Sübülü's-Selâm Şerhu Bulûği'l-Merâm - Dâru'l-Hadîs Tab'ı (es-San'ânî)
Kısım: Hadis Şerhleri
Kitap: Sübülü's-Selâm Şerhu Bulûği'l-Merâm
Müellif: Muhammed b. İsmâil el-Emîr el-Yemenî es-San'ânî (1182 h.)
Tahkîk: İsâm es-Sabâbîtî - İmâd es-Seyyid
Nâşir: Dâru'l-Hadîs - Kahire, Mısır
Tab': Beşinci baskı, 1418 h. - 1997
Cilt sayısı: 4
[Kitap numaralandırması matbû nüshaya uygundur.]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
سبل السلام شرح بلوغ المرام - ط الحديث (الصنعاني)القسم: شروح الحديثالكتاب: سبل السلام شرح بلوغ المرامالمؤلف: محمد بن إسماعيل الأمير اليمني الصنعاني (١١٨٢ هـ)تحقيق: عصام الصبابطي - عماد السيدالناشر: دار الحديث - القاهرة، مصرالطبعة: الخامسة، ١٤١٨ هـ - ١٩٩٧ معدد الأجزاء: ٤[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
KİTÂBÜ'L-BUYÛ‘ (Satışlar Kitabı): Bil ki bey‘in (satış akdinin) şer‘î kılınmasındaki hikmet —müellifin Fethu'l-Bârî'de zikrettiği üzere— insanın ihtiyacının çoğu zaman başkasının elindeki mala taalluk etmesi, mal sahibinin ise onu vermek istememesi (sebebiyledir). Nitekim bey‘in şer‘î kılınması, herhangi bir darlığa/sıkıntıya (harac) düşmeksizin maksada ulaşmak için bir vesiledir." (İbâre burada sona ermektedir.) Onu (bey‘ lafzını) çoğul olarak ("küttübu'l-buyû‘" şeklinde) zikretmesi, türlerinin ihtilâfına delâlet etmektedir ki bunlar sekiz tanedir. "Bey‘" ve "şirâ'" lafızlarının her biri, diğerinin kullanıldığı manada kullanılır. Bu itibarla her iki kelime, zıt manalar arasında ortak (müşterek) lafızlardandır. Lugatte bey‘in hakikati: "Bir malı bir mala karşılık mülk edinmek (temlik etmek)"tir. Şeriat ise buna "rızâ" kaydını eklemiştir. Ayrıca şöyle tarif edilmiştir: "Teberrü‘ (bağış/karşılıksız verme) manası taşımayan iki mal üzerinde îcâb ve kabulden ibarettir." Bu tarife göre mu‘âtât (sözle sözlü icab-kabul olmaksızın fiilen yapılan alışveriş) dışarıda kalır. Bir başka tarife göre ise: "Teberrü‘ (bağış) kastı olmaksızın bir malı bir mala karşılık değişmek (mübadele)"tir ki bu tarife mu‘âtât da dâhil olur. Îcâb ve kabulün şart koşulmasının delili, Allah Teâlâ'nın: "...karşılıklı rızâya dayanan bir ticaret..." (en-Nisâ 4/29) buyruğu ile İbn Hibbân ve İbn Mâce'nin, Resûlullah (s.a.v.)'den rivayet ettikleri: "Şüphesiz satış (akdi) ancak karşılıklı rızâ iledir" hadisidir. Rızâ, kendisine muttali olunamayan gizli bir keyfiyet olduğundan, hükmün ona delâlet eden açık bir sebebe (yani sîgaya/îcâb-kabul lafzına) bağlanması gerekli olmuştur. Bu sîganın da, rızânın tam olarak bilinmesini temin için lafzı itibarıyla kesinlik (cezm) sîgası şeklinde olması kaçınılmazdır. Fakat değeri düşük olan (muhakkar) mallar, Müslümanların, bu tür mallarda lafız kullanmaksızın işleme girmeyi âdet edinmiş olmaları sebebiyle bu hükümden istisna edilmiştir. Ancak bu (istisna),
كِتَابُ الْبُيُوعِ اعْلَمْ أَنَّ الْحِكْمَةَ فِي شَرْعِيَّةِ الْبَيْعِ كَمَا قَالَهُ الْمُصَنِّفُ فِي فَتْحِ الْبَارِي أَنَّ حَاجَةَ الْإِنْسَانِ تَتَعَلَّقُ بِمَا فِي يَدِ صَاحِبِهِ غَالِبًا وَصَاحِبُهُ قَدْ لَا يَبْذُلُهُ فَفِي شَرْعِيَّةِ الْبَيْعِ وَسِيلَةٌ إلَى بُلُوغِ الْغَرَضِ مِنْ غَيْرِ حَرَجٍ، انْتَهَى. وَإِنَّمَا جَمْعُهُ دَلَالَةٌ عَلَى اخْتِلَافِ أَنْوَاعِهِ وَهِيَ ثَمَانِيَةٌ وَلَفْظُهُ الْبَيْعُ وَالشِّرَاءُ يُطْلَقُ كُلٌّ مِنْهُمَا عَلَى مَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ الْآخَرُ فَهُمَا مِنْ الْأَلْفَاظِ الْمُشْتَرَكَةِ بَيْنَ الْمَعَانِي الْمُتَضَادَّةِ. وَحَقِيقَةُ الْبَيْعِ لُغَةً: تَمْلِيكُ مَالٍ بِمَالٍ وَزَادَ فِيهِ الشَّرْعُ قَيْدَ التَّرَاضِي وَقِيلَ: هُوَ إيجَابٌ وَقَبُولٌ فِي مَالَيْنِ لَيْسَ فِيهِمَا مَعْنَى التَّبَرُّعِ فَتَخْرُجُ الْمُعَاطَاةُ وَقِيلَ: مُبَادَلَةُ مَالٍ بِمَالٍ لَا عَلَى وَجْهِ التَّبَرُّعِ فَتَدْخُلُ فِيهِ الْمُعَاطَاةُ. وَالدَّلِيلُ عَلَى اشْتِرَاطِ الْإِيجَابِ وَالْقَبُولِ أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: {تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ} وَأَخْرَجَ ابْنُ حِبَّانَ وَابْنُ مَاجَهْ عَنْهُ صلى الله عليه وسلم «إنَّمَا الْبَيْعُ عَنْ تَرَاضٍ» وَلَمَّا كَانَ الرِّضَا أَمْرًا خَفِيًّا لَا يُطَّلَعُ عَلَيْهِ وَجَبَ تَعَلُّقُ الْحُكْمِ بِسَبَبٍ ظَاهِرٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ وَهُوَ الصِّيغَةُ وَلَا بُدَّ أَنْ يَكُونَ عَلَى صِيغَةِ الْجَزْمِ لَفْظُهَا لِتَتِمَّ مَعْرِفَةُ الرِّضَا وَقَدْ اسْتَثْنَى الْمُحَقَّرَ مِنْ ذَلِكَ لِجَرْيِ عَادَةِ الْمُسْلِمِينَ فِيهِ بِالدُّخُولِ فِيهِ مِنْ غَيْرِ لَفْظٍ وَهَذَا عِنْدَ
**Satışın Şartları ve Yasaklanan Satışlar Bâbı**
734 – Rıfâ‘a b. Râfi‘ (r.a.)’den rivâyet olunduğuna göre **“Nebî (s.a.v.)’e: ‘Kazancın en temizi hangisidir?’ diye soruldu. Buyurdu ki: ‘Kişinin kendi eliyle çalışması ve her birr (makbul) satıştır.’”** Bunu Bezzâr rivâyet etmiş, Hâkim ise sahihlemiştir. Ümmet âlimlerinin cumhûru [icmâya yakın görüşü budur]. Şâfiîler ise, diğer akitler gibi [burada da] iki lafzın [îcâb ve kabûlün] bulunmasının zorunlu olduğu görüşüne gitmişlerdir. Nevevî ve Şâfiîlerin müteahhirûnunun çoğunluğu ise, muhakkar (değersiz) olan şeyde akdin [îcâb-kabûl lafızlarının] şart koşulmamasını tercih etmiştir. Muhakkar, dörtte bir miskalden az olandır; denilmiştir ki sebze, yaş hurma ve ekmek gibi değersiz şeylerdir; yine denilmiştir ki nisâb-ı rikkatten (gümüş nisabından) az olandır. En doğrusu örfe tâbi olmaktır.
Sonra hakikat şudur ki, îcâb ve kabûlün şart koşulmasına dair tam bir delil bulunmamıştır. Bilakis satışın hakikati, âyet ve hadisin de ifade ettiği gibi, karşılıklı rızâdan doğan mübâdeledir. Evet (ne‘am), rızâ gizli bir husustur; karînelere bağlanmıştır ki bunlardan biri de îcâb ve kabûldür. Ancak rızâ yalnızca bunlara münhasır değildir; bilakis ne zaman ki nefis, satılan mal ve bedelden herhangi bir lafızla sıyrılıp ayrılırsa [satış gerçekleşmiş olur]. İnsanların gerek geçmişte gerekse günümüzdeki muameleleri bu esas üzerinedir. Ancak mezhepleri bilen ve satışın hâkim tarafından bozulmasından korkan kimse îcâb ve kabûlü dikkate alır.
**(Satışın Şartları ve Yasaklanan Satışlar Bâbı)** ifadesindeki “şartlar” ile satışın şartları kastedilmiştir. Fakihlerin örfünde şart, yokluğunda bir hükmün veya sebebin bulunmadığı şeydir; ister “şart” kelimesiyle ilişkilendirilsin ister ilişkilendirilmesin. Nahivcilerin örfünde ise şartın başka bir anlamı vardır. Satışın şartlarını türlere ayırmışlardır: Âkıd ile ilgili olanlar – ki âkıdın akıllı ve temyiz ehli olmasıdır; âlet (sîga) ile ilgili olanlar – ki mâzî (geçmiş zaman) lafzıyla olmasıdır; mahall (satılan mal) ile ilgili olanlar – ki malın mütekavvim (şer‘an değerli ve kullanılabilir) olması ve teslimi mümkün (makdûru‘t-teslîm) olmasıdır; rızâ şartı; ve bir de nâfizlik (geçerlilik) şartı ki bu da mülk veya velâyettir.
“(Yasaklanan Satışlar Bâbı)” ifadesi ise yani satışı yasaklanan şeylerdir. Neyin satışının yasaklandığına dair hadisler ileride gelecektir.
**(Rıfâ‘a b. Râfi‘)** – O, Züreykoğullarına mensup Ensârî bir sahâbîdir, Bedir’de hazır bulunmuştur. Babası Râfi‘ ise on iki nakîbden biridir; Medine’ye ilk olarak Yûsuf Sûresi’ni getiren kişidir. Rıfâ‘a bütün meşâhide (askerî seferlere) katılmış ve Alî (r.a.) ile birlikte [Cemel, Sıffin ve Nehrevân savaşlarında] hazır bulunmuştur.
بَابُ شُرُوطِهِ وَمَا نُهِيَ عَنْهُ٧٣٤ - عَنْ رِفَاعَةَ بْنِ رَافِعٍ رضي الله عنه «أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم سُئِلَ: أَيُّ الْكَسْبِ أَطْيَبُ؟ قَالَ: عَمَلُ الرَّجُلِ بِيَدِهِ، وَكُلُّ بَيْعٍ مَبْرُورٍ» رَوَاهُ الْبَزَّارُ وَصَحَّحَهُ الْحَاكِمُ الْجَمَاهِيرِ مِنْ عُلَمَاءِ الْأُمَّةِ، وَذَهَبَتْ الشَّافِعِيَّةُ إلَى أَنَّهُ لَا بُدَّ مِنْ اللَّفْظَيْنِ كَغَيْرِهِ وَقَدْ اخْتَارَ النَّوَوِيُّ وَأَكْثَرُ الْمُتَأَخِّرِينَ مِنْ الشَّافِعِيَّةِ عَدَمَ اشْتِرَاطِ الْعَقْدِ فِي الْمُحَقَّرِ. وَالْمُحَقَّرُ مَا دُونَ رُبْعِ الْمِثْقَالِ وَقِيلَ التَّافِهُ مِنْ الْبُقُولِ وَالرُّطَبِ وَالْخُبْزِ، وَقِيلَ مَا دُونَ نِصَابِ الرِّقَةِ وَالْأَشْبَهُ اتِّبَاعُ الْعُرْفِ. ثُمَّ الْحَقُّ أَنَّهُ لَمْ يَتِمَّ دَلِيلٌ عَلَى اشْتِرَاطِ الْإِيجَابِ وَالْقَبُولِ بَلْ حَقِيقَةُ الْبَيْعِ الْمُبَادَلَةُ الصَّادِرَةُ عَنْ تَرَاضٍ كَمَا أَفَادَتْ الْآيَةُ وَالْحَدِيثُ نَعَمْ الرِّضَا أَمْرٌ خَفِيٌّ يُنَاطُ بِقَرَائِنَ مِنْهَا الْإِيجَابُ وَالْقَبُولُ وَلَا يَنْحَصِرُ فِيهِمَا بَلْ مَتَى انْسَلَخَتْ النَّفْسُ عَنْ الْمَبِيعِ وَالثَّمَنِ بِأَيِّ لَفْظٍ كَانَ. وَعَلَى هَذَا مُعَامَلَاتُ النَّاسِ قَدِيمًا وَحَدِيثًا إلَّا مَنْ عَرَفَ الْمَذَاهِبَ وَخَافَ نَقْضَ الْحَاكِمِ لِلْبَيْعِ لَاحَظَ الْإِيجَابَ وَالْقَبُولَ. (بَابُ شُرُوطِهِ وَمَا نُهِيَ عَنْهُ) يَعْنِي بِالشُّرُوطِ شُرُوطَ الْبَيْعِ. وَالشَّرْطُ فِي عُرْفِ الْفُقَهَاءِ مَا يَلْزَمُ مِنْ عَدَمِهِ عَدَمُ حُكْمٍ أَوْ سَبَبٍ سَوَاءٌ عُلِّقَ بِكَلِمَةِ شَرْطٍ أَوْ لَا وَلَهُ فِي عُرْفِ النُّحَاةِ مَعْنًى آخَرُ. وَقَدْ جَعَلُوا شُرُوطَ الْبَيْعِ أَنْوَاعًا مِنْهَا فِي الْعَاقِدِ وَهُوَ أَنْ يَكُونَ عَاقِلًا مُمَيِّزًا وَمِنْهَا فِي الْآلَةِ وَهُوَ أَنْ يَكُونَ بِلَفْظِ الْمَاضِي وَمِنْهَا فِي الْمَحِلِّ وَهُوَ أَنْ يَكُونَ مَالًا مُتَقَوِّمًا وَأَنْ يَكُونَ مَقْدُورَ التَّسْلِيمِ وَمِنْهَا التَّرَاضِي وَمِنْهَا شَرْطُ النَّفَاذِ وَهُوَ الْمِلْكُ أَوْ الْوِلَايَةُ وَقَوْلُهُ (وَمَا نُهِيَ عَنْهُ) أَيْ مِنْ الْبُيُوعِ وَسَتَأْتِي الْأَحَادِيثُ فِي الَّذِي نُهِيَ عَنْ بَيْعِهِ.(عَنْ رِفَاعَةَ بْنِ رَافِعٍ) هُوَ زَرَقِيٌّ أَنْصَارِيٌّ شَهِدَ بَدْرًا وَأَبُوهُ رَافِعٌ أَحَدُ النُّقَبَاءِ الِاثْنَيْ عَشَرَ وَكَانَ أَوَّلَ مَنْ قَدِمَ الْمَدِينَةَ بِسُورَةِ يُوسُفَ وَشَهِدَ رِفَاعَةُ الْمَشَاهِدَ كُلَّهَا وَشَهِدَ مَعَ عَلِيٍّ
735 - Câbir b. Abdillah (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre kendisi, Resûlullah (s.a.v.)’i fetih yılında Mekke’de iken şöyle buyururken işitmiştir: “Şüphesiz Allah, şarabın, ölü hayvanın, domuzun ve putların satılmasını haram kılmıştır.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü! Ölü hayvanın yağları hakkında ne buyurursun? Çünkü onunla gemiler cilalanmakta, deriler yağlanmakta ve insanlar onunla kandil yakmaktadır?” denildi. Resûlullah (s.a.v.): “Hayır, o haramdır” buyurdu. Sonra Resûlullah (s.a.v.) bu vesileyle şöyle buyurdu: “Allah yahudileri kahretsin! Şüphesiz Allah onlara (ölü hayvanın) yağlarını haram kıldığında, onu eritip sonra satarak bedelini yediler.” (Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir.) Cemel ve Sıffîn (vak‘aları), Muâviye’nin ilk döneminde vefat etti. “Nebî (s.a.v.)’e hangi kazancın daha temiz olduğu soruldu. Buyurdu ki: Kişinin kendi eliyle çalışması ve aynı şekilde kadının (eliyle çalışması) ve her bir mebrûr (bereketli) satış.” Yani malı sürüm için yapılan yalancı yeminden ve muamelede hileden arınmış olan satıştır. (Bunu Bezzâr rivayet etmiş, Hâkim ise sahihlemiştir.) Müellif (Kâdî Iyâz) Telhîs’te bunu Râfi‘ b. Hadîc’ten rivayet etmiş olup aynısı Mişkât’ta da mevcuttur; Ahmed’e nispet edilmiştir. Süyûtî de Câmi‘inde Râfi‘den çıkarmıştır; onu kendi Müsned’inde zikretmiştir. Denildi ki: Rifâ‘a ile Rifâ‘a b. Râfi‘ b. Hadîc’in kastedilmiş olması muhtemeldir. Zira Taberânî, Ubâye b. Râfi‘ b. Hadîc’den, o babasından, o da dedesinden rivayet etmiştir. Ubâye ise Rifâ‘a b. Râfi‘ b. Hadîc’in oğludur. Bu durumda müellifin “babasından” ifadesi düşmüş olur. Hadis, tabiatların kazanç talebi üzerine yaratılmış olduğu vakıasının tespitine delildir. Kendisine (s.a.v.) ancak kazancın en temizi, yani en helâl ve en bereketlisi sorulmuştur. El emeğinin mebrûr satışa takdim edilmesi, onun daha faziletli olduğuna delâlet eder. Buna Buhârî’nin ileride gelecek hadisi de delâlet eder. Aynı zamanda vasıflandırılmış ticaretin en temiz olduğuna delâlet eder. Âlimler hangi kazancın daha faziletli olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Mâverdî şöyle demiştir: Kazançların asılları ziraat, ticaret ve sanattır. Ve dedi ki: Şâfiî mezhebine en uygun olanı, en temiz kazancın ticaret olduğudur. Ancak bana göre en doğrusu, en temiz kazancın ziraat olmasıdır; çünkü o tevekküle daha yakındır. Buhârî’nin Mikdâm’dan merfû olarak çıkardığı hadis buna itiraz olarak zikredilmiştir: “Hiçbir kimse, elinin emeğinden yediğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir. Şüphesiz Allah’ın Nebisi Dâvûd (a.s.) elinin emeğinden yerdi.” Nevevî dedi ki: Doğru olan, en temiz kazancın el emeği ile olan olduğudur. Ziraat ise en temiz kazançtır; çünkü o el emeği olma özelliğini taşır, tevekkülü içerir ve insana, hayvanlara ve kuşlara sağladığı umumî fayda sebebiyle böyledir. Hâfız İbn Hacer dedi ki: Bunun üzerinde, cihad yoluyla kâfirlerin mallarından elde edilen kazançtır ki bu, Nebî (s.a.v.)’in kazancıdır ve kazançların en şereflisidir; çünkü bu, Allah Teâlâ’nın kelimesini yüceltmeyi içerir.” (Sözü bitti.) Denildi ki: Bu da el emeği kazancı kapsamına girer.
٧٣٥ - وَعَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رضي الله عنهما أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ عَامَ الْفَتْحِ، وَهُوَ بِمَكَّةَ «إنَّ اللَّهَ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ، وَالْأَصْنَامِ فَقِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْت شُحُومَ الْمَيْتَةِ، فَإِنَّهَا تُطْلَى بِهَا السُّفُنُ، وَتُدْهَنُ بِهَا الْجُلُودُ، وَيَسْتَصْبِحُ بِهَا النَّاسُ؟ فَقَالَ: لَا، هُوَ حَرَامٌ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عِنْدَ ذَلِكَ قَاتَلَ اللَّهُ الْيَهُودَ، إنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمَّا حَرَّمَ عَلَيْهِمْ شُحُومَهَا جَمَلُوهُ ثُمَّ بَاعُوهُ فَأَكَلُوا ثَمَنَهُ». مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ الْجَمَلَ وَصِفِّينَ تُوُفِّيَ أَوَّلَ زَمَنِ مُعَاوِيَةَ «أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم سُئِلَ أَيُّ الْكَسْبِ أَطْيَبُ قَالَ: عَمَلُ الرَّجُلِ بِيَدِهِ وَمِثْلُهُ الْمَرْأَةُ وَكُلُّ بَيْعٍ مَبْرُورٍ» هُوَ مَا خَلَصَ عَنْ الْيَمِينِ الْفَاجِرَةِ لِتَنْفِيقِ السِّلْعَةِ وَعَنْ الْغِشِّ فِي الْمُعَامَلَةِ (رَوَاهُ الْبَزَّارُ وَصَحَّحَهُ الْحَاكِمُ) وَرَوَاهُ الْمُصَنِّفُ فِي التَّلْخِيصِ عَنْ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ وَمِثْلُهُ فِي الْمِشْكَاةِ وَعَزَاهُ لِأَحْمَدَ وَأَخْرَجَهُ السُّيُوطِيّ فِي الْجَامِعِ أَيْضًا عَنْ رَافِعٍ ذَكَرَهُ فِي مُسْنَدِهِ قِيلَ: وَيُحْتَمَلُ أَنَّهُ أُرِيدَ بِرِفَاعَةِ رِفَاعَةُ بْنُ رَافِعِ بْنُ خَدِيجٍ فَقَدْ رَوَاهُ الطَّبَرَانِيُّ عَنْ عَبَايَةَ بْنِ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ وَعَبَايَةُ هُوَ ابْنُ رِفَاعَةَ بْنُ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ فَيَكُونُ سَقَطَ عَلَى الْمُصَنِّفِ قَوْلُهُ عَنْ أَبِيهِ. وَالْحَدِيثُ دَلِيلٌ عَلَى تَقْرِيرِ مَا جُبِلَتْ عَلَيْهِ الطَّبَائِعُ مِنْ طَلَبِ الْمَكَاسِبِ وَإِنَّمَا سُئِلَ صلى الله عليه وسلم عَنْ أَطْيَبِهَا أَيْ أَحَلِّهَا وَأَبْرَكِهَا. وَتَقْدِيمُ عَمَلِ الْيَدِ عَلَى الْبَيْعِ الْمَبْرُورِ دَالٌّ عَلَى أَنَّهُ الْأَفْضَلُ وَيَدُلُّ لَهُ حَدِيثُ الْبُخَارِيِّ الْآتِي وَدَلَّ عَلَى أَطْيَبِيَّةِ التِّجَارَةِ الْمَوْصُوفَةِ، وَلِلْعُلَمَاءِ خِلَافٌ فِي أَفْضَلِ الْمَكَاسِبِ قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: أُصُولُ الْمَكَاسِبِ الزِّرَاعَةُ وَالتِّجَارَةُ وَالصَّنْعَةُ قَالَ: وَالْأَشْبَهُ بِمَذْهَبِ الشَّافِعِيِّ أَنَّ أَطْيَبَهَا التِّجَارَةُ قَالَ وَالْأَرْجَحُ عِنْدِي أَنَّ أَطْيَبَهَا الزِّرَاعَةُ لِأَنَّهَا أَقْرَبُ إلَى التَّوَكُّلِ، وَتَعَقَّبَ مَا أَخْرَجَهُ الْبُخَارِيُّ مِنْ حَدِيثِ الْمِقْدَامِ مَرْفُوعًا «مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ وَإِنَّ نَبِيَّ اللَّهِ دَاوُد كَانَ يَأْكُلُ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ» قَالَ النَّوَوِيُّ: وَالصَّوَابُ أَنَّ أَطْيَبَ الْمَكَاسِبِ مَا كَانَ بِعَمَلِ الْيَدِ، وَإِنْ كَانَ زِرَاعَةً فَهُوَ أَطْيَبُ الْمَكَاسِبِ لِمَا يَشْتَمِلُ عَلَيْهِ مِنْ كَوْنِهِ عَمَلَ الْيَدِ وَلِمَا فِيهِ مِنْ التَّوَكُّلِ وَلِمَا فِيهِ مِنْ النَّفْعِ الْعَامِّ لِلْآدَمِيِّ وَلِلدَّوَابِّ وَالطَّيْرِ. قَالَ الْحَافِظُ ابْنُ حَجَرٍ: وَفَوْقَ ذَلِكَ «مَا يُكْسَبُ مِنْ أَمْوَالِ الْكُفَّارِ بِالْجِهَادِ وَهُوَ مَكْسَبُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ أَشْرَفُ الْمَكَاسِبِ» لِمَا فِيهِ مِنْ إعْلَاءِ كَلِمَةِ اللَّهِ تَعَالَى انْتَهَى قِيلَ وَهُوَ دَاخِلٌ فِي كَسْبِ الْيَدِ.
Câbir b. Abdillâh’tan (r.a.) rivâyet olunduğuna göre o, Resûlullah’ı (s.a.v.) fetih yılında —ki fetih, Ramazan ayı, Hicret’in sekizinci senesinde vukû bulmuştur— Mekke’de iken şöyle buyururken işitmiştir: “Şüphesiz Allah ve Resûlü . . . haram kıldı.” Sahîhayn rivâyetinde zamir müfred olarak bu şekilde gelmiştir. Bazı tariklerde “Şüphesiz Allah haram kıldı” şeklinde, bu ikisinin dışındaki bir rivâyette ise “Şüphesiz Allah ve Resûlü haram kıldı (tesniye)” şeklinde yer almıştır. İki zamirin cem‘i hakkındaki izah, “Âniye” bâbında geçmiştir. (Haram kıldığı şeyler:) “Şarabın, meytenin —mîm’in fethası ile hayatı şer‘î bir zekât ile gitmemiş olan hayvan—, domuzun ve putların satışı.” Cevherî şöyle demiştir: “Sanem, vesendir.” Başkası ise: “Vesen, cüssesi olan şey; sanem, sûreti (heykeli) bulunan şeydir.” Bunun üzerine: “Yâ Resûlallah! Meytenin yağları hakkında ne buyurursun? Çünkü onunla gemiler cilâlanmakta, deriler yağlanmakta ve insanlar onunla kandil yakmaktadır?” denildi. Resûlullah (s.a.v.): “Hayır, o haramdır.” buyurdu. Sonra Resûlullah (s.a.v.) bu vesileyle şöyle buyurdu: “Allah yahudileri kahretsin! Muhakkak ki Allah onlara (hayvanların) yağlarını haram kılınca, onu eritip sonra satıp bedelini yediler.” (Müttefekun aleyh) Hadis, zikredilen şeylerin haram olduğuna delildir. Denildi ki: İlk üçünün (şarap, meyte, domuz) satışının haram kılınmasındaki illet necâsettir. Fakat şarabın necâsetine dair deliller yeterli değildir. Aynı şekilde meyte ve domuzun necâseti de (tartışmalıdır). Kim illeti necâset olarak kabul ederse, hükmü her necisten satışın haram olmasına teşmil eder. Bir cemaat ise şöyle demiştir: “Necis olan gübrelerin satışı câizdir.” Bir görüşe göre bu, satıcı için değil, ihtiyaç sebebiyle alıcı için câizdir; ancak bu illet zayıftır. Bütün bunlar, illeti necâset olarak görenlere göredir. Zâhir olan ise, böyle bir ta‘lîle delil bulunmadığıdır. Bilakis illet, bizzat tahrimdir (haram kılınmış olmasıdır). İşte bu sebeple Resûlullah (s.a.v.) yağlar kendilerine haram kılındığında illeti bizzat tahrim yapmış ve başka bir illet zikretmemiştir. Bu babda: Meytenin kılı, yünü ve tüyü meyte hükmüne girmez; çünkü bunlara hayat sirâyet etmez ve üzerlerine “meyte” ismi sâdık olmaz. Denildi ki: Kıllar mütenecistir ve yıkamakla temizlenir. Bunların satışının câiz olması cumhurun mezhebidir. Ancak zâtı itibariyle necis olan üç şey (şarap, meyte, domuz) müstesnâdır. Putların satışının haram kılınmasının illetine gelince: Denildi ki, onlarda mubah bir menfaat bulunmadığı içindir. Başka bir görüş: Eğer kırıldıklarında kırık parçalarından istifade edilebiliyorsa, putun satışı câizdir. Doğrusu şudur: Put oldukları hâlde satışları nehiy sebebiyle câiz değildir; ancak kırık parçalarının satışı câizdir, çünkü onlar put değildir. Kırık parçaların satışının men‘ine dair aslâ bir vecih yoktur. Resûlullah (s.a.v.) meytenin satışını mutlak olarak haram kılınca, dinleyen, belki genel hükümden istisnâ edilmiş bazı şeyler olabileceğini düşündü. Nitekim soru soran şöyle dedi: “Meytenin yağları hakkında ne buyurursun?” ve onlar için üç fayda zikretti. Yani: “Bana, bu yağların faydaları sebebiyle haramdan istisnâ edilip edilmediğini haber ver.” Resûlullah (s.a.v.) ise onun haram olduğunu söyleyerek, hükmün dışında olmadığını beyan etti. “Huve harâm” ifadesindeki zamirin satışa âit olması muhtemeldir; yani yağların satışı haramdır. Bu, en zâhir olan görüştür; çünkü söz satış hakkında söylenmiştir ve ayrıca Ahmed b. Hanbel’in rivâyetinde: “Meytenin yağlarının satışı hakkında ne dersin?” hadisi yer almaktadır.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . (وَعَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رضي الله عنهما أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ عَامَ الْفَتْحِ) كَانَ الْفَتْحُ فِي رَمَضَانَ سَنَةَ ثَمَانٍ مِنْ الْهِجْرَةِ (وَهُوَ بِمَكَّةَ: " إنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ ") وَقَعَ فِي رِوَايَةِ الصَّحِيحَيْنِ هَكَذَا بِإِفْرَادِ الضَّمِيرِ وَفِي بَعْضِ الطُّرُقِ إنَّ اللَّهَ حَرَّمَ وَفِي رِوَايَةٍ فِي غَيْرِهِمَا إنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَا وَتَقَدَّمَ وَجْهُ الْكَلَامِ عَلَى جَمْعِ الضَّمِيرَيْنِ فِي بَابِ الْآنِيَةِ (بَيْعَ الْخَمْرِ وَالْمَيْتَةِ) بِفَتْحِ الْمِيمِ مَا زَالَتْ عَنْهُ الْحَيَاةُ لَا بِذَكَاةٍ شَرْعِيَّةٍ (وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الصَّنَمُ هُوَ الْوَثَنُ، وَقَالَ غَيْرُهُ الْوَثَنُ مَا لَهُ جُثَّةٌ وَالصَّنَمُ مَا كَانَ مُصَوَّرًا (فَقِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ: أَرَأَيْت شُحُومَ الْمَيْتَةِ فَإِنَّهَا تُطْلَى بِهَا السُّفُنُ وَتُدْهَنُ بِهَا الْجُلُودُ وَيَسْتَصْبِحُ بِهَا النَّاسُ قَالَ: لَا هُوَ حَرَامٌ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عِنْدَ ذَلِكَ: " قَاتَلَ اللَّهُ الْيَهُودَ إنَّ اللَّهَ لَمَّا حَرَّمَ عَلَيْهِمْ شُحُومَهَا جَمَلُوهُ) بِفَتْحِ الْجِيمِ وَالْمِيمِ أَيْ أَذَابُوهُ (" ثُمَّ بَاعُوهُ فَأَكَلُوا ثَمَنَهُ " مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ) فِي الْحَدِيثِ دَلِيلٌ عَلَى تَحْرِيمِ مَا ذُكِرَ قِيلَ: وَالْعِلَّةُ فِي تَحْرِيمِ بَيْعِ الثَّلَاثَةِ الْأُوَلِ هِيَ النَّجَاسَةُ وَلَكِنَّ الْأَدِلَّةَ عَلَى نَجَاسَةِ الْخَمْرِ غَيْرُ نَاهِضَةٍ وَكَذَا نَجَاسَةُ الْمَيْتَةِ وَالْخِنْزِيرِ فَمَنْ جَعَلَ الْعِلَّةَ النَّجَاسَةَ عَدَّى الْحُكْمَ عَلَى تَحْرِيمِ بَيْعِ كُلِّ نَجَسٍ وَقَالَ جَمَاعَةٌ: يَجُوزُ بَيْعُ الْأَزْبَالِ النَّجِسَةِ وَقِيلَ يَجُوزُ ذَلِكَ لِلْمُشْتَرِي دُونَ الْبَائِعِ لِاحْتِيَاجِ الْمُشْتَرِي دُونَهُ وَهِيَ عِلَّةٌ عَلِيلَةٌ، وَهَذَا كُلُّهُ عِنْدَ مَنْ جَعَلَ الْعِلَّةَ النَّجَاسَةَ، وَالْأَظْهَرُ أَنَّهُ لَا يَنْهَضُ دَلِيلٌ عَلَى التَّعْلِيلِ بِذَلِكَ بَلْ الْعِلَّةُ التَّحْرِيمُ وَلِذَا قَالَ صلى الله عليه وسلم لَمَّا حُرِّمَتْ عَلَيْهِمْ الشُّحُومُ، فَجَعَلَ الْعِلَّةَ نَفْسَ التَّحْرِيمِ وَلَمْ يَذْكُرْ عِلَّةً: هَذَا وَلَا يَدْخُلُ فِي الْمَيْتَةِ شَعْرُهَا وَصُوفُهَا وَوَبَرُهَا لِأَنَّهَا لَا تَحِلُّهَا الْحَيَاةُ وَلَا يَصْدُقُ عَلَيْهَا اسْمُ الْمَيْتَةِ وَقِيلَ إنَّ الشُّعُورَ مُتَنَجِّسَةٌ وَتَطْهُرُ بِالْغَسْلِ، وَجَوَازُ بَيْعِهَا مَذْهَبُ الْجُمْهُورِ وَقِيلَ إلَّا الثَّلَاثَةَ الَّتِي هِيَ نَجِسَةُ الذَّاتِ. وَأَمَّا عِلَّةُ تَحْرِيمِ بَيْعِ الْأَصْنَامِ فَقِيلَ لِأَنَّهَا لَا مَنْفَعَةَ فِيهَا مُبَاحَةً وَقِيلَ إنْ كَانَتْ بِحَيْثُ إذَا كُسِرَتْ اُنْتُفِعَ بِأَكْسَارِهَا جَازَ بَيْعُهَا وَالْأَوْلَى أَنْ يُقَالَ لَا يَجُوزُ بَيْعُهَا وَهِيَ أَصْنَامٌ لِلنَّهْيِ وَيَجُوزُ بَيْعُ كَسْرِهَا إذْ هِيَ لَيْسَتْ بِأَصْنَامٍ وَلَا وَجْهَ لِمَنْعِ بَيْعِ الْأَكْسَارِ أَصْلًا، وَلَمَّا أَطْلَقَ صلى الله عليه وسلم تَحْرِيمَ بَيْعِ الْمَيْتَةِ جَوَّزَ السَّامِعُ أَنَّهُ قَدْ يَخُصُّ مِنْ الْعَامِّ بَعْضَ مَا يَصْدُقُ عَلَيْهِ «فَقَالَ السَّائِلُ: أَرَأَيْت شُحُومَ الْمَيْتَةِ وَذَكَرَ لَهَا ثَلَاثَ مَنَافِعَ أَيْ أَخْبِرْنِي عَنْ الشُّحُومِ هَلْ تُخَصُّ مِنْ التَّحْرِيمِ لِنَفْعِهَا أَمْ لَا فَأَجَابَ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ حَرَامٌ» فَأَبَانَ لَهُ أَنَّهَا غَيْرُ خَارِجَةٍ عَنْ الْحُكْمِ، وَالضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ هُوَ حَرَامٌ يُحْتَمَلُ أَنَّهُ لِلْبَيْعِ أَيْ بَيْعُ الشُّحُومِ حَرَامٌ وَهَذَا هُوَ الْأَظْهَرُ لِأَنَّ الْكَلَامَ مَسُوقٌ لَهُ وَلِأَنَّهُ قَدْ أَخْرَجَ الْحَدِيثَ أَحْمَدُ وَفِيهِ: فَمَا تَرَى فِي بَيْعِ شُحُومِ الْمَيْتَةِ - الْحَدِيثَ.
736 - İbn Mes‘ûd (r.a.)’dan rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim: «Alıcı ve satıcı ihtilâf eder ve aralarında bir delil bulunmazsa, söz mal sahibinindir; yahut birbirlerinden vazgeçerler.» Bunu beş râvi rivâyet etmiş, Hâkim ise sahihlemiştir. Yine bu sözün [Meyte ile ilgili hadisin], kendisine delâlet edilen menfaate [yani istifadeye] hamledilmesi muhtemeldir ki bu menfaat, «Zira onunla gemiler boyanır…» sözüyle ifade edilmektedir. Cumhur ise bu anlamı [menfaate hamletmeyi] tercih ederek şöyle demiştir: «Meytenin hiçbir şeyinden istifade edilmez; ancak derisi tabaklanmak şartıyla müstesnadır.» Bunun delili, kitabın başında geçen hadistir. İşte bu hadis, söz konusu umumî ifadeyi tahsis etmektedir. Bu hüküm, zamirin menfaate dönmesi üzerine binâ edilmiştir. Zamirin satışa döndüğünü söyleyen kimseler ise, meytenin köpeklere (av köpeği dahi olsa, ondan faydalanan kimselere) yedirilmesinin câiz olduğuna dair icmâ ile istidlâl etmişlerdir. Bilesin ki, zamirin satışa dönmesi daha yakındır. O hâlde, mutlak olarak necis şeylerden istifade etmek câiz, bunların satışı ise (bildiğin üzere) haramdır. Yahudileri zemmeden şu sözü de bu hükmü daha da kuvvetlendirir: «Onlar iç yağını eritip sonra satıp bedelini yediler.» Burada yasağın, bedelinin yenmesine sebep olan satışa yöneldiği açıktır. Satış haram olunca, meytenin iç yağlarından ve necis olan yağlardan, insanın yemesi ve vücuduna sürmesi dışında her şeyde istifade etmek câiz olur. Zira bunlar, meyteyi yemek ve necis ile ıslanmak haramlığı gibi haramdır. Meytenin iç yağlarını köpeklere, necis olan balı arılara ve yine necis balı hayvanlara yedirmek câizdir. Bütün bunların câiz olması İmam Şâfiî’nin mezhebidir. Kâdî İyâz ise bu görüşü, Mâlik ve ashâbının çoğundan, Ebû Hanîfe ve ashâbından ve Leys’ten nakletmiştir. Bu istifadenin câiz olduğunu, Tahâvî’nin rivâyeti de desteklemektedir. Tahâvî şöyle rivâyet eder: «Rasûlullah (s.a.v.)’e tereyağına düşen fare hakkında soruldu, buyurdu ki: “Eğer tereyağı katı ise fareyi ve çevresini atın; sıvı ise onu kandil olarak kullanın ve ondan istifade edin.”» Tahâvî şöyle demiştir: «Bu hadisin râvileri güvenilir kimselerdir.» Bu rivâyet, sahâbeden Ali (r.a.), Ömer ve Ebû Mûsâ’dan; tâbiînden Kâsım b. Muhammed ve Sâlim b. Abdullah’tan da rivâyet edilmiştir. Delil bakımından açık olan budur. İstihlâklar (necisin mahiyetini değiştirip tüketen kullanımlar) ile diğer kullanımlar arasında ayırım yapmaya gelince, bunun hiçbir delili yoktur; aksine bu sırf bir görüştür. Mütenecis (necis olmuş) maddeye gelince, eğer temizlenmesi mümkün ise satışının câiz olduğunda söz yoktur. Temizlenmesi mümkün değilse satışı haramdır. Bunu Hâdeviyye ve İbn Hanbel söylemiştir. Hadiste, bir şeyin satışı haram olduğunda bedelinin de haram olacağına; ayrıca haramı helâl kılmak için başvurulan her hîlenin bâtıl olduğuna delil vardır. İbn Mes‘ûd (r.a.)’dan rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim: «Alıcı ve satıcı ihtilâf eder ve aralarında bir delil bulunmazsa, söz mal sahibinindir; yahut birbirlerinden vazgeçerler.»
٧٣٦ - وَعَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ - رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ - قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: «إذَا اخْتَلَفَ الْمُتَبَايِعَانِ وَلَيْسَ بَيْنَهُمَا بَيِّنَةٌ، فَالْقَوْلُ مَا يَقُولُ رَبُّ السِّلْعَةِ أَوْ يَتَتَارَكَانِ» رَوَاهُ الْخَمْسَةُ وَصَحَّحَهُ الْحَاكِمُ. وَيُحْتَمَلُ أَنَّهُ لِلِانْتِفَاعِ الْمَدْلُولِ عَلَيْهِ بِقَوْلِهِ فَإِنَّهَا تُطْلَى بِهَا السُّفُنُ إلَى آخِرِهِ وَحَمَلَهُ الْأَكْثَرُ عَلَيْهِ فَقَالُوا: لَا يُنْتَفَعُ مِنْ الْمَيْتَةِ بِشَيْءٍ إلَّا بِجِلْدِهَا إذَا دُبِغَ لِدَلِيلِهِ الَّذِي مَضَى فِي أَوَّلِ الْكِتَابِ فَهُوَ يَخُصُّ هَذَا الْعُمُومَ وَهُوَ مَبْنِيٌّ عَلَى عَوْدِ الضَّمِيرِ إلَى الِانْتِفَاعِ، وَمَنْ قَالَ الضَّمِيرُ يَعُودُ إلَى الْبَيْعِ اسْتَدَلَّ بِالْإِجْمَاعِ عَلَى جَوَازِ إطْعَامِ الْمَيْتَةِ الْكِلَابَ وَلَوْ كَانَتْ كِلَابَ الصَّيْدِ لِمَنْ يَنْتَفِعُ بِهَا وَقَدْ عَرَفْت أَنَّ الْأَقْرَبَ عَوْدُ الضَّمِيرِ إلَى الْبَيْعِ فَيَجُوزُ الِانْتِفَاعُ بِالنَّجِسِ مُطْلَقًا وَيَحْرُمُ بَيْعُهُ لِمَا عَرَفْت وَقَدْ يَزِيدُهُ قُوَّةً قَوْلُهُ فِي ذَمِّ الْيَهُودِ: إنَّهُمْ جَمَلُوا الشَّحْمَ ثُمَّ بَاعُوهُ وَأَكَلُوا ثَمَنَهُ، فَإِنَّهُ ظَاهِرٌ فِي تَوَجُّهِ النَّهْيِ إلَى الْبَيْعِ الَّذِي تَرَتَّبَ عَلَيْهِ أَكْلُ الثَّمَنِ وَإِذَا كَانَ التَّحْرِيمُ لِلْبَيْعِ جَازَ الِانْتِفَاعُ بِشُحُومِ الْمَيْتَةِ وَالْأَدْهَانِ الْمُتَنَجِّسَةِ فِي كُلِّ شَيْءٍ غَيْرَ أَكْلِ الْآدَمِيِّ وَدَهْنِ بَدَنِهِ فَيَحْرُمَانِ كَحُرْمَةِ أَكْلِ الْمَيْتَةِ وَالتَّرَطُّبِ بِالنَّجَاسَةِ، وَجَازَ إطْعَامُ شُحُومِ الْمَيْتَةِ الْكِلَابَ وَإِطْعَامُ الْعَسَلِ الْمُتَنَجِّسِ النَّحْلَ وَإِطْعَامُهُ الدَّوَابَّ، وَجَوَازُ جَمِيعِ ذَلِكَ مَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ وَنَقَلَهُ الْقَاضِي عِيَاضٌ عَنْ مَالِكٍ وَأَكْثَرِ أَصْحَابِهِ وَأَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ وَاللَّيْثِ وَيُؤَيِّدُ جَوَازَ الِانْتِفَاعِ مَا رَوَاهُ الطَّحْطَاوِيُّ «أَنَّهُ صلى الله عليه وسلم سُئِلَ عَنْ فَأْرَةٍ وَقَعَتْ فِي سَمْنٍ فَقَالَ: إنْ كَانَ جَامِدًا فَأَلْقُوهَا وَمَا حَوْلَهَا وَإِنْ كَانَ مَائِعًا فَاسْتَصْبِحُوا بِهِ وَانْتَفِعُوا بِهِ» قَالَ الطَّحْطَاوِيُّ: إنَّ رِجَالَهُ ثِقَاتٌ وَرَوَى ذَلِكَ عَنْ جَمَاعَةٍ مِنْ الصَّحَابَةِ مِنْهُمْ عَلِيٌّ رضي الله عنه وَعُمَرُ وَأَبُو مُوسَى، وَمِنْ التَّابِعِينَ الْقَاسِمُ بْنُ مُحَمَّدٍ وَسَالِمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ وَهَذَا هُوَ الْوَاضِحُ دَلِيلًا، وَأَمَّا التَّفْرِقَةُ بَيْنَ الِاسْتِهْلَاكَاتِ وَغَيْرِهَا فَلَا دَلِيلَ لَهَا بَلْ هُوَ رَأْيٌ مَحْضٌ، وَأَمَّا الْمُتَنَجِّسُ فَإِنْ كَانَ يُمْكِنُ تَطْهِيرُهُ فَلَا كَلَامَ فِي جَوَازِ بَيْعِهِ، وَإِنْ كَانَ لَا يُمْكِنُ فَيَحْرُمُ بَيْعُهُ قَالَتْهُ الْهَادَوِيَّةُ وَابْنُ حَنْبَلٍ، وَفِي الْحَدِيثِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ إذَا حَرُمَ بَيْعُ شَيْءٍ حَرُمَ ثَمَنُهُ وَأَنَّ كُلَّ حِيلَةٍ يُتَوَصَّلُ بِهَا إلَى تَحْلِيلِ مُحَرَّمٍ فَهِيَ بَاطِلَةٌ. وَعَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رضي الله عنه قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: «إذَا اخْتَلَفَ الْمُتَبَايِعَانِ فِي رِوَايَةٍ الْبَيِّعَانِ وَلَيْسَ بَيْنَهُمَا بَيِّنَةٌ فَالْقَوْلُ مَا يَقُولُ رَبُّ السِّلْعَةِ أَوْ يَتَتَارَكَانِ»
737 - Ebû Mes'ûd el-Ensârî (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) köpek bedelini, fahişe (zâniye) mehrini ve kâhin ücretini yasaklamıştır. (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir — müttefekun aleyh). Bir rivayette ise (alıcı ile satıcı) birbirlerine iade ederler. İbn Mâce kendi rivayetinde şunu eklemiştir: 'Satılan mal aynen duruyorsa'. Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde ise: 'Mal olduğu gibi (duruyorsa)'. 'Satılan mal tüketilmişse' şeklindeki rivayet ise zayıftır. (Bu hadisi) beş âlim (Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel) rivayet etmiş, Hâkim de sahihlemiştir. Âlimler hadisin sıhhati hakkında çok söz söylemişlerdir. Bu hadis, satıcı ile alıcı arasında semen (bedel), mebî' (satılan mal) veya bunlara ait bir şart hakkında ihtilaf çıktığında, sözün satıcıya ait olduğuna ve onun yemin etmesi gerektiğine delildir. Zira bilinen şer'î kaidelerdendir ki sözü kabul edilen kimseye yemin gerekir. Âlimlerin bu hadisin ifade ettiği hüküm hakkında üç görüşü vardır: Birincisi, Hâdî'ye aittir: Söz mutlak olarak satıcınındır; bu, babın hadisinin zahiridir. İkincisi, fukahâya aittir: Her ikisi de yeminleşir (tehâlüf) ve satılan malı birbirlerine iade ederler. Üçüncüsünde ise tafsilat vardır: İhtilafın nev' (tür), cins veya sıfatta olması ile diğerleri arasında fark gözetilir. Bu, fürû kitaplarında etraflıca ele alınmış olup delilsiz bir tafsilattır ve Şerh'te nakledilmiştir. Tehâlüf ile (yeminleşme) şu kastedilir: Satıcı 'sana şu fiyata satmadım' diye yemin eder, alıcı da 'senden şu fiyata satın almadım' diye yemin eder; başka şekillerde de söylenmiştir. Tehâlüfün vechi (gerekçesi) şudur: Her biri kendisine dava edilen konumundadır; bu nedenle her birinin, kendisine karşı ileri sürülen iddiayı reddetmek için yemin etmesi gerekir. Bu, Resûlullah'ın (s.a.v.) 'Beyyine davacıya, yemin inkâr edene düşer' hadisinden anlaşılmaktadır. Hâsılı, bu hadis dava babının delilleriyle kayıtlanmış mutlak bir hadistir; ileride gelecektir. Yine Ebû Mes'ûd el-Ensârî (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v.) köpek bedelini ve bâgî (zâniye) mehrini yasaklamıştır. 'Bâgî' kelimesi, bâ (fetha), gayn (kesra) ve yâ (şeddeli) ile okunur; zâniye (zina eden kadın) kastedilmiştir. Ayrıca 'حُلْوَانِ' (hâ'nın zammı ile) 'kâhin' (ücretini) yasaklamıştır — (Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir). Nehyin aslı tahrîmdir. Sahâbî, Resûlullah'ın (s.a.v.) nehyettiğini haber vermiştir; yani nehyi ifade eden bir ibare getirmiştir, her ne kadar onu lafzen zikretmemişse de. Bu, üç şeyin haram olduğuna delalet eder. Birincisi: Nass ile köpek bedelinin haram olması; bu, köpeğin satışının da haram olduğuna delalet eder. Bu hüküm, eğitimli ve eğitimsiz her köpek için, edinilmesi caiz olan ve olmayan her köpek için geneldir. Atâ ve Nehaî'den rivayetle, av köpeğinin satışı caizdir; çünkü Câbir hadisinde 'Resûlullah (s.a.v.) köpek bedelinden nehyetti, ancak av köpeği müstesna' buyurulmuştur. Bu hadisi Nesâî, güvenilir ravilerle rivayet etmişse de sıhhati tartışmalıdır. Eğer sahih ise nehyin umumunu tahsis eder. İkincisi: Haram olması
٧٣٧ - وَعَنْ أَبِي مَسْعُودٍ الْأَنْصَارِيِّ رضي الله عنه «أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ، وَمَهْرِ الْبَغِيِّ، وَحُلْوَانِ الْكَاهِنِ» مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ. وَفِي رِوَايَةٍ يَتَرَادَّانِ زَادَ ابْنُ مَاجَهْ فِي رِوَايَتِهِ: وَالْمَبِيعُ قَائِمٌ بِعَيْنِهِ وَلِأَحْمَدَ: وَالسِّلْعَةُ كَمَا هِيَ، وَأَمَّا رِوَايَةُ: وَالْمَبِيعُ مُسْتَهْلَكٌ فَهِيَ مُضْعَفَةٌ (رَوَاهُ الْخَمْسَةُ وَصَحَّحَهُ الْحَاكِمُ) وَلِلْعُلَمَاءِ كَلَامٌ كَثِيرٌ عَلَى صِحَّةِ الْحَدِيثِ وَهُوَ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ إذَا وَقَعَ اخْتِلَافٌ بَيْنَ الْبَائِعِ وَالْمُشْتَرِي فِي الثَّمَنِ أَوْ الْمَبِيعِ أَوْ فِي شَرْطٍ مِنْ شُرُوطِهِمَا فَالْقَوْلُ قَوْلُ الْبَائِعِ مَعَ يَمِينِهِ لِمَا عُرِفَ مِنْ الْقَوَاعِدِ الشَّرْعِيَّةِ أَنَّ مَنْ كَانَ الْقَوْلُ قَوْلَهُ فَعَلَيْهِ الْيَمِينُ، وَلِلْعُلَمَاءِ فِي هَذَا الْحُكْمِ الَّذِي أَفَادَهُ الْحَدِيثُ ثَلَاثَةُ أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ لِلْهَادِي أَنَّ الْقَوْلَ قَوْلُ الْبَائِعِ مُطْلَقًا وَهُوَ ظَاهِرُ حَدِيثِ الْبَابِ. الثَّانِي لِلْفُقَهَاءِ أَنَّهُمَا يَتَحَالَفَانِ وَيَتَرَادَّانِ الْمَبِيعَ. وَالثَّالِثُ فِيهِ تَفْصِيلٌ وَفَرْقٌ بَيْنَ الِاخْتِلَافِ فِي النَّوْعِ أَوْ الْجِنْسِ أَوْ الصِّفَةِ وَبَيْنَ غَيْرِهَا وَهُوَ تَفْصِيلٌ بِلَا دَلِيلٍ مُسْتَوْفًى فِي كُتُبِ الْفُرُوعِ، وَنَقَلَهُ فِي الشَّرْحِ وَيَعْنِي بِالتَّحَالُفِ أَنْ يَحْلِفَ الْبَائِعُ مَا بِعْت مِنْك كَذَا وَيَحْلِفُ الْمُشْتَرِي مَا اشْتَرَيْت مِنْك كَذَا وَقِيلَ غَيْرُ ذَلِكَ، وَالْوَجْهُ فِي التَّحَالُفِ أَنَّ كُلَّ وَاحِدٍ مُدَّعًى عَلَيْهِ فَيَجِبُ عَلَى كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا الْيَمِينُ لِنَفْيِ مَا ادَّعَى عَلَيْهِ وَهَذَا مَفْهُومٌ مِنْ قَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم «الْبَيِّنَةُ عَلَى الْمُدَّعِي وَالْيَمِينُ عَلَى الْمُنْكِرِ» وَالْحَاصِلُ أَنَّ هَذَا حَدِيثٌ مُطْلَقٌ مُقَيَّدٌ بِأَدِلَّةِ بَابِ الدَّعَاوَى وَسَيَأْتِي. وَعَنْ أَبِي مَسْعُودٍ الْأَنْصَارِيِّ رضي الله عنه «أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ وَمَهْرِ الْبَغِيِّ» بِفَتْحِ الْمُوَحَّدَةِ وَكَسْرِ الْغَيْنِ الْمُعْجَمَةِ وَتَشْدِيدِ الْمُثَنَّاةِ التَّحْتِيَّةِ أُرِيدَ بِهَا الزَّانِيَةُ (وَحُلْوَانِ) بِضَمِّ الْحَاءِ الْمُهْمَلَةِ (الْكَاهِنِ - مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ)، وَالْأَصْلُ فِي النَّهْيِ التَّحْرِيمُ وَالصَّحَابِيُّ قَدْ أَخْبَرَ أَنَّهُ صلى الله عليه وسلم نَهَى أَيْ أَتَى بِعِبَارَةٍ تُفِيدُ النَّهْيَ وَإِنْ لَمْ يَذْكُرْهَا وَهُوَ دَالٌّ عَلَى تَحْرِيمِ ثَلَاثَةِ أَشْيَاءَ. الْأَوَّلُ تَحْرِيمُ ثَمَنِ الْكَلْبِ بِالنَّصِّ وَيَدُلُّ عَلَى تَحْرِيمِ بَيْعِهِ بِاللُّزُومِ وَهُوَ عَامٌّ لِكُلِّ كَلْبٍ مِنْ مُعَلَّمٍ وَغَيْرِهِ، وَمَا يَجُوزُ اقْتِنَاؤُهُ وَمَا لَا يَجُوزُ، وَعَنْ عَطَاءٍ وَالنَّخَعِيِّ يَجُوزُ بَيْعُ كَلْبِ الصَّيْدِ لِحَدِيثِ جَابِرٍ «نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ إلَّا كَلْبَ صَيْدٍ». أَخْرَجَهُ النَّسَائِيّ بِرِجَالٍ ثِقَاتٍ إلَّا أَنَّهُ طَعَنَ فِي صِحَّتِهِ فَإِنْ صَحَّ خَصَّصَ عُمُومَ النَّهْيِ، وَالثَّانِي تَحْرِيمُ
Hâfız İbn Hacer'in Hal Tercümesi[*]: Bülûğu'l-Merâm metninin müellifi Ahmed b. Alî b. Muhammed Ebü'l-Fazl el-Kinânî eş-Şâfiî olup İbn Hacer el-Askalânî diye meşhurdur; sünnetin sancaktarı, kādılkudât, hafızların ve râvîlerin yegânesidir. Mısır'da Şâban 773'te doğmuş ve orada yetişmiştir. Kur'an-ı Kerîm'i, el-Hâvî'yi, İbn Hâcib'in Muhtasar'ını ve daha başka eserleri ezberlemiştir. Vâsîlerinden birinin refakatinde Mekke-i Mükerreme'ye yolculuk etmiş ve orada hadis dinlemiştir. Ardından hadis ilmi kendisine sevdirilince Hicaz, Şam ve Mısır bölgelerindeki büyük şeyhlerinden, bilhassa Hâfız el-Irâkî'den hadis talebine koyulmuştur. Fıkıh ilmini el-Bulkīnî, İbnü'l-Mülakkın ve diğerlerinden tahsil etmiş; onlar da kendisine tedris ve iftâ izni vermişlerdir. Usûl-i dîn ve usûl-i fıkıh başta olmak üzere çeşitli ilimleri İz b. Cemâa'dan, lügati Mecdüddin el-Fîrûzâbâdî'den, Arapçayı el-Mi‘mârî'den, edebiyat ve aruzu Bedrüddin el-Biştîkî'den, kitâbeti ise bir topluluktan almıştır. Ayrıca Kur'an'ın bir kısmını yedi kıraat üzere et-Tenûhî'den okumuştur. Sanatlarda öylesine gayret göstermiştir ki son noktaya ulaşmıştır. Hadis ilmini neşretmeye yönelmiş; mütâlaa, kıraat, okutma, tasnif ve iftâ ile meşgul olmuştur. Mısır diyarında yirmi bir yılı aşkın bir süre –ara yerlerde başkalarının vekâleti de bulunmak üzere– istiklâlen kādılık yapmıştır. Birçok yerde tefsir, hadis, fıkıh ve vaaz dersleri vermiştir. Ezher Camii'nde, Amr b. Âs Camii'nde ve başka yerlerde hutbe irâd etmiş, ezberinden pek çok şey imlâ ettirmiştir. Fazilet sahipleri ve âlimlerin başkanları, feyzinden istifade etmek ve ilmini rivâyet etmek üzere ona akın etmişlerdir. Eserlerinin sayısı yüz elliyi bulmuştur; hadis ilminin hemen her dalında, içi dolu müellefâtı bulunduğu görülür. Bu eserler daha hayattayken yayılmış, melikler ve emîrler bunları birbirlerine hediye etmişlerdir. O müellefâttan bazıları şunlardır: el-İsâbe fî Esmâi's-Sahâbe, Tehzîbü't-Tehzîb, Takrîbü't-Tehzîb, Ta‘cîlü'l-Menfea bi-Ricâli'l-Erbaa, Müştebihü'n-Nisbe, Telhîsü'l-Habîr fî Tahrîci Ehâdîsi'r-Râfiî'l-Kebîr, Tahrîcü'l-Mesâbîh, Tahrîcü'l-Keşşâf, İthâfü'l-Mehre, el-Mukaddime, Bezlü'l-Mâûn, Nuhbetü'l-Fiker ve Şerhuha, el-Hisâlü'l-Müfekkire, el-Kavlü'l-Müsedded fî'z-Zebbi an Müsnedi'l-İmâm Ahmed, Bülûğu'l-Merâm, Dîvânü Hutabihî, Dîvânü Şi‘rihî, Muhlasu mâ Yekālu fi's-Sabâh ve'l-Mesâ, ed-Dürerü'l-Kâmine fî A‘yâni'l-Mieti's-Sâmine ve daha nice kıymetli kitapları. Eğer Fethu'l-Bârî fî Şerhi Sahîhi'l-Buhârî adlı eserinden başka bir eseri olmasaydı bile bu, onun zikrinin yücelmesine ve kadrinin büyüklüğünün anlaşılmasına kâfî gelirdi. Zira bu kitap hakikatte sünnetin kāmusu mesâbesindedir. Telifine 817 senesinin başlangıcında başlamış; mukaddimesini 813 senesinde tamamlamış ve eserini 842 senesi Receb ayının birinci gününde bitirmiştir. İkmâlinin ardından bir velîme vermiş, buna Müslümanların ileri gelenleri katılmış ve bu merasimde beş yüz dinar harcamıştır.[*] (Şâmile notu: Bu tercüme, Dâru'l-Hadis baskısının mukaddimesinde yer almaktadır; aynen Halebî baskısından alınmıştır.)
ترجمة الحافظ ابن حجر [*]مؤلف متن بلوغ المرام هو أحمد بن علي بن محمد أبو الفضل الكناني الشافعي المعروف بابن حجر العسقلاني حامل لواء السنة قاضي القضاة أوحد الحفاظ والرواة. ولد بمصر في شعبان سنة ٧٧٣ وبها نشأ، وحفظ القرآن والحاوي ومختصر ابن الحاجب وغيرها، وسافر صحبة أحد أوصيائه إلى مكة المكرمة فسمع بها، ثم حبب إليه الحديث فاشتغل بطلبه من كبار شيوخه في البلاد الحجازية والشامية والمصرية، ولا سيما الحافظ العراقي، وتفقه بالبلقيني وابن الملقن وغيرهما وأذنوا له بالتدريس والافتاء. وأخذ الأصلين وغيرهما عن العز بن جماعة، واللغة عن المجد الفيروزآبادي، والعربية عن المعماري، والأدب والعروض عن البدر البشتكي، والكتابة عن جماعة. وقرأ بعض القرآن بالسبع على التنوخي، وجد في الفنون حي بلغ فيها الغاية، وتصدى لنشر الحديث وعكف عليه مطالعة وقراءة وإقراء وتصنيفا وإفتاء. وباشر القضاء بالديار المصرية استقلالا مدة تزيد على إحدى وعشرين سنة بأشهر تخللها ولاية جماعة. ودرس التفسير والحديث والفقه والوعظ بعدة أماكن. وخطب بالأزهر وجامع عمرو وغيرهما، وأملى من حفظه الكثير. ولقد توافد إليه الفضلاء ورؤوس العلماء ليغترفوا من فيضه ويرووا من علمه.وقد بلغت تصانيفه مائة وخمسين، وقل أن تجد فنا من فنون الحديث إلا له مؤلفات حافلة فيه، ولقد انتشرت هذه التصانيف في حياته وتهاداها الملوك والأمراء. ومن تلك المؤلفات الإصابة في أسماء الصحابة. وتهذيب. والتقريب، وتعجيل المنفعة برجال الأربعة. ومشتبه النسبة. وتلخيص الخبير في تخريج أحاديث الرافعي الكبير. وتخرج المصابيح. وابن الحاجب. وتخرج الكشاف، وإتحاف المهرة. والمقدمة. وبذل الماعون. ونخبة الفكر وشرحها. والخصال المفكرة. والقول المسدد في الذب عن مسند الإمام أحمد. وبلوغ المرام. وديوان خطبه. وديوان شعره. ومخلص ما يقال في الصباح والمساء. والدرر الكامنة في أعيان المائة الثامنة. وغير ذلك من كتبه القيمة.ولو لم يكن له إلا كتابه: فتح الباري: في شرح صحيح البخاري: لكفى في الإشادة بذكره والوقوف على جلاة قدره، فان هذا الكتاب بحق هو قاموس السنة، وقد بدأ تأليفه في مفتتح سنة ٨١٧ بعد أن أكمل مقدمته في سنة ٨١٣، وانتهى منه في غرة رجب سنة ٨٤٢، وقد أولم عند ختمه وليمة حضرها وجوه المسلمين أنفق فيها ٥٠٠ دينار[*] (تعليق الشاملة): هذه الترجمة الواردة في مقدمة ط دار الحديث، وهي بنصها من ط الحلبي
Yani 250 Mısır lirası. Melikler onu talep etmiş ve üç yüz dinara satın alınmıştır; ki bu da yüz elli liradır. Allah onu Sünnet adına en güzel karşılıkla mükâfatlandırsın. Bunun yanında onun tevazuu, tahammülü, ihtimali, sabrı, behâsı, zarafeti, gece namazı, orucu, ihtiyatı, verâsı, cömertliği, keremi, kendini küçük görmesi, latif nüktelere ve hoş nüktelere meyletmesi ve geçmiş ve sonraki imamlara, ayrıca kendisiyle küçük-büyük her sohbet edene karşı eşsiz edebi vardır. Allah onu, 852 hicrî senesi Zilhicce'sinin on sekizinci Cumartesi gecesi yatsı namazından sonra komşuluğuna seçmiştir. Allah mükâfatını bol kılsın ve onu hayırla mükâfatlandırsın.
أي ٢٥٠ جنيها مصريا، وقد طلبه الملوك، واشترى بثلاثمائة دينار: أي خمسين ومائة جنيه، فجزاه الله عن السنة خير الجزاء. هذا إلى تواضعه وحمله واحتماله وصبره وبهائه وظرفه وقيامه وصومه واحتياطه وورعه وبذله وكرمه وهضمه لنفسه وميله إلى النكت اللطيفة والنوادر الظريفة، وفريد أدبه مع الأئمة المتقدمين والمتأخرين ومع كل من يجالسه من صغير وكبير.وقد اختاره الله لجواره بعد عشاء ليلة السبت ثامن عشر ذي الحجة سنة ٨٥٢ هـ، أجزل الله له الثواب وجزاه خير الجزاء.
Biyografi: Muhammed b. İsmâil es-San‘ânî [*]Süblü's-Selâm sahibi es-Seyyid Muhammed b. İsmâil b. Salâh el-Emîr el-Kahlânî, ardından es-San‘ânî, 1059 senesinde Kahlân'da doğdu. Sonra babasıyla birlikte Yemen'in başkenti San‘a şehrine geçti; orada âlimlerinden ders aldı, ardından Mekke'ye yolculuk yaptı. Hadisi, Mekke'nin büyük âlimleriyle Medîne âlimlerinden okudu. Çeşitli ilimlerde maharet kazandı, hatta akranlarını geçti. San‘a'da ilmî riyâsette tek kaldı. İctihadı, delillerle birlikte hareket etmeyi ortaya koydu; taklitten kaçındı. Delili olmayan fıkhî görüşleri geçersiz saydı. Dönemin halkıyla arasında sıkıntılar ve belâlar cereyan etti – ki bu, karanlık çağlarda hakka davet eden ve onu açıkça söyleyen her ıslahçının durumudur. Allah onu tuzaklarından korudu ve şerlerinden kâfi geldi. Yemen imamlarından İmâm Mansûr, onu San‘a Camii'nde hatiplikle görevlendirdi. Ders verme, fetva ve telif yoluyla ilmi neşretmeye devam etti. Hakkı söylemekte hiçbir kınayanın kınamasından korkmaz, yolunda başına gelenlere aldırış etmezdi; dinlerini Allah'a has kılanlar, Allah'ın rızasını insanların rızasına tercih edenler gibi. Etrafında hâss u âmdan pek çok kimse toplandı; kendisinden hadis kitapları okudular ve ictihadlarıyla amel edip bunu halk arasında ilan ettiler. Bunun üzerine fitneler çıktı; Allah onları bu fitnelere galip kıldı. (Zengin telifâtı vardır). Onlardan biri, Meğribî'nin el-Bedru't-Temâm'ından ihtisar ettiği ve değerli ilavelerle kitabın ehemmiyetini artırdığı Süblü's-Selâm'dır. Yine, Celâl'in ed-Dav'u'n-Nehâr'ına hâşiye olarak yazdığı Minhatü'l-Gaffâr. Yine, İbn el-‘Ayd'ın Umde şerhine hâşiye olarak yazdığı el-‘Udde. Yine, Ulûmü'l-Hadîs'te et-Tenkîh Şerhi. Başka telifleri de vardır; pek çok meseleyi müstakil olarak tasnif etmiştir ki toplansa ciltler tutar. Fasih ve âhenkli şiirleri vardır; çoğu ilmî bahisler, dönemindekilerden duyulan acı ve onlara reddiye hakkındadır. Velhasıl, bu dinin esaslarını yenileyen, apaçık hakla ortaya çıkan imamlardandır. Şâban 1182'nin üçünde vefat etmiştir. Yüz yirmi üç yıllık ömrü vardı. Allah'ın rahmeti geniştir; sünnete yardımından ötürü en hayırlı mükâfatı versin.[*] (Şâmile notu): Bu tercüme, Dâru'l-Hadîs baskısının mukaddimesinde yer almakta olup metin, el-Halebî baskısından aynen alınmıştır.
ترجمة محمد بن إسماعيل الصنعاني [*]صاحب سبل السلام هو السيد محمد بن إسماعيل بن صلاح الأمير الكحلاني ثم الصنعاني، ولد سنة ١٠٥٩ بكحلان، ثم انتقل مع والده إلى مدينة صنعاء عاصمة اليمن فأخذ عن علمائها ثم رحل إلى مكة، وقرأ الحديث على أكابر علمائها وعلماء المدينة، وبرع في العلوم المختلفة حتى بز أقرانه، وتفرد بالرئاسة العلمية في صنعاء، وأظهر الاجتهاد والوقوف مع الأدلة ونفر من التقليد، وزيف ما لا دليل عليه من الآراء الفهية، وجرت له مع أهل عصره محن وخطوب شأن كل مصلح يدعو إلى الحق ويجاهر به في عصور الظلمات، وقد حفظه الله من كيدهم وكفاه شرهم، وقد ولاه الامام المنصور من أئمة اليمن الخطابة بجامع صنعاء، واستمر ناشرا للعلم تدريسا وإفتاء وتصنيفا، وكان لا يخشى في الحق لومة لائم، ولا يبالي بما يصيبه في سبيله شأن الذين أخلصوا دينهم لله، وآثروا مرضاة الناس. ولقد التف حوله كثيرون من الخاصة والعامة، وقرأوا عليه كتب الحديث وعملوا باجتهاداته، وأعلنوا ذلك في الناس، فكانت فتن أظهرهم الله عليها (وله مصنفات) حافلة. منها: سبل السلام، هذا الذي اختصره من البدر التمام للمغربي، وأصناف إليه زيادات قيمة أكبرت شأن الكتاب ومنها: منحة الغفار: جعلها حاشية على ضوء النهار للجلال. ومنها: العدة: حشى بها شرح العمدة لابن العيد. ومنها: شرح التنقيح في علوم الحديث: وله مصنفات أخرى وقد أفرد كثيرا من المسائل بالتصنيف مما لو جمع كان مجلدات. وله شعر فصيح منسجم أكثره في المباحث العلمية، والتوجع من أبناء عصره والرد عليهم. وبالجملة فهو من الأئمة المجددين لمعالم هذا الدين، الصادعين فيه بصريح الحق. توفى ثالث شعبان سنة ١١٨٢ هـ عن مائة وثلاث وعشرين سنة رحمة الله واسعة، وجزاه عن نصره السنة خير الجزاء.[*] (تعليق الشاملة): هذه الترجمة الواردة في مقدمة ط دار الحديث، وهي بنصها من ط الحلبي
742 – Ebü’z-Zübeyr’den rivayetle dedi ki: “Câbir’e (r.a.) kedinin ve köpeğin semeninden sordum; o da: ‘Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.) bundan menetti’ buyurdu.” Bunu Müslim ve Nesâî rivayet etti; Nesâî rivayetine “Av köpeği müstesna” ziyadesini ekledi. Meymûne’den (r.anhâ) rivayet edilmiştir. Buhârî, bu rivayetin Meymûne’den sâbit olduğu kanaatine varmış ve Ebû Hureyre yoluyla gelen rivayetin vehm olduğuna hükmetmiştir. İbn Hibbân ise Sahîh’inde her iki yoldan da sâbit olduğuna kanaat getirmiştir. Bil ki bu ihtilâf ancak vârid olan lafızların sahîh olup olmadığına dairdir; hüküm ise sâbittir. “Onu ve etrafındakileri atın” ifadesiyle ilgili olarak, geri kalanından istifade ancak katı olan (câmid) içindir. Bu ifade aynı zamanda Sahîh-i Buhârî’de şu lafızla sâbittir: “Onu ve etrafındakileri alın, yağınızı yiyin.” Bundan anlaşılmaktadır ki erimiş olan (zâib) tamamen atılır; çünkü illet, meyteye doğrudan temas etmektir ve erimiş olanın temasında bir ihtisas ve birbirinden ayrışma söz konusu değildir. Hadisin zâhiri, yağ sıvı olduğu takdirde, çok miktarda da olsa ona yaklaşılmaması gerektiğini göstermektedir. Daha önce bu hadisle Tahâvî hadisi arasındaki cem‘in vechi geçmiştir. Fâide: Mükellefin, mükellef olmayan (köpek, kedi gibi) bir varlığın leş ve benzerini yemesine imkân vermesi câizdir. İmam Yahyâ bu görüştedir ve Mehdî bunu kuvvetlendirmiş; “Selef’ten bunun men‘edildiği nakledilmemiştir” demiştir. Ben derim ki: Aksine, eğer o hayvana başka bir şey yedirmiyorsa bu vaciptir. Nitekim “Bir kadının bir kedi yüzünden cehenneme girdiği” hadisi buna delalet eder. Sebebi ise onu doyurmadığı gibi yerin haşeratından yemesine de izin vermemiş olmasıdır. Yer haşeratında hem mükellefe hem de diğerlerine haram olan şeyler bulunabilir. Hadis, iki şeyden birinin –ya onu doyurmak ya da yer haşeratından yemesine müsaade etmek– vacip olduğunu göstermektedir. Kadın bu vacibi terk ettiği için azaba uğramıştır. Haşerat-ı arz (خشاش الأرض): “Nihâye”de belirtildiği üzere yerin haşereleri ve sürüngenleridir. Bu kelime “hâ” (mu‘ceme) ve fethalı, ardından “şîn-i mu‘ceme”, sonra elif ve tekrar “şîn-i mu‘ceme” ile yazılır. (Ebü’z-Zübeyr hakkında:) Kendisi Ebü’z-Zübeyr Muhammed b. Müslim el-Mekkî’dir, tâbiîndendir. Câbir b. Abdillâh’tan çokça rivayette bulunmuştur. (Dedi ki:) “Câbir’e kedi –Kâmûs’ta belirtildiği üzere ‘sinnor’ (sin kesreli ve nûn şeddeli) kedidir– ve köpeğin semeninden sordum. O da: ‘Nebiyy (s.a.v.) bundan menetti’ buyurdu.” Bunu Müslim ve Nesâî rivayet etmiş, Nesâî “Av köpeği müstesna” ziyadesini eklemiştir. Müslim bu hadisi Câbir ve Râfi‘ b. Hadîc’ten tahric etmiştir. Nesâî rivayetinde av köpeğinin istisnasını ziyade etmiş, sonra da bu ziyadenin münker olduğunu söylemiştir. Müellif et-Telhîs’te: “İstisna, Câbir hadisinde gelmiştir ve ricali sikatır” demiştir. Câbir’in bu rivayeti Ahmed ve Nesâî tarafından da rivayet edilmiş olup bunda “mualllem köpek” istisnası vardır. Ancak Münâvî, Câmiu’s-Sağîr şerhinde müellifin “ricali sikatır” sözüne itirazla İbnü’l-Cevzî’nin şöyle dediğini nakleder: “Bu rivayette Hüseyin b. Hafs vardır. Yahyâ onun hakkında ‘bir şey değildir’ demiş, Ahmed de onu zaif saymıştır.” İbn Hibbân ise: “Bu haber bu lafızla bâtıldır, aslı yoktur” demiştir. Evet, sabit olan…
٧٤٢ - وَعَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ قَالَ: «سَأَلْت جَابِرًا رضي الله عنه عَنْ ثَمَنِ السِّنَّوْرِ وَالْكَلْبِ فَقَالَ: زَجَرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم عَنْ ذَلِكَ». رَوَاهُ مُسْلِمٌ وَالنَّسَائِيُّ وَزَادَ: إلَّا كَلْبَ صَيْدٍ. عَنْ مَيْمُونَةَ رضي الله عنها فَرَأَى الْبُخَارِيُّ أَنَّهُ ثَابِتٌ عَنْ مَيْمُونَةَ فَحَكَمَ بِالْوَهْمِ عَلَى الطَّرِيقِ الْمَرْوِيَّةِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَجَزَمَ ابْنُ حِبَّانَ فِي صَحِيحِهِ بِأَنَّهُ ثَابِتٌ مِنْ الْوَجْهَيْنِ، وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الِاخْتِلَافَ إنَّمَا هُوَ لِتَصْحِيحِ اللَّفْظِ الْوَارِدِ وَأَمَّا الْحُكْمُ فَهُوَ ثَابِتٌ، وَإِنْ طَرَحَهَا وَمَا حَوْلَهَا، وَالِانْتِفَاعُ بِالْبَاقِي لَا يَكُونُ إلَّا فِي الْجَامِدِ وَهُوَ ثَابِتٌ أَيْضًا فِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ بِلَفْظِ «خُذُوهَا وَمَا حَوْلَهَا وَكُلُوا سَمْنَكُمْ» وَيُفْهَمُ مِنْهُ أَنَّ الذَّائِبَ يُلْقَى جَمِيعُهُ إذْ الْعِلَّةُ مُبَاشَرَةُ الْمَيْتَةِ وَلَا اخْتِصَاصَ فِي الذَّائِبِ بِالْمُبَاشَرَةِ وَتَمَيُّزِ الْبَعْضِ عَنْ الْبَعْضِ، وَظَاهِرُ الْحَدِيثِ أَنَّهُ لَا يَقْرَبُ السَّمْنَ الْمَائِعَ، وَلَوْ كَانَ فِي غَايَةِ الْكَثْرَةِ وَقَدْ تَقَدَّمَ وَجْهُ الْجَمْعِ بَيْنَهُ وَبَيْنَ حَدِيثِ الطَّحَاوِيِّ.فَائِدَةٌ: تَمْكِينُ الْمُكَلِّفِ لِغَيْرِ الْمُكَلَّفِ كَالْكَلْبِ وَالْهِرِّ مِنْ أَكْلِ الْمَيْتَةِ وَنَحْوِهَا جَائِزٌ وَبِهِ قَالَ الْإِمَامُ يَحْيَى وَقَوَّاهُ الْمَهْدِيُّ وَقَالَ إذْ لَمْ يُعْهَدْ عَنْ السَّلَفِ مَنْعُهَا انْتَهَى. قُلْت: بَلْ وَاجِبٌ إنْ لَمْ يُطْعِمْهُ غَيْرَهَا كَمَا يَدُلُّ لَهُ حَدِيثُ «أَنَّ امْرَأَةً دَخَلَتْ النَّارَ فِي هِرَّةٍ» وَعَلَّلَهُ بِأَنَّهَا لَمْ تُطْعِمْهَا وَلَمْ تَتْرُكْهَا تَأْكُلُ مِنْ خَشَاشِ الْأَرْضِ، وَفِي خَشَاشِ الْأَرْضِ مَا هُوَ مُحَرَّمٌ عَلَى الْمُكَلَّفِ وَغَيْرِهِ، فَالْحَدِيثُ دَلَّ عَلَى أَنَّ أَحَدَ الْأَمْرَيْنِ إطْعَامُهَا أَوْ تَرْكُهَا تَأْكُلُ مِنْ خَشَاشِ الْأَرْضِ وَاجِبٌ وَبِسَبَبِ تَرْكِهِ عُذِّبَتْ الْمَرْأَةُ، وَخَشَاشُ الْأَرْضِ بِالْخَاءِ الْمُعْجَمَةِ الْمَفْتُوحَةِ فَشِينٌ مُعْجَمَةٌ ثُمَّ أَلِفٌ فَشِينٌ مُعْجَمَةٌ هُوَ هَوَامُّ الْأَرْضِ وَحَشَرَاتُهَا كَمَا فِي النِّهَايَةِ. (وَعَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ) هُوَ أَبُو الزُّبَيْرِ مُحَمَّدُ بْنُ مُسْلِمٍ الْمَكِّيُّ تَابِعِيٌّ، وَرُوِيَ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ كَثِيرًا (قَالَ: سَأَلْت جَابِرًا عَنْ ثَمَنِ السِّنَّوْرِ) بِكَسْرِ الْمُهْمَلَةِ وَتَشْدِيدِ النُّونِ هُوَ الْهِرُّ كَمَا فِي الْقَامُوسِ (وَالْكَلْبِ فَقَالَ: زَجَرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم عَنْ ذَلِكَ رَوَاهُ مُسْلِمٌ وَالنَّسَائِيُّ وَزَادَ إلَّا كَلْبَ صَيْدٍ) وَأَخْرَجَ مُسْلِمٌ هَذَا مِنْ حَدِيثِ جَابِرٍ وَرَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ، وَزَادَ النَّسَائِيّ فِي رِوَايَتِهِ اسْتِثْنَاءَ كَلْبِ الصَّيْدِ ثُمَّ قَالَ هَذَا مُنْكَرٌ. قَالَ الْمُصَنِّفُ فِي التَّلْخِيصِ: إنَّهُ وَرَدَ الِاسْتِثْنَاءُ مِنْ حَدِيثِ جَابِرٍ وَرِجَالُهُ ثِقَاتٌ انْتَهَى: وَرِوَايَةُ جَابِرٍ هَذِهِ رَوَاهَا أَحْمَدُ وَالنَّسَائِيُّ وَفِيهَا اسْتِثْنَاءُ الْكَلْبِ الْمُعَلَّمِ إلَّا أَنَّهُ قَالَ الْمُنَاوِيُّ فِي شَرْحِ الْجَامِعِ الصَّغِيرِ مُتَعَقِّبًا لِقَوْلِ الْمُصَنِّفِ إنَّ رِجَالَهَا ثِقَاتٌ بِأَنَّهُ قَالَ ابْنُ الْجَوْزِيِّ: فِيهِ الْحُسَيْنُ بْنُ حَفْصٍ. قَالَ يَحْيَى: لَيْسَ بِشَيْءٍ وَضَعَّفَهُ أَحْمَدُ. وَقَالَ ابْنُ حِبَّانَ هَذَا الْخَبَرُ بِهَذَا اللَّفْظِ بَاطِلٌ لَا أَصْلَ لَهُ. نَعَمْ الثَّابِتُ
Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâh… O Allah'a hamdolsun ki bize sünnet-i nebeviyyeye hizmet mertebesine ulaşmayı lütfetti ve onun yüksek maksatlarına erişmeyi kolaylaştırarak ihsanda bulundu. Ve şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur; öyle bir şehâdet ki onu söyleyeni âhiret odalarına indirir. Ve şehâdet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve resûlüdür; O'na tâbi olmakla ledünnî bağışlara nâil olmak umulur. O'na, âline salât ve selâm olsun ki onların sevgisi âhiret azıklarıdır ve onlar hilkatin en hayırlılarıdır. (Ve ba‘dü) İşte bu, Şeyhülislam Allâme Ahmed b. Ali b. Hacer —Allah onu Dârüsselâm'a koysun—'in telifi olan Bulûğu'l-Merâm üzerine latif bir şerhtir. Onu, Allâme Kādı Şerefüddin Hüseyin b. Muhammed el-Mağribî —Allah derecelerini İlliyyîn'de yükseltsin—'in şerhinden ihtisar ettim; sadece lafızlarını çözmek ve manalarını beyan etmekle iktifa ettim. Bununla Allah'ın rızasını diledim, ayrıca talebe ve inceleyenlere kolaylaştırmayı gaye edindim. İhtilaf ve sözleri zikretmekten yüz çevirdim; ancak delilin bağlandığı bir durum söz konusu olursa o müstesna. Halel getiren îcâzdan ve usandıran ıtnâbdan kaçındım. Asıldaki faydalara ilaveten ona pek çok ziyadeler ekledim. Allah'tan bu eseri âhirette en hayırlı âkıbetlerden kılmasını dilerim; O bana yeter, O ne güzel vekildir. Başlangıçta da sonunda da ancak O'na güvenilir. (Elhamdülillâh) Sözüne, Allah Teâlâ'ya senâ ile başladı; bu hususta gelen eserlere uyarak, telifinin bereketini umarak. Zira her önemli iş Allah'ın hamdiyle başlamazsa bereketi kaldırılmıştır; rivâyetlerde böyle geldiği üzere. Ayrıca apaçık Kitabullah'a uyarak ve telif eden âlimlerin yolunu izleyerek. Münevî et-Ta‘rîfât'ta hamdin hakikati hakkında şöyle der: Lügavî hamd, bir fazileti diğer bir fazilet üzerine dil ile tazim ifade ederek vasfetmektir. Örfî hamd, nimet vereni, nimet verdiği için tazim ettiğini bildiren fiildir. Kavlî hamd, dilin hamdi ve Hakk'a O'nun kendisini peygamberlerinin diliyle övdüğü şekilde senâ etmesidir. Fiilî hamd ise Allah'ın rızasını gözeterek bedenî ameller işlemektir. Şârih, hamdin meşhur tarifini zikretti: Lügaten, ihtiyarî güzel bir şeyi güzel olması sebebiyle vasfetmek; ıstılahen, nimet vereni, nimet verdiği için tazim eden fiil; ister o nimet ulaşmış olsun ister ulaşmamış olsun. Allah, vücûbu zâtî olan, bütün övgülere lâyık olan Zât'tır. (Nimetleri üzerine) “Ni‘am”, “nimet”in çoğuludur. Râzî dedi: Nimet, başkasına ihsan yoluyla yapılan menfaattir. Râgıb dedi: Nimet, faydada bulunmak için ihsanı kastettiğin şeydir. İn‘âm ise zahirî ihsanı başkasına ulaştırmaktır. (Zâhire ve bâtına) ifadesi, “وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً” (Lokman 31/20) âyetinden alınmıştır. Beyhakî, Şu‘abü’l-Îmân'da Atâ’dan rivayet etti: “İbn Abbas'a, Allah Teâlâ'nın ‘وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً’ âyeti hakkında sordum. Dedi ki: Bu, benim ilim hazinelerimdendir. Resûlullah'a (s.a.v.) sordum, buyurdu: Zâhire olan, yaratılışını düzgün kılmasıdır. Bâtına olan ise, avretini örtmesidir. Eğer onu açsaydı, ailenden dahi nefret ederdi, başkaları neylesin?”
. . . . . . . . . . . . . . . . بسم الله الرحمن الرحيمالْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي مَنَّ عَلَيْنَا بِبُلُوغِ الْمَرَامِ مِنْ خِدْمَةِ السُّنَّةِ النَّبَوِيَّةِ، وَتَفَضَّلَ عَلَيْنَا بِتَيْسِيرِ الْوُصُولِ إلَى مَطَالِبِهَا الْعَلِيَّةِ، وَأَشْهَدُ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ شَهَادَةً تُنْزِلُ قَائِلَهَا الْغُرَفَ الْأُخْرَوِيَّةَ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ الَّذِي بِاتِّبَاعِهِ يُرْجَى الْفَوْزُ بِالْمَوَاهِبِ اللَّدُنْيَّةِ صلى الله عليه وسلم وَعَلَى آلِهِ الَّذِينَ حُبُّهُمْ ذَخَائِرُ الْعُقْبَى وَهُمْ خَيْرُ الْبَرِّيَّةِ.(وَبَعْدُ) فَهَذَا شَرْحٌ لَطِيفٌ عَلَى بُلُوغِ الْمَرَامِ، تَأْلِيفُ الشَّيْخِ الْعَلَّامَةِ شَيْخِ الْإِسْلَامِ أَحْمَدَ بْنِ عَلِيِّ بْنِ حَجَرٍ أَحَلَّهُ اللَّهُ دَارَ السَّلَامِ، اخْتَصَرْته عَنْ شَرْحِ الْقَاضِي الْعَلَّامَةِ شَرَفِ الدِّينِ الْحُسَيْنِ بْنِ مُحَمَّدٍ الْمَغْرِبِيِّ أَعْلَى اللَّهُ دَرَجَاتِهِ فِي عِلِّيِّينَ، مُقْتَصِرًا عَلَى حَلِّ أَلْفَاظِهِ وَبَيَانِ مَعَانِيهِ قَاصِدًا بِذَلِكَ وَجْهَ اللَّهِ، ثُمَّ التَّقْرِيبَ لِلطَّالِبِينَ فِيهِ وَالنَّاظِرِينَ، مُعْرِضًا عَنْ ذِكْرِ الْخِلَافَاتِ وَالْأَقَاوِيلِ، إلَّا أَنْ يَدْعُوَ إلَيْهِ مَا يَرْتَبِطُ بِهِ الدَّلِيلُ، مُتَجَنِّبًا لِلْإِيجَازِ الْمُخِلِّ وَالْإِطْنَابِ الْمُمِلِّ. وَقَدْ ضَمَمْت إلَيْهِ زِيَادَاتٍ جَمَّةً عَلَى مَا فِي الْأَصْلِ مِنْ الْفَوَائِدِ؛ وَأَسْأَلُ اللَّهَ أَنْ يَجْعَلَهُ فِي الْمَعَادِ مِنْ خَيْرِ الْعَوَائِدِ، فَهُوَ حَسْبِي وَنِعْمَ الْوَكِيلُ، وَعَلَيْهِ فِي الْبِدَايَةِ وَالنِّهَايَةِ التَّعْوِيلُ.(الْحَمْدُ لِلَّهِ) افْتَتَحَ كَلَامَهُ بِالثَّنَاءِ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى امْتِثَالًا لِمَا وَرَدَ فِي الْبُدَاءَةِ بِهِ مِنْ الْآثَارِ، وَرَجَاءً لِبَرَكَةِ تَأْلِيفِهِ، لِأَنَّ كُلَّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِحَمْدِ اللَّهِ مَنْزُوعُ الْبَرَكَةِ كَمَا وَرَدَتْ بِذَلِكَ الْأَخْبَارُ، وَاقْتِدَاءً بِكِتَابِ اللَّهِ الْمُبِينِ، وَسُلُوكَ مَسْلَكِ الْعُلَمَاءِ الْمُؤَلِّفِينَ.قَالَ الْمُنَاوِيُّ فِي التَّعْرِيفَاتِ فِي حَقِيقَةِ الْحَمْدِ: إنَّ الْحَمْدَ اللُّغَوِيَّ: الْوَصْفُ بِفَضِيلَةٍ عَلَى فَضِيلَةٍ عَلَى جِهَةِ التَّعْظِيمِ بِاللِّسَانِ. وَالْحَمْدَ الْعُرْفِيَّ: فِعْلٌ يُشْعِرُ بِتَعْظِيمِ الْمُنْعِمِ لِكَوْنِهِ مُنْعِمًا. وَالْحَمْدَ الْقَوْلِيَّ: حَمْدُ اللِّسَانِ وَثَنَاؤُهُ عَلَى الْحَقِّ بِمَا أَثْنَى بِهِ عَلَى نَفْسِهِ عَلَى لِسَانِ أَنْبِيَائِهِ وَرُسُلِهِ. وَالْحَمْدَ الْفِعْلِيَّ: الْإِتْيَانُ بِالْأَعْمَالِ الْبَدَنِيَّةِ ابْتِغَاءَ وَجْهِ اللَّهِ تَعَالَى. وَذَكَرَ الشَّارِحُ التَّعْرِيفَ الْمَعْرُوفَ لِلْحَمْدِ بِأَنَّهُ لُغَةً: الْوَصْفُ بِالْجَمِيلِ عَلَى الْجَمِيلِ الِاخْتِيَارِيِّ، وَاصْطِلَاحًا: الْفِعْلُ الدَّالُّ عَلَى تَعْظِيمِ الْمُنْعِمِ مِنْ حَيْثُ إنَّهُ مُنْعِمٌ، وَاصِلَةٌ تِلْكَ النِّعْمَةُ أَوْ غَيْرُ وَاصِلَةٍ؛ وَاَللَّهُ هُوَ الذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودُ الْمُسْتَحِقُّ لِجَمِيعِ الْمَحَامِدِ.(عَلَى نِعَمِهِ) جَمْعُ: نِعْمَةٍ؛ قَالَ الرَّازِيّ: النِّعْمَةُ: الْمَنْفَعَةُ الْمَفْعُولَةُ عَلَى جِهَةِ الْإِحْسَانِ إلَى الْغَيْرِ؛ وَقَالَ الرَّاغِبُ النِّعْمَةُ مَا قَصَدْت بِهِ الْإِحْسَانَ فِي النَّفْعِ؛ وَالْإِنْعَامُ: إيصَالُ الْإِحْسَانِ الظَّاهِرِ إلَى الْغَيْرِ (الظَّاهِرَةُ وَالْبَاطِنَةُ) مَأْخُوذٌ مِنْ قَوْله تَعَالَى {وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً} وَقَدْ أَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ فِي شُعَبِ الْإِيمَانِ «عَنْ عَطَاءٍ قَالَ: سَأَلْت ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ قَوْله تَعَالَى - {وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً} قَالَ: هَذَا مِنْ كُنُوزِ عِلْمِي؛ سَأَلْت رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ أَمَّا الظَّاهِرَةُ فَمَا سَوَّى مِنْ خَلْقِك، وَأَمَّا الْبَاطِنَةُ فَمَا سَتَرَ مِنْ عَوْرَتِك، وَلَوْ أَبْدَاهَا لَقَلَاك أَهْلُك فَمَنْ سِوَاهُمْ»
Yine ondan (İbn Abbas'tan) ed-Deylemî ve İbnü'n-Neccâr da şu rivayette bulunmuştur: “Resûlullah (s.a.v.)'e bu âyet hakkında sordum. Buyurdu ki: ‘Zâhir olan nimet, İslâm, yaratılışının dengeli kılınması ve sana rızkının bolca verilmesidir. Bâtın olan nimet ise, amelini örtüp gizlemesidir.’” Yine ondan mevkuf bir rivayette: “Zâhir nimet İslâm, bâtın nimet ise Allah'ın senden günahları, kusurları ve hadleri örtmesidir.” Bunu İbn Mardûye rivayet etmiştir. Yine ondan mevkuf başka bir rivayette: “Zâhir ve bâtın nimet, ‘Lâ ilâhe illallah’tır.” Bunu da İbn Cerîr ve başkaları rivayet etmiştir. Bunların tefsiri Mücâhid'in şu sözüdür: “Zâhir nimet, dil üzerinde Lâ ilâhe illallah'tır; bâtın nimet ise kalptedir.” Bunu Saîd b. Mansûr ve İbn Cerîr rivayet etmiştir. Şârih ise bu ikisini malum şekilde tefsir etmiştir. Biz merfû tefsir ile Selef tefsirinin itimada daha evlâ olduğunu gördük. (قَدِيمًا وَحَدِيثًا) lafızları, O'nun nimetlerinden hâl olarak nasbedilmiştir; müennes gelmemiştir çünkü cemi izafe edilince cins anlamı kazanmıştır, sanki “onun nimetlerinin cinsi üzerine” denmiş gibidir. Bunların zarfiyye üzere nasbı ve hazfedilmiş bir zamanın sıfatı olması da muhtemeldir: yani “kadîm bir zaman ve hadîs (yeni) bir zaman” anlamındadır. Kadîm nimet, Allah'ın kuluna ruh üflenmesinden itibaren olan nimetidir; sonra onun zamanının her anında nimetler yağdırılmaktadır — ister zamanının kadîminde ister hadîsinde ister konuşma anında olsun. Diğer bir ihtimal de şudur: Kadîm nimetlerle, Allah'ın babalara verdiği nimetler kastedilmiştir; zira bu nimetler evlâtlar için de bir nimet sayılır. Nitekim Allah, İsrâiloğulları'na babalarına verdiği nimeti hatırlamalarını emrederek: “Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın” âyetini —Kur'an'ın çeşitli yerlerinde geçen âyetleri— buyurmuştur. Şârih (rahmetullahi aleyh) buna işaret etmiş, ancak “Ey İsrâiloğulları! Allah'ın nimetini hatırlayın” âyetini zikretmiştir; tilâvet ise “nimetimi” şeklindedir; bu muhtemelen bir kalem sürçmesidir. “Hadîs” ile, Allah Teâlâ'nın, kuluna ruh üflenmesi anından itibaren verdiği nimet kastedilmektedir; bu nimet, babalara verilen nimete nispetle sonradan olmuştur (hâdistir). (وَالصَّلَاةُ) cümlesi, ismî cümlenin ismî cümleye atfıdır. Bu iki cümlenin haber cümlesi mi yoksa inşâ cümlesi mi olduğu hususunda muhakkikler arasında ihtilaf vardır. Hak olan, lafzen haber, manen inşâ olmalarıdır. Dînî ve dünyevî kemâller ile maâş ve meâdın salahına dair her şey, bu kerîm Resûl vesilesiyle Cenâb-ı Hakk'tan kullara feyezân ettiği için, “el-hamdü lillâh”ın peşinden ona salât ve selâm getirilmesi uygun düşmüştür. Ayrıca “Ey iman edenler! Ona salât edin ve tam teslimiyetle selâm verin” âyeti ile “Allah'ın anılmadığı ve bana salât getirilmeyen her söz, kısır, eksik ve bereketsizdir” hadisine uygun olarak. Şârih bu hadisi zikretmiş ancak tahric etmemiştir. el-Câmiu'l-Kebîr'de bu hadisin Deylemî ve Hâfız Abdulkâdir b. Abdillâh er-Rehâvî tarafından Ebû Hureyre'den kırk hadis içinde rivayet edildiği belirtilir. er-Rehâvî der ki: “Garîb bir hadistir; salât kaydını ekleyen İsmâil b. Ebî Ziyâd eş-Şâmî'dir ki o zayıfın da zayıfıdır, rivayeti ve ziyadesi itibara alınmaz.” Allah'ın Resûlüne salâtı, onu şereflendirmek ve ikramını artırmaktır. Bu sebeple “Allahümme salli alâ Muhammed” diyen kimse, onun için ziyade şeref ve ikram talep etmiş olur. Bir görüşe göre salâttan maksat vesîle âyetidir; Resûlullah (s.a.v.)'in, ezanda olduğu gibi kullardan kendisi için bunu istemelerini talep ettiği şeydir. (وَالسَّلَامُ) Râgıb'a göre selâm ve selâmet, bâtın afetlerden arınmış olmaktır.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . وَأَخْرَجَ أَيْضًا عَنْهُ وَالدَّيْلَمِيُّ وَابْنُ النَّجَّارِ: «سَأَلْت رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ فَقَالَ: أَمَّا الظَّاهِرَةُ فَالْإِسْلَامُ وَمَا سَوَّى مِنْ خَلْقِك وَمَا أَسْبَغَ عَلَيْك مِنْ رِزْقِهِ، وَأَمَّا الْبَاطِنَةُ فَمَا سَتَرَ عَلَيْك مِنْ عَمَلِك» وَفِي رِوَايَةٍ عَنْهُ مَوْقُوفَةٍ [النِّعْمَةُ الظَّاهِرَةُ الْإِسْلَامُ، وَالْبَاطِنَةُ مَا سَتَرَ عَلَيْك مِنْ الذُّنُوبِ وَالْعُيُوبِ وَالْحُدُودِ] أَخْرَجَهَا ابْنُ مَرْدُوَيْهِ عَنْهُ، وَفِي رِوَايَةٍ عَنْهُ مَوْقُوفَةٍ أَيْضًا [النِّعْمَةُ الظَّاهِرَةُ وَالْبَاطِنَةُ هِيَ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ] أَخْرَجَهَا عَنْهُ ابْنُ جَرِيرٍ وَغَيْرُهُ وَتَفْسِيرُهُمَا مَا قَالَهُ مُجَاهِدٌ: نِعْمَةٌ ظَاهِرَةٌ هِيَ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ عَلَى اللِّسَانِ، وَبَاطِنَةٌ قَالَ: فِي الْقَلْبِ: أَخْرَجَهَا سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ جَرِيرٍ، وَفَسَّرَهُمَا الشَّارِحُ بِمَا هُوَ مَعْرُوفٌ.وَرَأَيْنَا التَّفْسِيرَ الْمَرْفُوعَ وَتَفْسِيرَ السَّلَفِ أَوْلَى بِالِاعْتِمَادِ؛ (قَدِيمًا وَحَدِيثًا) مَنْصُوبَانِ عَلَى أَنَّهُمَا حَالَانِ مِنْ نِعَمِهِ، وَلَمْ يُؤَنَّثْ لِأَنَّ الْجَمْعَ لَمَّا أُضِيفَ صَارَ لِلْجِنْسِ فَكَأَنَّهُ قَالَ عَلَى جِنْسِ نِعَمِهِ، وَيَحْتَمِلُ النَّصْبَ عَلَى الظَّرْفِيَّةِ وَأَنَّهُمَا صِفَةٌ لِزَمَانٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: زَمَانًا قَدِيمًا وَزَمَانًا حَدِيثًا؛ وَالْقَدِيمُ عَلَى عَبْدِهِ مِنْ حِينِ نَفْخِ الرُّوحِ فِيهِ، ثُمَّ فِي كُلِّ آنٍ مِنْ آنَاتِ زَمَانِهِ فَهِيَ مُسْبَغَةٌ عَلَيْهِ فِي قَدِيمِ زَمَانِهِ وَحَدِيثِهِ وَحَالَ تَكَلُّمِهِ، وَيَحْتَمِلُ أَنْ يُرَادَ بِقَدِيمِ النِّعَمِ الَّتِي أَنْعَمَ بِهَا عَلَى الْآبَاءِ فَإِنَّهَا نِعَمٌ عَلَى الْأَبْنَاءِ، كَمَا أَمَرَ اللَّهُ بَنِي إسْرَائِيلَ بِذِكْرِ نِعْمَتِهِ الَّتِي أَنْعَمَ بِهَا عَلَى آبَائِهِمْ فَقَالَ: {يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ} - الْآيَاتِ فِي مَوَاضِعَ مِنْ الْقُرْآنِ، وَأَشَارَ إلَيْهِ الشَّارِحُ رحمه الله إلَّا أَنَّهُ قَالَ: يَا بَنِي إسْرَائِيلَ اُذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ الْآيَةَ، وَالتِّلَاوَةُ نِعْمَتِي فَكَأَنَّهُ سَبْقُ قَلَمٍ، وَيُرَادُ بِالْحَدِيثِ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ بِهِ تَعَالَى عَلَى عَبْدِهِ مِنْ حِينِ نَفْخِ الرُّوحِ فِيهِ، فَهِيَ حَادِثَةٌ نَظَرًا إلَى النِّعْمَةِ عَلَى الْآبَاءِ.(وَالصَّلَاةُ) عَطْفُ اسْمِيَّةٍ عَلَى اسْمِيَّةٍ، وَهَلْ هُمَا خَبَرِيَّتَانِ أَوْ إنْشَائِيَّتَانِ؟ فِيهِ خِلَافٌ بَيْنَ الْمُحَقِّقِينَ، وَالْحَقُّ أَنَّهُمَا خَبَرِيَّتَانِ لَفْظًا يُرَادُ بِهِمَا الْإِنْشَاءُ، وَلَمَّا كَانَتْ الْكِمَالَاتُ الدِّينِيَّةُ وَالدُّنْيَوِيَّةُ وَمَا فِيهِ صَلَاحُ الْمَعَاشِ وَالْمَعَادِ فَائِضَةٌ مِنْ الْجَنَابِ الْأَقْدَسِ عَلَى الْعِبَادِ بِوَاسِطَةِ هَذَا الرَّسُولِ الْكَرِيمِ، نَاسَبَ إرْدَافَ الْحَمْدُ لِلَّهِ بِالصَّلَاةِ عَلَيْهِ وَالتَّسْلِيمِ لِذَلِكَ، وَامْتِثَالًا لِآيَةِ: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} وَلِحَدِيثِ: «كُلُّ كَلَامٍ لَا يُذْكَرُ اللَّهُ فِيهِ وَلَا يُصَلَّى فِيهِ عَلَيَّ فَهُوَ أَقْطَعُ أَكْتَعُ مَمْحُوقُ الْبَرَكَةِ» ذَكَرَهُ فِي الشَّرْحِ وَلَمْ يُخَرِّجْهُ، وَفِي الْجَامِعِ الْكَبِيرِ أَنَّهُ أَخْرَجَهُ الدَّيْلَمِيُّ وَالْحَافِظُ عَبْدُ الْقَادِرِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الرَّهَاوِيُّ فِي الْأَرْبَعِينَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ الرَّهَاوِيُّ: غَرِيبٌ تَفَرَّدَ بِذِكْرِ الصَّلَاةِ فِيهِ إسْمَاعِيلُ بْنُ أَبِي زِيَادٍ الشَّامِيُّ، وَهُوَ ضَعِيفٌ جِدًّا لَا يُعْتَدُّ بِرِوَايَتِهِ وَلَا بِزِيَادَتِهِ؛ انْتَهَى.وَالصَّلَاةُ مِنْ اللَّهِ لِرَسُولِهِ تَشْرِيفُهُ وَزِيَادَةُ تَكْرِمَتِهِ، فَالْقَائِلُ: اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ، طَالِبٌ لَهُ زِيَادَةَ التَّشْرِيفِ وَالتَّكْرِمَةَ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ مِنْهَا آيَةُ الْوَسِيلَةِ وَهِيَ الَّتِي طَلَبَ صلى الله عليه وسلم مِنْ الْعِبَادِ أَنْ يَسْأَلُوهَا لَهُ كَمَا يَأْتِي فِي الْآذَانِ.(وَالسَّلَامُ) قَالَ الرَّاغِبُ: السَّلَامُ وَالسَّلَامَةُ التَّعَرِّي مِنْ الْآفَاتِ الْبَاطِنَةِ
Zâhir olan şudur ki gerçek selâmet ancak Cennet'tedir. Zira Cennet'te yokluk olmaksızın kalıcılık, fakirlik olmaksızın zenginlik, zillet olmaksızın izzet ve hastalık olmaksızın sıhhat vardır. (Nebîsi üzerine) — bu ifade, kendisinden önceki iki mastar [salât ve selâm] arasında ihtilâf konusudur. Nebî: nübüvvetten türemiştir; nübüvvet ise yükseklik (rif‘at) demektir. 'Faîl' kalıbı 'muf‘il' anlamındadır; yani Allah'tan haber veren (münbî) kimsedir. Öyle ki onun bildirdikleriyle temiz akıllar huzur bulur. Nübüvvet, Allah ile kullarından akıl sahipleri arasında, onların dünya ve âhiret hayatlarındaki sıkıntılarını gidermek üzere bir elçiliktir (sifâre). (Ve Resûlü) Şer'î ıstılahta nebî, şer‘ dilinde, Allah'tan vahiy yoluyla kendisine bir şeriat indirilen insan demektir. Bu şeriatı başkalarına tebliğ etmekle emrolunduğunda resul olarak isimlendirilir. Envâru‘t-Tenzîl'de: 'Resul, Allah'ın kendisini yenilenmiş bir şeriatla gönderip insanları ona davet eden kimsedir; nebî ise ondan daha geneldir.' denilmiştir. 'Resûlü' ifadesindeki Allah Teâlâ'nın zamirine izâfe ahdiyedir, zira bilinen [mâruf] odur, yani Muhammed (s.a.v.)'dir. Müellifin 'Muhammed' sözü bu anlamı daha da açıklamıştır; zira bu, 'Nebîsi' üzerine atf-ı beyândır. Muhammed ismi, 'hamide' fiilinden türemiş, meçhul, aynı harfi şeddeli bir alemdir. Yani kendisi, diğer beşerlerden daha çok övülecek hasletlere sahip olduğu için üzerine hamd edilen kimsedir. Bu yönüyle 'Mahmûd'dan daha beliğdir, çünkü Mahmûd üç harfli fiilden (sülâsî), Muhammed ise artırılmış (mezîd) fiil kalıbından gelir. Yine 'Ahmed'den de daha beliğdir, çünkü Ahmed 'ef‘alü tafdîl' kalıbıdır ve hamdden türemiştir. Bu konuda iki görüş vardır: Muhammed, Allah Teâlâ'yı en çok hamdeden olduğu için 'Ahmedu‘l-hâmidîn li’llâh' mânasına mı gelir; yoksa en çok övülme (mahmûdiyyet) anlamında olup Muhammed ile aynı mânada mıdır? Meselede ihtilaf ve tartışma vardır. Tercih edilen görüş, önce zikrettiğimiz ve muhakkiklerin kararlaştırdığı görüştür. İbn Kayyim, Zâdu’l-Meâd'ın başlarında bu konuyu uzunca ele almıştır. (Ve Âli) Nebî (s.a.v.)'e duadan sonra âline de dua etmek, talim hadisine uymak içindir; namaz bahsinde ve ileride zikredeceğimiz vecih üzere gelecektir. (Ve Sahbihi) 'Sâhib'in cem‘ ismidir. Onlardan maksat konusunda çeşitli görüşler vardır. Müellif, Nuhbetü’l-Fiker'de sahâbînin, Nebî'ye (s.a.v.) iman ederek kavuşan ve İslâm üzere ölen kimse olduğu görüşünü tercih etmiştir. Âl ve ashâba dua yoluyla senâ etmenin vechi, Rabb'e senâdan sonra O'na (s.a.v.) senâ etmenin vechidir. Çünkü onlar, şeriatları kullara ulaştırmada vasıta olmuşlar, böylece kendilerine dua ile ihsan edilmeyi hak etmişlerdir. (Onlar ki dininin yardımı için gayret ettiler) Bu sıfat, âl ve ashâb olmak üzere her iki grubu da niteler. 'Seyr'den maksat burada ciddiyet ve gayrettir. 'Nusret' yardım demektir. Dîn, akıl sahiplerini resulün getirdiklerini kabule çağıran ilâhî bir vaz‘dır. Maksat, onların dini tebliğ eden zata, yani resule yardım etmiş olmalarıdır. Onların bu şekilde nitelenmesi, bu sebeple anılmayı ve kendilerine dua edilmeyi hak ettiklerine işarettir. (Seyren) Bu bir nev‘î masdardır; 'hasîsen' sözüyle vasıflandırılmıştır. Çünkü masdar izâfe edildiğinde veya vasıflandırıldığında nev‘ ifade eder. 'Hasîs', Kâmûs'ta belirtildiği üzere 'serî‘' (hızlı) demektir. Bir nüshada 'fî suhbetihî' (sohbetinde) ifadesi bulunur; bu, 'fî nusrati dînihî' (dininin yardımında) ifadesinin yerine geçer. (Ve onların tâbi‘leri üzerine) Tâbi‘ler: âl ve ashâbın tâbi‘leridir. (Onlar ki ilimlerini miras aldılar) Bu, kitap ve sünnet ilmidir. 'Âlimler, peygamberlerin vârisleridir' ifadesi, 'Âlimler, peygamberlerin vârisleridir' hadisinden iktibastır. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiş olup zayıf kabul edilmiştir. Âlimlerin şu sözü buna işaret eder: 'İlim, Nebî'nin mirasıdır, nassta böyle gelmiştir; âlimler işte onun vârisleridir.'
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . وَالظَّاهِرَةِ وَالسَّلَامَةُ الْحَقِيقِيَّةُ لَا تَكُونُ إلَّا فِي الْجَنَّةِ لِأَنَّ فِيهَا بَقَاءً بِلَا فِنَاءٍ وَغَنَاءً بِلَا فَقْرٍ، وَعِزًّا بِلَا ذُلٍّ، وَصِحَّةً بِلَا سَقَمٍ.(عَلَى نَبِيِّهِ) يَتَنَازَعُ فِيهِ الْمَصْدَرَانِ قَبْلَهُ.وَالنَّبِيُّ: مِنْ النُّبُوَّةِ وَهِيَ الرِّفْعَةُ (فَعِيلٌ) بِمَعْنَى (مُفْعِلٌ)؛ أَيْ: الْمُنْبِي عَنْ اللَّهِ بِمَا تَسْكُنُ إلَيْهِ الْعُقُولُ الزَّاكِيَةُ: وَالنُّبُوَّةُ سِفَارَةٌ بَيْنَ اللَّهِ وَبَيْنَ ذَوِي الْعُقُولِ مِنْ عِبَادِهِ لِإِزَاحَةِ عِلَلِهِمْ فِي مَعَاشِهِمْ وَمَعَادِهِمْ.(وَرَسُولِهِ) فِي الشَّرْعِ النَّبِيُّ فِي لِسَانِ الشَّرْعِ عِبَارَةٌ عَنْ إنْسَانٍ أُنْزِلَ عَلَيْهِ شَرِيعَةٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ بِطَرِيقِ الْوَحْيِ، فَإِذَا أُمِرَ بِتَبْلِيغِهَا إلَى الْغَيْرِ سُمِّيَ رَسُولًا. وَفِي أَنْوَارِ التَّنْزِيلِ: الرَّسُولُ مَنْ بَعَثَهُ اللَّهُ بِشَرِيعَةٍ مُجَدِّدَةٍ يَدْعُو النَّاسَ إلَيْهَا وَالنَّبِيُّ أَعَمُّ مِنْهُ، وَالْإِضَافَةُ إلَى ضَمِيرِهِ تَعَالَى فِي رَسُولِهِ وَمَا قَبْلَهُ عَهْدِيَّةٌ، إذْ الْمَعْهُودُ هُوَ مُحَمَّدٌ صلى الله عليه وسلم وَزَادَهُ بَيَانًا قَوْلُهُ (مُحَمَّدٍ) فَإِنَّهُ عَطْفُ بَيَانٍ عَلَى نَبِيِّهِ، وَهُوَ عَلَمٌ مُشْتَقٌّ مِنْ حَمِدَ مَجْهُولٌ مُشَدَّدُ الْعَيْنِ أَيْ كَثِيرُ الْخِصَالِ الَّتِي يُحْمَدُ عَلَيْهَا أَكْثَرُ مِمَّا يُحْمَدُ غَيْرُهُ مِنْ الْبَشَرِ، فَهُوَ أَبْلَغُ مِنْ مَحْمُودٍ لِأَنَّ هَذَا مَأْخُوذٌ مِنْ الْمَزِيدِ وَذَاكَ مِنْ الثَّلَاثِي، وَأَبْلَغُ مِنْ أَحْمَدَ لِأَنَّهُ أَفْعَلُ تَفْضِيلٍ مُشْتَقٌّ مِنْ الْحَمْدِوَفِيهِ قَوْلَانِ: هَلْ هُوَ أَكْثَرُ حَامِدِيَّةً لِلَّهِ تَعَالَى فَهُوَ أَحْمَدُ الْحَامِدِينَ لِلَّهِ؟ أَوْ هُوَ بِمَعْنَى أَكْثَرَ مَحْمُودِيَّةً فَيَكُونُ كَمُحَمَّدٍ فِي مَعْنَاهُ؟ وَفِي الْمَسْأَلَةِ خِلَافٌ وَجِدَالٌ وَالْمُخْتَارُ مَا ذَكَرْنَاهُ أَوَّلًا وَقَرَّرَهُ الْمُحَقِّقُونَ وَأَطَالَ فِيهِ ابْنُ الْقَيِّمِ فِي أَوَائِلِ زَادِ الْمَعَادِ (وَآلِهِ) وَالدُّعَاءُ لِلْآلِ بَعْدَ الدُّعَاءِ لَهُ صلى الله عليه وسلم امْتِثَالًا لِحَدِيثِ التَّعْلِيمِ، وَسَيَأْتِي فِي الصَّلَاةِ وَلِلْوَجْهِ الَّذِي سَنَذْكُرُهُ قَرِيبًا.(وَصَحْبِهِ): اسْمُ جَمْعٍ لِصَاحِبٍ، وَفِي الْمُرَادِ بِهِمْ أَقْوَالٌ اخْتَارَ الْمُصَنِّفُ فِي نُخْبَةِ الْفِكْرِ أَنَّ الصَّحَابِيَّ مَنْ لَقِيَ النَّبِيَّ وَكَانَ مُؤْمِنًا وَمَاتَ عَلَى الْإِسْلَامِ وَوَجْهُ الثَّنَاءِ عَلَيْهِمْ وَعَلَى الْآلِ بِالدُّعَاءِ لَهُمْ هُوَ الْوَجْهُ فِي الثَّنَاءِ عَلَيْهِ صلى الله عليه وسلم بَعْدَ الثَّنَاءِ عَلَى الرَّبِّ؛ لِأَنَّهُمْ الْوَاسِطَةُ فِي إبْلَاغِ الشَّرَائِعِ إلَى الْعِبَادِ فَاسْتَحَقُّوا الْإِحْسَانَ إلَيْهِمْ بِالدُّعَاءِ لَهُمْ (الَّذِينَ سَارُوا فِي نُصْرَةِ دِينِهِ) هُوَ صِفَةٌ لِلْفَرِيقَيْنِ الْآلِ وَالْأَصْحَابِ.وَالسَّيْرُ مُرَادٌ بِهِ هُنَا الْجِدُّ وَالِاجْتِهَادُ؛ وَالنُّصْرَةُ: الْعَوْنُ.وَالدِّينُ وَضْعٌ إلَهِيٌّ يَدْعُو أَصْحَابَ الْعُقُولِ إلَى الْقَبُولِ لِمَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ، وَالْمُرَادُ أَنَّهُمْ أَعَانُوا صَاحِبَ الدِّينِ الْمُبَلِّغَ وَهُوَ الرَّسُولُ، وَفِي وَصْفِهِمْ بِهَذَا إشَارَةٌ إلَى أَنَّهُمْ اسْتَحَقُّوا الذِّكْرَ وَالدُّعَاءَ بِذَلِكَ.(سَيْرًا) مَصْدَرٌ نَوْعِيٌّ لِوَصْفِهِ بِقَوْلِهِ (حَثِيثًا) فَإِنَّ الْمَصْدَرَ إذَا أُضِيفَ أَوْ وُصِفَ كَانَ لِلنَّوْعِ، وَالْحَثِيثُ السَّرِيعُ كَمَا فِي الْقَامُوسِ، وَفِي نُسْخَةٍ (فِي صُحْبَتِهِ) وَهُوَ عِوَضٌ مِنْ قَوْلِهِ فِي نُصْرَةِ دِينِهِ (وَعَلَى أَتْبَاعِهِمْ) أَتْبَاعُ: الْآلِ وَالْأَصْحَابِ (الَّذِينَ وَرِثُوا عِلْمَهُمْ) وَهُوَ عِلْمُ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ (وَالْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ) وَهُوَ اقْتِبَاسٌ مِنْ حَدِيثِ «الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ» أَخْرَجَهُ أَبُو دَاوُد وَقَدْ ضُعِّفَ وَإِلَيْهِ أَشَارَ عُلَمَاءُ الْآلِ بِقَوْلِهِ:الْعِلْمُ مِيرَاثُ النَّبِيِّ كَذَا أَتَى … فِي النَّصِّ وَالْعُلَمَاءُ هُمْ وُرَّاثُهُ
… Muhtâr'ın geriye bıraktığı hadisinden başka bir şey değildir… Bizde işte bu onun malı ve eşyasıdır. (أَكْرِمْ) taaccüb fiilidir; (بِهِمْ) onun failidir ve buradaki ب harfi zâidedir veya mef‘ûlün bihtir ve içinde failine ait bir zamir bulunur. (وَارِثًا) temyîz olarak nasb olunmuştur ve bu tâbi‘îne yöneliktir. Sonra (وَمَوْرُوثًا) bunlardan öncekilere yönelik olup içinde bedî‘ (söz sanatı) olarak leff ü neşr-i müşevveş (karışık yayma) bulunur. Her iki sıfatın da âl, ashâb ve tâbi‘înin tamamına dönmesi muhtemeldir. Zira âl ve ashâb, Resûlullah (s.a.v.)’in ilmini miras almış ve onu tâbi‘îne miras bırakmışlardır; bu itibarla onlar hem vâris hem de mevrûsturlar. Aynı şekilde tâbi‘în de kendilerinden öncekilerin ilimlerini miras almış ve onlar da etbâu’t-tâbiîne miras bırakmışlardır. Belki bu tevil, umumîliği sebebiyle daha evlâdır. (أَمَّا) şart harfidir; (بَعْدُ) sözü onun şartı konumundadır. بَعْدُ üç hâli olan bir zarftır: İzafe edilmesi (takdîr: مِنْ قَبْلِكُمْ âyetinde olduğu gibi); muzâfın ileyhinin niyetiyle izafetten kesilmesi –bu durumda zamme üzere mebnî olur, nitekim (مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ) âyetinde olduğu gibi– ve muzâfın ileyhinin niyet edilmeksizin izafetten kesilmesi –bu durumda tenvinli olarak i‘râb edilir, nitekim şairin "Fesâğa liyeşşarâb ve küntü kabl…" beytinde olduğu gibi. (فَهَذَا) işte fâ harfi şartın cevabıdır; ism-i işâret ise zihindeki lafız ve mânalara işaret eder. (مُخْتَصَرٌ) Kâmûs'ta "ihtisâru'l-kelâm" ifadesi özetlemek anlamındadır. (يَشْتَمِلُ) içerir, ihtiva eder. (عَلَى أُصُولِ) أُصُول kelimesinin çoğuludur. Kâmûs'ta belirtildiği üzere asl, "bir şeyin en alt kısmındadır". Şerh'te ise "kendisi üzerine başkasının bina edildiği şey" olarak bilinen mânada tefsir edilmiştir. (الْأَدِلَّةِ) دَلِيل kelimesinin çoğuludur. Lûgatte "aranılan şeye ulaştıran rehber" demektir. Usûlcülere göre ise "sahih bir nazar ile haberî bir matluba ulaşmayı mümkün kılan şeydir". Mîzan (mantık) ehlinin yanında ise "bilinmesi, başka bir şeyin bilinmesini gerektiren şeydir". أُصُول kelimesinin أَدِلَّة kelimesine izafesi beyânîdir; yani "o usuller, delillerin ta kendisidir". Bunlar dört tanedir: Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyâs. (الْحَدِيثِيَّةِ) usûller için bir sıfat olup onları gayr-ı hadîsiyye olanlardan tahsis eder. Nispeti Resûlullah (s.a.v.)’in hadîsinedir. (لِلْأَحْكَامِ) حُكْم kelimesinin çoğuludur. Usûl ehlinin yanında: "Allah'ın mükelleflerin fiillerine taalluk eden, mükellef olmaları hasebiyle hitabıdır". Bunlar beştir: Vücûb, tahrîm, nedb, kerâhet ve ibâha. (الشَّرْعِيَّةِ) ahkâm için bir sıfat olup onları da aklî olanlardan tahsis eder. Şer‘ ise Kâmûs'ta belirtildiği gibi "Allah'ın kulları için meşrû kıldığı şeydir". Başka eserlerde ise "açık yolu tarik etmek" olarak geçer. Bu, dînin ilâhî yoluna (tarîk) istiâre yoluyla kullanılmıştır. (حَرَّرْته) mühmele harfleriyle yazılır; zamir muhtasara (öze) racidir. Kâmûs'ta: "Tahrîru'l-kelâm ve gayrihi, onu takvîm etmek (düzeltip sağlamlaştırmak)tir". Şârihin "kelâmı tehzîb ve tenkîh etmek" ifadesiyle uyumludur. (تَحْرِيرًا) nev‘î bir masdardır; (بَالِغًا) mu‘ceme ile (yani غayn harfiyle) vasfedilmiştir. Kâmûs'ta: "el-Bâliğ, el-ceyyid (iyi, kaliteli)" demektir. (لِيَصِيرَ) حَرَّرْته fiilinin illetidir. (مَنْ يَحْفَظُهُ مِنْ بَيْنِ أَقْرَانِهِ) أَقْرَانٌ, قِرْن (kâf’ın kesre ve râ’nın sükûnu ile) kelimesinin çoğuludur; kif‘ ve misil (denk ve benzer) anlamına gelir. (نَابِغًا) nûn, muvahhide ve mu‘ceme ile نَبَغَ fiilindendir. Kâmûs'ta: "en-Nâbiğa: büyük adam" denilmiştir.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . مَا خَلَّفَ الْمُخْتَارُ غَيْرَ حَدِيثِهِ … فِينَا فَذَاكَ مَتَاعُهُ وَأَثَاثُهُ(أَكْرِمْ) فِعْلُ تَعَجُّبٍ (بِهِمْ) فَاعِلُهُ وَالْبَاءُ زَائِدَةٌ أَوْ مَفْعُولٌ بِهِ وَفِيهِ ضَمِيرُ فَاعِلِهِ: (وَارِثًا) نُصِبَ عَلَى التَّمْيِيزِ، وَهُوَ نَاظِرٌ إلَى الْأَتْبَاعِ، ثُمَّ قَالَ (وَمَوْرُوثًا) نَاظِرٌ إلَى مَنْ تَقَدَّمَهُمْ وَفِيهِ مِنْ الْبَدِيعِ اللَّفُّ وَالنَّشْرُ مُشَوَّشًا وَيَحْتَمِلُ عَوْدَ الصِّفَتَيْنِ إلَى الْكُلِّ مِنْ الْآلِ وَالْأَصْحَابِ وَالْأَتْبَاعِ، فَإِنَّ الْآلُ وَالْأَصْحَابَ وَرِثُوا عِلْمَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَوَرَّثُوهُ الْأَتْبَاعَ فَهُمْ وَارِثُونَ وَمَوْرُوثُونَ، وَكَذَلِكَ الْأَتْبَاعُ وَرِثُوا عُلُومَ مَنْ تَقَدَّمَهُمْ وَوَرَّثُوا أَيْضًا أَتْبَاعَ الْأَتْبَاعِ وَلَعَلَّ هَذَا أَوْلَى لِعُمُومِهِ.(أَمَّا) هِيَ حَرْفُ شَرْطٍ وَقَوْلُهُ (بَعْدُ) قَائِمٌ مَقَامَ شَرْطِهَا، وَبَعْدُ ظَرْفٌ لَهُ ثَلَاثُ حَالَاتٍ: إضَافَتُهُ فَيُعْرَبُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى {قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ سُنَنٌ} - وَقَطْعُهُ عَنْ الْإِضَافَةِ مَعَ نِيَّةِ الْمُضَافِ إلَيْهِ فَيُبْنَى عَلَى الضَّمِّ نَحْوُ {لِلَّهِ الأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ} وَقَطْعُهُ مَعَ عَدَمِ نِيَّةِ الْمُضَافِ إلَيْهِ فَيُعْرَبُ مُنَوَّنًا كَقَوْلِهِ:فَسَاغَ لِي الشَّرَابُ وَكُنْت قَبْلًا … أَكَادُ أَغَصُّ بِالْمَاءِ الْفُرَاتِ(فَهَذَا) الْفَاءُ: جَوَابُ الشَّرْطِ، وَاسْمُ الْإِشَارَةِ لِمَا فِي الذِّهْنِ مِنْ الْأَلْفَاظِ وَالْمَعَانِي (مُخْتَصَرٌ) وَفِي الْقَامُوسِ اخْتَصَرَ الْكَلَامَ: أَوْجَزَهُ (يَشْتَمِلُ) يَحْتَوِي (عَلَى أُصُولِ) جَمْعُ: أَصْلٍ، وَهُوَ أَسْفَلُ الشَّيْءِ، كَمَا فِي الْقَامُوسِ، وَفَسَّرَهُ فِي الشَّرْحِ بِمَا هُوَ مَعْرُوفٌ: بِمَا يُبْنَى عَلَيْهِ غَيْرُهُ (الْأَدِلَّةِ) جَمْعُ: دَلِيلٍ، وَهُوَ فِي اللُّغَةِ: الْمُرْشِدُ إلَى الْمَطْلُوبِ، وَعِنْدَ الْأُصُولِيِّينَ: مَا يُمْكِنُ التَّوَصُّلُ بِالنَّظَرِ الصَّحِيحِ فِيهِ إلَى مَطْلُوبٍ خَبَرِيٍّ، وَعِنْدَ أَهْلِ الْمِيزَانِ: مَا يَلْزَمُ الْعِلْمَ بِهِ الْعِلْمُ بِشَيْءٍ آخَرَ، وَإِضَافَةُ الْأُصُولِ إلَى الْأَدِلَّةِ بَيَانِيَّةٌ: أَيْ أُصُولٌ هِيَ الْأَدِلَّةُ وَهِيَ أَرْبَعَةٌ: الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ وَالْقِيَاسُ (الْحَدِيثِيَّةِ) صِفَةٌ لِلْأُصُولِ مُخَصَّصَةٌ عَنْ غَيْرِ الْحَدِيثِيَّةِ، وَهِيَ نِسْبَةٌ إلَى حَدِيثِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم.(لِلْأَحْكَامِ) جَمْعُ: حُكْمٍ. وَهُوَ عِنْدَ أَهْلِ الْأُصُولِ: خِطَابُ اللَّهِ الْمُتَعَلِّقُ بِأَفْعَالِ الْمُكَلَّفِ مِنْ حَيْثُ إنَّهُ مُكَلَّفٌ، وَهِيَ خَمْسَةٌ: الْوُجُوبُ وَالتَّحْرِيمُ وَالنَّدْبُ وَالْكَرَاهَةُ وَالْإِبَاحَةُ (الشَّرْعِيَّةِ) وَصْفٌ لِلْأَحْكَامِ يُخَصِّصُهَا أَيْضًا عَنْ الْعَقْلِيَّةِ، وَالشَّرْعُ: مَا شَرَعَهُ اللَّهُ لِعِبَادِهِ كَمَا فِي الْقَامُوسِ. وَفِي غَيْرِهِ: نَهَجَ الطَّرِيقَ الْوَاضِحَ، وَاسْتُعِيرَ لِلطَّرِيقَةِ الْإِلَهِيَّةِ مِنْ الدِّينِ(حَرَّرْته) بِالْمُهْمَلَاتِ، وَالضَّمِيرُ لِلْمُخْتَصَرِ، وَفِي الْقَامُوسِ: تَحْرِيرُ الْكَلَامِ وَغَيْرِهِ تَقْوِيمُهُ.وَهُوَ يُنَاسِبُ قَوْلَ الشَّارِحِ بِتَهْذِيبِ الْكَلَامِ وَتَنْقِيحِهِ (تَحْرِيرًا) مَصْدَرٌ نَوْعِيٌّ لِوَصْفِهِ بِقَوْلِهِ (بَالِغًا) بِالْغَيْنِ الْمُعْجَمَةِ.وَفِي الْقَامُوسِ: الْبَالِغُ الْجَيِّدُ (لِيَصِيرَ) عِلَّةً لَحَرَّرْته (مَنْ يَحْفَظُهُ مِنْ بَيْنِ أَقْرَانِهِ) جَمْعُ: قِرْنٍ بِكَسْرِ الْقَافِ وَسُكُونِ الرَّاءِ، وَهُوَ: الْكُفْءُ وَالْمِثْلُ (نَابِغًا) بِالنُّونِ وَمُوَحَّدَةٍ وَمُعْجَمَةٍ مِنْ: نَبَغَ. قَالَ فِي الْقَامُوسِ: النَّابِغَةُ الرَّجُلُ الْعَظِيمُ