Me‘âlimü's-Sünen (Sünen-i Ebû Dâvûd Şerhi) (Hattâbî)
Kısım: Hadis Şerhleri
Kitap: Me‘âlimü's-Sünen (İmam Ebû Dâvûd'un Sünen'inin Şerhi)
Müellif: Ebû Süleyman Hamd b. Muhammed el-Hattâbî (v. 388 h.)
Baskı: Birinci Baskı, 1351 h. - 1932
Tashih ve neşreden: Muhammed Ragıb et-Tabbâh, Haleb'deki el-Matbaatü'l-İlmiyye
[Kitap numaralandırması matbu nüsha ile uyumludur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
معالم السنن (شرح سنن أبي داود) (الخطابي)القسم: شروح الحديثالكتاب: معالم السنن (وهو شرح سنن الإمام أبي داود)المؤلف: أبو سليمان، حمد بن محمد الخَطّابي (ت ٣٨٨ هـ)الطبعة: الأولى ١٣٥١ هـ - ١٩٣٢ مطبَعهُ وصححه: محمد راغب الطباخ، في المطبعة العلمية بحلب[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Şeyh İmam Ebû Süleyman Hamd b. Muhammed b. İbrahim el-Hattâbî rahmetullahi aleyh dedi: Hamd, bizi dinine hidâyet eden, Nebîsinin sünneti ile bizi şereflendiren, bizi onunla âmil olanlardan, ona tâbi olanlardan ve onda derinleşenlerden kılan Allah'a mahsustur. O'ndan, ondan bize öğrettikleri ile bizi faydalandırmasını, onunla amel etmeyi, bu hususta Müslümanlara nasihati, onu öğrenenlere rehberlikte hakkı edâyı ve onun talebelerine fayda vermeyi niyaz ederiz. İlkten sona kadar O'nun kulu ve resûlüne, halkı arasından seçtiği, şeref ve fazilet bakımından peygamberlerin öncüsüne, din ve şeriat bakımından onların öncüsüne salât etmesini dileriz; ki onun dini diğer dinlere hâkim olsun, milleti âhir zamana dek bâkî kalsın, onu nesh istilâ edemesin, hükmünü hiçbir hüküm takip etmesin ve onu bütün dinlere üstün kılsın, müşrikler hoşlanmasa da. İmdi: Ey kardeşlerim –Allah sizi kerem sahibi kılsın– suâlinizi ve Ebû Dâvûd Süleyman b. el-Eş‘as'ın es-Sünen kitabının tefsirine dair talebinizi, onun metinlerindeki kapalı lafızları açıklamayı, anlaşılması güç mânâlarını şerh etmeyi, hükümlerinin vecihlerini beyan etmeyi, hadislerinden çıkarım ve istinbat yerlerine delâlet etmeyi ve onların zımnında gömülü fıkıh mânâlarını keşfetmeyi iyice anladım; ta ki siz, rivayetin zâhirine bâtın ilmini ve ona dair derin bilgiyi de ilâve ederek istifade edesiniz. Ben de sizin beni bu işe davet ettiğinizi ve benden bunu istediğinizi gördüm; bu, terk edemeyeceğim bir iştir, nitekim sizin de onu bilmemeniz câiz değildir. Onu gizlemem bana câiz olmadığı gibi, sizin de onu ihmal etmeniz ve önemsememeniz câiz değildir. Zira din, başladığı gibi garip hâle geldi; bu işin alâmetleri silindi, izleri boşaldı; menzilleri terk edildi, yollarının geçitleri meçhul hâle geldi.
مقدمة المصنفبسم الله الرحمن الرحيمقال الشيخ الإمام أبو سليمان حمد بن محمد بن إبراهيم الخطابي رحمه الله تعالى: الحمد لله الذي هدانا لدينه، وأكرمنا بسنة نبيه، وجعلنا من العاملين بها، والمتبعين لها، والمتفقهين فيها، ونسأله أن ينفعنا بما علمنا منها، وأن يرزقنا العمل بها، والنصيحة للمسلمين فيها، وأداء الحق في إرشاد متعلميها، وإفادة طلابها ومقتبسيها، وأن يصلي أولاً وآخراً على عبده ورسوله، وخيرته من خلقه، سابق الأنبياء شرفاً وفضيلة، وسابقهم ديناً وشريعة، ليكون دينه قاضياً على الأديان، وملته باقية آخر الزمان، لا يستولي عليها نسخ، ولا يتعقب حكمه حكم، وليظهره على الدين كله ولو كره المشركون.أما بعد: فقد فهمت مساءلتكم إخواني أكرمكم الله، وما طلبتموه من تفسير كتاب السنن لأبي داود سليمان بن الأشعث، وإيضاح ما يُشكل من متون ألفاظه، وشرح ما يستغلق من معانيه، وبيان وجوه أحكامه، والدلالة على مواضع الانتزاع والاستنباط من أحاديثه، والكشف عن معاني الفقه المنطوية في ضمنها لتستفيدوا إلى ظاهر الرواية لها باطن العلم والدراية بها، وقد رأيت الذي ندبتموني له وسألتمونيه من ذلك أمراً لا يسعني تركه كما لا يسعكم جهله، ولا يجوز لي كتمانه كما لا يجوز لكم إغفاله وإهماله فقد عاد الدين غريباً كما بدأ وعاد هذا الشأن دارسة أعلامه خاوية أطلاله وأصبحت رباعه مهجورة ومسالك طرقه مجهولة.
Zamanımızdaki ilim ehlini, iki hizbe ayrılmış ve iki fırkaya bölünmüş olarak gördüm: Hadis ve eser ashâbı ile fıkıh ve nazar ehlidir. Bunlardan her biri ihtiyaç hususunda diğerinden ayrışmadığı gibi, talep ettikleri maksat ve gayeye erişmekte de diğerinden müstağni kalamaz. Çünkü hadis, aslolan temel mesabesindedir; fıkıh ise ona tâbi olan dal gibi bir bina hükmündedir. Bir temel ve kaide üzerine kurulmayan her bina yıkılmaya mahkûmdur; binası ve imarı olmayan her temel ise çorak ve harap bir hâldedir. Bu iki grubu, makam ve mertebelerindeki yakınlığa, birbirlerine duydukları umumi ihtiyaca ve her birinin diğerine olan zaruri muhtaçlığının kapsamına rağmen, birbirlerine küsmüş kardeşler olarak buldum. Hak yolda olmalarına rağmen yardımlaşma ve iş birliği yapma gereğine uymaz bir hâldedirler. Eser ve hadis ehlinden oluşan bu tabakanın çoğunluğuna gelince, onların yegâne gayreti rivayetler, tarikleri bir araya getirmek, çoğu uydurma veya tahrif edilmiş garîb ve şâz hadisleri aramaktır. Ne metinlere riayet ederler ne de manaları anlamaya çalışırlar; onların işleyişini istinbat etmez, cevherini ve fıkhını ortaya çıkarmazlar. Bazen fukahâyı ayıplar, onları tenkit eder ve sünnete muhalefetle itham ederler. Oysa kendilerine verilen ilmin miktarını idrakten âciz olduklarını ve onlar hakkında kötü söz söylemekle günahkâr olduklarını bilmezler. Diğer tabaka olan fıkıh ve nazar ehline gelince, onların çoğu hadisin ancak en azına itibar eder, sahihini sakiminden neredeyse ayırt edemez, iyisini kötüsünü bilmez. Benimsedikleri mezheplerine ve inandıkları görüşlerine uygun düştüğü takdirde, hasımlarına karşı delil getirmek için kendilerine ulaşan hadisi önemsemezler. Aralarında, zayıf haber ve munkatı hadisi –kendi aralarında meşhur olmuşsa– kabul etmek üzere bir uzlaşıya varmışlardır.
ورأيت أهل العلم في زماننا قد حصلوا حزبين وانقسموا إلى فرقتين أصحاب حديث وأثر، وأهل فقه ونظر، وكل واحدة منهما لا تتميز عن أختها في الحاجة ولا تستغني عنها في درك ما تنحوه من البغية والإرادة، لأن الحديث بمنزلة الأساس الذي هو الأصل، والفقه بمنزلة البناء الذي هو له كالفرع، وكل بناء لم يوضع على قاعدة وأساس فهو منهار، وكل أساس خلا عن بناء وعمارة فهو قفر وخراب.ووجدت هذين الفريقين على ما بينهم من التداني في المحلين والتقارب في المنزلتين وعموم الحاجة من بعضهم إلى بعض وشمول الفاقة اللازمة لكل منهم إلى صاحبه إخواناً متهاجرين وعلى سبيل الحق بلزوم التناصر والتعاون غير متظاهرين.فأما هذه الطبقة الذين هم أهل الأثر والحديث فإن الأكثرين منهم إنمّا وكدهم الروايات وجمع الطرق وطلب الغريب والشاذ من الحديث الذي أكثره موضوع أو مقلوب لا يراعون المتون ولا يتفهمون المعاني ولا يستنبطون سيرها ولا يستخرجون ركازها وفقهها وربما عابوا الفقهاء وتناولوهم بالطعن وادعوا عليهم مخالفة السنن ولا يعلمون أنهم عن مبلغ ما أوتوه من العلم قاصرون وبسوء القول فيهم آثمون.وأما الطبقة الأخرى وهم أهل الفقه والنظر فإن أكثرهم لا يعرجون من الحديث إلاّ على أقله ولا يكادون يميزون صحيحه من سقيمه، ولا يعرفون جيده من رديئه ولا يعبؤون بما بلغهم منه أن يحتجوا به على خصومهم إذا وافق مذاهبهم التي ينتحلونها ووافق آراءهم التي يعتقدونها وقد اصطلحوا على مواضعة بينهم في قبول الخبر الضعيف والحديث المنقطع إذا كان ذلك قد اشتهر عندهم
Onu aralarında dillere doladılar; hâlbuki onda ne sağlam bir delil ne de ilme dayalı bir yakîn vardı. Bu da görüşte bir sapma ve onda bir aldanma idi. İşte bunlar –Allah bizi de onları da muvaffak buyursun– eğer kendilerine mezheplerinin reislerinden ve fırkalarının önderlerinden birinin, kendi nefsinden içtihad ederek söylediği bir söz nakledilecek olsa, onda güvenilirliği araştırır ve mesuliyetten kurtulmak için tahkik ederler. Nitekim Mâlik’in ashâbını görürsün ki, onun mezhebinden ancak İbnü’l-Kāsım, Eşheb ve onların benzeri olan köklü talebelerinin rivayet ettiklerine güvenirler. Abdullah b. Abdülhakem ve emsalinin rivayetini bulduğunda ise bu onlar nezdinde bir değer ifade etmez. Ebû Hanîfe’nin ashâbını da görürsün ki, ondan gelen rivayetlerden ancak Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan, ashâbının seçkinleri ve talebelerinin büyüklerinin naklettiklerini kabul ederler. Eğer onlara Hasan b. Ziyâd el-Lü’lüî ve benzerlerinden ona muhalif bir söz rivayeti gelirse, onu kabul etmez ve itibar etmezler. Aynı şekilde Şâfiî’nin ashâbını da görürsün ki, onun mezhebinde yalnızca Müzenî ile Rebî‘ b. Süleyman el-Murâdî’nin rivayetlerine dayanırlar. Harmele, el-Cîzî ve benzerlerinin rivayeti geldiğinde ise ona iltifat etmezler ve onun sözleri arasında ona itibar etmezler. İşte âlimlerden her bir grubun âdeti, imamları ve hocalarının mezheplerinin ahkâmında böyledir. Madem ki onların âdeti budur ve onlar bu fürû‘ meselelerinde ve bu şeyhlerden gelen rivayetlerde ancak sağlam belge ve kesin delil ile yetinirler; peki nasıl olur da en büyük işte ve en büyük meselede müsamahakâr davranabilirler ve imamların imamı, Rabbü’l-İzzet’in Resulü olan –ki onun hükmü vâcip, itaati lâzım ve onun hükmüne teslim olmak, emrine boyun eğmek bize farzdır; öyle ki nefislerimizde onun hükmettiği şeyden bir darlık bulmayız, ne de göğüslerimizde– zat hakkındaki rivayet ve nakli ihmal edip birbirlerine havale ederler?
وتعاورته الألسن فيما بينهم من غير ثبت فيه أو يقين علم به، فكان ذلك ضلة من الرأي وغبناً فيه وهؤلاء وفقنا الله وإياهم لو حكي لهم عن واحد من رؤساء مذاهبهم وزعماء نحلهم قول يقوله باجتهاد من قبل نفسه طلبوا فيه الثقة واستبرؤوا له العهدة. فتجد أصحاب مالك لا يعتمدون من مذهبه إلاّ ما كان من رواية ابن القاسم والأشهب وضربائهم من تلاد أصحابه فإذا وجدت رواية عبد الله بن عبد الحكم وأضرابه لم تكن عندهم طائلاً.وترى أصحاب أبي حنيفة لا يقبلون من الرواية عنه إلاّ ما حكاه أبو يوسف ومحمد بن الحسن والعلية من أصحابه والأجلة من تلامذته فإن جاءهم عن الحسن بن زياد اللؤلؤي وذويه رواية قول بخلافه لم يقبلوه ولم يعتمدوه.وكذلك تجد أصحاب الشافعي إنما يعولون في مذهبه على رواية المزني والربيع بن سليمان المرادي فإذا جاءت رواية حرملة والجيزي وأمثالهما لم يلتفتوا إليها ولم يعتدوا بها في أقاويله. وعلى هذا عادة كل فرقة من العلماء في أحكام مذاهب أئمتهم وأستاذيهم.فإذا كان هذا دأبهم وكانوا لا يقنعون في أمر هذه الفروع وروايتها عن هؤلاء الشيوخ إلاّ بالوثيقة والثبت فكيف يجوز لهم أن يتساهلوا في الأمر الأهم والخطب الأعظم وأن يتواكلوا الرواية والنقل عن إمام الأئمة ورسول رب العزة، الواجب حكمه اللازمة طاعته، الذي يجب علينا التسليم لحكمه والانقياد لأمره من حيث لا نجد في أنفسنا حرجاً مما قضاه ولا في صدورنا
Kesinleştirip tamamladığı bir şey hususundaki katılık. Görmez misiniz: Bir kişi kendi nefsiyle ilgili bir işte müsamahakâr davranıp alacaklılarına karşı tolerans göstererek onlardan sahte (para) alıp kusurlarını görmezden gelebilir; fakat kendisi başkası adına vekil olduğunda —zayıfın velisi, yetimin vasisi, gaibin vekili gibi— başkasının hakkında aynı şeyi yapması caiz midir? Bunu yapması, ahde vefasızlık ve zimmeti ihlâlden başka bir şey olur mu? İşte bu, ya duyusal bir müşâhede ya da misalî bir müşâhededir. Fakat bazı kimseler var ki, sanki hak yolunu sarp bulmuş ve menfaat (dünyalık) elde etme süresini uzun görmüş; hemen ele geçirme arzusuyla ilim yolunu kısaltmış, usûl-i fıkıh mânalarından koparılmış sadece parçacıklar ve sözcüklerle yetinmiş, bunlara 'illet' adını vermiş; ilim kisvesi altında kendilerine bir şiar edinmiş; hasımlarıyla karşılaştıklarında bunları bir kalkan olarak kullanmış; münakaşa ve cedel için bir siper dikmişlerdir. Onlarla mücadele eder, birbirlerine çarpar, neticede galip gelen kimse 'maharetli ve seçkin' sayılır, o dönemde 'fakih', beldesinde ve şehrinde 'büyük reis' diye anılır. İşte bu halde şeytan onlara ince bir hile sokmuş, onları etkili bir tuzakla avlamıştır. Onlara şöyle demiştir: 'Elinizdeki bu ilim kısadır, sermayeniz değersizdir; ihtiyaç ve kifayet miktarını karşılamaz. Öyleyse bu ilme kelâmı da ekleyin, onu kelâmın parçalarıyla birleştirin, mütekellimlerin usûllerine dayanın ki münakaşa meydanı ve nazar alanı size genişlesin.' İşte şeytanın zannı onlar hakkında doğru çıkmış; içlerinden birçokları ona itaat edip uymuş, ancak müminlerden bir kısmı istisna kalmıştır. Ey akıl sahipleri! Şeytan onları nasıl olup da akıllarından ediyor, nasıl olup da onları kendi nasip ve irşad yerlerinden uzaklaştırıyor? Allah'tan yardım istenir.
Nihayet, Allah sizi kerim kılsın, sizin davet ettiğiniz şeye gücüm yettiğince ulaştım ve sorunuz hakkında kolaylaştığı kadarını getirdim. Ümit ederim ki fakih, bu kitapta tesbit ettiğim hadisin mânalarına ve ondan dallanıp açtığım fıkıh yollarına baktığında, bu onu talebe sevk eder.
غلاً من شيء مما أبرمه وأمضاه.أرأيتم إذا كان للرجل أن يتساهل في أمر نفسه ويتسامح عن غرمائه في حقه فيأخذ منهم الزيف ويغضي لهم عن العيب هل يجوز له أن يفعل ذلك في حق غيره إذا كان نائباً عنه كولي الضعيف ووصي اليتيم ووكيل الغائب وهل يكون ذلك منه إذا فعله إلا خيانة للعهد وإخفاراً للذمة فهذا هو ذاك إما عيان حس وإما عيان مثل ولكن أقواماً عساهم استوعروا طريق الحق واستطالوا المدة في درك الحظ وأحبوا عجالة النيل فاختصروا طريق العلم واقتصروا على نتف وحروف منتزعة عن معاني أصول الفقه سموها عللاً وجعلوها شعاراً لأنفسهم في الترسم برسم العلم واتخذوها جُنّة عند لقاء خصومهم ونصبوها دريئة!!! للخوض والجدال يتناظرون بها ويتلاطمون عليها، وعند التصادر عنها قد حكم للغالب بالحذق والتبريز فهو الفقيه المذكور في عصره والرئيس المعظم في بلده ومصره هذا وقد دسّ لهم الشيطان حيلة لطيفة وبلغ منهم مكيدة بليغة. فقال لهم هذا الذي في أيديكم علم قصير وبضاعة مزجاة لا تفي بمبلغ الحاجة والكفاية فاستعينوا عليه بالكلام وصلوه بمقطعات منه واستظهروا بأصول المتكلمين يتسع لكم مذهب الخوض ومجال النظر، فصدق عليهم ظنه وأطاعه كثير منهم واتبعوه إلاّ فريقاً من المؤمنين.فيا للرجال والعقول أنّى يذهب بهم وأنّى يختدعهم الشيطان عن حظهم وموضع رشدهم والله المستعان.وقد انتهيت أكرمكم الله إلى ما دعوتم إليه بجهدي وأتيت من مسألتكم بقدر ما تيسرت له ورجوت أن يكون الفقيه إذا ما نظر إلى ما أثبته في هذا الكتاب من معاني الحديث ونهجت من طرق الفقه المتشعبة عنه دعاه ذلك إلى طلب
Hadis ilmi ve onun tetkiki; hadis ehli bunu teemmül ettiğinde kendisini fıkha ve onu tahsile rağbetlendirir. Allah muvaffak kılandır, O'na sığınırım ki bunu sırf kendi rızası için kılsın ve beni bu hususta zellden korusun. Allah size rahmet eylesin, biliniz ki Ebû Dâvûd'un Sünen kitabı şerefli bir eserdir; din ilimlerinde onun benzeri telif edilmemiştir. Halkın tümü nezdinde kabul görmüş, böylece âlimlerin fırkaları ve fukahanın tabakaları arasında –mezhepleri farklı da olsa– bir hâkim hâline gelmiştir. Herkesin ondan bir nasibi vardır, ondan içilir (faydalanılır). Irak ehli, Mısır ehli ve Mağrib diyarı onu kendine rehber edinmiştir; yeryüzünün pek çok şehri de böyledir. Horasan halkına gelince, çoğu Muhammed b. İsmâil ile Müslim b. Haccâc'ın kitaplarına ve üslup ile tenkit şartlarında onların yolunu izleyenlerin eserlerine düşkündür. Ne var ki Ebû Dâvûd'un kitabı tertip bakımından daha güzel, fıkıh yönünden daha zengindir. Ebû Îsâ'nın (Tirmizî'nin) kitabı da güzel bir eserdir. Allah hepsini bağışlasın, güzel niyetle yöneldikleri bu gayretlerinden dolayı mükâfatlarını ihsanıyla güzelleştirsin. Sonra biliniz ki hadis, ehli nezdinde üç kısımdır: sahih hadis, hasen hadis ve sakîm hadis. Onlara göre sahih, senedi muttasıl olan ve ravileri âdil olan hadistir. Hasen ise çıkış yeri bilinen, ricali meşhur olan hadistir. Hadislerin çoğu bu kısım üzerine döner; çoğu âlim onu kabul eder, fukahanın geneli onu kullanır. Ebû Dâvûd'un kitabı bu iki tür hadisi de kapsar. Sakîm olana gelince, onun da tabakaları vardır: en şerlisi mevzû (uydurma), ardından maklûb (senedi çevrilmiş), sonra meçhul hadistir. Ebû Dâvûd'un kitabı bunlardan hâlî ve berîdir; eğer bir ihtiyaç sebebiyle bu kısımlardan bir şey zikredilmişse, onun durumunu açıklamaktan, illetini belirtmekten ve sorumluluktan kurtulmaktan geri durmaz. Bize Ebû Dâvûd'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ben kitabımda, üzerinde ittifakla terk edilmiş hiçbir hadis zikretmedim.
الحديث وتتبع علمه وإذا تأمله صاحب الحديث رغبه في الفقه وتعلمه والله الموفق له وإليه أرغب في أن يجعل ذلك لوجهه وأن يعصمني من الزلل فيه برحمته.واعلموا رحمكم الله أن كتاب السنن لأبي داود كتاب شريف لم يصنف في علم الدين كتاب مثله وقد رزق القبول من الناس كافة فصار حكما بين فرق العلماء وطبقات الفقهاء على اختلاف مذاهبهم فلكل فيه ورد ومنه شرب وعليه معول أهل العراق وأهل مصر وبلاد المغرب، وكثير من مدن أقطار الأرض. فأما أهل خراسان فقد أولع أكثرهم بكتاب محمد بن إسماعيل ومسلم بن الحجاج ومن نحا نحوهما في جمع الصحيح على شرطهما في السبك والانتقاد إلاّ أن كتاب أبي داود أحسن رصفا وأكثر فقها وكتاب أبي عيسى أيضاً كتاب حسن والله يغفر لجماعتهم ويحسن على جميل النية فيما سعوا له مثوبتهم برحمته.ثم اعلموا أن الحديث عند أهله على ثلاثة أقسام حديث صحيح وحديث حسن وحديث سقيم. فالصحيح عندهم ما اتصل سنده وعدلت نقلته والحسن منه ما عرف مخرجه واشتهر رجاله وعليه مدار أكثر الحديث وهو الذي يقبله أكثر العلماء ويستعمله عامة الفقهاء وكتاب أبي داود جامع لهذين النوعين من الحديث فأما السقيم منه فعلى طبقات شرها الموضوع ثم المقلوب أعني ما قلب إسناده ثم المجهول وكتاب أبي داود خلي منها بريء من جملة وجوهها فإن وقع فيه شيء من بعض أقسامها لضرب من الحاجة تدعوه إلى ذكره فإنه لا يألو أن يبين أمره ويذكر علته ويخرج من عهدته.وحكي لنا، عَن أبي داود أنه قال ما ذكرت في كتابي حديثا اجتمع الناس على تركه.
Ebû Dâvûd'un zamanından önce muhaddislerin telif ettikleri eserler, el-cevâmi‘ ve’l-mesânîd ile bunların benzeri türlerdendi. Bu kitaplar, içerdikleri sünen ve ahkâmın yanı sıra haberler, kıssalar, vaazlar ve edebî konuları da bir araya getiriyordu. Sadece sünen konusunda ise, onlardan hiçbiri bunları toplamayı ve eksiksiz bir şekilde bir araya getirmeyi kastetmemiş, ne de onları uzun hadislerin arasından ayıklayıp çıkarmaya ve siyak delillerine göre kısaltmaya muvaffak olmuştu. Oysa Ebû Dâvûd'a bu nasip oldu. İşte bu sebeple bu kitap (Sünen-i Ebû Dâvûd) hadis imamları ve eser âlimleri nezdinde hayret verici bir mevki kazandı; onun için deve ciğerleri dövüldü (yani ona ulaşmak için uzun yolculuklar yapıldı) ve yolculuklar hep ona doğru yapıla geldi. Bana Ebü'l-Abbas Ahmed b. Yahyâ'nın arkadaşı Ebû Ömer Muhammed b. Abdülvâhid ez-Zâhid haber verdi ki, İbrahim el-Harbî şöyle dedi: 'Ebû Dâvûd bu kitabı telif ettiğinde, hadis ilmi ona, demirin Dâvûd (a.s.)'a yumuşatıldığı gibi yumuşatıldı.' Bana Abdullah b. Muhammed el-Meskî rivayet etti; dedi ki: Bana Ebû Dâvûd'un hizmetçisi Ebû Bekr b. Câbir şöyle anlattı: 'Ebû Dâvûd ile birlikte Bağdat'ta idim. Akşam namazını kıldıktan sonra kapı çalındı. Kapıyı açtığımda bir hizmetçi, "Burada Emîr Ebû Ahmed el-Muvaffak izin istiyor" dedi. Hemen Ebû Dâvûd'un yanına girdim ve durumu bildirdim. İzin verdi. Emîr içeri girdi ve oturdu. Ardından Ebû Dâvûd ona yönelerek: "Emîr'i böyle bir vakitte buraya getiren nedir?" dedi. Emîr: "Üç husus" dedi. Ebû Dâvûd: "Nedir onlar?" dedi. Emîr: "Basra'ya taşınır, orayı mesken edinirsin; dünyanın her yanından ilim talebeleri sana gelsin. Zira Basra, başına gelen Zenc fitnesi sebebiyle harap olmuş ve insanlar ondan uzaklaşmıştır. Seninle o şehir şenlenir." dedi. Ebû Dâvûd: "Bu bir, ikinciyi söyle" dedi. Emîr: "Çocuklarıma Kitâbü's-Sünen'i rivayet edersin." dedi. Ebû Dâvûd: "Peki, üçüncüyü söyle" dedi. Emîr: "Onlar için ayrı bir rivayet meclisi tahsis edersin; zira halife çocukları halkla birlikte oturmaz." dedi. Bunun üzerine Ebû Dâvûd: "Buna gelince, buna imkân yok; çünkü insanlar, asilzâdesi ve avamı ilim hususunda eşittir." dedi.' İbn Câbir dedi ki: Bundan sonra onlar gelir ve Kemm Hayrî'de oturur ve çekerlerdi...
وكان تصنيف علماء الحديث قبل زمان أبي داود الجوامع والمسانيد ونحوهما فتجمع تلك الكتب إلى ما فيها من السنن والأحكام أخبارا وقصصا ومواعظ وآداباً.فأما السنن المحضة فلم يقصد واحد منهم جمعها واستيفاءها ولم يقدر على تخليصها واختصار مواضعها من أثناء تلك الأحاديث الطويلة ومن أدلة سياقها على حسب ما اتفق لأبي داود ولذلك حل هذا الكتاب عند أئمة الحديث وعلماء الأثر محل العجب فضربت فيه أكباد الإبل ودامت إليه الرحل.أخبرني أبو عمر محمد بن عبد الواحد الزاهد صاحب أبي العباس أحمد بن يحيى قال قال إبراهيم الحربي لما صنف أبو داود هذا الكتاب ألين لأبي داود الحديث كما ألين لداود الحديد.وحدثني عبد الله بن محمد المسكي قال حدثني أبو بكر بن جابر خادم أبي داود قال كنت معه ببغداد فصلينا المغرب إذ قرع الباب ففتحته فإذا خادم يقول هذا الأمير أبو أحمد الموفق يستأذن فدخلت إلى أبي داود فأخبرته بمكانه فأذن له فدخل وقعد ثم أقبل عليه أبو داود وقال ما جاء بالأمير في مثل هذا الوقت فقال خلال ثلاث فقال وما هي قال تنتقل إلى البصرة فتتخذها وطناً ليرحل إليك طلبة العلم من أقطار الأرض فتعمر بك فإنها قد خربت وانقطع عنها الناس لما جرى عليها من محنة الزنج، فقال هذه واحدة هات الثانية قال وتروي لأولادي كتاب السنن. فقال نعم هات الثالثة قال وتفرد لهم مجلساً للرواية فإن أولاد الخلفاء لا يقعدون مع العامة فقال أما هذه فلا سبيل إليها لأن الناس شريفهم ووضيعهم في العلم سواء.قال ابن جابر فكانوا يحضرون بعد ذلك ويقعدون في كم حيري ويضرب
Onlarla insanlar arasında bir perde bulunur; böylece halkla beraber işitirler. İbnü'l-A‘râbî'nin şöyle dediğini işittim –ki biz ondan bu kitabı dinliyorduk– eliyle önündeki nüshayı işaret ederek: "Eğer bir adamın ilimden yanında sadece, içinde Allah'ın Kitabı bulunan musannef ve sonra bu kitap (Ebû Dâvûd'un Sünen'i) olsa, bu ikisiyle birlikte hiçbir ilme ihtiyaç duymaz." Ebû Süleyman dedi ki: "Bu, onun dediği gibidir, bunda şüphe yoktur. Zira Allah teâlâ Kitabını her şeyin açıklaması olarak indirdi ve {Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık} (el-En‘âm 38) buyurdu. Böylece Yüce Allah, din işlerinden hiçbir şeyi, beyanını Kitap'ın kapsamadığı şekilde bırakmadığını haber verdi. Ancak beyan iki türlüdür: Açık beyan (beyân-ı celî) ki zikri (Kur'an'ı) nass olarak ele alır; ve gizli beyan (beyân-ı hafî) ki tilavetin mânâsı onu zımnen içerir. Bu ikinci türden olanın beyanının ayrıntısı Peygamber (s.a.v.)'e havale edilmiştir. Bu da O'nun şu sözünün anlamıdır: {İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için} (en-Nahl 44). Kim kitap ve sünneti bir araya getirirse, beyanın iki veçhini de tamamlamış olur. Ebû Dâvûd ise bu kitabında, ilmin usûlü, sünnetin anası (temel sünnetler) ve fıkıh ahkâmına dair öyle hadisler toplamıştır ki, ondan önce hiçbir kimsenin kendisine bu hususta öncülük ettiğini, sonra gelen hiçbir âlimin de bu hususta ona yetiştiğini bilmiyoruz. Size, onun [Ebû Dâvûd'un kitabının] tefsirine dair imla ettiğim, vecihlerini ve mânalarını açıkladığım, âlimlerin sözlerini ve ihtilaflarını zikrettiğim şeylerde pek çok ilim yazdım. Siz bununla mutlu olun. Allah teâlâ bizi ve sizi rahmetiyle faydalandırsın.
بينهم وبين الناس ستر فيسمعون مع العامة.وسمعت ابن الأعرابي يقول ونحن نسمع منه هذا الكتاب فأشار إلى النسخة وهي بين يديه لو أن رجلاً لم يكن عنده من العلم إلاّ المصنف الذي فيه كتاب الله ثم هذا الكتاب لم يحتج معهما إلى شيء من العلم بتة.قال أبو سليمان: وهذا كما قال لا شك فيه لأن الله تعالى أنزل كتابه تبياناً لكل شيء وقال {ما فرطنا في الكتاب من شيء} [الأنعام: ٣٨] فأخبر سبحانه أنه لم يغادر شيئا من أمر الدين لم يتضمن بيانه الكتاب إلاّ أن البيان على ضربين بيان جلي تناول الذكر نصا وبيان خفي اشتمل عليه معنى التلاوة ضمناً فما كان من هذا الضرب كان تفصيل بيانه موكولا إلى النبي صلى الله عليه وسلم وهو معنى قوله سبحانه: {لتبين للناس ما نزل إليهم ولعلهم يتفكرون} [النحل: ٤٤] فمن جمع بين الكتاب والسنة فقد استوفى وجهي البيان، وقد جمع أبو داود في كتابه هذا من الحديث في أصول العلم وأمهات السنن وأحكام الفقه ما لا نعلم متقدما سبقه إليه ولا متأخرا لحقه فيه وقد كتبت لكم فيما أمليت من تفسيرها وأوضحته من وجوهها ومعانيها وذكر أقاويل العلماء واختلافهم فيها علما جما فكونوا به سعداء نفعنا الله تعالى وإياكم برحمته.
Kitâbu't-Tahâre'den, Hâcet Giderirken Tahallî Bâbı:
Bize Ebü'l-Hasan Ali b. el-Hasan haber verdi, bize Ebû Süleyman Hamd b. Muhammed b. İbrahim, bize Ebû Bekir b. Dâse, bize Ebû Dâvûd, bize Müsedded, bize İsa b. Yûnus, bize İsmâil b. Abdülmelik, Zübeyr'den, Câbir b. Abdullah (r.a.)'tan naklettiğine göre: 'Nebî (s.a.v.) hacetini gidermek istediğinde, kimsenin kendisini göremeyeceği kadar uzaklaşırdı.'
Berâz lafzı, fethalı bâ ile, geniş araziye verilen isimdir; insanın hâceti için kinaye olarak kullanılmıştır. Nitekim 'halâ' da bu manada kinaye olarak kullanılır. 'Teberreze'r-racülü' denir; yani büyük abdest bozduğu zaman, o kişi berâza çıkmış olur. Tıpkı 'tehallâ' denildiğinde halâya gitmiş olması gibi. Râvîlerin çoğu 'berâz'ı kesreli bâ ile söyler; bu ise yanlıştır. Halbuki berâz, 'bârezte'r-racülü fî'l-harbi mübârezen ve birâzen' fiilinin mastarıdır.
Bu hadiste edebe dair olarak, hacet giderirken insanların bulunduğu yerden uzaklaşmanın, eğer açık arazide ise, müstehap olduğu anlaşılır. Bu manaya, binalarla gizlenme, perde çekme, örtüleri sarkıtma, kuyu ve çukurları derinleştirme gibi avret yerlerini örten şeyler de dahildir.
Kişinin bevl (idrar) için yer araması bâbı:
Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Mûsâ b. İsmâil, bize Hammâd, bize Ebü't-Teyyâh, bana bir şeyh anlattı ki Abdullah b. Abbâs (r.anhümâ), Ebû Mûsâ'ya (r.a.) bir mektup yazarak bazı şeyler sormuş. Ebû Mûsâ da ona cevaben: 'Ben Resûlullah (s.a.v.) ile beraberdim, bevl etmek istedi...' yazmış.
كتاب الطهارةمن باب التخلي عند قضاء الحاجةأخبرنا أبو الحسن على بن الحسن أنا أبو سليمان حمد بن محمد بن إبراهيم نا أبو بكر بن داسة نا أبو داود حدثنا مُسدد حدثنا عيسى بن يونس حدثنا إسماعيل بن عبد الملك عن الزبير عن جابر بن عبد الله «أن النبي صلى الله عليه وسلم كان إذا أراد البراز انطلق حتى لا يراه أحد» .البراز بالباء المفتوحة اسم للفضاء الواسع من الأرض كنوا به عن حاجة الإنسان كما كنوا بالخلاء عنه يقال تبرز الرجل إذا تغوط وهو أن يخرج إلى البراز كما يقال تخلى إذا صار إلى الخلا وأكثر الرواة يقولون البراز بكسر الباء وهو غلط وإنما البراز مصدر بارزت الرجل في الحرب مبارزة وبرازاً.وفيه من الأدب استحباب التباعد عند الحاجة عن حضرة الناس إذا كان في براح من الأرض. ويدخل في معناه الاستتار بالأبنية وضرب الحجب وإرخاء الستور وإعماق الآبار والحفائر في نحو ذلك في الأمور الساترة للعورات. ومن باب الرجل يتبوأ لبولهقال أبو داود: حدثنا موسى بن إسماعيل حدثنا حماد حدثنا أبو التيَّاح قال حدثني شيخٌ أن عبد الله بن عباس كتب إلى أبي موسى يسأل عن أشياء فكتب إليه أبو موسى أني كنت مع رسول الله صلى الله عليه وسلم فأراد أن يبول
Resûlullah (s.a.v.) bir duvarın dibindeki yumuşak bir yere ihtiyacını giderdi, sonra şöyle buyurdu: 'Sizden biriniz idrarını yapmak istediğinde, ona uygun yumuşak bir yer arasın.' Demis, idrarın içine işleyip sıçramasını önleyen yumuşak yer demektir. Yumuşak huylu ve uysal bir kimse için 'ahlâkı yumuşak, onda bir yumuşak huyluluk var' denilir. Hadiste geçen 'felyerted' kelimesi 'arasın, araştırsın' anlamındadır. Bu kökten türeyen bir atasözü de şudur: 'Öncü, kavmine yalan söylemez.' Öncü, kavmin su ve otlak aramak için gönderdiği kişidir. Dilciler, 'Onlara su ve otlak aradı' anlamında 'râdehum yarûduhum riyâden' ve 'irtâde lehum irtiyâden' derler. Bu hadis, idrarını yapmak için oturacağı yer sert olan kimsenin, bir taş veya değnek alıp toprağı karıştırarak yumuşak hâle getirmesinin müstehap olduğuna delâlet eder; böylece idrar sıçramaz. Ben derim ki: Resûlullah (s.a.v.)’in dibine oturduğu duvar, kimseye ait olmayan eski bir duvar olmalıdır; çünkü idrar yapı temeline zarar verir, onu zayıflatır. O (s.a.v.), başkasının mülkünde izinsiz böyle bir şey yapmazdı. Veya duvarın dibine değil de biraz uzağına oturmuş olup idrar duvara ulaşmamış ve zarar vermemiş de olabilir. Helâya girerken okunacak dua babına gelince: Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Amr b. Merzûk el-Basrî haber verdi; o, Şu‘be’den; Şu‘be, Katâde’den; Katâde, Nadr b. Enes’ten; Nadr b. Enes, Zeyd b. Erkam’dan; Zeyd b. Erkam da Resûlullah (s.a.v.)’den rivayet ettiğine göre, Resûlullah şöyle buyurdu: 'Bilmiş olunuz ki şu helâlar şeytanların uğrak yeridir. Biriniz helâya girdiğinde, Eûzü billâhi mine’l-hubüsi ve’l-habâis (erkek ve dişi şeytanlardan Allah’a sığınırım) desin.' Hâşuş, tuvaletlerdir; aslında 'huşş' sık hurmalık demektir. Eskiden insanlar evlerinde tuvalet edinmeden önce ihtiyaçlarını bu hurmalıklarda giderirlerdi. Kelimenin 'haşş' ve 'huşş' şeklinde iki okunuşu vardır. Muhadara, şeytanların orada hazır bulunması ve sık sık uğraması demektir. Hubüs, ‘bâ’ harfinin ötresiyle okunur ve habîs’in çoğuludur, erkek şeytanları; habâis ise habîse’nin çoğulu olup dişi şeytanları ifade eder. Hadis âlimlerinin çoğu 'hubüs' der...
فأتى دَمِثاً في أصل جدار فبال ثم قال: «إذا أراد أحدكم أن يبول فليرتَدْ لِبَوله» .الدمث المكان السهل الذي يُخد فيه البول فلا يرتد على البائل. يُقال للرجل إذا وُصف باللين والسهولة أنه لدمث الخلق وفيه دماثة. وقوله فليرتد أي ليطلب وليتحر، ومنه المثل إن الرائد لا يكذب أهله، وهو الرجل يبعثه القوم يطلب لهم الماء والكلأ، يقال رادهم يرودهم رياداً وارتاد لهم ارتياداً.وفيه دليل على أن المستحب للبائل إذا كانت الأرض التي يريد القعود عليها صلبة أن يأخذ حجراً أو عوداً فيعالجها به ويثير ترابها ليصير دمثاً سهلاً فلا يرتد بوله عليه.قلت: ويشبه أن يكون الجدار الذي قعد إليه النبي صلى الله عليه وسلم جداراً عادياً غير مملوك لأحد من الناس فإن البول يضر بأصل البناء ويوهي أساسه وهو عليه السلام لا يفعل ذلك في ملك أحد إلاّ بإذنه، أو يكون قعوده متراخياً عن جذمه!!! فلا يصيبه البول فيضر به. ومن باب ما يقول إذا دخل الخلاءقال أبو داود: حدثنا عمرو هو ابن مرزوق البصري حدثنا شعبة عن قتادة عن النَّضر بن أنس عن زيد بن أرقم عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «إنّ هذه الحُشُوش محتَضرَةٌ فإذا أتى أحدكم الخلاء فليقل أعوذ بالله من الخُبُثِ والخَبائِث» .الحشوش الكنف وأصل الحش جماعة النخل الكثيفة وكانوا يقضون حوائجهم إليها قبل أن يتخذوا الكنف في البيوت وفيه لغتان حَش وحُش. ومعنى محتضرة أي تحضرها الشياطين وتنتابها. والخُبث بضم الباء جماعة الخبيث، والخبائث جمع الخبيثة يريد ذكران الشياطين وإناثهم، وعامة أصحاب الحديث يقولون الخبث
Sâkin bâ ile (خُبْث) okunması hatadır; doğrusu bâ'nın ötresiyle (خُبُث) 'hubüs'tür. İbnü'l-A'râbî dedi ki: 'Arapların kelâmında hubüs'ün aslı, mekruh olandır. Eğer sözden ibaretse sövmektir; eğer dinden ise küfürdür; yiyecekten ise haramdır; içecekten ise zararlıdır.' Hacet giderirken kıbleye yönelmenin kerâheti bahsinden: Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Müsedded, Ebû Muâviye'den, o A'meş'ten, o İbrahim'den, o Abdurrahman b. Yezîd'den, o Süleyman'dan tahdîs etti, şöyle denildi: 'Peygamberiniz size her şeyi, hatta kazâ-yı hâcet âdâbını dahi öğretmiştir.' Dedi ki: 'Evet, bizi kıbleye karşı büyük veya küçük abdest bozmaktan nehyetti; sağ el ile taharetlenmeyi yasakladı; birimizin üç taştan daha azıyla veya hayvan tezeği yahut kemikle taharetlenmesini de yasakladı.' ‘Harâe'nin hâ'sı kesre, elifi med ile yazılır; taharetlenme ve kazâ-yı hâcet âdâbı demektir. Râvilerin çoğu hâ'yı fetha okur ve elifi meddetmez; bu durumda anlamı müstehcenleşir. Cumhur ulemâya göre sağ elle istincâdan nehy, te’dîb ve tenzih ifade eder. Zira sağ el, sünnet edebinde yeme-içme, alma-verme gibi işler için tahsis edilmiş; aşağı bölgelere, koltuk altlarına ve pisliklerin geçtiği yerlere, necâsetlere dokunmaktan korunmuştur. Sol el ise bedenin aşağı kısımlarının temizliğinde, oralardaki pislikleri gidermede ve meydana gelen kir ve pası temizlemede kullanılagelmiştir. Ehl-i Zâhir'den bazıları şöyle demiştir: Kişi sağ eliyle istincâ ederse, bu onu temizlemez; tıpkı hayvan tezeği veya kemikle istincâ etmesinin onu temizlememesi gibi. Delilleri: Nehyin her iki hususu da tek bir hadiste kapsamış olmasıdır. Hadis iki kısmından biri haram hükmü taşıyorsa, diğer kısmı da öyledir.
ساكنة الباء وهو غلط والصواب الخبُث مضمومة الباء، وقال ابن الأعرابي أصل الخبث في كلام العرب المكروه فإن كان من الكلام فهو الشتم وإن كان من المِللفهو الكفر، وإن كان من الطعام فهو الحرام، وإن كان من الشراب فهو الضار. ومن باب كراهة استقبال القبلة عند الحاجةقال أبو داود: حدثنا مسدد حدثنا أبو معاوية عن الأعمش عن إبراهيم عن عبد الرحمن بن يزيد عن سليمان، قال: قيل: «لقد علمكم نبيكم كل شيء حتى الخراءة، قال أجل لقد نهانا أن نستقبل القِبلَة بغائط أو بول وأن نستنجي باليمين وأن يستنجي أحدنا بأقلَّ من ثلاثة أحجار أو يستنجي برجيعٍ أو عظمٍ» .الخِراءة مكسورة الخاء ممدودة الألف أدب التخلي والقعود عند الحاجة، وأكثر الرواة يفتحون الخاء ولا يمدون الألف فيفحش معناه. ونهيه عن الاستنجاء باليمين في قول أكثر العلماء نهي تأديب وتنزيه وذلك أن اليمين مرصدة في أدب السنة للأكل والشرب والأخذ والإعطاء ومصونة عن مباشرة السفل والمغابن وعن مماسة الأعضاء التي هي مجاري الأثفال والنجاسات. وامتهنت اليسرى في خدمة أسافل البدن لإماطة ما هنالك من القذارات وتنظيف ما يحدث فيها من الدنس والشعث.وقال بعض أهل الظاهر إذا استنجى بيمينه لم يجزه كما لا يجزيه إذا استنجى برجيع أو عظم واحتج بأن النهي قد اشتمل على الأمرين معاً في حديث واحد فإذا كان أحد فصليه على التحريم كان الفصل الآخر كذلك.
Dedim ki: İki mesele arasındaki fark şudur: Ricî necistir; necis bir şeye temas ettiğinde onu gidermez, bilâkis necâsetini artırır. Bu, üzerine aldığı pisliği mahallinden gideren ve aslından kesip atan temiz taş gibi değildir. Yemîn (sağ el) ise, hades mahalline doğrudan temas eden değil, aksine necâsete temas eden taşı tutmak için kullanılan bir âlettir. Şimal (sol el) de bu mânâda yemîn gibidir; zira her ikisi de taşı tutma ve onu orada kullanma hususunda aynı işlevi görür. Necis olan ricî, temiz taşın işlevini görmez ve onun gibi temizlemez. Bu sebeple sağ el ile istincâ etmenin nehyi bir ta'dîb nehyi, ricî ile istincâ etmenin nehyi ise bir tahrîm nehyidir. Mânâlar, isimleri yönlendiren ve onları düzenleyen şeylerdir.
Hâsılı mânâ şudur: Necâseti gideren ricîdir, el değildir. Peygamberimiz'in (s.a.v.) "Birimiz üç taştan daha azı ile istincâ etmesin" buyruğunda, taşlarla istincânın iki tahâretten biri olduğu; su kullanılmadığı takdirde taş veya onun yerine geçecek bir şeyin bulunmasının zorunlu olduğu beyan edilmektedir. Bu, Süfyân es-Sevrî, Mâlik b. Enes, eş-Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Yine "Birimiz üç taştan daha azı ile istincâ etmesin" buyruğunda, üçten daha aza iktifâ edilemeyeceğine dair apaçık bir beyan vardır; her ne kadar daha azıyla temizlenme (inkâ) gerçekleşse bile. Eğer onunla maksat sadece inkâ (temizlenme) olsaydı, üç sayısının şart koşulmasının bir anlamı olmazdı ve ondan daha aza iktifâyı terk etmenin bir faydası bulunmazdı. Çünkü bilinmektedir ki inkâ bazen bir mesh, bazen iki mesh ile de gerçekleşebilir. Lâkin lafzen sayı şart koşulup inkâ da hadisin mânâsından anlaşılınca, bu, her iki hususun (sayı ve inkâ) birlikte vâcip olduğuna delâlet eder. Bu, su meselesi gibi değildir; çünkü su inkâ ettiğinde kâfidir. Zira su, aynı (asıl necaseti) da eseri de (izini) giderir; böylece his ve ayan (görme ve duyum) yerine geçer ve burada sayı ile teyide ihtiyaç kalmaz. Oysa taş eseri gidermez, sadece ictihad yoluyla tahâret sağlar.
قلت والفرق بين الأمرين أن الرجيع نجس وإذا لاقى نجاسة لم يزلها بل يزيدها نجاسة وليس كالحجر الطاهر الذي يتناول الأذى فيزيله عن موضعه ويقطعه عن أصله، وأما اليمين فليست هي المباشرة لموضع الحدث وإنما هي آلة يتناول بها الحجر الملاقي للنجاسة، والشمال في هذا المعنى كاليمين إذ كل واحدة منهما تعمل مثل عمل الأخرى في الإمساك بالحجر واستعماله فيما هنالك، والرجيع النجس لا يعمل عمل الحجر الطاهر ولا ينظف تنظيفه، فصار نهيه عن الاستنجاء باليمين نهي تأديب وعن الرجيع نهي تحريم، والمعاني هي المصرفة للأسماء والمرتبة لها.وحاصل المعنى أن المزيل للنجاسة الرجيع لا اليد، وفي قوله وأن يستنجي أحدنا بأقل من ثلاثة أحجار بيان أن الاستنجاء بالأحجار أحد الطهرين وأنه إذا لم يستعمل الماء لم يكن بد من الحجارة أو ما يقوم مقامها وهو قول سفيان الثوري ومالك بن أنس والشافعي وأحمد بن حنبل، وفي قوله أن يستنجي أحدنا بأقل من ثلاثة أحجار البيان الواضح أن الاقتصار على أقل من ثلاثة أحجار لا يجوز وإن وقع الإنقاء بما دونها. ولو كان القصد به الإنقاء حسب لم يكن لاشتراط عدد الثلاث معنى ولا في ترك الاقتصار على ما دونها فائدة إذ كان معلوماً أن الإنقاء قد يقع بالمسحة الواحدة وبالمسحتين فلمّا اشترط العدد لفظاً وكان الإنقاء من معقول الخبر ضمناً دل على أنه إيجاب للأمرين معاً، وليس هذا كالماء إذا أنقى كفى لأن الماء يزيل العين والأثر فحل محل الحس والعيان ولم يحتج فيه إلى استظهار بالعدد، والحجر لا يزيل الأثر وإنمّا يفيد الطهارة من طريق الاجتهاد،
Bu sebeple, sayı, istizhâr kabilinden olarak şart koşulmuştur. Nitekim iddet, hayız süreleriyle (akrâ’) belirlenirken, bu sürelerin delâleti zâhir ve galebe yoluyla, içtihâda dayalı olduğu için onda sayı şart koşulmuş; hâlbuki rahmin temiz olduğunun bilinmesi bazen tek bir hayızla da gerçekleşebilir. Görmez misin ki câriye, tek bir hayızla istibrâ edilir ve bu yeterli olur. Hâlbuki hamlin vaz‘ı –ki delâleti yakîn ve ihâta kabilindendir– onda sayıya dair hiçbir şeye ihtiyaç duyulmamıştır. Su ve taşlar da aynı mânâdadır.
Ehl-i Re’y’e göre, eğer temizlik (inkâ’) tek bir taşla sağlanmışsa bu yeterlidir. Ancak onların bu konudaki sözlerinin bütününün döndüğü nokta, bunun vücûb değil nedb (istihbâb) olduğudur. Hadîsi de bu şekilde te’vîl etmişlerdir. Şöyle ki onlar derler ki: “Eğer necâset orada bir dirhemden fazla ise, onu ancak su temizler. Bir dirhem kadar ise taşlarla veya onun yerine geçen bir şeyle onu gidermediği hâlde namaz kılarsa, bu namaz onun için câizdir.” İşte bundan anlaşılmaktadır ki, istincâ emredildiğinde bu, vücûb yoluyla değil, istihbâb cihetiyledir.
Ben derim ki: Onların mezhebine göre, istincâ ile murâdın inkâ (temizlik) olması ve buna ilâveten sayının artırılmasıyla taabbüdün de bu mânâya dâhil olması inkâr edilemez. Onlar, necâsetlerin yıkanmasında üç kere yıkamayı vâcib görmüşlerdir. Eğer necâset gitmezse, inkâ gerçekleşinceye kadar artırılması vâcib olur. İmam Şâfiî ise, tek bir taşın kenarlarıyla üç kere silmeyi (imtisâh) câiz görmüş ve bunu üç taş yerine koymuştur. Onun hadîsi te’vîl konusundaki mezhebi şudur: “Hacer” (taş) lafzının mânâsı, isminden daha kapsamlıdır. Her kelâmın mânâsı isminden daha genişse, hüküm mânâya göredir. Sanki şöyle demiştir: “Taş, onun kenarları ve yanları… Hâlbuki istincâ taşın tamamıyla değil, bir kısmıyla gerçekleşir. O hâlde tek bir taşın parçaları, ayrı ayrı taşların parçaları gibidir.”
Peygamber’in (s.a.v.) kemikle istincâyı yasaklamasına gelince; bu yasak, meyte olsun ya da helâl kesilmiş hayvan olsun, her türlü kemiği kapsar. Çünkü söz mutlak ve umûmîdir. Denilmiştir ki: Bunun mânâsı, kemiğin kaygan olması, necâseti söküp atma ve nemi kurutma konusunda tutunamamasıdır. Yine denilmiştir ki: Kemik, neredeyse hiçbir zaman…
فصار العدد من شرطه استظهاراً كالعدة بالأقراء لما كانت دلالتها من جهة الظهور والغلبة على سبيل الاجتهاد شرط فيها العدد وإن كانت براءة الرحم قد تكون بالقرء الواحد. ألا ترى أن الأمة تستبرأ بحيضة واحدة فتكفي. فأمّا وضع الحمل الذي دلالته من باب اليقين والإحاطة فإنه لم يحتج فيه إلى شيء من العدد، فكذلك الماء والحجارة في معانيها.وعند أصحاب الرأي أن الإنقاء إذا وقع بالحجر الواحد كفى غير أن مرجع جملة قولهم في ذلك إلى أنه استحباب لا إيجاب، وعلى هذا تأولوا الحديث، وذلك أنهم يقولون إن كانت النجاسة هناك أكثر من قدر الدرهم فإنه لا يطهره إلاّ الماء وإن كان بقدر الدرهم فلم يزله بالحجارة أو بما يقوم مقامها وصلى أجزأه. فجاء من هذا أنه إذا أمر بالاستنجاء فإن ذلك منه على سبيل الاستحباب دون الإيجاب.قلت ولا ينكر على مذهبهم أن يكون المراد بالاستنجاء الإنقاء ويدخله مع ذلك التعبد بزيادة العدد، وقد قالوا في غسل النجاسات بإيجاب الثلاث، فإن لم تزل فإن الزيادة عليها واجبة حتى يقع الإنقاء، وقد أجاز الشافعي ثلاث امتساحات بحروف الحجر الواحد وأقامها مقام ثلاثة أحجار. ومذهبه في تأويل الخبر أن معنى الحجر أوفى من اسمه وكل كلام كان معناه أوسع من اسمه فالحكم للمعنى وكأنه قال: الحجر وحروفه وجوانبه والاستنجاء غير واقع بكل الحجر لكن ببعضه، فأبعاض الحجر الواحد كأبعاض الأحجار.وأما نهيه عن الاستنجاء بالعظم فقد دخل فيه كل عظم من ميتة أو ذكيّ لأن الكلام على إطلاقه وعمومه، وقد قيل إن المعنى في ذلك أن العظم زلج لا يكاد يتماسك فيقلع النجاسة وينشف البلة، وقيل إن العظم لا يكاد يعرى
Üzerine yapışmış yağlı bir kalıntıdan kalan kısım. Kemik türüne gelince, insanların onu yemesi mümkün olabilir; çünkü yumuşak ve ince olanı, bolluk ve refah hâlinde çiğnenebilir; kalın ve sert olanı ise kıtlık zamanında dövülüp toz hâline getirilerek tüketilir. Yenilebilir şeylerle, dışkı (ric‘î) ve insan pisliğiyle (azre) istincâ etmek haram kılınmıştır. Buna 'ric‘î' denilmesinin sebebi, temizlik hâlinden bozulmaya (istihâle) ve necâsete dönmesidir.
Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Abdullah b. Muhammed tahdîs etti; bize İbnü’l-Mübârek, Muhammed b. Aclân’dan; o Ka‘ka‘ b. Hakîm’den; o Ebû Sâlih’ten; o Ebû Hureyre’den (r.a.) rivâyetle Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Ben size ancak bir baba mesabesindeyim; size öğretiyorum. Sizden biri helâya gittiğinde kıbleye yönelmesin, sırtını da dönmesin; sağ eliyle istincâ etmesin (istitâbe etmesin).» Üç taş kullanmayı emreder, tezek (revs) ve çürümüş kemikten (rimme) nehyederdi.
Resûlullah’ın «Ben size ancak bir baba mesabesindeyim» sözü, muhataplara kolaylık ve ünsiyet vermek içindir; ta ki ondan utanıp çekinmesinler ve dinlerine dair karşılaştıkları meseleleri sormaktan sıkılmasınlar. Nitekim çocuk, babasına ârız olan herhangi bir iş hakkında onu sormaktan utanmaz. Bunda, babalara itaatin vâcib olduğuna ve onların çocuklarını terbiye edip dinlerinden muhtaç oldukları şeyleri öğretmelerinin gerektiğine delâlet vardır.
Resûlullah’ın «ve sağ eliyle istitâbe etmesin» sözü, «onunla istincâ etmesin» demektir. İstincâya ‘istitâbe’ denilmiştir; çünkü necâseti giderme ve onun vücuttaki yerini temizleme anlamı taşır. ‘İstatâbe’r-recülü’ denir, yani istincâ yaptığında; o kişi ‘müstetîb’dir. ‘Etâbe’ fiili de aynı köktendir; o kişiye ‘mutîb’ denir. Buradaki ‘tayyib’ kelimesinin anlamı temizliktir (tahâret). Buradan hareketle Yüce Allah’ın «Temiz bir toprakla teyemmüm edin» (Nisâ 43) âyeti ile Resûlullah’ın Medine’ye ‘Tâbe’ adını vermesi de bu anlamdadır; Tâbe, toprağın temiz olması demektir. Hâlbuki Medine’nin toprağı ‘sebha’ (tuzlu/çorak) idi. Bu da tuzlu/çorak topraklarla teyemmümün câiz olduğuna delâlet eder. Bir görüşe göre de Tâbe’nin anlamı, nifaktan temizlenmedir.
İstincâ kelimesinin lügatteki aslı, ihtiyaç gidermek için yeryüzündeki ‘necve’ye gitmektir. Necve, yüksekçe yerdir; insanlar helâ ihtiyacı için çömeldiklerinde oraya gizlenirlerdi. Bu itibarla denilmiştir ki:
من بقية دسم قد علق به. ونوع العظام قد يتأتى فيه الأكل لبني آدم لأن الرخو الرقيق منه قد يتمشمش في حالة الوُجد والرفاهية والغليظ الصلب منه يدق ويستف عند المجاعة، وقد حرم الاستنجاء بالمطعوم والرجيع والعذرة. وسُمي رجيعاً لرجوعه عن حالة الطهارة إلى الاستحالة والنجاسة.قال أبو داود: حدثنا عبد الله بن محمد، حَدَّثنا ابن المبارك عن محمد بن عجلان عن القعقاع بن حكيم، عَن أبي صالح، عَن أبي هريرة قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «إنمّا أنا لكم بمنزلة الوالد أُعلِّمُكم فإذا أتى أحدكم الغائط فلا يستقبل القبلة ولا يستدبرها ولا يَسْتَطِبْ بيمينه» ، وكان يأمر بثلاثة أحجار وينهى عن الرَّوثِ والرِمَّة.قوله إنمّا أنا لكم بمنزلة الوالد كلام بسط وتأنيس للمخاطبين لئلا يحتشموه ولا يستحيوا عن مسألته فيما يعرض لهم من أمر دينهم كما لا يستحي الولد عن مسألة الوالد فيما عنّ وعرض له من أمر. وفي هذا بيان وجوب طاعة الآباء وأن الواجب عليهم تأديب أولادهم وتعليمهم ما يحتاجون إليه من أمر الدين.وقوله ولا يستطب بيمينه أي لا يستنجي بها وسمى الاستنجاء استطابة لما فيه من إزالة النجاسة وتطهير موضعها من البدن يقال استطاب الرجل إذا استنجى فهو مستطيب وأطاب فهو مطيب ومعنى الطيب ههنا الطهارة، ومن هذا قوله تعالى {فتيمموا صعيدا طيباً} [النساء: ٤٣] وسمى رسول الله صلى الله عليه وسلم المدينة طابة ومعناه طهارة التربة وهي سبخة فدل ذلك على جواز التيمم بالسباخ وقيل معناه الطهارة من النفاق.وأصل الاستنجاء في اللغة الذهاب إلى النجوة من الأرض لقضاء الحاجة والنجوة المرتفعة منها كانوا يستترون بها إذا قعدوا للتخلي فقيل على هذا قد
İstincâ eden kişi, yani necvi (dışkıyı) bedeninden gidermiş olur. Necv, hades (abdestsizlik hâli) için bir kinayedir; nitekim ona "gayt" ile de kinaye yapılmıştır. Gayt'ın aslı, yerin çukur ve düz olan kısmıdır; insanlar ihtiyaçları için oraya giderlerdi, böylece hadisin kendisini özel adıyla anmaktan hoşlanmadıkları için kinaye yaparlardı. Arapların âdeti, lafızlarında iffetli olmak, konuşmalarında kinaye kullanmak ve kulakların ve gözlerin korunduğu şeylerden dilleri korumaktır. Denildi ki istincânın aslı, bir şeyi yerinden çekip çıkarmak ve onu kurtarmaktır. Nitekim "cetü'r-rutabe ve'stenceytuhu" yani "taze hurmayı topladım ve onu ayıkladım" denir; "sticeytü'l-vetere" ise "siniri et ve kemik arasından çıkardım" anlamındadır. Şair şöyle der: "Kadın kurumlandı ve ona karşı böbürlendi... tıpkı kasabın siniri çıkarması gibi oturuşu." (Peygamber'in) bize üç taşla (istincayı) emredip tezeği (revs) ve çürümüş kemiği (rumme) yasaklaması, taşların bu anlamda (istinca için) diğer taş işlevi gören şeylerden ayrıcalıklı olmadığına delildir. Zira taşları emredip sonra tezeği ve kemiği istisna ederek ikisini yasaklaması, tezek ve kemik dışındaki şeylerin mübah olduğuna ve onlarla istincanın caiz olduğuna delalet eder. Eğer taşlar bu işe tahsis edilmiş olsaydı ve onlar dışındakiler aksine olsaydı, tezek ve kemiği yasaklamasının ve onları zikretmesinin bir anlamı olmazdı. Taşların zikredilmesi ve lafzın onlara geçmesi, istincada kullanılan şeyler içinde en çok bulunan ve en kolay ulaşılabilir olmasındandır. Rümme, çürümüş kemiklerdir. Denilir ki ona rümme denilmesi, develerin onu "türümme" yani yemesi sebebiyledir. Lebîd şöyle der: "Yaşlı dişi deve benden yıpranmış bir rümme kaçırsa, ölümden sonra nasıl intikam alırdım?" Ebû Dâvûd dedi ki: Bize Müsedded tahdîs etti, bize Süfyân tahdîs etti, ez-Zührî'den, Atâ b. Yezîd'den, Ebû Eyyûb'den rivayeten (radıyallâhu anh) şöyle dedi: "Tuvalete gittiğinizde kıbleye doğru yönelmeyin, ne de kıbleyi arkanıza alın. Lâkin doğuya veya batıya yönelin." (Ebû Eyyûb dedi ki:) "Biz Şam'a geldik ve orada kıbleye doğru inşa edilmiş tuvaletler bulduk."
استنجى الرجل أي أزال النجو عن بدنه. والنجو كناية عن الحدث كما كنى عنه بالغائط وأصل الغائط المطمئن من الأرض كانوا ينتابونه للحاجة فكنوا به عن نفس الحدث كراهية لذكره بخاص اسمه. ومن عادة العرب التعفف في ألفاظها واستعمال الكناية في كلامها وصون الألسنة عما تصان الأسماع والأبصار عنه.وقيل أصل الاستنجاء نزع الشيء عن موضعه وتخليصه منه، ومنه قولهم نجوت الرطب واستنجيته إذا جنيته واستنجيت الوتر إذا خلصته من أثناء اللحم والعظم قال الشاعر:فتبازت فتبارخت لها … قعدة الجازر يستنجي الوتر وفي قوله يأمرنا بثلاثة أحجار وينهى عن الروث والرمة دليل على أن أعيان الحجارة غير مختصة بهذا المعنى دون غيرها من الأشياء التي تعمل عمل الحجارة وذلك أنه لما أمر بالأحجار ثم استثنى الروث والرمة فخصهما بالنهي دل على أن ما عدا الروث والرمة قد دخل في الإباحة وأن الاستنجاء به جائز ولو كانت الحجارة مخصوصة بذلك وكان كل ما عداها بخلاف ذلك لم يمكن لنهيه عن الروث والرمة وتخصيصها بالذكر معنى، وإنما جرى ذكر الحجارة وسبق اللفظ إليها لأنها كانت أكثر الأشياء التي يستنجى بها وجوداً وأقربها متناولاً، والرمة العظام البالية ويقال إنها سميت رمة لأن الإبل ترمها أي تأكلها قال لبيد:والّنيب إن تعر مني رمة خَلَقاً … بعد الممات فأنى كنت اتّئرقال أبو داود: حدثنا مسدد حدثنا سفيان عن الزهري عن عطاء بن يزيد، عَن أبي أيوب رواية قال إذا أتيتم الغائط فلا تستقبلوا القبلة ولا بول ولكن شرقوا وغربوا، فقدمنا الشام فوجدنا مراحيض قد بنيت