İrşâdü's-Sârî li-Şerhi Sahîhi'l-Buhârî - Bulak Tab'ı (Kastallânî)
Kısım: Şerhu'l-Hadîs
Kitap: İrşâdü's-Sârî li-Şerhi Sahîhi'l-Buhârî
Müellif: Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî
Nâşir: el-Matbaatü'l-Kübrâ el-Emîriyye, Bulak - Mısır
Tab': Altıncı, 1304-1305 H.
Cilt Adedi: 10
Uyarı: Bu elektronik nüshaya (matbu nüshada bulunmayan) şunlar ilâve edilmiştir:
• Şerh içindeki yerlerine dağıtılmış, harekelendirilmiş Sahîh metni
• Muhammed Fuâd Abdülbâkī [ö. 1388 H.] numaralandırmasına göre kitap, bab ve hadis numaraları
• Hadislerin ilk geçtiği yerde etrâf kayıtları
[Nüsha numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Kâmile [el-Kuveyrî] programında yayın tarihi: 18 Şevval 1432
إرشاد الساري لشرح صحيح البخاري - ط بولاق (القسطلاني)القسم: شروح الحديثالكتاب: إرشاد الساري لشرح صحيح البخاريالمؤلف: أحمد بن محمد القسطلانيالناشر: المطبعة الكبرى الأميرية، بولاق - مصرالطبعة: السادسة، ١٣٠٤ - ١٣٠٥ هـعدد الأجزاء: ١٠تنبيه: زدنا بهذا الكتاب الإلكتروني (وليس في المطبوع):• نص الصحيح، موزعا على مواضعه من الشرح، ومشكولا• ترقيم الكتب والأبواب والأحاديث، بترقيم محمد فؤاد عبد الباقي [ت ١٣٨٨ هـ]• أطراف الأحاديث (عند أول ورود للحديث)[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Şeyh el-Kastalânî'nin biyografisi: O, allâme Ahmed b. Muhammed b. Ebî Bekr b. Abdülmelik b. Ahmed b. Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Ali el-Kastalânî el-Kâhirî eş-Şâfiî'dir. 851 yılının Zilkade ayının yirmi ikisinde Mısır'da doğdu. eş-Şâtıbiyye de dâhil olmak üzere pek çok kitap ezberledi. Burhâneddîn el-Aclûnî, Celâleddîn el-Kebîr, Şeyh Hâlid el-Ezherî, Hâfız es-Sehâvî ve Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî gibi birçok âlimden ders aldı. Bu kapsamlı şerhi telif etti, daha sonra sonunda el-İs‘âd fî Muhtasari'l-İrşâd adını verdiği bir muhtasar yaptı ancak tamamlanmadı. Sahîh-i Müslim'i hac bölümüne kadar şerh etti; eş-Şâtıbiyye'yi ve el-Bürde'yi de şerh etti. Mesâlikü'l-Hunefâ fi's-Salâti ale'l-Mustafâ adlı eseri ve el-Mevâhibü'l-Ledünniyye bi'l-Menhi'l-Muhammediyye ile Letâifü'l-İşârât fi'l-Kırââti'l-Erbaati Aşere kitaplarını tasnif etti. Bunlardan başka eserleri de vardır. Şeyh İbrâhim el-Matbûlî ile sohbet ederdi. Eski Cami'de vaaz vermek üzere oturdu. 923 yılının Muharremü'l-Harâm'ının ilk günü olan Perşembe günü, el-Ayniyye'deki evinde vefat etti. O gün cenazesinin sahraya çıkarılması mümkün olmadı; zira o gün Sultan Selim Mısır'a girdi. Vefatı, kendisine cinlerden isabet eden bir şey sebebiyle oldu. Buhârî şârihi İmam el-Aynî'nin, Ezher Camii yakınındaki meşhur medresesinde onun yanına defnedildi. Allah Teâlâ ikisine de, bize de rahmeti ve rızasıyla muamele etsin, cennetinin en hayırlı yerinde bizleri onlarla birlikte toplasın. Âmîn yâ Mu‘în. Peygamberimiz Muhammed'e, âline ve ashabına salât ve selâm olsun. (Altıncı baskı) Mısır'ın korunmuş beldesi Bulak'taki büyük Emîrî Matbaası'nda, 1304 hicrî yılında.
ترجمة الشيخ القسطلاني هو العلامة أحمد بن محمد بن أبي بكر بن عبد الملك بن أحمد بن محمد بن محمد بن الحسين بن علي القسطلاني القاهري الشافعيولد فى اثنين وعشرين من ذى القعدة سنة إحدى وخمسين وثمانمائة بمصر وحفظ عدة من الكتب منها الشاطبيةوأخذ عن جماعة منهم البرهان العجلوني والجلال الكبير والشيخ خالد الأزهري والحافظ السخاوي وشيخ الاسلام زكريا الأنصاري وألف هذا الشرح الحافل ثم اختصره في آخر سماء الإسعاد في مختصر الإرشاد لم يكمل، وشرح صحيح مسلم إلى أثناء الحجوشرح الشاطبية والبردةوصنف مسالك الحنفا في الصلاة على المصطفى، وصنف كتاب المواهب اللدنية بالمنح المحمديةوكتاب لطائف الإشارات في القراآت الأربع عشرةوله غير ذلك. وكان يصحب الشيخ ابراهيم المتبولى، وجلس للوعظ بالجامع العتيق وتوفى يوم الخميس مستهل المحترم افتتاح سنة ثلاث وعشرين وتسعمائة بمنزله بالعينية وتعذر الخروج به إلى الصحراء ذلك اليوم لأنه اليوم الذي دخل فيه السلطان سليم مصر، وكانت وفاته بشيء أصابه من الجِنةودفن على الإمام العينى شارح البخاري بمدرسته المذكورة بقرب الجامع الأزهر تغمدهما الله تعالى وإيانا برحمته ورضوانه وجمعنا بهما في بحبوحة جنانه آمين يا معين وصلى الله على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم (الطبعة السادسة)بالمطبعة الكبرى الاميرية ببولاق مصر المحميةسنة ١٣٠٤ هجرية
Bismillâhirrahmânirrahîm. Ahmed b. Muhammed el-Hatîb el-Kastalânî –Allah kendisini bağışlasın, âmin– der ki: Hamd, sünnet-i nebeviyyenin maârif-i avârifiyle evliyâsının sudûrunu şerheden; onun tayyib hadislerini işitmekle ehl-i viddâının ve asfiyâsının ervâhını revhlandıran; böylece sırlarının sırrını kudsiyyet ve senâ bahçesinin riyâzında seyrâna salan Allah'a mahsustur. O'nu irşâdına muvaffak kıldığı ve âlâsından ihsân buyurduğu şeyler için hamdeder; mütevâtir, kâmil ve vâfir fazlı için şükreder; atâsının ziyâdesini ve gıtâsının keşfini niyâz ederim. Ve şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, şerîki yoktur; kibriyâsının izzetiyle samedâniyyetinde ferd-i müfreddir. Kendisine munkatı‘ olanı, kurbiyyet ve velâyet hazretine ve onu hâssa ve ahıbbâsı silsilesine idhâl edendir. Ve şehâdet ederim ki efendimiz Muhammed O'nun kulu ve resûlüdür; sahîh ve hasen kavil ile erd-i semâ ehline rahmet olarak gönderilmiştir; uydurma ve mevzû‘u, leâlâsının şevârik-ı bârıkıyla mâhîdir. Nitekim el-Câmi‘u's-Sahîh'in mişkât-ı mesâbîhi, onun şerîat ve enbâsının envârından işrâk etmiştir. Allah O'na, âline, ashâbına ve hulefâsına salât ü selâm eylesin, âmin.
Emmâ ba‘d: Muhakkak ki sünnet-i nebeviyye ilmi, Kitâb-ı Azîz'den sonra ulûmun en büyük kadirli, şeref ve fahr cihetinden en yükseğidir. Zira şerîat-i İslâmiyye ahkâmının kavâidi onun üzerine mebnîdir; onunla âyât-ı Kur'âniyyenin mücmellerinin tafsîli zâhir olur. Nasıl olmasın ki menba‘ı, hevâdan söylemeyen –zîra o ancak vahyedilen bir vahiydir– bir zâttan sâdır olmuştur. O, kitabın müfessiridir; çünkü Nebî (s.a.v.) onu bize Rabbinden söylemiştir.
Şüphesiz ki el-Câmi‘u's-Sahîh, onun âlî matâlibinin künûzundan ibrîz-i belâgati izhâr etmiş; berâat meydânında kasabe's-sebki hâiz ve ihrâz eylemiştir. Sahîh hadîs ve fıkhından öyle şeyler getirmiştir ki ne kendisine sebkat olunmuş ne de bir kimse ona i‘râc etmiştir. Bu sebeple kesret-i ferâid-i fevâidi ve zevâid-i avâidiyle mümtâz olmuş; hattâ râvîler mevâridinin uzûbetine cezm etmişlerdir. İşte bundan ötürü Kitâbullah'tan sonra sâir kütübe tercih olunmuş; senâsı için elsine ve şifâh taharrük etmiştir.
Nice zamandır muhâtır bir hâtırda, onun üzerine bir şerh ta‘lik etmek, onu içine mezcedip idrâc etmek geçmiştir ki aslı şerhten hürmet ve midâd ile, rivâyet ihtilâfını da bunların gayrı ile temyîz edeyim. Tâ ki nâzır sür‘atle murâdı idrâk etsin; böylece sahîfede bâdî, lemhada müdrâk olsun; tâlibleri için esrârını kâşif, vech-i maânîsinden nikābı râfi‘ olsun.
بسم الله الرحمن الرحيميقول أحمد بن محمد الخطيب القسطلاني غفر الله له آمين:الحمد لله الذي شرح بمعارف عوارف السنة النبوية صدور أوليائه، وروّح بسماع أحاديثها الطيبة أرواح أهل وداده وأصفيائه، فسرّح سرّ سرائرهم في رياض روضة قدسه وثنائه، أحمده على ما وفق من إرشاده وأسدى من آلائه وأشكره على فضله المتواتر الكامل الوافر، وأسأله المزيد من عطائه وكشف غطائه، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له الفرد المنفرد في صمدانيته بعز كبريائه، واصل من انقطع إليه إلى حضرة قربه وولائه ومدرجه في سلسلة خاصته وأحبائه، وأشهد أن سيدنا محمدًا عبده ورسوله المرسل بصحيح القول وحسنه رحمة لأهل أرضه وسمائه، الماحي للمختلق الموضوع بشوارق بوارق لألائه، فأشرقت مشكاة مصابيح الجامع الصحيح من أنوار شريعته وأنبائه صلى الله عليه وسلم وعلى آله وأصحابه وخلفائه آمين.وبعد فإنّ علم السنة النبوية بعد الكتاب العزيز أعظم العلوم قدرًا وأرقاها شرفًا وفخرًا، إذ عليه مبنى قواعد أحكام الشريعة الإسلامية، وبه تظهر تفاصيل مجملات الآيات القرآنية، وكيف لا ومصدره عمن لا ينطق عن الهوى إن هو إلا وحي يوحى.فهو المفسر للكتاب وإنما … نطق النبي لنا به عن ربهوإن كتاب البخاري الجامع قد أظهر من كنوز مطالبها العالية إبريز البلاغة، وأبرز وحاز قصب السبق في ميدان البراعة وأحرز، وأتى من صحيح الحديث وفقهه بما لم يسبق إليه ولا عرّج أحد عليه، فانفرد بكثرة فرائد فوائده وزوائد عوائده، حتى جزم الراوون بعذوبة موارده، فلذا رجح على غيره من الكتب بعد كتاب الله، وتحرّكت بالثناء عليه الألسن والشفاه، ولطالما خطر في الخاطر المخاطر أن أعلق عليه شرحًا أمزجه فيه مزجًا وأدرجه ضمنه درجًا، أميز فيه الأصل من الشرح بالحمرة والمداد واختلاف الروايات بغيرهما، ليدرك الناظر سريعًا المراد، فيكون باديًا بالصفحة مدركًا باللمحة كاشفًا بعد أسراره لطالبيه، رافع النقاب عن وجوه معانيه
Anlamlarını açıklayan, müşkillerini izah eden, kapalılarını açan, ihmal edilmişlerini kayd altına alan, haşiyelerini tamamlayan, Sahîh yolunda araştırmacıya rehberlik etmede yeterli, rivayetlerini tahrir eden, garip ve gizli yönlerini ifade eden bir şerh … İşte kendimi bu yola girmekten alıkoyuyor, bir adım ileri bir adım geri atıyorum; çünkü bu makamdan uzağım, özellikle denildiği üzere hiç kimse ne onun kandilinden ışık alabilmiş, ne minhacını aydınlatabilmiş, ne eğerine oturup zirvesine çıkabilmiş, ne de onun gölgesinde dinlenebilmiştir. O, delinmemiş bir inci, binilmemiş bir kısraktır. Ne güzel söylemiş şair:
İlim erleri, onun bölümlerde ortaya koyduğu sırların rumuzlarını çözmekten aciz kaldılar.
Sayfalardan derlediklerini toplamakla yetindiler, fakat meyvelerine ulaşamadılar.
O, hâlâ bakir, mührü açılmamış; düğmeleri çözülmemiş bir elbise gibi kalmıştır.
Yaprakları, kapılara perde gibi çekilmiş olan manaları gizlenmiştir.
Her bir babın bir kısmı açıldığında, ilim nehirler gibi çağlayıp akar.
Şaşılacak bir şey yok; nitekim Buhârî insanlara, yağmurların membası olan denizler gibi olmuştur.
O, ortaya çıktığında akranları ona boyun eğdi; çeneleri ve dizleri üzere yere kapandılar.
Ben ise uzunca bir süre bu hâl üzere kaldım; nihayet gençlik çağı geçip gitti. Derken, içimde bir istek uyandı ve bekâr fikirlerin kızlarına talip olmak üzere bir hatip olarak ortaya çıktı. Azim eteğini, kararlılık bacağının üstüne sıvadım. Tasnif evlerine kapılarından girdim, en büyük telif camilerinden biri olan bu eserin mihrabında, imamlarının arasında durdum. Kalem dilini hikmet meydanlarında açık ve net bir ifadeyle, yakın ve belirgin işaretlerle salıverdim. Bunları, bu ilmin merdivenlerinde fikirleri yücelmiş büyük âlimlerin sözlerinden; ömrünü bu nadide incileri avlamaya harcamış zeki zevatın işaretlerinden özetledim. Parmakla gösterilen anlayış sahiplerinin sözlerini kavramak, bu sahada yazılmış eserleri mütalaa etmek, bu sahada yarışın öncüsü olan hocalara başvurmak ve bu denizlerde feride cevherlerine dalmış mahir zatlarla münazara etmek için gayret sarf ettim. Açıklama gerektiğinde faydayı tekrar etmekten, yahut bu ilmin âlimlerine göre açık olanı zabt etmekten çekinmedim; bunu da hem havassa hem avama faydalı olmak niyetiyle, bol lütuf ve ihsan sahibinin sevabını umarak yaptım.
İşte sana bir şerh ki, üzerine bu caminin şerefelerinden parlak nurunun ışıkları doğmuş; onun hatibi, yüksek minberinde kalpleri ve kulakları kesen delillerle seslenmiş; sevinci öyle bir aydınlık saçmış ki, parlak yıldızlar onun karşısında silik kalmış. Nasıl olmasın ki, üzerine Fethu'l-Bârî'nin nuru taşmıştır.
Bununla beraber, Hâfız Ebû Bekr el-Berkânî'nin dediği gibi söylerim: 'Benim bunda, sadece onun maksada uygun bir heves olduğunu görmemden başka bir hissem yoktur. Seyyid ve Mustafâ Ahmed'e (s.a.v.) salât yazmakla sevap umarım.'
Velhasıl, ben ancak onların parıldayan nurlarından iktibas eden, faziletlerinin taşkınlıklarından dilenen biriyim. Bu eserle nebevî kapılara ve Mustafavî huzura hizmet ettim; kabul ve ikbal tacıyla beni taçlandırmasını, hâlde ve âkıbette rıza mükâfatıyla ödüllendirmesini umarak. Ve buna 'İrşâdü's-Sârî li-Şerhi Sahîhi'l-Buhârî' adını verdim. Allah'tan tevfik ve doğru yola iletilmeyi, tamamlamada yardımı dilerim; O bana yeter, O ne güzel vekildir.
Bu ise bir mukaddimedir; maksatlara götüren vasıtaları içerir, yola koyulan ve hedefe yönelen kişiye İrşâd'a ulaşmada rehberlik eder, birtakım fasılları bir araya getirir ki, bunlar bu şerhin kâidelerinin fer'leri için usul mesabesindedir.
Birinci Fasıl: Hadis ehlinin fazileti ve kadîm ile hadîs (eski ve yeni zamanda) şerefi hakkında.
Allah'tan, açıklama ve izah için tevfik hususunda yardım dileyerek derim ki: Bize İbn Mes'ûd'dan rivayet olundu ki ...
لمعانيه، موضحًا مشكله فاتحًا مقفله مقيدًا مهمله، وافيًا بتغليق تعليقه، كافيًا في إرشاد الساري لطريق تحقيقه، محررًا لرواياته معربًا عن غرائبه وخفياته، فأجدني أحجم عن سلوك هذا المسرى، وأبصرنى أقدّم رجلاً وأؤخر أخرى، إذ أنا بمعزل عن هذا المنزل، لا سيما وقد قيل إن أحدًا لم يستصبح سراجه ولا استوضح منهاجه ولا اقتعد صهوته ولا افترع ذروته، ولا تبوّأ خلاله ولا تفيأ ظلاله، فهو درّة لم تثقب ومهرة لم تركب، ولله درّ القائل:أعيى فحول العلم حل رموز ما … أبداه في الأبواب من أسرارفازوا من الأوراق منه بما جنوا … منها ولم يصلوا إلى الأثمارما زال بكرًا لم يفض ختامه … وعراه ما حلّت عن الأزرارحجبت معانيه التي أوراقها … ضربت على الأبواب كالأستارمن كل باب حين يفتح بعضه … ينهار منه العلم كالأنهارلا غرو أن أمسى البخاري للورى … مثل البحار لمنشأ الأمطارخضعت له الأقران فيه إذ بدا … خرّوا على الأذقان والأكوارولم أزل على ذلك مدّة من الزمان، حتى مضى عصر الشباب وبان، فانبعث الباعث إلى ذلك راغبًا، وقام خطيبًا لبنات أبكار الأفكار خاطبًا، فشمرت ذيل العزم عن ساق الحزم، وأتيت بيوت التصنيف من أبوابها، وقمت في جامع جوامع التأليف بين أئمته بمحرابها، وأطلقت لسان القلم في ساحات الحكم بعبارة صريحة واضحة، وإشارة قريبة لائحة، لخصتها من كلام الكبراء الذين رقت في معارج علوم هذا الشأن أفكارهم، وإشارات الألباء الذين أنفقوا على اقتناص شوارده أعمارهم، وبذلت الجهد في تفهم أقاويل الفهماء المثار إليهم بالبنان، وممارسة الدواوين المؤلفة في هذا الشأن، ومراجعة الشيوخ الذين حازوا قصب السبق في مضماره، ومباحثة الحذاق الذين غاصوا على جواهر الفرائد في بحاره، ولم أتحاش عن الإعادة في الإفادة عند الحاجة إلى البيان، ولا في ضبط الواضح عند علماء هذا الشأن، قصدًا لنفع الخاص والعام، راجيًا ثواب ذي الطول والإنعام، فدونك شرحًا قد أشرقت عليه من شرفات هذا الجامع أضواء نوره اللامع، وصدع خطيبه على منبره السامي بالحجج القواطع، القلوب والمسامع، أضاءت بهجته فاختفت منه كواكب الدراري، وكيف لا وقد فاض عليه النور من فتح الباري. على أنني أقول كما قال الحافظ أبو بكر البرقاني:وما لي فيه سوى أنني … أراه هوى وافق المقصداوأرجو الثواب بكتب الصلاة … على السيد المصطفى أحمداوبالجملة فإنما أنا من لوامع أنوارهم مقتبس، ومن فواضل فضائلهم ملتمس، وخدمت به الأبواب النبوية والحضرة المصطفوية، راجيًا أن يتوّجني بتاج القبول والإقبال، ويجيزني بجائزة الرضا في الحال والمآل. وسميته (إرشاد الساري لشرح صحيح البخاري). والله أسال التوفيق والإرشاد إلى سلوك طرق السداد، وأن يعينني على التكميل، فهو حسبي ونعم الوكيل.وهذه مقدمة، مشتملة على وسائل المقاصد يهتدي بها إلى الإرشاد السالك والقاصد، جامعة لفصول، هي لفروع قواعد هذا الشرح أصول. الفصل الأوّلفي فضيلة أهل الحديث وشرفهم في القديم والحديثأقول مستمدًا من الله الإعانة على التوفيق للإيضاح والإبانة: روينا عن ابن مسعود
Radiyallahu anh (r.a.) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah, sözümü işitip onu ezberleyen, iyice kavrayan ve (olduğu gibi) tebliğ eden kimsenin yüzünü ağartsın. Zira nice fıkıh taşıyıcısı, onu kendisinden daha fakih olana ulaştırır." Bunu eş-Şâfiî, Beyhakî, ayrıca Ebû Dâvûd ve Tirmizî şu lafızla rivayet etmiştir: "Allah, bizden bir şey işitip onu işittiği gibi tebliğ eden kimsenin yüzünü ağartsın. Nice tebliğ eden vardır ki, duyandan daha iyi kavrar." Tirmizî dedi ki: Hasen-sahih. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)'den rivayetle Nebî (s.a.v.) Veda Haccı'nda şöyle buyurdu: "Allah, sözümü işitip onu kavrayan kimsenin yüzünü ağartsın. Nice fıkıh taşıyıcısı vardır, kendisi fakih değildir." (hadis) Bunu Bezzâr hasen bir isnadla, İbn Hibbân ise Sahîh'inde Zeyd b. Sâbit hadisinden rivayet etmiştir. Yine Muâz b. Cebel, Nu‘mân b. Beşîr, Cübeyr b. Mut‘im, Ebü'd-Derdâ, Ebû Karsâfe ve diğer sahâbeden (r.anhum) rivayet edilmiştir. Bazı isnadları sahihtir, nitekim Münzirî böyle söylemiştir. "Naddara" lafzı, "ضاد"ın şeddeli veya hafif okunmasıyla gelir. "Nadra" (tazelik, güzellik) demektir. Manası: Allah Teâlâ onu sevinç ve neşeyle tahsis etsin; çünkü o ilmin tazeliği ve sünnetin yenilenmesi için gayret etti; böylece O'na yapılan duada muamele haline uygun bir karşılık verilmiştir. Yine kim işittiğini ezberleyip değiştirmeden olduğu gibi tebliğ ederse, sanki manayı taze ve canlı kılmış olur. "Fıkıh" zikredilip "ilim" denilmemesi, taşıyıcının ilimden yoksun olmadığına işarettir; zira fıkıh, kıyaslardan istinbat edilen ilimlerin inceliklerine dair bir ilimdir. Eğer "bilgisiz" demiş olsaydı, bu onun cehaletini gerektirirdi. Onun "Rabbe" (nice) sözü aslında azlık için konulmuş olmakla birlikte hadiste çokluk için istiare edilmiştir. "Kendisinden daha fakih olana" ifadesi, "rabbe"nin dahil olduğu cümlenin sıfatı olup cevabından müstağni kılmıştır; yani nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki onu kendisinden daha fakih olana ulaştırır; (taşıyıcı), ulaştırılanın anladığını anlayamaz. İbn Abbâs (r.anhümâ) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah'ım, halifelerime merhamet et!" "Ya Resûlallah, senin halifelerin kimlerdir?" diye sorduk. "Benim hadislerimi rivayet eden ve onları insanlara öğretenlerdir" buyurdu. Bunu Taberânî el-Evsat'ta rivayet etmiştir. Şüphe yok ki sünnetleri Müslümanlara tebliğ etmek, onlara nasihat etmek, peygamberlerin (hepsine salât ü selâm olsun) vazifelerindendir. Kim bunu yaparsa, onun (Allah adına) tebliğ eden bir halifesi olur. Nitekim peygamberlerin (a.s.) düşmanlarını ihmal edip onlara nasihat etmemeleri nasıl yakışmazsa, hadis talebesi ve sünnet nakilcisinin de onu dostuna vermesi, düşmanına vermemesi uygun değildir. Dolayısıyla sünnet âlimi, en büyük himmetini hadis neşrine vermelidir; zira Nebî (s.a.v.) tebliğ emretmiştir: "Benden tebliğ edin, bir ayet dahi olsa." (hadis) Bunu Buhârî (r.a.) rivayet etmiştir. Mazharî dedi ki: "Yani benden hadislerimi tebliğ edin, az dahi olsa." Beyzâvî (r.a.) dedi ki: "Bir ayet dahi olsa" buyurup "bir hadis dahi olsa" dememiştir; çünkü hadis tebliği emri, öncelik yoluyla ondan anlaşılır. Zira ayetler, yaygınlıkları ve taşıyıcılarının çokluğuyla birlikte Allah Teâlâ onların korunmasını ve kaybolmaktan, tahriften muhafazasını üstlenmiştir. (söz bitti) İmamların İmamı Mâlik (r.a.) dedi ki: "Bana ulaştığına göre âlimler kıyamet günü ilimlerini tebliğ etmekten sorulacaklar, tıpkı peygamberlere (s.a.v.) sorulacağı gibi." Süfyân es-Sevrî dedi ki: "Allah Teâlâ'nın rızasını isteyen kimse için hadis ilminden daha üstün bir ilim bilmiyorum. İnsanlar ona yemeklerinde ve içeceklerinde dahi muhtaçtır. O, nafile namaz ve oruçtan daha faziletlidir; çünkü farz-ı kifâyedir." Üsâme b. Zeyd (r.a.)'den rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bu ilmi her neslin âdil olanları taşır; onu aşırıların tahrifinden, bâtıl iddiacıların uydurmalarından ve câhillerin tevilinden korurlar." Bu hadisi sahâbeden Ali, İbn Ömer, İbn Amr, İbn Mes‘ûd, İbn Abbâs, Câbir b. Semüre, Muâz ve Ebû Hureyre (r.anhum) rivayet etmiştir. İbn Adî onu birçok yoldan zikretmiş, ancak hepsi zayıftır; nitekim Dârekutnî, Ebû Nu‘aym ve İbn Abdilberr böyle açıklamıştır. Fakat onun birden çok tarikle desteklenip hasen olması mümkündür; nitekim İbn Keykeldî el-Alâî bunu kesin olarak söylemiştir. Bu hadiste sünnet taşıyıcıları bu yüce övgüyle tahsis edilmekte, bu Muhammed ümmetine bir tazim, muhaddislerin şerefli konumlarına ve yüksek mertebelerine bir beyan bulunmaktadır. Zira onlar şeriatın pınarlarını ve rivayet metinlerini aşırıların tahrifinden, câhillerin tevilinden korurlar; muhkem nassları naklederek müteşâbihi onlara reddederler. Nevevî, Tehzîb'inin başında dedi ki: "Bu (hadis), onun (s.a.v.) bu ilmin korunacağını, muhafaza edileceğini, nakilcilerinin âdil olacağını haber vermesidir. Allah Teâlâ her asırda onu taşıyacak ve tahrifi ondan uzaklaştıracak âdil bir nesli ona muvaffak kılacaktır ve bu ilim zayi olmayacaktır. Bu, onun taşıyıcılarının her asırda âdil olduklarına bir açıklamadır." İşte böyle vaki olmuştur.
رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "نضر الله امرءًا سمع مقالتي فحفظها ووعاها وأداها فربّ حامل فقه إلى من هو أفقه منه ". رواه الشافعيّ والبيهقي وكذا أبو داود والترمذيّ بلفظ: "نضر الله امرءًا سمع منّا شيئًا فبلغه كما سمعه فربّ مبلغ أوعى من سامع". وقال الترمذي: حسن صحيح. وعن أبي سعيد الخدريّ رضي الله عنه عن النبي ّ-صلى الله عليه وسلم أنه قال في حجة الوداع: "نضر الله امرأ سمع مقالتي فوعاها فربّ حامل فقه ليس بفقيه" الحديث. رواه البزار بإسناد حسن وابن حبان في صحيحه من حديث زيد بن ثابت، وكذا روي من حديث معاذ بن جبل والنعمان بن بشير وجبير بن مطعم وأبي الدرداء وأبي قرصافة وغيرهم من الصحابة رضي الله تعالى عنهم، وبعض أسانيدهم صحيح، كما قاله المنذري، وقوله نضر الله بتشديد الضاد المعجمة وتخفف، والنضرة: الحسن والرونق، والمعنى خصّه الله تعالى بالبهجة والسرور لأنه سعى في نضارة العلم وتجديد السُّنَّة، فجازاه في دعائه له بما يناسب حاله في المعاملة. وأيضًا فإن من حفظ ما سمعه وأدّاه كما سمعه من غير تغيير، كأنه جعل المعنى غضًّا طريًّا، وخصّ الفقه بالذكر دون العلم إيذانًا بأنّ الحامل غير عار عن العلم إذ الفقه علم بدقائق العلوم المستنبطة من الأقيسة. ولو قال غير عالم لزم جهله. وقوله ربّ وضعت للتقليل، فاستعيرت في الحديث للتكثير. وقوله إلى من هو أفقه منه صفة لدخول رب استغنى بها عن جوابها، أي رب حامل فقه أدّاه إلى من هو أفقه منه لا يفقه ما يفقهه المحمول إليه.وعن ابن عباس رضي الله عنهما قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "اللهَّم ارحم خلفائي" قلنا يا رسول الله ومن خلفاؤك؟ قال: "الذين يروون أحاديثي ويعلمونها الناس". رواه الطبرانّي في الأوسط. ولا ريب أنَّ أداء السنن إلى المسلمين نصيحة لهم من وظائف الأنبياء صلوات الله وسلامه عليهم أجمعين. فمن قام بذلك كان خليفة لن يبلغ عنه. وكما لا يليق بالأنبياء عليهم السلام أن يهملوا أعاديهم ولا ينصحوهم، كذلك لا يحسن لطالب الحديث وناقل السُّنن أن يمنحها صديقه ويضعها عدوّه، فعلى العالم بالسُّنَّة أن يجعل أكبر همه نشر الحديث، فقد أمر النبي صلى الله عليه وسلم بالتبليغ عنه حيث قال: "بلغوا عني ولو آية" الحديث رواه البخاري رحمه الله. قال المظهري أي بلغوا عني أحاديثي ولو كانت قليلة. قال البيضاوي رحمه الله قال: "ولو آية" ولم يقل ولو حديثًا لأن الأمر بتبليغ الحديث يفهم منه بطريق الأولوية، فإن الآيات مع انتشارها وكثرة حملتها تكفل الله تعالى بحفظها وصونها عن الضياع والتحريف اهـ.وقال إمام الأئمة مالك رحمه الله تعالى: بلغني أن العلماء يسألون يوم القيامة عن تبليغهم العلم كما تسأل الأنبياء عليهم الصلاة والسلام، وقال سفيان الثوري: لا أعلم علمًا أفضل من علم الحديث لمن أراد به وجه الله تعالى، إن الناس يحتاجون إليه حتى في طعامهم وشرابهم، فهو أفضل من التطوّع بالصلاة والصيام لأنه فرض كفاية. وفي حديث أسامة بن زيد رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: "يحمل هذا العلم من كل خلف عدوله ينفون عنه تحريف الغالين وانتحال المبطلين وتأويل الجاهلين". وهذا الحديث رواه من الصحابة عليّ وابن عمر وابن عمرو وابن مسعود وابن عباس وجابر بن سمرة ومعاذ وأبو هريرة رضي الله عنهم، وأورده ابن عديّ من طرق كثيرة كلها ضعيفة، كما صرّح به الدارقطني وأبو نعيم وابن عبد البرّ، لكن يمكن أن يتقوّى بتعدّد طرقه ويكون حسنًا كما جزم به ابن كيكلدي العلائي، وفيه تخصيص حملة السُّنَّة بهذه المنقبة العلية، وتعظيم لهذه الأمة المحمدية وبيان لجلالة قدر المحدّثين وعلوّ مرتبتهم في العالين، لأنهم يحمون مشارع الشريعة ومتون الروايات من تحريف الغالين وتأويل الجاهلين، بنقل النصوص المحكمة لرد المتشابه إليها.وقال النووي في أوّل تهذيبه: هذا إخبار منه صلى الله عليه وسلم بصيانة هذا العلم وحفظه وعدالة ناقليه، وأن الله تعالى يوفق له في كل عصر خلفًا من العدول يحملونه وينفون عنه التحريف فلا يضيع، وهذا تصريح بعدالة حامليه في كل عصر. وهكذا وقع
Hamd Allah'adır; bu ilim, nübüvvetin alâmetlerindendir. Fâsıklardan bazılarının hadis ilmine dair bir şey bilmesi ona zarar vermez. Zira hadis ilmi, ancak âdil râvilerin onu taşıdığına dair bir haberdir; başkalarının ondan bir şey bilmediği anlamına gelmez. İşte bu kadar. Bununla birlikte denilebilir ki fâsıkların bildiği ilim, amel etmediklerinden ötürü hakikatte ilim sayılmaz. Nitekim Mevlâ Sa‘deddin et-Teftâzânî, Telhîs'in şu sözünü takrir ederken buna işaret etmiştir: "Âlim bazen câhil mertebesine indirilir." İmam Şâfiî (r.a.) de şu sözüyle bunu açıkça ifade etmiştir: "İlim ancak takvâ iledir; akıl da ancak edeb iledir." Canıma andolsun ki bu şan (hadis ilmi), dinin en kuvvetli rükünlerinden ve yakînin en sağlam urvelerindendir. Onu neşretmeye ancak sâdık ve takvâ sahibi bir kimse rağbet eder; ondan ancak her şakî münafık yüz çevirir. İbnü'l-Kattân demiştir ki: "Dünyada hiçbir bid‘at ehli yoktur ki hadis ehline buğz etmesin." Hâkim de şöyle demiştir: "Muhaddislerin çok sayıdaki zümresi, isnadları korumaya devam etmeseydi, İslâm'ın minârı söner, ilhad ve bid‘at ehli hadis uydurmaya ve isnadları çevirmeye güç yetirirdi." Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "İlim üçtür: Muhkem bir âyet, yerleşmiş bir sünnet, adaletli bir farz. Bunun dışındakiler ise fazlalıktır." Bu hadisi Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Mişkât Şerhi'nde denilmiştir ki: Buradaki "ilim" lafzındaki tarif (el-), ahd içindir; yani Şâri‘ tarafından bilinen, dinde faydalı olan ilimdir. Bu durumda ilim mutlak olup maksadın anlaşılacağı şekilde kayıtlanması gerekir. Buna göre şeriat ilmi, üç şeyi bilmektir ve bu taksim kuşatıcıdır. Açıklaması şöyledir: "Muhkem âyet" sözü, Allah Teâlâ'nın Kitabı'nı ve onu bilmenin dayandığı hususları bilmeyi kapsar. Zira muhkem âyet, lafzı sağlam kılınmış, ihtimal ve iltibastan korunmuş olup Kitab'ın anası (ümü'l-kitab) mesabesindedir. Müteşâbihler ona hamledilir ve ona reddedilir. Bu ise ancak tefsir ve te’vil ilminde mahir ve hâzik olan, usûl-i din (akaid ve fıkıh usûlü) ile Arap dilinin kısımlarına dair gerekli mukaddimeleri kuşatan kimse için tam olur. "Yerleşmiş sünnet" sözüne gelince; onun "yerleşmiş" (kâime) olması, muhafaza edilmek sûretiyle sübut ve devam etmesi anlamındadır. Nitekim "kâmet es-sûk" (pazar canlandı/hareketlendi) denir; çünkü sünnet muhafaza edildiğinde, rağbetlerin yöneldiği ve ihlâslıların talepte birbirleriyle yarıştığı revaçta bir mal gibi olur. Sünnetin devamı ise ya isnadlarının, râvilerin isimlerini, cerh-ta‘dîl ilmini, sahih, hasen, zaîf ve bunlardan ayrılan pek çok türü bilmek sûretiyle korunmasıyla olur. Buna, ıstılah ilmi denilen ve üçüncü fasılda (Allah'ın izniyle) gelecek olan tamamlayıcı ilimler de dahildir. Ya da sünnetin devamı, metinlerinin sağlam ezber ve itkanla değiştirilip bozulmaktan korunması, mânalarının anlaşılması ve onlardan ilimler istinbât edilmesiyle olur. Nitekim bu şerhte, Allah Sübhânehu'nun yardımıyla (inşâallah) ileride geleceği üzere, bu ilimlerin tamamı -hatta tamamı demek daha doğru- O'nun (s.a.v.) kendisine tahsis edilen "cevâmiu'l-kelim"indendir. Hele şu tekil, toplayıcı kelime (hadis), metninin kısalığına ve iki tarafının yakınlığına rağmen evvelin ve âhirin ilimlerini kapsamaktadır. "Veya adaletli bir farz" sözüne gelince; bu, Kitap, Sünnet ve İcmâ‘dan istinbât edilmiş dosdoğru bir hüküm demektir. "Bunun dışındakiler ise fazlalıktır" sözü ise, bunların dinin asıl ilimlerine bir dahli olmadığı, hatta bazen onlardan Allah'a sığınıldığı anlamına gelir. Nitekim "Faydasız ilimden sana sığınırım" hadisi bu kabildendir. Ebû Bekir Humeyd el-Kurtubî ne güzel söylemiş, ne iyi etmiştir: "Hadisin nûru apaçıktır; yaklaş ve ondan iktibas et, / Yolcusu, rızâ makamına doğru tek bir binek üzerindedir. / Onu Çin'de dahi olsa talep et; çünkü ilim odur. / Ey donuk kişi, onun sancakları, yurdunda yükseltilmişse (orada ara). / Ömrünü, onun kaybolanını (şâzını) kayda geçirmekten başka bir şeye harcama; / Zira ömür, bir bakış ve bir nefes arasında akıp gidiverir. / Kulağını, cedel ehlinin belâsından uzak tut; / Akıllı kişiyi onlarla uğraşmak bir tür hezeyana sürükler. / Zira onlar ne Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)'den gelmiştir, / Ne Ebû Hureyre (r.a.) ve Enes (r.a.)'den rivayet edilmiştir. / Onlar sadece hevâ ve uydurma çekişmelerdir; / Yaş (rutubetli) veya kuru (yâbis) sayılmazlar. / Sakın onların saçma sapan sözleri seni aldatmasın; / Vallahi onların sözü, çıngırağın nağmesi gibidir (boştur). / Onlar konuştuklarında onlara sağır bir kulak ver; / Sana soru sorduklarında ise dilsizlere özen (cevap verme). / İlim ancak Allah'ın Kitabı veya eserdir (hadistir); / O, hidâyet nuruyla her kapalılığı açar. / İktibas eden için nur, talep eden için hayır, / Korunan için sığınak, mağdur olan için ne güzel bir nimettir.
ولله الحمد، وهو من أعلام النبوّة، ولا يضرّ كون بعض الفسّاق يعرف شيئًا عن علم الحديث، فإن الحديث إنما هو إخبار بأن العدول يحملونه لا أنَّ غيرهم لا يعرف شيئًا منه اهـ.على أنه قد يقال ما يعرفه الفسّاق من العلم ليس بعلم حقيقة لعدم عملهم، كما أشار إليه المولى سعد الدين التفتازانيّ في تقرير قول التلخيص: وقد ينزل العالم منزلة الجاهل، وصرّح به الإمام الشافعي في قوله: ولا العلم إلا مع التقى ولا العقل إلا مع الأدب. ولعمري إن هذا الشأن من أقوى أركان الدين وأوثق عُرى اليقين. لا يرغب في نشره إلا صادق تقيّ ولا يزهده إلا كل منافق شقيّ. قال ابن القطان: ليس في الدنيا مبتدع إلا وهو يبغض أهل الحديث. وقال الحاكم: لولا كثرة طائفة المحدثين على حفظ الأسانيد لدرس منار الإسلام ولتمكن أهل الإلحاد والبتدعة من وضع الأحاديث وقلب الأسانيد.وعن عبد الله بن عمرو بن العاصي رضي الله عنه أن رسول الله قال: "العلم ثلاثة آية محكمة أو سُنّة قائمة أو فريضة عادلة وما سوى ذلك فهو فضل". رواه أبو داود وابن ماجة. قال في شرح المشكاة: والتعريف في العلم للعهد وهو ما علم من الشارع وهو العلم النافع في الدين، وحينئذ العلم مطلق فينبغي تقييده بما يفهم منه المقصود، فيقال علم الشريعة معرفة ثلاثة أشياء والتقسيم حاصر، وبيانه أن قوله آية محكمة يشتمل على معرفة كتاب الله تعالى وما يتوقف عليه معرفته، لأن المحكمة هي التي أحكمت عبارتها بأن حفظت من الاحتمال والاشتباه، فكانت أمّ الكتاب، فتحمل المتشابهات عليها وترد إليها، ولا يتم ذلك إلا للماهر الحاذق في علم التفسير والتأويل، الحاوي لمقدّمات يفتقر إليها من الأصلين وأقسام العربية، وقوله سُنّة قائمة، معنى قيامها ثباتها ودوامها بالمحافظة عليها من قامت السوق إذا نفقت، لأنها إذا حوفظ عليها كانت كالشيء النافق الذي تتوجّه إليه الرغبات ويتنافس فيه المخلصون بالطلبات، ودوامها إما أن يكون بحفظ أسانيدها من معرفة أسماء الرجال والجرح والتعديل، ومعرفة الأقسام من الصحيح والحسن والضعيف المتشعب منه أنواع كثيرة، وما يتصل بها من المتممات مما يسمى علم الاصطلاح مما يأتي في الفصل الثالث إن شاء الله تعالى. وإما أن يكون بحفظ متونها من التغيير والتبديل بالإتقان وتفهم معانيها واستنباط العلوم منها كما سيأتي إن شاء الله تعالى في هذا الشرح بعون الله سبحانه، لأن جلّها بل كلها من جوامع كلمه التي خصّ بها لا سيما هذه الكلمة الفاذّة الجامعة مع قصر متنها وقرب طرفيها علوم الأوّلين والآخرين. وقوله أو فريضة عادلة أي مستقيمة مستنبطة من الكتاب والسُّنة والإجماع. وقوله: "وما سوى ذلك فهو فضل" أي لا مدخل له في أصل علوم الدين، بل ربما يستعاذ منه حينًا كقوله: "أعوذ بك من علم لا ينفع" ولله درّ أبي بكر حميد القرطبيّ فلقد أحسن وأجاد حيث قال:نور الحديث مبين فادن واقتبس … واحد الركاب له نحو الرضا الندسواطلبه بالصين فهو العلم إن رفعت … أعلامه برباها يا ابن الدلسفلا تضعْ في سوى تقييد شارده … عمرًا يفوتك بين اللحظ والنفسوخل سمعك عن بلوى أخي جدل … شغل اللبيب بها ضرب من الهوسما إن سمت بأبي بكر ولا عمر … ولا أتت عن أبي هرّ ولا أنسإلا هوى وخصومات ملفقة … ليست برطب إذا عدت ولا يبسفلا يغرك من أربابها هذر … أجدى وجدك منها نغمة الجرسأعرهم أذنًا صمًّا إذا نطقوا … وكن إذا سألوا تعزى إلى خرسما العلم إلا كتاب الله أو أثر … يجلو بنور هداه كل ملتبسنور لمقتبس خير لملتمس … حمى لمحترس نعم لمبتئس
Onların (Peygamber s.a.v. ve ashâbının) kapısında, talebeleri üzerine mülâzemet et; onlarla her isteyenin körlüğünü gideresin. Kalbine onların havuzlarından tatlı bir su indir ki, hidâyet suyuyla içindeki kirleri yıkasın. Peygamber’in (s.a.v.) ve O’na tâbi olanların izinde dur ve onların hidâyetinden öyle ol ki, daima bir ışığa yaklaşasın. Meclislerine devam et, meclislerini muhafaza et; derslerini dört başı mamur bir şekilde (aralıksız) takip et. Onların yolunu tut, onların grubuna uy ki, kudsiyet huzurunda onların refîki olasın. İşte saâdet budur; eğer onun sahasına uğrarsan, yükünü indir, zorluktan kurtulmuş olursun.
Ehl-i hadîsin şerefine dair, Abdullah b. Mes‘ûd’dan (r.a.) rivâyet ettiğimiz bir hadîs: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz ki kıyâmet günü bana en yakın olanlar, bana en çok salât getirenlerdir.’ Tirmizî bunun için ‘hasen garîb’ demiştir. Senedinde Mûsâ b. Ya‘kūb ez-Züma‘î bulunur; Dârekutnî onun bu hadîste teferrüd ettiğini söylemiştir. İbn Hibbân ise Sahîh’inde bu hadîsin sahih olduğunu beyân etmiştir. Buna göre, kıyâmet günü Resûlullah’a (s.a.v.) en yakın insanlar ashâb-ı hadîstir; çünkü bu ümmet içinde O’na en çok salât getiren onlardır. Bir başkası da şöyle demiştir: Bu hadîsle tahsîs edilenler, haberleri nakleden, hadîsleri yazan ve gece gündüz onları yalanlardan koruyan râvilerdir. Hatîb el-Bağdâdî, ‘Şerefu Ashâbi’l-Hadîs’ adlı eserinde şöyle demiştir: Bize Ebû Nu‘aym dedi ki: Bu, eserleri rivâyet ve nakledenlere mahsus şerefli bir fazilettir; çünkü ilim erbâbından hiçbir zümrenin Resûlullah’a (s.a.v.) salât getirme konusunda, bu zümre kadar çok nüsha ve zikir ile tanındığı bilinmez. Ebü’l-Yemen b. ‘Asâkir de şöyle demiştir: Ehl-i hadîse bu müjde mübarek olsun; Allah Teâlâ bu büyük faziletle nimetlerini onlara tamamlamıştır. Zira onlar, nebîlerine (s.a.v.) en yakın olan ve –inşallah– kıyâmet günü Resûlullah’a (s.a.v.) en yakın vesîleye sahip bulunan kimselerdir. Onlar, O’nun zikrini sahîfelerinde ebedîleştirir, müzâkere, hadîs ve ders meclislerinin çoğu vaktinde O’na salât ve selâm getirirler. İnşallah onlar necât bulan gruptur. Allah Teâlâ bizi de onlardan eylesin ve onların zümresinde haşretsin. Âmîn.
İKİNCİ BÖLÜM
Hadîs ve sünnetleri ilk tedvin eden ile bu hususta en güzel sünneti takip ederek onun ardından gelenlerin zikri hakkındadır.
Bil ki, nebevî hadîs ve İslâm henüz tâze ve dinin temeli sağlam iken, sahâbe, tâbiîn ve onlara güzelce tâbi olanlar nezdinde en şerefli ve en yüce ilim idi. Aralarında –tenzîlin muhafazasından sonra– kimse, hadîsten ezberlediği miktar kadar şereflenmez; nefislerde ancak hadîsten duyduğu kadar büyük addedilirdi. Bu sebeple ona karşı rağbetler arttı, himmetler onu öğrenmeye yöneldi; nihayet sayısız menziller kat ettiler, mallarını ve sayılarını tükettiler, onu talep için çölleri aştılar, bu uğurda doğuya ve batıya beldeleri dolaştılar. Başlangıçta dayanakları kalplerde ve zihinlerde ezber ve zabt idi; yazdıklarına iltifat etmez, satırlarına güvenmezlerdi. Bu, hıfzlarının sür‘ati ve zihinlerinin akıcılığı sebebiyledir. Ne zaman ki İslâm yayıldı, beldeler genişledi, sahâbe diyarlara dağıldı, fetihler çoğaldı, sahâbenin çoğu vefat etti, onların ashâbı ve tâbiîni dağıldı, zabt azaldı, gedik genişledi ve bâtılın hakka karışması yaklaştı; işte o zaman âlimler hadîsi tedvin ve yazıyla kayıt altına almaya ihtiyaç duydular. Defterlerle meşgul oldular, hokkalarla yoldaş oldular, onun gerdanlıklarını nazmetmek için fikirlerini yürüttüler, tahsîli için ömürlerini harcadılar, takyîdi için gece gündüzlerini tükettiler. Nihayet türleri çoğalan eserler ortaya koydular, nüshaları belirgin divanlar tedvin ettiler. Bilenler onları rehber edindi, âlimler onları kıble edindi. Allah Teâlâ, onları bu övgüye değer gayretlerinden dolayı, bir ümmetin âlimlerine ve bir milletin bilginlerine verdiği en güzel karşılıkla mükâfatlandırsın.
Tedvîn ve yazıyla hadîsi ilk emreden, onun unutulup gitmesi korkusuyla Ömer b. Abdülazîz (rahmetullahi aleyh) olmuştur. Nitekim el-Muvatta’ –Muhammed b. Hasan rivâyeti–’nde şöyledir: ‘Bize Yahyâ b. Sa‘îd haber verdi ki, Ömer b. Abdülazîz, Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm’e şöyle yazdı: Bak, ne kadar
فاعكف ببابهما على طلابهما … تمحو العمى بهما عن كل ملتمسورد بقلبك عذبًا من حياضهما … تغسل بماء الهدى ما فيه من دنسواقف النبيّ وأتباع النبيّ وكن … من هديهم أبدًا تدنو إلى قبسوالزم مجالسهم واحفظ مجالسهم … واندب مدارسهم بالأربع الدرسواسلك طريقهم واتبع فريقهم … تكن رفيقهم في حضرة القدستلك السعادة إن تلمم بساحتها … فحط رحلك قد عوفيت من تعسومن شرف أهل الحديث ما رويناه من حديث عبد الله بن مسعود رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "إن أولى الناس بي يوم القيامة أكثرهم عليّ صلاة". قال الترمذي حسن غريب.وفي سنده موسى بن يعقوب الزمعيّ قال الدارقطني إنه تفرّد به، وقال ابن حبان في صحيحه في هذا الحديث بيان صحيح. على أن أولى الناس برسول الله صلى الله عليه وسلم في القيامة أصحاب الحديث، إذ ليس من هذه الأمة قوم أكثر صلاة عليه منهم. وقال غيره المخصوص بهذا الحديث نقلة الأخبار الذين يكتبون الأحاديث ويذبّون عنها الكذب آناء الليل وأطراف النهار. وقال الخطيب في كتابه شرف أصحاب الحديث قال لنا أبو نعيم: هذه منقبة شريفة يختص بها رواة الآثار ونقلتها لأنه لا يعرف لعصابة من العلماء من الصلاة على رسول الله صلى الله عليه وسلم أكثر ما يعرف لهذه العصابة نسخًا وذكرًا. وقال أبو اليمن بن عساكر: ليهن أهل الحديث كثرهم الله تعالى هذه البشرى، فقد أتم الله تعالى نعمه عليهم بهذه الفضيلة الكبرى، فإنهم أولى الناس بنبيّهم صلى الله عليه وسلم وأقربهم إن شاء الله تعالى وسيلة يوم القيامة إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، فإنهم يخلدون ذكره في طروسهم، ويجددون الصلاة والتسليم عليه في معظم الأوقات في مجالس مذاكرتهم وتحديثهم ودروسهم، فهم إن شاء الله تعالى الفرقة الناجية جعلنا الله تعالى منهم وحشرنا في زمرتهم آمين. الفصل الثانيفي ذكر أوّل مَن دوّن الحديث والسُّنن ومَن تلاه في ذلك سالكًا أحسن السُّنناعلم أنه لم يزل الحديث النبويّ والإسلام غض طريّ والدين محكم الأساس قويّ، أشرف العلوم وأجلّها لدى الصحابة والتابعين وأتباعهم خلفًا بعد سلف، لا يشرف بينهم أحد بعد حفظ التنزيل إلا بقدر ما يحفظ منه، ولا يعظم في النفوس إلا بحسب ما سمع من الحديث عنه، فتوفرت الرغبات فيه وانقطعت الهمم على تعلمه، حتى رحلوا المراحل ذوات العدد، وأفنوا الأموال والعدد، وقطعوا الفيافي في طلبه وجابوا البلاد شرقًا وغربًا بسببه، وكان اعتمادهم أوّلاً على الحفظ والضبط في القلوب والخواطر، غير ملتفتين إلى ما يكتبونه، ولا معوّلين على ما يسطرونه، وذلك لسرعة حفظهم وسيلان أذهانهم. فلما انتشر الإسلام واتسعت الأمصار وتفرّقت الصحابة في الأقطار، وكثرت الفتوحات ومات معظم الصحابة وتفرّق أصحابهم وأتباعهم، وقلّ الضبط واتسع الخرق وكاد الباطل أن يلتبس بالحق، احتاج العلماء إلى تدوين الحديث وتقييده بالكتابة، فمارسوا الدفاتر وسايروا المحابر وأجالوا في نظم قلائده أفكارهم، وأنفقوا في تحصيله أعمارهم، واستغرقوا لتقييده ليلهم ونهارهم، فأبرزوا تصانيف كثرت صنوفها، ودوّنوا دواوين ظهرت شفوفها، فاتخذها العالمون قدوة، ونصبها العالمون قبلة، فجزاهم الله سبحانه وتعالى عن سعيهم الحميد أحسن ما جزى به علماء أمّة وأحبار ملّة. وكان أوّل من أمر بتدوين الحديث وجمعه بالكتابة عمر بن عبد العزيز رحمة الله عليه خوف اندراسه، كما في الموطأ رواية محمد بن الحسن "أخبرنا يحيى بن سعيد أن عمر بن عبد العزيز كتب إلى أبي بكر بن محمد بن عمرو بن حزم أن انظر ما كان من
Resûlullah'ın (s.a.v.) hadisi veya sünneti hakkında; onu yaz. Zira ilmin yok olmasından ve âlimlerin göçüp gitmesinden korktum." Ebû Nuaym, Târîhu İsfahân'da Ömer b. Abdülazîz'in diğer bölgelere şöyle yazdığını rivayet eder: "Resûlullah'ın (s.a.v.) hadisine bakın ve onu derleyin." Buhârî de bunu Sahîh'inde ta‘liken zikretmiştir. Hâfız İbn Hacer'in dediği gibi, bundan nebevî hadisin tedvininin başladığı anlaşılmaktadır. Herevî, Zemmu'l-Kelâm adlı eserinde şöyle demiştir: "Sahabe ve tabiîn hadisleri yazmazlardı; onları ancak ezberleyerek eda eder ve lafzen alırlardı. Sadaka (zekât) defteri ve araştırmacının ancak derin araştırma sonucu rastlayabileceği pek az bir miktar müstesnaydı. Nihayet ilmin yok olmasından korkulup âlimlerin ölümü hızlanınca, Ömer b. Abdülazîz, Ebû Bekr b. Muhammed'e yazdığı mektubunda şöyle emretti: 'Sünnet veya hadis olan şeylere bak ve onları yaz.'" Fethu'l-Bârî'nin mukaddimesinde denilmiştir ki: "Bu alanda ilk derlemeyi yapanlar Rebî‘ b. Sabîh, Saîd b. Ebî Arûbe ve diğerleridir. Onlar her babı ayrı ayrı tasnif ediyorlardı. Ta ki iş üçüncü tabakanın büyüklerine intikal edinceye kadar. İmam Mâlik b. Enes Medine'de el-Muvatta'ı, Abdülmelik b. Cüreyc Mekke'de, Abdurrahman el-Evzâî Şam'da, Süfyân es-Sevrî Kûfe'de, Hammâd b. Seleme b. Dînâr ise Basra'da tasnif etti. Sonra birçok imam onları takip ederek tasnif yaptı; her biri kendisine nasip olduğu ve ilminin ulaştığı ölçüde. Kimisi müsnedler üzerine tertip etti: İmam Ahmed b. Hanbel, İshâk b. Râhûye, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe, Ahmed b. Menî‘, Ebû Hayseme, Hasan b. Süfyân, Ebû Bekr el-Bezzâr ve diğerleri gibi. Kimisi illetler üzerine tertip etti; her metnin bütün tariklerini ve râvilerin ihtilafını bir araya getirerek; böylece muttasıl olanın mürsel, merfû‘ olanın mevkuf olduğu ve benzeri hususlar ortaya çıksın diye. Kimisi de onu fıkhî bablar ve diğer bablar üzerine tertip etti; türlere ayırdı, her türde ve her hükümde gelen rivayetleri ispat ve nefy yönüyle bab bab topladı; öyle ki mesela oruca giren şey namazla ilgili olandan ayırt edilsin. Bu yöntemin mensuplarından kimisi Şeyhayn ve diğerleri gibi sahihle kayıtlı kaldı, kimisi ise diğer kütüb-i sitte gibi bununla kayıtlı kalmadı. Sahîh alanında ilk tasnif yapan Muhammed b. İsmâil el-Buhârî'dir. Allah teâlâ kerem ve lütfuyla bizi de cennetinin genişliğinde onunla birlikte bulundursun. Kimisi yalnızca terğîb ve terhîb içeren hadislere iktifa etti. Kimisi de isnadı hazfedip yalnızca metne iktifa etti: Beğavî Mesâbîh'inde, Lülüî de Mişkât'ında olduğu gibi. Hulâsa, bu alanda tasnifler çoğaldı, türlerinde ve sanatlarında eserler yaygınlaştı. Rivayet dairesi doğuda ve batıda genişledi, sünnetin yolları her talebe için aydınlandı.
Üçüncü Bölüm: Ehl-i hadis indinde hadis ıstılâhının faydalı incilerini, türlerinin taksimini, tahammül, eda ve nakil keyfiyetini toplayan hoş bir özet hakkındadır. Bu şerhe dalmak isteyenin bilmesi zaruridir. Zira bilinmektedir ki her sanat ehlinin, o sanata dalındığında hazır bulundurulması gereken bir ıstılâhı vardır. Bu alanda ilk tasnif yapan: Kādî Ebû Muhammed er-Râmhürmüzî, el-Muhaddisü'l-Fâzıl adlı eseriyle; Hâkim Ebû Abdillah en-Nîsâbûrî; sonra Ebû Nuaym el-İsfahânî; sonra Hâfız Ebû Bekr el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî Kavânîni'r-Rivâye ve el-Câmi‘ li-Âdâbi'ş-Şeyh ve's-Sâmi‘ adlı eserleriyle; sonra Kādî İyâz, el-İlmâ‘ ile; Hâfız Kutbuddîn Ebû Bekr b. Ahmed el-Kastallânî, el-Menhecü'l-Mübehhec inde'l-İstimâ‘ limen Rağibe fî Ulûmi'l-Hadîs ale'l-İttılâ‘ adlı eseriyle; Ebû Ca‘fer el-Meyânecî, Mâ lâ Yes‘au'l-Muhaddise Cehlühû adlı bir cüz ile; sonra Hâfız Ebû Amr b. es-Salâh; insanlar onun eserine yöneldi ve onun yolunda yürüdüler. Kimisi onu nazmetti, kimisi ihtisar etti, kimisi istidrâk etti, kimisi iktifâ etti, kimisi arz etti, kimisi ona yardım etti. Allah teâlâ hepsini hayırla mükâfatlandırsın.
Bu bilindiğinde, şu da bilinmelidir ki onlar, Resûlullah'a (s.a.v.) izafe edilen sünnetleri -söz, fiil veya takrîr olarak; ayrıca vasıf ve hılkî özellikler olarak, ne uzun ne kısa oluşu gibi; ve günler/olaylar olarak, Hamza'nın şehit edilmesi, Ebû Cehil'in öldürülmesi gibi- kısımlara ayırdılar: Mütevâtir, meşhûr, sahîh, hasen, sâlih, müz‘af ve za‘îf; müsned, merfû‘, mevkuf, mevsûl, mürsel, maktû‘, munkatı‘, mu‘dal, mu‘an‘an, mü‘ennen, muallak, müdelles, müdrec; âlî, nâzil, müselsel, garîb, azîz, mu‘allel, ferd, şâz ve münker.
حديث رسول الله صلى الله عليه وسلم أو سنته، فاكتبه فإني خفت دروس العلم وذهاب العلماء".وأخرج أبو نعيم في تاريخ أصبهان عن عمر بن عبد العزيز أنه كتب إلى أهل الآفاق "انظروا: إلى حديث رسول الله صلى الله عليه وسلم فاجمعوه". وعلّقه البخاريّ في صحيحه. فيستفاد منه كما قال الحافظ ابن حجر ابتداء تدوين الحديث النبويّ. وقال الهرويّ في ذم الكلام: "ولم تكن الصحابة ولا التابعون يكتبون الأحاديث إنما كانوا يؤدونها حفظًا ويأخذونها لفظًا إلا كتاب الصدقات، والشيء اليسير الذي يقف عليه الباحث بعد الاستقصاء، حتى خيف عليه الدروس وأسرع في العلماء الموت، أمر عمر بن عبد العزيز أبا بكر بن محمد فيما كتب إليه أن انظر ما كان من سنّة أو حديث فاكتبه".وقال في مقدمة الفتح: وأوّل من جمع في ذلك الربيع بن صبيح وسعيد بن أبي عروبة وغيرهما، وكانوا يصنفون كل باب على حده، إلى أن انتهى الأمر إلى كبار الطبقة الثالثة، وصنّف الإمام مالك بن أنس الموطأ بالمدينة، وعبد الملك بن جريح بمكة، وعبد الرحمن الأوزاعيّ بالشام، وسفيان الثوري بالكوفة، وحماد بن سلمة بن دينار بالبصرة، ثم تلاهم كثير من الأئمة في التصنيف كلٌّ على حسب ما سنح له، وانتهى إليه علمه، فمنهم من رتب على المسانيد كالإمام أحمد بن حنبل وإسحق بن راهويه وأبي بكر بن شيبة وأحمد بن منيع وأبي خيثمة والحسن بن سفيان وأبي بكر البزار وغيرهم، ومنهم من رتب على العلل بأن يجمع في كل متن طرقه واختلاف الرواة فيه، بحيث يتضح إرسال ما يكون متصلاً أو وقف ما يكون مرفوعًا أو غير ذلك، ومنهم من رتبه على الأبواب الفقهية وغيرها ونوّعه أنواعًا وجمع ما ورد في كل نوع وفي كل حكم إثباتًا ونفيًا في باب فباب، بحيث يتميز ما يدخل في الصوم مثلاً عما يتعلق بالصلاة، وأهل هذه الطريقة منهم من تقيد بالصحيح كالشيخين وغيرهما، ومنهم من لم يتقيد بذلك كباقي الكتب الستة. وكان أوّل من صنف في الصحيح محمد بن إسماعيل البخاري أسكننا الله تعالى معه في بحبوحة جنانه بفضله الساري، ومنهم المقتصر على الأحاديث المتضمنة للترغيب والترهيب، ومنهم من حذف الإسناد واقتصر على المتن فقط كالبغوي في مصابيحه واللؤلؤي في مشكاته.وبالجملة فقد كثرت في هذا الشأن التصانيف، وانتشرت في أنواعه وفنونه التآليف، واتسعت دائرة الرواية في المشارق والمغارب، واستنارت مناهج السُّنة لكل طالب. الفصل الثالثفي نبذة لطيفة جامعة لفرائد فوائد مصطلح الحديث عند أهله وتقسيم أنواعه وكيفية تحمله وأدائه ونقله مما لا بدّ للخائض في هذا الشرح منه لما علم أن لكل أهل فنّ اصطلاحًا يجب استحضاره عند الخوض فيهوأوّل من صنف في ذلك القاضي أبو محمد الرامهرمزي في كتابه المحدّث الفاضل، والحاكم أبو عبد الله النيسابوري، ثم أبو نعيم الأصبهاني، ثم الحافظ أبو بكر الخطيب البغدادي في كتابه الكفاية في قوانين الرواية، وكتاب الجامع لآداب الشيخ والسامع، ثم القاضي عياض في الإلماع، والحافظ القطب أبو بكر بن أحمد القسطلاني في المنهج المبهج عند الاستماع لمن رغب في علوم الحديث على الاطلاع، وأبو جعفر الميانجي في جزء سمّاه ما لا يسع المحدّث جهله، ثم الحافظ أبو عمرو بن الصلاح، فعكف الناس عليه وساروا بسيره، فمنهم الناظم له والمختصر والمستدرك عليه، والمقتصر والعارض له والمنتصر، فجزاهم الله تعالى خيرًا.وإذا علم هذا فليعلم أنهم قسموا السنن المضافة له صلى الله عليه وسلم قولاً وفعلاً أو تقريرًا، وكذا وصفًا وخلقًا ككونه ليس بالطويل ولا بالقصير، وأيامًا كاستشهاد حمزة وقتل أبي جهل، إلى متواتر، ومشهور، وصحيح، وحسن، وصالح، ومضعف وضعيف، ومسند، ومرفوع، وموقوف، وموصول، ومرسل، ومقطوع، ومنقطع، ومعضل، ومعنعن، ومؤنن، ومعلق، ومدلس، ومدرج، وعال، ونازل، ومسلسل، وغريب، وعزيز، ومعلل، وفرد، وشاذ، ومنكر،
Muzdarib, mevzu', maklûb, mürekkeb, munkalib, müdabbec, musahhaf, nâsih, mensûh ve muhtelif kısımları da vardır.
Mütevâtir: Âdeten yalan üzere ittifak etmeleri mümkün olmayan bir sayının, rivâyetin başından sonuna kadar rivayet ettiği; buna ilâveten haberlerinin dinleyene ilim ifade etmesinin eşlik ettiği hadistir. Nitekim "Kim kasıtlı olarak benim üzerime yalan isnad ederse" hadisi böyledir. Nevevî, bu hadisin iki yüz sahâbeden (r.a.) geldiğini nakletmiştir.
Meşhur: Âhâdın ilk kısmı olup, iki kişiden fazla sayıda, sınırlı tarikleri bulunan hadistir. "Ameller niyetlere göredir" hadisi gibi. Ancak bu hadise meşhurluk, ancak Yahyâ b. Saîd kanalıyla gelmiştir; isnadının başı ferddir. Yanlarında mütevâtire ilhak edilir, ancak nazarî ilim ifade eder.
Sahih: Senedi, zâbıt âdil râvîler tarafından, şâz olmaksızın muttasıl olan hadistir. Yani sika râvînin, kendisinden hafıza veya sayı bakımından daha râcih olana, aralarını cem' mümkün olmayacak şekilde muhalefet etmemesi; ayrıca üzerinde ittifak edilmiş, gizli ve müz‘if bir illetin bulunmamasıdır. Yani isnadı zayıftır, ne var ki nefsü'l-emirde kat‘î olduğu anlamına gelmez; zira zâbıt, sika râvînin hata etmesi ve unutması câizdir. Evet, eğer mütevâtir olursa o takdirde kat‘î olur. Eğer senedin başından veya tamamından (ortasından değil) birinin hazfedilmesiyle muttasıl olmazsa, buna muallak denir. Bu, Sahîh-i Buhârî'de merfû‘ ve mevkuf olarak gelir. İnşallahü teâlâ bir sonraki fasılda bunun araştırması gelecektir. Muhtar olan görüş, bir sahâbî ile kayıtlanmaksızın, mutlak olarak bir senedin en sahih isnad olduğu hususunda kesin hüküm vermemektir. Bu hüküm (tercüme/böyle bir niteleme) mutlak olarak kullanılmasındaki güçlük sebebiyle böyledir; zira bu, hakkında hüküm verilen senedin râvîlerinin her bir ferde-ferdine kabul derecelerinin bulunmasına bağlıdır. Eğer bir sahâbî ile kayıtlanırsa caiz olur. Meselâ: "Ehl-i Beyt'in en sahih isnadı, Ca‘fer b. Muhammed'in babasından, onun dedesinden, onun da Ali (r.a.)'den rivayetidir (bunu Ca‘fer'den rivayet eden sika ise)." "Sıddîk (r.a.)'ın en sahih isnadı, İsmail b. Ebî Hâlid'in Kays b. Ebî Hâzim'den, onun da Ebû Bekir'den rivayetidir." "Ömer (r.a.)'in en sahih isnadı, Zührî'nin Sâlim'den, onun babasından, onun da dedesinden rivayetidir." "Ebû Hureyre (r.a.)'nin en sahih isnadı, Zührî'nin Saîd b. el-Müseyyeb'den, onun da Ebû Hureyre'den rivayetidir." "İbn Ömer'in en sahih isnadı, Mâlik'in Nâfi‘den, onun da İbn Ömer'den rivayetidir." "Âişe (r.anhâ ve anhüm ecmaîn)'nin en sahih isnadı, Ubeydullah b. Ömer'in Kāsım‘dan, onun da Âişe (r.anhâ)'den rivayetidir."
Bir cüz'ün (bölümün) sahihliği hakkında, kendisine güvenilen tenkitçi hâfızlar tarafından açıkça sahih olduğu belirtilmişse, o cüz'ün sahih olduğuna hükmedilir. Veya güvenilir bir kaynak tarafından sahihliği açıkça belirtilmemişse, bu durumda bilgisi yerleşmiş ve kavrayışı güçlü olan kimsenin onu tashih etmesi câizdir. İbnü'l-Kattân, el-Münzirî, ed-Dimyâtî, es-Sübkî ve diğerlerinin görüşü budur. İbnü's-Salâh ise bu zamanların ehlinin zayıflığı sebebiyle buna mâni olmuştur.
Hasen: Mahreci (çıkış yeri), Hicâzî, Şâmî, Irakî, Mekkî, Kûfî olduğu bilinen hadistir. Yani hadis, belde halkının rivayetiyle meşhur olmuş bir râvîden gelir. Katâde'nin Basralılar arasında rivayeti gibi. Zira Basralıların hadisi, Katâde ve benzerlerinden geldiğinde mahreci bilinir; başkasından geldiğinde ise böyle değildir. Bununla kastedilen ittisâldir. Munkatı', mürsel ve mu'dal hadisler, râvilerinden bazısının bulunmaması sebebiyle hadisin mahreci bilinmez; bu sebeple mahreci hakkında hüküm vermek caiz olmaz. Muteber olan ittisâldir; mahreci bilinmese bile. Zira her mahreci bilinen hadis muttasıldır; fakat tersi söz konusu değildir. Râvilerinin sahih hadisin şartlarına nispetle daha aşağı düzeyde âdil ve zâbıt olmalarıyla meşhur olmasıdır. Şayet "Bu hasenü'l-isnaddır" veya "sahihu'l-isnaddır" denilse, "hasen sahih" veya "hasen" denilmesinden daha aşağıdır. Zira bazen metindeki bir şâz veya illet sebebiyle isnad sahih veya hasen olabilir, metin ise öyle olmayabilir. "Hasen sahih" denilen hadis, bir isnadla sahih, başka bir isnadla hasendir.
Sâlih: Hasen derecesinin altındadır. Ebû Dâvûd dedi ki: "Kitabım es-Sünen'de şiddetli illet bulunan hadis varsa onu beyan ettim. Hakkında bir şey zikretmediğim hadis ise sâlihtir. Bunların bazısı diğerinden daha sahihtir." Hâfız İbn Hacer dedi ki: "Ebû Dâvûd'un 'sâlih' lafzı, ihticâc için veya i‘tibâr için olmak üzere daha geneldir. Sahih derecesine, sonra da hasen derecesine yükselen hadis, birinci anlamdadır. Bunların dışındakiler ise ikinci anlamdadır. Bundan da aşağı olan hadis ise şiddetli illetli olandır."
Muzâaf: Zayıflığı üzerinde ittifak edilmemiş; bilakis metninde veya senedinde bazıları tarafından taz‘îf, bazıları tarafından takviye edilmiş hadistir. Zayıftan daha üstündür. Buhârî'de böyle hadisler bulunur.
Zayıf: Hasen derecesinden aşağı olan hadistir. Dereceleri, sahih şartlarından uzaklığına göre zayıflık bakımından farklılık gösterir.
Müsned: Senedi, râvileri vasıtasıyla merfû‘ veya mevkuf olarak nihayetine kadar muttasıl olan hadistir.
Merfû‘: Muttasıl veya munkatı‘ olsun, söz, fiil veya takrir olarak Peygamber (s.a.v.)'e isnad edilen hadistir. Buna mürsel de dahildir ve zayıfı da kapsar.
Mevkuf: Söz veya fiil olarak sahâbîye hasredilen, munkatı‘ dahi olsa böyledir. Buna eser de denir mi? Evet. Sahâbînin "Biz şöyle yapardık" sözü (bunu Peygamber (s.a.v.)'e isnad etmeksizin) bu kabildendir.
ومضطرب، وموضوع، ومقلوب، ومركب، ومنقلب، ومدبج، ومصحف، وناسخ، ومنسوخ، ومختلف.فالمتواتر الذي يرويه عدد تحيل العادة تواطؤهم على الكذب من ابتدائه إلى انتهائه، وينضاف لذلك أن يصحب خبرهم إفادة العلم لسامعه، كحديث "من كذب عليّ متعمدًا" فنقل النوويّ أنه جاء عن مائتين من الصحابة رضي الله تعالى عنهم.والمشهور وهو أوّل أقسام الآحاد ما له طرق محصورة بأكثر من اثنين، كحديث "إنما الأعمال بالنيّة" لكنه إنما طرأت له الشهرة من عند يحيى بن سعيد، وأوّل إسناده فرد، وهو ملحق بالمتواتر عندهم، إلا أنه يفيد العلم النظريّ.والصحيح ما اتصل سنده بعدول ضابطين بلا شذوذ، بأن لا يكون الثقة خالف أرجح منه حفظًا أو عددًا مخالفة لا يمكن الجمع، ولا علة خفية فادحة مجمع عليها، أي إسناده ضعيف لا أنه مقطوع به في نفس الأمر، لجواز خطأ الضابط الثقة ونسيانه. نعم يقطع به إذا تواتر، فإن لم يتصل بأن حذف من أوّل سنده أو جميعه لا وسطه فمعلق، وهو في صحيح البخاريّ يكون مرفوعًا وموقوفًا، يأتي البحث فيه إن شاء الله تعالى في الفصل التالي، والمختار لا يجزم في سند بأنه أصح الأسانيد مطلقًا غير مقيد بصحابيّ، تلك الترجمة لعسر الإطلاق، إذ يتوقف على وجود درجات القبول في كل فرد فرد من رواة السند المحكوم له، فإن قيد بصاحبها ساغ، فيقال مثلاً أصح أسانيد أهل البيت جعفر بن محمد عن أبيه عن جدّه عن علي رضي الله عنه إذا كان الراوي عن جعفر ثقة، وأصح أسانيد الصدّيق رضي الله عنه إسماعيل بن أبي خالد عن قيس بن أبي حازم عن أبي بكر، وأصح أسانيد عمر رضي الله عنه الزهريّ عن سالم عن أبيه عن جدّه، وأصح أسانيد أبي هريرة رضي الله عنه الزهريّ عن سعيد بن المسيب عن أبي هريرة، وأصح أسانيد ابن عمر مالك عن نافع عن ابن عمر، وأصح أسانيد عائشة عبيد الله بن عمر عن القاسم عن عائشة رضي الله عنها وعنهم أجمعين. ويحكم بتصحيح نحو جزء نص على صحته من يعتمد عليه من الحفاظ النقاد، أو لم ينص على صحته معتمد، فالظاهر جواز تصحيحه لمن تمكنت معرفته وقوي إدراكه كما ذهب إليه ابن القطان والمنذريّ والدمياطيّ والسبكي وغيرهم، خلافًا لابن الصلاح، حيث منع لضعف أهل هذه الأزمان.والحسن ما عرف مخرّجه من كونه حجازيًّا شاميًّا عراقيًّا مكيًّا كوفيًّا، كان يكون الحديث عن راوٍ قد اشتهر برواية أهل بلده، كقتادة في البصريين، فإن حديث البصريين إذا جاء عن قتادة ونحوه كان مخرجه معروفًا، بخلافه عن غيره. والمراد به الاتصال، فالمنقطع والمرسل والمعضل لغيبة بعض رجالها لا يعلم مخرج الحديث منها لا يسوغ الحكم بمخرجه، فالمعتبر الاتصال، ولو لم نعرف المخرج، إذ كل معروف المخرج متصل ولا عكس، وشهرة رجاله بالعدالة والضبط المنحط عن الصحيح، ولو قيل هذا حديث حسن الإسناد أو صحيحه فهو دون قولهم حديث حسن صحيح أو حديث حسن، لأنه قد يصح أو يحسن الإسناد لاتصاله وثقة رواته وضببطهم دون المتن، لشذوذ أو علة. وما قيل فيه حسن صحيح أي صح بإسناد وحسن بآخر.والصالح دون الحسن، قال أبو داود وما كان في كتابي السنن من حديث فيه وهن شديد، فقد بيّنته، وما لم أذكر فيه شيئًا فهو صالح. وبعضها أصح من بعض اهـ. قال الحافظ ابن حجر لفظ صالح في كلامه أعمّ من أن يكون للاحتجاج أو للاعتبار، فما ارتقى إلى الصحة ثم إلى الحسن فهو بالمعنى الأوّل، وما عداهما فهو بالمعنى الثاني، وما قصر عن ذلك فهو الذي فيه وهن شديد.والمضعف ما لم يجمع على ضعفه بل في متنه أو سنده تضعيف لبعضهم وتقوية للبعض الآخر وهو أعلى من الضعيف وفي البخاري منه.والضعيف ما قصر عن درجة الحسن وتتفاوت درجاته في الضعف بحسب بعده من شروط الصحة.والمسند ما اتصل سنده من رواته إلى منتهاه رفعًا ووقفًا.والمرفوع ما أضيف إلى النبي صلى الله عليه وسلم من قول أو فعل أو تقرير متصلاً كان أو منقطعًا، ويدخل فيه المرسل ويشمل الضعيف.والموقوف ما قصر على الصحابيّ قولاً أو فعلاً ولو منقطعًا، وهل يسمى أثرًا؟ نعم. ومنه قول الصحابي: كنا نفعل ما لم يضفه إلى النبي صلى الله عليه وسلم،
Fakat onu (bir sözü) Peygamber'e (s.a.v.) izafe ederse—Câbir'in 'Resûlullah (s.a.v.) zamanında azil yapardık' sözü gibi—lafzı mevkuf olmakla birlikte merfu kabilindendir; çünkü râvinin maksadı şer'î hükmü beyandır. Denilmiştir ki merfu olmaz. Sahâbînin 'sünnetten şöyledir' veya 'emrolunduk' (hemze ile) veya 'emrolunuyorduk' veya 'nehyolunduk' veya 'mubah kılındı' demesi de merfu hükmündedir. Yine sahâbînin 'Ben sizin namazda Resûlullah'a (s.a.v.) en çok benzeyeninizim' sözü gibi; sebeb-i nüzûle taalluk eden tefsir gibi. Muğîre hadisi: 'Resûlullah (s.a.v.)'in ashâbı kapısını tırnaklarıyla tıklarlardı.' İbnu's-Salâh bunun ref'ini düzeltmiş; Hâkim ise mevkuf olduğunu söylemiştir. Tâbiînin ve onun aşağısındakilerin 'yef'alu' (ilk harfi fethalı, ikincisi sakin, üçüncüsü kesreli) sıygasıyla 'ref eder' veya 'ref etti' veya 'merfu olarak' veya 'yebluğu bihî' veya 'yervîhi' veya 'yünemmihî' veya 'yüsriduhû' veya 'ye'suruhû' demesi ihtilafsız merfudur. Bunu yapmaya sevk eden sebep, işittiği sıyga konusundaki şüphesidir: 'Resûlullah (s.a.v.) dedi' veya 'Nebî (s.a.v.) dedi' veya buna benzer ifadeler mi, yoksa 'işittim' veya 'bana haber verdi' mi? Ve o kimse (sıyga değiştirmeyi) caiz görmeyenlerdendir. Veya hafifletme talebi ve ihtisarı tercih sebebiyle; veya sübûtu konusunda şüphe sebebiyle; veya vera' sebebiyle—zira bilir ki mana ile rivayette ihtilaf vardır. Bazı hadislerde sahâbînin Peygamber (s.a.v.) hakkında 'yef'alu' demesi onu ref eder; bu Allah Teâlâ hakkında 'yef'alu' demesi hükmündedir. Tâbiî 'biz şöyle yapardık' derse, bunu sahâbe zamanına izafe etmezse ne merfudur ne de mevkuf; bilakis maktu'dur. Eğer sahâbe zamanına izafe ederse, mevkuf olma ihtimali vardır; çünkü zâhir, onların bu fiili bilip takrir ettikleridir. Ancak takrir etmeme ihtimali de vardır; zira sahâbînin takriri bazen ona nisbet edilmeyebilir—Hâlbuki Resûlullah (s.a.v.)'in takriri böyle değildir. Bir sahâbîden, içtihada yer olmayan bir konuda mevkuf olarak gelen şey—örneğin İbn Mes'ud'un (r.a.) 'Kim bir sihirbaza veya kâhine giderse, Muhammed (s.a.v.)'e indirileni inkâr etmiş olur' sözü gibi—hükmü merfudur; sahâbeye hüsn-i zan beslemek içindir. Bunu Hâkim söylemiştir. Muttasıl (ki buna muttasıl da denir), senedi ref'an ve vakfen muttasıl olan hadistir; tâbiîye muttasıl olan değildir. Evet, 'Saîd b. el-Müseyyeb'e veya ez-Zührî'ye muttasıl' denilmesi câizdir. Mürsel, bir tâbiînin—ister mutlak olsun ister büyük tâbiî olsun—Peygamber (s.a.v.)'e ref ettiği hadistir. Şâfiî ve cumhura göre zayıftır, delil olarak kullanılmaz. Ebû Hanîfe, Mâlik ve meşhur rivayete göre Ahmed ise onunla ihticâc etmiştir. Eğer mürsel, başka bir yoldan müsned olarak veya başka bir mürsel gelip onun mürsili ilk mürselin ricalinden başka bir âlimden ilim almışsa, onunla ihticâc edilir. İşte bu sebeple Şâfiî, Saîd b. el-Müseyyeb'in mürselleriyle ihticâc etmiştir; çünkü onlar başka yollardan müsned olarak bulunmuştur. Nevevî der ki: 'Şâfiî'nin "Saîd b. el-Müseyyeb'in irsâli bizce hasendir" sözünün manasında âlimlerimiz ihtilaf etmiştir. İki görüş vardır: Birincisi, onun mürseli diğer mürsellerden farklı olarak onun yanında hüccettir; çünkü müsned olarak bulunmuştur. İkincisi, onun yanında hüccet değildir, diğerleri gibidir; ancak Şâfiî onun mürselini tercih etmiştir, mürsel ile tercih câizdir.' Hatîb der ki: 'Doğru olan ikinci görüştür. Birinci görüş ise bir şey değildir; çünkü Saîd'in mürsellerinde hiçbir şekilde sahih yoldan gelmiş olmayanlar vardır.' Sahâbî mürseli—İbn Abbâs ve diğer küçük sahâbîlerin Peygamber (s.a.v.)'den işitmedikleri şeyleri rivayet etmeleri gibi—hüccettir. Vasıl (muttasıl) ile irsâlin tearuz etmesi halinde—yani sika râviler bir hadiste ihtilaf edip kimi muttasıl, kimi mürsel rivayet ederse—örneğin 'Velîsiz nikâh olmaz' hadisi: İsrâil ve bir grup, Ebû İshâk es-Sebîî'den, o Ebû Bürde'den, o Ebû Mûsâ'dan, o Peygamber (s.a.v.)'den rivayet etmiştir. Sevrî ve Şu'be ise Ebû İshâk'tan, o Ebû Bürde'den, o Peygamber (s.a.v.)'den rivayet etmiştir. Denilmiştir ki hüküm, müsned (muttasıl rivayet eden) lehinedir; eğer âdil ve zabt sahibi ise. Hatîb bunun sahih olduğunu söylemiştir. Buhârî'ye bu konu sorulmuş, vasledenin rivayetiyle hükmetmiştir. Sika râvinin ziyadesi makbuldür. Bu, mürsel rivayet edenler Şu'be ve Süfyân olduğu halde böyledir; onların hıfz ve itkan dereceleri bilinir. Denilmiştir ki hüküm çoğunluğa aittir; denilmiştir ki en iyi hıfz edene aittir. Eğer bu son görüşü alırsak ve mürsel rivayet eden daha iyi hıfz sahibi ise, bu muttasıl rivayet edenin adalet ve ehliyetine zarar vermez—sahih olan budur. Ref ile vakfın tearuzu halinde—bir sika hadisi merfu, diğer sika ise mevkuf rivayet ederse—hüküm merfu lehinedir; çünkü o müsbit, diğeri ise sâkittir. Eğer diğeri nâfi olsa bile, müsbit tercih edilir. Sika râvilerin ziyadesi mutlak olarak kabul edilir—sahih olan budur. İster tek bir kişiden (bir defa noksan, diğer defa ziyade ile rivayet etmesi) olsun, ister ziyade noksan rivayet edenin dışındaki birinden gelsin. Denilmiştir ki mutlak olarak reddedilir. Denilmiştir ki kendisinden gelen ziyade reddedilir, başkasından gelirse kabul edilir. Usûlcüler der ki: Meclis birleşmişse ve râvinin o ziyadeden gaflet etmesi genelde muhtemel değilse reddedilir; muhtemelse cumhura göre kabul edilir. Meclisin birden fazla olup olmadığı bilinmezse, birleştiği duruma göre kabule daha evlâdır. Kesin olarak birden fazla ise ittifakla kabul edilir.
فإن أضافه إليه كقول جابر: كنّا نعزل على عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم، فمن قبيل المرفوع وإن كان لفظه موقوفًا لأن غرض الراوي بيان الشرع. وقيل لا يكون مرفوعًا. وقول الصحابي من السنة كذا أو أمرنا بضم الهمزة، أو كنا نؤمر أو نهينا أو أبيح، فحكمه الرفع أيضًا، كقول الصحابي: أنا أشبهكم صلاة به صلى الله عليه وسلم، كتفسير تعلق بسبب النزول، وحديث المغيرة: "كان أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم يقرعون بابه بالأظافير" صوّب ابن الصلاح رفعه، وقال الحاكم موقوف، وقول التابعي فمن دونه يرفعه أو رفعه أو مرفوعًا أو يبلغ به أو يرويه أو ينمّيه بفتح أوّله وسكون ثانيه وكسر ثالثه، أو يسنده أو يأثره مرفوع بلا خلاف، والحامل له على ذلك الشك في الصيغة التي سمع بها، أهي: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم أو النبيّ أو نحو ذلك، كسمعت أو حدّثني، وهو ممّن لا يرى الإبدال أو طلبًا للتخفيف وإيثارًا للاختصار أو للشك في ثبوته أو ورعًا، حيث علم أن المرويّ بالمعنى فيه خلاف، وفي بعض الأحاديث قول الصحابي عن النبي صلى الله عليه وسلم يرفعه، وهو في حكم قوله عن الله تعالى، ولو قال تابعيّ كنّا نفعل، فليس بمرفوع ولا بموقوف إن لم يضفه لزمن الصحابة، بل مقطوع. فإن أضافه لزمنهم احتمل الوقف، لأن الظاهر اطّلاعهم عليه وتقريرهم واحتمل عدمه لأن تقرير الصحابيّ قد لا ينسب إليه بخلاف تقريره صلى الله عليه وسلم، وإذا أتى شيء عن صحابي موقوفًا عليه مما لا مجال للاجتهاد فيه كقول ابن مسعود: من أتى ساحرًا أو عرّافًا فقد كفر بما أنزل على محمد صلى الله عليه وسلم، فحكمه الرفع تحسينًا للظن بالصحابة. قاله الحاكم.والموصول ويسمى المتصل ما اتصل سنده رفعًا ووقفًا لا ما اتصل للتابعي، نعم يسوغ أن يقال متصل إلى سعيد بن المسيب أو إلى الزهري مثلاً.والمرسل ما رفعه تابعي مطلقًا أو تابعي بكبير إلى النبي صلى الله عليه وسلم، وهو ضعيف لا يحتج به عند الشافعي والجمهور، واحتج به أبو حنيفة ومالك وأحمد في المشهور عنه، فإن اعتضد بمجيئه من وجه آخر مسندًا أو مرسلاً آخر أخذ مرسله العلم عن غير رجال المرسل الأوّل، احتج به. ومن ثم احتج الشافعي بمراسيل سعيد بن المسيب، لأنها وجدت مسانيد من وجوه. أُخر. قال النووي: إنما اختلف أصحابنا المتقدمون في معنى قول الشافعي إرسال سعيد بن المسيب عندنا حسن على قولين، أحدهما أنه حجة عنده بخلاف غيرها من المراسيل لأنها وجدت مسندة، ثانيهما أنها ليست بحجة عنده بل كغيرها، وإنما رجح الشافعي بمرسله، والترجيح بالمرسل جائز. قال الخطيب: والصواب الثاني.وأما الأول فليس بشيء لأن في مراسيل سعيد ما لم يوجد بحال من وجه يصح، وأما مرسل الصحابيّ كابن عباس وغيره من صغار الصحابة عنه صلى الله عليه وسلم مما لم يسمعوه منه فهو حجة، وإذا تعارض الوصل والإرسال بأن تختلف الثقات في حديث فيرويه بعضهم متصلاً وآخر مرسلاً، كحديث "لا نكاح إلا بولي" رواه إسرائيل وجماعة عن أبي إسحق السبيعي عن أبي بردة عن أبي موسى عن النبي صلى الله عليه وسلم. ورواه الثوري وشعبة عن أبي إسحق عن أبي بردة عن النبي صلى الله عليه وسلم، فقيل الحكم للمسند إذا كان عدلاً ضابطًا، قال الخطيب وهو الصحيح، وسئل عنه البخاري فحكم لمن وصل، وقال الزيادة من الثقة مقبولة، هذا مع أن المرسل شعبة وسفيان ودرجتهما من الحفظ والإتقان معلومة، وقيل الحكم للأكثر، وقيل للأحفظ، وإذا قلنا به وكان المرسل الأحفظ فلا يقدح في عدالة الواصل وأهليته على الصحيح، وإذا تعارض الرفع والوقف بأن يرفع ثقة حديثًا وقفه ثقة غيره، فالحكم للرافع لأنه مثبت وغيره ساكت، ولو كان نافيًا، فالمثبت مقدّم وتقبل زيادة الثقات مطلقًا على الصحيح، سواء كانت من شخص واحد، بأن رواه مرّة ناقصًا ومرّة أخرى وفيه تلك الزيادة، أو كانت الزيادة من غير من رواه ناقصًا، وقيل بل مردودة مطلقًا، وقيل مردودة منه مقبولة من غيره، وقال الأصوليون إن اتحد المجلس ولم يحتمل غفلته عن تلك الزيادة غالبًا ردّت، وإن احتمل قبلت عند الجمهور، وإن جهل تعدد المجلس، فأولى بالقبول من صورة اتحاده، وإن تعددت يقينًا قبلت اتفافًا.
Maktu‘, bir tâbiînin sözü veya fiili olup ona kadar mevkuf olarak gelen rivâyettir; hüccet sayılmaz. Munkatı‘, râvilerinden birinin sahâbîden önce düştüğü rivâyettir; aynı şekilde iki veya daha fazla yerde düşen ve her düşen yerin sayısı bir râviyi geçmeyen rivâyet de böyledir. Mu‘dal, sahâbîden önce râvilerinden peş peşe iki veya daha fazla râvinin düştüğü rivâyettir; Mâlik’in “Resûlullah (s.a.v.) buyurdu” demesi gibi. İkiden fazla ile kayıtlı olmaması sebebiyle İbnü’s-Salâh, müelliflerin “Resûlullah (s.a.v.) buyurdu” sözünün mu‘dal kabîlinden olduğunu söylemiştir. Yine bu kısma, nebi ve sahâbî lafzının birlikte hazfedilip metnin tâbiî üzerinde durdurulması da dâhildir; A‘meş’in Şa‘bî’den rivâyet ettiği şu söz gibi: “Kıyâmet günü kişiye ‘şunu şunu yaptın’ denilir, o da ‘yapmadım’ der, bunun üzerine organları konuşur…” hadisi. Mu‘an‘an, “fülân an fülân” şeklinde, semâ‘, tahdîs veya ihbâra dair açık bir lafız olmaksızın, isimleri zikredilmiş bilinen râvilerden gelen rivâyettir; cumhura göre muttasıldır; şartı, mu‘an‘anları birbirleriyle en az bir kere buluştuklarının sâbit olması ve mu‘an‘anın tedlîs yapmamış olmasıdır. Ancak aralarındaki görüşmenin sübutu şartında ihtilâf vardır. Keza sahâbetin uzunluğu ve mu‘an‘anın kendisinden rivâyet ettiği kişiyi tanıması da ihtilâflıdır. Buluşma şartını açıkça Ali b. el-Medînî ileri sürmüş, Buhârî de bu görüştedir; onu aslî sıhhat şartı olarak kabul etmişlerdir. Nevevî bu görüşü muhakkiklere nisbet etmiştir; Şâfiî’nin sözünün mûcibesi de budur. Müslim ise bu şartı ileri sürmemiş, aksine Sahîh’inin mukaddimesinde bunun şart koşulmasını reddetmiş ve bunun, daha önce hiç kimsenin söylemediği uydurma bir söz olduğunu iddia etmiştir. Mu‘annen, râvinin “haddesenâ fülân enne fülânen kâle” demesidir; tedlîsten uzak olmak kaydıyla mu‘an‘an gibi olup buluşma, birlikte oturma ve işitme ifade eder. Mu‘allak, senedin başından (ortasından değil) râvinin hazfedilmesidir; duvara asılan şeyin (ta‘lik) irtibatının kesilmesinden alınmıştır. Hükmü geçti ve gelecektir –inşâallahu teâlâ– bir sonraki bölümde, Allah sübhânehû’nun yardımıyla. Müdelles (lâmı şeddeli olarak fetha ile okunur) üç kısımdır: Birincisi: Râvinin şeyhinin ismini düşürüp şeyhinin şeyhine veya daha yukarısına çıkması ve o rivâyeti, muttasıl olduğunu gerektirmeyen, aksine vehmettiren bir lafızla isnâd etmesidir; “ahberanâ” ve onun anlamındaki lafızları söylemez, bilâkis “an fülân”, “kâle fülân” veya “enne fülânen” der, böylece o rivâyeti kendisine rivâyet edenden işittiği vehmini uyandırır. Bu, ancak müdellis, kendisinden rivâyet ettiği kişiye yetişmiş, onunla görüşmüş fakat ondan bir şey işitmemiş veya işitmiş ama o rivâyeti ondan işitmemişse tedlîs sayılır. Bu sıfatla tanınan kişinin rivâyeti, ancak “semi‘tü” gibi muttasıl olduğunu açıkça belirttiği takdirde kabul edilir. Sahîhayn’da bu kısımdan, işitmenin açıkça zikredildiği pek çok hadis vardır; A‘meş ve Sevrî gibi râvilerin bu kitaplardaki mu‘an‘an ve benzeri rivâyetleri, tahric edenin yanında başka bir yoldan işitmenin sâbit olduğu anlamına yüklenir; biz o yola muttali olmasak bile, Sahîhayn sâhiplerine hüsn-i zan beslemek amacıyla böyle yapılır. İkincisi: Tedlîs-i tesviyedir; râvinin iki güvenilir şeyhi arasındaki zayıf bir râviyi düşürmesi ve böylece senedin tamamının sika hâline gelmesidir. Bu, tedlîsin en kötüsüdür. Bekiyye b. el-Velîd bu tür tedlîsi en çok yapan kişidir. Üçüncüsü: Tedlîs-i şüyûhtur; râvinin kendisinden işittiği şeyhini bilinen isminden başka bir isimle anması veya onu bilinen nisbesi veya sıfatı dışında bir nisbe veya sıfatla nitelemesi, böylece onu gizlemesidir. Bu, tâlibin uyanıklığını ve imtihanını hedeflediği, râvileri araştırmasını sağlamak için yapılırsa câizdir. Müdrec, hadisin peşinden, onun bir parçası olduğu vehmettirecek şekilde muttasıl olarak zikredilen sözdür; ya da râvinin yanında iki ayrı metin ve iki ayrı sened bulunur ve o, bunları tek bir senedle rivâyet eder; Saîd b. Ebî Meryem’in “Lâ tebâğadû, ve lâ tehâsedû, ve lâ tedâberû, ve lâ tenâfesû” rivâyetindeki gibi. İbn Ebî Meryem burada “ve lâ tenâfesû” kısmını başka bir metinden eklemiştir. Yahut râvi, senedinde veya metninde ihtilâf bulunan bir cemaatten bir hadis işitir ve onu, aralarında ittifak varmış gibi rivâyet eder; veya senedi sürdürürken kendiliğinden bir söz söyler, dinleyenlerden bazıları o sözü hadisin metninden zanneder ve ondan böylece rivâyet eder. Bu, bazen metnin başında olur; Ebû Hureyre’nin “İsbîgū’l-vudûe fe inne ebe’l-Kāsımi (s.a.v.) kāle: Veylün li’l-a‘kābi mine’n-nâr” hadisindeki “isbîgū” kısmı Ebû Hureyre’nin sözüdür, gerisi merfûdur. Bazen de metnin ortasında veya sonunda olur ki bu daha çoktur; İbn Mes‘ûd’un, Resûlullah (s.a.v.)’in namazda teşehhüdü öğrettiği hadisi gibi: “et-Tahıyyâtü lillâhi…” Züheyr b. Muâviye (Ebû Hayseme) bu hadise, Hasan b. el-Hurr’dan gelen rivâyette İbn Mes‘ûd’a ait şu sözü eklemiştir: “Bunu söylediğinde namazını kılmış olursun; dilersen kalk, dilersen otur.” Âlî hadis beş kısımdır: Mutlak âlî, Resûlullah (s.a.v.)’e az sayıda râviyle yakınlık ifade eder; nisbetle aynı hadisi daha çok râviyle rivâyet eden başka bir senede, yahut sened talebindeki hedefe ve mâlik, Şâfiî gibi yüksek vasıflı (hıfz ve zabt sahibi) büyük bir hadis imamına yakınlığa göre. Şeyhayn ve ashabına nisbetle yakınlık da böyledir.
والمقطوع ما جاء عن تابعي من قوله أو فعله موقوفًا عليه وليس بحجة.والمنقطع ما سقط من رواته واحد قبل الصحابيّ، وكذا من مكانين وأكثر، بحيث لا يزيد كل ما سقط منها على راوٍ واحد.والمعضل ما سقط من رواته قبل الصحابيّ اثنان فأكثر، مع التوالي، كقول مالك قال رسول الله صلى الله عليه وسلم، ولعدم التقيد باثنين، قال ابن الصلاح إن قول المصنفين قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من قبيل المعضل، ومنه أيضًا حذف لفظ النبي والصحاب معًا، ووقف المتن على التابعي، كقول الأعمش عن الشعبي "يقال للرجل يوم القيامة عملت كذا وكذا فيقول ما عملته فتنطق جوارحه" الحديث.والمعنعن الذي قيل فيه فلان عن فلان، من غير لفظ صريح بالسماع أو التحديث أو الإخبار أتى عن رواة مسمين معروفين موصول عند الجمهور، بشرط ثبوت لقاء المعنعنين بعضهم بعضًا ولو مرة، وعدم التدليس من المعنعن، لكن في شرطية ثبوت اللقاء بينهما. وكذا طول الصحبة ومعرفة الرواية للمعنعن عن المعنعن عنه خلف، صرح باشتراط اللقاء علي بن المديني وعليه البخاري، وجعلاه شرطًا في أصل الصحة، وعزاه النووي للمحققين، وهو مقتضى كلام الشافعي، ولم يشترطه مسلم بل أنكر اشتراطه في مقدمة صحيحه، وادّعى أنه قول مخترع لم يسبق قائله إليه.والمؤنن قول الراوي حدثنا فلان أن فلانًا قال، وهو كعن في اللقاء والمجالسة والسماع مع السلامة من التدليس.والمعلق ما حذف من أوّل إسناده لا وسطه، مأخوذ من تعليق الجدار لقطع اتصاله، وسبق ويأتي حكمه إن شاء الله تعالى في الفصل التالي بعون الله سبحانه.والمدلس بفتح اللام المشددة ثلاثة:أحدها، أن يسقط اسم شيخه ويرتقي إلى شيخ شيخه أو من فوقه، فيسند عنه ذلك بلفظ لا يقتضي الاتصال، بل بلفظ موهم له، فلا يقول أخبرنا وما في معناها، بل يقول عن فلان أو قال فلان أو أن فلانًا، موهما بذلك أنه سمعه ممّن رواه عنه، وإنما يكون تدليسًا إذا كان المدلس قد عاصر الذي روى عنه أو لقيه ولم يسمع منه أو سمع منه ولم يسمع ذلك الذي دلسه عنه، فلا يقبل ممن عرف بذلك إلا ما صرح فيه بالاتصال، كسمعت. وفي الصحيحين من حديث أهل هذا القسم المصرح فيه بالسمع كثير، كالأعمش والثوري وما فيهما من حديثهم بالعنعنة ونحوها، محمول على ثبوت السماع عند المخرج من وجه آخر، ولو لم نطلع عليه تحسينًا للظن بصاحبي الصحيح.ثانيها، تدليس التسوية بأن يسقط ضعيفًا بين شيخيهما الثقتين، فيستوي الإسناد كله ثقات، وهو شر التدليس، وكان بقية بن الوليد أفعل الناس له.ثالثها، تدليس الشيوخ، بأن يسمي شيخه الذي سمع منه بغير اسمه المعروف، أو ينسبه أو يصفه بما لم يشتهر به تعمية، كيلا يعرف، وهو جائز لقصد تيقظ الطالب واختباره ليبحث عن الرواة.والمدرج كلام يذكر عقب الحديث متصلاً، يوهم أنه منه، أو يكون عنده متنان بإسنادين فيرويهما بأحدهما، كرواية سعيد بن أبي مريم "لا تباغضوا ولا تحاسدوا ولا تدابروا ولا تنافسوا" أدرج ابن أبي مريم ولا تنافسوا من متن آخر. أو يسمع حديثًا من جماعة مختلفين في إسناده أو متنه فيرويه عنهم على الاتفاق، أو يسوق الإسناد فيعرض له عارض فيقول كلامًا من قبل نفسه، فيظن بعض من سمعه أن ذلك الكلام من متن الحديث فيرويه عنه كذلك، ويكون في المتن تارة في أوّله كحديث أبي هريرة "أسبغوا الوضوء فإن أبا القاسم صلى الله عليه وسلم قال ويل للأعقاب من النار" فأسبغوا، من قول أبي هريرة والباقي مرفوع. ويكون أيضًا في أثنائه وفي آخره وهو الأكثر، كحديث ابن مسعود أنه صلى الله عليه وسلم علّمه التشهد في الصلاة، فقال التحيات لله الخ. أدرج فيه أبو خيثمة. زهير بن معاوية أحد رواته عن الحسن بن الحر هنا كلامًا لابن مسعود، وهو فإذا قلت هذا فقد قضيت صلاتك إن شئت أن تقوم فقم وإن شئت أن تقعد فاقعد.والعالي خمسة: المطلق، وهو القرب من رسول الله صلى الله عليه وسلم بعدد قليل بالنسبة إلى سند آخر يرد بذلك الحديث بعينه بعدد كثير، أو بالنسبة لمطلب الأسانيد والقرب من إمام من أئمة الحديث ذي صفة عالية كالحفظ والضبط كمالك والشافعي، والقرب بالنسبة لرواية الشيخين وأصحاب
Sünen ve ulüv, râvînin vefatının önce olmasıyla olur; ister onun semâı, vefatı sonra olanla aynı anda veya ondan önce bulunsun. Ulüv ayrıca semâın önce olmasıyla da olur: Bir şeyhten semâı önce olan, aynı şeyhten kendisinden sonra işitenden daha yüksektir. Nâzil ise, yüksek kısımların zıddına nispetle âlî gibidir. Muselsel, râvîlerde veya rivayette aynı bir hal üzere gelen hadistir; en sahihi Saf Sûresi'nin okunmasıdır. Garîb, bir râvînin rivayetinde veya içindeki bir ziyâdede, hadisini cem‘ eden (diğer hafızlardan) tek başına kalmasıdır -ez-Zührî gibi hafızlardan biri- ister metinde ister senedde olsun. Garîb, sâhih garîb (Sahîhayn'deki efrad hadisler gibi), zaîf garîb (garîblerde çoğunluk budur) ve hasen garîb kısımlarına ayrılır. Câmiu't-Tirmizî'de bundan çokça vardır. Azîz, kendisinden rivayet edilen hâfızın diğer râvîleri dışında, iki veya üç kişinin tek başına rivayet etmesidir. Muallâl (muallel denmez), zâhirde sıhhat şartlarını taşıdığı için selâmetli görünen ancak içinde gizli ve kapalı bir illet bulunan haberdir. Bu illet, hadisin tariklerinin bir araya getirilip incelenmesiyle, sünnetin mahir tabipleri olan tenkitçilere (nükkâd) görünür. Meselâ, o hadisin râvîsinin kendisinden daha hâfız, daha zabt, sayıca daha çok olan başkalarına muhalif olması, onun tek kalması ve kendisine mutâbaat edilmemesi; ayrıca onun, mürsel bir hadisi vasletme, mevkufu ref‘ etme, bir hadisi diğerine idrâc etme veya hadisten olmayan bir lafzı yahut cümleyi içine sokma vehimlerine delâlet eden karîneler bulunur; yahut zayıf bir râvîyi sika birinin yerine koyma vehmi olur. Bu illet isnadda ve metinde vâki olur. Birincisine (isnaddaki illet) misâl: Ya‘lâ b. Ubeyd'in es-Sevrî'den, onun da Amr b. Dînâr'dan rivayet ettiği "Bey‘ân (alıcı ve satıcı) muhayyerdir" hadisidir. Tenkitçiler, Ya‘lâ'nın hata ettiğini, zikredilenin Amr b. Dînâr değil Abdullah b. Dînâr olduğunu, bu konuda diğer es-Sevrî ashâbından ayrıldığını açıklamışlardır. İki ismin baba adında ve birden çok şeyhte birleşmeleri ile vefatlarının yakın olması karışıklığa sebeptir. Metindeki illete gelince: Müslim'in, el-Evzâî tarîkiyle Katâde'den, onun Enes (r.a.)'ten haber verdiği rivayet misâldir: Enes (r.a.) der ki: "Nebî (s.a.v.), Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ın arkasında namaz kıldım; onlar kıraate el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn ile başlarlar, ne ilk okuyuşta ne sonunda Besmele'yi zikretmezlerdi." İşte eş-Şâfiî (r.a.) ve başkaları, besmelenin terk edildiğine delâlet eden bu ziyadeyi illetli saymışlardır. Çünkü yedi veya sekiz kişi buna muhalefet etmiş ve "el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn ile istiftâh" üzerinde ittifak edip besmeleyi zikretmemişlerdir. Mana şudur: Onlar, daha sonra okuyacaklarından önce Ümmü'l-Kur'ân'ı okumaya başlarlardı; besmeleyi terk ettikleri anlamına gelmez. O halde râvîlerinden biri, istiftâh lafzından besmelenin nefyini anlamış ve anladığını açıkça ifade etmiş, ama bu konuda hata etmiştir. Bunu destekleyen bir husus da Enes (r.a.)'ten sahih olarak gelen şu rivayettir: Kendisine, "Nebî (s.a.v.) el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn ile mi yoksa Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm ile mi istiftâh ederdi?" diye sorulduğunda, soruya karşılık: "Sen bana hiçbir kimsenin benden önce sormadığı bir şeyi soruyorsun" demiştir. Üstelik Katâde âmâ doğmuştur ve onun kâtibi bilinmemektedir ki bu ta‘lîlde daha önemlidir. İşte bu, hadis ilimlerinin en gizli ve en ince türlerindendir; ancak keskin anlayışlı, geniş hâfızalı, râvîlerin mertebelerini tam bilen, isnad ve metinlerde kuvvetli meleke sahibi kimseler bu işin üstesinden gelebilir. Muallil (illeti tespit eden) kimsenin ifadesi, tıpkı bir sarrafın dinar ve dirhemi tenkidinde olduğu gibi, iddiasına delil getirmekte bazen yetersiz kalabilir. Ferd ise, mutlak olarak bir tek râvînin, sika olsun olmasın herkesten tek başına rivayet etmesidir. Ayrıca belirli bir sıfata nispetle de olur. Çeşitleri vardır: Sika kaydıyla kayıtlı olan: Meselâ, Nebî (s.a.v.)'in Ramazan ve Kurban bayramlarında Kaf ve İkterabet sûrelerini okuduğuna dair hadiste denir ki: "Bunu sikalardan yalnızca Damre b. Saîd rivayet etmiştir; o da Ubeydullah b. Abdullah vasıtasıyla sahâbî Ebû Vâkıd el-Leysî'den teferrüd etmiştir." Belirli bir belde kaydıyla: Mekke, Basra, Kûfe gibi. Meselâ, Ebû Dâvûd'un Sünen ve et-Teferrud adlı iki kitabında rivayet edilen Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) hadisi: "Ebü'l-Velîd et-Tayâlisî, Hemmâm, Katâde, Ebû Nadra yoluyla Ebû Saîd'den – Resûlullah (s.a.v.) bize Fâtiha ve kolay geleni okumamızı emretti." Bu hadisi Basra ehli dışında kimse rivayet etmemiştir. Hâkim der ki: "Onlar, senedin başından itibaren emir lafzını zikretmekte teferrüd etmişler, başka kimse bu lafızda onlara ortak olmamıştır." Kezâ Abdullah b. Zeyd'in hadisi hakkında da: "Nebî (s.a.v.)'in abdestinin sıfatında geçen 'başını elinin fazla suyuyla değil, başka suyla meshetti' sözü garip bir sünnettir; Mısır ehli bu hususta teferrüd etmiş, kimse onlara ortak olmamıştır." Bunların hiçbiri zayıflığı gerektirmez; ancak Basra ehlinden bir kişinin teferrüdü kastedilirse, o zaman mutlak ferdden olur. Üçüncü çeşit ise belirli bir râvî ile kayıtlıdır: Bir hadisi falan kimseden ancak falan kişi rivayet etmiştir. Meselâ, Ebü'l-Fadl b. Tâhir'in, dört Sünen'de Süfyân tarîkinden
السنن والعلو بتقدم وفاة الراوي، سواء كان سماعه مع متأخر الوفاة في آن واحد أو قبله، والعلوّ بتقدّم السماع، فمن تقدم سماعه من شيخ أعلى ممن سمع من ذلك الشيخ نفسه بعده.والنازل كالعالي بالنسبة إلى ضد الأقسام العالية.والمسلسل ما ورد بحالة واحدة في الرواة أو الرواية وأصحها قراءة سورة الصف.والغريب ما انفرد راوٍ بروايته أو برواية زيادة فيه عمّن يجمع حديثه كالزهري أحد الحفاظ في المتن أو السند، وينقسم إلى غريب صحيح كالأفراد المخرجة في الصحيحين، وإلى غريب ضعيف وهو الغالب على الغرائب، وإلى غريب حسن. وفي جامع الترمذي منه كثير.والعزيز ما انفرد بروايته اثنان أو ثلاثة دون سائر رواة الحافظ المروي عنه.والمعلل ولا يقال المعلول، خبر ظاهره السلامة لجمعه شروط الصحة، لكن فيه علة خفية فيها غموض تظهر للنقاد أطباء السنة الحاذقين بعللها عند جمع طرق الحديث والفحص عنها، كمخالفة راوي ذلك الحديث لغيره ممّن هو أحفظ وأضبط وأكثر عددًا وتفرّده وعدم المتابعة عليه، مع قرائن تنبّه على وهمه في وصل مرسل أو رفع موقوف أو إدراج حديث في حديث، أو لفظة أو جملة ليست من الحديث أدرجها فيه، أو وهم بإبدال راوٍ ضعيف بثقة، ويقع في الإسناد والمتن، فالأوّل كحديث يعلى بن عبيد عن الثوري عن عمرو بن دينار "البيعان بالخيار" صرح النقاد بأن يعلى غلط إنما هو عبد الله بن دينار لا عمرو بن دينار، وشذّ بذلك عن سائر أصحاب الثوري، وسبب الاشتباه اتفاقهما في اسم الأب وفي غير واحد من الشيوخ، وتقاربهما في الوفاة. وأما علة المتن فكحديث مسلم من جهة الأوزاعي عن قتادة، أنه كتب إليه يخبره عن أنس أنه حدّثه أنه قال صلّيت خلف النبي صلى الله عليه وسلم وأبي بكر وعمر وعثمان، فكانوا يستفتحون بالحمد لله ربّ العالمين لا يذكرون بسم الله الرحمن الرحيم في أوّل قراءة ولا في آخرها، فقد أعلّ الشافعي رضي الله عنه وغيره هذه الزيادة التي فيها عدم البسملة، بأن سبعة أو ثمانية خالفوا في ذلك واتفقوا على الاستفتاح بالحمد لله رب العالمين، ولم يذكروا البسملة. والمعنى أنهم يبدؤون بقراءة أم القرآن قبل ما يقرأ بعدها، ولا يعني أنهم يتركون البسملة. وحينئذ فكأن بعض رواته فهم من الاستفتاح نفي البسملة، فصرّح بما فهمه وهو مخطئ في ذلك. ويتأيد بما صح عن أنس أنه سئل أكان النبي صلى الله عليه وسلم يستفتح بالحمد لله رب العالمين أو ببسم الله الرحمن الرحيم، فقال للسائل إنك لتسألني عن شيء ما أحفظه وما سألني عنه أحد قبلك، على أن قتادة ولد أكمه وكاتبه لم يعرف، وهذا أهم في التعليل، وهذا من أغمض أنواع علوم الحديث وأدقها ولا يقوم به إلا ذو فهم ثاقب وحفظ واسع ومعرفة تامة بمراتب الرواة، وملكة قويةبالأسانيد والمتون، وقد تقصر عبارة المعلل عن إقامة الحجة على دعواه كالصيرفيّ في نقد الدينار والدرهم.والفرد يكون مطلقًا بأن ينفرد الراوي الواحد عن كل واحد من الثقات وغيرهم، ويكون بالنسبة إلى صفة خاصة، وهو أنواع: ما قيد بثقة، كقول القائل في حديث قراءته صلى الله عليه وسلم في الأضحى والفطر بقاف واقتربت، لم يروه ثقة إلا ضمرة بن سعيد، فقد انفرد به عن عبيد الله بن عبد الله عن أبي واقد الليثي صحابيه، أو ببلد معين كمكة والبصرة والكوفة. كقول القائل في حديث أبي سعيد الخدري المروي عند أبي داود في كتابيه السنن، والتفرد، عن أبي الوليد الطيالسي عن همام عن قتادة عن أبي نضرة عنه، أمرنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أن نقرأ بفاتحة الكتاب وما تيسر. لم يرو هذا الحديث غير أهل البصرة. قال الحاكم إنهم تفردوا بذكر الأمر فيه من أول الإسناد الخ، ولم يشركهم في لفظه سواهم. وكذا قال في حديث عبد الله بن زيد في صفة وضوء النبي صلى الله عليه وسلم أن قوله ومسح رأسه بماء غير فضل يده، سنّة غريبة تفرّد بها أهل مصر لم يشركهم أحد. ولا يقتضي شيء من ذلك ضعفه إلا أن يراد تفرّد واحد من أهل البصرة، فيكون من الفرد المطلق. والثالث ما قيد براوٍ مخصوص حيث لم يروه عن فلان إلا فلان، كقول أبي الفضل بن طاهر عقب الحديث المروي في السنن الأربعة من طريق سفيان
İbn Uyeyne, Vâil b. Dâvûd vasıtasıyla onun oğlu Bekr b. Vâil'den, o da ez-Zührî'den, ez-Zührî de Enes'ten (r.a.) rivayet etmiştir ki, Nebî (s.a.v.) Safiyye için kavud ve hurma ile velime ziyafeti vermiştir. Bunu Bekr'den yalnızca Vâil rivayet etmiş, Vâil'den de yalnızca İbn Uyeyne rivayet etmiştir; bu sebeple hadis garîbtir. Tirmizî de aynı şekilde hadisin hasen garîb olduğunu söylemiştir. Tirmizî demiştir ki: “Bu hadisi birden fazla kimse, İbn Uyeyne'den, ez-Zührî'ye varan senedle –yani Vâil ve oğlunu zikretmeksizin– rivayet etmiştir.” Yine Tirmizî, İbn Uyeyne'nin bazen bu iki râvîyi tedlîs ettiğini söylemiştir. Ferd olduğu zannedilen bir hadisin yollarının araştırılmasından sonra teferrüd hükmü verilir; râvisine başka birinin ortak olup olmadığına bakılır. Eğer hadis ferd olduğu hâlde, râvisine, rivayeti i‘tibâr ve istişhâd için kullanılmaya elverişli başka bir râvînin muvafakat ettiği görülürse, bu muvafakat lafız yönünden ise mutâba‘a, mânâ yönünden ise şâhid diye adlandırılır. Eğer hadisin herhangi bir yönden –ne lafzıyla ne de mânâsıyla– başka bir rivayeti bulunmazsa, o zaman mutlak teferrüd tahakkuk etmiş olur. Mutâba‘at ve şevâhidin elde edildiği, ferdiyyetin ortadan kalktığı yolları bilmenin en uygun vasıtası, etrâf türünde telif edilmiş kitaplardır. İbn Hibbân, i‘tibâr keyfiyetine şu misali vermiştir: Hammâd b. Seleme, Eyyûb vasıtasıyla İbn Sîrîn'den, İbn Sîrîn de Ebû Hüreyre'den (r.a.) olmak üzere, kendisine mutâba‘at edilmemiş bir hadis rivayet eder. Bu durumda, bu hadisi İbn Sîrîn'den Eyyûb'un dışında bir sika râvî rivayet etmiş midir diye bakılır. Eğer bulunursa, hadisin kendisine rücû edeceği bir aslının olduğu bilinir. Bulunmazsa, bu defa İbn Sîrîn'in dışında bir sika râvînin onu Ebû Hüreyre'den rivayet edip etmediğine bakılır; yoksa Ebû Hüreyre'nin dışında bir sahâbînin onu Nebî'den (s.a.v.) rivayet edip etmediğine bakılır. Bunlardan hangisi bulunursa, hadisin rücû edeceği bir aslının olduğu bilinir; aksi hâlde olmadığı anlaşılır. Mutâba‘at yalnızca sika râvîlere münhasır olmadığı gibi, şevâhid de öyledir. Nitekim bunlara, hadisi tek başına hüccet kabul edilmeyen, hattâ du‘afâdan sayılan kimselerin rivayeti de dâhil edilir. Buhârî ve Müslim'de, mutâba‘at ve şevâhid zikredilen birçok zayıf râvî bulunmaktadır. Ancak her zayıf râvî buna elverişli değildir. Dârekutnî de “Falan kimsenin rivayeti i‘tibâr için kullanılır, filanınki kullanılmaz” demiştir. Nevevî ise Müslim Şerhi'nde şöyle demiştir: “Du‘afâyı ancak, mutâbi‘in kendisine güvenilmediği; asıl güvenin kendisinden önceki râvîye olduğu için ithâl ederler.” [İbn Hacer] Hocamız [Irakî] şöyle demiştir: “Bu, bununla sınırlı değildir. Aksine bazen mutâbi‘in ve mutâba‘ın her ikisine de güvenilmeyebilir; ancak ikisinin bir araya gelmesiyle kuvvet hâsıl olur.” Mutâbi‘ ve şâhide misal olarak Şâfiî'nin el-Ümm'de Mâlik'ten, Mâlik'in Abdullah b. Dînâr'dan, onun da İbn Ömer'den (r.a.) rivayet ettiği şu hadis verilebilir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Ay yirmi dokuz gündür. Hilâli görmedikçe oruç tutmayın ve onu görmedikçe de orucu açmayın. Eğer (hilâl) size kapalı kalırsa, sayıyı otuza tamamlayın.” Oysa bütün Muvatta' nüshalarında Mâlik'ten aynı senedle “eğer size kapalı kalırsa, onu takdir edin” lafzıyla rivayet edilmiştir. Beyhakî, Şâfiî'nin bu lafzı Mâlik'ten tek başına rivayet ettiğine işaret etmiştir. Bunun üzerine baktık ki Buhârî, Sahîh'inde bu hadisi şöyle rivayet etmiştir: “Bize Abdullah b. Mesleme el-Ka‘nebî tahdîs etti, bize Mâlik bu hadisi Şâfiî'nin lafzının aynısıyla rivayet etti.” İşte bu, Şâfiî'nin rivayetine son derece sahih bir mutâba‘a-i tâmmedir. Bu durum Mâlik'in bu hadisi Abdullah b. Dînâr'dan her iki lafızla birlikte rivayet ettiğine delâlet eder. Abdullah b. Dînâr'a İbn Ömer'den iki ayrı yoldan mutâba‘at edilmiştir. Bunlardan birincisini Müslim, Ebû Üsâme yoluyla Ubeydullah b. Ömer'den, o da Nâfi‘den olmak üzere tahric etmiş ve sonunda “eğer size kapalı kalırsa, otuzu takdir edin” ibaresini zikretmiştir. İkincisini ise İbn Huzeyme, Sahîh'inde Âsım b. Muhammed b. Zeyd yoluyla babasından, o da dedesi İbn Ömer'den “eğer size kapalı kalırsa, otuzu tamamlayın” lafzıyla tahric etmiştir. Bu bir mutâba‘adır, fakat nâkıstır. Bu hadisin iki de şâhidi vardır: Birincisi Ebû Hüreyre hadisidir. Buhârî, Âdem'den, o da Şu‘be'den, Şu‘be de Muhammed b. Ziyâd'dan, o da Ebû Hüreyre'den olmak üzere “eğer size kapalı kalırsa, Şa‘bân'ın sayısını otuza tamamlayın” lafzıyla rivayet etmiştir. İkincisi ise İbn Abbâs hadisidir. Nesâî, Amr b. Dînâr'ın Muhammed b. Huneyn'den rivayeti yoluyla İbn Abbâs'tan “Bize İbn Dînâr, İbn Ömer'den aynı lafızla tahdîs etti” şeklinde tahric etmiştir. Bu sözü –Buhârî'de bu türün çokça bulunması sebebiyle– uzattım. Tevfik ve inayet Allah Teâlâ'dandır. Şâz hadis, sika râvînin, bir cemaat sikaya –ziyade veya noksan yoluyla– muhalefet etmesidir; bu durumda râvînin vehmettiği zannedilir. İbnü's-Salâh şöyle demiştir: Doğru olan tafsilâttır: Eğer münferid râvî, kendisinden daha hâfız ve zabt sahibi olana muhalefet etmişse bu şâzdır, reddedilir. Eğer muhalefet söz konusu değil de kendisinden başkasının rivayet etmediği bir şey rivayet ediyorsa, adil ise sahih, zabt sahibi değilse ve zabt derecesinden uzak değilse hasen, uzaksa şâz ve münker olur. Şuzûz senedde olabilir, nitekim Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin İbn Uyeyne – Amr b. Dînâr – ‘Avsece – İbn Abbâs (r.a.) tarikiyle rivayet ettikleri şu hadis buna misaldir: “Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir adam vefat etti, vâris bırakmadı; ancak âzâd ettiği bir mevlâsı vardı...” hadisi. Zira Hammâd
بن عيينة عن وائل بن داود عن ولده بكر بن وائل عن الزهري عن أنس، أن النبي أولم على صفية بسويق وتمر. لم يروه عن بكر إلا وائل، ولم يروه عن وائل غير ابن عيينة فهو غريب. وكذا قال الترمذي إنه حسن غريب. قال وقد رواه غير واحد عن ابن عيينة عن الزهريّ يعني بدون وائل وولده، قال وكان ابن عيينة ربما دلسهما، والحكم بالتفرّد يكون بعد تتبّع طرق الحديث الذي يظن أنه فرد هل شارك راويه آخر أم لا، فإن وجد بعد كونه فردًا أن راويًا آخر ممن يصلح أن يخرج حديثه للاعتبار والاستشهاد به وافقه، فإن كان التوافق باللفظ سمي متابعًا، وإن كان بالمعنى سمي شاهدًا، وإن لم يوجد من وجه بلفظه أو بمعناه فإنه يتحقق فيه التفرّد المطلق حينئذ. ومظنة معرفة الطرق التي يحصل بها المتابعات والشواهد وتنتفي بها الفردية الكتب المصنفة في الأطراف، وقد مثل ابن حبان لكيفية الاعتبار بأن يروي حماد بن سلمة حديثًا لم يتابع عليه عن أيوب عن ابن سيرين عن أبي هريرة عن النبي صلى الله عليه وسلم، فينظر هل روى ذلك ثقة غير أيوب عن ابن سيرين، فإن وجد علم به أن للحديث أصلاً يرجع إليه، وإن لم يوجد ذلك فثقة غير ابن سيرين، رواه عن أبي هريرة، وإلا فصحابي غير أبي هريرة رواه عن النبي صلى الله عليه وسلم، فأي ذلك وجد علم به أن للحديث أصلاً يرجع إليه، وإلا فلا. وكما أنه لا انحصار للمتابعات في الثقة كذلك الشواهد، فيدخل فيهما رواية من لا يحتج بحديثه وحده، بل يكون معدودًا في الضعفاء، وفي البخاري ومسلم جماعة من الضعفاء ذكراهم في المتابعات والشواهد، وليس كل ضعيف يصلح لذلك. وكذا قال الدارقطني فلان يعتبر به وفلان لا يعتبر به. وقال النووي في شرح مسلم "وإنما يدخلون الضعفاء لكون التابع لا اعتماد عليه وإنما الاعتماد على من قبله " اهـ.قال شيخنا ولا انحصار له في هذا، بل قد يكون كلٌّ من المتابع والمتابع لا اعتماد عليه، فباجتماعهما تحصل القوة، ومثال المتابع والشاهد ما رواه الشافعي في الأم عن مالك عن عبد الله بن دينار عن ابن عمر رضي الله عنهما أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: "الشهر تسع وعشرون فلا تصوموا حتى تروا الهلال ولا تفطروا حتى تروه. فإن غمّ عليكم فأكملوا العدة ثلاثين". فإنه في جميع الموطآت عن مالك بهذا السند بلفظ فإن غمّ عليكم فاقدروا له. وأشار البيهقي إلى أن الشافعي تفرد بهذا اللفظ عن مالك فنظرنا فإذا البخاري روى الحديث في صحيحه، فقال حدّثنا عبد الله بن مسلمة القعنبي حدّثنا مالك به بلفظ الشافعي سواء، فهذه متابعة تامة في غاية الصحة لرواية الشافعي، ودلّ هذا على أن مالكًا رواه عن عبد الله بن دينار باللفظين معًا وقد توبع فيه عبد الله بن دينار من وجهين عن ابن عمر، أحدهما أخرجه مسلم من طريق أبي أسامة عن عبيد الله بن عمر عن نافع، فذكر الحديث، وفي آخره فإن غمّ عليكم فاقدروا ثلاثين. والثاني أخرجه ابن خزيمة في صحيحه من طريق عاصم بن محمد بن زيد عن أبيه عن جدّه ابن عمر بلفظ فإن غمّ عليكم فكملوا ثلاثين. فهذه متابعة لكنها ناقصة، وله شاهدان أحدهما من حديث أبي هريرة رواه البخاري عن آدم عن شعبة عن محمد بن زياد عن أبي هريرة بلفظ فإن غمّ عليكم فأكملوا عدّة شعبان ثلاثين. وثانيهما من حديث ابن عباس، أخرجه النسائي من رواية عمرو بن دينار عن محمد بن حنين عن ابن عباس بلفظ حدّثنا ابن دينار عن ابن عمر سواء. وإنما أطلت الكلام في هذا لكثرة ما في البخاري منه والله سبحانه الموفق والمعين.والشاذ ما خالف الراوي الثقة فيه جماعة الثقات بزيادة أو نقص فيظن أنه وهم فيه. قال ابن الصلاح الصحيح التفصيل، فما خالف فيه المنفرد من هو أحفظ وأضبط فشاذ مردود، وإن لم يخالف بل روى شيئًا لم يروه غيره وهو عدل فصحيح أو غير ضابط، ولا يبعد عن درجة الضابط فحسن، وإن بعد فشاذ منكر. ويكون الشذوذ في السند كرواية الترمذي والنسائي وابن ماجة من طريق ابن عيينة عن عمرو بن دينار عن عوسجة عن ابن عباس رضي الله عنهما، أن رجلاً توفي على عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم ولم يدع وارثًا إلى مولى هو أعتقه الحديث. فإن حماد
Bunun [hadisin] râvisi İbn Abbâs olmaksızın, Amr kanalıyla mürsel olarak rivayet edilmiştir. Fakat İbn Uyeyne'nin muttasıl rivayetine İbn Cüreyc ve başkaları da mutâbaat etmiştir. Metinde ise, "Teşrîk günleri yeme ve içme günleridir" hadisinde olduğu gibi, Arefe günü ziyadesi [ilavesi] bulunmaktadır. Zira bu hadis bütün tariklerinden bu ziyade olmaksızın gelmiş olup, söz konusu ziyadeyi yalnızca Mûsâ b. Alî (tasgîr ile) b. Rebâh, babasından, o da Ukbe b. Âmir'den rivayet etmiştir. İbn Abdilberr de buna işaret etmiştir. Şu kadar var ki, Mûsâ'nın bu hadisini İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim sahih kabul etmiş, Hâkim Müslim'in şartına uygun olduğunu söylemiş, Tirmizî ise hasen-sahih demiştir. Bu durum, söz konusu ziyadenin, Arefe'de hazır bulunanlara hamledilme imkânına aykırı olmayan bir sika râvi ziyadesi olmasından kaynaklanmaktadır. Metni yalnızca bir râvi kanalıyla bilinen ve başka bir yönden bilinmeyen münker hadise gelince, onun ne mutâbi‘i ne de şâhidi vardır. Bunu Berdîcî söylemiştir. Doğru olan, İbnü's-Salâh'ın şâz hakkında zikrettiği tafsilattır. Sika bir râvinin teferrüdünün kabul edildiğine örnek, İmam Mâlik'in Zührî'den, onun Alî b. Hüseyn'den, onun Ömer b. Osman'dan, onun Üsâme b. Zeyd (r.a.)'den merfû‘an rivayet ettiği "Müslüman kâfiri mirasçı alamaz" hadisidir. Zira Mâlik, bu hadisin râvisi olan Ömer b. Osman'ın ismini (Ömer) 'ayn'ın zammı ile söyleyerek diğer râvilere muhalefet etmiştir. Oysa diğerlerine göre bu isim, fetha ile (Amr) şeklindedir. Müslim ve diğerleri Mâlik'in burada vehim sahibi olduğu kanaatindedir. Sika bir râvinin teferrüdünün kabul edilmediğine örnek ise, Ebû Zükayr Yahyâ b. Muhammed b. Kays'ın Hişâm b. Urve'den, onun babasından, onun da Âişe (r.anhâ)'dan merfû‘an rivayet ettiği: "Ham hurmayı kuru hurma ile birlikte yiyin" hadisidir. Bu hadiste Ebû Zükayr teferrüd etmiştir. Kendisi sâlih bir şeyh olup Müslim Sahîh'i'nde ondan rivayette bulunmuştur. Ancak onun mertebesi, teferrüd ettiği hadisin kabul edileceği dereceye ulaşmamıştır. İbn Maîn ve İbn Hibbân onu za‘îf saymış, İbn Adiyy ise hadislerinin, aralarında bu hadisin de bulunduğu dört hadis dışında, müstakîm olduğunu söylemiştir. Muzdarib hadis, bir râvinin rivayetinde birbirine denk ve farklı şekillerde, birbirine aykırı veçhelerle gelmesidir. Yani o râvi hadisi bir defa bir şekilde, başka bir defa ona muhalif başka bir şekilde rivayet eder. Yahut iki veya daha fazla râvi, rivayetlerinde ihtilâfa düşer ve bu râvilerin senedinde sikalar bulunur. Nitekim "Beni Hûd ve kardeşi sûreler ihtiyarlattı" hadisi böyledir. Bu hadis Ebû İshak'a isnad edilmekle birlikte ihtilâf edilmiştir: Kimisi ondan, İkrime'den, o da Ebû Bekir'den rivayet etmiş; kimisi aralarına İbn Abbâs'ı eklemiş; kimisi ondan Ebû Cuhayfe'den, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Berâ'dan, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Ebû Meysere'den, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Mesrûk'tan, o da Âişe'den, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Alkame'den, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Âmir b. Sa'd el-Becelî'den, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Âmir b. Sa'd'dan, o da babasından, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Mus‘ab b. Sa'd'dan, o da babasından, o da Ebû Bekir'den; kimisi ondan Ebü'l-Ahvas'tan, o da İbn Mes'ûd'dan rivayet etmiştir. İztırap bazen metinde de olabilir. Besmelenin nefyedildiği hadis gibi bundan sâlim bir örnek bulmak nadirdir. Orada iztırap, kıraatin nefyini semâın nefyine, semâın nefyini ise cehrin nefyine hamlederek ortadan kalkmıştır. Nitekim bu husus, mufassal eserlerde ilgili yerde açıklanmıştır. İztırap ister senedde ister metinde olsun, râvinin zabtının tam olmadığına delâlet ettiği için za‘f sebebidir. Mevzû hadis, Resûlullah (s.a.v.)'e yalan isnaddır. Buna "muhtelek" (uydurulmuş) ve "mevzû" (düzmece) de denir. Bunu bilerek rivayet etmek, ancak durumu beyan etmek kaydıyla haramdır; onunla amel etmek ise mutlak sûrette haramdır. Bunun sebebi unutma, iftira veya benzeri şeylerdir. Uydurma olduğu, onu uyduranın ikrarından yahut râvi veya rivayet edilen metindeki bir karineden anlaşılır. Nitekim uydurma olduğuna, lafızlarının ve mânalarının zayıflığı ile şahitlik eden hadisler uydurulmuştur. Tâbiînin büyüklerinden Rebî' b. Haysem'in şöyle dediğini rivayet ettik: "Hadisin, gündüzün aydınlığı gibi tanınan bir ışığı ve gecenin karanlığı gibi inkâr edilen bir karanlığı vardır." Maklûb hadis, metni Sâlim gibi bir râvi ile meşhur olan bir hadisin, aynı tabakadaki Nâfi‘ gibi başka bir râvi ile değiştirilmesidir. Bu, hadisin garâbeti sebebiyle rağbet görmesi için yapılır. Yahut bir muhaddisin ezberini imtihan etmek maksadıyla bir senedin, başka bir senedle rivayet edilen başka bir metne kalbedilmesidir. Nitekim Bağdatlılar, İmam Buhârî (Allah ona rahmet etsin)'i imtihan için yüz hadisi kalbetmişler, o da bunları aslına uygun şekilde iade etmiştir. Bu, inşallah tercümesinde gelecektir. Mürekkeb hadis, Sâlim'in Nâfi‘ yerine kullanılması gibi bir râvinin diğerine bedel yapılmasıdır. Yahut bir isnadın başka bir metne, metnin de başka bir isnada monte edilmesidir. Munkalib hadis ise, râvinin lafzının bir kısmını kalbetmesi (ters çevirmesi) sonucu mânanın değişmesidir. Nitekim Buhârî'nin, "Allah'ın rahmeti muhsinlere yakındır" bâbında naklettiği, Sâlih b. Keysân'ın A‘rec'ten, onun Ebû Hureyre (r.a.)'den merfû‘an rivayet ettiği "Cennet ve Cehennem Rablerine karşı hasımlaştılar" hadisi böyledir. Bu hadiste, "Cehennem için yeni bir halk yaratır" ifadesinin, yine hadisin Abdürrezzâk'ın Hemmâm'dan, onun Ebû Hureyre'den rivayet ettiği başka bir yerinde: "Cennete gelince, Allah onun için yeni bir halk yaratır" şeklinde olduğu gibi, aslında "Cennete" iken râvinin lafzı "Cehenneme"e geçmiş ve munkalib hale gelmiştir. Bu sebeple İbn Kayyim bunun bir hata olduğuna hükmetmiş, Bülkînî'de bu rivayeti inkâr ederek, "Rabbin kimseye zulmetmez" âyetiyle delil getirerek bu görüşe meyletmiştir. Müdebbec hadise gelince...
بن زيد رواه عن عمرو مرسلاً بدون ابن عباس، لكن قد تابع ابن عيينة على وصله ابن جريج وغيره. ويكون في المتن كزيادة يوم عرفة في حديث "أيام التشريق أيام أكل وشرب" فإن الحديث من جميع طرقه بدونها، وإنما جاء بها موسى بن علي (بالتصغير) ابن رباح عن أبيه عن عقبة بن عامر، كما أشار إليه ابن عبد البر. على أنه قد صحح حديث موسى هذا ابنا خزيمة وحبان والحاكم، وقال على شرط مسلم، وقال الترمذي حسن صحيح. وكأن ذلك لأنها زيادة ثقة غير منافية لإمكان حملها على حاضري عرفة.والمنكر الذي لا يعرف متنه من غير جهة راويه فلا متابع له ولا شاهد، قاله البرديجي. والصواب التفصيل الذي ذكره ابن الصلاح في الشاذ، فمثال ما انفرد به ثقة يحمل تفرّده حديث مالك عن الزهري عن علي بن حسين عن عمر بن عثمان عن أسامة بن زيد رضي الله عنهما رفعه "لا يرث المسلم الكافر" فإن مالكًا خالف في تسمية راويه عمر بضم العين، غيره، حيث هو عندهم عمرو بفتحها. وقطع مسلم وغيره على مالك بالوهم فيه. ومثال ما انفرد به ثقة لا يحمل تفرده حديث أبي ذكير يحيى بن محمد بن قيس عن هشام بن عروة عن أبيه عن عائشة رضي الله تعالى عنها مرفوعًا: كلوا البلح بالتمر. الحديث تفرد به أبو ذكير وهو شيخ صالح أخرج له مسلم في صحيحه، غير أنه لم يبلغ مبلغ من يحمل تفرده، وقد ضعفه ابن معين وابن حبان، وقال ابن عدي أحاديثه مستقيمة سوى أربعة عدّ منها هذا.والمضطرب ما روي على أوجه مختلفة متدافعة على التساوي في الاختلاف من راوٍ واحد، بأن رواه مرة على وجه وأخرى على آخر مخالف له، أو رواه أكثر بأن يضطرب فيه راويان فأكثر، ويكون في سند رواته ثقات، كحديثًا "شيبتني هود وأخواتها"، فإنه اختلف فيه على أبي إسحق، فقيل عنه عن عكرمة عن أبي بكر، ومنهم من زاد بينهما ابن عباس، وقيل عنه عن أبي جحيفة عن أبي بكر، وقيل عنه عن البراء عن أبي بكر، وقيل عنه عن أبي ميسرة عن أبي بكر، وقيل عنه عن مسروق عن عائشة عن أبي بكر، وقيل عنه عن علقمة عن أبي بكر، وقيل عنه عن عامر بن سعد البجلي عن أبي بكر، وقيل عنه عن عامر بن سعد عن أبيه عن أبي بكر، وقيل عنه عن مصعب بن سعد عن أبيه عن أبي بكر، وقيل عنه عن أبي الأحوص عن ابن مسعود. وقد يكون الاضطراب في المتن، وقل أن يوجد مثال سالم له كحديث نفي البسملة، حيث زال الاضطراب عنه بحمل نفي القراءة على نفي السماع، ونفي السماع على نفي الجهر كما قرر في موضعه من المطوّلات. ثم إن الاضطراب سواء كان في السند أو في المتن موجب للضعف لإشعاره بعدم ضبط الراوي.والموضوع هو الكذب على رسول الله صلى الله عليه وسلم، ويسمى المختلق الموضوع، وتحرم روايته مع العلم به إلا مبينًا، والعمل به مطلقًا وسببه نسيان أو افتراء أو نحوهما، ويعرف بإقرار واضعه أو قرينة في الراوي والروي، فقد وضعت أحاديث يشهد بوضعها ركاكة ألفاظها ومعانيها. وروينا عن الربيع بن خيثم التابعي الجليل أنه قال إن للحديث ضوءًا كضوء النهار يعرف، وظلمة كظلمة الليل تنكر.والمقلوب كحديث متنه مشهور براو كسالم أبدل بواحد من الرواة نظيره في الطبقة كنافع ليرغب فيه لغرابته، أو قلب سند لمتن آخر مروي بسند آخر بقصد امتحان حفظ المحدث، كقلب أهل بغداد على البخاري رحمه الله تعالى مائة حديث امتحانًا، فردّها على وجوهها كما سيأتي إن شاء الله تعالى في ترجمته.والمركب كإبدال نحو سالم بنافع كما مر، أو الذي ركب إسناده لمتن آخر ومتنه لإسناد متن آخر.والمنقلب الذي ينقلب بعض لفظه على الراوي فيتغير معناه، كحديث البخاري في باب أن رحمة الله قريب من المحسنين عن صالح بن كيسان عن الأعرج عن أبي هريرة رضي الله عنه رفعه، "اختصمت الجنة والنار إلى ربّهما" الحديث. وفيه أنه ينشئ للنار خلقًا صوابه كما رواه في موضع آخر من طريق عبد الرزاق عن همام عن أبي هريرة بلفظ، فأما الجنة فينشئ الله لها خلقًا، فسبق لفظ الراوي من الجنة إلى النار، وصار منقلبًا. ولذا جزم ابن القيم بأنه غلط، ومال إليه البلقيني حيث أنكر هذه الرواية، واحتج بقوله ولا يظلم ربك أحدًا.والمدبج
Bâ (الموحدة) ve cîm (الجيم) harfleriyle [kayıtlı] tür: Akran rivayeti (rivâyetü’l-karîneyn). Bu, yaş ve isnad bakımından birbirine yakın iki râvinin birbirinden rivayetidir. Ebû Hureyre (r.a.) ile Âişe (r.anhâ)’nın birbirinden rivayetleri ve tâbiînin kendi dengi olan bir tâbiîden –Zührî ile Ömer b. Abdülazîz ve onlardan sonrakilerin rivayetleri gibi– rivayeti bu türdendir. Musahhaf (tashîfe uğramış rivayet): Harflerin noktaları, harekeleri veya sükûnlarının değişmesiyle bozulan hadistir. Nitekim Câbir (r.a.)’in, ‘Ahzâb günü Übey’in omuz başından vurulduğu’ hadisinde, Gunder bunu tashîf ederek ‘Ebî’ [babası] şeklinde izâfetle rivayet etmiştir; oysa doğrusu Übey b. Ka‘b’dır ve Câbir’in babası ise bundan önce Uhud’da şehid düşmüştür. Nâsih ve mensûh (hükmü kaldıran ve kaldırılan hadis): Nesh, ya Şâri‘in açıkça bildirmesiyle –Büreyde (r.a.) hadisindeki ‘Sizi kabir ziyaretinden menetmiştim; artık onları ziyaret edin’ buyruğu gibi– ya sahâbînin sonra olduğunu kesin olarak belirtmesiyle –Câbir’in Sünen’de, ‘Resûlullah (s.a.v.)’ın son uygulaması, ateşin değdiği şeyden dolayı abdesti terk etmekti’ sözü gibi– ya da tarih bilgisiyle bilinir. Eğer tarih bilinmezse, metin veya isnad yönünden râvi sayısı ve nitelikleri gibi tercih sebepleriyle birini diğerine üstün kılmak mümkün olursa o hadise gidilir; değilse ikisi arasında cem‘ yapılır. Bu da mümkün olmazsa her ikisiyle amel etmekten vazgeçilir. Muhtelifü’l-hadîs: Zâhiren birbiriyle çelişen iki hadis bulunmasıdır. Bu durumda çelişkiyi giderecek şekilde cem‘ yapılır. ‘Hastalığın bulaşması yoktur, uğursuzluk yoktur’ hadisi ile ‘Cüzzamlıdan kaç’ hadisi buna örnektir. Âlimler bu ikisi arasını şöyle cem‘ etmiştir: Bu hastalıklar tabiatları gereği bulaşıcı değildir; fakat Allah Teâlâ, hastanın sağlam kişiyle bir arada bulunmasını bulaşmaya sebep kılmıştır ve bu bazen gerçekleşmeyebilir. Bu türlerden biri de babaların oğullarından rivayetidir; bu, büyüklerin küçüklerden rivayeti kabilindendir. Oğulların babalardan rivayeti de bir başka türdür. Buna oğulun babası vasıtasıyla dedesinden rivayeti de girer. Bu zincirde en fazla on dört babaya kadar ulaşılmıştır. Bir diğer tür ‘sâbık ve lâhik’tir: Kendisinden biri çok önce, diğeri çok sonra vefat etmiş iki râvinin rivayette bulunduğu, vefat tarihleri arasında büyük fark bulunan râvidir. Sonraki râvi, öncekinin çağdaşı ve tabakasından sayılmaz. Örnek: Buhârî, talebesi Ebü’l-Abbâs es-Serrâc’dan et-Târîh ve başka eserlerde bazı şeyler rivayet etmiştir; es-Serrâc 256’da vefat etti. Ondan semâ yoluyla en son rivayette bulunan Ebü’l-Hüseyin el-Hafât ise 393’te vefat etmiştir. Yine Hâfız es-Silefî’den, hocalarından biri olan Ebû Ali el-Berdânî ondan hadis dinleyip rivayet etmiş ve 500 yılı başında vefat etmiş; daha sonra es-Silefî’den semâ yoluyla son rivayette bulunan kişi onun torunu Ebü’l-Kâsım Abdurrahmân b. Mekkî olup vefatı 650’dir. Bu ilmin faydalarından biri, isnadın tadını gönüllere yerleştirmek ve kardeşlerin rivayetlerini tanımaktır. İki kardeş örneği: Hişâm ve Amr b. el-Âs ile Zeyd ve Yezîd b. Sâbit. Üç kardeş: Sehl, Abbâd ve Osman b. Huneyf (musaggar olarak). Dört kardeş: Süheyl, (kendisine Abbâd da denilen) Abdullah, Muhammed ve Sâlih; bunlar Ebû Sâlih Zekvân es-Semmân’ın oğullarıdır. Sahâbîler arasında Âişe, Esmâ, Abdurrahmân ve Muhammed, Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’ın çocuklarıdır. Bir batında doğan ve hepsi âlim olan dört kardeş de vardır: Muhammed, Ömer, İsmâil ve ismi anılmayan biri; bunlar Ebû İsmâil es-Sülemî’nin oğullarıdır. Beş râvi kardeş: Süfyân, Âdem, İmrân, Muhammed ve İbrâhim b. Uyeyne. Altı kardeş: Muhammed, Enes, Yahyâ, Ma‘bed, Hafsa ve Kerîme, İbn Sîrîn’in çocuklarıdır; hepsi tâbiîdir. Kendisinden yalnız bir kişi rivayette bulunan râvilere gelince, Sahîh-i Buhârî’de Hasan-ı Basrî’nin Amr b. Tağlib’den rivayeti buna örnektir. Nitekim Müslim ve Hâkim’in belirttiğine göre Amr’dan Hasan’dan başkası rivayette bulunmamıştır. Birden çok isim ve sıfata sahip olan râviler: Bunları bilmenin faydası, bir kişiyi iki kişi zannetmenin önüne geçmek, zayıf bir râviyi güvenilir, güvenilir bir râviyi zayıf sanmaktan korunmak ve mürsel rivayet edenlerin durumuna vâkıf olmaktır. Örnek: Müfessir Muhammed b. es-Sâib el-Kelbî; aynı zamanda İbn İshâk’ın kendisinden rivayet ettiği Ebü’n-Nadr, Ebû Üsâme’nin rivayet ettiği Hammâd b. es-Sâib, Atıyye el-Avfî’nin, el-Hudrî zannını uyandıracak şekilde kendisinden rivayet ettiği Ebû Saîd ve el-Kâsım b. el-Velîd’in rivayet ettiği Ebû Hişâm’dır. Müfred (tek kullanımlık) isimler: Sahâbeden, سَنْدَر (sîn’in fethası, dâl’in fethası, aralarında sâkin nûn ve sonunda râ) şeklinde Sender; كَلَدَة (dâl’in fethasıyla Kelede); فَتَحات b. el-Hanbel (mim’in fethası, ardından sâkin nûn, sonra bâ ve lâm); Vâbisa b. Ma‘bed (bâ’nın kesresi ve ardından mühmele). Sahâbe dışından: تَدُوم b. Subeyh (fevkānî tâ’nın fethası, dâl’ın zammesi ile Tedûm) veya musaggar olarak el-Himyerî; سُعَيْر b. el-Hams (mühmele ayn ve râ ile musaggar olarak Su‘ayr, hâ’nın kesresi, mîm’in sükûnu ve ardından mühmele). Müfred lakaplar: Resûlullah (s.a.v.)’ın azatlısı Sefîne. Sahâbe dışından Müseddel b. Ali el-Anezî –ki adının … olduğu söylenir–
بالموحدة والجيم رواية القرينين التقاربين في السن والإسناد، أحدهما عن الآخر، كرواية كلٌّ من أبي هريرة وعائشة عن الآخر، وكرواية التابعي عن تابعي مثله كالزهري وعمر بن عبد العزيز وكذا من دونهما.والمصحف الذي تغير بنقط الحروف أو حركاتها أو سكناتها، كحديث جابر رمي أُبيّ يوم الأحزاب على أكحله، صحفه غندر فقال أبي بالإضافة، وإنما هو أُبيّ بن كعب وأبو جابر استشهد قبل ذلك في أُحُد.والناسخ والمنسوخ ويعرف النسخ بتنصيص الشارع عليه كحديث بريدة "كنت نهيتكم عن زيارة القبور فزوروها" أو بجزم الصحابي بالتأخر كقول جابر في السنن، كان آخر الأمرين من النبي صلى الله عليه وسلم ترك الوضوء مما مسّت النار أو بالتاريخ، فإن لم يعرف فإن أمكن ترجيح أحدهما بوجه من وجوه الترجيح متنًا أو إسنادًا لكثرة الرواة وصفاتهم تعين المصير إليه، وإلا فيجمع بينهما، فإن لم يمكن يوقف عن العمل بأحدهما.والمختلف أن يوجد حديثان متضادان في المعنى بحسب الظاهر، فيجمع بما ينفي التضاد، كحديث "لا عدوى ولا طيرة" مع حديث "فرّ من المجذوم" وقد جمع بينهما بأن هذه الأمراض لا تعدي بطبعها، ولكن جعل الله تعالى مخالطة المريض للصحيح سببًا لإعدائه وقد يتخلف. ومن الأنواع رواية الآباء عن الأبناء، وهو كرواية الأكابر عن الأصاغر، ورواية الأبناء عن الآباء، ويدخل في رواية الابن عن أبيه عن جدّه، وأكثر ما انتهت الآباء فيه إلى أربعة عشر أبًا، والسابق اللاحق وهو من اشترك في الرواية عنه راويان متقدم ومتأخر تباين وقت وفاتيهما تباينًا شديدًا فحصل بينهما أمر بعيد، وإن كان المتأخر غير معدود من معاصري الأوّل ومن طبقته. ومن أمثلة ذلك أن البخاري حدث عن تلميذه أبي العباس السراج بأشياء في التاريخ وغيره، ومات سنة ست وخمسين ومائتين، وآخر مَن حدّث عن السراج بالسماع أبو الحسين الخفات ومات سنة ثلاث وتسعين وثلثمائة، ومنه أن الحافظ السلفي سمع منه أبو عليّ البرداني أحد مشايخه حديثًا رواه عنه ومات على رأس الخمسمائة، ثم كان آخر أصحابه بالسماع سبطه أبو القاسم عبد الرحمن بن مكي، وكانت وفاته سنة خمسين وستمائة.ومن فوائده تقرير حلاوة الإسناد في القلوب والإخوة والأخوات، فمن أمثلة الاثنين هشام وعمرو ابنا العاصي وزيد ويزيد ابنا ثابت، ومن الثلاثة سهل وعباد وعثمان بنو حنيف بالتصغير،ومن الأربعة سهيل وعبد الله الذي يقال له عباد ومحمد وصالح بنو أبي صالح ذكوان السمان، وفي الصحابة عائشة وأسماء وعبد الرحمن ومحمد بنو أبي بكر الصديق رضي الله تعالى عنهم، وأربعة ولدوا في بطن وكانوا علماء وهم محمد وعمر وإسماعيل، ومن لم يسمّ بنو أبي إسماعيل السلمي، ومن الخمسة الرواة سفيان وآدم وعمران ومحمد وإبراهيم بنو عيينة، ومن الستة محمد وأنس ويحيى ومعبد وحفصة وكريمة أولاد سيرين وكلهم من التابعين. من لم يرو عنه إلا واحد كرواية الحسن البصري عن عمرو بن تغلب في صحيح البخاري، فإن عمرًا لم يرو عنه غير الحسن قاله مسلم والحاكم، من له أسماء مختلفة ونعوت متعددة وفائدته الأمن من جعل الواحد اثنين، وتوثيق الضعيف وتضعيف الثقة والاطلاع على صنيع المرسلين، ومن أمثلته محمد بن السائب الكلبي المفسّر هو أبو النضر الذي روى عنه ابن إسحق وهو حماد بن السائب الذي روى عنه أبو أسامة، وهو أبو سعيد الذي يروي عنه عطية العوفي موهمًا أنه الخدري، وهو أبو هشام الذي روى عنه القاسم بن الوليد، والمفردات من الأسماء فمن الصحابة سندر بفتح السين والدال المهملتين بينهما نون ساكنة آخره راء، وكلدة بالدال المهملة، وفتحات ابن الحنبل بمهملة مفتوحة بعدها نون ساكنة فموحدة فلام، ووابصة بموحدة مكسورة فمهملة ابن معبد. ومن غير الصحابة تدوم بفوقية مفتوحة ودال مهملة مضمومة ابن صبح، أو بالتصغير الحميري وسعير بالمهملتين مصغرًا ابن الخمس بكسر الخاء المعجمة وسكون الميم بعدها مهملة، والمفردات من الألقاب سفينة مولى رسول الله صلى الله عليه وسلم. ومن غير الصحابة مندل بن علي العنزي واسمه فيما قيل