Huveynî'nin Sahîh-i Buhârî Şerhi (Ebû İshâk el-Huveynî) Kategori: Hadis Şerhleri Kitap: Sahîh-i Buhârî Şerhi Müellif: Ebû İshâk el-Huveynî el-Eserî Hicâzî Muhammed Şerîf Kitabın Kaynağı: İslamweb sitesi (http://www.islamweb.net) tarafından deşifre edilmiş sesli dersler. [Kitap otomatik olarak numaralandırılmıştır; cüz numarası ders numarasına karşılık gelmektedir - 9 ders] Ramişer'de Yayın Tarihi: 1 Temmuz 2026.
شرح صحيح البخاري للحويني (أبو إسحق الحويني) القسم: شروح الحديث الكتاب: شرح صحيح البخاري المؤلف: أبو إسحاق الحويني الأثري حجازي محمد شريفمصدر الكتاب: دروس صوتية قام بتفريغها موقع الشبكة الإسلاميةhttp://www.islamweb.net[الكتاب مرقم آليا، ورقم الجزء هو رقم الدرس - ٩ دروس]تاريخ النشر في راميشر: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Sahîh-i Buhârî Şerhi [1] İlim talep etmenin şüphesiz pek büyük bir önemi vardır; zira biz ilim sayesinde Azîz ve Celîl olan Allah'a basiretle ibadet eder, O'nun dinini insanlara tebliğ eder, insanları Allah Teâlâ'nın emirleri ve bunları yerine getirmenin gerekliliği hususunda bilinçlendirir, şer'î yasakları ve bunlardan sakınmanın lüzumunu tanıtırız. Şer'î ilmin çok mühim ve özel bir gayesi daha vardır ki o da Kitap ve Sünnet'i müdafaa etmek, heva ve bidat ehlini reddedip onların batılını hezimete uğratmak, ayıplarını açığa çıkarmak ve hadlerini bilip orada dursunlar diye onları herkesin gözü önünde teşhir etmektir. Çağımızda sahih Nebevî Sünnet'e dil uzatan kimseler türemiştir. Bu durum ancak bizim artık şer'î ilim tahsiline ehemmiyet vermeyişimizden kaynaklanmaktadır. Zira âlimler olmaksızın bu iftiracılara cevap vermemiz mümkün değildir. Çünkü onlar insanların kafasını karıştırmakta ve dinden pek az şey bilen avam tabakası bir yana, İslâmî uyanışa (sahveye) mensup pek çok kimseyi dahi yanıltabilecek şüpheler ortaya atmaktadırlar. Bu sebeple, bu dini muhafaza etmek ve selef-i sâlihînin bize ulaştırdığı gibi insanlara tertemiz bir şekilde sunmak için rabbânî âlimlerin varlığı zorunlu hale gelmiştir.
شرح صحيح البخاري [١]إن لطلب العلم أهمية عظيمة، فبالعلم نعبد الله عز وجل على بصيرة، ونقوم بتبليغ دينه للناس، وتبصيرهم بأوامر الله تعالى وضرورة الإتيان بها، وتعريفهم بالمناهي الشرعية وضرورة اجتنابها، ويختص العلم الشرعي بأهمية عظمى ألا وهي الذود عن الكتاب والسنة، ورد أهل الأهواء والبدع ودحر باطلهم، وكشف عوارهم، وفضحهم على رءوس الأشهاد؛ ليقفوا عند حدهم، ويعرفوا قدرهم، ولقد ظهر في عصرنا من يطعن في السنة النبوية الصحيحة، وما ذلك إلا لأننا لم نعد نهتم بطلب العلم الشرعي، فبدون العلماء لن نستطيع أن نرد على هؤلاء الأفاكين، حيث إنهم يلبسون على الناس ويأتون بشبه قد تنطلي على كثير ممن ينتسب إلى الصحوة فضلاً عن العامة الذين لا يعلمون من الدين إلا قليلاً، فكان لابد من وجود العلماء الربانيين من أجل حماية هذا الدين، وإظهاره للناس نقياً كما أوصله إلينا سلفنا الصالح.
İlim Talep Etmenin Önemi Şüphesiz hamd Allah Teâlâ'yadır. O'na hamdeder, O'ndan yardım diler ve O'ndan bağışlanma talep ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah Teâlâ'ya sığınırız. Allah Teâlâ kime hidayet verirse onu saptıracak kimse yoktur; kimi de saptırırsa ona hidayet edecek kimse yoktur. Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir ve ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Ammâ ba'd: Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah Teâlâ'nın Kitabı, yolların en güzeli Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem)'in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan uydurulanlardır. Her sonradan uydurulan şey bidattir, her bidat sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir. Allahım! İbrâhim'e ve İbrâhim'in âline âlemler içinde salât ettiğin gibi, Muhammed'e ve Muhammed'in âline de salât eyle. Şüphesiz Sen Hamîd ve Mecîd'sin. İbrâhim'e ve İbrâhim'in âline âlemler içinde bereket ihsan ettiğin gibi, Muhammed'e ve Muhammed'in âline de bereket ihsan eyle. Şüphesiz Sen Hamîd ve Mecîd'sin. İşte bu, Allah Teâlâ'ya hamdolsun, İmâm Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî'nin (rahimehullahu Teâlâ) Sahîh'indeki "İlim Kitabı"nın şerhine dair ilk meclistir. Kitabın şerhine başlamadan önce zorunlu bir mukaddime bulunmaktadır: Biz ilmi niçin öğreniyoruz? Hadis kitaplarına niçin önem veriyoruz? Bu çağda Sünnet'ten ve köklerden bir irtidat/kopuş yaşanmaktadır. Bu kopuş, laisist/seküler bir güruh halinde kendini göstermektedir ki, Allah'ın izniyle yeminimden dönmeyecek şekilde kesinlikle ifade ve yemin ederim ki: Şayet Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şimdi gönderilmiş olsaydı, tıpkı Kureyş'in savaştığı gibi onunla savaşırlardı ve onun getirdiği vahye asla teslim olmazlardı. Bunlar Müslümanlarla bir savaşa girdiler; tıpkı bir mevziye hücum etmek istediğinde ortalığı bulandırmak için sis bombaları fırlatan, ardından da istila etmek istediği mevzilere bu sisin altından sürünen bir ordu gibi. Bu laikler ordusu Sünnet'in üzerine sis bulutları salmış ve âlimlerin eksiksiz cevaplar verdiği her türlü kusuru/ithamı yeniden gündeme getirerek, Sünnet hakkında hiçbir şey bilmeyen toplulukların üzerine şüpheler halinde fırlatmışlardır. Ne yazık ki bu şüphelerin birçoğu pek çok Müslümanı, hatta bu İslâmî uyanışa mensup kimseleri dahi aldatıp yanıltmıştır!
أهمية طلب العلمإن الحمد لله تعالى، نحمده ونستعينه ونستغفره، ونعوذ بالله تعالى من شرور أنفسنا وسيئات أعمالنا، من يهد الله تعالى فلا مضل له، ومن يضلل فلا هادي له، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمداً عبده ورسوله.أما بعد: فإن أصدق الحديث كتاب الله تعالى، وأحسن الهدي هدي محمد صلى الله عليه وآله وسلم، وشر الأمور محدثاتها، وكل محدثة بدعة، وكل بدعة ضلالة، وكل ضلالة في النار.اللهم صل على محمد وعلى آل محمد، كما صليت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم في العالمين، إنك حميد مجيد، وبارك على محمد وعلى آل محمد، كما باركت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم في العالمين، إنك حميد مجيد.فهذا هو المجلس الأول بحمد الله تعالى في شرح كتاب العلم من صحيح الإمام أبي عبد الله محمد بن إسماعيل البخاري رحمه الله تعالى.وقبل أن نبدأ في شرح الكتاب هناك مقدمة ضرورية، وهي: لماذا نتعلم العلم؟ ولماذا نهتم بكتب الحديث؟ هناك في هذا العصر ردة عن السنة والأصالة، وهي متمثلة في جيش من العلمانيين، الذين أقطع وأقسم غير حانث -إن شاء الله- أنه لو بُعث رسول الله صلى الله عليه وسلم الآن لقاتلوه، مثلما قاتلت قريش رسول الله صلى الله عليه وسلم، ولما سلموا بالوحي الذي جاء به.هؤلاء دخلوا مع المسلمين في معركة كمثل الجيش الذي إذا أراد أن يزحف على موقع أطلق قنابل الدخان؛ حتى يعكر الجو، ثم يزحف من تحت هذا الدخان إلى المواقع التي يريد غزوها.هذا الجيش من العلمانيين أطلق سحب الدخان على السنة، وأتى بكل نقيصة أجاب عنها العلماء إجابات وافية، وأطلقوها شبهات على أقوام لا يعرفون شيئاً عن السنة، فانطلت كثير من هذه الشبهات على كثير من المسلمين بكل أسف! بل وعلى الذين ينتسبون إلى هذه الصحوة.
Heva ve Bidat Ehlinin Hileleri ve Âlimlerin Onlara Reddiyeleri En-Nûr gazetesinin cahil bir veteriner çömezin makalelerini yayımladığı dönemi hatırlıyorum. Bu makaleleri "Arkadaşlara Peçenin Haram Olduğunun Hatırlatılması" başlığı altında yazıyordu. Biliyoruz ki insanların çoğu başlıklara meftundur; başlıkları akılda tutar, muhtevaları ise unuturlar. Bu yüzden bu bedbaht yazar, kendi muradı doğrultusunda başlık seçmede başarılı olmuştu. "Arkadaşlara Peçenin Haram Olduğunun Hatırlatılması" dediğinde, insanlar bu aldanmış yazarın ne dediğini unutup başlığı ezberlediler. Bir insan içeriğe delalet eden bir başlık attığında isabet etmiş olur; aksi takdirde müphem başlıklar amaca hizmet etmez. Örneğin Süyûtî'nin (rahimehullah) "İsdâlü'l-kisâ ale'n-nisâ" (Kadınların Üzerine Örtünün Salınması) adlı bir kitabı vardır. Kitaba bakmadan sana "Bu kitabın konusu nedir?" diye sorsam, bana "Müslüman kadının tesettürü ve cilbabıdır, öyle değil mi?" dersin. Oysa Süyûtî bambaşka bir meseleden bahsetmektedir: Kadınlar cennette erkekler gibi Azîz ve Celîl olan Allah'ı görecekler mi, görmeyecekler mi? Örneğin çağdaş âlimlerden Şeyh el-Cezâirî "Ey Allah'ın Kulları, Tasavvufa!" (İle't-tasavvuf yâ ibâdallâh) kitabını yazdığında hedefi, tasavvuf ehlinin bu kitabı satın almasıydı. Böylece sufi, bu kitabın tasavvufa bir davet olduğunu sanacak; kitabı eline aldığında ise onun tasavvufu kökünden yıktığını görüp şaşıracaktı. Biz diyoruz ki: Başlıklandırmada bu yöntem dakik ve doğru değildir. Neden? Çünkü tasavvufta aşırıya giden bir mutasavvıf kitabı alıp içinde inandığının aksini okuduğunda onu fırlatıp atacaktır. Buna karşılık, tasavvufa karşı kendilerini tahkim etmesi gereken pek çok kimse de bu kitaptan uzak duracaktır. Zira başlıklar kitapların künyeleri (soyları) gibidir. Bu yazar daha sonra neşrettiği makalelerine "Arkadaşlara Peçenin Haram Olduğunun Hatırlatılması" başlığını koyunca, pek çok şeyh/hoca ona reddiye verdi ve onun binasını temellerinden yıktı. Bunun üzerine adam acı duyup rahatsız oldu; zira ona reddiye yazan veya hücum edenler kitabı okumamışlardı. Dedi ki: "Önce kitabı okumanız, sonra bana reddiye vermeniz gerekirdi." Biz ise şöyle diyoruz: Hükmü başlığa koyan kimsenin kitabı okunmaz; mademki meselenin hükmünü bizzat başlıkta belirtmiş ve "peçenin haramlığı" demiştir, mesele bitmiştir. Bunun örneği şudur: Kitap salonunda kapağında -mesela- "Evliliğin Haram Kılınması ve Zinanın Müstehaplığı Hususunda Arzunun Zirvesi" yazan bir kitap görsen, bu kitabın sayfalarını okumaya ihtiyaç duyar mısın? Hayır. Çünkü evliliğin müstehap, zinanın ise haram olduğu bilinmektedir, aksi değil. Dolayısıyla böyle bir kitabı okumaya lüzum yoktur. "Peçenin Haramlığı" başlıklı bu makalelerin yayımlandığı sırada yazar, makalelerinde mefhûmü'l-muhâlefe (zıt anlam delaleti) konusundan bahsetti. "Usûl" kelimesini çokça kullanmasına rağmen adamın usûl ilminden gerçekten bihaber olduğu ortaya çıktı. Her iki satırda bir "Usûlde kararlaştırıldığı üzere..." diyordu. Bu, insanların tenkit darbelerinden korunmak ve sabit usûl kaidelerinden hareket ettiği intibaını vererek cahilleri yanıltmak için taktığı bir maskeydi. Âlimler peçe meselesini ele aldıklarında, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şu buyruğunu delil getirmişlerdir: "İhramlı kadın peçe takmaz, eldiven giymez." Malumdur ki bir hüküm bir kayıtla kayıtlandığında, hüküm o kayda ait olur. Tıpkı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şu buyruğunda olduğu gibi: "Âdemoğlu öldüğünde üç şey müstesna ameli kesilir: Salih bir evlat..." Çocuğun salihlikle kayıtlanması, vasfı salih olana tahsis eder, bunun dışındakilerden ise nefyeder (kaldırır). Bunun anlamı şudur: Hüküm "salih evlat" vasfıyla kayıtlandığı sürece, fasık/fena çocuk babasına fayda vermez. Şayet sadece "evlat" deyip sussaydı ve onu bir vasıfla kayıtlamasaydı; salih olsun, fasık olsun, bozuk olsun her çocuk buna dahil olurdu. Lakin vasfı salihlikle kayıtlayınca, hüküm bu kayda sübût bulmuş, bunun dışındakilerden ise nefyolmuştur. Dolayısıyla Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm): "İhramlı kadın peçe takmaz" buyurduğunda nehiy (yasak), ihramlı kadının bir vasfıdır; ihrama girmemiş helal durumdaki kadın gibi bunun dışındakilerden nefyolur. Âlimler buna "mefhûmü'l-muhâlefe yoluyla hüküm almak" adını verirler. Bilirsin ki sözün bir zahiri (dışı), bir de bâtını (içi) vardır. Sözün zahiri: Sözün kendisi için sevk edildiği asıl manadır ki dilersen buna "mantûk" (söylenen) diyebilirsin. Sözün bâtını ise zahirin zıddıdır. Örneğin Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onu araştırın..." [Hucurât, 6]. Eğer sana adil/güvenilir biri bir haber getirirse araştırman gerekmez. Dolayısıyla sözün (mantûkî) anlamı fasıkın haberini araştırmamız gerektiğidir; sözün zıddı -yani bâtını/mefhûmu- ise adil kimseden gelen haberi araştırmayacağımız, bilakis araştırmaksızın kabul edeceğimizdir. Bu adam ise dedi ki: Siz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in "İhramlı kadın peçe takmaz, eldiven giymez" hadisinde mefhûmü'l-muhâlefeyi delil getiriyor ve "İhramlı olmayan kadın peçe takar ve eldiven giyer" diyorsunuz. Öyleyse ben de size bazı müşkillikler (çelişkiler) sunayım: Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Kat kat katlanmış olarak faiz yemeyin" [Âl-i İmrân, 130]. Mefhûmü'l-muhâlefeye göre bir kat faiz yemek caiz midir? Öyle değil mi? Yine buyurmuştur ki: "Hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur" [Bakara, 197]. O halde hac dışındayken müstehcenlik, günah ve kavga caiz mi olacaktır? Böylece mefhûmü'l-muhâlefenin hüccet olmadığını göstermek istedi. Unutmayalım ki mefhûmü'l-muhâlefenin hüccet olup olmadığı ihtilaflıdır; fakat racih olan görüş onun hüccet olduğudur. Tahkik ve tetkik ehli olan bir arkadaşım, o yazarın mefhûmü'l-muhâlefe ile ilgili makalesini okuduğunda yanıma geldi ve bana dedi ki: "Adam bugün çok güçlü bir makale yazmış ve mefhûmü'l-muhâlefe ile amel edilmeyeceğine dair kuvvetli deliller getirmiş." Getirdiği "kuvvetli" deliller şunlardı: Allah Teâlâ'nın: "Kat kat katlanmış olarak faiz yemeyin" [Âl-i İmrân, 130] kavli. Yine Allah Teâlâ'nın: "Hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur" [Bakara, 197] kavli. Ve yine Allah Teâlâ'nın: "İffetli kalmak istiyorlarsa, cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" [Nûr, 33] kavli. Yani denildi ki: İffetli kalmak istemiyorlarsa onları fuhşa zorlayabilirler mi?! İşte sözün bâtını (mefhûmu) budur. Sorun şu ki, yazar âlimlerin ölçüsüne göre fâsık biri olduğu halde, bu sözler İslâmî uyanış gençliğinden bir genci dahi aldatabilmektedir.
تلبيسات أهل الأهواء والبدع وردود العلماء عليهمأذكر عندما كانت صحيفة النور تُصدر مقالات لغلام بيطري جاهل، فقد كان يكتبها تحت عنوان: "تذكير الأصحاب بتحريم النقاب" ونحن نعلم أن أكثر الناس مغرم بالعناوين، يحفظون العناونين وينسون المضامين، لذلك كان هذا الكاتب المخذول ناجحاً باختيار العنوان لما يريد هو، لمّا قال: "تذكير الأصحاب بتحريم النقاب" الناس نسوا ما قاله هذا الكاتب المغبون وحفظوا العنوان، والإنسان كلما عنون بعنوان يدل على المضمون كان موفقاً، وإلا فالعناوين المبهمة لا تؤدي الغرض.فمثلاً السيوطي رحمه الله له كتاب اسمه: " إسدال الكساء على النساء " فلو سألتك دون أن تطلع على الكتاب: ما هو موضوع الكتاب؟ ستقول لي: حجاب المرأة المسلمة والجلباب أليس كذلك؟ لكن السيوطي يتكلم عن قضية مختلفة تماماً وهي: هل النساء يرين الله عز وجل في الجنة كالرجال أم لا؟ مثلاً: من العلماء المعاصرين الشيخ الجزائري عندما كتب: " إلى التصوف يا عباد الله " كان هدفه أن يشتري المتصوفون هذا الكتاب، بحيث يظن الصوفي أن كتاب: إلى التصوف يا عباد الله دعوة إلى التصوف؛ فيأخذ الكتاب ويفاجأ بأنه يهدم التصوف.فنحن نقول: هذه الطريقة في العنونة غير دقيقة وغير صحيحة لماذا؟ لأن المتصوف الغالي في التصوف إذا أخذ الكتاب وقرأ فيه خلاف ما يعتقد رماه، وبالمقابل سيرغب عن هذا الكتاب كثير من الذين ينبغي أن يتحصنوا ضد التصوف، فلا تزال العناوين أنساب الكتب.فلما عنون هذا الكاتب لمقالاته التي نشرها فيما بعد بهذا العنوان: "تذكير الأصحاب بتحريم النقاب" رد عليه كثير من المشايخ، وأتوا على بنيانه من القواعد، فعندها تألم الرجل وانزعج؛ لأن الذين ردوا عليه أو هاجموه لم يقرءوا الكتاب، وقال: ينبغي أن تقرءوا الكتاب ثم تردوا علي.نحن نقول: من وضع الحكم في العنوان، لا يقرأ كتابه؛ لأنه طالما وضع حكم المسألة في العنوان، حيث قال: بتحريم النقاب، انتهى، ومثال ذلك: لو أنك رأيت غلافاً عند قاعة الكتب مكتوباً عليه: "غاية المنى في تحريم الزواج واستحباب الزنا" -مثلاً- بهذا العنوان، هل أنت محتاج لأن تقرأ صفحات هذا الكتاب؟ لا.لأن من المعلوم استحباب الزواج وتحريم الزنا لا العكس، إذاً: فلا حاجة إلى قراءة مثل هذا الكتاب.في إبان نشر هذه المقالات السابقة التي بعنوان: تحريم النقاب.تكلم الكاتب عن مفهوم المخالفة في مقالاته، وتبين لنا أن الرجل جاهل -فعلاً- بالأصول، مع كثرة استخدامه لكلمة الأصول، ففي كل سطرين يقول لك: كما هو مقرر في الأصول، وهذا القناع ليتقي به ضربات الناس، ويموه على الجهلة في أنه ينطلق من أصول ثابتة.إن العلماء عندما تكلموا في مسألة النقاب احتجوا بقوله صلى الله عليه وسلم: (لا تنتقب المرأة المحرمة، ولا تلبس القفازين) ومعروف أن الحكم إذا قيد كان الحكم للقيد، ومثل قوله: قال صلى الله عليه وسلم: (إذا مات ابن آدم انقطع عمله إلا من ثلاث: ولد صالح) فتقييد الولد بالصلاح يثبت الوصف للصلاح وينتفي عما عداه.فهذا يعني أن الولد الفاسد لا ينفع والده، طالما قيد الحكم بوصف: (ولد صالح) ولو قال: (ولد) وسكت، ولم يقيده بوصف لدخل فيه كل ولد، سواء كان صالحاً أو فاسقاً أو فاسداً.إلخ، لكنه طالما قيد الوصف بالصلاح فثبت الحكم لهذا القيد وانتفى عما عداه.فإذا قال النبي عليه الصلاة والسلام: (لا تنتقب المرأة المحرمة) فالنهي إنما هو وصف للمحرمة، وينتفي عما عداه، مثل المرأة الحلال التي لم تحرم، فهذا يسميه العلماء أخذ الحكم من مفهوم المخالفة.فأنت تعلم أن الكلام له ظاهر وباطن، فظاهر الكلام: هو الذي يوضع الكلام من أجله، ولك أن تسميه (منطوقاً) ، وباطن الكلام: هو عكس الظاهر.فمثلاً: قال الله عز وجل: {إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا} [الحجرات:٦] فإن جاءك عدل بنبأ فليس عليك أن تتبين، إذاً: مفهوم الكلام أن الفاسق نتبين من خبره، وعكس الكلام -بطنه- إن العدل لا نتبين منه، بل نأخذ منه الكلام بدون تبين.فالرجل قال: إنكم تحتجون بمفهوم المخالفة كما في قوله صلى الله عليه وسلم: (لا تنتقب المرأة المحرمة، ولا تلبس القفازين) وقلتم: المرأة غير المحرمة تنتقب وتلبس الفقازين.إذاً سأورد عليكم إشكالات، قال الله عز وجل: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً} [آل عمران:١٣٠] فيمكن أكله ضعفاً واحداً في مفهوم المخالفة؟ أليس كذلك؟ وقال أيضاً: {فَلا رَفَثَ وَلا فُسُوقَ وَلا جِدَالَ فِي الْحَجِّ} [البقرة:١٩٧] إذاً: يجوز أن يكون هناك رفث وفسوق وجدال في غير الحج.أراد أن يبين أن مفهوم المخالفة لا يحتج به، ونحن لا ننسى أن مفهوم المخالفة ليس متفقاً على حجيته، لكن الراجح أنه يحتج به.وجاء صاحبي إلي -وهو من أهل التحري- عندما قرأ المقالة التي كان فيها مفهوم المخالفة لذلك الكاتب، جاء وقال لي: الرجل اليوم كتب مقالة قوية جداً، وأتى بأدلة قوية على أن مفهوم المخالفة لا يعمل به.والأدلة القوية هي كالتالي: قوله تعالى: {لا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً} [آل عمران:١٣٠] .وأيضاً قوله تعالى: {فَلا رَفَثَ وَلا فُسُوقَ وَلا جِدَالَ فِي الْحَجِّ} [البقرة:١٩٧] .وأيضاً قوله تعالى: {وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} [النور:٣٣] فقيل: إن لم يردن تحصناً فلهم أن يكرهوهن على البغاء؟! فهذا هو بطن الكلام.المشكلة أن ينطلي هذا الكلام على شاب من شباب الصحوة، مع أن الكاتب فاسق بميزان العلماء.
"Söz Galibe Göre Sevk Edilmişse Mefhûmu Olmaz" Kaidesinin Anlamı Âlimler şöyle derler: Söz galibe (çoğunlukla vaki olan duruma) göre sevk edilmişse, onun mefhûmu (zıt anlam delaleti) olmaz. İşte bu veterinerin cahil kaldığı kaide budur. Bu kaidenin anlamı şudur: Araplar fiilen faizi kat kat katlanmış olarak yerlerdi; onların gerçeği ve galip amelleri buydu. Söz, çoğunlukla yapılan fiile dikkat çekmek üzere indi. Dolayısıyla mefhûmü'l-muhâlefe burada istenen bir şey değildir ve kapsam dışıdır. Bu durumda mefhûmü'l-muhâlefe asla kastedilmemiştir; zira söz insanların galip fiili üzerine gelmiştir. Şayet söz galibe binaen çıkmışsa mefhûmu olmaz. Nitekim şu ayette olduğu gibi: "Kat kat katlanmış olarak faiz yemeyin" [Âl-i İmrân, 130]. Hiç kimse: "O halde az faiz caizdir, kat kat olanı caiz değildir" diyemez. Ona deriz ki: Hayır! Araplar faizi katlayarak yerlerdi, onlara: "Faizi kat kat yemeyin" denildi; söz onların fiiline göre indi. Dolayısıyla burada mefhûmü'l-muhâlefe kastedilmemiştir. Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın: "Cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" [Nûr, 33] kavli de böyledir. Onların yaptığı ve fiili durumları buydu. Bu yüzden onlara: "İffetli kalmak istiyorlarsa cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" [Nûr, 33] buyuruldu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şu hadisi de bunun gibidir: "Bir kadın, kocası yanındayken onun izni olmadan Ramazan dışındaki bir günde oruç tutamaz." Buradaki "yanındayken (şâhid)" lafzı galibe binaen sevk edilmiştir. Neden? Çünkü koca ancak hazır ve yanında olduğunda kadına ihtiyaç duyar. Fakat adam yolculukta ise kadını oruçtan niçin menetsin? Erkeğin kadına olan ihtiyacı çoğunlukla yanında bulunduğu zamana mahsus olduğu için kadına: "Kocan yanındayken oruç tutma" denilmiştir. Kayıt galibe binaen gelmiştir; aksi halde adam sefere çıkıp hanımına: "Ben yokken oruç tutma" derse ve bunu açıkça belirtirse, kadının oruç tutması helal olmaz. Yine aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurmuştur: "Bir kadın kocasının yatağını terk ederek gecelerse, sabaha kadar melekler ona lanet eder." Buradaki "gecelerse (bâtet)" kelimesi geceye delalet eder; "sabaha kadar" ifadesi de meselenin gece olduğunu pekiştirir. Çünkü bu fiilin gerekçesi adet üzere ancak geceleyin vuku bulur. Metin ve ifade buna göre gelmiştir. Aksi takdirde, koca gündüz vakti eşini talep ettiğinde kadın direnir ve onun yatağından kaçınırsa, melekler yine ona lanet eder. Aleyhissalâtü vesselâm geceyi bilhassa zikretmiştir; çünkü bu eyleme sevk eden durum çoğunlukla sadece gece olur. İşte "sözün galibe göre sevk edilmesi"nin manası budur. Söz galibe göre sevk edilmişse, onun mefhûmu olmaz.
معنى قاعدة: إذا خرج الكلام مخرج الغالب فلا مفهوم لهإن العلماء يقولون: إذا خرج الكلام مخرج الغالب فلا مفهوم له.وهذه هي القاعدة التي جهلها هذا البيطري، وهذه القاعدة تعني: أن العرب كانوا يأكلون الربا أضعافاً مضاعفة بالفعل، كان هذا واقعهم وغالب فعلهم، فنزل الكلام تنبيهاً على غالب الفعل.إذاً: مفهوم المخالفة غير مطلوب وليس محصوراً، فمفهوم المخالفة في هذه الحالة غير مقصود ألبتة، إنما خرج الكلام على غالب فعل الناس، فإذا كان الكلام قد خرج مخرج الغالب فلا مفهوم له، مثل هذه الآية: {لا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً} [آل عمران:١٣٠] فلا يقولن قائل: إذاً الربا القليل يجوز والكثير المضاعف لا يجوز.نقول له: لا، العرب كانوا يأكلون الربا مضاعفاً، فقال لهم: لا تأكلوا الربا مضاعفاً، نزل الكلام على فعلهم، إذاً: مفهوم المخالفة هنا غير مقصود، وكذلك قوله تعالى: {وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ} [النور:٣٣] كان هذا هو فعلهم وواقعهم بالفعل، فقال لهم: {وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} [النور:٣٣] .ومثله قوله صلى الله عليه وسلم: (لا تصوم امرأة وزوجها شاهد بغير إذنه غير رمضان) فكلمة "شاهد" خرجت مخرج الغالب لماذا؟ لأن الزوج إنما يحتاج الزوجة وهو شاهد حاضر، لكن إذا كان الرجل مسافراً فلماذا يمنعها من الصيام؟ فلما كان غالب حاجة الرجل للمرأة إذا كان شاهداً حاضراً، قيل لها: لا تصومي ما دام زوجك شاهداً، فخرج القيد مخرج الغالب وإلا إذا سافر الرجل وقال لامرأته: لا تصومي وأنا غائب؛ فإنه لا يحل لها الصيام لو نص على ذلك.وقال عليه الصلاة والسلام أيضاً: (إذا باتت المرأة هاجرة فراش زوجها لعنتها الملائكة حتى تصبح) وكلمة "باتت" تدل على الليل، وحتى تصبح يؤكد أن المسألة بالليل، لأن داعي هذا الفعل لا يكون إلا ليلاً عادةً، فجاء النص وجاء الكلام عليه، وإلا فإن المرأة إذا طلبها زوجها نهاراً فأبت وهجرت فراشه لعنتها الملائكة أيضاً، إنما نص عليه الصلاة والسلام على الليل؛ لأن الداعي لهذا الفعل لا يكون إلا ليلاً.إذاً: هذا معنى أن الكلام يخرج مخرج الغالب، فإذا خرج الكلام مخرج الغالب فلا مفهوم له.
Sünnet'i Müdafaa Etmede Âlimlerin Rolü Peki, İslâmî uyanış gençleri ve tahkik ehli olduğunu sandığımız kimseler, havadaki dumana benzeyen bu tür şüphelerin peşine niçin kapılıp gitmektedir?! Bu laikler Sünnet'e hem senet hem de metin yönünden bu tür şüpheler fırlatmakta ve dini yıkmak amacıyla bunları perde olarak kullanmaktadırlar. Dolayısıyla bizim, Sünnet havzasını müdafaa edecek bir grup âlime son derece şiddetle ihtiyacımız vardır. Sünnet'e yapılan bu hücum birden fazla sebepten kaynaklanmaktadır: Birincisi: Kur'ân'ın lafzına hiç kimse dil uzatamamakta ve onda asla bir noksanlık iddia edememektedir. Kur'ân'ın insanların nezdinde muazzam bir celali ve makamı vardır; dolayısıyla Kur'ân'a yaklaşmaya kalkışan herkesi şiddetle püskürtürler. İkincisi: Kur'ân tevatürle, hatta umumi tevatürün en üst derecesiyle nakledilmiştir; onu nesil nesilden, nesil nesilden nakletmiştir. Sünnet'in hadislerinin çoğu ise tevatür derecesine ulaşmamış bir, iki, üç veya dört kişinin rivayet ettiği ahad haberlerdir. Daha sonra yalancılar Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği kadar hadis uydurmuş ve insanları Sünnet hakkında şüpheye düşürmüşlerdir: "Ne biliyorsun, belki de bu senin bilmediğin yalancıların uydurduğu şeylerden biridir?" Böylece çürükle sağlam birbirine karışmış ve insanların çoğu muhaddislerin bu alandaki gayretlerini bilmediği için bu tür sözlere aldanmaktadır. Ardından insanların nakil konusunda masum olmadıklarını, hata yapabileceklerini öne sürerler; Buhârî ve Müslim'de ravilerin gerçekten hata ettiği hadisleri getirir ve sana şöyle derler: "Burada hata ettikleri gibi şu lafızda neden hata etmesinler? Üstelik bu lafız akla, nakle, mütevatire ve genel kurallara aykırıdır." İnsanların çoğu ise işin bu hakikatini bilmediği için bu tür şüpheler onları kandırır. Bil ki Sünnet son derece geniştir; çünkü o tafsilî delillerdir ve Azîz ve Celîl olan Allah'ın Kitabı'nın açıklamasıdır. Şayet Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)'in hadisini müdafaa edecek bir ordu bulunmazsa, insanların elinde Sünnet'ten hiçbir şey kalmaz. Âlimler bu ümmetin adeta bağışıklık sistemi gibidir. Şimdiye kadar duyurulan en tehlikeli hastalık AIDS hastalığıdır; AIDS hastalığı ise bağışıklık sistemine sirayet eder. Bunun manası şudur: İnsanın bağışıklık sistemi hasar gördüğünde, ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun her hastalık insanı öldürebilir. İşte âlimler bu ümmetin bağışıklık sistemidir. Bu ümmetin zayıflığına ve düşmanlarının çokluğuna rağmen şu ana kadar hayatta kalması bir mucizedir. Bu da Azîz ve Celîl olan Allah'ın bu ümmeti Kendi hıfzı ve inayetiyle koruduğunun delilidir. Lakin Allah'ın dini muhafaza hususunda üzerimize farz kıldığı görevi yerine getirmemiz şarttır; bu da ancak ilim tahsil etmekle mümkündür.
دور العلماء في الذود عن السنةفِلَم شباب الصحوة ومن كنا نظن أن فيه التحري ينساق وراء مثل هذه الشبهات التي تشبه الدخان في الهواء؟! هؤلاء العلمانيون يثيرون مثل هذه الشبهات على السنة سنداً ومتناً، ويتسترون بها من أجل هدم الدين.إذاً: نحن في أمس الحاجة إلى ثلة من العلماء، يذودون عن حياض السنة، وإنما كان الهجوم على السنة لأكثر من سبب: أولاً: لأن القرآن لا يستطيع أحدٌ أن يطعن في لفظه، ولا يدعي فيه نقصاناً أبداً، والقرآن له جلالة ومكانة عظيمة عند الناس، فأي واحد يقترب من القرآن يدفعونه بشدة.ثانياً: لأن القرآن نقل بالتواتر، بل بأعلى درجات التواتر العام، نقله الجيل عن الجيل عن الجيل، والسنة أكثر أحاديثها آحاد يرويها الواحد والاثنين والثلاثة والأربعة ممن لم يبلغوا حد التواتر.ثم وضع الكذابون من الأحاديث ما لا يعلمه إلا الله، فشككوا الناس في السنة، وما أدراك قد يكون هذا مما وضعه الكذابون وأنت لا تدري؟ فاختلط الغث بالسمين، وأكثر الناس لا يعلمون جهود المحدثين في هذا الباب، فينطلي عليهم مثل هذا القول.ثم يحتجون بأن الناس غير معصومين في النقل، فيمكن أن يخطئوا، ويأتي بأحاديث في البخاري ومسلم فعلاً أخطأ الرواة فيها، فيقول لك: مثلما أخطئوا هنا فلم لا يخطئون في هذه اللفظة؟ مع أنها تخالف المعقول والمنقول، والمتواتر، والقواعد العامة.وأكثر الناس لا علم له بهذا الواقع؛ فتنطلي عليه مثل هذه الشبهات.اعلم أن السنة واسعة جداً، لأنها هي الأدلة التفصيلية، وهي البيان لكتاب الله عز وجل، فإن لم يكن هناك جيش يدفع عن حديث النبي عليه الصلاة والسلام فلن يبقي في أيدي الناس شيء من السنة.إن العلماء هم بمثابة الجهاز المناعي لهذه الأمة، فأخطر مرض معلن حتى الآن هو مرض (الإيدز) ، ومرض (الإيدز) يصيب الجهاز المناعي، الذي معناه: أن أي مرض مهما كان دقيقاً وتافهاً يمكن أن يقتل الإنسان إذا أصيب الجهاز المناعي لديه.فالعلماء هم الجهاز المناعي لهذه الأمة، وبقاء هذه الأمة حية حتى الآن مع ضعفها وكثرة أعدائها معجزة، وهذا دليل على أن الله عز وجل هو الذي يكلؤها بحفظه ورعايته، لكن لابد أن نقوم بما أوجب الله علينا من حفظ الدين، ولا يكون ذلك إلا بتعلم العلم.
Bidatçi Veterinerin Kitapları, Cahillerin Ona Aldanması ve Ona Verilen Cevap Bu veteriner çömezin kitapları vardır ve bütün kitaplarında hüsran alametleri görülmektedir. İlk kitabı "Arkadaşlara Peçenin Haram Olduğunun Hatırlatılması", ikinci kitabı ise "Kabir Azabının İnkâr Edilmesiyle Gönlün Ferahlaması"dır. İsme bir bakın! Onu tıpkı "Evliliğin Haramlığı ve Zinanın Müstehaplığı Hususunda Arzunun Zirvesi" gibi yapmış ve adını: "Kabir Azabının İnkâr Edilmesiyle Gönlün Ferahlaması" koymuştur. Felaketlerin üçüncüsü ise: "Sünnet'in Hakikati Konusunda Ümmetin Bilinçlendirilmesi" kitabıdır. Burada Sünnet'in ancak genel hatlarıyla (icmâlen) sabit olabileceği görüşünü savunmuştur; yani sadece Sünnet diye bir şeyin var olduğunu kabul etmektedir. Tıpkı Mahmûd Ebû Reyye ve diğerleri gibi Râfizî seleflerinin izinden giderek Ebû Hüreyre'yi (radıyallahu anh) yalancılıkla itham etmiştir. Sıra muhaddislerin şeyhi Buhârî'ye gelince ise Buhârî'nin hadis konusunda hiçbir şey bilmediğini söylemiştir. Bu apaçık bir iftiradır! Mesela sen "Sîbeveyh fâilin merfû olduğunu bilmez" desen, insanlar seni taşa tutarlar; zira o -yani Sîbeveyh- bu ilmin kurucusudur. Aynı şekilde hadiste Müminlerin Emîri ve dünyanın üstadı olan İmam Buhârî hakkında "Hiçbir şey bilmiyor" diyorsun! O Buhârî ki hadis anıldığında Buhârî anılır. Tıpkı İbn Tâın'ın -yanında Buhârî anıldığında- dediği gibi: "Tos vuran koç gibidir." "Tos vuran koç", birinin kafasına vurduğunda onu öldürebilen, yani münazara meydanında koç gibi mağlup edilemeyen ve karşısında kimsenin duramadığı kimsedir. Bu cahil, Buhârî'deki hadisleri yanlış anlamıştır; çünkü âlimlerin sözlerini incelememiş, âlimlerin huzurunda diz çökmemiştir. Şayet âlimlere müracaat etseydi, onlar bu hadislerin manalarını zaten açıklamışlardı. Fakat âlimlerden uzak kaldığı için cehaletini gösteren garip ve akıl dışı şeyler ortaya atmıştır. Bu zehirlerin cahillere yutturulması için kitabının son sayfasına aldığı "nişanları/unvanları" yazmış, arka kapağa fotoğrafını koymuş ve aldığı diplomaları sıralayarak şöyle demiştir: Birincisi: Veterinerlik Fakültesi'nden asistan olarak mezun oldu. İkincisi: Yüksek lisans yaptı. Üçüncüsü: Doktora aldı. Malumdur ki üniversiteye başlayan herkes bu aşamalardan geçer. O ise unvanlarını sıralamıştır; çünkü insanların çoğu kendi uzmanlık alanı dışında olsa bile bu tür "unvanlara" aldanır. O halde, bu adamın sadece ahıra yaraması gerekirdi; onu şer'î ilimlerin ortasına kim soktu? Neden ahırı bırakıp şer'î ilimlerin içine girdi, neden?! Veterinerlikte asistan olduğu, veterinerlikte yüksek lisans ve veterinerlikte doktora yaptığı söylendiğinde; o şu ana kadar veterinerliktedir. Uzmanlığı veterinerlik olduğu halde, hiçbir ehliyeti olmaksızın şer'î ilim meselelerine niçin dalmaktadır?! Daha sonra: "Bakanlık kararıyla Üçlü Zehir Komisyonu'na üye olarak atandı" demekte ve bu kararı parantez içine almaktadır. Bununla şer'î ilim arasında nasıl bir bağ olduğunu bilmiyorum. Aynı şekilde felsefede yüksek lisans yapmış olanın şer'î ilimle bağı nedir? Biz onun "Şeriatta yüksek lisansım, şeriatta doktoram, şeriatta diplomam var" demesini beklerdik. Kendi ifadesine göre aldığı tek şey kıraat diplomasıdır. Fakat insanların çoğu şer'î ilimlerdeki cehaletleri sebebiyle unvanların çokluğuna ve sahibine aldanmaktadır. Size bulduğu kedinin sahibinin kıssasını anlatayım: Adam kedisiyle geçerken birisi onu görüp "Bu sinnûr (kedi) nedir?" demiş. İkincisi "Bu hirr (kedi) nedir?", üçüncüsü "Bu kedi nedir?" demiş... Beşincisi de bir başka isim söylemiş. Adam: "Bu kedinin bunca ismi olduğuna göre fiyatı çok pahalı olmalı" demiş. Pazara girip satışa çıkarmış, karşılığında sadece bir dirhem verilince canı sıkılarak onu fırlatıp atmış ve: "Allah canını alsın, ismin ne kadar çok ama faydan ne kadar az!" demiştir. İşte bu şahıs da böyledir: Nişanları/unvanları ne kadar çok ama bu ilimdeki cehaleti ne kadar da büyüktür! Lakin dediğim gibi; insanların çoğu başlıkların ve unvanların esiridir. İngiltere ve Avusturya Cerrahlar Cemiyeti üyesi doktor vb. beş-altı satırlık bir tabela görsen, insanlar: "Demek ki tecrübesi var" derler; oysa hakikatte elinde sadece bir diplomadan başka bir şey yoktur. Bütün bunları okuduğunda ve bunların bazı hadislere itirazlarını gördüğünde şairin şu sözünü terennüm edersin: "Sefihlerin güldüğü, akıllının ise akıbetine ağladığı işler..." Gayretli bir Müslüman ilmin ve âlimlerin garip kalışına ağlar. Şayet Büyük Âlimler Kurulu bulunsaydı, bu gibiler asla ortaya çıkamazdı. Şu Hayvanları Koruma Derneği'nin yetkileri Büyük Âlimler Heyeti'nden daha fazladır; gerçek budur! Gastrointestinal cerrahı ve tıp alanında tanınmış mahir hekimlerden olan Dr. Ahmed Şefîk, romatizma için bir ilaç icat ettiğini ve bazı hastaları tedavi ettiğini söyleyip bu ilacı uluslararası heyet ve kurullardan geçirmediğinde; tıptaki şöhreti, ilmî konumu ve araştırmalarının çokluğu onun meslekten menedilmesine engel olamadı. Ameliyat yapması yasaklandı, kliniği kapatıldı ve mahkemeye sevk edildi. Neden? Dediler ki: "İnsanların canı oyuncak değildir. Nasıl olur da uluslararası ruhsat almaksızın bir ilaç icat edip hastaları tedavi eder? Bu, insan hayatını tehlikeye atmaktır."
كتب البيطري المبتدع واغترار الجهلة به والرد عليهإن هذا الغلام البيطري له كتب -وكل كتبه عليها علامات الخذلان- فأول كتاب له: (تذكير الأصحاب بتحريم النقاب) ، وثاني كتاب: (شرح الصدر بنفي عذاب القبر) ، انظر إلى الاسم، جعله مثل: غاية المنى في تحريم الزواج واستحباب الزنا، فسماه: (شرح الصدر بنفي عذاب القبر) .وثالثة الأثافي: كتاب: "تبصير الأمة بحقيقة السنة"، ذهب فيه إلى أن السنة لا تثبت إلا من حيث الجملة، يعني: أن هناك شيئاً اسمه السنة فقط، واتهم أبا هريرة رضي الله عنه بالكذب مثل أسلافه من الروافض، مثل: محمود أبو رية وغيره، ثم لما جاء الدور على البخاري شيخ المحدثين، قال: إن البخاري لم يكن يدري شيئاً في الحديث فهذا افتراء واضح!! فأنت لو قلت مثلاً: سيبويه لا يعرف أن الفاعل مرفوع لحصبوك الناس بالحجارة، وهو -أي: سيبويه - مؤسس العلم هذا، كذلك الإمام البخاري أمير المؤمنين في الحديث! وأستاذ الدنيا، تقول: لا يعرف شيئاً، البخاري الذي إذا ذكر الحديث ذكر البخاري، كما يقول ابن طاعن -عندما يذكر عنده البخاري -: كذا الكبش البطاح.الكبش البطاح هو الذي إذا خبط واحداً في رأسه قد يميته، بمعنى أنه لا يثبت له أحد في باب المناظرة، مثل الكبش لا يُغلب.فهذا الجاهل ساء فهمه لأحاديث في البخاري؛ لأنه لم يطالع أقوال العلماء، ولا جثا بركبتيه بين يدي العلماء، فلو أنه رجع إلى العلماء فإنهم قد قرروا معانيها، ولكنه بسبب بعده عن العلماء أتى بالغرائب والعجائب الدالة على جهله.فهو من أجل أن تمر مثل هذه السموم على الجهال قام في آخر صفحة من كتابه وكتب (النياشين) التي له، وأتى بصورته على الجلدة من الخلف ثم قام بكتب الشهادات التي حصل عليها، قائلاً: أولاً: تخرج معيداً في كلية الطب البيطري.ثانياً: حضَّر (الماجستير) .ثالثاً: أخذ (الدكتوراه) ومعلوم أن أي شخص يبدأ في الجامعة لابد أن يمر بهذه المراحل، هو قام بتعديد شهاداته؛ لأن أكثر الناس يغتر بمثل هذه (النياشين) حتى ولو كانت في غير تخصصه.إذاً: المفروض أن هذا الرجل لا ينفع إلا للزريبة، فمن الذي أدخله في وسط العلم الشرعي؟ لماذا ترك الزريبة ودخل في وسط العلم الشرعي لماذا؟! عندما يقال: إنه كان معيداً في الطب البيطري، وماجستير في الطب البيطري،.دكتوراه في الطب البيطري، فهو إلى الآن في الطب البيطري، فلماذا يخوض في مسائل العلم الشرعي بدون تأهيل مع أن تخصصه في الطب البيطري؟! ثم بعد ذلك يقول: عُين بقرار وزاري عضواً في اللجنة الثلاثية للسموم، وجعل هذا القرار بين قوسين، ولا أدري ما هي العلاقة بينه وبين العلم الشرعي؟ وكذلك الذي حصل على الماجستير في الفلسفة، ما هي علاقته بالعلم الشرعي؟ نحن كنا ننتظر أن يقول: عندي (ماجستير) في الشريعة، و (دكتوراه) في الشريعة، و (دبلوم) في الشريعة، الشيء الوحيد الذي أخذه حسب قوله هو دبلوم في القراءات لكن أكثر الناس بسبب جهلهم بالعلوم الشرعية يغتر بكثرة (النياشين) ويغتر بصاحبها، وأذكر لكم قصة صاحب القط الذي وجده، فمر به فرأه شخص فقال له: ما هذا السنور؟ والثاني قال له: ما هذا الهر؟ والثالث قال له: ما هذا القط؟ والخامس.؟ فقال: كل هذه الأسماء لهذا القط، إذاً: ثمنه سيكون باهضاً، فدخل السوق وعرضه للبيع، فأصاب درهماً واحداً فرماه ضجراً، وقال: قاتلك الله ما أكثر أسماءك وأقل غَنَاءَك! فهذا الشخص أيضاً كذلك، ما أكثر نياشينه وما أجهله في هذا العلم! لكن كما قلت: أكثر الناس أسير العناوين، فقد تمر على لافتة فيها: دكتور زميل الجراحين في بريطانيا، والنمسا وو.و.، خمسة أو ستة أسطر، يقول الناس: إذاً عنده خبرة، وفي الحقيقية لا يوجد معه إلا دبلوم.عندما تقرأ مثل هذا كله وتقرأ اعتراضات هؤلاء على بعض الأحاديث تنشد قول الشاعر: أمور يضحك السفهاء منها ويبكي من عواقبها اللبيب الإنسان المسلم الغيور يبكي غربة العلم والعلماء، لو كانت هناك لجنة لكبار العلماء ما ظهر أمثال هؤلاء أبداً، فهذه جمعية الرفق بالحيوان لها صلاحيات أكبر من مجلس كبار العلماء، وهذه حقيقة!!.فهذا الدكتور أحمد شفيق -جراح الجهاز الهضمي، وهو في مجال الطب أحد المهرة المعروفين- لما قال: إنه اخترع دواء للروماتيز، وعالج بعض المرضى، لكن دون أن يمرر الدواء على لجنات وهيئات عالمية، لم تمنعه شهرته الطبية، ولا مكانه العلمي، ولا كثرة أبحاثه، من أن يوقفوه عن العمل، وأوقفوه عن ممارسة العمليات، وأغلقوا له العيادة، وقدم للمحاكمة لماذا؟ قالوا: إن أرواح الناس ليست لعبة، كيف يخترع دواء ويعالج به المرضى من غير أن يأخذ تصريحاً عالمياً به، إذاً هذا تعريض لأرواح الناس للخطر.
Bidatçi Veterinerin Buhârî'ye İtirazı ve Ona Verilen Cevap Bu adam yalan söylemekte, Buhârî'nin hadisten hiçbir şey anlamadığını iddia etmekte ve sahih hadislere dil uzatmaktadır. Bu durum dini tehlikeye atmak sayılmaz mı? Bu iftiracı şöyle diyor: "Ümmetimizdeki en büyük facia, dini şahısların şöhretine göre almalarıdır; aklî prensipler ise cehenneme gitsin!" Bu söylenecek söz müdür?! Ona deriz ki: Öyleyse sendeki bu aklî prensipler nedir? Dedi ki: "Buhârî ve Müslim'de Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e isnat edilen kırktan fazla uydurma hadis vardır." Peki, bu uydurma hadisler hangileridir? Dedi ki: "(İnsanlar 'Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın elçisidir' diye şahitlik edinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıklarında -hak ettikleri durumlar müstesna- kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar.) Bu hadis Kur'ân'a aykırıdır." Peki, aykırılık neresindedir? Dedi ki: Allah Teâlâ: "Dinde zorlama yoktur" [Bakara, 256] buyurmaktadır. Mademki dinde zorlama yoktur, insanlarla niçin savaşılmaktadır? Yine Allah Teâlâ: "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin" [Kehf, 29] buyurmuştur. Rabbimiz "Dileyen" diyerek seçme hürriyetini nefse bırakmıştır; öyleyse onlarla niçin savaşsın? Yine Allah Teâlâ'nın: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederdi. O halde sen insanları mümin olsunlar diye zorlayacak mısın?" [Yûnus, 99] kavli vardır. Ayet "Zorlayacak mısın?" demektedir; öyleyse savaş nasıl helal olabilir? Bu tür sözler pek çok insanı yanıltabilir; insan buna bir cevap bulamayabilir ve şaşırıp kalabilir. Lakin kendisinde ilimden bir kırıntı bulunan kimse, bu tür itirazların ne kadar tutarsız olduğunu ve asla delil seviyesine ulaşamayacağını bilir. Bu ancak açıklamayla giderilecek bir şüphedir, bir delil değildir. İnsanlar üç kısımdır: Katıksız müşrik, Müslüman ve münafık. Hadiste kastedilen "insanlar" ya bu üç gruptur ya da bu üç gruptan biridir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in: "İnsanlar 'Lâ ilâhe illallâh' deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum" buyruğunda; bir adam Müslüman olduğunda bu hadisin kapsamına girer mi? Hayır. Münafıklık yapıp içi küfürle dolu olduğu halde "Lâ ilâhe illallâh Muhammedü'r-Rasûlullâh" derse, bu hadisin kapsamına girmeye devam eder mi? Hayır. Geriye kim kalır? Müşrikler kalır. Dolayısıyla bu hadisteki "insanlar" müşriklerdir. Buradaki "insanlar" lafzı umumi olup kendisiyle husus kastedilen bir lafızdır (lafz-ı âmm mahsûs). Tıpkı Allah Teâlâ'nın: "İnsanlar arasında haccı ilan et" [Hac, 27] kavlinde olduğu gibi. Bu ayetteki "insanlar" bütün insanlar mıdır, yoksa sadece Müslümanlar mıdır? "En-Nâs" lafzı elif-lam ile belirlenmiş umumi bir lafız olduğu için umumu ifade etmesine rağmen, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in: "Bilin ki bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullah'ı haccedemez" buyruğundan ötürü bu ayette kastedilenlerin başkaları değil, yalnızca Müslümanlar olduğunu herkes bilir. Demek ki bir lafız genel olup manası özel olabilir; veya Allah Teâlâ'nın: "De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben sizin hepinize Allah'ın elçisiyim" [A'râf, 158] kavlinde olduğu gibi lafzı da genel, manası da genel olabilir. "Cemîan (hepiniz)" umumi lafızlardandır. Burada da "en-Nâs" kelimesi elif-lam almış olup umum ifade eden lafızlardandır; bağlamda umumidir ve bütün insanlığı kapsar. O halde insanları bu üç kısma ayırdığımızda ve savaşın ne iman edene ne de nifaka düşene yönelik olmadığını anladığımızda; geriye bu hitabın müşriklere yönelik olduğu kalır. Nitekim Nesâî'nin rivayetinde Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): "Müşriklerle savaşmakla emrolundum" buyurmuştur. Bu hadiste herhangi bir müşkillik var mıdır? İşte ilim ehlinin metinleri cem etme (bağdaştırma) yöntemi budur. İlim ehli bunu açıkça belirtmiştir ve bu kitaplarda mevcuttur. Fakat bu adam aldanmıştır; âlimlerin sözünden sapmış ve Sünnet'i Azîz ve Celîl olan Allah'ın Kitabı ile karşı karşıya getirmiştir. İmam Ahmed şöyle der: "Sünnet'i Kur'ân'ın zahiriyle çeliştirmek sapkınlık alametlerindendir." Bu, tıpkı "Ölü, ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azap görür" hadisini Allah Tebâreke ve Teâlâ'nın: "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" [En'âm, 164] ayetiyle reddeden grubun durumuna benzer. Dediler ki: "Bir ölünün ailesi onun ardından ağladığında, ölü neden ailesinin ağlamasından ötürü azap çeksin?" Oysa Buhârî (rahimehullah) ayet ile hadis arasında bir çelişki olmadığını açıklamış ve dikkat çekerek şöyle demiştir: "Ölünün, ailesinin kendisine ağlamasından dolayı azap görmesi babı -ve bir kayıt koymuştur:- Bu onun âdetinden/vasiyetinden olduğu takdirde." Böylece çelişki ortadan kalkmıştır. Bu, Allah'ın: "Onlar kendi ağırlıklarını ve kendi ağırlıklarıyla birlikte başka ağırlıkları da yüklenecekler" [Ankebût, 13] buyurduğu ayetten farklıdır. Yani hem kendi günahlarını hem de başkalarının günahlarını yüklenecektir. Kendi günahı neden? Çünkü günah işlemiştir. Başkasının günahı neden? Çünkü onu saptırmıştır. Bu durum son derece uygundur. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın: "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" [En'âm, 164] kavli ile Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)'in: "Ölü, ailesinin kendisine ağlamasından ötürü azap görür" buyruğu arasında bir çelişki yoktur. Zira Buhârî: "Bu onun âdetinden olduğu takdirde" demiştir; yani bunu vasiyet etmişse. Mesela: "Ben öldüğümde yanaklarınızı dövün, elbiselerinizi yırtın ki insanlar benim yanınızda ne kadar değerli olduğumu, bir makamım olduğunu bilsinler" demesi gibi. Bu durumda azap görür; çünkü bunu bizzat kendisi vasiyet etmiştir. Şayet onlara: "Bunu yapmayın, ben sizin yaptıklarınızdan uzağım" demiş ve hayattayken onların bu fiilinden beri olduğunu ilan etmişse; onlar hangi günahı işlerlerse işlesinler, ölü bundan dolayı azap görmez. Zira hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İşte bu, dosdoğru ve güzel bir açıklamadır. Ayetler ile hadisler bu şekilde kaynaşır. Zira Sünnet, Kur'ân'ın açıklaması olarak gelmiştir ve aralarında bir tezat yoktur. Açıklayan (mübeyyin), açıklanan mücmel ile çelişmez; mübeyyin ancak mücmelin kapalılığını açıklığa kavuşturmak için gelmiştir. Onlar tozu dumanı ayağa kaldırıp Sünnet ile Kur'ân arasında bir çelişki varmış gibi gösterdikten sonra şu neticeye varırlar: "Kur'ân kat'îdir, Sünnet zannîdir; kat'î olan ile zannî olan çeliştiğinde kat'î olan öne alınır." Buhârî'ye iftira atmak ve onun fıkıhtan anlamadığını iddia etmek amacıyla öne sürdüğü bir diğer hadis ise Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği şu hadistir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Süleyman (aleyhisselâm): 'Bu gece yüz kadını dolaşacağım, hepsi de Allah yolunda savaşacak birer atlı doğuracak' dedi. Yanındaki arkadaşı ona: 'İnşallah de' dedi; fakat o unuttu; kadınlardan sadece biri hamile kaldı, o da yarım bir insan doğurdu. Aleyhissalâtü vesselâm buyurdu ki: Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, şayet istisna yapsaydı -yani 'İnşallah' deseydi- kadınların hepsi Allah yolunda savaşacak birer atlı doğuracak ve muradına erecekti." Bunda bir müşkillik var mıdır? İçinizden herhangi biri bunda bir müşkillik hissetti mi? Bu aldanmış adam bundan birkaç müşkillik çıkardı: Birinci Müşkillik: Dedi ki: "Allah'ın peygamberlerinden birinin Allah'a şart koşması nasıl caiz olabilir?" Şart koşma nerede? Dedi ki: "Kadınların kız değil erkek doğurmalarını ve Allah yolunda savaşacak yüz atlı olmalarını şart koşmasında. Nereden biliyor? Belki kız doğuracaklar ve kızlar savaşmaz. Dolayısıyla bu Allah'a şart koşmaktır ve hiçbir peygamber Allah'a şart koşamaz." İkinci Müşkillik: -Bu aldanmış adam diyor ki:- "Bir peygamberin çıkıp insanların önünde 'Ben bu gece şöyle şöyle şöyle yapacağım' demesi akla sığar mı? Bu söz hayâya aykırıdır ve peygamberler bunu söyleyemez; zira bize hayâyı öğretenler onlardır. O halde Buhârî'nin rivayet ettiği bu hadis uydurmadır." Yine bu aldanmış adam diyor ki: "Burada çok önemli bir husus var: Bir gecede yüz kadına nasıl güç yetirebilir? Hepsiyle birlikte olmaya enerjisi yeter mi?!" Şu iktidarsıza bakın! Allah tarafından desteklenen bir peygambere bunu çok görmektedir. Bizim Peygamberimiz Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) için de Enes'in (radıyallahu anh) belirttiği gibi: "Kendisine kırk erkeğin gücü verilmişti." Bir peygamber Allah tarafından teyit edildiğinde bunda ne gibi bir sorun olabilir? Bundan sonra diyor ki: "Bir gün bu iş için yetmez." Bak kardeşim bu aldanmış adama; bu iğrenç iftiraya cevap vermek için bizi bazen açık konuşmak zorunda bırakıyor. Dolayısıyla bir âlimin fıkıhta, hadiste, tefsirde, dilde ve diğer ilimlerde sermayesinin çok büyük olması gerekir ki oradan buradan delilleri toplayıp bidatçilere cevap verebilsin. Nitekim İbnü'l-Kayyim (rahimehullah): "Yûsuf sûresinde bin fayda vardır" demiştir. Cehmiyye'ye reddiye verdiğinde ise: "Onların birinci şüphesine gelince; buna yüz elli vecihten cevap verilir" demiş ve bu vecihleri sonuna kadar tek tek sıralamaya başlamıştır (Cehmiyye'nin şüpheleri pek çoktur). Birinci vecih işe yaramazsa ikinci, üçüncü veya beşinci vecihten hangisiyle cevap vereceksin? İşte bu, sermayesi büyük bir âlimdir; onun şiiri, hadisi ve fakihlerin sözlerini bildiğini görürsün. Böyle bir âlim, sermayesi büyük bir tüccara benzer; fabrikalar kurmak, sergiler açmak ve piyasayı dolduracak mallar getirmek isterse bunu yapabilir. Sermayesi zayıf olan ise sermayesi yetersiz olduğu için bunu yapamaz. Aynı şekilde âlim veya ilim talebesi de böyledir: Kişinin sermayesi zayıf olduğunda hüccetlerinin çöktüğünü ve ikna edici olmadığını görürsün. Fakat Şeyhülislâm'a bakın; şeriatta nasıl kitaplar telif etmiş, bidatçilere reddiyeler vermiş, onunla münazara etmiş, şunun hakkından gelmiştir. İlmi sermayesi az olan kimse ise masasında oturur hiçbir şey yapamaz; üzerinden yıllar geçer de şer'î tek bir meseleyi tahkik edemez. Bu bir işe yarar mı? Biz diyoruz ki: Nerede bizim seçkin kadrolarımız? Büyük Kahire'de seçkin kadroları arasak on kişi bulamayız. Seçkin kadrodan kastım, muhaliflerin karşısında durabilen ve onların hiçbirinin kendisini mağlup edemediği kimsedir. Soru şudur: Biz ilmi niçin öğreniyoruz? İlmi öğreniyoruz; çünkü biz Sünnet'i müdafaa etme ve savunma savaşındayız. Bir kimse gelip sana: "Sahîh-i Buhârî'de uydurma hadis vardır" dediğinde ona cevap verebilir misin? Veremezsin. Söyleyebileceğin tek şey: "Âlimler Sahîh-i Buhârî'nin sıhhati üzerinde icmâ etmiştir" demekten ibarettir; bundan başka türlü cevap vermeyi bilmezsin ve "Buhârî en sahih olanları seçip kitabına koyduğunu söyledi" dersin. Yapabileceğin sadece budur. Şayet o kurnaz biri ise sana şöyle diyecektir: "Efendim! Dârekutnî Buhârî'yi tenkit etmiş ve bazı hadislerde ona itiraz etmiştir; Ebû Hâtim er-Râzî de Buhârî'ye falan falan hadislerde karşı çıkmıştır. Hatta Sahîh-i Buhârî'nin şârihi olan -ve hiç kimse Buhârî'yi onun gibi şerh etmemiştir- İbn Hacer el-Askalânî dahi onda bazı hadisleri tenkit etmiş ve..."
اعتراض البيطري المبتدع على البخاري والرد عليهإن هذا الرجل يكذب ويقول: إن البخاري لا يدري شيئاً عن الحديث، ويطعن في الأحاديث الصحيحة، ألا يعد تعريضاً للدين للخطر؟ يقول: هذا الأفاك: إن المأساة العظمى في أمتنا أنهم يأخذون الدين تبعاً لشهرة الرجال، ولتذهب المبادئ العقلية إلى الجحيم هل هذا كلام؟! نقول له: إذاً: ما هذه المبادئ العقلية التي عندك؟ قال: إن في البخاري ومسلم أكثر من أربعين حديثاً مكذوباً عن النبي صلى الله عليه وسلم.إذاً ما هي الأحاديث المكذوبة؟ قال: (أمرت أن أقاتل الناس حتى يشهدوا أن لا إله إلا الله وأن محمداً رسول الله، فإذا فعلوا ذلك فقد عصموا مني دماءهم وأموالهم -قال- إلا بحقها) قال: هذا الحديث مخالف للقرآن.إذاً أين المخالفة؟ قال: قال تعالى: {لا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ} [البقرة:٢٥٦] فلماذا يقاتل الناس طالما لا إكراه في الدين؟ وقال تعالى: {فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} [الكهف:٢٩] إذاً ربنا قال: فمن شاء، فترك هنا حرية الاختيار للنفس، فلماذا يقاتلهم؟ وقوله تعالى: {وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} [يونس:٩٩] قال لك: أفأنت تكره، فكيف يحل القتال؟ إن مثل هذا الكلام يمكن أن ينطلي على كثير من الناس وقد لا يجد جواباً أبداً، ويقف محتاراً، لكن من كان عنده أثارة من عِلمٍ عَلِمَ تهافت مثل هذا الاعتراض، وأنه لا يرقى إلى باب الدليل، وإنما هي شبهة تزال بالبيان وليست دليلاً.فالناس ثلاثة: مشرك صرف، أو مسلم، ومنافق.الناس المقصودون في الحديث إما الثلاثة وإما واحد من الثلاثة فقوله صلى الله عليه وسلم: (أمرت أن أقاتل الناس حتى يقولوا: لا إله إلا الله) انتهى، فإذا أسلم الرجل هل يبقى مندرجاً تحت هذا الحديث؟ لا.فإذا نافق وقال: لا إله إلا الله، محمد رسول الله، وكان يبطن الكفر، هل يبقى مندرجاً تحت هذا الحديث؟ لا.إذاً من الذي يبقي؟ إنهم المشركون، إذاً الناس في هذا الحديث هم المشركون، وتظل لفظة الناس هنا لفظة عامة، أريد بها الخصوص، لفظ عام مخصوص، كما قال تعالى: {وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ} [الحج:٢٧] الناس في هذه الآية كل الناس أم المسلمون فقط؟ مع أن لفظة "الناس" لفظ عام ومحلى بالألف واللام فيفيد العموم، ومع ذلك فالكل يعلم أن المقصود في هذه الأية هم المسلمون دون غيرهم؛ لقوله صلى الله عليه وسلم: (ألا لا يحج البيت بعد العام مشرك) إذاً يمكن أن يكون اللفظ لفظاً عاماً ويكون معناه خاصاً، ويمكن أن يكون لفظاً عاماً ومعناه عاماً، كقول الله تعالى: {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا} [الأعراف:١٥٨] فجميعاً من صيغ العموم، وهنا أيضاً لفظة "الناس" محلاة بالألف واللام وهي من صيغ العموم، فهي عامة في السياق، فتفيد استغراق البشرية كلها.إذاً: إذا قسمنا الناس إلى هذه الأقسام الثلاثة، وعرفنا أن القتال غير متوجه لمن آمن، وأيضاً غير متوجه لمن نافق، إذاً يبقى هذا الخطاب موجهاً إلى المشركين، وقد جاءت رواية النسائي قال: قال صلى الله عليه وسلم: (أمرت أن أقاتل المشركين) هل هناك إشكال في هذا الحديث؟ فهذا مسلك أهل العلم في الجمع بين النصوص، وقد نص أهل العلم على ذلك، وهو كلام موجود في الكتب، لكن هذا الشخص مغبون، إذ حاد عن كلام العلماء، وعارض السنة بكتاب الله عز وجل، والإمام أحمد يقول: (إن من علامات الزيغ أن تعارض السنة بظاهر القرآن) ، هذه من علامات الزيغ، مثل الجماعة الذين ردوا حديث: (إن الميت يعذب ببكاء أهله عليه) بقوله تبارك وتعالى: {وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى} [الأنعام:١٦٤] .فقالوا: إذا بكى أهل ميت على ميتهم.فلماذا الميت يعذب ببكاء أهله عليه؟ والبخاري رحمه الله قد بين ولفت النظر إلى أنه لا تعارض بين الآية والحديث، فقال: (باب الميت يعذب ببكاء أهله عليه -ووضع قيداً- إذا كان ذلك من سنته) .إذاً زال التعارض، هذا غير الآية التي قال الله فيها: {وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَعَ أَثْقَالِهِمْ} [العنكبوت:١٣] يعني: سيتحمل ذنوبه وذنوب غيره أيضاً لماذا ذنبه؟ لأنه أذنب، ولماذا ذنب غيره؟ لأنه أضله، فهذا مناسب.إذاً: قوله تعالى: {وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى} [الأنعام:١٦٤] لا تعارض بينها وبين قول النبي عليه الصلاة والسلام: (إن الميت يعذب ببكاء أهله عليه) لأن البخاري قال: (إذا كان ذلك من سنته) يعني: وصى بذلك، كأن يقول: إذا أنا مت فالطموا الخدود وشقوا الثياب، من أجل أن يعلم الناس أني غال عندكم، ولي مكانة لديكم.إذاً: في هذه الحالة يعذب؛ لأنه وصى بذلك.إما إذا قال لهم: لا تفعلوا، وأنا بريء مما تفعلون، وقد تبرأ من فعلهم وهو حي، فهذا مهما فعلوا من معصية فإنه لا يعذب بها؛ لأنه لا تزر وازرة وزر أخرى، فهذا كلام مستقيم وكلام جميل، وهكذا تلتحم الآيات مع الأحاديث، لأن السنة جاءت بياناً للقرآن، ولا تعارض بينهما، والمبين لا يعارض المجمل، إنما جاء المبين ليبين إبهام المجمل.فلمّا يثيرون النقع والغبار، ويظهرون تعارضاً ما بين السنة والقرآن، وبعد تكون النتيجة الآتية، وهي قول القائل: القرآن قطعي، والسنة ظنية، فإذا تعارض القطعي مع الظني يقدم القطعي.وحديث آخر يقصد به التجني على البخاري وأنه لا يفقه، كما في حديث أبي هريرة أن النبي صلى الله عليه وسلم قال: (قال سليمان عليه السلام: لأطوفن الليلة على مائة امرأة، كلهن يلدن فارساً يقاتل في سبيل الله.فقال له صاحبه: قل: إن شاء الله، فنسي؛ فلم تلد منهن إلا واحدة، ولدت نصف إنسان.قال عليه الصلاة والسلام: والذي نفسي بيده، لو استثنى -أي: لو قال: إن شاء الله- لولدت كل امرأة فارساً يقاتل في سبيل الله، ولكان دركاً لحاجته) .هل يوجد فيه إشكال؟ هل أحد منكم أحس أن فيه إشكال؟ هذا المغبون أخرج منه عدة إشكالات: الإشكال الأول: قال: كيف يجوز لنبي من أنبياء الله أن يشترط على الله؟ أين الاشتراط؟ قال: اشتراطه بأن تلد النساء ذكوراً لا إناثاً؛ وأن يكونوا: مائة فارس يقاتلون في سبيل الله، وما أدراه فقد يلدن إناثاً، والإناث لا تقاتل.إذاً: هذا اشتراط على الله ولا يمكن أن يشترط نبي على الله.الإشكال الثاني: -يقول هذا المغبون- هل يعقل أن هناك نبياً من الأنبياء يأتي ويقول أمام الناس: أنا سأفعل الليلة هذه كذا وكذا وكذا، والكلام هذا ينافي الحياء، ولا يمكن أن تقوله الأنبياء؛ لأنهم الذين علمونا الحياء.إذاً: الحديث الذي رواه البخاري هذا مكذوب.ويقول هذا المغبون: هناك نقطة مهمة جداً وهي: كيف يستطيع أن يأتي مائة امرأة في ليلة واحدة؟ وهل عنده طاقة لأن يأتي عليهن كلهن؟! انظروا إلى هذا العنين، يستكثر هذا الشيء، على نبي مؤيد من الله، ونبينا محمد عليه الصلاة والسلام كما قال أنس رضي الله عنه: (أوتي قوة أربعين رجلاً) وعندما يكون النبي مؤيداً من قبل الله فما المشكلة في هذا؟ وبعد ذلك يقول: إن يوماً واحداً لا يكفي لهذا العمل، فانظر يا أخي إلى هذا المغبون فإنه يضطرنا أحياناً أن نتكلم كلاماً صريحاً للرد على مثل هذه الفرية النكراء.إذاً لا بد أن يكون رأس مال العالم كبيراً سواءً كان في الفقه أو الحديث أو التفسير أو اللغة وغيرها من العلوم.ليستطيع أن يجمع الأدلة من هنا وهنا ليرد بها على المبتدعة.فهذا ابن القيم رحمه الله يقول: في سورة يوسف ألف فائدة.وعندما قام بالرد على الجهميين، قال: أما شبهتهم الأولى فالرد عليها من مائة وخمسين وجهاً، وبدأ يسردها وجهاً وجهاً إلى آخرها -الجهمية عندهم شبه كثيرة- فيا ترى على أي وجه من هذه الوجوه سترد إذا لم ينفع الوجه الأول فالثاني أو الثالث أو الخامس، فهذا عالم رأس ماله كبير، فتراه عالماً بالشعر والحديث وكلام الفقهاء.، ومثل هذا العالم مثل صاحب رأس مال كبير، لو أحب أن يعمل مصانع، وأن يفتح معارض ويأتي ببضاعة تغطي السوق، أما صاحب رأس المال الضعيف فلا يستطيع؛ لأن رأس ماله ضعيف.وكذلك العالم أو طالب العالم، عندما يكون الواحد رأس ماله ضعيفاً تجد حججه متهاوية وغير مقنعة، ولكن انظر إلى شيخ الإسلام كيف أنه ألف الكتب في الشريعة، ورد بها على المبتدعة وناظر هذا، وأفحم هذا، بينما الذي رأس ماله من العلم قليل، تراه يجلس على مكتبه لم يعمل شيئاً، تمر عليه السنوات ولا يستطيع أن يحرر مسألةً شرعية هل ينفع هذا؟ نقول: أين كوادرنا المتميزة؟ لو بحثنا عن الكوادر المتميزة في القاهرة الكبرى لما وجدنا فيها عشرة، وأقصد بالكادر المتميز أن يقف أمام المخالفين ولا يستطيع أحد منهم أن يكسره.والسؤال لماذا نطلب العلم؟ نطلب العلم لأننا في معركة الذود عن السنة والدفاع عنها، عندما يأتي شخص ويقول لك: إن صحيح البخاري فيه حديث موضوع هل تستطيع أن ترد عليه؟ لا تستطيع، فكل الذي تقدر أن تقوله: إن العلماء أجمعوا على صحة صحيح البخاري، لا تعرف أن ترد إلا هكذا، وأن البخاري قال: إنه انتقى أصح الصحيح ووضعه في كتابه.هو هذا فقط الذي تستطيع أن تفعله، ولو كان ماكراً فإنه سيقول لك: يا سيدي! إن الدارقطني تعقب البخاري وعارضه في أحاديث، وأبا حاتم الرازي أيضاً عارض البخاري في أحاديث كذا وكذا وكذا، بل ابن حجر العسقلاني الذي هو شارح لصحيح البخاري -ولا يوجد أحد شرح البخاري مثله- انتقد فيه بعض الأحاديث وأنه وقع ف
Çağdaş Gazzâlî'nin Hadis Ehline Karşı Tutumu ve Ona Verilen Cevap Hadis âlimlerinin Müslümanların boynunda büyük bir minneti/hakkı vardır. Ne var ki ne yazık ki çağımızda hadis ehlinin hakkını gasbeden kimseler ortaya çıkmıştır. Onları ahmaklıkla ve sened nakletmekten başka hadisten hiçbir şey anlamamakla itham etmektedirler. Hatta "Fıkıh Ehli ile Hadis Ehli Arasında Nebevî Sünnet" kitabının yazarı şöyle demiştir: "Muhaddisler ile fakihler, usta ile amele/tuğla taşıyıcısı gibidir." Yani ustaya kerpici veya tuğlayı ulaştıran kişi. Diyor ki: "Muhaddis, fakihlere kerpici veya tuğlayı uzatan işçidir; fakihler ise inşa edenlerdir." Aynen böyle söylüyor. Muhaddislerin değeri bu mudur? Muhaddislerin emeği bundan mı ibarettir? Biz bu meclisleri, en faziletli fakihlerin bizzat muhaddisler olduğunu göstermek için akdettik. Bunu kuru bir iddiayla değil, delille ortaya koyacağız. Hadis ehli öyle bir kılavuzdur ki fakih, Sünnet'ten ancak onların yoluyla istifade edebilir; zira âlimler, zayıf hadisten şer'î hüküm çıkarılamayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Tashih ve tad'îf (hadisin sahihliğini ve zayıflığını belirleme) ile ilgisi bulunmayan sırf fakih olan kimse böyledir. Muhaddisin ilmi hadis konusunda alınır; fakihin ilmi fıkıh konusunda alınır; müfessirin ilmi tefsir konusunda alınır; dilbilimci ve nahivcinin ilmi de nahiv konusunda alınır. Dolayısıyla fakih, delilden şer'î hükmü çıkarmadan önce muhaddise sorar: "Bu hadis sabit oldu mu ki ondan hüküm çıkaralım, yoksa sabit değil mi?" Muhaddis: "Evet, bu hadis sahihtir" dediğinde, fakih o hadisle istidlal etmeye ve ondan hükümler çıkarmaya başlar. Demek ki muhaddislerin rolü, fakihlerin rolünden daha öncedir.
موقف الغزالي المعاصر من أهل الحديث والرد عليهعلماء الحديث لهم منة في أعناق المسلمين، لكن بكل أسف فقد ظهر في زمننا من يغمط حق أهل الحديث.ويتهمهم بالغباوة، وأنهم لا يفقهون شيئاً في الحديث إلا نقل الأسانيد فقط، حتى قال صاحب كتاب: السنة النبوية بين أهل الفقه وأهل الحديث، قال: إن المحدثين والفقهاء مثل البنَّاء والمناول.الذي يقوم بإيصال اللبن أو الطوب إلى البناء.يقول: المحدث هو العامل الذي يناول اللبن أو الطوب للفقهاء، والفقهاء هم الذين يبنون، هكذا يقول.هل هذا قدر المحدثين؟ وهل هذا جهد المحدثين؟ هذه المجالس عقدناها لنبين أن أفضل الفقهاء هم المحدثون، وسنبين ذلك بالبرهان لا بالدعوى، وأن أهل الحديث شامة لا يستطيع الفقيه أن ينتفع بالسنة إلا من طريقهم؛ لأن العلماء اتفقوا أنه لا يؤخذ حكم شرعي من حديث ضعيف.حسن الفقيه الصرف الذي ليس له علاقة بالتصحيح والتضعيف، فالمحدث يؤخذ علمه في الحديث، والفقيه يؤخذ علمه في الفقه، والمفسر يؤخذ علمه في التفسير، واللغوي والرجل النحوي يؤخذ علمه في النحو، إذاً الفقيه قبل أن يأخذ الحكم الشرعي من الدليل يسأل المحدث، أَثَبَتَ هذا الحديث فنأخذ الحكم منه أم لا؟ إذا قال المحدث: نعم إن الحديث صحيح، هنا يبدأ الفقيه بالاستدلال بالحديث، واستنباط الأحكام منه.إذاً: دور المحدثين أسبق من دور الفقهاء.
Buhârî, Sahîh'i ve İkisinin Konumu Senin evinde tek cilt halinde basılmış Sahîh-i Buhârî vardır; Buhârî'nin (rahimehullah) bu kitabı kaç yılda telif ettiğini biliyor musun? Tam on yedi yıl uğraştı! Üç yüz bin hadisi ezbere bilen bu imam, tıpkı bizim "Kul hüvallâhu ehad" [İhlâs, 1] okuduğumuz gibi bu hadisler üzerinden ok gibi geçerdi. Üç yüz bin hadis... Bir isnadı başka bir isnada, bir şahsı başka bir şahsın yerine, bir metni başka bir metnin yerine asla karıştırmazdı. Onun biyografisinde, Ebû Zür'a er-Râzî ve Ebû Hâtim er-Râzî'nin, bir çocuğun hocasının önünde oturduğu gibi onun önünde oturduklarını ve Buhârî'nin illetler bahsinde ok gibi hızla geçtiğini zikrederler. Üç yüz bin hadisi ezberinde tutan bu imam kitabını yaklaşık yirmi yılda tasnif ederken, günümüzde ise her üç veya dört gecede birimizden bir kitap çıkmakta ve cilt ardına cilt basmaktadır. Allah Şeyh el-Mutayrî'ye rahmet eylesin, şöyle derdi: "Onlarda telif ishal/taşkınlığı var." Tahkik faaliyeti otuz yıl önce ortaya çıktı; o zamanlar pek az celil muhakkik ismi bilirdin. Muhakkikler azdı: Şeyh Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî el-Yemânî, Şeyh Ahmed Şâkir, Şeyh Mahmûd Şâkir, Şeyh Muhammed Muhyiddîn Abdülhamîd, Muhammed Fuâd Abdülbâkî, Abdüsselâm Hârûn, Muhammed Ebü'l-Fadl İbrâhîm, Ali el-Ceddâvî ve Muhammed İbrâhîm Zâyid gibi zatlar kitapları tahkik eden bir gruptu. Pek nadir yeni bir isim bulurdun. Neden? Çünkü o devirde şimdiki gibi akademik diplomalar dünyayı doldurmamıştı; faydaya ulaşmak artık kolaylaştı. Lakin bizim asrımızda her yıl bir "Ebû Abdillâh el-Eserî", bir "Ebû Abdirrahmân el-Eserî" türüyor. Hatta Şeyh el-Elbânî "el-Eserî" nisbesi hakkında "asrın modası" demiştir. Hangi alanda olduklarını bilmediğin, ilimdeki derecelerini tanımadığın, âlimlerin onları tezkiye edip etmediğini bilmediğin onlarca muhakkik bulursun; mirası oyuncak haline getirirler ve insanların emeklerini çalarlar. Mesela Şeyh el-Elbânî'nin kitaplarını incelemiş herhangi bir kimse, bu muhakkiklerin çoğunun Elbânî'nin tahriclerini çaldığını bilir. Elbânî'nin tahricini birazcık değiştirdiğini görürsün: Şayet Elbânî tahrici bir sayfada vermişse bu yarım sayfaya indirir; bir sözü öne alır, diğerini arkaya bırakır veya baskıyı değiştirir vb. Örneğin Elbânî Beyhakî'yi Ahmed'den sonra veya Ahmed'i Beyhakî'den sonra zikretmişse, bu muhakkik durumu anlaşılmasın diye sırayı değiştirir ve düzenler. Fakat meslek erbabı bunun çalıntı olduğunu bilir. Kitapları çalan bu tür insanlar pek çok türedi; oysa geçmiş âlimler asla böyle yapmazlardı. Muhammed b. Ebî Hâtim el-Verrâk, Irak ehlinden bir adamla yürüyordu -bilirsin ki Irak ehli faziletli kimseleri küçümserdi-. Bir adamın: "Buhârî namaz kılmasını bile beceremez" dediğini işitti; bu sözden derin üzüntü duydu ve bunu Buhârî'ye aktardı: "Irak'ta bir adamın 'Buhârî namaz kılmayı beceremez' dediğini işittim" dedi. Buhârî şöyle cevap verdi: "Dileseydim, şu meclisimden kalkmadan önce sana namaz hakkında on bin hadisi peş peşe sıralardım." Namaz hakkında on bin hadis ezberleyen kimse namaz kılmayı nasıl beceremezmiş?! İmam Buhârî kitabını hadis ehli nezdinde bilinen en geniş ilmî kaideler üzerine tasnif etmiştir. Biz Buhârî'nin (rahimehullah) kitabını nasıl tasnif ettiğini, ardından hadis ehlinin rivayeti tenkit etme ve haberleri kabul etme hususunda nasıl ölçüler koyduğunu bilseydik; muhaddislerin büyüklüğünü ve bu ümmete olan iyilik ve minnetlerinin derecesini anlardık. Hadis ehli; tek bir lafzı tashih etmek uğruna evlatlarını, yurtlarını, lezzet ve arzularını terk etmiş kimselerdir. Bütün Sünnet'in muhafazası ise nasıl olmasın?
البخاري وكتابه الصحيح ومكانتهماأنت في البيت عندك صحيح البخاري مطبوع في مجلد، هل تعلم كم ظل سنوات يؤلف البخاري رحمه الله هذا الكتاب؟ لقد بقي سبع عشرة سنة، هذا الإمام الذي كان يحفظ ثلاثمائة ألف حديث يمر فيها كالسهم كما يقرأ أحدنا: (قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ) [الإخلاص:١] ، ثلاثمائة ألف حديث لا يختلط عليه فيها إسناد في إسناد ولا رجل مكان رجل، ولا متن مكان متن أبداً، يذكرون في ترجمته أن أبا زرعة الرازي، وأبا حاتم الرازي كانا يجلسان بين يديه كما يجلس الصبي بين يدي شيخه، والبخاري يمر في العلل مرور السهم.فهذا الإمام الذي كان يحفظ ثلاثمائة ألف حديث يصنف كتابه في قرابة عشرين عاماً، أما في وقتنا الحاضر ففي كل ثلاث أو أربع ليال يخرج لأحدنا كتاب، وتراه يطبع جزءاً وراء جزءٍ وراء جزءٍ، ورحم الله الشيخ المطيري كان يقول: عندهم إسهاب في التأليف، لقد ظهر التحقيق من ثلاثين سنة، قلما تعرف اسم محقق جليل، كان المحققون قلة، أمثال الشيخ عبد الرحمن بن يحيى المعلمي اليماني، والشيخ أحمد شاكر، والشيخ محمود شاكر، والشيخ محمد محيي الدين عبد الحميد، ومحمد فؤاد عبد الباقي، وعبد السلام هارون، ومحمد أبو الفضل إبراهيم، وعلي الجداوي، ومحمد إبراهيم زايد، كانوا مجموعة يقومون بتحقيق الكتب، فقلما كنت تجد اسماً جديداً لماذا؟ لأنه لم يكن في ذلك الوقت شهادات علمية، كما هو الآن، فقد ملأت الشهادات الدنيا، وأصبح الوصول إلى الفائدة قريب المنال، لكن في عصرنا هذا كل سنة ويظهر أبو عبد الله الأثري، أبو عبد الرحمن الأثري، حتى إن الشيخ الألباني قال في الأثري: إنه موضة العصر، تجد عشرات المحققين الذين أنت لا تعرف في أي مجال هم، ولا تعرف قدرهم من العلم، ولا تعرف هل زكاهم العلماء أم لا، يلعبون بالتراث، ويسرقون جهود الناس، وأي رجل -يعني مثلاً- درس كتب الشيخ الألباني يعلم أن أكثر هؤلاء المحققين يسرقون تخاريج الألباني، وتجده يقوم بتغيير بعض تخريج الألباني قليلاً، إذا كان الألباني يأتي بالتخريج في صفحة فهذا يختصره في نصف صفحة، ويقدم قولاً ويؤخر قولاً، أو يغير في الطبعة وهكذا، مثل أن يقوم الألباني يجعل البيهقي بعد أحمد أو أحمد بعد البيهقي يأتي هذا المحقق ويقدم ويرتب من أجل أن لا ينكشف أمره، لكن أهل الصنعة يعلمون أن هذا مسروق.لقد ظهر كثير جداً من هؤلاء الناس الذين يسرقون الكتب، والعلماء المتقدمون لم يكونوا ليفعلوا ذلك.مرَّ محمد بن أبي حاتم الوراق مع شخص من أهل العراق، وأنت تعرف أن أهل العراق كانوا ينتقصون الأفاضل، فسمع رجلاً يقول: إن البخاري لا يحسن أن يصلي؛ فتوجع من هذه الكلمة فنقلها إلى البخاري، قال له: سمعت رجلاً بالعراق يقول: إن البخاري لا يحسن يصلي؟ فقال البخاري: لو شئت لسردت لك عشرة آلاف حديث في الصلاة قبل أن أقوم من مجلسي هذا.إذاً: الذي يحفظ عشرة آلاف حديث في الصلاة لا يحسن الصلاة كيف هذا؟! فالإمام البخاري صنف كتابه على أوسع القواعد العلمية المعروفة عند أهل الحديث، فنحن إذا علمنا كيف صنف البخاري رحمه الله كتابه، ثم كيف وضع أهل الحديث الموازين لنقد الرواية، وقبول الأخبار؛ لعلمنا عظمة المحدثين، ومدى قدر جميلهم على هذه الأمة، فأهل الحديث هم الذين تركوا أولادهم، وتركوا ديارهم، وتركوا ملذاتهم وشهواتهم من أجل تصحيح لفظة واحدة، فكيف بحفظ السنة كلها؟
Hadis Ehlinin Hadisleri İşitirken ve Hüküm Verirken Titizlik ve İhtiyat Göstermelerine Dair Tablolar
صور من تثبت أهل الحديث عند سماع الأحاديث والحكم عليها.
Şu'be b. el-Haccâc'ın Hadisi Tahkik Etme Kıssası Burada İbn Hibbân'ın el-Mecrûhîn adlı kitabının mukaddimesinde Ebü'l-Hâris el-Verrâk yoluyla zikrettiği bir kıssa vardır. Kendisi metrûk bir ravidir; fakat bu kıssa et-Tayâlisî (yani Ebû Dâvûd et-Tayâlisî) yoluyla Şu'be'den de rivayet edilmiş ve Ebü'l-Haccâc el-Mizzî Tuhfetü'l-Eşrâf adlı eserinde üçüncü kıssa olarak buna dikkat çekmiştir. Ebü'l-Hâris el-Verrâk anlatıyor: Şu'be'nin kapısında oturmuş Sünnet'i müzakere ediyorduk. Ben: "Bize İsrâîl b. Yûnus, Ebû İshâk'tan, o Abdullah b. Atâ'dan, o Ukbe b. Âmir el-Cühenî'den, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etti: 'Kim abdest alır ve ardından: Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve enne Muhammeden resûlullâh derse, cennetin sekiz kapısı ona açılır'" dedim. Ebü'l-Hâris hadisi henüz bitirmişti ki evin kapısından henüz çıkmamış olan Şu'be onun bu hadisi söylediğini işitti; bunun üzerine Şu'be ona bir tokat attı ve eve girdi. Şu'be'nin yanında Abdullah b. İdrîs vardı. Şu'be dışarı çıktığında Ebü'l-Hâris ağlıyordu. Abdullah b. İdrîs Şu'be'ye: "Adama çok sert davrandın" dedi. Şu'be: "O delinin teki, ne rivayet ettiğini bilmiyor! Ben bu hadisi Ebû İshâk'a sordum" dedi ve Şu'be bu hadisle ilgili kıssasını anlattı. Şu'be pek çok hadisin hafızıydı; birçok hadisi tashih etmek uğruna muazzam gayretler sarf etmişti ki bu anlattığım kıssa da bunlardan biridir. Şu'be dedi ki: Ben bu hadisi Ebû İshâk es-Sebîî'ye sordum; ona: "Bu hadisi Abdullah b. Atâ'dan bizzat işittin mi?" dedim. Şu'be niçin Ebû İshâk'a sordu? Çünkü Ebû İshâk isnad tedlisi yapardı. Ben sana meselenin vahametini izah edeyim: Şu'be, Ebû İshâk'ın onda tedlis yapmış olabileceği endişesiyle bu hadisin peşinde dünyayı dolaştı. Tedlis ne demektir? Tedlisin lügat anlamı aydınlığın karanlıkla karışmasıdır. İsnad tedlisini ise âlimler şöyle tarif etmiştir: Ravinin, kendisinden hadis işittiği (görüştüğü) şeyhinden, bizzat işitmediği rivayeti aktarmasıdır. Bu nasıl olur? Örneğin ben İmam Ahmed döneminde muhaddislerden biriyim, sizler de talebelersiniz. Ben: "Bize Vekî' rivayet etti, o dedi ki: Bize Süfyân es-Sevrî, el-A'meş'ten, Alkame'den veya İbrâhim'den, o Alkame'den, o İbn Mes'ûd'dan rivayet etti" derim. Veya anlaşılması kolay olsun diye ben İmam Ahmed tabakasından olayım ve: "Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o Enes'ten rivayet etti" diyeyim; Süfyân b. Uyeyne -> Zührî -> Enes şeklinde kısa, altın bir silsile. Şimdi ben Süfyân olayım; sen bu hadisi benden rivayet ettiğinde: "Bize Süfyân rivayet etti (bu bir), dedi ki: Zührî'den (bu iki), o da Enes'ten (bu üç)" dersin. O halde seninle Resûlullah arasında kaç kişi var? Üç kişi. Sen benim talebemsin, benden ders aldın ve benimle görüştüğün sabittir. Daha sonra başına bir durum geldi ve o günkü meclise katılamadın. Ben de senin bulunmadığın mecliste on veya on beş hadis rivayet ettim; ben söylediğim hadisleri tekrarlamam. Sen yolculuktan dönünce arkadaşlarına: "Bugün ne aldınız?" diye sordun. Onlar da: "Vallahi biz on ya da on beş hadis aldık" dediler. Sen bu hadisleri rivayet etmek istediğinde benden mi rivayet edersin yoksa arkadaşlarından mı? Arkadaşlarından; çünkü sen hazır bulunmadın. Şayet kalkıp bunları benden işitmediğin halde doğrudan benden rivayet edersen, bu yaptığınla "müdellis" olursun. "Bana rivayet etti (haddesenî)" dersen yalan söylemiş olursun; "an (şundan)" dersen tedlis yapmış olursun. Dolayısıyla bu hadisleri rivayet etmek için: "Bize falan rivayet etti, o İbn Uyeyne'den, o Zührî'den, o Enes'ten" demen gerekir. O zaman seninle Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arasında kaç kişi olur? Şimdi bir derece aşağı indin; önceden Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) ile aranda üç kişi varken, şimdi dört kişi oldu. İsnadda "ulüvv" (âlî isnad), seninle Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) arasındaki vasıtaları azaltmaktır. İşte bazı muhaddisleri isnad tedlisine sevk eden saik bu isnad ulüvvü idi; zira Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile arasındaki mesafenin uzaması ona ağır geliyordu. Böylece aradaki arkadaşını düşürüp, o hadisleri bizzat işitmediği halde görüştüğü şeyhinden rivayet etme yolu olan tedlise başvuruyordu. Tedlisin tarifine dönersek: Ravinin -yani bu arkadaşımızın- kendisinden hadis işittiği, mülaki olduğu sabit olan ve talebesi bulunduğu şeyhinden, gıyabında kaldığı için bizzat işitmediği şeyi rivayet etmesidir. İşte buna "tedlîsü'l-isnâd" denir ve senetlerde en çok dönen tedlis türü budur. Bil ki "an (عن)" kelimesinin aslında bir ittisal (bitişiklik) şâibesi vardır; yani iki yönü bulunur: Bir yönü inkıtâ (kopukluk) ifade eder, diğer yönü ittisal bildirir. Fakat sen "Bana İbn Teymiyye rivayet etti (haddesenî İbn Teymiyye)" desen bu geçerli olur mu? Hayır. Bu sözün yalan olduğu hususunda kimse şüpheye düşmez; çünkü İbn Teymiyye hicri 728'de vefat etmiştir, biz ise on beşinci asırdayız. Lakin "İbn Teymiyye'den (an İbn Teymiyye) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir..." dersen, kimse sana karşı çıkamaz veya reddedemez. Neden? Çünkü ben onu ondan zikrettim, bizzat rivayet etmedim. Sana: "Ben bunu bizzat ondan işitmedim, işitmiş gibi de rivayet etmedim, sadece 'an' lafzıyla ondan aktardım" diyebilirim. Demek ki "an" lafzı geniştir. Müdellis kimse muhaddislerin karşısına "an" lafzıyla çıkar; ona "Sen yalancısın" diyemezsin. Zira sana: "Ben 'bana rivayet etti (haddesenî)' demedim ki" der. Bu sebeple tedlis yapan kişi asla "haddesenî" demez; şayet derse onu yalancı sayarlar, "O bir kezzâptır" deyip doğrudan sakıt ederler (düşürürler). Fakat onun hakkında: "Hadisi falan rivayet etti, o müdellistir ve an'ane yapmıştır" denir. "An'ane", hadisi "an" lafzıyla rivayet etmek demektir. Netice itibariyle Ebû İshâk es-Sebîî isnad tedlisi yapanlardandı. Şu'be b. el-Haccâc ise tedlisten son derece nefret ederdi; "Tedlis yalanın kardeşidir" derdi. "Susuzluğumu gidermek için eşek sidiği içmem, tedlis yapmamdan bana daha sevimlidir" derdi. "Zina etmem, tedlis yapmamdan bana daha sevimlidir" derdi. Şu'be'nin bu sözüyle maksadı tedlisten nefret ettirmek ve bunu yapanı takbih etmektir. Tıpkı Allah Tebâreke ve Teâlâ'nın: "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin" [Kehf, 29] buyruğu gibidir; bu ayette küfür serbestisi tanınmamaktadır. Veya Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in: "Buna benden başkasını şahit tut, zira ben zulme şahitlik etmem" buyruğu gibidir; yani o adam gidip Sıddîk'ı şahit tutsa bu şahitlik geçerli olur muydu? Olmazdı. Ya da İbrâhim en-Nehaî'nin kendisine akîka hakkında soru soran kimseye: "Bir serçe ile de olsa akîka kes" demesi gibidir. Oysa âlimler serçe, ördek veya kaz ile akîkanın caiz olmayacağı, akîkanın ancak sekiz çiftten, yani davar ve sığırdan (en'âm) olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Mesele şu ki Şu'be müdellislere karşı çok şiddetliydi; Ebû İshâk müdellis olduğu için, Şu'be "Bunu bizzat şeyhinden işittin mi?" diye sormadan Ebû İshâk'tan hiçbir hadisi asla kabul etmezdi. Şu'be bu hadisi Ebû İshâk'tan işitince ona: "Bunu Abdullah b. Atâ'dan bizzat işittin mi?" dedi. Ebû İshâk öfkelendi ve cevap vermekten kaçındı; demek ki Ebû İshâk tedlis yapmıştı! O sırada Ebû İshâk es-Sebîî'nin meclisinde Mis'ar b. Kidâm vardı. Mis'ar b. Kidâm büyük, sika (güvenilir) hafız imamlardandı. Ebû Hâtim er-Râzî onun hakkında "Mis'ar Mushaf gibidir" derdi. "Mushaf" ne demektir? Yani hıfzının ve itkanının sağlamlığından ötürü hadisinde hiçbir hata yoktur; tıpkı Mushaf gibi ne bir fazlalık ne bir eksiklik bulunur. İşte: "Mis'ar Mushaf gibidir" demiştir. Mis'ar b. Kidâm, Şu'be'nin "İşittin mi, işitmedin mi?" ısrarı yüzünden Ebû İshâk'ın öfkelendiğini görünce: "Ey Şu'be! Abdullah b. Atâ Mekke'de hayattadır, ona git" dedi. Şu'be ise Basra'daydı; malumdur ki develere veya merkeplere binecektir. Sanki ona: "Eğer emin olmak istiyorsan Mekke'ye git ve bu hadisi bizzat Abdullah b. Atâ'ya sor" demek istiyordu. Şu'be dedi ki: "O yıl sırf hadis için hacca çıktım." Neticede Basra'dan çıkıp Mekke'ye gitti ve genç bir adam olan Abdullah b. Atâ ile karşılaştı. Ona: "Abdest hadisi... Onu Ukbe b. Âmir'den bizzat işittin mi?" dedi. O: "Hayır" dedi (demek ki Ebû İshâk es-Sebîî isnadda tedlis yapmıştı). Dedi ki: "Hayır, onu bana Sa'd b. İbrâhim rivayet etti." Bu Sa'd b. İbrâhim ise Medinelidir. Şu'be dedi ki: Hacda Mâlik ile karşılaştım ve ona: "Sa'd b. İbrâhim bu yıl hacca geldi mi?" diye sordum. O: "Bu yıl hacca gelmedi" dedi. Şu'be dedi ki: Hac ibadetimi tamamlayıp ihramdan çıktım ve Medine'ye indim. Sa'd b. İbrâhim ile karşılaştım; ona: "Abdest hadisini bizzat Ukbe b. Âmir'den işittin mi?" dedim. "Hayır, fakat onu bana Ziyâd b. Mihrân rivayet etti; o sizin oradan, Basra'dan çıkmadır" dedi. Yola çıkıp Ziyâd'ın yanına gittim; saçım başım dağılmış, elbiselerim kirlenmişti. "Abdest hadisini bizzat Ukbe b. Âmir'den işittin mi?" dedim. "Hayır" dedi ve Şu'be'ye: "Bu senin işine yaramaz" dedi. Şu'be: "Mutlaka öğrenmeliyim" dedi. Yani bu hadis senin işine yaramaz, sen sağlam sermayeye ve güçlü isnatlara sahipsin, bu hadis sana fayda vermez demek istedi. Şu'be: "Mutlaka lazım" deyince, Ziyâd: "Hamama gidip yıkanmadıkça, elbiselerini yıkamadıkça ve yanıma öyle gelmedikçe sana rivayet etmem" dedi. Şu'be dedi ki: Hamama girdim, yıkandım, elbiselerimi yıkadım ve geldim. Ona: "Abdest hadisini bizzat Ukbe b. Âmir'den işittin mi?" dedim. "Hayır, onu bana Şehr b. Havşeb rivayet etti" dedi. Şu'be ona: "Şehr kimden rivayet etti?" diye sordu. "Ebû Reyhâne'den, o da Ukbe b. Âmir'den" dedi. Peki aracı kaç kişi oldu? Dört kişi oldu! Tedlisin ne yaptığını anladın mı? Ve Şu'be...
قصة شعبة بن الحجاج في التثبتهنا قصة ذكرها ابن حبان في مقدمة كتاب: المجروحين من طريق أبي الحارث الوراق، يقول وهو متروك؛ لكن القصة وردت من طريق الطيالسي -أي: أبو داود الطيالسي، عن شعبة، ونبه عليها أبو الحجاج المزي في كتاب: تحفة الأشراف القصة الثالثة، يقول أبو الحارث الوراق: جلسنا بباب شعبة نتذاكر السنة، فقلت: حدثنا إسرائيل بن يونس، عن أبي إسحاق، عن عبد الله بن عطاء، عن عقبة بن عامر الجهني، أن النبي صلى الله عليه وسلم قال: (من توضأ ثم قال: أشهد أن لا إله إلا الله وأن محمداً رسول الله؛ فتحت له أبوب الجنة الثمانية) أبو الحارث أكمل الحديث من هنا وشعبة لم يكن قد خرج من باب الدار، فسمعه وهو يقول هذا الحديث، فلطمه شعبة ودخل الدار.وكان مع شعبة عبد الله بن إدريس، فخرج شعبة وأبو الحارث يبكي، فقال عبد الله بن إدريس لـ شعبة: إنك قسوت على الرجل؛ قال: إنه مجنون، إنه لا يدري ما يحدث، أنا سألت أبا إسحاق عن هذا الحديث، وسرد شعبة قصته مع هذا الحديث، كان شعبة حافظاً لأحاديث كثيرة جداً، لقد بذل شعبة جهوداً عظيمة من أجل تصحيح كثير من الأحاديث من ضمنها القصة التي حكيتها هذه، قال شعبة: أنا سألت أبا إسحاق السبيعي عن هذا الحديث، قلت له: سمعت هذا الحديث من عبد الله بن عطاء؟ لماذا شعبة سأل أبا إسحاق؟ لأن أبا إسحاق كان يدلس تدليس الإسناد.وأنا أبين لك خطورة المسألة، ولقد طاف شعبة الدنيا وراء هذا الحديث؛ خشية أن يكون أبا إسحاق دلسه، ما معنى دلسه؟ تعريف الدلس في اللغة هو: اختلاط النور بالظلام، فتدليس الإسناد عرفه العلماء بقولهم: هو أن يروي الراوي عن شيخه الذي سمع منه ما لم يسمع منه كيف ذلك؟ مثلاً: أنا محدث من المحدثين في زمن الإمام أحمد وأنتم تلامذة، فأقول: حدثني وكيع، قال: حدثنا سفيان الثوري، عن الأعمش، عن علقمة -مثلاً- أو عن إبراهيم عن علقمة عن ابن مسعود، أو أنا مثلاً من طبقة الإمام أحمد، قلت: حدثنا سفيان بن عيينة، عن الزهري، عن أنس، إسناد صغير لكي يسهل الفهم، سفيان بن عيينة، عن الزهري، عن أنس، إسناد ذهبي، أنا الآن سأكون سفيان، فأنت عندما تروي هذا الحديث عني ستقول: حدثنا سفيان -هذا واحد- قال: عن الزهري -هذا الثاني عن أنس هذا الثالث- إذاً أنت بينك وبين الرسول كم؟ ثلاثة، أنت تلميذي، وأخذت مني، وثبت لقاؤك لي، وبعد ذلك حصل لك ظرف فغبت عن المجلس في هذا اليوم، وأنا حدثت في المجلس الذي غبت عنه عشرة أو خمسة عشر حديثاً، وأنا لا أكرر الأحاديث التي أقولها، فأنت عندما ما ترجع من السفر سألت زملاءك: ماذا أخذتم؟ فقالوا لك: والله نحن أخذنا عشرة أو خمسة عشر حديثاً.إذاً: أنت عندما تريد أن تروي تلك الأحاديث هل ترويها عني أم عن زملائك؟ عن زملائك؛ لأنك لم تحضر، فلو قمت ورويتها عني ولم تسمعها مني بهذا الفعل صرت مدلساً، فإن قلت: حدثني فقد كذبت، وإن قلت: عن فقد دلست.إذاً: لكي تروي هذه الأحاديث لابد أن تقول: حدثنا فلان عن ابن عيينة، عن الزهري، عن أنس، إذاً: كم بينك وبين الرسول صلى الله عليه وسلم كم؟ أنت الآن نزلت درجة، كان بينك وبين الرسول عليه الصلاة والسلام ثلاثة، الآن أصبح بينك وبينه أربعة، والعلو في الإسناد هو أن تقلل الوسائط بينك وبين النبي صلى الله عليه وسلم، وكان علو الإسناد هو الدافع لبعض المحدثين على تدليس الإسناد؛ لأنه صعب عليه بعد ما بينه وبين النبي صلى الله عليه وسلم، فيلجأ إلى التدليس وهو أن يسقط صاحبه ويرويه عن شيخه الذي لم يسمع منه تلك الأحاديث.إذاً: نرجع لتعريف التدليس، قال لك: هو أن يروي الراوي -الذي هو صاحبنا - عن شيخه الذي سمع منه وثبت لقاؤه به، وهو من تلاميذه ما لم يسمعه منه؛ لأنه كان غائباً، فهذا اسمه: تدليس الإسناد، وهذا أكثر أنواع التدليس دوراناً في الأسانيد.اعلم أن أصل كلمة: (عن) فيها شوب اتصال، يعني لها وجهان، وجه يفيد الانقطاع، ووجه آخر يفيد الاتصال، لكن لو قلت: حدثني ابن تيمية هل ينفع؟ لا.ولا يلتبس على أحد أن هذا الكلام كذب؟ لأن ابن تيمية مات سنة (٧٢٨هـ) ونحن الآن في القرن الخامس عشر، لكن لو قلت: عن ابن تيمية أنه قال: لا يقدر أحد يدافعني، أو يرد عليَّ، لماذا؟ لأني ذكرته عنه ولم أروه، وقد أقول لك: أنا لم أسمعه منه ولم أحدث به على أني سمعته منه وإنما ذكرته عنه بلفظة (عن) .إذاً: لفظة (عن) واسعة، فالمدلس يدخل بلفظة (عن) على المحدثين، لا تستطيع أن تقول له: أنت كذاب.فسيقول لك: أنا لم أقل: (حدثني) ، ولهذا الذي يدلس لا يقول: (حدثني) أبداً، ولو قالها كذبوه، ويقولون إنه كذاب، ويسقطونه مباشرة، لكن نقول: عنه: روى الحديث فلان وهو مدلس وقد عنعنه.لفظة (عنعنه) أي: رواه بلفظة (عن) .المهم أن أبا إسحاق السبيعي كان ممن يدلس تدليس الإسناد، وشعبة بن الحجاج كان يكره التدليس جداً، وكان يقول: (التدليس أخو الكذب) وكان يقول: (لأن أشرب من بول حمار حتى أروي ظمئي أحب إلي من أن أدلس) وكان يقول: (لئن أزني أحب إلي من أن أدلس) قول شعبة هذا يقصد به التنفير عن التدليس، والتشنيع على من يفعله، كقول الله تبارك وتعالى: {فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} [الكهف:٢٩] هذه الآية ليس فيها حرية الكفر، وكقول النبي صلى الله عليه وسلم: (أشهد على هذا غيري، فإني لا أشهد على جور) يعني: لو ذهب هذا وأشهد الصديق هل ينفع أن يشهد؟ لا ينفع.وكقول إبراهيم النخعي للذي جاء يسأله عن العقيقة؟ قال: عق ولو بعصفور.مع أن العلماء اتفقوا أن العقيقة لا تحل لا بالعصفور ولا بالبط ولا بالوز، وإنما تكون من الأزواج الثمانية، من كل ما يخرج من الأنعام.المهم أن شعبة كان شديد النكير على المدلسين، فـ أبو إسحاق كان مدلساً، فكان شعبة لا يمكن أن يقبل من أبي إسحاق أي حديث إلا بعد أن يسأله، أنت سمعت هذا من شيخك؟ شعبة بعد أن سمع هذا الحديث من أبي إسحاق قال له: أسمعته من عبد الله بن عطاء؟ فغضب أبو إسحاق وأبى أن يجيب؛ إذاً: فقد دلس أبو إسحاق، فكان في مجلس أبي إسحاق السبيعي مسعر بن كدام، ومسعر بن كدام أحد الأئمة الثقات الكبار الحفاظ، كان أبو حاتم الرازي يقول: مسعر المصحف.ماذا يعني المصحف؟ يعني: أنه لا يوجد عنده خطأ في الحديث من قوة حفظه وإتقانه، كالمصحف لا يوجد زيادة ولا نقصان، كذا قال: مسعر كالمصحف.فـ مسعر بن كدام لما رأى أبا إسحاق فد غضب بسبب إصرار شعبة على أنه سمع أو لم يسمع، قال مسعر: يا شعبة! إن عبد الله بن عطاء حي بمكة، فاذهب إليه، وشعبة كان في البصرة، ومعلوم أنه سيركب الجمال أو الحمير، وكأنه يقول له: إذا كنت تريد أن تتأكد، فاذهب إلى مكة واسأل عبد الله بن عطاء عن هذا الحديث.قال شعبة: فخرجت من سنتي إلى الحج ما أريد إلا الحديث.المهم أنه خرج من البصرة وذهب إلى مكة فلقي عبد الله بن عطاء، وكان رجلاً شاباً، قال له: حديث الوضوء.هل سمعته من عقبة بن عامر؟ قال: لا.-إذاً أبو إسحاق السبيعي دلس في الإسناد-.قال له: لا.إنما حدثنيه سعد بن إبراهيم، وسعد بن إبراهيم هذا مدني، من أهل المدينة، قال شعبة: فلقيت مالكاً في الحج فقلت له: أحج سعد بن إبراهيم؟ قال: لم يحج العام.قال: فقضيت نسكي وتحللت، وانحدرت إلى المدينة، فلقيت سعد بن إبراهيم، قلت له: حديث الوضوء أسمعته من عقبة بن عامر؟ قال: لا.ولكن حدثني به زياد بن مهران، من عندكم خرج -من البصرة -.فخرجت وذهبت إلى زياد وأنا كثير الشعر وسخ الثياب، فقلت: حديث الوضوء، أسمعته من عقبة بن عامر؟ قال: لا.وقال لـ شعبة: ليس من حاجتك.قال: لا بد.معنى ذلك أنه لن ينفعك، أنت صاحب البضاعة الجيدة والأسانيد المتينة، فهذا لن ينفعك، قال: لا بد، قال: لا أحدثك حتى تذهب إلى الحمام فتغتسل وتغسل ثيابك وتأتيني.قال: فدخلت الحمام واغتسلت، وغسلت ثيابي وأتيت، فقلت له: حديث الوضوء، أسمعته من عقبة بن عامر؟ قال: لا.وإنما حدثني به شهر بن حوشب، فقال له: شهر عن من؟ قال: عن أبي ريحانة، عن عقبة بن عامر.إذاً كم صاروا؟ أربعة، عرفت التدليس ماذا يعمل؟ وشعبة ط
İlim Tahsili Uğruna Zorluklara Katlanmak İbn Ebî Hâtim er-Râzî anlatıyor: "Mısır'a girdik ve yedi ay kaldık, bu sürede hiç et suyu tatmadık -yani yedi ay boyunca hiç et yemediler-. Gündüzleri şeyhleri dolaşır, geceleri ise nüshaları istinsah edip tashih ederdik." Diyor ki: "Günlerden bir gün bir şeyhin dersine gittik, bize 'Hasta' dediler; biz de 'Yemek için bir fırsat' dedik. Büyük, kocaman bir balık satın aldık. O sırada bir sonraki şeyhin ders vakti girmişti; balığı evde bırakıp şeyhin dersine katılmaya gittik. Aradan üç gün geçti, derslerle, istinsah ve tashihle meşguliyetten dolayı o balığı pişirecek vakit bulamadıkları için pişiremediler." Ebû Hâtim dedi ki: "Bozulmasından korktuk ve onu çiğ çiğ yedik." Onların yolculukları çok uzundu. Ebû Hâtim er-Râzî Rey'den Nîşâbûr'a, Horasan'a, Kudüs'e, Şam'a ve Mısır'a gittiğini söylemiş ve yaya olarak kaç fersah yürüdüğünü yedi bin fersaha kadar saydığını, sonra saymayı bıraktığını ifade etmiştir. İbn Maîn kendisini Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hadisinin muhafızı kılmış, hayatını bu muazzam vazifeye, yani Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hadisini korumaya adamıştır. Bir kimse el-A'meş'in meclisinde bulunsa ve şeyh bir, iki veya üç hadis rivayet ederken biraz uyuklasa, sonra uykusundan uyanıp bunları arkadaşlarından işitse ve ardından bunları doğrudan A'meş'ten rivayet etmeye başlasa, bu isnad tedlisidir. Dolayısıyla Yahyâ b. Maîn bir kısmında uyuyakalan o adamın hadislerine gelir ve: "O bunu A'meş'ten bizzat işitmedi, bilakis A'meş'ten işiten kimseden işitti ve bunu doğrudan A'meş'ten rivayet etti; dolayısıyla o bir müdellistir" der.
تحمل الصعاب من أجل تحصيل العلميقول ابن أبي حاتم الرازي: دخلنا مصر فظللنا سبعة أشهر ما ذقنا فيها مرقاً -يعني لم يأكلوا لحماً سبعة أشهر- نهارنا نطوف على الشيوخ، وليلنا ننسخ فنصحح.يقول: في يوم من الأيام ذهبنا إلى درس شيخ فقالوا لنا: مريض؛ قلنا: فرصة نأكل، قال: فاشترينا سمكةً عظيمة كبيرة، وكان موعد درس الشيخ الذي بعده قد دخل، فتركوا السمكة في البيت وذهبوا ليحضروا درس الشيخ، ومرت ثلاثة أيام لم يستطيعوا أن يطبخوا السمكة هذه، وذلك بسبب أنهم لم يجدوا وقتاً لطباختها، لاشتغالهم بالدروس والنسخ والتصحيح، قال أبو حاتم: حتى خشينا أن تفسد فأكلناها نيئة، ولقد كانت رحلاتهم طويلة.أبو حاتم الرازي يقول: إنه دخل من الري إلى نيسابور، إلى خراسان، إلى القدس، إلى الشام، إلى مصر، وقال: إنه عد كم مشى على رجله إلى سبعة آلاف فرسخ، قال: ثم تركت العد.ابن معين جعل نفسه حارساً على حديث الرسول عليه الصلاة والسلام، أوقف حياته لهذه المهمة العظيمة، وهي حماية حديث النبي صلى الله عليه وسلم.فلو أن شخصاً حضر مجلساً للأعمش فنام قليلاً والشيخ قد حدث بحديث أو اثنين أو ثلاثة، ثم قام من نومه فسمعها من زملائه فجعل يحدث بها عن الأعمش، فهذا تدليس الإسناد، إذاً يحيى بن معين يأتي إلى أحاديث ذلك الرجل الذي نام عن بعضها ويقول: إنه لم يسمعها من الأعمش وإنما سمعها ممن سمع الأعمش، وقام بروايتها عن الأعمش إذا: هو مدلس.
Selef Âlimlerinin Birbirlerine Hürmet ve Tazimi İmam Ahmed b. Hanbel ile Yahyâ b. Maîn ilim tahsilinde yol arkadaşı ve Allah için birbirini seven dostlardı. Ahmed Yahyâ b. Maîn'e tazim gösterir, Yahyâ b. Maîn de Ahmed'e tazim gösterirdi. Keşke ilim talebeleri de birbirine hürmet etse, birbirini sevseydi! Ahmed b. Hanbel Yahyâ b. Maîn'e asla ve kat'a ismiyle hitap etmezdi; Yahyâ da Ahmed b. Hanbel'e asla ismiyle hitap etmez, ona sadece künyesiyle seslenirdi. Bir defasında İmam Ahmed'e içinde bir ravinin bulunduğu bir senet sunuldu. İmam bu ravinin yalancı mı, güvenilir mi yoksa gafil biri mi olduğunu bilmiyordu. Dedi ki: "Keşke Ebû Zekeriyyâ burada olsaydı!" Birisi ona: "Onunla ne yapacaksın ki?" dedi. Ahmed: "Yazık sana! O bu işi çok iyi bilir" dedi. İmam Ahmed bizzat rical ilminde ve raviler hakkında hüküm vermede önde gelen büyük bir imam olduğu halde, Yahyâ b. Maîn'in rical bilgisini böylece ikrar ve takdir etmiştir; Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Maîn'in hakkını asla yememiştir.
تعظيم علماء السلف بعضهم لبعضكان الإمام أحمد بن حنبل ويحيى بن معين رفيقين في الطلب، أحبة في الله، وكان أحمد يعظم يحيى بن معين، وكان يحيى بن معين يعظم أحمد، فيا ليت طلبة العلم يعظم بعضهم بعضاً، ويحب بعضهم بعضاً، فلم يكن أحمد بن حنبل ينادي أبداً يحيى بن معين باسمه أبداً على الإطلاق، ولا يحيى ينادي أحمد بن حنبل باسمه أبداً، إنما كان يناديه بالكنية، مرة عرض على الإمام أحمد إسناد فيه رجل، لم يكن الإمام عارفاً للرجل، هل هو كذاب، أو ثقة، أو مغفل؟! فقال: ليت أن أبا زكريا كان موجوداً.فقال له شخص: وماذا تفعل به؟ قال: ويحك، إنه يحسن هذا الشأن.الإمام أحمد يشهد لـ يحيى بن معين بمعرفة الرجال، مع أن الإمام أحمد إمام كبير مقدم في معرفة الرجال، وفي الحكم على الرواة، ولكنه لم يهضم حق أبي زكريا يحيى بن معين.
Yahyâ b. Maîn'in Ebân'ın Hadisini Sâbit'inkinden Ayırt Etme Gayretleri Bir keresinde İmam Ahmed gelip Yahyâ b. Maîn'in yanına uğradı ve onu hadis yazarken buldu. Yahyâ, birisi kendisine yaklaştığında sayfayı hemen dürerdi. İmam Ahmed gelince: "Ne yazıyorsun ey Ebû Zekeriyyâ?" dedi. Yahyâ: "Ebân'ın Enes'ten olan sahifesini yazıyorum" dedi. Bu Ebân b. Ebî Ayyâş hadisi terk edilmiş (metrûku'l-hadîs) bir ravidir. Şu'be onun hakkında en şiddetli tenkitte bulunanlardandı ve onun hakkında çok sert konuşurdu. Şu'be onun hakkında konuşunca insanlar Ebân b. Ebî Ayyâş'ın hadisini terk ettiler. Bunun üzerine Ebân, Hammâd b. Zeyd'e gidip: "Şu'be'ye söyle, benim hakkımda konuşmayı bıraksın" dedi. Hammâd b. Zeyd namazdan dönerken Şu'be'yi bir katıra binmiş halde buldu, katırın yularından tuttu ve: "Ey Ebû Bistâm!" dedi. (Bu, Şu'be'nin künyesidir: İrilerden rivayet eden iri cüsseli Ebû Bistâm. Hani hakkında: "Bize irilerden iri cüsseli, hayır ehli Şu'be Ebû Bistâm rivayet etti" denilen zattır). Dedi ki: "Ey Ebû Bistâm! Ebân hakkında konuşmaktan vazgeçmeyecek misin?" Şu'be: "Hayır" dedi. Hammâd b. Zeyd Şu'be'ye Ebân hakkında konuşmayı bırakması için ısrar edince Şu'be ona: "Bana üç gün mühlet ver, onun hakkında Allah'tan istihare edeyim" dedi. Üç gün sonra Hammâd b. Zeyd ile karşılaştı ve: "Onun hakkında susamam, o Resûlullah adına yalan söylüyor" dedi ve rahimehullah onun hakkında susmadı. Neticede bu Ebân b. Ebî Ayyâş'ın Enes'ten rivayet ettiği bir sahifesi vardır ki bütünüyle hatalıdır ve içindeki bütün hadisler çizilmiş/hükümsüz kılınmıştır (madrûbun aleyhâ). Eskiden müstensihler harfleri birbirine bitiştirirlerdi; kelimelerin arasını ayıracak vakitleri yoktu, bu yüzden yazıyı bir öncekiyle iç içe yazarlardı. Bunu ancak özellikle eski âlimler ve el yazmalarıyla uğraşıp onları inceleyenler bilir. Eski yazı tarzında "Sâbit" ile "Ebân" birbirine çok benzer; bu yüzden bazılarında karışıklık meydana gelirdi. Oysa Sâbit'in Enes'ten rivayetine gelince -ki o Sâbit b. Eslem el-Bünânî'dir- Sâbit, Enes'ten rivayet edenlerin en seçkinlerindendir; sika, sebt, hafız ve kadri yüce bir zattır. Enes'in yanında kırk yıl bulunmuştur. Dolayısıyla Sâbit'in Enes'ten rivayeti geldiğinde sahihtir. Ebân'ın Enes'ten rivayetine gelince, geçtiği üzere üzeri çizilmiştir. Ebân'ın Sâbit'in yerine konulması karışıklığa ve Ebân'ın hadislerinin sahih zannedilmesine yol açıyordu. Bu sebeple İbn Maîn kalkıp Ebân'ın sahifesinin tamamını ezberledi. Böylece bir kimse gelip Ebân'ı tahrif ederek yerine Sâbit'i koyar ve hadisi bize yutturmaya kalkarsa ona: "Yalan söyledin! Bu rivayet Sâbit'in Enes'ten rivayeti değil, Ebân'ın Enes'ten rivayetidir" deriz. Şaşılacak şeydir ki onlar Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)'in hadisini savunmak için metni dahi ezberlerlerdi; bu hususta hayret verici gayretleri vardır! Bu ilmin kitaplarını ve kurallarını koymak uğruna ömürlerini tükettiler. Allah onları bizim adımıza en güzel mükâfatla ödüllendirsin.
جهود يحيى بن معين في تمييز حديث أبان عن ثابتمرة جاء الإمام أحمد ومر على يحيى بن معين فوجده يكتب أحاديث، وكان يحيى كلما اقترب منه شخص طوى الصحيفة، فلما جاء الإمام أحمد قال: ماذا تكتب يا أبا زكريا؟ قال: أكتب صحيفة أبان عن أنس.أبان بن أبي عياش هذا متروك الحديث، وكان شعبة من أشد المنكرين عليه، وكان يتكلم فيه كلاماً قوياً، فـ أبان بن أبي عياش لما تكلم فيه شعبة ترك الناس حديثة.فذهب أبان إلى حماد بن زيد، فقال له: أخبر شعبة أن يترك الكلام عليّ، فوجد حماد بن زيد وهو راجع من الصلاة فوجد شعبة راكباً البغلة فمسك بخطام البغلة، وقال: يا أبا بسطام.-هذه هي كنية شعبة: أبو بسطام، الضخم، الذي حدث عن الضخام.الذي قال فيه: حدثنا الضخم عن الضخام - شعبة الخير أبو بسطام - قال له: يا أبا بسطام! ألا تكف عن أبان؟ قال له: لا.ثم إن حماد بن زيد أصر على شعبة بترك الكلام في أبان، فقال له شعبة: اتركني ثلاثة أيام أستخير الله فيه.وبعد ثلاثة أيام قابل حماد بن زيد فقال له: لا أستطيع السكوت عنه، إنه يكذب على رسول الله، ولم يسكت عنه رحمه الله.المهم أن أبان بن أبي عياش هذا له صحيفة عن أنس كلها خاطئة، وكل الأحاديث التي فيها مضروب عليها، وقديماً كان النساخون يدخلون الحروف في بعضها، ولم يكن عندهم وقت لكي يفصلوا بين الكلمات، فهم يكتبون الكلام متشابكاً مع الذي قبله، ولا يعرف هذا إلاّ الذي عانى المخطوطات وعالجها، بالذات العلماء القدامى.فـ ثابت وأبان الإثنان عند كتابة القدامى يشبه بعضهم بعضاً فحصل الالتباس عند البعض، أما ثابت عن أنس - ثابت بن أسلم البناني - فإن ثابتاً من ألمع الرواة عن أنس، وهو ثقة ثبت حافظ جليل القدر، لازم أنساً أربعين سنة، فعندما يأتي حديث ثابت عن أنس فهو صحيح.أما حديث أبان عن أنس فقد مر أنه مضروب عليه، فجعل أبان مكان ثابت أدى إلى خلط واعتقاد أن أحاديث أبان صحيحة ولذلك قام ابن معين وحفظ صحيفة أبان كلها، فإذا جاء رجل فحرف أبان واستبدلها بـ ثابت، وحاول أن يمرر علينا الحديث، نقول له: كذبت، بل هذا عن أبان، عن أنس، وليس عن ثابت، عن أنس.والعجب أنهم كانوا يحفظون حتى المتن؛ ليدافعوا عن حديث النبي عليه الصلاة والسلام، فلهم في ذلك أعاجيب! فقد أفنوا أعمارهم في وضع كتب وقواعد هذا العلم، فجزاهم الله عنا خير الجزاء.