eklemek güzel olmaz.” Söz burada sona ermektedir. Fâide: Nevevî dedi ki: Müslim (Allah ona rahmet etsin) mezhebine göre haddesenâ ile ahberanâ arasında fark vardır: Haddesenâ ancak şeyhin lafzından bizzat işitilen rivayet için kullanılır; ahberanâ ise şeyhe okunmak suretiyle alınan rivayet içindir. Bu fark, Şâfiî ve ashâbının mezhebidir ve maşrık (doğu) âlimlerinin cumhurudur. Muhammed b. el-Hasen el-Cevherî el-Mısrî dedi ki: Bu, sayılamayacak kadar çok muhaddis çoğunluğunun mezhebidir. Bu mezhep İbn Cüreyc, Evzâî ve İbn Vehb'den de rivayet edilmiştir. Hâfız İbn Hacer, Şerhu’n-Nuhbe’de şöyle dedi: “Tahdîsi (haddesenâ: bizzat şeyhin lafzından semâ‘) şeyhin lafzından işitilenle tahsis etmek, muhaddisler arasında ıstılah olarak yaygındır.” Söz burada sona erer. Ben derim ki: İhbâr (ahberanâ) da şeyhe okumakla (kıraat/arz) tahsis edilmiştir. Hâfız dedi ki: Tahdîs ile ihbâr arasında lügat açısından fark yoktur; aralarında fark olduğunu iddia etmek büyük bir zorlamadır. Ancak ıstılahta yerleşince bu örfî bir hakikat haline gelmiş ve lügavî hakikatin önüne geçmiştir. Bununla birlikte bu ıstılah yalnızca meşârika (doğulular) ve onlara tâbi olanlar arasında yaygınlaşmıştır. Mağriblilerin çoğu ise bu ıstılahı kullanmamış, ihbâr ve tahdîs onlar nezdinde aynı anlama gelmiştir. Hâfız’ın sözü burada sona ermektedir. Ben derim ki: Bu, İmâm Buhârî’nin mezhebidir. Şunu bil ki burada bir başka tafsil daha vardır: Kişi tek başına şeyhin lafzından işitirse “haddesenî” der; başkalarıyla birlikte işitirse çoğul yaparak “haddesenâ” der. Aynı şekilde “ahberanî” ile “ahberanâ” arasında da fark vardır. (el-Ezdî) el-Ezd’e nispet edilir: hemzenin fethi, zâ-yı mu‘cemenin sükûnu ile bir kabiledir. (Kıraeten aleyhi ve ene esme‘u) yani el-Kâdî bize haber verdi, kıraat/arz yoluyla kendisine okunmakta olup ben de (semâ‘ hâlinde) dinlemekte iken, veya başkasının kendisine okuması hâlinde ben işitirken. “Kıraeten” lafzı, mef‘ûl veya fâil manasında masdar olup hâl olarak mansubdur. Süyûtî, Tedrîbü’r-Râvî’de şöyle dedi: Râvinin “ahberanâ semâan” veya “kıraeten” demesi, Arapların “Ateytu sa‘yen” ve “kellemtuhu müşâfeheten” sözleri babındandır. Nahivcilerin bu konuda çeşitli mezhepleri vardır: Birincisi ve bu Sîbeveyh’in görüşüdür ki bunlar, hâl olarak fâil yerine geçen masdarlardır; tıpkı masdarın “Zeydün adlün”de olduğu gibi sıfat yerine geçmesi gibi. Sîbeveyh’e göre bunlardan yalnızca işitilenler kullanılır ve kıyas yapılmaz. Bu durumda rivayette söz konusu kullanım, Arapların bu şekilde konuşmamaları sebebiyle menedilmiştir. İkincisi
أَهْلِ قَرْيَةٍ مِنْ قُرَى بَلْدَةٍ فَجَائِزٌ أَنْ يَنْسِبَ إِلَى الْقَرْيَةِ أَوْ إِلَى الْبَلْدَةِ أَيْضًا وَإِلَى النَّاحِيَةِ الَّتِي تِلْكَ الْبَلْدَةُ مِنْهَا أَيْضًا. انْتَهَى.(وَأَنَا أَسْمَعُ) جُمْلَةً حَالِيَّةً، أَيْ قَالَ عُمَرُ بْنُ طَبْرَزْدَ: أَخْبَرَنَا أَبُو الْفَتْحِ، وَالْحَالُ أَنِّي كُنْتُ سَامِعًا.(قَالَ أَنَا الْقَاضِي) أَيْ قَالَ الْكَرُوخِيُّ: أَخْبَرَنَا الْقَاضِي، فَقَوْلُهُ " أَنَا " رَمْزُ إِلَى أَخْبَرَنَا، قَالَ النَّوَوِيُّ فِي مُقَدِّمَةِ شَرْحِ مُسْلِمٍ: جَرَتِ الْعَادَةُ بِالِاقْتِصَارِ عَلَى الرَّمْزِ فِي حَدَّثَنَا وَأَخْبَرَنَا، وَاسْتَمَرَّ الِاصْطِلَاحُ عَلَيْهِ مِنْ قَدِيمِ الْأَعْصَارِ إِلَى زَمَانِنَا وَاشْتُهِرَ ذَلِكَ بِحَيْثُ لَا يَخْفَى، فَيَكْتُبُونَ مِنْ حَدَّثَنَا " ثَنَا " وَهِيَ الثَّاءُ وَالنُّونُ وَالْأَلِفُ، وَرُبَّمَا حُذِفَ الثَّاءُ، وَيَكْتُبُونَ مِنْ أَخْبَرَنَا " أَنَا " وَلَا تَحْسُنُ زِيَادَةُ الْبَاءِ قَبْلَ نَا. انْتَهَى.فَائِدَةٌ: قَالَ النَّوَوِيُّ: كَانَ مِنْ مَذْهَبِ مُسْلِمٍ رحمه الله الْفَرْقُ بَيْنَ حَدَّثَنَا وَأْخَبَرَنَا: أَنَّ حَدَّثَنَا لَا يَجُوزُ إِطْلَاقُهُ إِلَّا لِمَا سَمِعَهُ مِنْ لَفْظِ الشَّيْخِ خَاصَّةً، وَأَخْبَرَنَا لِمَا قُرِئَ عَلَى الشَّيْخِ، وَهَذَا الْفَرْقُ هُوَ مَذْهَبُ الشَّافِعِيُّ وَأَصْحَابُهُ، وَجُمْهُورُ أَهْلِ الْعِلْمِ بِالْمَشْرِقِ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ الْحَسَنِ الْجَوْهَرِيُّ الْمِصْرِيُّ: وَهُوَ مَذْهَبُ أَكْثَرِ أَهْلِ الْحَدِيثِ الَّذِينَ لَا يُحْصِيهُمْ أَحَدٌ، وَرُوِيَ هَذَا الْمَذْهَبَ أَيْضًا عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ وَالْأَوْزَاعِيِّ وَابْنِ وَهْبٍ، وَقَالَ الْحَافِظُ ابْنُ حَجَرٍ فِي شَرْحِ النُّخْبَةِ: وَتَخْصِيصُ التَّحْدِيثُ بِمَا سَمِعَ مِنْ لَفْظِ الشَّيْخِ هُوَ الشَّائِعُ بَيْنَ أَهْلِ الْحَدِيثِ اصْطِلَاحًا. انْتَهَى. قُلْتُ: وَكَذَا الْإِخْبَارُ مَخْصُوصٌ بِالْقِرَاءَةِ عَلَى الشَّيْخِ قَالَ الْحَافِظُ: وَلَا فَرْقَ بَيْنَ التَّحْدِيثِ وَالْإِخْبَارِ مِنْ حَيْثُ اللُّغَةِ، وَفِي ادِّعَاءِ الْفَرْقِ بَيْنَهُمَا تَكَلُّفٌ شَدِيدٌ، لَكِنْ لَمَّا تَقَرَّرَ فِي الِاصْطِلَاحِ صَارَ ذَلِكَ حَقِيقَةً عُرْفِيَّةً، فَتَقَدَّمَ عَلَى الْحَقِيقَةِ اللُّغَوِيَّةِ، مَعَ أَنَّ هَذَا الِاصْطَلَاحَ إِنَّمَا شَاعَ عِنْدَ الْمَشَارِقَةِ وَمَنْ تَبِعَهُمْ، وَأَمَّا غَالِبُ الْمَغَارِبَةِ فَلَمْ يَسْتَعْمِلُوا هَذَا الِاصْطِلَاحِ، بَلِ الْإِخْبَارُ وَالتَّحْدِيثُ عِنْدَهُمْ بِمَعْنًى وَاحِدٍ. انْتَهَى كَلَامُ الْحَافِظِ. قُلْتُ: وَهُوَ مَذْهَبُ الْإِمَامُ الْبُخَارِيُّ، وَاعْلَمْ أَنَّ هَاهُنَا تَفْصِيلًا آخَرَ، وَهُوَ أَنَّ مَنْ سَمِعَ وَحْدَهُ مِنْ لَفْظِ الشَّيْخِ قَالَ: حَدَّثَنِي، وَمَنْ سَمِعَ مَعَ غَيْرِهِ جَمَعَ فَقَالَ: حَدَّثَنَا، وَكَذَا الْفَرْقُ بَيْنَ أَخْبَرَنِي وَبَيْنَ أَخْبَرَنَا.(الْأَزْدِيُّ) مَنْسُوبٌ إِلَى الْأَزْدِ: بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ الْمَفْتُوحَةِ وَسُكُونِ الزَّايِ الْمُعْجَمَةِ، قَبِيلَةٌ (قِرَاءَةً عَلَيْهِ وَأَنَا أَسْمَعُ) أَيْ أَخْبَرَنَا الْقَاضِي حَالَ كَوْنِهِ يُقْرَأُ عَلَيْهِ وَأَنَا أَسْمَعُ، أَوْ حَالَ كَوْنِهِ قَارِئًا عَلَيْهِ غَيْرِي وَأَنَا أَسْمَعُ، فَقَوْلُهُ قِرَاءَةً مَصْدَرٌ بِمَعْنَى اسْمِ الْمَفْعُولِ أَوْ اسْمِ الْفَاعِلِ، مَنْصُوبٌ عَلَى الْحَالِيَّةِ، قَالَ السُّيُوطِيُّ فِي تَدْرِيبِ الرَّاوِي: قَوْلُ الرَّاوِي أَخْبَرَنَا سَمَاعًا أَوْ قِرَاءَةً هُوَ مِنْ بَابِ قَوْلِهِمْ " أَتَيْتُهُ سَعْيًا " وَكَلَّمْتُهُ مُشَافَهَةً، وَلِلنُّحَاةِ فِيهِ مَذَاهِبٌ: أَحَدُهَا وَهُوَ رَأْيُ سِيبَوَيْهِ أَنَّهَا مَصْادِرُ وَقَعَتْ مَوْقِعَ فَاعِلَ حَالًا، كَمَا وَقَعَ الْمَصْدَرُ مَوْقِعَهُ نَعْتًا، فِي " زَيْدٌ عَدْلٌ " وَأَنَّهُ لَا يُسْتَعْمَلُ مِنْهَا إِلَّا مَا سُمِعَ وَلَا يُقَاسُ، فَعَلَى هَذَا اسْتِعْمَالُ الصِّيغَةِ الْمَذْكُورَةِ فِي الرِّوَايَةِ مَمْنُوعٌ لِعَدَمِ نُطْقِ الْعَرَبِ بِذَلِكَ، وَالثَّانِي
Müberrid'e göre [ahvâl/haller] değil, kendi lafzından alınan mukadder bir fiilin mef‘ûlâtıdır. O mukadder fiil ise hâldir ve bu, kendisinden önce gelen fiilin delâlet ettiği her şeyde kıyâsen uygulanır. Zikredilen sîga da bu esasa göre tahrîc edilir. Hatta İbn Hibbân Tezkire'sinde, 'Ahberanâ semi‘ân'ın işitilmiş (semâî) olduğunu, 'Ahberanâ kırâeten'in ise işitilmemiş olduğunu ve birincisine kıyâsen uygulanacağını ifade eder. Üçüncü görüş Zecâc'a aittir: Sîbeveyh'in kavliyle hareket eder, yani fiil takdîr edilmez ancak kıyâsîdir. Dördüncü görüş Sîrâfî'ye aittir: Bu, 'Celestü ku‘ûden' bâbındandır; zâhir lafızla mansûbdur, mânevî bir masdardır. Süyûtî'nin sözü burada sona ermektedir.
(Tiryâkî) Tiryâk'a nispet edilir; kesre ile olup Hereât'a bağlı bir köydür.
(Gavrecî) Mugnî'de denilmiştir ki: Zamme ile ve vâvın sükûnu, râ ve cîm ile böyle nispet edilir. Bununla murâd, Tirmizî rivâyetinde Karûhî'nin şeyhlerinden Ahmed b. Abdissamed b. Ebî'l-Fadl'dır. Söz burada sona ermektedir. Kâmûs'ta Gavr bâbında denilmiştir: 'El-Gavratu' zamme ile Hereât kapısında bir köydür; o Gavrecî'dir, kıyâsa aykırı olarak. Söz burada sona ermektedir.
(Kâlû) yani Ezdî, Tiryâkî ve Gavrecî; bunlar Karûhî'nin şeyhleridir.
(Cerrâhî) Mugnî'de denilmiştir: Fetha ile, râ'nın şeddesiyle ve mühmele hâ ile; buradan Abdülcebbâr b. Muhammed'dir. Söz burada sona ermektedir.
(Mervezî) Merv'e nispet edilir. Kâmûs'ta denilmiştir: Fars diyarında bir beldedir; nispeti Mervî, Meverî ve Mervezî şeklindedir. Söz burada sona ermektedir. Yine Kâmûs'ta denilmiştir: Mervezî, Horasan'da bir şehir olan Merv'e fazladan bir ze harfiyle nispettir. Söz burada sona ermektedir. İbnü'l-Hümâm Fethu'l-Kadîr'de şöyle demiştir: Mervî, râ'nın sükûnuyla Kûfe köylerinden bir köye nispettir. Horasan'da meşhur Merv'e nispette ise, iki köy arasını ayırmak için ze harfini ilave etmeyi âdet edinmişlerdir. Söz burada sona ermektedir.
(Merzubânî) Mugnî'de denilmiştir: Fetha ile, râ'nın sükûnu, zâ'nın zammı, muvahhide ve nûn ile; Merzebân'a nispettir ki Tirmizî râvisi Muhammed b. Ahmed'in ceddidir. Söz burada sona ermektedir. Ben derim ki: Merzubânî, Muhammed b. Ahmed'e değil, Ebû Muhammed Abdülcebbâr'a sıfat olarak gelmiştir. Kâmûs'ta denilmiştir: Merzebe (Merhale vezninde) Farsların riyâsetidir; o da Merzubânlarıdır (zâ'nın zammıyla), çoğulu Merâzibe'dir.
(Enâ Ebu'l-Abbâs Muhammed b. Ahmed b. Mahbûb b. Fudayl el-Mahbûbî el-Mervezî, feekarra bihi'ş-şeyhu's-sikatü'l-emîn—) Hindistan'da basılı nüshalarda bu ibare, Mervezî lafzından sonra 'feekarra bihi'ş-şeyhu's-sikatü'l-emîn' lafzının ilavesiyle bu şekilde geçmektedir. Sahih bazı yazma nüshalarda ise bu ibare şöyle geçmektedir: 'Enâ eş-şeyhu's-sikatü'l-emîn Ebu'l-Abbâs Muhammed b. Ahmed b. Mahbûb b. Fudayl.'
وَهُوَ لِلْمُبَرِّدِ: لَيْسَتْ أَحْوَالًا بَلْ مَفْعُولَاتٍ لِفِعْلٍ مُضْمَرٍ مِنْ لَفْظِهَا، وَذَلِكَ الْمُضْمَرُ هُوَ الْحَالُ، وَأَنَّهُ يُقَاسُ فِي كُلِّ مَا دَلَّ عَلَيْهِ الْفِعْلُ الْمُتَقَدِّمُ، وَعَلَى هَذَا تَتَخَرَّجُ الصِّيْغَةُ الْمَذْكُورَةُ، بَلْ كَلَامُ ابْنُ حِبَّانَ فِي تَذْكِرَتِهِ يَقْتَضِي أَنَّ أَخْبَرَنَا سَمَاعًا مَسْمُوعٌ، وَأَخْبَرَنَا قِرَاءَةً لَمْ يَسْمَعْ، وَأَنَّهُ يُقَاسُ عَلَى الْأَوَّلِ عَلَى هَذَا، الْقَوْلُ الثَّالِثُ: وَهُوَ لِلزَّجَّاجِ، قَالَ بِقَوْلِ سِيبَوَيْهِ فَلَا يُضْمَرُ لَكِنَّهُ مَقِيسٌ، الرَّابِعُ: وَهُوَ لِلسِّيرَافِيِّ، قَالَ: هُوَ مِنْ بَابِ " جَلَسْتُ قُعُودًا " مَنْصُوبٌ بِالظَّاهِرِ، مَصْدَرًا مْعَنَوِيًّا، انْتَهَى كَلَامُ السُّيُوطِيِّ.(التِّرْيَاقِيُّ) مَنْسُوبٌ إِلَى التِّرْيَاقِ: بِالْكَسْرِ قَرْيَةٍ بِهَرَاةَ (الْغَوْرَجِيُّ) قَالَ فِي الْمُغْنِي: بِمَضْمُومَةٍ وَسُكُونِ وَاوٍ وَبِرَاءٍ وَجِيمٍ مَنْسُوبٌ كَذَا، وَالْمُرَادُ مِنْهُ أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ الصَّمَدِ بْنِ أَبِي الْفَضْلِ أَحَدُ مَشَايِخِ الْكَرُوخِيِّ فِي التِّرْمِذِيِّ. انْتَهَى. قَالَ فِي الْقَامُوسِ فِي بَابِ الْغَوْرِ: الْغَوْرَةُ بِالضَّمِّ قَرْيَةٌ عِنْدَ بَابِ هَرَاةَ وَهُوَ غَوْرَجِيٌّ عَلَى خِلَافِ الْقِيَاسِ. انْتَهَى.(قَالُوا) أَيْ الْأَزْدِيُّ وَالتِّرْيَاقِيُّ وَالْغَوْرَجِيُّ، وَهُمْ شُيُوخُ الْكَرُوخِيُّ.(الْجَرَّاحِيُّ) قَالَ فِي الْمُغْنِي: بِمَفْتُوحَةٍ وَشَدَّةِ رَاءٍ وَبِحَاءٍ مُهْمَلَةٍ مِنْهُ عَبْدُ الْجَبَّارِ بْنُ مُحَمَّدٍ. انْتَهَى.(الْمَرْوَزِيُّ) مْنَسُوبٌ إِلَى مَرْوٍ، قَالَ فِي الْقَامُوسِ: بَلَدٌ بِفَارِسَ، وَالنِّسْبَةُ مَرْوِيُّ وَمَرَوِيٌّ وَمَرْوَزِيٌّ. انْتَهَى. وَقَالَ فِيهِ أَيْضًا: الْمَرْوَزِيُّ نِسْبَةً إِلَى مَرْوٍ بِزِيَادَةِ زَايٍ مَدِينَةٍ بِخُرَاسَانَ. انْتَهَى. وَقَالَ ابْنُ الْهُمَامِ فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ: الْمَرْوِيُّ بِسُكُونِ الرَّاءِ نِسْبَةً إِلَى قَرْيَةٍ مِنْ قُرَى الْكُوفَةِ، وَأَمَّا النِّسْبَةُ إِلَى مَرْوٍ الْمَعْرُوفَةِ بِخُرَاسَانَ فَقَدِ الْتَزَمُوا فِيهَا بِزِيَادَةِ الزَّايِ، كَأَنَّهُ لِلْفَرْقِ بَيْنَ الْقَرْيَتَيْنِ. انْتَهَى.(الْمَرْزُبَانِيُّ) قَالَ فِي الْمُغْنِي: بِمَفْتُوحَةٍ وَسُكُونِ رَاءٍ وَضَمِّ زَايٍ وَبِمُوَحَّدَةٍ وَبِنُونٍ، مَنْسُوبٌ إِلَى مَرْزَبَانَ: جَدِّ مُحَمَّدِ بْنِ أَحْمَدَ رَاوِي التِّرْمِذِيِّ. انْتَهَى. وَقُلْتُ فِيهِ أَنَّ الْمَرْزُبَانِيَّ وَقَعَ نَعْتًا لِأَبِي مُحَمَّدٍ عَبْدِ الْجَبَّارِ لَا لِمُحَمَّدِ بْنِ أَحْمَدَ، وَقَالَ فِي الْقَامُوسِ: الْمَرْزَبَةُ كَمَرْحَلَةٍ رِئَاسَةُ الْفُرْسِ، وَهُوَ مَرْزُبَانُهُمْ بِضَمِّ الزَّايِ ج مَرَازِبَةٍ.(أَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مَحْبُوبِ بْنِ فُضَيْلٍ الْمَحْبُوبِيُّ الْمَرْوَزِيُّ فَأَقَرَّ بِهِ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ)، هَكَذَا وَقَعَتْ هَذِهِ الْعِبَارَةُ فِي النُّسَخِ الْمَطْبُوعَةِ فِي الْهِنْدِ بِزِيَادَةِ لَفْظٍ (فَأَقَرَّ بِهِ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ) بَعْدَ لَفْظِ الْمَرْوَزِيِّ، وَقَدْ وَقَعَتْ هَذِهِ الْعِبَارَةُ فِي بَعْضِ النُّسَخِ الْقَلَمِيَّةِ الصَّحِيحَةِ هَكَذَا: أَنَا الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مَحْبُوبِ بْنِ فُضَيْلٍ
el-Mahbûbî el-Mervezî, bir lafzın hazfedilmesiyle o lafzı ikrar etmesi ve Şeyh es-Sika el-Emîn lafzının "enâ" lafzından sonra vâki olması hâdisesidir. Bu ifade sağlam (sahîh) esbâtlarda —el-Kürdî, el-Küzberî, eş-Şenevânî ve Şâh Veliyyullah'ın esbâtı gibi— aynen bu şekilde yer almıştır. Bana bu bilgiyi şeyhimiz, allâme, Kādî Hüseyin b. Muhsin el-Ensârî el-Hazrecî es-Sa‘dî el-Yemânî —Allah onu bağışlasın— fâidelenmiştir. Bu ifade sahih ve eski bir yazma nüshada şöyle geçmektedir: "Kāle: Enbeenâ Ebu’l-Abbâs Muhammed b. Mahbûb b. Fudayl el-Mahbûbî el-Mervezî —eş-Şeyhu’s-Sika el-Emîn—, kāle: Enbeenâ Ebû Îsâ b. Sûre et-Tirmizî." Bir lafzın hazfiyle o lafzı ikrar etmiştir. Bu nüsha, Hâdâ Bahş Han'ın Azîmâbâd kütüphanesinde mevcuttur.
Uyarı: Bazı yazma nüshalarda ve sağlam esbâtlarda geçen ifadenin mânası açık ve bellidir. Aynı şekilde eski yazma nüshada geçen ifadenin mânası da açıktır. Matbu nüshalarda yer alan "fe ekarra bih-Şeyhu’s-sika el-emîn" cümlesi hakkında ise bazı âlimler, onda bir hata bulunduğu ve mânasının düzgün olmadığı kanaatindedir.
Ben derim ki: Bu cümle bana göre hatalı değil, bilakis mânası sahihtir ve mânası düzgündür. Bilmiş ol ki bu cümlede "eş-Şeyhu’s-sika el-emîn" ile murad edilen, Ebû Muhammed Abdülcebbâr’dır. Mâna şudur: Kādî ez-Zâhid Ebû Âmir, eş-Şeyh Ebû Nasr Abdülazîz ve eş-Şeyh Ebû Bekr Ahmed b. Abdüssamed —ki bunlar Ebû Muhammed Abdülcebbâr’ın talebeleridir— bu kitabı ona arz yoluyla aldılar. Şöyle ki: Talebelerinden biri kitabı ona okurken diğerleri dinliyordu. Şeyh Ebû Muhammed Abdülcebbâr da dinliyor, anlıyor ve inkâr etmiyordu. Kāri’nin ona okuyuşu şöyleydi: "Dedim ki: Bize haber verdi Ebû’l-Abbâs Muhammed b. Ahmed b. Mahbûb b. Fudayl el-Mahbûbî el-Mervezî... ilh." Bunun üzerine güvenilir ve emin şeyh (eş-Şeyhu’s-sika el-emîn) yani Ebû Muhammed Abdülcebbâr, kendisine kıraat olunan (arz edilen) metni sükût ve dikkatle dinleyerek tasdik etmiş (ikrar eylemiş) ve reddetmemiştir. Böylelikle talebelerin onun huzurundaki bu dinleme ve arz metoduyla ahzleri (semâ‘ı) şer‘an sahih hâle gelmiş ve metni ondan rivayet etmeleri câiz görülmüştür.
Her kim bu kitabı şeyhine okur ve ona arz ederse, "kırâeten aleyh" dedikten sonra şöyle demelidir: "Kīle lehû: Kulte ahberanâ Ebû’l-Abbâs ilh." bu şekilde söylemelidir.
Burada, zikredilen cümleyi tashih konusunda söylediklerimizi açıklamak için Tedrîbü’r-Râvî ve benzeri eserlerden bazı ifadeleri nakletmemiz gerekmektedir. Süyûtî, Tedrîb’de şöyle der: "Tahammül vecihlerinin ikinci kısmı, şeyhe okumaktır (kırâat ale’ş-şeyh). Muhaddislerin çoğu buna ‘arz adını verir; ister kendin oku, ister bir başkası okusun sen dinle, fark etmez. Bu yolla rivayette en ihtiyatlı olan, eğer bizzat kendin okuduysa ‘Kara’tü alâ fülân’ demek; eğer başkası okurken sen dinlediysen ‘Kurie aleyhi ve ene esma‘u fe ekarra bihî’ demektir." Ardından "Bunu, kırâatle kayıtlanmış semâ‘ ifadeleri takip eder: Haddesenâ bi-kırâetî veya Kırâeten aleyhi ve ene esma‘u, veya Ahberanâ bi-kırâetî veya Kırâeten aleyhi ve ene esma‘u gibi." ifadeleri yer alır. Süyûtî yine aynı eserde şöyle der: "Kişi şeyhe, ‘Ahberake fülân’ veya benzeri bir ifadeyle —meselâ ‘Kulte ahberanâ fülân’ diyerek— okuduğunda, şeyh de dinleyip anlayarak ve inkâr etmeksizin, lafzen ikrar etmeksizin sükût ederse, sahih olan görüşe göre —ki bu, ilimlerin erbabı cumhurun kesin olarak belirttiği görüştür— semâ‘ sahih olur ve bu yolla rivayet câiz olur; zâhir karineler yeterlidir. Bazıları ise şeyhin ‘naam’ gibi bir sözle sözlü ikrarını şart koşmuştur."
الْمَحْبُوبِيُّ الْمَرْوَزِيُّ، بِحَذْفِ لَفْظٍ فَأَقَرَّ بِهِ، وَوَقُوعِ لَفْظِ الشَّيْخِ الثِّقَةِ الْأَمِينِ بَعْدَ لَفْظِ أَنَا، وَهَكَذَا وَقَعَتْ هَذِهِ الْعِبَارَةِ فِي الْأَثْبَاتِ الصَّحِيحَةِ، كَثَبَتِ الْكُرْدِيِّ وَالْكُزْبَرِيِّ وَالشَّنَوَانِيِّ وَالشَّاهِ وَلِيِّ اللَّهِ، وَهَذَا مِمَّا أَفَادَنِي شَيْخُنَا الْعَلَّامَةُ الْقَاضِي حُسَيْنُ بْنُ مُحْسِنٍ الْأَنْصَارِيُّ الْخَزْرَجِيُّ السَّعْدِيُّ الْيَمَانِيُّ غَفَرَ اللَّهُ لَهُ، وَقَدْ وَقَعَتْ هَذِهِ الْعِبَارَةُ فِي نُسْخَةٍ قَلَمِيَّةٍ صَحِيحَةٍ عَتِيقَةٍ هَكَذَا: قَالَ أَنْبَأَ أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ مَحْبُوبِ بْنِ فُضَيْلٍ الْمَحْبُوبِيُّ الْمَرْوَزِيُّ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ قَالَ أَنْبَأَ أَبُو عِيسَى بْنُ سَوْرَةَ التِّرْمِذِيُّ، بِحَذْفِ لَفْظٍ فَأَقَرَّ بِهِ، وَهَذِهِ النُّسْخَةُ مَوْجُودَةٌ فِي مَكْتَبَةِ خَدَا بخش خَانَ الْعَظيِمْ أَبَادِي.تَنْبِيهٌ: الْعِبَارَةُ الَّتِي وَقَعَتْ فِي بَعْضِ النُّسَخِ الْقَلَمِيَّةِ وَالْأَثْبَاتِ الصَّحِيحَةِ مَعْنَاهَا ظَاهِرٌ وَاضِحٌ وَكَذَا الْعِبَارَةُ الَّتِي وَقَعَتْ فِي النُّسْخَةِ الْقَلَمِيَّةِ الْعَتِيقَةِ مَعْنَاهَا وَاضِحٌ، وَأَمَّا الْعِبَارَةُ الَّتِي وَقَعَتْ فِي النُّسَخِ الْمَطْبُوعَةِ فَقَدْ جَزَمَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ بِأَنَّ جُمْلَةَ " فَأَقَرَّ بِهِ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ " فِيهَا غَلَطٌ لَا يَسْتَقِيمُ مَعْنَاهَا.قُلْتُ: هَذِهِ الْجُمْلَةُ فِيهَا لَيْسَتْ عِنْدِي بِغَلَطٍ بَلْ هِيَ صَحِيحَةٌ مَعْنَاهَا مُسْتَقِيمٌ، فَاعْلَمْ أَنَّ الْمُرَادَ بِالشَّيْخِ الثِّقَةِ الْأَمِينِ فِي هَذِهِ الْجُمْلَةِ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ، وَالْمَعْنَى، أَنَّ الْقَاضِي الزَّاهِدَ أَبَا عَامِرٍ وَالشَّيْخَ أَبَا نَصْرٍ عَبْدُ الْعَزِيزِ وَالشَّيْخَ أَبَا بَكْرٍ أَحْمَدَ بْنَ عَبْدِ الصَّمَدِ مِنْ تَلَامِذَةِ أَبِي مُحَمَّدٍ عَبْدِ الْجَبَّارِ أَخَذُوا هَذَا الْكِتَابَ عَنْهُ بِالْعَرْضِ عَلَيْهِ، بِأَنْ كَانَ أَحَدٌ مِنْ تَلَامِذَتِهِ يَقْرَؤُهُ عَلَيْهِ وَالْبَاقُونَ كَانُوا يَسْمَعُونَ، وَالشَّيْخُ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ كَانَ مُصْغِيًا فَاهِمًا غَيْرَ مُنْكِرٍ، وَكَانَ قِرَاءَةُ الْقَارِئِ عَلَيْهِ هَكَذَا: قُلْتُ: أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ مَحْبُوبِ بْنِ فُضَيْلٍ الْمَحْبُوبِيُّ الْمَرْوَزِيُّ إلخ فَأَقَرَّ بِهِ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ. أَيْ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ يَعْنِي فَأَقَرَّ بِمَا قُرِئَ عَلَيْهِ، وَلَمْ يُنْكِرْ فَصَحَّ سَمَاعُهُمْ مِنْهُ وَجَازَ لَهُمُ الرِّوَايَةُ عَنْهُ. وَيَنْبَغِي لِكُلِّ مَنْ يَقْرَأُ هَذَا الْكِتَابِ عَلَى شَيْخِهِ وَيَعْرِضُهُ عَلَيْهِ أَنْ يَقُولَ بَعْدَ قَوْلِهِ قِرَاءَةً عَلَيْهِ: قِيلَ لَهُ قُلْتَ أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ إلخ.وَلَا بُدَّ لَنَا مِنْ أَنْ نَذْكُرَ هَاهُنَا بَعْضَ عِبَارَاتِ تَدْرِيبِ الرَّاوِي وَغَيْرِهِ لِيَتَّضِحَ لَكَ مَا قُلْنَا فِي تَصْحِيحِ الْجُمْلَةِ الْمَذْكُورَةِ، قَالَ السُّيُوطِيُّ فِي التَّدْرِيبِ: الْقِسْمِ الثَّانِي مِنْ وُجُوهِ التَّحَمُّلِ: الْقِرَاءَةُ عَلَى الشَّيْخِ، وَيُسَمِّيهَا أَكْثَرُ الْمُحَدِّثِينَ عَرْضًا، سَوَاءٌ قَرَأْتَ عَلَيْهِ بِنَفْسِكَ أَوْ قَرَأَ عَلَيْهِ غَيْرُكَ وَأَنْتَ تَسْمَعُ، وَالْأَحْوَطُ فِي الرِّوَايَةِ بِهَا أَنْ يَقُولَ قَرَأْتُ عَلَى فُلَانٍ إِنْ قَرَأَ بِنَفْسِهِ، أَوْ قُرِئَ عَلَيْهِ وَأَنَا أَسْمَعُ فَأَقَرَّ بِهِ، ثُمَّ يَلِي ذَلِكَ عِبَارَاتُ السَّمَاعِ مُقَيَّدَةٌ بِالْقِرَاءَةِ: كَحَدَّثَنَا بِقِرَاءَتِي أَوْ قِرَاءَةً عَلَيْهِ وَأَنَا أَسْمَعُ، أَوْ أَخْبَرَنَا بِقِرَاءَتِي أَوْ قِرَاءَةً عَلَيْهِ وَأَنَا أَسْمَعُ. انْتَهَى. وَقَالَ فِيهِ: وَإِذَا قَرَأَ عَلَى الشَّيْخِ قَائِلًا أَخْبَرَكَ فُلَانٌ أَوْ نَحْوَهُ كَقُلْتَ أَخْبَرَنَا فُلَانٌ وَالشَّيْخُ مُصْغٍ إِلَيْهِ فَاهِمٌ لَهُ غَيْرُ مُنْكِرٍ وَلَا مُقِرٍّ لَفْظًا صَحَّ السَّمَاعُ وَجَازَتِ الرِّوَايَةُ بِهِ اكْتِفَاءً بِالْقَرَائِنِ الظَّاهِرَةِ، وَلَا يُشْتَرَطُ نُطْقُ الشَّيْخِ بِالْإِقْرَارِ كَقَوْلِهِ نَعَمْ، عَلَى الصَّحِيحِ الَّذِي قَطَعَ بِهِ جَمَاهِيرُ أَصْحَابِ الْفُنُونِ وَشَرَطَ بَعْضُ
Şâfiîler ile Zâhirîlerin onu telaffuz etmesi… es-Suyûtî'nin sözü burada özetle sona ermektedir. İmâm Nevevî ise Şerh-i Müslim'in mukaddimesinde şöyle demiştir: Muhaddislerin âdeti, yazıda isnâd ricâli arasında 'kâle' ve benzerini hazfetmek şeklinde cereyan etmiştir; kâriîin bunu telaffuz etmesi gerekir. Kitapta 'Falana kıráet olundu; sana falan haber verdi' ibaresi bulunduğunda, kâriî 'Falana kıráet olundu; kendisine: Filan sana haber verdi mi? denildi' desin. Kitapta 'Falana kıráet olundu; bize falan haber verdi' ibaresi bulunduğunda ise 'Falana kıráet olundu; kendisine: Bize filan haber verdi dedin mi? denildi' desin. en-Nevevî'nin sözü burada sona ermektedir. İşte sen bu ibareleri iyice kavrayıp anlamlarını bildiğin zaman, bir cümlenin sahih oluşu hakkında söylediğimiz şey sana açıklık kazanır ki, inşallah sika ve emîn olan şeyh onu ikrar etmiştir. Uyarı: el-‘Urfu’ş-Şezzî sâhibi mezkûr cümlenin tevcihi hakkında aynen şöyle demiştir: Burada 'şeyh' ile murâd, İbn Âbidîn'in sâbitinde de belirtildiği üzere el-Mahbûbî'dir. 'Sika ve emîn olan şeyh onu ikrar etti' anlamındaki bu ibare, mu‘teber nüshalarda mevcut değildir. Bununla birlikte kitapta mevcut olduğu farz edilecek olursa, bundan murâd, Şeyh el-Mahbûbî'nin kitabı istinsah etmiş olduğu ve kendisinden öncekilerin ilminin sadırlarda (ezberde) bulunduğudur. İlim kitaba intikal edince, Şeyh el-Mahbûbî'nin talebeleri onun kitabını ve sıhhatini ikrar etmesine muhtaç hâle gelmişlerdir. İşte bu sebeple el-Mahbûbî'nin talebesi, kitabın tevsîki için 'Şeyh el-Mahbûbî bu kitabı ikrar etti' demiştir. Onun sözü burada sona ermektedir. Derim ki: Bu tevcih son derece bâtıldır; zira dayanağı, Şeyh el-Mahbûbî'den önceki Kütüb-i Sitte ashâbı ve diğerlerinin ilminin sadırlarda bulunup kitapta olmadığı düşüncesidir. Ki bu, bâtıllığı apaçık bir görüştür. Mukaddimede de bildiğin üzere hadislerin tedvîni ve kitaplarda cem‘i, tâbiîn ömrünün sonlarında vuku bulmuştur. Hâfız, Fethu’l-Bârî’nin mukaddimesinde şöyle demiştir: Nebî (s.a.v.)'in âsârı, onun ve ashâbı ile onlara tâbi olanların devrinde câmi‘lerde tedvîn edilmiş değildi. Nihayet şöyle der: Sonra âlimlerin emsâra dağılması ve bid‘atlerin çoğalması üzerine, tâbiîn ömrünün sonlarında âsârın tedvîni ve ahbârın tebvîbi vuku bulmuştur. Diğer bir uyarı: Bazıları mezkûr cümlenin tevcihinde şöyle demiştir: 'Sika ve emîn olan şeyh onu ikrar etti' sözü iki vecih ihtimal eder. Birinci vecih: 'Sika ve emîn olan şeyh' ile murâdın, talebesi Ebû Muhammed Abdülcebbâr olan Ebü'l-Abbâs olduğu söylenir. Bu vecih üzere mânâ şudur: Zâhid Kādî Ebû Âmir yahut Şeyh Ebû Nasr yahut Şeyh Ebû Bekir ki bunlar Ebû Muhammed Abdülcebbâr'ın talebeleridir, kendi üstatlarının üstadına —yani Ebü'l-Abbâs'a— 'Sen taleben Ebû Muhammed Abdülcebbâr'a bu kitabı haber verdin mi?' diye sormuş, Ebü'l-Abbâs da bu kitapla haber vermeyi ikrar etmiş ve haber verme ikrarıyla cevap vermiştir. İkinci vecih: 'Sika ve emîn olan şeyh' ile Ebû Muhammed Abdülcebbâr murâd edilir. Bu vecih üzere mânâ şudur: Talebelerinden Zâhid Kādî Ebû Âmir, Ebû Nasr ve Ebû Bekir kendisine 'Şeyhin Ebü'l-Abbâs sana haber verdi mi?' diye sormuş; Ebû Muhammed Abdülcebbâr da bu kitabı şeyhi Ebü'l-Abbâs'tan aldığını ikrar etmiştir. İşte ikinci vecih budur. Her iki vecihte de 'onunla/bihi' ifadesindeki zamir, bu kitabın haber verilmesine râcidir ki, bu kitabın haber verilmesi siyâktan anlaşılmaktadır.
أَصْحَابِ الشَّافِعِيَّةِ وَالظَّاهِرِيِّينَ نُطْقَهُ بِهِ. انْتَهَى كَلَامُ السُّيُوطِيُّ مُلَخَّصًا.وَقَالَ النَّوَوِيُّ فِي مُقَدِّمَةِ شَرْحِ مُسْلِمٍ: جَرَتْ عَادَةُ أَهْلِ الْحَدِيثِ بِحَذْفِ قَالَ وَنَحْوِهِ فِيمَا بَيْنَ رِجَالِ الْإِسْنَادِ فِي الْخَطِّ، وَيَنْبَغِي لِلْقَارِئِ أَنْ يَلْفِظَ بِهَا، وَإِذَا كَانَ فِي الْكِتَابِ: قُرِئَ عَلَى فُلَانٍ أَخْبَرَكَ فُلَانٌ فَلْيَقُلِ الْقَارِئُ: قُرِئَ عَلَى فُلَانٍ قِيلَ لَهُ أَخْبَرَكَ فُلَانٌ، وَإِذَا كَانَ فِيهِ قُرِئَ عَلَى فُلَانٍ أَخْبَرَنَا فُلَانٌ فَلْيَقُلْ قُرِئَ عَلَى فُلَانٍ قِيلَ لَهُ قُلْتَ أَخْبَرَنَا فُلَانٌ. انْتَهَى كَلَامُ النَّوَوِيُّ.فَإِذَا وَقَفْتَ عَلَى هَذِهِ الْعِبَارَاتِ وَعَرَفْتَ مَدْلُولَهَا يَتَّضِحُ لَكَ مَا قُلْنَا فِي تَصْحِيحِ جُمْلَةٍ فَأَقَرَّ بِهِ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى.تَنْبِيهٌ: قَالَ صَاحِبُ الْعَرْفِ الشَّذِيِّ فِي تَوْجِيهِ الْجُمْلَةِ الْمَذْكُورَةِ مَا لَفْظُهُ: الْمُرَادُ بِالشَّيْخِ هُوَ الْمَحْبُوبِيُّ كَمَا فِي ثَبَتِ ابْنِ عَابِدِينَ، وَهَذِهِ الْعِبَارَةُ يَعْنِي فَأَقَرَّ بِهِ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ لَيْسَتْ فِي النُّسَخِ الْمُعْتَبَرَةِ، وَأَمَّا عَلَى تَقْدِيرِ وُجُودِهَا فِي الْكِتَابِ فَمُرَادُهَا أَنَّ الشَّيْخَ الْمَحْبُوبِيَّ نَسَخَ الْكِتَابَ، وَكَانَ عِلْمُ مَنْ قَبْلَهُ بِالصُدُورِ، فَإِذَا صَارَ الْعِلْمُ بِالْكِتَابِ فَاحْتَاجَ تَلَامِذَةُ الشَّيْخِ الْمَحْبُوبِيِّ إِلَى أَنْ يُقِرَّ الْمَحْبُوبِيُّ بِكِتَابِهِ وَصِحَّتِهِ، فَلِذَا قَالَ تِلْمِيذُ الْمَحْبُوبِيُّ أَقَرَّ الشَّيْخُ الْمَحْبُوبِيُّ بِهَذَا الْكِتَابِ لِتَوْثِيقِ الْكِتَابِ. انْتَهَى كَلَامُهُ.قُلْتُ: هَذَا التَّوْجِيهُ بَاطِلٌ جِدًّا، فَإِنَّ مَبْنَاهُ عَلَى أَنَّ عِلْمَ مَنْ قَبْلِ الشَّيْخِ الْمَحْبُوبِيِّ مِنْ أَصْحَابِ الْكُتُبِ السِّتَّةِ وَغَيْرِهِمْ كَانَ فِي الصُّدُورِ وَلَمْ يَكُنْ فِي الْكِتَابِ، وَهَذَا بَاطِلٌ ظَاهِرُ الْبُطْلَانِ، وَقَدْ عَرَفْتَ فِي الْمُقَدِّمَةِ أَنَّ تَدْوِينَ الْأَحَادِيثِ وَجَمْعِهَا فِي الْكِتَابِ قَدْ حَدَثَ فِي أَوَاخِرِ عُمُرِ التَّابِعِينَ، قَالَ الْحَافِظُ فِي مُقَدِّمَةِ الْفَتْحِ: إِنَّ آثَارَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم لَمْ تَكُنْ فِي عَصْرِهِ وَعَصْرِ أَصْحَابِهِ وَتَبَعِهِمْ مُدَوَّنَةً فِي الْجَوَامِعِ. إِلَى أَنْ قَالَ: ثُمَّ حَدَثَ فِي أَوَاخِرِ عُمُرِ التَّابِعِينَ تَدْوِينُ الْآثَارِ وَتَبْوِيبُ الْأَخْبَارِ لَمَّا انْتَشَرَ الْعُلَمَاءُ بِالْأَمْصَارِ وَكَثُرَ الِابْتِدَاعُ اهـ.وَتَنْبِيهٌ آخَرٌ: وَقَالَ بَعْضُهُمْ فِي تَوْجِيهِ الْجُمْلَةِ الْمَذْكُورَةِ: إِنَّ قَوْلَهُ فَأَقَرَّ بِهِ الشَّيْخُ الثِّقَةُ الْأَمِينُ يَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ أَحَدُهُمَا أَنْ يُقَالَ: بِأَنَّ الْمُرَادَ بِالشَّيْخِ الثِّقَةِ الْأَمِينِ هُوَ أَبُو الْعَبَّاسِ الَّذِي تِلْمِيذُهُ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ، وَالْمَعْنَى عَلَى هَذَا الْوَجْهِ: أَنَّ الْقَاضِي الزَّاهِدَ أَبَا عَامِرٍ أَوِ الشَّيْخَ أَبَا نَصْرٍ أَوِ الشَّيْخَ أَبَا بَكْرٍ الَّذِينَ هُمْ تَلَامِذَةُ أَبِي مُحَمَّدٍ عَبْدِ الْجَبَّارِ قَدْ سَأَلَ أُسْتَاذَ أُسْتَاذِهِ - أَعْنِي أَبَا الْعَبَّاسِ - عَنْ أَنَّكَ أَخْبَرْتَ تِلْمِيذَكَ أَبَا مُحَمَّدٍ عَبْدَ الْجَبَّارِ بِهَذَا الْكِتَابِ فَأَقَرَّ بِهِ، أَيْ بِالْإِخْبَارِ بِهَذَا الْكِتَابِ أَبُو الْعَبَّاسِ وَأَجَابَ بِإِقْرَارِ الْإِخْبَارِ، وَثَانِيهُمَا: أَنْ يُرَادَ بِالشَّيْخِ الثِّقَةِ الْأَمِينِ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى عَلَى هَذَا أَنَّهُ سَأَلَهُ أَحَدُ تَلَامِذَتِهِ وَهُمْ الْقَاضِي الزَّاهِدُ أَبُو عَامِرٍ وَأَبُو نَصْرٍ وَأَبُو بَكْرٍ عَنْ أَنَّكَ أَخْبَرَكَ شَيْخُكَ أَبُو الْعَبَّاسِ فَأَقَرَّ بِهِ أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ بِأَخْذِ هَذَا الْكِتَابِ مِنْ شَيْخِهِ أَبِي الْعَبَّاسِ. هَذَا هُوَ الْوَجْهُ الثَّانِي، فَعَلى كِلَا الْوَجْهَيْنِ الضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ بِهِ رَاجِعٌ إِلَى الْإِخْبَارِ بِهَذَا الْكِتَابِ الَّذِي يُفْهَمُ