İrşâdü's-Sârî li Şerhi Sahîhi'l-Buhârî - Tab‘u’l-İlmiyye (Kastallânî)
Kısım: Şurûhu’l-Hadîs
Kitap: İrşâdü's-Sârî li Şerhi Sahîhi'l-Buhârî
Müellif: Şehâbeddîn Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Muhammed eş-Şâfiî el-Kastallânî (v. 923 h.)
Tashih ve Tahkik: Muhammed Abdülazîz el-Hâlidî
Neşriyat: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut - Lübnan
Tab‘ı: Birinci Baskı, 1416 h. / 1996 m.
Cilt Adedi: 15
[Kitap Numaralandırması Matbua Uygundur]
Şâmile'de Neşir Tarihi: 22 Cemâziyelûlâ 1446
إرشاد الساري لشرح صحيح البخاري - ط العلمية (القسطلاني)القسم: شروح الحديثالكتاب: إرشاد الساري لشرح صحيح البخاريالمؤلف: شهاب الدين أبو العباس أحمد بن محمد الشافعي القسطلاني (ت ٩٢٣ هـ)ضبطه وصححَّه: محمد عبد العزيز الخالديالناشر: دار الكتب العلمية، بيروت - لبنانالطبعة: الأولى، ١٤١٦ هـ - ١٩٩٦ معدد الأجزاء: ١٥[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Ahmed b. Muhammed el-Hatîb el-Kastallânî (Allah onu bağışlasın, âmin) der ki: Hamd, sünnet-i nebeviyyenin marifetleriyle evliyasının göğüslerini şerh eden, ve onun güzel hadislerini işitmekle dostlarının ve seçkinlerinin ruhlarını dinlendiren Allah'a mahsustur. Böylece onların sırlarının sırrını, O'nun kudsiyet ve senâ bahçesinin güllüklerinde dolaştırmıştır. O'na, irşadından muvaffak kıldığı ve nimetlerinden ihsan buyurduğu şeyler için hamd ederim; ve O'na mütevatir, kâmil ve vâfir olan fazlı için şükrederim; ve O'ndan, ihsanının artmasını ve örtüsünün kaldırılmasını niyaz ederim. Ve şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir, ortağı yoktur; kebriyâ izzetiyle samedâniyetinde tek ve yegânedir. O'na yöneleni, yakınlık ve velâyet huzuruna ulaştırır, onu haslarının ve sevdiklerinin silsilesine dâhil eder. Ve şehâdet ederim ki, efendimiz Muhammed, O'nun kulu ve resûlüdür; sâdık ve güzel sözle gönderilmiş, arz ve semâ ehline rahmettir. O, uydurulmuş ve düzme şeyleri, O'nun nurlarının parıltılarının şimşekleriyle silendir. Böylece el-Câmiu's-Sahîh'in kandillerinin mahfazası, O'nun şeriatının ve nebîlerinin nurlarından parladı. Allah O'na, âline, ashâbına ve halifelerine salât ve selâm eylesin. Âmin.
Emmâ ba'd: Şüphesiz ki sünnet-i nebeviyye ilmi, Kitâb-ı Azîz'den sonra en büyük değerli, en yüksek şeref ve iftihar sahibi ilimdir. Zira İslam şeriatının ahkâmının kaideleri ona dayanır; Kur'an âyetlerinin mücmellerinin tafsilatı ancak onunla ortaya çıkar. Nasıl böyle olmasın? Onun kaynağı, hevâdan konuşmayan, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibaret olan Zât'tır. İşte o, Kitab'ın müfessiridir. Zira Nebî (aleyhissalâtü vesselâm) onu bize Rabbinden söylemiştir. Ve muhakkak ki el-Câmiu's-Sahîh kitabı, onun yüksek taleplerinin hazinelerinden belâgatın saf altınını ortaya çıkarmış ve sergilemiştir. Belâgat meydanında yarışın birincilik ödülünü kazanmış ve elde etmiştir. Ve sahih hadisten ve fıkhından öyle şeyler getirmiştir ki, daha önce hiç kimse ona ulaşamamış, hiçbir kimse ona yönelmemiştir. Böylece o, faydalarının nadir incilerinin ve alışılmış fazlalıklarının çokluğuyla tek kalmıştır. Öyle ki, ravi olan âlimler, onun kaynaklarının tatlılığına kat'î olarak hükmetmişlerdir. İşte bu sebeple, Allah'ın kitabından sonra diğer kitaplara tercih edilmiştir. Ve onu övmek için diller ve dudaklar hareketlenmiştir. Ve nice zamanlar hatıra gelmiştir.
بسم الله الرحمن الرحيم يقول أحمد بن محمد الخطيب القسطلاني غفر الله له آمين:الحمد لله الذي شرح بمعارف عوارف السنة النبوية صدور أوليائه، وروّح بسماع أحاديثها الطيبة أرواح أهل وداده وأصفيائه، فسرّح سرّ سرائرهم في رياض روضة قدسه وثنائه، أحمده على ما وفق من إرشاده وأسدى من آلائه وأشكره على فضله المتواتر الكامل الوافر، وأسأله المزيد من عطائه وكشف غطائه، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له الفرد المنفرد في صمدانيته بعز كبريائه، واصل من انقطع إليه إلى حضرة قربه وولائه ومدرجه في سلسلة خاصته وأحبائه، وأشهد أن سيدنا محمدًا عبده ورسوله المرسل بصحيح القول وحسنه رحمة لأهل أرضه وسمائه، الماحي للمختلق الموضوع بشوارق بوارق لألائه، فأشرقت مشكاة مصابيح الجامع الصحيح من أنوار شريعته وأنبائه صلى الله عليه وسلم وعلى آله وأصحابه وخلفائه آمين.وبعد فإنّ علم السنة النبوية بعد الكتاب العزيز أعظم العلوم قدرًا وأرقاها شرفًا وفخرًا، إذ عليه مبنى قواعد أحكام الشريعة الإسلامية، وبه تظهر تفاصيل مجملات الآيات القرآنية، وكيف لا ومصدره عمن لا ينطق عن الهوى إن هو إلا وحي يوحى.فهو المفسر للكتاب وإنما … نطق النبي لنا به عن ربهوإن كتاب البخاري الجامع قد أظهر من كنوز مطالبها العالية إبريز البلاغة وأبرز، وحاز قصب السبق في ميدان البراعة وأحرز، وأتى من صحيح الحديث وفقهه بما لم يسبق إليه ولا عرّج أحد عليه، فانفرد بكثرة فرائد فوائده وزوائد عوائده، حتى جزم الراوون بعذوبة موارده، فلذا رجح على غيره من الكتب بعد كتاب الله، وتحرّكت بالثناء عليه الألسن والشفاه، ولطالما خطر في الخاطر
Hatırımdan geçen, asıl metin ile şerhi birbirine karıştıracak ve onu içine dere edecek şekilde bir şerh yazmaktı. Bu şerhte asıl metni (orijinali) kırmızı mürekkeple, şerhi ise siyah mürekkeple ayıracak; rivayet farklılıklarını da bunların dışında başka bir işaretle belirtecektim. Böylece bakan kimse maksadı süratle anlayacak, sayfaya bakar bakmaz görecek, bir bakışta kavrayacak, talip olanlar için sırlarını keşfedecek, manalarının yüzlerindeki peçeyi kaldıracak, kapalı yerlerini açıklayacak, kilitli olanlarını çözecek, ihmâl edilmiş kayıtlarını bağlayacak, ta’likini [dipnotlarını] vefâkârâne tamamlayacak, Sârî’yi [Şerh’in muhatabını] tahkik yoluna irşadda kâfi gelecek, rivayetlerini tashih edecek, garib ve gizli kalmış noktalarını beyan edecekti. Lâkin bu yola girmekten çekinir oldum. Kendimi bir ayağımı öne atıp diğerini geri çeker halde buldum. Zira ben bu menzilden [ulaşılmaz bu mertebeden] uzağım. Hele ki denilmiştir: Hiç kimse onun [Sahîh-i Buhârî’nin] çırasını yakamamış, yolunu aydınlatamamış, sırtına binip atını sürememiş, zirvesine ulaşamamış, boşluklarına yerleşememiş, gölgesinde gölgelenememiştir. O, delinmemiş bir inci, binilmemiş bir kısraktır. Ne güzel söylemiş şu sözün sahibi:
“İlim erbâbının seçkinleri aciz kaldı çözmekten
O bablarda izhâr ettiği sırların rumuzlarını
Yapraklarından devşirdikleriyle yetindiler
Fakat meyvelere ulaşamadılar.
Hâlâ bakirdir, hatmi açılmamıştır
Düğmeleri çözülmez bir haldedir.
Yaprakları perde olmuş, kapılara gerilmiş
Her bir kapı, biraz aralanınca
İlim nehir gibi akar ondan.
Ne şaşılır ki Buhârî halk için
Yağmurların menbaı denizler gibidir.
Zor gelmiştir ona akranları, ortaya çıkınca
Çeneleri ve omuzları üzerine düşüp kalmışlardır.”
Gençlik çağı geçip gidinceye kadar bu hal üzere devam ettim. Derken o hâmi [şerh yazma arzusu] yeniden coşkuyla uyandı. Hitabete soyunup henüz evlenmemiş fikir kızlarına [bakir meselelere] talip oldu. Azmimin eteğini, kararlılığın baldırına kadar sıvadım. Telif evlerine kapılarından girdim. Câmiu’l-Cevâmi‘ [Sahîh-i Buhârî] gibi bir eserin imamları arasında onun mihrabında kıyama durdum. Kalemin dilini, hüküm sahalarında apaçık ve net bir ifadeyle, yakın ve parlak bir işaretle salıverdim. Bu ifadeleri, bu ilmin merdivenlerinde fikirleri yükselmiş büyüklerin sözlerinden; ömürlerini onun nadir bulunan incilerini avlamak için harcamış zekîlerin işaretlerinden özetledim. Kendilerine parmakla işaret edilen anlayışlı kişilerin görüşlerini anlamak, bu alanda yazılmış divanları [kitapları] mütâlaa etmek, bu sahada birincilik ipini göğüslemiş şeyhlere başvurmak, bu denizin cevherlerine dalmış mahirlerle müzakere etmek için gayret sarfettim. Beyana ihtiyaç duyulduğunda faydalı olmak için tekrarlamaktan, bu ilmin âlimleri katında açık olanı kaydetmekten çekinmedim. Maksadım, hususi ve umumî herkese fayda sağlamak; lütuf ve ihsan sahibi Allah’tan sevap ummaktı. İşte karşında öyle bir şerh ki, nurlu ışığının aydınlıkları bu Câmi‘in [Buhârî’nin] şerefelerinden üzerine doğmuş; hatibi, kesin delillerle yüce minberinde söz söylemiş; kalpleri ve kulakları aydınlatmıştır. O kadar güzeldir ki, parlak yıldızlar bile onun güzelliği karşısında sönüp kaybolmuştur. Nasıl olmasın ki, üzerine Fethu’l-Bârî’den nur akmıştır. Bununla beraber ben de Hafız Ebû Bekr el-Berkânî’nin dediği gibi diyorum:
“Bunda benim hisseme düşen yalnızca şudur:
Onun, kastolunan hedefe uygun düşmüş bir heves olduğunu görmek.”
المخاطر أن أعلق عليه شرحًا أمزجه فيه مزجًا وأدرجه ضمنه درجًا، أميز فيه الأصل من الشرح بالحمرة والمداد واختلاف الروايات بغيرهما، ليدرك الناظر سريعًا المراد، فيكون باديًا بالصفحة مدركًا باللمحة كاشفًا بعد أسراره لطالبيه، رافع النقاب عن وجوه معانيه لمعانيه، موضحًا مشكله فاتحًا مقفله مقيدًا مهمله، وافيًا بتغليق تعليقه، كافيًا في إرشاد الساري لطريق تحقيقه، محررًا لرواياته معربًا عن غرائبه وخفياته، فأجدني أحجم عن سلوك هذا المسرى، وأبصرنى أقدّم رجلاً وأؤخر أخرى، إذ أنا بمعزل عن هذا المنزل، لا سيما وقد قيل إن أحدًا لم يستصبح سراجه ولا استوضح منهاجه ولا اقتعد صهوته ولا افترع ذروته، ولا تبوّأ خلاله ولا تفيأ ظلاله، فهو درّة لم تثقب ومهرة لم تركب، ولله درّ القائل:أعيى فحول العلم حل رموز ما … أبداه في الأبواب من أسرارفازوا من الأوراق منه بما جنوا … منها ولم يصلوا إلى الأثمارما زال بكرًا لم يفض ختامه … وعراه ما حلّت عن الأزرارحجبت معانيه التي أوراقها … ضربت على الأبواب كالأستارمن كل باب حين يفتح بعضه … ينهار منه العلم كالأنهارلا غرو أن أمسى البخاري للورى … مثل البحار لمنشأ الأمطارخضعت له الأقران فيه إذ بدا … خرّوا على الأذقان والأكوارولم أزل على ذلك مدّة من الزمان، حتى مضى عصر الشباب وبان، فانبعث الباعث إلى ذلك راغبًا، وقام خطيبًا لبنات أبكار الأفكار خاطبًا، فشمرت ذيل العزم عن ساق الحزم، وأتيت بيوت التصنيف من أبوابها، وقمت في جامع جوامع التأليف بين أئمته بمحرابها، وأطلقت لسان القلم في ساحات الحكم بعبارة صريحة واضحة، وإشارة قريبة لائحة، لخصتها من كلام الكبراء الذين رقت في معارج علوم هذا الشأن أفكارهم، وإشارات الألباء الذين أنفقوا على اقتناص شوارده أعمارهم، وبذلت الجهد في تفهم أقاويل الفهماء المثار إليهم بالبنان، وممارسة الدواوين المؤلفة في هذا الشأن، ومراجعة الشيوخ الذين حازوا قصب السبق في مضماره، ومباحثة الحذاق الذين غاصوا على جواهر الفرائد في بحاره، ولم أتحاش عن الإعادة في الإفادة عند الحاجة إلى البيان، ولا في ضبط الواضح عند علماء هذا الشأن، قصدًا لنفع الخاص والعام، راجيًا ثواب ذي الطول والإنعام، فدونك شرحًا قد أشرقت عليه من شرفات هذا الجامع أضواء نوره اللامع، وصدع خطيبه على منبره السامي بالحجج القواطع، القلوب والمسامع، أضاءت بهجته فاختفت منه كواكب الدراري، وكيف لا وقد فاض عليه النور من فتح الباري. على أنني أقول كما قال الحافظ أبو بكر البرقاني:وما لي فيه سوى أنني … أراه هوى وافق المقصدا
Ümid ederim ki, Seyyid-i Müstafâ Ahmed (s.a.v.)’e salevât yazmanın sevabına nâil olurum. Ve hülâsa, ben ancak onların nurlarının parıltılarından iktibas eden ve onların faziletlerinin feyizlerinden talepkâr olan bir kimseyim. Bu eserle nebevî kapılara ve Mustafavî huzura hizmet eyledim; beni kabul ve teveccüh tacı ile taçlandırmasını, hâl ve âkıbette rızâ mükâfatı ile ödüllendirmesini niyaz ederim. Ona “İrşâdü’s-Sârî li-Şerhi Sahîhi’l-Buhârî” adını verdim. Allah Teâlâ’dan tevfik ve irşad dileyerek doğru yolları tutmada muvaffakiyet isterim; bu eseri tamamlamada bana yardım buyurmasını niyaz ederim. O bana kâfidir, O ne güzel vekîldir. İşte bu mukaddime, maksatların vesilelerini ihtiva eder; sâlik ve kâsıd, onunla irşada hidâyet bulur. Bu şerhin kâidelerinin fürûuna asıl teşkil eden fasılları câmi‘dir.
وأرجو الثواب بكتب الصلاة … على السيد المصطفى أحمداوبالجملة فإنما أنا من لوامع أنوارهم مقتبس، ومن فواضل فضائلهم ملتمس، وخدمت به الأبواب النبوية والحضرة المصطفوية، راجيًا أن يتوّجني بتاج القبول والإقبال، ويجيزني بجائزة الرضا في الحال والمآل. وسميته (إرشاد الساري لشرح صحيح البخاري). والله أسال التوفيق والإرشاد إلى سلوك طرق السداد، وأن يعينني على التكميل، فهو حسبي ونعم الوكيل.وهذه مقدمة، مشتملة على وسائل المقاصد يهتدي بها إلى الإرشاد السالك والقاصد، جامعة لفصول، هي لفروع قواعد هذا الشرح أصول.
**Hadis Ehlinin Fazileti ve Kadîm ile Cedîddeki Şerefleri Hakkında Birinci Fasıl**
Şöyle derim: Allah Teâlâ'dan izah ve beyan hususunda tevfîk için yardım dilerim:
İbn Mes‘ûd (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah, sözümü işitip onu ezberleyen, muhafaza eden ve (başkasına) tebliğ eden kişinin yüzünü parlak kılsın. Zira nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki, onu kendisinden daha fakih olana ulaştırır." Bu hadisi eş-Şâfi‘î, el-Beyhakî ve yine Ebû Dâvûd ile et-Tirmizî şu lafızla rivayet etmişlerdir: "Allah, bizden bir şey işitip onu işittiği gibi tebliğ eden kişinin yüzünü parlak kılsın. Zira kendisine tebliğ edilen nice kimse vardır ki, (onun anlayışı) bizzat işitenden daha derindir." Tirmizî bu hadis için 'hasen-sahîh' hükmünü vermiştir.
Yine Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)'den rivayetle Nebî (s.a.v.) Veda Haccı'nda şöyle buyurmuştur: "Allah, sözümü işitip onu muhafaza eden kişinin yüzünü parlak kılsın. Nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki fakih değildir." [Hadisin devamı] Bu hadisi el-Bezzâr hasen bir isnadla; İbn Hibbân da Sahîh'inde Zeyd b. Sâbit hadisi olarak rivayet etmiştir. Ayrıca Muâz b. Cebel, Nu‘mân b. Beşîr, Cübeyr b. Mut‘im, Ebü'd-Derdâ, Ebû Kırâsafa ve diğer sahâbîlerden (r. anhüm) de rivayet edilmiştir. el-Münzirî'nin belirttiği gibi, bu isnadların bir kısmı sahihtir.
Resûlullah'ın "Naddara'llahü" ifadesindeki (نضر) fiili, dâd-ı mu‘ceme (ض) şeddeli veya hafif okunur. 'Nadra', güzellik ve parlaklık (rûnak) demektir. Manası şudur: Allah Teâlâ onu, ilmin tazeliği ve sünnetin ihyası yolunda gayret gösterdiği için sevinç ve parlaklıkla tahsis etmiştir; böylece duasında, muamelesine uygun bir karşılık vermiştir. Ayrıca, işittiğini hiçbir değişiklik yapmadan ezberleyip tebliğ eden kimse, adeta manayı taze ve canlı kılmış gibidir.
Burada ‘fıkıh’ lafzı, ‘ilim’ yerine özellikle zikredilmiştir. Bu, taşıyıcının ilimden hâlî olmadığına işarettir. Zira fıkıh, kıyaslardan istinbât edilen ilmin dakikalarına dair bir ilimdir. Eğer 'âlim olmayan' denseydi, bu onun cehâletini gerektirirdi.
Resûlullah'ın "Rabbe" (ربّ) ifadesi, aslında azlık için konulmuş bir edattır. Ancak bu hadiste çokluk anlamına istiare yoluyla kullanılmıştır. "Kendisinden daha fakih olana" ifadesi ise, 'Rabbe'nin (nice) sıfatı olup, onun cevabından müstağnî kılmıştır. Yani: nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki, onu kendisinden daha fakih olana tebliğ eder; (ama) taşıyıcı, kendisine tebliğ edilenin idrak ettiğini idrak edemez.
İbn Abbas (r. anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ım! Halifelerime merhamet et!" Biz: "Ey Allah'ın Resûlü! Senin halifelerin kimlerdir?" diye sorduk. Buyurdu ki: "Benim hadislerimi rivayet eden ve onları insanlara öğretenlerdir." Bu hadisi Taberânî, el-Mu‘cemü'l-Evsat'ta rivayet etmiştir.
Şüphe yok ki, sünnetleri Müslümanlara tebliğ etmek; onlara nasihatte bulunmak, nebîlerin (salâvâtu’llâhi ve selâmuhu) vazifelerindendir.
الفصل الأوّلفي فضيلة أهل الحديث وشرفهم في القديم والحديثأقول مستمدًا من الله الإعانة على التوفيق للإيضاح والإبانة: روينا عن ابن مسعود رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "نضر الله امرءًا سمع مقالتي فحفظها ووعاها وأداها فربّ حامل فقه إلى من هو أفقه منه ". رواه الشافعيّ والبيهقي وكذا أبو داود والترمذيّ بلفظ: "نضر الله امرءًا سمع منّا شيئًا فبلغه كما سمعه فربّ مبلغ أوعى من سامع". وقال الترمذي: حسن صحيح. وعن أبي سعيد الخدريّ رضي الله عنه عن النبي ّ-صلى الله عليه وسلم أنه قال في حجة الوداع: "نضر الله امرأ سمع مقالتي فوعاها فربّ حامل فقه ليس بفقيه" الحديث. رواه البزار بإسناد حسن وابن حبان في صحيحه من حديث زيد بن ثابت، وكذا روي من حديث معاذ بن جبل والنعمان بن بشير وجبير بن مطعم وأبي الدرداء وأبي قرصافة وغيرهم من الصحابة رضي الله تعالى عنهم، وبعض أسانيدهم صحيح، كما قاله المنذري، وقوله نضر الله بتشديد الضاد المعجمة وتخفف، والنضرة: الحسن والرونق، والمعنى خصّه الله تعالى بالبهجة والسرور لأنه سعى في نضارة العلم وتجديد السُّنَّة، فجازاه في دعائه له بما يناسب حاله في المعاملة. وأيضًا فإن من حفظ ما سمعه وأدّاه كما سمعه من غير تغيير، كأنه جعل المعنى غضًّا طريًّا، وخصّ الفقه بالذكر دون العلم إيذانًا بأنّ الحامل غير عار عن العلم إذ الفقه علم بدقائق العلوم المستنبطة من الأقيسة. ولو قال غير عالم لزم جهله. وقوله ربّ وضعت للتقليل، فاستعيرت في الحديث للتكثير. وقوله إلى من هو أفقه منه صفة لدخول رب استغنى بها عن جوابها، أي رب حامل فقه أدّاه إلى من هو أفقه منه لا يفقه ما يفقهه المحمول إليه.وعن ابن عباس رضي الله عنهما قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "اللّهَّم ارحم خلفائي" قلنا يا رسول الله ومن خلفاؤك؟ قال: "الذين يروون أحاديثي ويعلمونها الناس". رواه الطبرانّي في الأوسط. ولا ريب أنَّ أداء السنن إلى المسلمين نصيحة لهم من وظائف الأنبياء صلوات الله وسلامه
Hepsinin üzerine olsun. Kim bunu yerine getirirse, ondan tebliği nakledecek bir halife olur. Nebilere -aleyhimüsselâm- düşmanlarını ihmal edip onlara nasihatte bulunmamak nasıl yakışmazsa, hadis talibi ve sünnetleri nakleden kişiye de onu dostuna verip düşmanından esirgemek güzel düşmez. Sünneti bilen âlime düşen, en büyük himmetini hadisi neşre hasretmektir. Nitekim Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisinden tebliğ edilmesini emrederek şöyle buyurmuştur: 'Benden bir âyet de olsa tebliğ edin.' hadisini Buhârî -rahimehullah- rivayet etmiştir. el-Mazharî der ki: 'Yani, benden hadislerimi az da olsa ulaştırın.' el-Beyzâvî -rahimehullah- şöyle dedi: 'Âyet bile olsa' buyurdu da 'hadis de olsa' demedi; çünkü hadisin tebliği emri evleviyetle bundan anlaşılır. Zira âyetler yaygın olmasına ve taşıyıcılarının çokluğuna rağmen Allah Teâlâ onların korunmasını, zayi olup tahrif edilmekten muhafazasını tekellüf etmiştir.' İmâmü'l-Eimme Mâlik -rahimehullah- dedi ki: 'Bana ulaştığına göre, nebiler -aleyhimüsselâm- nasıl sorguya çekilirse, âlimler de kıyamet gününde ilmi tebliğlerinden sorguya çekilirler.' Süfyân es-Sevrî ise şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ'nın rızasını dileyen kimse için hadis ilminden daha faziletli bir ilim bilmiyorum. İnsanlar ona yemelerinde, içmelerinde bile muhtaçtır. Bu ilim, nafile namaz ve oruçtan daha faziletlidir; çünkü o farz-ı kifâyedir.' Üsâme b. Zeyd -radıyallahu anh- yoluyla Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: 'Bu ilmi, her asırda onun adaletli olanları taşır; onlar, aşırı gidenlerin tahrifini, bâtıl ehlinin intihalini ve cahillerin tevilini ondan uzaklaştırırlar.' Bu hadisi sahâbeden Ali, İbn Ömer, İbn Amr, İbn Mes‘ûd, İbn Abbâs, Câbir b. Semüre, Muâz ve Ebû Hureyre -radıyallahu anhüm- rivayet etmiştir. İbn Adî bu hadisi pek çok tarikle zikretmiş olup, ed-Dârekutnî, Ebû Nuaym ve İbn Abdülberr'in açıkça belirttiğine göre hepsi zayıftır. Ancak tariklerinin çokluğuyla kuvvetlenip hasen olması mümkündür; nitekim İbn Keykildi el-‘Alâî buna kesin gözüyle bakmıştır. Bu hadiste sünnet taşıyıcılarının bu yüce menkıbeye tahsisi, bu Muhammed ümmetinin yüceltilmesi, muhaddislerin kadrinin celâli ve yüce mertebelerinin beyanı vardır. Çünkü onlar, muhkem nasları naklederek müteşâbihleri ona ircâ etmek suretiyle, şeriatın pınarlarını ve rivayet metinlerini aşırıların tahrifinden ve cahillerin tevilinden korurlar. Nevevî, Tehzîb'inin başında şöyle demiştir: 'Bu, sallallahu aleyhi ve sellem'den bu ilmin korunacağına, muhafaza edileceğine ve nakledenlerin adaletine dair bir haberdir. Allah Teâlâ her asırda, onu taşıyacak ve tahriften uzaklaştıracak âdil kimseleri buna muvaffak kılar; böylece ilim zayi olmaz. Bu, her asırdaki taşıyıcılarının adaletinin açık ifadesidir. Allah'a hamd olsun ki iş böyle olmuştur ve bu, nübüvvet alâmetlerindendir. Bazı fâsıkların hadis ilminden bir şeyler bilmesi zarar vermez; çünkü hadisin bildirdiği, âdil olanların onu taşıyacağıdır, başkalarının ondan hiçbir şey bilmeyeceği değil.' Bununla birlikte, fâsıkların bildiği ilmin amelleri olmaması nedeniyle hakikatte ilim olmadığı da söylenebilir. Nitekim Mevlâ Sa‘deddîn et-Teftâzânî, Telhîs'in şu sözünü takrîr ederken buna işaret etmiştir: 'Âlim bazen cahil menzilesine indirilir.' İmâm eş-Şâfi‘î de şu sözüyle bunu açıkça ifade etmiştir: 'Takvâ olmadan ilim, edep olmadan akıl olmaz.' Ömrüme yemin olsun ki, bu şân (hadis ilmi), dinin en kuvvetli rükünlerinden ve en sağlam yakîn bağlarındandır. Onu neşre ancak samimi ve takvâ sahibi olan rağbet eder; ondan ancak her bedbaht münafık yüz çevirir. İbn el-Kattân şöyle der: 'Dünyada hiçbir bid‘atçi yoktur ki ehl-i hadise buğzetmesin.' el-Hâkim de der ki: 'Eğer muhaddisler taifesinin isnadları korumadaki bu çokluğu olmasaydı, İslam'ın nişaneleri tahrip olur; ilhad ve bid‘at ehli hadis uydurma ve isnadları ters yüz etme imkânı bulurdu.
عليهم أجمعين. فمن قام بذلك كان خليفة لن يبلغ عنه. وكما لا يليق بالأنبياء عليهم السلام أن يهملوا أعاديهم ولا ينصحوهم، كذلك لا يحسن لطالب الحديث وناقل السُّنن أن يمنحها صديقه ويضعها عدوّه، فعلى العالم بالسُّنَّة أن يجعل أكبر همه نشر الحديث، فقد أمر النبي صلى الله عليه وسلم بالتبليغ عنه حيث قال: "بلغوا عني ولو آية" الحديث رواه البخاري رحمه الله. قال المظهري أي بلغوا عني أحاديثي ولو كانت قليلة. قال البيضاوي رحمه الله قال: "ولو آية" ولم يقل ولو حديثًا لأن الأمر بتبليغ الحديث يفهم منه بطريق الأولوية، فإن الآيات مع انتشارها وكثرة حملتها تكفل الله تعالى بحفظها وصونها عن الضياع والتحريف اهـ.وقال إمام الأئمة مالك رحمه الله تعالى: بلغني أن العلماء يسألون يوم القيامة عن تبليغهم العلم كما تسأل الأنبياء عليهم الصلاة والسلام، وقال سفيان الثوري: لا أعلم علمًا أفضل من علم الحديث لمن أراد به وجه الله تعالى، إن الناس يحتاجون إليه حتى في طعامهم وشرابهم، فهو أفضل من التطوّع بالصلاة والصيام لأنه فرض كفاية. وفي حديث أسامة بن زيد رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: "يحمل هذا العلم من كل خلف عدوله ينفون عنه تحريف الغالين وانتحال المبطلين وتأويل الجاهلين". وهذا الحديث رواه من الصحابة عليّ وابن عمر وابن عمرو وابن مسعود وابن عباس وجابر بن سمرة ومعاذ وأبو هريرة رضي الله عنهم، وأورده ابن عديّ من طرق كثيرة كلها ضعيفة، كما صرّح به الدارقطني وأبو نعيم وابن عبد البرّ، لكن يمكن أن يتقوّى بتعدّد طرقه ويكون حسنًا كما جزم به ابن كيكلدي العلائي، وفيه تخصيص حملة السُّنَّة بهذه المنقبة العلية، وتعظيم لهذه الأمة المحمدية وبيان لجلالة قدر المحدّثين وعلوّ مرتبتهم في العالين، لأنهم يحمون مشارع الشريعة ومتون الروايات من تحريف الغالين وتأويل الجاهلين، بنقل النصوص المحكمة لرد المتشابه إليها.وقال النووي في أوّل تهذيبه: هذا إخبار منه صلى الله عليه وسلم بصيانة هذا العلم وحفظه وعدالة ناقليه، وأن الله تعالى يوفق له في كل عصر خلفًا من العدول يحملونه وينفون عنه التحريف فلا يضيع، وهذا تصريح بعدالة حامليه في كل عصر. وهكذا وقع ولله الحمد، وهو من أعلام النبوّة، ولا يضرّ كون بعض الفسّاق يعرف شيئًا عن علم الحديث، فإن الحديث إنما هو إخبار بأن العدول يحملونه لا أنَّ غيرهم لا يعرف شيئًا منه اهـ.على أنه قد يقال ما يعرفه الفسّاق من العلم ليس بعلم حقيقة لعدم عملهم، كما أشار إليه المولى سعد الدين التفتازانيّ في تقرير قول التلخيص: وقد ينزل العالم منزلة الجاهل، وصرّح به الإمام الشافعي في قوله: ولا العلم إلا مع التقى ولا العقل إلا مع الأدب. ولعمري إن هذا الشأن من أقوى أركان الدين وأوثق عُرى اليقين. لا يرغب في نشره إلا صادق تقيّ ولا يزهده إلا كل منافق شقيّ. قال ابن القطان: ليس في الدنيا مبتدع إلا وهو يبغض أهل الحديث. وقال الحاكم: لولا كثرة طائفة المحدثين على حفظ الأسانيد لدرس منار الإسلام ولتمكن أهل الإلحاد والبتدعة من وضع الأحاديث وقلب الأسانيد.
Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.)'tan rivayet olunduğuna göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "İlim üçtür: Muhkem bir âyet, kâim bir sünnet veya âdil bir ferîza. Bunun dışındakiler ise fazlalıktır." Bunu Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir. Şerhu'l-Meşâbîh'te denildiğine göre: Burada 'ilim' kelimesindeki harf-i tarif ahde racî olup, şâri‘ tarafından bilinen şeydir ki o da dinde faydalı ilimdir. Bu durumda ilim mutlak olup, maksadın anlaşılmasına göre takyîd edilmesi gerekir. Şöyle ki: Şeriat ilmi, üç şeyin bilinmesidir ve bu taksim kuşatıcıdır. Beyanı şu ki: 'Muhkem âyet' ifadesi, Allah teâlânın Kitabını ve onu bilmek için gerekli olan şeyleri bilmeyi kapsar; çünkü muhkem, ibaresi sağlam kılınmış, ihtimal ve şüpheden korunmuş olan demektir ki o, Kitab'ın anasıdır (Ümmü'l-Kitab). Müteşâbihler ona hamledilir ve ona reddedilir. Bu ise ancak tefsir ve te'vil ilminde mahir ve hazık olan, usûl-i dîn ile Arap dilinin kısımlarına dair gerekli önermelere sahip bulunan kimseye müyesser olur. Resûlullah'ın 'Kâim sünnet' sözüne gelince, kıyamının manası sünnetin muhafazası sayesinde sübutu ve devamıdır. Tıpkı sürümü olduğunda pazarın kaim olması gibi. Zira sünnete muhafaza edildiği takdirde, rağbetlerin yöneldiği ve ihlâslı kimselerin taleplerinde yarıştığı geçerli bir meta gibi olur. Sünnetin devamı ya isnadlarının muhafazası ile olur ki bu da ricâl (râvilerin) isimlerini, cerh ve ta‘dîli bilmek; sahih, hasen, za‘îf gibi kısımlarını ve bunlardan türeyen birçok türü bilmek; bunlara bağlı olan ve ıstılâh ilmi denilen ilmi bilmek suretiyledir ki bu ilim inşallah üçüncü fasılda gelecektir. Ya da metinlerinin itkan ile değişiklik ve tahriften korunarak muhafaza edilmesi, manalarının anlaşılması ve onlardan ilimlerin istinbât edilmesi yoluyladır ki bu da inşallah bu şerhte Allah sübhânehûnun yardımıyla gelecektir. Zira sünnetin tamamına yakını, hatta tamamı, Resûlullah'a has kılınmış 'cevâmi‘u'l-kelim'den olup özellikle bu müstesna ve kapsamlı söz, metninin kısalığına ve iki tarafının yakınlığına rağmen evvelîn ve âhirînin ilimlerini ihtiva etmektedir. Resûlullah'ın 'veya âdil bir ferîza' sözü ise, Kitap, sünnet ve icmâdan istinbât edilmiş dosdoğru bir ferîza demektir. 'Bunun dışındakiler fazlalıktır' sözü ise, onun din ilimlerinin aslına dahil olmadığı, hatta bazen ondan Allah'a sığınıldığı manasına gelir. Nitekim Resûlullah: 'Faydasız ilimden sana sığınırım' buyurmuştur. Ebû Bekir Humeyd el-Kurtubî ne güzel söylemiştir, ne kadar isabet etmiştir: "Hadîsin nuru apaçıktır, yaklaş ve iktibas et. Onun bineğinin tek bir hedefi vardır: Rızâ ve emniyet. Onu Çin'de dahi olsa talep et; çünkü ilim odur. Ey gözü kapalı kişi, onun sancakları yükseldiğinde. Ömrünü, kaçak bir bilgiyi kaydetmenin dışında bir şeye harcama; yoksa ömrün bakış ve nefes arasında kaybolup gider. Kulağını cedel ehlinin belasından uzak tut; zira akıllıyı meşgul etmek bir tür hevestir. Onlar ne Ebû Bekir'in ne de Ömer'in yolunda gitmişlerdir. Ne Ebû Hüreyre'den ne de Enes'ten gelmiştir. Onlar ancak hevâ ve uydurma çekişmelerdir; ne yaş ne de kuru sayılırlar. Onların ehlindeki gevezelik seni aldatmasın; bunun nihayeti ancak bir çan sesi gibidir. Onlara sağır bir kulak ver, konuştuklarında; sorduklarında ise dilsizlikten medet um. İlim ancak Allah'ın Kitabı veya eserdir ki, hidayet nuruyla her karışıklığı açıklar. İktibas eden için nur, talep eden için hayır, korunan için sığınak, sıkıntıda olan için nimettir. Öyleyse her iki ilmin kapısına talip olarak yapış; onlarla her arayıştaki körlüğü yok edersin."
وعن عبد الله بن عمرو بن العاصي رضي الله عنه أن رسول الله قال: "العلم ثلاثة آية محكمة أو سُنّة قائمة أو فريضة عادلة وما سوى ذلك فهو فضل". رواه أبو داود وابن ماجة. قال في شرح المشكاة: والتعريف في العلم للعهد وهو ما علم من الشارع وهو العلم النافع في الدين، وحينئذ العلم مطلق فينبغي تقييده بما يفهم منه المقصود، فيقال علم الشريعة معرفة ثلاثة أشياء والتقسيم حاصر، وبيانه أن قوله آية محكمة يشتمل على معرفة كتاب الله تعالى وما يتوقف عليه معرفته، لأن المحكمة هي التي أحكمت عبارتها بأن حفظت من الاحتمال والاشتباه، فكانت أمّ الكتاب، فتحمل المتشابهات عليها وترد إليها، ولا يتم ذلك إلا للماهر الحاذق في علم التفسير والتأويل، الحاوي لمقدّمات يفتقر إليها من الأصلين وأقسام العربية، وقوله سُنّة قائمة، معنى قيامها ثباتها ودوامها بالمحافظة عليها من قامت السوق إذا نفقت، لأنها إذا حوفظ عليها كانت كالشيء النافق الذي تتوجّه إليه الرغبات ويتنافس فيه المخلصون بالطلبات، ودوامها إما أن يكون بحفظ أسانيدها من معرفة أسماء الرجال والجرح والتعديل، ومعرفة الأقسام من الصحيح والحسن والضعيف المتشعب منه أنواع كثيرة، وما يتصل بها من المتممات مما يسمى علم الاصطلاح مما يأتي في الفصل الثالث إن شاء الله تعالى. وإما أن يكون بحفظ متونها من التغيير والتبديل بالإتقان وتفهم معانيها واستنباط العلوم منها كما سيأتي إن شاء الله تعالى في هذا الشرح بعون الله سبحانه، لأن جلّها بل كلها من جوامع كلمه التي خصّ بها لا سيما هذه الكلمة الفاذّة الجامعة مع قصر متنها وقرب طرفيها علوم الأوّلين والآخرين. وقوله أو فريضة عادلة أي مستقيمة مستنبطة من الكتاب والسُّنة والإجماع. وقوله: "وما سوى ذلك فهو فضل" أي لا مدخل له في أصل علوم الدين، بل ربما يستعاذ منه حينًا كقوله: "أعوذ بك من علم لا ينفع" ولله درّ أبي بكر حميد القرطبيّ فلقد أحسن وأجاد حيث قال:نور الحديث مبين فادن واقتبس … واحد الركاب له نحو الرضا الندسواطلبه بالصين فهو العلم إن رفعت … أعلامه برباها يا ابن الدلسفلا تضعْ في سوى تقييد شارده … عمرًا يفوتك بين اللحظ والنفسوخل سمعك عن بلوى أخي جدل … شغل اللبيب بها ضرب من الهوسما إن سمت بأبي بكر ولا عمر … ولا أتت عن أبي هرّ ولا أنسإلا هوى وخصومات ملفقة … ليست برطب إذا عدت ولا يبسفلا يغرك من أربابها هذر … أجدى وجدك منها نغمة الجرسأعرهم أذنًا صمًّا إذا نطقوا … وكن إذا سألوا تعزى إلى خرسما العلم إلا كتاب الله أو أثر … يجلو بنور هداه كل ملتبسنور لمقتبس خير لملتمس … حمى لمحترس نعم لمبتئسفاعكف ببابهما على طلابهما … تمحو العمى بهما عن كل ملتمس
O'nun ve takipçilerinin havuzlarından kalbine tatlı suyu götür; hidayet suyuyla içindeki kiri yıka. Peygamber'in ve peygamberin takipçilerinin izinde dur ve daima onların hidayetinden bir ışığa yaklaş. Meclislerine devam et, meclislerini koru, okullarını dört dersle an. Yollarına gir, topluluklarına uy ki, kutsallık huzurunda onların yoldaşı olasın. İşte saadet budur, onun sahasına varırsan; yükünü indir, artık bedbahtlıktan kurtulmuşsun.
Ehl-i hadîsin şerefinden olarak rivayet ettiğimiz, Abdullah b. Mes'ûd (r.a.)'ın şu hadisidir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Kıyamet gününde bana en yakın olan insanlar, bana en çok salât getirenlerdir." Tirmizî hadis için "hasen garîb" demiştir.
İsnadında Mûsâ b. Ya'kûb ez-Zem'î vardır; Dârekutnî, onun bu hadiste tek kaldığını söylemiştir. İbn Hibbân ise Sahîh'inde bu hadîsin sahih olduğunu açıklamıştır. Bununla birlikte, kıyamet gününde Resûlullah (s.a.v.)'e en yakın insanlar ashâbü'l-hadîstir; zira bu ümmet içinde ona onlardan daha çok salât getiren bir topluluk yoktur.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bu hadîse mahsûs olanlar, hadisleri yazan ve gece gündüz onlardan yalanı uzaklaştıran haber nakilcileridir.
Hatîb, Şerefü Ashâbi'l-Hadîs adlı kitabında Ebû Nu'aym'ın şöyle dediğini nakletmiştir: Bu, rivâyet edenlere ve nakilcilerine has şerefli bir fazilettir; çünkü âlimlerden hiçbir topluluğun, bu topluluktan daha fazla Resûlullah (s.a.v.)'e salât getirdiği bilinmemektedir; ne yazılı ne sözlü olarak.
Ebû'l-Yemen b. 'Âsâkir şöyle demiştir: Allah ehl-i hadîsin sayısını çoğaltsın; bu müjde onlara helâl olsun. Zira Allah Teâlâ bu büyük fazîletle onlara nimetini tamamlamıştır. Onlar, peygamberlerine (s.a.v.) en yakın insanlardır ve inşallah kıyamet gününde Resûlullah (s.a.v.)'e en yakın vesîle sahipleridir. Çünkü onlar, onun zikrini sahifelerinde ebedîleştirirler ve çoğu zaman müzakere, hadis rivayeti ve ders meclislerinde ona salât ve selâmı yenilerler. Onlar inşallah kurtulan fırkadır; Allah Teâlâ bizi onlardan eylesin ve onların zümresiyle haşretsin, âmin.
ورد بقلبك عذبًا من حياضهما … تغسل بماء الهدى ما فيه من دنسواقف النبيّ وأتباع النبيّ وكن … من هديهم أبدًا تدنو إلى قبسوالزم مجالسهم واحفظ مجالسهم … واندب مدارسهم بالأربع الدرسواسلك طريقهم واتبع فريقهم … تكن رفيقهم في حضرة القدستلك السعادة إن تلمم بساحتها … فحط رحلك قد عوفيت من تعسومن شرف أهل الحديث ما رويناه من حديث عبد الله بن مسعود رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "إن أولى الناس بي يوم القيامة أكثرهم عليّ صلاة". قال الترمذي حسن غريب.وفي سنده موسى بن يعقوب الزمعيّ قال الدارقطني إنه تفرّد به، وقال ابن حبان في صحيحه في هذا الحديث بيان صحيح. على أن أولى الناس برسول الله صلى الله عليه وسلم في القيامة أصحاب الحديث، إذ ليس من هذه الأمة قوم أكثر صلاة عليه منهم. وقال غيره المخصوص بهذا الحديث نقلة الأخبار الذين يكتبون الأحاديث ويذبّون عنها الكذب آناء الليل وأطراف النهار. وقال الخطيب في كتابه شرف أصحاب الحديث قال لنا أبو نعيم: هذه منقبة شريفة يختص بها رواة الآثار ونقلتها لأنه لا يعرف لعصابة من العلماء من الصلاة على رسول الله صلى الله عليه وسلم أكثر ما يعرف لهذه العصابة نسخًا وذكرًا. وقال أبو اليمن بن عساكر: ليهن أهل الحديث كثرهم الله تعالى هذه البشرى، فقد أتم الله تعالى نعمه عليهم بهذه الفضيلة الكبرى، فإنهم أولى الناس بنبيّهم صلى الله عليه وسلم وأقربهم إن شاء الله تعالى وسيلة يوم القيامة إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، فإنهم يخلدون ذكره في طروسهم، ويجددون الصلاة والتسليم عليه في معظم الأوقات في مجالس مذاكرتهم وتحديثهم ودروسهم، فهم إن شاء الله تعالى الفرقة الناجية جعلنا الله تعالى منهم وحشرنا في زمرتهم آمين.
İkinci Fasıl: Hadis ve Süneni İlk Tedvin Edenin ve Bu Hususta En Güzel Sünnetlere Uyarak Onu Takip Edenlerin Zikri Hakkındadır.
Bil ki, hadis-i nebî ve İslâm tâze ve ter, din sağlam temelli ve kuvvetli olduğu müddetçe, (hadis) sahâbe, tâbiîn ve onların ardınca gelenler (etbâ‘) nezdinde, halef selef olmak üzere ilimlerin en şereflisi ve en yücesi olagelmiştir. Onlar arasında hiç kimse, Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledikten sonra, hadisten ezberlediği miktarın dışında bir şeref kazanmaz, nefislerde de ancak ondan (Resûlullah’tan) işittiği hadis miktarınca büyük sayılırdı. Bu sebeple hadise rağbetler arttı, himmetler onu öğrenmeye hasredildi. Nihayet sayısız menziller katlettiler, malları ve sayısız varlıkları tükettiler, onu talep için çölleri aştılar, onun uğrunda doğuya ve batıya diyar dolaştılar. Önceleri güvenleri ezber ve kalplerde zabtetmek idi; yazdıklarına iltifat etmez, satırlara döktüklerine dayanmazlardı. Bu da onların ezber sürati ve zihinlerinin akışkanlığı sebebiyledi.
Ne zaman ki İslâm yayıldı, beldeler genişledi, sahâbe diyarlara dağıldı, fetihler çoğaldı, sahâbenin çoğu vefat etti, onların talebeleri (ashâbı) ve tâbiîn dağıldı, zabt azaldı, yarık genişledi ve bâtılın hakka karışması yaklaştı; işte o zaman âlimler hadisin tedvini ve yazıyla kayıt altına alınması ihtiyacını duydular. Bunun üzerine defterleri kullanmaya, hokkalarla haşır neşir olmaya başladılar; onun (hadisin) gerdanlıklarını dizmek için fikirlerini yürüttüler, onu tahsîl için ömürlerini harcadılar, onu kayıt altına almak için gece gündüzlerini geçirdiler. Neticede türleri çoğalan tasnîfler ortaya koydular, nüshaları (şifâları) beliren divanlar tertip ettiler. Âlimler onları kendilerine örnek edindiler, bilginler onları kıble gibi kabul ettiler. Allah sübhânehû ve teâlâ onları bu övgüye değer gayretlerinden dolayı, bir ümmetin âlimlerine ve bir milletin bilginlerine (ahbâr) verdiği en güzel mükâfatla mükâfatlandırsın.
Hadisi yazıyla tedvin ve cem‘ etmeyi ilk emreden, onun unutulup gitmesinden korktuğu için Ömer b. Abdülazîz (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) olmuştur. Nitekim el-Muvatta’da Muhammed b. el-Hasan rivâyetinde şöyle gelmiştir: "Bize Yahyâ b. Saîd haber verdi ki, Ömer b. Abdülazîz, Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm’a şöyle yazdı: 'Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinden veya sünnetinden ne varsa bak, onu yaz; zira ben ilmin kaybolmasından ve âlimlerin gidip yok olmasından korktum.'"
Ebû Nuaym, Târîhu İsfahân’da Ömer b. Abdülazîz’in diğer bölgelere şöyle yazdığını çıkarmıştır (ahrece): "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine bakın ve onu toplayın." Buhârî bunu Sahîh’inde ta‘lik olarak zikretmiştir. Hâfız İbn
الفصل الثانيفي ذكر أوّل مَن دوّن الحديث والسُّنن ومَن تلاه في ذلك سالكًا أحسن السُّنناعلم أنه لم يزل الحديث النبويّ والإسلام غض طريّ والدين محكم الأساس قويّ، أشرف العلوم وأجلّها لدى الصحابة والتابعين وأتباعهم خلفًا بعد سلف، لا يشرف بينهم أحد بعد حفظ التنزيل إلا بقدر ما يحفظ منه، ولا يعظم في النفوس إلا بحسب ما سمع من الحديث عنه، فتوفرت الرغبات فيه وانقطعت الهمم على تعلمه، حتى رحلوا المراحل ذوات العدد، وأفنوا الأموال والعدد، وقطعوا الفيافي في طلبه وجابوا البلاد شرقًا وغربًا بسببه، وكان اعتمادهم أوّلاً على الحفظ والضبط في القلوب والخواطر، غير ملتفتين إلى ما يكتبونه، ولا معوّلين على ما يسطرونه، وذلك لسرعة حفظهم وسيلان أذهانهم. فلما انتشر الإسلام واتسعت الأمصار وتفرّقت الصحابة في الأقطار، وكثرت الفتوحات ومات معظم الصحابة وتفرّق أصحابهم وأتباعهم، وقلّ الضبط واتسع الخرق وكاد الباطل أن يلتبس بالحق، احتاج العلماء إلى تدوين الحديث وتقييده بالكتابة، فمارسوا الدفاتر وسايروا المحابر وأجالوا في نظم قلائده أفكارهم، وأنفقوا في تحصيله أعمارهم، واستغرقوا لتقييده ليلهم ونهارهم، فأبرزوا تصانيف كثرت صنوفها، ودوّنوا دواوين ظهرت شفوفها، فاتخذها العالمون قدوة، ونصبها العالمون قبلة، فجزاهم الله سبحانه وتعالى عن سعيهم الحميد أحسن ما جزى به علماء أمّة وأحبار ملّة. وكان أوّل من أمر بتدوين الحديث وجمعه بالكتابة عمر بن عبد العزيز رحمة الله عليه خوف اندراسه، كما في الموطأ رواية محمد بن الحسن "أخبرنا يحيى بن سعيد أن عمر بن عبد العزيز كتب إلى أبي بكر بن محمد بن عمرو بن حزم أن انظر ما كان من حديث رسول الله صلى الله عليه وسلم أو سنته، فاكتبه فإني خفت دروس العلم وذهاب العلماء".وأخرج أبو نعيم في تاريخ أصبهان عن عمر بن عبد العزيز أنه كتب إلى أهل الآفاق "انظروا: إلى حديث رسول الله صلى الله عليه وسلم فاجمعوه". وعلّقه البخاريّ في صحيحه. فيستفاد منه كما قال الحافظ ابن
Hadis-i Nebevî'nin tedvinine başlangıçta men‘ vardı. el-Herevî, Zemmu'l-Kelâm adlı eserinde şöyle der: "Sahabe ve tâbiîn, hadisleri yazmazlardı; bilâkis onları ezberleyerek eda eder ve lafzen alırlardı. Ancak sadaka defterleri ve araştırmacının tahkik neticesinde ulaşabildiği cüz'î bir miktar müstesnâ idi. Nihâyet hadislerin unutulmasından korkulmaya başlanınca ve âlimler arasında ölüm hızlanınca, Ömer b. Abdülazîz, Ebû Bekr b. Muhammed'e yazdığı mektubunda şöyle emretti: 'Sünnet veya hadisten ne varsa ona bak ve yaz.'" Fethu'l-Bârî'nin mukaddimesinde şöyle denir: Bu alanda ilk defa eser telif edenler er-Rabî‘ b. Sabîh, Saîd b. Ebî ‘Arûbe ve diğerleridir. Bunlar her babı ayrı ayrı tasnif ediyorlardı. Nihâyet iş üçüncü tabakanın büyüklerine intikal etti. İmâm Mâlik b. Enes Medîne'de el-Muvatta'yı, Abdülmelik b. Cüreyc Mekke'de, Abdurrahmân el-Evzâ‘î Şam'da, Süfyân es-Sevrî Kûfe'de, Hammâd b. Seleme b. Dînâr Basra'da tasnif ettiler. Daha sonra birçok imam onları takip ederek her biri kendisine nasip olan ve ilminin ulaştığı şekilde tasnifte bulundu. Kimisi müsnedlere göre düzenledi: İmâm Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhûye, Ebû Bekr b. Şeybe, Ahmed b. Menî‘, Ebû Hayseme, Hasen b. Süfyân, Ebû Bekr el-Bezzâr ve diğerleri gibi. Kimisi illetlere göre düzenledi: her metnin bütün tariklerini ve râvilerin ihtilafını bir araya toplar, böylece muttasıl olanın mürsel olduğu, merfû olanın mevkuf olduğu vb. ortaya çıkar. Kimisi onu fıkıh bablarına ve diğerlerine göre düzenledi, türlere ayırdı, her tür ve her hükümde gelenleri ispat ve nefy yönüyle bab bab topladı, öyle ki mesela oruca giren şey, namaza dair olandan ayırt edilir. Bu yöntemin sahiplerinden kimisi sadece sahihle yetinmiştir, iki Şeyh (Buhârî ve Müslim) ve diğerleri gibi; kimisi de bu şartla bağlı kalmamıştır, diğer altı kitap gibi. Sahîh eser tasnif eden ilk kişi Muhammed b. İsmail el-Buhârî'dir — Allah teâlâ bizi onunla birlikte cennetinin genişliğinde, sürekli lütfu ile barındırsın. Kimisi sadece terğib ve terhib içeren hadislerle yetinmiştir. Kimisi de isnadı hazfedip sadece metinle yetinmiştir, Buğavî'nin Mesâbîh'i ile Lülüvî'nin Mişkât'ı gibi. Kısacası bu alanda tasnifler çoğalmış, türlerinde ve dallarında telifler yayılmış, doğuda ve batıda rivayet dairesi genişlemiş ve sünnetin yolları her talebe için aydınlanmıştır.
حجر ابتداء تدوين الحديث النبويّ. وقال الهرويّ في ذم الكلام: "ولم تكن الصحابة ولا التابعون يكتبون الأحاديث إنما كانوا يؤدونها حفظًا ويأخذونها لفظًا إلا كتاب الصدقات، والشيء اليسير الذي يقف عليه الباحث بعد الاستقصاء، حتى خيف عليه الدروس وأسرع في العلماء الموت، أمر عمر بن عبد العزيز أبا بكر بن محمد فيما كتب إليه أن انظر ما كان من سنّة أو حديث فاكتبه".وقال في مقدمة الفتح: وأوّل من جمع في ذلك الربيع بن صبيح وسعيد بن أبي عروبة وغيرهما، وكانوا يصنفون كل باب على حده، إلى أن انتهى الأمر إلى كبار الطبقة الثالثة، وصنّف الإمام مالك بن أنس الموطأ بالمدينة، وعبد الملك بن جريح بمكة، وعبد الرحمن الأوزاعيّ بالشام، وسفيان الثوري بالكوفة، وحماد بن سلمة بن دينار بالبصرة، ثم تلاهم كثير من الأئمة في التصنيف كلٌّ على حسب ما سنح له، وانتهى إليه علمه، فمنهم من رتب على المسانيد كالإمام أحمد بن حنبل وإسحق بن راهويه وأبي بكر بن شيبة وأحمد بن منيع وأبي خيثمة والحسن بن سفيان وأبي بكر البزار وغيرهم، ومنهم من رتب على العلل بأن يجمع في كل متن طرقه واختلاف الرواة فيه، بحيث يتضح إرسال ما يكون متصلاً أو وقف ما يكون مرفوعًا أو غير ذلك، ومنهم من رتبه على الأبواب الفقهية وغيرها ونوّعه أنواعًا وجمع ما ورد في كل نوع وفي كل حكم إثباتًا ونفيًا في باب فباب، بحيث يتميز ما يدخل في الصوم مثلاً عما يتعلق بالصلاة، وأهل هذه الطريقة منهم من تقيد بالصحيح كالشيخين وغيرهما، ومنهم من لم يتقيد بذلك كباقي الكتب الستة. وكان أوّل من صنف في الصحيح محمد بن إسماعيل البخاري أسكننا الله تعالى معه في بحبوحة جنانه بفضله الساري، ومنهم المقتصر على الأحاديث المتضمنة للترغيب والترهيب، ومنهم من حذف الإسناد واقتصر على المتن فقط كالبغوي في مصابيحه واللؤلؤي في مشكاته.وبالجملة فقد كثرت في هذا الشأن التصانيف، وانتشرت في أنواعه وفنونه التآليف، واتسعت دائرة الرواية في المشارق والمغارب، واستنارت مناهج السُّنة لكل طالب.
**Üçüncü Fasıl — Hadis Istılâhının Kendilerince Fevâidini Cem‘ Eden Latîf Bir Nübedde, Taksimâtı, Tahammül, Edâ ve Nakil Keyfiyyeti Hakkında** — Bu şerhe dâhil olan kimsenin mutlaka bilmesi icâb eden hususlardandır; zira her fen erbâbının, o fene dâhil olurken ihzârı vâcib olan bir ıstılâhı bulunduğu ma‘lûmdur. Bu sahada ilk telif eden kişi **Kâdî Ebû Muhammed er-Râmhürmüzî** olup, kitabı **el-Muhaddisü’l-Fâzıl** adını taşır. Ardından **el-Hâkim Ebû Abdillâh en-Nîsâbûrî**, sonra **Ebû Nuaym el-İsfahânî**, müteâkiben **Hâfız Ebû Bekir el-Hatîb el-Bağdâdî** — **el-Kifâye fî Kavânîni’r-Rivâye** ve **el-Câmi‘ li Âdâbi’ş-Şeyh ve’s-Sâmi‘** adlı eserleriyle —, daha sonra **Kâdî Iyâz** **el-İlmâ‘** ile, **Hâfız Kutbüddîn Ebû Bekir b. Ahmed el-Kastallânî** **el-Menhecü’l-Mübehhec ‘inde’l-İstimâ‘** ile, **Ebû Ca‘fer el-Miyâncî** **Mâ Lâ Yese‘u’l-Muhaddise Cehlühû** adındaki cüzüyle, nihayet **Hâfız Ebû Amr b. es-Salâh** gelmiştir. İşte insanlar onun eserine yönelip onun yolunda yürüdüler. Kimisi onu nazmetti, kimisi ihtisar etti, kimisi istidrâk yaptı, kimisi iktifâ etti, kimisi arz etti, kimisi intisâr gösterdi. Allah Teâlâ hepsini hayırla mükâfatlandırsın. Bu bilinince, şu da bilinmelidir ki onlar, Resûlullah (s.a.v.)'e söz, fiil veya takrîren isnâd edilen sünnetleri —keza vasıf ve hilkat itibarıyla (örneğin uzun boylu olmayışı gibi) ve günler (Hamza'nın şehâdeti ve Ebû Cehil'in katli gibi)— şu kısımlara ayırmışlardır: **mütevâtir, meşhur, sahih, hasen, sâlih, muza‘af, zayıf, müsned, merfû, mevkuf, mevsûl, mürsel, maktû, münkatı‘, mu‘dal, mu‘an‘an, mü’ennen, muallak, müdelles, müdrec, âlî, nâzil, müselsel, garîb, azîz, mu‘allel, ferîd, şâz, münker, muzdarib, mevdû‘, maklûb, mürekkeb, münkalib, müdabbec, musahhaf, nâsih, mensûh, muhtelif.**
الفصل الثالثفي نبذة لطيفة جامعة لفرائد فوائد مصطلح الحديث عند أهله وتقسيم أنواعه وكيفية تحمله وأدائه ونقله مما لا بدّ للخائض في هذا الشرح منه لما علم أن لكل أهل فنّ اصطلاحًا يجب استحضاره عند الخوض فيهوأوّل من صنف في ذلك القاضي أبو محمد الرامهرمزي في كتابه المحدّث الفاضل، والحاكم أبو عبد الله النيسابوري، ثم أبو نعيم الأصبهاني، ثم الحافظ أبو بكر الخطيب البغدادي في كتابه الكفاية في قوانين الرواية، وكتاب الجامع لآداب الشيخ والسامع، ثم القاضي عياض في الإلماع، والحافظ القطب أبو بكر بن أحمد القسطلاني في المنهج المبهج عند الاستماع لمن رغب في علوم الحديث على الاطلاع، وأبو جعفر الميانجي في جزء سمّاه ما لا يسع المحدّث جهله، ثم الحافظ أبو عمرو بن الصلاح، فعكف الناس عليه وساروا بسيره، فمنهم الناظم له والمختصر والمستدرك عليه، والمقتصر والعارض له والمنتصر، فجزاهم الله تعالى خيرًا.وإذا علم هذا فليعلم أنهم قسموا السنن المضافة له صلى الله عليه وسلم قولاً وفعلاً أو تقريرًا، وكذا وصفًا وخلقًا ككونه ليس بالطويل ولا بالقصير، وأيامًا كاستشهاد حمزة وقتل أبي جهل، إلى متواتر، ومشهور، وصحيح، وحسن، وصالح، ومضعف وضعيف، ومسند، ومرفوع، وموقوف، وموصول، ومرسل، ومقطوع، ومنقطع، ومعضل، ومعنعن، ومؤنن، ومعلق، ومدلس، ومدرج، وعال، ونازل، ومسلسل، وغريب، وعزيز، ومعلل، وفرد، وشاذ، ومنكر، ومضطرب، وموضوع، ومقلوب، ومركب، ومنقلب، ومدبج، ومصحف، وناسخ، ومنسوخ، ومختلف.فالمتواتر الذي يرويه عدد تحيل العادة تواطؤهم على الكذب من ابتدائه إلى انتهائه، وينضاف لذلك أن يصحب خبرهم إفادة العلم لسامعه، كحديث "من كذب عليّ متعمدًا" فنقل النوويّ أنه جاء عن مائتين من الصحابة رضي الله تعالى عنهم.والمشهور وهو أوّل أقسام الآحاد ما له طرق محصورة بأكثر من اثنين، كحديث "إنما الأعمال
Niyetle ilgili olarak buna şöhret ancak Yahyâ b. Saîd tarafından gelmiştir. İsnadının ilk kısmı ferddir ve onlara göre mütevatire ilhak edilmiştir; ancak nazarî ilim ifade eder. Sahih ise senedinin, şâz olmamak kaydıyla, adalet ve zabt sahibi râvilerle muttasıl olmasıdır; öyle ki sika râvinin, kendisinden daha iyi hıfza veya adede sahip olana muhalefet etmesi ve bu muhalefette cem‘ mümkün olmaması, ayrıca gizli ve ittifakla kabul edilen fâhiş bir illetin bulunmaması gerekir. Yani senedi zayıftır, yoksa hakikatte böyle olduğu kesin değildir; zira sika ve zabt sahibi râvinin hata etmesi ve unutması caizdir. Evet, mütevatir olduğunda ona kesin gözüyle bakılır. Eğer sened muttasıl değilse, yani senedinin başından veya tamamından (ortasından değil) bir râvi düşmüşse, buna muallak denir. Buhârî'nin Sahîh'inde bu merfû‘ ve mevkuf olur. İnşallah bir sonraki bölümde bu konu araştırılacaktır. Müctehid görüşe göre, bir senedin mutlak olarak en sahih sened olduğu hükmü, bir sahâbî ile kayıtlanmaksızın verilmez; bu tür bir niteleme zordur. Çünkü bu, hükme tâbi olan seneddeki her bir râvinin kabul derecelerinin bulunmasına bağlıdır. Eğer bir sahâbî ile kayıtlanırsa caiz olur. Meselâ Ehl-i Beyt'in en sahih senedi: Ca‘fer b. Muhammed, babasından, o dedesinden, o da Ali (r.a.)'den rivayet ettiği seneddir; tabi Ca‘fer'den rivayet eden sika ise. Sıddîk (r.a.)'in en sahih senedi: İsmâil b. Ebî Hâlid, Kays b. Ebî Hâzim'den, o da Ebû Bekir'den rivayetidir. Ömer (r.a.)'in en sahih senedi: Zührî, Sâlim'den, o babasından, o dedesinden rivayetidir. Ebû Hureyre (r.a.)'in en sahih senedi: Zührî, Saîd b. Müseyyeb'den, o da Ebû Hureyre'den rivayetidir. İbn Ömer'in en sahih senedi: Mâlik, Nâfi‘den, o da İbn Ömer'den rivayetidir. Âişe (r.anhâ)'nin en sahih senedi: Ubeydullah b. Ömer, Kāsım'dan, o da Âişe (r.anhâ ve anhüm ecmaîn)'den rivayetidir. Kendisine güvenilen hâfız ve tenkitçilerden birinin sahih olduğunu belirttiği bir cüzün (hadis kısmının) tashihine hükmedilir. Yahut güvenilir bir kimse onun sahih olduğunu belirtmemişse, görünüşe göre onu tashih etmek, İbnü'l-Kattân, el-Münzirî, ed-Dimyâtî, es-Sübkî ve başkalarının görüşünde olduğu gibi, bilgisi yerleşmiş ve idraki kuvvetlenmiş kimse için caizdir. Bu, İbnü's-Salâh'ın (bu asırların ehlinin zayıflığı sebebiyle buna izin vermediği) görüşüne muhaliftir. Hasen ise muharricinin bilindiği hadistir; meselâ Hicazlı, Şamlı, Iraklı, Mekkeli, Kûfeli olması gibi. Yani hadisin, Kātâde'nin Basralılar arasında olduğu gibi, beldesi itibarıyla meşhur bir râviden rivayet edilmesidir. Çünkü Basralıların hadisi Kātâde ve benzerlerinden geldiğinde muharrici bilinir, başkalarından geldiğinde ise bilinmez. Hasenden maksat muttasıl olmasıdır. Münkati‘, mürsel ve mu'dal hadisler ise râvilerinden bazılarının kaybolması sebebiyle muharrici bilinmez; bu hadislerin muharrici hakkında hüküm verilmesi caiz değildir. Burada muteber olan muttasıl olmasıdır; muharrici bilinmese bile. Çünkü muharrici bilinen her hadis muttasıldır, ancak tersi doğru değildir. Râvilerinin adalet ve zabt cihetinden şöhreti ise sahih hadis seviyesinin altındadır. Eğer "Bu hadisin senedi hasendir" veya "sahih senedlidir" denilirse, bu "hasen sahih" veya "hasen hadis" demelerinden aşağıdır. Çünkü sened, muttasıl olması ve râvilerinin sika ve zabt sahibi olması sebebiyle sahih veya hasen olabilir, ancak metin şâz veya illet sebebiyle (sahih veya hasen) olmayabilir. "Hasan sahih" denilen hadis, bir senede göre sahih, başka bir senede göre hasendir. Sâlih (hadis), hasenden daha aşağıdır. Ebû Dâvûd dedi ki: "Kitabım Sünen'de zayıflığı şiddetli olan hadisi belirttim. Herhangi bir şey zikretmediğim hadis ise sâlihtir. Bunların bir kısmı diğerlerinden daha sahihtir." Hâfız İbn Hacer dedi ki: Ebû Dâvûd'un bu sözündeki "sâlih" lafzı, ihticâc için veya i‘tibâr için olması bakımından daha geneldir. Sahih derecesine, sonra hasen derecesine yükselenler birinci anlamdadır. Bunların dışındakiler ise ikinci anlamdadır. Bunun altında kalanlar ise zayıflığı şiddetli olan hadislerdir.
بالنيّة" لكنه إنما طرأت له الشهرة من عند يحيى بن سعيد، وأوّل إسناده فرد، وهو ملحق بالمتواتر عندهم، إلا أنه يفيد العلم النظريّ.والصحيح ما اتصل سنده بعدول ضابطين بلا شذوذ، بأن لا يكون الثقة خالف أرجح منه حفظًا أو عددًا مخالفة لا يمكن الجمع، ولا علة خفية فادحة مجمع عليها، أي إسناده ضعيف لا أنه مقطوع به في نفس الأمر، لجواز خطأ الضابط الثقة ونسيانه. نعم يقطع به إذا تواتر، فإن لم يتصل بأن حذف من أوّل سنده أو جميعه لا وسطه فمعلق، وهو في صحيح البخاريّ يكون مرفوعًا وموقوفًا، يأتي البحث فيه إن شاء الله تعالى في الفصل التالي، والمختار لا يجزم في سند بأنه أصح الأسانيد مطلقًا غير مقيد بصحابيّ، تلك الترجمة لعسر الإطلاق، إذ يتوقف على وجود درجات القبول في كل فرد فرد من رواة السند المحكوم له، فإن قيد بصاحبها ساغ، فيقال مثلاً أصح أسانيد أهل البيت جعفر بن محمد عن أبيه عن جدّه عن علي رضي الله عنه إذا كان الراوي عن جعفر ثقة، وأصح أسانيد الصدّيق رضي الله عنه إسماعيل بن أبي خالد عن قيس بن أبي حازم عن أبي بكر، وأصح أسانيد عمر رضي الله عنه الزهريّ عن سالم عن أبيه عن جدّه، وأصح أسانيد أبي هريرة رضي الله عنه الزهريّ عن سعيد بن المسيب عن أبي هريرة، وأصح أسانيد ابن عمر مالك عن نافع عن ابن عمر، وأصح أسانيد عائشة عبيد الله بن عمر عن القاسم عن عائشة رضي الله عنها وعنهم أجمعين. ويحكم بتصحيح نحو جزء نص على صحته من يعتمد عليه من الحفاظ النقاد، أو لم ينص على صحته معتمد، فالظاهر جواز تصحيحه لمن تمكنت معرفته وقوي إدراكه كما ذهب إليه ابن القطان والمنذريّ والدمياطيّ والسبكي وغيرهم، خلافًا لابن الصلاح، حيث منع لضعف أهل هذه الأزمان.والحسن ما عرف مخرّجه من كونه حجازيًّا شاميًّا عراقيًّا مكيًّا كوفيًّا، كان يكون الحديث عن راوٍ قد اشتهر برواية أهل بلده، كقتادة في البصريين، فإن حديث البصريين إذا جاء عن قتادة ونحوه كان مخرجه معروفًا، بخلافه عن غيره. والمراد به الاتصال، فالمنقطع والمرسل والمعضل لغيبة بعض رجالها لا يعلم مخرج الحديث منها لا يسوغ الحكم بمخرجه، فالمعتبر الاتصال، ولو لم نعرف المخرج، إذ كل معروف المخرج متصل ولا عكس، وشهرة رجاله بالعدالة والضبط المنحط عن الصحيح، ولو قيل هذا حديث حسن الإسناد أو صحيحه فهو دون قولهم حديث حسن صحيح أو حديث حسن، لأنه قد يصح أو يحسن الإسناد لاتصاله وثقة رواته وضببطهم دون المتن، لشذوذ أو علة. وما قيل فيه حسن صحيح أي صح بإسناد وحسن بآخر.والصالح دون الحسن، قال أبو داود وما كان في كتابي السنن من حديث فيه وهن شديد، فقد بيّنته، وما لم أذكر فيه شيئًا فهو صالح. وبعضها أصح من بعض اهـ. قال الحافظ ابن حجر لفظ صالح في كلامه أعمّ من أن يكون للاحتجاج أو للاعتبار، فما ارتقى إلى الصحة ثم إلى الحسن فهو بالمعنى الأوّل، وما عداهما فهو بالمعنى الثاني، وما قصر عن ذلك فهو الذي فيه وهن شديد.
Mud'af, zayıflığı üzerinde ittifak edilmeyen hadistir; bilakis metninde veya senedinde bazıları tarafından taz'îf, diğer bazıları tarafından takviye vardır. O, zayıftan daha üstündür ve Buhârî'de bundan örnekler bulunur.
Zayıf hadis, hasen derecesine ulaşamayandır. Zayıflık dereceleri, sahih şartlarından uzaklığına göre farklılık arz eder.
Müsned, senedi râvîlerinden nihayetine kadar merfû veya mevkuf olarak muttasıl olan hadistir.
Merfû, Resûlullah (s.a.v.)'e izafe edilen söz, fiil veya takrir olup muttasıl veya munkatı olabilir. Buna mürsel dahildir ve zayıfı da kapsar.
Mevkuf, söz veya fiil olarak sahâbîye hasredilendir; munkatı da olsa. 'Eser' diye adlandırılır mı? Evet. Bu kabildendir sahâbînin: 'Biz filan şeyi yapardık' sözü, eğer onu Resûlullah'a izafe etmezse. Lâkin izafe ederse, Câbir'in: 'Biz Resûlullah (s.a.v.) zamanında azil yapardık' sözü gibi, bu merfû kabilindendir, lafzı mevkuf olsa bile; zira râvinin maksadı şer'î hükmü beyandır. Bir kavle göre merfû olmaz.
Sahâbînin: 'Sünnetten şudur' veya 'Emrolunduk' (hemzenin zammedilmesiyle) ya da 'Emrolunurduk' veya 'Nehyolunduk' yahut 'Mübah kılınmıştır' sözü de merfû hükmündedir. Yine sahâbînin: 'Ben sizin namazda ona (s.a.v.) en çok benzeyeninizim' sözü gibi, nüzûl sebebine taalluk eden tefsir gibi. Muğîre'nin hadisi: 'Resûlullah'ın ashabı tırnaklarıyla kapısını tıklardı' – İbnü's-Salâh bunun merfû olduğunu tercih etmiş, Hâkim ise mevkuf olduğunu söylemiştir. Tâbiî veya ondan aşağısının 'Yerfeuhu' veya 'Refeahu' yahut 'Merfû'an' veya 'Yubliguhu' veya 'Yervîhi' veya 'Yunammîhi' (ilk harfi fetha, ikincisi sakin, üçüncüsü kesre ile) veya 'Yusniduhu' yahut 'Ye'suruhu' merfû olarak söylemeleri, ittifakla merfû hükmündedir. Onları buna sevk eden şey, işittikleri sîga hakkındaki şüpheleridir: Acaba 'Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu' mu, 'Nebî (s.a.v.) buyurdu' mu, yoksa 'Semi'tu' veya 'Haddesenî' gibi bir ifade mi? Veya kendisi ibdâl caiz görmeyenlerdendir yahut hafifletme ve ihtisârı tercih etme veya sübutundan şüphe etme yahut vera' sebebiyle, ma'nâ ile rivâyette ihtilâf olduğunu bildiğindendir. Bazı hadislerde sahâbînin Nebî (s.a.v.) hakkında 'Yerfeuhu' demesi, onun Allah teâlâ hakkındaki kavli hükmündedir. Tâbiî 'Künnâ nef'al' derse, eğer sahâbe zamanına izafe etmiyorsa merfû veya mevkuf sayılmaz, aksine maktûdur. Şayet sahâbe zamanına izafe ederse, mevkuf olma ihtimali vardır; çünkü zâhiren sahâbenin onu bilmesi ve takriri söz konusudur. Diğer taraftan olmama ihtimali de vardır; zira sahâbînin takriri ona nispet edilemeyebilir, hâlbuki Resûlullah (s.a.v.)'in takriri böyle değildir. Sahâbeden, içtihada mahal olmayan bir konuda mevkuf olarak gelen şey, İbn Mes'ûd'un: 'Kim bir sihirbaz veya kâhine giderse, Muhammed (s.a.v.)'e indirileni inkâr etmiş olur' sözü gibi, hükmü merfûdur; sahâbe hakkında hüsn-i zannı tahsin için böyledir. Bunu Hâkim söylemiştir.
Mevsûl (muttasıl da denir), senedi merfû veya mevkuf olarak muttasıl olandır; tâbiîye muttasıl olan değildir. Evet, Saîd b. el-Müseyyib'e veya ez-Zührî'ye muttasıl denilebilir meselâ.
Mürsel, tâbiînin mutlak olarak veya büyük tâbiînin Nebî (s.a.v.)'e ref ettiği hadistir. Şâfiî ve cumhura göre zayıftır, delil olarak kullanılmaz. Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed (meşhur rivâyette ise) onunla ihticâc etmiştir. Eğer başka bir tarikten müsned veya diğer bir mürsel olarak gelmesiyle takviye bulursa (ki bu ikinci mürselin râvîsi ilk mürselin râvîlerinden başka kimselerden ilim almıştır), onunla ihticâc edilir. İşte bu sebeple Şâfiî, Saîd b. el-Müseyyib'in mürselleriyle ihticâc etmiştir; zira onlar başka yollardan müsned olarak bulunmuştur. Nevevî dedi ki: İhtilaf etti
والمضعف ما لم يجمع على ضعفه بل في متنه أو سنده تضعيف لبعضهم وتقوية للبعض الآخر وهو أعلى من الضعيف وفي البخاري منه.والضعيف ما قصر عن درجة الحسن وتتفاوت درجاته في الضعف بحسب بعده من شروط الصحة.والمسند ما اتصل سنده من رواته إلى منتهاه رفعًا ووقفًا.والمرفوع ما أضيف إلى النبي صلى الله عليه وسلم من قول أو فعل أو تقرير متصلاً كان أو منقطعًا، ويدخل فيه المرسل ويشمل الضعيف.والموقوف ما قصر على الصحابيّ قولاً أو فعلاً ولو منقطعًا، وهل يسمى أثرًا؟ نعم. ومنه قول الصحابي: كنا نفعل ما لم يضفه إلى النبي صلى الله عليه وسلم، فإن أضافه إليه كقول جابر: كنّا نعزل على عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم، فمن قبيل المرفوع وإن كان لفظه موقوفًا لأن غرض الراوي بيان الشرع. وقيل لا يكون مرفوعًا. وقول الصحابي من السنة كذا أو أمرنا بضم الهمزة، أو كنا نؤمر أو نهينا أو أبيح، فحكمه الرفع أيضًا، كقول الصحابي: أنا أشبهكم صلاة به صلى الله عليه وسلم، كتفسير تعلق بسبب النزول، وحديث المغيرة: "كان أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم يقرعون بابه بالأظافير" صوّب ابن الصلاح رفعه، وقال الحاكم موقوف، وقول التابعي فمن دونه يرفعه أو رفعه أو مرفوعًا أو يبلغ به أو يرويه أو ينمّيه بفتح أوّله وسكون ثانيه وكسر ثالثه، أو يسنده أو يأثره مرفوع بلا خلاف، والحامل له على ذلك الشك في الصيغة التي سمع بها، أهي: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم أو النبيّ أو نحو ذلك، كسمعت أو حدّثني، وهو ممّن لا يرى الإبدال أو طلبًا للتخفيف وإيثارًا للاختصار أو للشك في ثبوته أو ورعًا، حيث علم أن المرويّ بالمعنى فيه خلاف، وفي بعض الأحاديث قول الصحابي عن النبي صلى الله عليه وسلم يرفعه، وهو في حكم قوله عن الله تعالى، ولو قال تابعيّ كنّا نفعل، فليس بمرفوع ولا بموقوف إن لم يضفه لزمن الصحابة، بل مقطوع. فإن أضافه لزمنهم احتمل الوقف، لأن الظاهر اطّلاعهم عليه وتقريرهم واحتمل عدمه لأن تقرير الصحابيّ قد لا ينسب إليه بخلاف تقريره صلى الله عليه وسلم، وإذا أتى شيء عن صحابي موقوفًا عليه مما لا مجال للاجتهاد فيه كقول ابن مسعود: من أتى ساحرًا أو عرّافًا فقد كفر بما أنزل على محمد صلى الله عليه وسلم، فحكمه الرفع تحسينًا للظن بالصحابة. قاله الحاكم.والموصول ويسمى المتصل ما اتصل سنده رفعًا ووقفًا لا ما اتصل للتابعي، نعم يسوغ أن يقال متصل إلى سعيد بن المسيب أو إلى الزهري مثلاً.والمرسل ما رفعه تابعي مطلقًا أو تابعي بكبير إلى النبي صلى الله عليه وسلم، وهو ضعيف لا يحتج به عند الشافعي والجمهور، واحتج به أبو حنيفة ومالك وأحمد في المشهور عنه، فإن اعتضد بمجيئه من وجه آخر مسندًا أو مرسلاً آخر أخذ مرسله العلم عن غير رجال المرسل الأوّل، احتج به. ومن ثم احتج الشافعي بمراسيل سعيد بن المسيب، لأنها وجدت مسانيد من وجوه. أُخر. قال النووي: إنما اختلف
Ashâbımızın ilk dönemdekileri, İmam Şâfiî'nin Saîd b. el-Müseyyeb'in mürsel rivayetlerini göndermesi (irsâl) hakkında iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birincisi, onun (Saîd'in mürselinin) İmam Şâfiî nezdinde diğer mürsellerden farklı olarak hüccet olduğu, zira bu mürsellerin müsned olarak da bulunduğu; ikincisi ise, onun nezdinde hüccet olmayıp diğer mürseller gibi olduğu, İmam Şâfiî'nin yalnızca Saîd'in mürselini tercih ettiği, mürsel ile tercihin ise câiz olduğudur. Hattîb (el-Bağdâdî) şöyle demiştir: "Doğru olan ikinci görüştür." Birincisine gelince, o bir şey değildir; çünkü Saîd'in mürselleri arasında hiçbir surette sahih bir yönden bulunmayan rivayetler vardır. Sahâbî mürseline gelince – İbn Abbâs ve diğer küçük sahâbîlerin Resûlullah'tan (s.a.v.) işitmedikleri rivayetleri gibi – bu hüccettir. Vasl ile irsâlin tearuzuna gelince – sika râvilerin bir hadis hakkında ihtilaf edip kiminin muttasıl, kiminin mürsel olarak rivayet etmesi gibi – nitekim "لا نكاح إلا بولي" hadisi İsrâîl ve bir cemaat tarafından Ebû İshâk es-Sebî'î'den, onun Ebû Berde'den, onun Ebû Mûsâ'dan, onun da Peygamber'den (s.a.v.) rivayet edilmiştir. Sevrî ve Şu'be ise aynı hadisi Ebû İshâk'tan, onun da Ebû Berde'den, onun da Peygamber'den (s.a.v.) rivayet etmişlerdir. Bu durumda, eğer müsned rivayeti nakleden râvi âdil ve zabt sahibi ise hükmün müsned lehine olduğu söylenmiştir. Hattîb bunun sahih olduğunu belirtmiştir. Bu hususta Buhârî'ye sorulmuş, o da vasledenin lehine hükmetmiş ve sikanın ziyadesinin makbul olduğunu söylemiştir. Üstelik burada mürsel rivayetin râvisi Şu'be ve Süfyân'dır; bunların hıfz ve itkândaki dereceleri malumdur. (Diğer taraftan) hükmün çoğunluğa ait olduğu da söylenmiştir; hükmün en iyi hıfz edene ait olduğu da söylenmiştir. Eğer biz bu görüşü kabul edersek ve mürsel râvi daha iyi hıfz sahibi ise, bu, vasleden râvinin adaletine ve ehliyetine halel getirmez (sahih olan budur). Ref' ile vakfın tearuzuna gelince – bir sika râvinin bir hadisi ref' etmesi, diğer bir sikanın ise vakf etmesi gibi – hüküm ref' eden lehinedir; çünkü o müsbittir, diğeri ise sâkittir. Diğeri nâfî olsa bile müsbit takdim edilir. Sika râvilerin ziyadeleri sahih olana göre mutlak olarak kabul edilir. Bu ziyade ister tek bir râviden gelsin – hadisi bir defa noksan, bir defa da o ziyadeyi içerecek şekilde rivayet etmesi gibi – ister noksan rivayet edenden başka bir kimseden gelsin. (Ancak) bazıları bu ziyadelerin mutlak olarak reddedildiğini söylemiş; bazıları ise ondan (noksan rivayet edenden) gelenin reddedildiğini, başkasından gelenin kabul edildiğini söylemiştir. Usûl âlimleri şöyle demiştir: Eğer meclis birleşmişse ve râvinin çoğunlukla o ziyadeden gafil olması muhtemel değilse ziyade reddedilir; eğer gafil olması muhtemelse cumhura göre kabul edilir. Meclisin birden fazla olup olmadığı bilinmezse, birleştiği duruma göre kabule daha evlâdır. Eğer meclisin birden fazla olduğu kesin olarak biliniyorsa, ittifakla kabul edilir. Maktû, tâbiîden gelen, onun sözü veya fiili olup ona vakfedilen rivayettir; hüccet değildir. Münkati, râvilerinden sahâbîden önce bir kişinin düştüğü rivayettir. Aynı şekilde iki veya daha fazla yerden düşme de böyledir; ancak düşen her bir râvi sayısı bir râviden fazla olmamalıdır. Mu'dal, râvilerinden sahâbîden önce iki veya daha fazla kişinin, üstelik muttasıl olarak düştüğü rivayettir. Mâlik'ten gelen "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu" şeklindeki söz gibi. İki ile sınırlı olmadığından İbn es-Salâh, musanniflerin "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu" demelerini mu'dal kabilinden saymıştır. Yine buna, nebi ve sahâbî lafızlarının birlikte hazfedilip metnin tâbiîye vakfedilmesi de dahildir; el-A'meş'in eş-Şa'bî'den rivayet ettiği "يقال للرجل يوم القيامة عملت كذا وكذا فيقول ما عملته فتنطق جوارحه" hadisi gibi. Mu'an'an, râvilerin "falan, falandan" şeklinde, semâ, tahdîs veya ihbâr açık lafzı kullanılmaksızın, isimleri verilmiş meşhur râvilerden geldiği rivayettir. Cumhura göre bu rivayet muttasıldır. Bunun şartı, mu'an'an râvilerin birbirleriyle en az bir defa buluştuklarının sabit olması ve mu'an'an râvinin tedlis yapmamış olmasıdır. Ancak aralarında buluşmanın sabit olması şartı hakkında ihtilaf vardır. Yine uzun süre birlikte bulunma ve mu'an'an râvinin, kendisinden rivayet ettiği kimseden rivayet bilgisine sahip olması (da şart mı?) ihtilaflıdır. Alî b. el-Medînî buluşma şartını açıkça ileri sürmüş, Buhârî de bunu benimsemiş ve bu şartı asl-ı sıhhatte şart koşmuşlardır. Nevevî bu görüşü muhakkiklere nisbet etmiştir ve bu Şâfiî'nin sözünün gereğidir. Müslim ise bu şartı koşmamış, aksine Sahîh'inin mukaddimesinde bu şartı reddetmiş ve bunun, söyleyeninin kendisinden önce kimsenin söylemediği uydurma bir söz olduğunu iddia etmiştir.
أصحابنا المتقدمون في معنى قول الشافعي إرسال سعيد بن المسيب عندنا حسن على قولين، أحدهما أنه حجة عنده بخلاف غيرها من المراسيل لأنها وجدت مسندة، ثانيهما أنها ليست بحجة عنده بل كغيرها، وإنما رجح الشافعي بمرسله، والترجيح بالمرسل جائز. قال الخطيب: والصواب الثاني.وأما الأول فليس بشيء لأن في مراسيل سعيد ما لم يوجد بحال من وجه يصح، وأما مرسل الصحابيّ كابن عباس وغيره من صغار الصحابة عنه صلى الله عليه وسلم مما لم يسمعوه منه فهو حجة، وإذا تعارض الوصل والإرسال بأن تختلف الثقات في حديث فيرويه بعضهم متصلاً وآخر مرسلاً، كحديث "لا نكاح إلا بولي" رواه إسرائيل وجماعة عن أبي إسحق السبيعي عن أبي بردة عن أبي موسى عن النبي صلى الله عليه وسلم. ورواه الثوري وشعبة عن أبي إسحق عن أبي بردة عن النبي صلى الله عليه وسلم، فقيل الحكم للمسند إذا كان عدلاً ضابطًا، قال الخطيب وهو الصحيح، وسئل عنه البخاري فحكم لمن وصل، وقال الزيادة من الثقة مقبولة، هذا مع أن المرسل شعبة وسفيان ودرجتهما من الحفظ والإتقان معلومة، وقيل الحكم للأكثر، وقيل للأحفظ، وإذا قلنا به وكان المرسل الأحفظ فلا يقدح في عدالة الواصل وأهليته على الصحيح، وإذا تعارض الرفع والوقف بأن يرفع ثقة حديثًا وقفه ثقة غيره، فالحكم للرافع لأنه مثبت وغيره ساكت، ولو كان نافيًا، فالمثبت مقدّم وتقبل زيادة الثقات مطلقًا على الصحيح، سواء كانت من شخص واحد، بأن رواه مرّة ناقصًا ومرّة أخرى وفيه تلك الزيادة، أو كانت الزيادة من غير من رواه ناقصًا، وقيل بل مردودة مطلقًا، وقيل مردودة منه مقبولة من غيره، وقال الأصوليون إن اتحد المجلس ولم يحتمل غفلته عن تلك الزيادة غالبًا ردّت، وإن احتمل قبلت عند الجمهور، وإن جهل تعدد المجلس، فأولى بالقبول من صورة اتحاده، وإن تعددت يقينًا قبلت اتفافًا.والمقطوع ما جاء عن تابعي من قوله أو فعله موقوفًا عليه وليس بحجة.والمنقطع ما سقط من رواته واحد قبل الصحابيّ، وكذا من مكانين وأكثر، بحيث لا يزيد كل ما سقط منها على راوٍ واحد.والمعضل ما سقط من رواته قبل الصحابيّ اثنان فأكثر، مع التوالي، كقول مالك قال رسول الله صلى الله عليه وسلم، ولعدم التقيد باثنين، قال ابن الصلاح إن قول المصنفين قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من قبيل المعضل، ومنه أيضًا حذف لفظ النبي والصحاب معًا، ووقف المتن على التابعي، كقول الأعمش عن الشعبي "يقال للرجل يوم القيامة عملت كذا وكذا فيقول ما عملته فتنطق جوارحه" الحديث.والمعنعن الذي قيل فيه فلان عن فلان، من غير لفظ صريح بالسماع أو التحديث أو الإخبار أتى عن رواة مسمين معروفين موصول عند الجمهور، بشرط ثبوت لقاء المعنعنين بعضهم بعضًا ولو مرة، وعدم التدليس من المعنعن، لكن في شرطية ثبوت اللقاء بينهما. وكذا طول الصحبة ومعرفة الرواية للمعنعن عن المعنعن عنه خلف، صرح باشتراط اللقاء علي بن المديني وعليه البخاري، وجعلاه شرطًا في أصل الصحة، وعزاه النووي للمحققين، وهو مقتضى كلام الشافعي، ولم يشترطه مسلم بل أنكر اشتراطه في مقدمة صحيحه، وادّعى أنه قول مخترع لم يسبق قائله إليه.
el-Mu‘an‘an, râvînin “haddesenâ fülân ene fülânen kāle” demesidir. Bu, ‘an lafzı gibi mülâkat, müsâme‘a ve semâ‘ı ifade eder; ancak tedlîsten sâlim olmak şartıyla. el-Mu‘allak, isnâdının başından (ortasından değil) hazfedilmiş olan hadistir; duvarın kesintiye uğratılarak asılmasından (ta‘lîk) alınmıştır. Hükmü geçmiş olup gelecek fasılda inşâallah Teâlâ, Allah Sübhânehû‘nun yardımıyla zikredilecektir. el-Müdlis (şeddeli lâm ile) üçtür: Birincisi, şeyhinin ismini düşürüp şeyhinin şeyhine veya daha yukarısına yükselmesi; ondan, ittisâl gerektirmeyen, aksine ittisâl vehmine sevk eden bir lafızla rivayet etmesidir. “Ahberanâ” ve benzerini söylemez; “an fülân” veya “kāle fülân” yahut “enne fülânen” der, böylece kendisinin, rivayet ettiği kimseden işittiğini vehmettirir. Tedlîs ancak, müdlisin kendisinden rivayet ettiği kimseye muâsır olması veya ona yetişip ondan işitmemesi yahut işitip de tedlîs yaptığı o hadisi ondan duymamış olması hâlinde geçerlidir. Bu sebeple, tedlîs ile meşhur olan kimsenin, “semi‘tü” gibi ittisâli sarâhaten ifade eden bir lafız kullanmadıkça rivayeti kabul edilmez. Sahîhayn’da bu kısım ehlinden sarâhaten semâ‘ kaydıyla nakledilen hadis çoktur (el-A‘meş, es-Sevrî gibi). Bunların ‘an‘ane ve benzeri lafızlarla rivayet ettikleri hadislerse, muharric tarafından başka bir yoldan semâ‘ın sübûtuna hamledilir; biz buna muttali olmasak dahi, Sahîhayn sahipleri hakkında hüsn-i zan beslemek içindir. İkincisi, tedlîsü‘t-tesviyedir: İki sika râvî arasındaki zayıf râvîyi düşürmek suretiyle isnâdın tamamının sika hâline gelmesidir ki bu, tedlîsin en kötüsüdür. Bekiyye b. el-Velîd bu tedlîsi en çok yapan kimsedir. Üçüncüsü, tedlîsü‘ş-şuyûhtur: Şeyhini, ondan işittiği hâlde, bilinen isminden başka bir isimle anmak veya onu meşhur olmayan bir nisbet yahut sıfatla tavsif etmektir. Bu, tâlibin uyanıklığını sağlamak ve onu imtihan ederek râvîler hakkında araştırma yapmaya sevk etmek amacıyla câizdir. el-Müdrec, hadisin peşinden, onun parçası zannedilecek şekilde bitişik olarak zikredilen sözdür. Yahut muhaddisin, iki ayrı metin ve isnadı birleştirerek sadece bir isnadla rivayet etmesidir. Saîd b. Ebî Meryem’in “Lâ tebâğadû ve lâ tehâsedû ve lâ tedâberû ve lâ tenâfesû” rivayetindeki “lâ tenâfesû” kısmını İbn Ebî Meryem başka bir metinden idrâc etmiştir. Veya bir hadisi, isnadı veya metni farklı olan bir cemaatten işitip onları ittifak hâlinde gösterecek şekilde rivayet etmek; yahut isnâdı zikrederken kendiliğinden bir söz söyleyip dinleyenlerin o sözü hadis metninden zannederek aynı şekilde rivayet etmeleridir. Bu idrâc bazen metnin başında olur (Ebû Hüreyre’nin “İsbîgū’l-vudûe feinne Ebe’l-Kāsım sallallahu aleyhi ve selleme kāle: ‘Veylün li’l-a‘kābi mine’n-nâr’ hadisindeki “isbîgū” kısmı Ebû Hüreyre’nin sözüdür, geri kalanı merfûdur). Bazen metnin ortasında, bazen de (en çok olduğu üzere) sonunda olur. İbn Mes‘ûd’un, Resûlullah’ın (s.a.v.) namazda teşehhüdü öğrettiğine dair “et-Tahiyyâtu lillâhi…” hadisinde Ebû Hayseme Züheyr b. Muâviye, râvîlerinden Hasan b. el-Hurr kanalıyla İbn Mes‘ûd’a ait olan “Feizâ kulte hâzâ fekad kadayte salâteke in şi’te en tekūme fekum ve in şi’te en tak‘ude fek‘ud” sözünü idrâc etmiştir. el-Âlî beştir: Mutlak âlî, bir hadisin başka bir senede nisbetle daha az râvî sayısıyla Resûlullah’a (s.a.v.) yakınlığıdır veya aynı hadisi daha çok râvî sayısıyla rivayet eden senede yahut esânîd talebinde bir hadis imamına –sika olarak– yakınlık durumuna
والمؤنن قول الراوي حدثنا فلان أن فلانًا قال، وهو كعن في اللقاء والمجالسة والسماع مع السلامة من التدليس.والمعلق ما حذف من أوّل إسناده لا وسطه، مأخوذ من تعليق الجدار لقطع اتصاله، وسبق ويأتي حكمه إن شاء الله تعالى في الفصل التالي بعون الله سبحانه.والمدلس بفتح اللام المشددة ثلاثة:أحدها، أن يسقط اسم شيخه ويرتقي إلى شيخ شيخه أو من فوقه، فيسند عنه ذلك بلفظ لا يقتضي الاتصال، بل بلفظ موهم له، فلا يقول أخبرنا وما في معناها، بل يقول عن فلان أو قال فلان أو أن فلانًا، موهما بذلك أنه سمعه ممّن رواه عنه، وإنما يكون تدليسًا إذا كان المدلس قد عاصر الذي روى عنه أو لقيه ولم يسمع منه أو سمع منه ولم يسمع ذلك الذي دلسه عنه، فلا يقبل ممن عرف بذلك إلا ما صرح فيه بالاتصال، كسمعت. وفي الصحيحين من حديث أهل هذا القسم المصرح فيه بالسمع كثير، كالأعمش والثوري وما فيهما من حديثهم بالعنعنة ونحوها، محمول على ثبوت السماع عند المخرج من وجه آخر، ولو لم نطلع عليه تحسينًا للظن بصاحبي الصحيح.ثانيها، تدليس التسوية بأن يسقط ضعيفًا بين شيخيهما الثقتين، فيستوي الإسناد كله ثقات، وهو شر التدليس، وكان بقية بن الوليد أفعل الناس له.ثالثها، تدليس الشيوخ، بأن يسمي شيخه الذي سمع منه بغير اسمه المعروف، أو ينسبه أو يصفه بما لم يشتهر به تعمية، كيلا يعرف، وهو جائز لقصد تيقظ الطالب واختباره ليبحث عن الرواة.والمدرج كلام يذكر عقب الحديث متصلاً، يوهم أنه منه، أو يكون عنده متنان بإسنادين فيرويهما بأحدهما، كرواية سعيد بن أبي مريم "لا تباغضوا ولا تحاسدوا ولا تدابروا ولا تنافسوا" أدرج ابن أبي مريم ولا تنافسوا من متن آخر. أو يسمع حديثًا من جماعة مختلفين في إسناده أو متنه فيرويه عنهم على الاتفاق، أو يسوق الإسناد فيعرض له عارض فيقول كلامًا من قبل نفسه، فيظن بعض من سمعه أن ذلك الكلام من متن الحديث فيرويه عنه كذلك، ويكون في المتن تارة في أوّله كحديث أبي هريرة "أسبغوا الوضوء فإن أبا القاسم صلى الله عليه وسلم قال ويل للأعقاب من النار" فأسبغوا، من قول أبي هريرة والباقي مرفوع. ويكون أيضًا في أثنائه وفي آخره وهو الأكثر، كحديث ابن مسعود أنه صلى الله عليه وسلم علّمه التشهد في الصلاة، فقال التحيات لله الخ. أدرج فيه أبو خيثمة. زهير بن معاوية أحد رواته عن الحسن بن الحر هنا كلامًا لابن مسعود، وهو فإذا قلت هذا فقد قضيت صلاتك إن شئت أن تقوم فقم وإن شئت أن تقعد فاقعد.والعالي خمسة: المطلق، وهو القرب من رسول الله صلى الله عليه وسلم بعدد قليل بالنسبة إلى سند آخر يرد بذلك الحديث بعينه بعدد كثير، أو بالنسبة لمطلب الأسانيد والقرب من إمام من أئمة الحديث ذي