Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd, sırat-ı müstakîme irşad eden, yüce ahlâkı medheden ve peygamberi Muhammed'i (s.a.v.) mekârim-i ahlâkı tamamlayıcı olarak gönderen, onu edeplendiren ve en güzel şekilde terbiye eden Allah'a mahsustur. Allah'ım! Sana yöneliyor, sana doğru çabalıyor, taatine ermek için nefislerimizle cihad ediyor ve bizi rızana ulaştırmak üzere senin çizdiğin sırat-ı müstakîme biniyoruz. Bize kuvvetinle yardım et, izzetinle bizi hidayete erdir, kudretinle bizi koru, rahmetinle bizi yüce dereceye ulaştır, kerem ve şefkatinle en büyük saadete eriştir. Şüphesiz sen dilediğine kadirsin. Ahmed b. Muhammed b. Miskeveyh dedi ki: Bu kitaptaki gayemiz, kendimize öyle bir huy (hulk) kazandırmaktır ki, onunla bizden bütün fiiller güzel bir şekilde sadır olsun, aynı zamanda bunlar bize kolay gelsin, zorluk ve meşakkat içermesin. Bu da bir sanat (disiplin) ve öğretici bir düzen içinde olacaktır. Buna giden yol ise, önce nefislerimizin mahiyetini, ne olduğunu, niçin yaratıldığını bilmektir; yani onun kemalini, gayesini, güçlerini ve melekelerini; ki bunları gerektiği gibi kullandığımızda bu yüce mertebeye erişiriz. Ve bizi bundan alıkoyan şeyleri, neyin onu arındırıp felaha erdireceğini, neyin onu kirletip hüsrana uğratacağını bilmektir. Zira Allah Teâlâ -azze men kâil- şöyle buyurur: “Nefse ve onu düzenleyene andolsun ki, ona fücurunu ve takvasını ilham etmiştir. Onu arındıran kurtuluşa ermiş, onu (günahla) örten ise ziyana uğramıştır.”
بسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله الذي أرشد إلى الصراط المستقيم ومدح الخلق العظيم وأرسل نبيه محمد متمما لمكارم الأخلاق وأدبه فأحسن تأديبه على الإطلاق.اللهم إنا نتوجه إليك ونسعى نحوك ونجاهد نفوسنا في طاعتك ونركب الصراط المستقيم الذي نهجته لنا إلى مرضاتك فاعن بقوتك واهدنا بعزتك واعصمنا بقدرتك وبلغنا الدرجة العلي برحمتك والسعادة القصوى بجودك ورأفتك إنك على ما تشاء قدير.قال أحمد بن محمد بن مسكويه غرضنا في هذا الكتاب أن نحصل لأنفسنا خلقا تصدر به عنا الأفعال كلها جميلة وتكون مع ذلك سهلة علينا لا كلفة فيها ولا مشقة ويكون ذلك بصناعة وعلى ترتيب تعليمي والطريق في ذلك أن نعرف أولا نفوسنا ماهي وأي شيء ولأي شيء أوجدت فينا، أعني كمالها وغايتها وما قواها وملكاتها التي إذا استعملناها على ما ينبغي بلغنا بها هذه الرتبة العلية وما الأشياء العائقة لناعنها وما الذي يزكيها فتفلح وما الذي يدسيها فتخيب فإن الله عز من قائل يقول: ونفس وما سواها فألهمها فجورها وتقواها قد أفلح من زكاها وقد خاسب من دساها.
Mademki her sanatın, üzerine bina edildiği ve onunla elde edildiği ilkeleri (mebâdî) vardır ve bu ilkeler başka bir sanattan alınır; bu sanatların hiçbirinde kendi ilkelerini açıklamak bulunmaz. O hâlde, bu sanatın ilkelerini icmâl ve işaret yoluyla, vecîz bir sözle zikretmekte açık bir mazeretimiz vardır. Ne var ki bunlar asıl kastımız değildir; asıl kastımız, zâtî ve hakikî bir şerefle şereflenen şerefli ahlâka isabet etmektir. Bu şeref, mal ve çoklukla, sultan ve galebe ile yahut ıstılah ve uzlaşmayla elde edilen ârızî bir şeref değildir. Şöyle deriz – Allah tevfîkıyla –: Böylece onunla beyan ederiz ki bizde cisim olmayan, cismin bir parçası olmayan, araz olmayan, varlığı için cismanî bir kuvvete muhtaç olmayan, bilakis basit bir cevher olan ve hiçbir duyuyla algılanamayan bir şey bulunur. Sonra ondan maksadımızı, yani ne için yaratıldığımızı ve neye davet olunduğumuzu beyan ederiz.
ولما كان لكل صناعة مباد عليها تبتني وبها تحصل وكانت تلك المبادى مأخوذة من صناعة أخرى وليس في شيء من هذه الصناعات أن تبين مبادى أنفسنا كان لنا عذر واضح في ذكر مبادىء هذه الصناعة على طريق الإجمال والإشارة بالقول الوجيز وأن لم يكن مما قصدنا له واتباعها بعد ذلك بما توخيناه من إصابة الخلق الشريف الذي يشرف شرفا ذاتيا حقيقيا لا على طريق العرض الذي لا ثبات له ولا حقيقة أعني المكتب بالمال والمكاثرة أو السلطان والمغالبة أو الإصطلاح والمواضعة فنقول وبالله التوفيق لوا نبين به إن فينا شيئا ليس بجسم ولا بجزء من جسمب ولا عرض ولا محتاج في وجوده إلى قوة جسيمة بل هو جوهر بسيط غير محسوس بشيء من الحواس ثم نبين ما مقصودنا منه الذي خلقنا له وندبنا إليه فنقول:
**Nefsin Tarifi**
İnsanda, cisimlerin ve cisimlerin cüzlerinin hududu ve hâssaları itibarıyla onlara muhâlif olan bir şeyin bulunduğunu gördük. Bu şeyin ayrıca cisimlerin fiillerine ve hâssalarına zıt fiilleri vardır; öyle ki hiçbir hâlde cisimlerle ortaklık göstermez. Aynı şekilde onun a‘râza da mübâyin olduğunu ve onların tamamına son derece zıt olduğunu görürüz. Daha sonra, bu şeyin cisimlere ve a‘râza karşı olan bu mübâyenet ve muhâlefetinin, cisimlerin cisim olması ve a‘râzın a‘râz olması cihetinden kaynaklandığını tespit ettiğimizde, bu şeyin ne bir cisim, ne bir cismin cüz’ü ne de bir araz olduğuna hükmettik. Zira o istihâle etmez ve değişmez. Ayrıca o, bütün şeyleri eşit şekilde idrak eder; ona bir yorgunluk, usanç ve noksanlık ârız olmaz.
**Bunun izahı şudur:** Her cisim, kendine ait bir sûrete sahiptir; bu sûret, kendi türünden olan başka bir sûreti, ancak ilk sûretten tamamen ayrıldıktan sonra kabul edebilir.
**Buna misâl:** Cisim, mesela teslîs gibi bir şekli kabul ettiğinde, terbi‘, tedvîr gibi başka bir şekli ancak ilk şekilden ayrıldıktan sonra kabul edebilir. Aynı şekilde bir nakış, yazı veya herhangi bir sûreti kabul ettiğinde, o türden başka bir sûreti ancak ilkinin tamamen zâil olması ve bâtıl olmasından sonra kabul edebilir. Eğer ilk sûretin bir resmi/izi onda kalacak olursa, ikinci sûreti tam olarak kabul edemez; bilakis iki sûret ona karışır ve hiçbiri tam olarak ona hâlis olmaz.
**Buna misâl:** Mum, mühürdeki nakşın sûretini kabul ettiğinde, ilk nakşın resmi/izi ondan zâil olmadıkça başka nakışları kabul edemez.
تعريف النفسإنّا لما وجدنا في الإنسان شياما يضاد أفعال الأجسام وأجزاء الأجسام بحده وخواصه وله أيضا أفعال تضاد أفعال الجسمب وخواصه حتى لا يشاركه في حال من الأحوال وكذلك نجده يباين الأعراض ويضادها كلها غاية المباينة ثم وجدنا هذه المباينة المضادة منه للأجسام والأعراض إنما هي من حيث كانت الأجسام أجساما والأعراض أعراضا حكمنا بأن هذا الشيء ليس بجسم ولا جزء من جسم ولا عرضا وذلك إنه لا يستحيل ولا يتغير وأيضا فإنه يدرك جميع الأشياء بالسوية ولا يلحقه فتور ولا كلال ولانقص {وبيان ذلك} إن كل جسم له صورة ما فإنه ليس يقبل صورة أخرى من جنس صورته الأولى إلا بعد مفارقته الصورة الأولى مفارقة تامة {مثال ذلك} إن الجسم إذا قبل صورة وشكلا من الأشكال كالتثليث مثلا فليس يقبل شكلا آخر من التربيع والتدوير وغيرهما إلا بعد أن يفارقه الشكل الأول وكذلك إذا قبل صورة نقش أو كتابة أو أي شيء كان من الصور فليس يقبل صورة أخرى من ذلك الجنس إلا بعد زوال الأولى وبطلانها ألبته فإن بقي فيه شيء من رسم الصورة الأولى لم يقبل الصورة الثانية على التمام بل تختلط به الصورتان فلا يخلص له إحداهما على التمام {مثال ذلك} إذا قبل الشمع صورة نقش في الخاتم لم يقبل غيره من النقوش إلا بعد أن يزول عنه رسم النقش الأول
Keza gümüş de bir yüzüğün sûretini kabul ettiğinde durum böyledir ve bu, cisimlerde istikrarlı ve sürekli bir hükümdür. Biz ise nefislerimizin, mahsûsât ve ma‘kûlâttan olan bütün eşyanın sûretlerini, ihtilâflarına rağmen, tam ve kâmil bir tarzda kabul ettiğini görürüz; öyle ki birinci sûretten ayrılma, (sûretlerin) ard arda gelmesi veya resmin (iz) zail olması söz konusu olmaz. Bilakis ilk resim tam ve kâmil olarak kalır, ikinci resmi de tam ve kâmil olarak kabul eder. Sonra ebediyen ve dâimen sûret üstüne sûret kabul etmeye devam eder; vaktin hiçbir anında kendisine gelen ve ârız olan sûretleri kabullenmekten zayıflamaz veya geri kalmaz. Bilakis ilk sûretle, kendisine gelen diğer sûrete karşı kuvvetlenir. İşte bu hususiyet, cisimlerin hususiyetlerinin zıddıdır. Bu sebeple insan, ne kadar riyâzet eder ve ilimler ile edebiyatta ilerlerse anlayışı da o kadar artar. O hâlde nefs bir cisim değildir. Onun bir araz olmadığına gelince, daha önce arazın bir araz yüklenemeyeceği açıklanmıştı; zira araz, zâtında mahmûl olup başka bir şeyde mevcuttur, kendiliğinden kıvamı yoktur. İşte hâlini vasfettiğimiz bu cevher, ebediyen kabul edici olup, cisimlerin arazları taşımasından daha tam ve daha kâmil bir şekilde yüklenendir. O hâlde nefs, ne bir cisimdir, ne bir cismin cüz’üdür, ne de bir arazdır. Ayrıca cismin cisim olmasını sağlayan boy, en ve derinlik, nefste vehmî kuvvetinde hâsıl olur; nefs bu sayede ne uzun, ne geniş ne de derin hâle gelir. Sonra bu mânalar onda ebediyen nihayetsiz olarak artar, fakat nefs onlarla ne daha uzun, ne daha geniş ne de daha derin olur; bilakis onlarla asla bir cisim hâline gelmez. Keza cismin keyfiyetlerini tasavvur ettiğinde de onlarla keyfiyetlenmez; yani renkleri, tatları ve kokuları tasavvur ettiğinde, cisimlerin onlarla keyfiyetlendiği gibi keyfiyetlenmez. Ve bunlardan biri, zıtlarından bir diğerini kabul etmesine engel olmaz – cisimde olduğu gibi –; bilakis onların hepsini tek bir hâlde eşit şekilde kabul eder. Aynı şekilde ma‘kûlâttaki hâli de böyledir: Elde ettiği her ma‘kûl ile diğerini kabul etme gücü ebediyen nihayetsiz olarak artar. Bu ise cisimlerin hâllerine zıt bir hâldir ve onların hususiyetlerinden son derece uzak bir hususiyettir.
وكذلك الفضة إذا قبلت صورة الخاتم وهذا حكم مستقيم مستمر في الأجسام. ونحن نجد أنفسنا تقبل صور الأشياء كلها على اختلافها من المحسوسات والمعقولات على التمام والكمال من غير مفارقة للأولى ولا معاقبة ولا زوال رسم بل يبقى الرسم الأول تاما كاملا وتقبل الرسم الثاني أيضا تاما كاملا ثم لا تزال تقبل صورة بعد صورة أبدا دائما من غير أن تضعف أو تقصر في وقت من الأوقات عن قبول ما يرد ويطرأ عليها من الصور بل تزداد بالصورة الأولى قوة على ما يرد عليها من الصورة الأخرى وهذه الخاصة مضادة لخواص الأجسام ولهذه العلة يزداد الإنسان فهما كلما ارتاض وتخرج في العلوم والآداب فليست النفس إذا جسما فأما إنها ليست بعرض فقد تبين من قبل أنالعرض لا يحمل عرضا لأن العرض في نفسهمحمول أبا موجود في غيره لا قوام له بذاته وهذا الجوهر الذي وصفنا حاله هو قابل أبدا حامل أتم وأكمل من حمل الأجسام للأعراض. فإذا النفس ليست جسما ولا جزأ من جسم ولا عرضا وأيضا فإن الطول والعرض والعمق الذي به صار الجسم جسما يحصل في النفس في قوتها الوهمية من غير أن تصير به طويلة عريضة عميقة ثم تزداد فيها هذه المعاني أبدا بلا نهاية فلا تصير بها أطول ولا أعرض ولا أعمق بل لا تصير بها جسما ألبتة ولا إذا تصورة أيضا كيفيات الجسم تكيفت بها. أعني إذا تصورت الألوان والطعوم والروائح لم تتصور بها كما تتصور الأجسام ولا يمنع بعضها قبول بعض من أضدادها كما يمنع في الجسم بل تقبلها كلها في حالة واحدة بالسواء. وكذلك حالها في المعقولات فإنها تزداد بكل معقول تحصله قوة على قبول غيره دائما أبدا بلا نهاية وهذه حالة مقابلة لا حوال الأجسام وخاصة في غاية البعد من خواصها،
Yine cismin kuvvetleri, ilimleri ancak havas (duyular) vasıtasıyla bilir ve onlardan gayrısına meyletmez; bu sebeple onlar, temas ve müşâbeke yoluyla onlara (mahsûsâta) iştiyak duyar; bedensel şehvetler, intikam ve galebe sevgisi gibi. Velhâsıl, hissedilen ve his ile ulaşılabilen her şey; cisim bu şeylerle güçlenir, onlardan tamam ve kemal elde eder; çünkü onlar onun maddesi ve varlık sebepleridir. Bu yüzden o (cisim) onlarla sevinir ve onlara iştiyak duyar; zira onlar onun varlığını tamamlar, varlığını arttırır ve onu besler. Fakat nefs diye adlandırdığımız bu diğer manaya gelince: O, saydığımız bu bedensel manalardan ne kadar uzaklaşır, kendi zâtına dalar ve havasdan mümkün olduğunca sıyrılırsa, o nispette kuvvet, tamam ve kemal kazanır; kendisine sahih görüşler ve basit ma‘kûllar zuhur eder. İşte bu, onun (nefsin) tabiatının ve cevherinin cisim/beden tabiatından olmadığına ve onun, bu âlemdeki tüm cismâni şeylerden daha kerim bir cevher veya daha üstün bir tabiata sahip olduğuna en açık delildir. Ayrıca onun, beden tabiatından olmayan şeylere iştiyak duyması, ilâhî şeylerin hakikatlerini bilme hususundaki hırsı, cismâni şeylerden daha üstün olan şeylere meyletmesi, onları tercih etmesi ve cismâni şeylerden ve lezzetlerden yüz çevirmesi, bize açık bir delâletle onun, cismâni şeylerden çok daha yüce ve çok daha kerim bir cevherden olduğunu gösterir. Zira hiçbir şeyin, kendi tabiat ve fıtratından olmayan bir şeye iştiyak duyması ve kendi zâtını kemale erdiren ve cevherini ayakta tutan şeyden yüz çevirmesi mümkün değildir. Öyleyse nefsin fiilleri, kendi zâtına yöneldiğinde havası terk edip bedenin fiillerine muhalefet ediyor ve onun teşebbüs ve iradelerine zıt düşüyorsa, o halde onun cevheri bedenin cevherinden müfârık (ayrı) ve onun tabiatına muhaliftir. Yine nefs, ilimlerin mebde‘lerinin birçoğunu havasdan alsa da, onun kendine ait başka mebde‘leri ve fiilleri vardır ki bunları asla havasdan almaz. Bunlar, sahih kıyasların üzerine kurulduğu şerefli ve yüce mebde‘lerdir. Şöyle ki: O (nefs), iki zıt arasında bir vasıta (orta) olmadığına hükmettiğinde, bu hükmü başka bir şeyden almış değildir; zira bu evvelî (bedîhî) bir hükümdür. Yine havas, yalnızca mahsûsâtı idrak eder; nefs ise mahsûsâtın esbâb-ı ittifâkını (uygunluk sebepleri) ve esbâb-ı ihtilâfını (farklılık sebepleri) idrak eder. Bunlar onun ma‘kûlâtıdır ki bu hususta cisimden ve cisim eserlerinden hiçbir yardım almaz.
وأيضا فإن الجسم قواه لا تعرف العلوم إلا من الحواس ولا يميل غلا إليها فهي تتشوقها بالملابسة والمشابكة كالشهوات البدنية ومحبة الإنتقام والغلبة وبالجملة كل ما يحس ويوصل إليه بالحس والجسم يزداد بهذه الأشياء قوة ويستفيد منها تماما وكمالا لأنها مادته وأسباب وجوده فهو يفرح بها ويشتاق إليها من أجل إنها تتمم وجوده وتزيد فيه وتمده. فأما هذا المعنى الآخر الذي سميناه نفسا فإنه كلما تباعد من هذه المعاني البدنية التي أحصيناها وتداخل إلى ذاته وتحلى من الحواس بأكثر ما يمكن ازداد قوة وتماما وكمالا وتظهر له الآراء الصحيحة والمعقولات البسيطة.وهذا إذن أدل دليل على أن طباعه وجوهره من غير طباع الجسم والبدن وأنه أكرم جوهر أو أفضل طباعا من كل ما في هذا العالم من الأمور الجسمانية وايضا فإن تشوقها إلى ما ليس من طباع البدن وحرصها على معرفة حقائق الأمور الآلهية وميلها إلى الأمور التي هي أفضل من الأمور الجسمية وإيثارها لها وإنصرافها عن الأمور واللذات الجسمانية يدلنا دلالة واضحة إنها من جوهر أعلى وأكرم جدا من الأمور الجسمانية.لأنه لا يمكن في شيء من الأشياء أن يتشوق ما ليس من طباعه وطبيعته ولا أن ينصرف عما يكمل ذاته ويقوم جوهره فإذا كانت أفعال النفس إذا إنصرفت إلى ذاتها فتركت الحواس مخالفة لأفعال البدن ومضادة لها في محاولاتها وإراداتها فلا محالة إن جوهرها مفارق لجوهر البدن ومخالف له في طبعه.وأيضا فإن النفس وإن كانت تأخذ كثيرا من مبادىء العلوم عن الحواس فلها من نفسها مباد أخر وأفعال لا تأخذها عن الحوس ألبتة وهي المبادىء الشريفة العالية التي تنبني عليها القياسات الصحيحة. وذلك إنها إذا حكمت إنه ليس بين طرفي النقيض واسطة فإنها لم تأخذ هذا الحكم من شيء آخر لم يكن أوليا. وأيضا فإن الحواس تدرك المحسوسات فقط وأما النفس فإنها تدرك أسباب الإتفاقات وأسباب الإختلافات التي من المحسوسات وهي معقولاتها التي لا تستعين عليها بشيء من الجسم ولا آثار الجسم.
Keza, his hakkında onun doğru veya yalan olduğuna hükmettiğin vakit, bu hükmü histen almazsın; zira o (his), hükmettiği şeyde kendine aykırı düşmez. Hâlbuki biz, kendi içimizdeki âkıl nefsin, duyuların fiillerinin ilk safhalarındaki pek çok hatasını düzeltip onların hükümlerini reddettiğini görürüz. Meselâ, göz gerek yakından gerek uzaktan gördüğü şeylerde hata eder. Uzaktaki hatasına gelince: Güneş'i bir ayak genişliğinde küçük olarak algılamasıdır; oysa o, dünyadan yüz altmış küsür kat daha büyüktür. Buna aklî burhan şahitlik eder. Böylece (akıl) onu (burhanı) kabul eder; hissin şahit olduğu şeyi ise reddeder ve onu kabul etmez. Yakındaki hatasına gelince: Güneş ışığının, Ahvaz kumaşları ve benzeri gölgeliklerdeki küçük kare deliklerden üzerimize düşmesi misalidir. Zira (göz) bu deliklerden bize ulaşan ışığı yuvarlak olarak algılar. Oysa âkıl nefis bu hükmü reddeder, (gözün) bu idrakinde yanıldığını söyler ve (ışığın) görüldüğü gibi olmadığını bilir. Göz ayrıca ayın, bulutun, geminin ve kıyının hareketinde hata eder; sıralanmış sütunlarda, hurma ağaçlarında ve benzerlerinde de hata eder; öyle ki onları konumları itibarıyla farklı görür. Dönme hareketi yapan şeylerde de hata eder; nihayet onları bir halka ve çember gibi görür. Suya batmış şeylerde de hata eder; öyle ki onlardan kimini olduğundan büyük, kimini sağlam olduğu hâlde kırık, kimini doğru olduğu hâlde eğri, kimini de dik olduğu hâlde eğik görür.
وكذلك إذا حكمت على الحس إنه صدق أو كذب فليست تأخذ هذا الحكم من الحس لأنه لا يضاد نفسه فيما يحكم فيه ونحن نجد النفس العاقلة فينا تستدرك شيئا كثيرا من خطأ الحواس في مبادىء أفعالها وترد عليها أحكامها. من ذلك أن البصر يخطىء فيما يراه من قرب ومن بعد أما خطأه في البعيد فبادراكه الشمس صغيرة مقدارها عرض قدم وهي مثل الأرض مائة ونيفا وستين مرة يشهد بذلك البرهان العقلي فتقبل منه وترد على الحس ما شهد به فلا يقبله. وأما خطأه في القريب فبمنزلة ضوء الشمس إذا وقع علينا من ثقب مربعات صغار كحلل الأهواز وأشباهها التي يستظل بها فإنه يدرك بها الضوء الواصل إلينا منها مستدير افترد النفس العاقلة عليه هذا الحكم وتغلطه في إدراكه وتعلم إنه ليس كما يراه وتخطأ البصر أيضا في حركة القمر والسحاب والسفينة والشاطىء ويخطأ في الأساطين المسطرة والنخيل وأشباهها حتى يراها مختلفة في أوضاعها. ويخطىء أيضا في الأشياء التي تتحرك على الإستدارة حتى يراها كالحلقة والطوق ويخطىء أيضا في الأشياء الغائصة في الماء حتى يرى أن بعضه أكبر من مقداره ويرى بعضها مكسورا وهو صحيح وبعضها معوجا وهو مستقيم وبعضها منكسرا وهومنتصب.
Bundan ötürü akıl, bütün bunların sebeplerini aklî mebâdîden istihraç eder ve onlar hakkında sahih hükümler verir. Aynı şekilde hâl, sem‘ hâssası, zevk hâssası, şemm hâssası ve dokunma hâssası için de böyledir. Yani zevk hâssası tatlıda yanılgıya düşer; onu zükâm [nezle] veya benzeri bir durumda acı olarak bulur. Şemm hâssası da, hususiyle bir kokudan diğerine intikal eden pis kokulu şeylerde çokça yanılır. İşte akıl, bu kaziyyeleri reddeder ve onlar hakkında durur; sonra sebeplerini istihraç eder ve onlar hakkında sahih hükümler verir. Bir şey hakkında onun sahte (müseyyef) veya sahih (musahhah) olduğuna hükmeden hâkim, hükmolunandan (mahkûmün aleyh) daha efdal ve daha yüksek mertebelidir. Hulasa, nefis hissin doğru veya yalan söylediğini bildiğinde bu ilmi histen almış değildir. Sonra, kendi ma‘kûlâtını idrak ettiğini bildiğinde bu ilmi başka bir ilimden bilmiş değildir. Zira eğer bu ilmi başka bir ilimden bilmiş olsaydı, o ilimde de başka bir ilme ihtiyaç duyardı ve bu sonsuza dek gider. O halde nefsin bildiğini bilmesi, asla başka bir ilimden alınmış değildir; bilakis bu, onun zatından ve cevherindendir, yani akıldandır. O, kendi zatını idrak etmekte zatından başka bir şeye ihtiyaç duymaz. İşte bu sebeple bu ilmin sonlarında: “Akıl, âkıl ve ma‘kûl tek bir şeydir; başkalık (gayriyyet) yoktur.” denilmiştir. Bu, yerinde beyan edilecektir. Havâssa gelince, onlar ne kendi zatlarını hissederler ne de kendilerine tam bir mutabakatla mutabık olanı. Nitekim bu da ileride açıklanacaktır. Mademki bu şeylerden açık bir beyanla ortaya çıktı ki nefis ne bir cisimdir, ne bir cismin cüz’üdür, ne de cismin ahvalinden bir hâldir; bilakis o, cevheri, ahkâmı, havâssı ve ef‘âli itibarıyla cisimden müfârık başka bir şeydir. Öyleyse deriz ki:
فيستخرج العقل أسباب هذه كلها من مباد عقلية ويحكم عليها احكاما صحيحة وكذلك الحال في حاسة السمع وحاسة الذوق وحاسة الشم وحاسة اللمس. أعني حاسة الذوق تغلط في الحلو تجده مرا عند الصد أو أشبهه وحاسة الشم تغلط كثيرا في الأشياء المنتنة لا سيما في المنتفل من رائحة إلى رائحة فالعقل يرد هذه القضايا ويقف فيها ثم يستخرج أسبابها ويحكم فيها أحكاما صحيحة والحاكم في الشيء المزيف له أو المصحح أفضل وأعلى رتبة من المحكوم عليه وبالجملة فإن النفس إذ علمت أن الحس صدق أو كذب فليست تأخذ هذا العلم من الحس ثم إذا علمت أنها قد أدركت معقولاتها فليست تعلم هذا العلم من علم آخر لأنها لو علمت هذا العلم من علم آخر لاحتاجت في ذلك العلم أيضا إلى علم آخر وهذا يمر بلا نهاية فإذا علمها بأنها علمت ليست بمأخوذ من علم آخر البتة بل هو من ذاتها وجوهرها أعني العقل وليست تحتاج في إدراكها ذاتها إلى شيء آخر غير ذاتها ولهذا ما قيل في أواخر هذا العلم. إن العقل والعاقل والمعقول شيء واحد لاغيرية شيء يتبين في موضعه. فأما الحواس فلا تحس ذواتها ولا ما هو موافق لها كل الموافقة كما سيتبين أيضا وإذ قد تبين من هذه الأشياء بيانا واضحا إن النفس ليست بجسم ولا بجزء من جسم ولا حال من أحوال الجسم وإنها شيء آخر مفارق للجسم بجوهره وأحكامه وخواصه وأفعاله فتقول:
Nefsin kendine mahsus fiillere (yani ilimlere ve maârife) olan iştiyâkına gelince, bedenin kendine mahsus fiillerinden kaçışıyla birlikte bu, nefsin fazîletidir. İnsanın bu fazîlete olan talebi ve ona olan hırsı nisbetinde fazîleti artar. Bu fazîlet, insanın nefsine gösterdiği ihtimâm ve bu mânâya mâni olan umûrdan gücü ve tâkati nisbetinde yüz çevirmesiyle artar. Zikredilenlerden –yani bedenî şeyler, havâss ve bunlara müteallik olanlardan– bizi fazîletlerden alıkoyan şeylerin neler olduğu açığa çıkmıştır. Fazîletlerin bizzat kendilerine gelince, bunlar bize ancak nefislerimizi, zıtları olan rezîllerden –yani onun kötü, cismânî şehevâtından ve iğrenç, hayvânî taşkınlıklarından– temizledikten sonra hâsıl olur. Zira insan, bu şeylerin fazîlet değil rezîlet olduğunu bildiği takdirde onlardan sakınır ve bunlarla vasıflanmaktan hoşlanmaz. Eğer bunların fazîlet olduğunu zannetse, onlara devam eder ve bunlar kendisine âdet hâline gelir. Bunlara bulaşıp kirlenmesi nisbetinde de fazîletleri kabûlden uzaklaşır. Ve insana şu da zuhur eder: Bedenin duyular vasıtasıyla iştiyâk duyduğu ve cumhûrun (çoğunluğun) meylettiği bu şeyler –yani yiyecekler, içecekler ve nikâh– rezîldir, fazîlet değildir. Şöyle ki bu şeyler diğer hayvanlar açısından mütalaa edildiğinde, onların pek çoğu (domuz, köpek, su hayvanlarının çeşitli türleri, yırtıcı hayvanlar ve kuşlar) bu hususlarda insandan daha güçlü, daha hırslı ve daha tahammüllüdür. Bununla birlikte bu şeyler, onları insandan üstün kılmaz.
شوق النفس إلى أفعالها الخاصة بهاأما شوقها إلى أفعالها الخاصة بها أعني العلوم والمعارف مع هربها من أفعال الجسم الخاصة به فهو فضيلتها وبحسب طلب الإنسان لهذه الفضيلة وحرصه عليها يكون فضله وهذا الفضل يتزايد بحسب عناية الإنسان بنفسه وانصرافه عن الأمور العائقة له عن هذا المعنى بجهده وطاقته وقد وضح مما تقدم ما الأشياء العائقة لنا عن الفضائل أعني الأشياء البدنية والحواس وما يتصل بها. فأما الفضائل أنفسها فليست تحصل لنا إلا بعد أن تطهر نفوسنا من الرذائل التي هي أضدادها أعني شهواتها الرديئة الجسمانية ونزواتها الفاحشة البهيمية. فإن الإنسان إذا علم أن هذه الأشياء ليست فضائل بل هي رذائل تجنبها وكره أن يوصف بها وإذا ظن أنها فضائل لزمها وصارت له عادة وبحسب التباسه وتدنسه بها يكون بعده من قبول الفضائل. وقد يظهر للإنسان أن هذه الأشياء التي يشتاقها البدن بالحواس ويميل إليها الجمهور أعني المآكل والمشارب والمناكح هي رذائل وليست فضائل وأنه إذا عقلها في الحيوانات الآخر وجد كثيرا منها أقدر على الإستكثار منها وأحرص عليها كالخنزير والكلب وأصناف كثيرة من حيوان الماء وسباع الوحش والطير فإنها أقوى وأحرص من الإنسان علىهذه الأشياء وأكثر احتمالا لها وليست تكون بها أفضل من الإنسان.
Ayrıca insan, yiyecek, içecek ve sair bedenî lezzetlerinden kanâat edip doyuma ulaştığında, kendisine bunlardan daha fazlası —tıpkı faziletlerden fazlasının talep edildiği gibi— arz edilse, bundan kaçınır ve tiksinir; bilhassa bu lezzetlere ihtiyaç kalmayıp kifâyet edindiği halde onları talep eden kimsenin halinin çirkinliği âşikâr olur; hatta bu, o kimseye karşı buğz ve zemme, hatta onu takvîm ve te'dîbe kadar varır. Şimdi nefsin saadet ve faziletlerini talep etmemizden önce, murâd ettiğimiz şeyin anlaşılmasını kolaylaştıracak bir söz takdim etmemiz gerekmektedir ve şöyle deriz: Her mevcud —hayvan, nebat ve cemâd; keza onların basît unsurları yani nâr, hevâ, arz ve mâ; keza ulvî ecsâm— kendine has kuvâ, melekât ve efâle sahiptir ki bunlarla o mevcud, ne ise o olur ve bunlarla sâir her şeyden temeyyüz eder. Ayrıca onun başka varlıklarla müşterek olduğu kuvâ, melekât ve efâl da vardır. Mademki insan, bütün mevcûdât arasında, kendisi için medhedilen ahlâk ve makbul fiillerin talep edildiği varlıktır; o halde şu anda onun sâir mevcûdât ile müşterek olduğu kuvâ ve melekâtına bakmamak gerekir; zira bu, başka bir sanatın ve ilm-i tabîî denilen başka bir ilmin hakkıdır. İnsanın, insan olması hasebiyle kendine mahsus olan ve insaniyeti ile faziletlerinin tamamlandığı fiilleri, kuvâ ve melekâtı ise, fikir ve temyiz kuvvetinin taalluk ettiği iradî umûrdur. Bunların tetkiki ise felsefe-i ilmiyye diye adlandırılır. İnsana nisbet edilen iradî şeyler hayırlar ve şerler olmak üzere ikiye ayrılır. Zira insanın varlığından kasd olunan gāye, her birimiz ona teveccüh edip onu tahsil edince, işte o gāyeye "hayır" veya "saîd" denmesi gerekir. Ondan başka mâniler onu alıkoyan kimse ise, işte o şerîr ve şakîdir. O halde hayırlar, insanın irâdesi ve sa'yı ile, insanın kendisi için vücûda getirildiği ve yaratıldığı şeylerde elde ettiği işlerdir.
وأيضا فإن الإنسان إذا اكتفى من طعامه وشرابه وسائر لذاته البدنية إذا عرض عليه الإستزادة منها كما يستزاد من الفضائل أبى ذلك وعافه وتبين له قبح صورة من يتعاطاها لا سيما مع الإستغناء عنها والإكتفاء منها بل يتجاوز ذلك إلى مقته وذمه بل إلى تقويمه وتأديبه. فينبغي الآن أن نقدم أمام ما نطلبه من سعادة النفس وفضائلها كلاما يسهل به فهم ما نريده فنقول: كل موجود من حيوان ونبات وجماد وكذلك بسائطها أعني النار والهواء والأرض والماء وكذلك الأجرام العلوية له قوى وملكات وأفعال بها يصير ذلك الموجود هو ما هو وبها يميز عن كل ما سواه وله أيضا قوى وملكات وأفعال بها يشارك ما سواه.ولما كان الإنسان من بين الموجودات كلها هو الذي يلتمس له الخلق المحمود والأفعال المرضية وجب أن لا ننظر في هذا الوقت في قواه وملكاته التي بها يشارك سائر الموجودات إذ كان ذلك من حق صناعة أخرى وعلم آخر يسمى العلم الطبيعي. وأما أفعاله وقواه وملكاته التي يختص بها من حيث هو إنسان وبها تتم إنسانيته وفضائله فهي الأمور الإرادية التي بها تتعلق قوة الفكر والتمييز. والنظر فيها يسمى الفلسفة العلمية. والأشياء الإرادية التي تنسب إلى الإنسان تنقسم إلى الخيرات والشرور.وذلك أن الغرض المقصود من وجود الإنسان إذا توجه الواحد منا إليه حتى يحصل هو الذي يجب أن يسمى به خيرا أو سعيدا. فأما من عاقه عنها عوائق أخر فهو الشرير الشقي فإذا الخيرات هي الأمور التي تحصل للإنسان بإرادته وسعيه في الأمور التي لها أوجد الإنسان ومن أجلها خلق.
Şerler ise, insanı bu hayırlardan, kendi iradesi ve gayreti yahut tembelliği ve yüz çevirmesi ile alıkoyan şeylerdir. Hayırları ise öncekiler birçok kısma ayırmışlardır. Şöyle ki: Onlardan kimi şerîfe, kimi övgüye lâyık (memdûha), kimi de bilkuvve (kuvve hâlinde) böyledir. Bilkuvve ile hazırlık ve istidadı kastediyoruz. Biz bunları ileride, inşâallah teâlâ sayacağız. Şu sözü de ileri sürmüştük: Mevcûdâtın her birinin kendine has bir kemâli ve fiili vardır ki, o şey olması haysiyetiyle başka hiçbir şey ona bu fiilde ortaklık edemez. Yani o fiile, onun dışında başka bir varlığın elverişli olması câiz değildir. Bu hüküm, ulvî ve süflî işlerde süreklidir; güneş, diğer gezegenler, at ve doğan gibi bütün hayvan türleri, bitki ve maden türleri ve basit unsurlar gibi. Bunların hallerini incelediğinde, hepsinden söylediğimiz ve hükmettiğimiz şeyin doğruluğu sana açıklanır. İşte insan, diğer mevcûdât arasından, kendine has, başka hiçbir şeyin ortak olmadığı bir fiile sahiptir. Bu fiil, onun mümeyyize ve meriyye kuvvetinden sâdır olandır. Her kimin temeyyüzü daha sahih, re’yi daha doğru ve ihtiyarı daha üstün olursa, insâniyetinde daha kâmil olur. Nitekim kılıç ve testere de, her biri kendisi için yapılmış olduğu sûretine göre kendine has fiilini ortaya koyar. Kılıçların en üstünü, daha keskin (emdâ) ve daha parlak (en dar) olan ve az bir işaretle (îmâ ile) kendisi için hazırlanmış kemâline ulaşmaya yeterli olandır. Aynı şekilde at, doğan ve diğer hayvanlarda da durum böyledir. Çünkü atların en üstünü, hareketi daha süratli, binicinin ondan istediği şeyi, dizgine itaat ve hareketlerde güzel kabul, hafif koşma ve atılganlık hususunda daha uyanık olandır. İşte insanlar da böyledir: Onların en üstünü, kendine has fiillerine daha güç yetiren ve diğer mevcûdâttan kendisini ayıran cevherinin şartlarına daha sıkı sarılandır.
والشرور هي الأمور التي تعوقه عن هذه الخيرات بإرادته وسعيه أو كسله وانصرافه والخيرات قد قسمها الأولون إلى أقسام كثيرة. وذلك إن منها ما هي شريفة ومنها ما هي ممدوحة ومنها ما هي بالقوة كذلك ونعني بالقوة التهيؤ والإستعداد ونحن نعددها فيما بعد إن شاء الله تعالى. وقد قدمنا القول أن كل واحد من الموجودات له كمال خاص وفعل لا يشاركه فيه غيره من حيث هو ذلك الشيء أعني أنه لا يجوز أن يكون موجودا آخر سواه يصلح لذلك الفعل منه وهذا حكم مستمر في الأمور العلوية والسفلية كالشمس وسائر الكواكب وكأنواع الحيوان كلها كالفرس والبازي وكأنواع النبات والمعادن وكالعناصر البسائط التي متى تصفحت أحوالها تبين لك من جميعها صحة ما قلناه وحكمنا به. فإذا الإنسان من بين سائر الموجودات له فعل خاص به لا يشاركه فيه غيره وهو ما صدر عن قوته المميزة المروية فكل من كان تمييزه أصح ورويته أصدق واختياره أفضل كان أكمل في إنسانيته. وكما أن السيف والمنشار وأن صدر عن كل واحد منهما فعله الخاص بصورته الذي من أجله عمل. فأفضل السيوف ما كان أمضى وأنضر وما كفاه يسير من الإيماء في بلوغ كماله الذي أعد له.وكذلك الحال في الفرس والبازي وسائر الحيوانات فإن أفضل الأفراس ما كان أسرع حركة وأشد تيقظا لما يريده الفارس منه في طاعة اللجام وحسن القبول في الحركات وخفة العدو والنشاط. فكذلك الناس أفضلهم من كان أقدر على أفعاله الخاصة به وأشد تمسكا بشرائط جوهره الذي تميز به عن الموجودات،
Binaenaleyh hakkında hiçbir şüphe bulunmayan vâcip odur ki, kemâlimizi teşkil eden ve kendileri için yaratıldığımız hayırlara (iyiliklere) gayretle sarılalım, onlara nihayet erişmek için cehd edelim ve bizi onlardan alıkoyan, onlardaki nasîbimizi eksilten şerlerden (kötülüklerden) sakınalım. Zira at, kemâlinden kıstığı ve kendine has fiillerini en güzel hâli üzere göstermediği takdirde, kısraklık (asillik/feresiyye) mertebesinden indirilir ve eşekler kullanıldığı gibi semer ile kullanılır. Aynı şekilde kılıç ve sair âletlerin hâli de böyledir; ne zaman kendilerine has fiilleri kısıntıya uğrar ve eksilirse, mertebelerinden indirilirler ve kendilerinden aşağı olan şeylerin kullanıldığı gibi kullanılırlar. İnsana gelince, onun fiilleri eksildiği ve kendisi için yaratıldığı şey hususunda kusurlu davrandığı zaman —yani ondan ve onun düşüncesinden/reyinden sâdır olan fiillerinin eksik/ tamamlanmamış olması kastedilmektedir—, insanlık mertebesinden behemehâl behemehâl (=hayvaniyet/behimiyyet) mertebesine indirilmesi evleviyetle daha lâyıktır. Bu durum, insanî fiilleri kendisinden nakıs ve tamamlanmamış olarak sâdır olduğu takdirde böyledir. Fakat kendisinden fiiller, kendisi için hazırlanmış olan şeyin tam aksi olarak —yani nakıs düşünce/re'y ile, behemehâl hayvanın da ortak olduğu şehvet sebebiyle onu [düşünceyi] yönünden saptırarak veya öncelikle, nefsini tezkiye etmekten —ki bu tezkiye ile o, yüce melekûta/melik-i refî'e, hakikî sürûra ulaşır ve Allah'ın "Hiçbir nefis, onlar için göz aydınlığı olacak neyin saklandığını bilemez" (Secde, 17) buyurduğu göz aydınlığına/karrete'l-ayn erişir ve onu Âlemlerin Rabbi'ne, devamlı nimet içinde, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve beşer kalbine gelmeyen lezzetler içinde ulaştırır— onu alıkoyan hissî/duyusal şeylere aldanma sebebiyle, kendisine hazırlanmış olanın aksi istikametinde (yani şerler/kötülükler) sâdır olursa [işte o zaman]...
فإذا الواجب الذي لا مرية فيه أن نحرص على الخيرات التي هي كمالنا والتي من أجلها خلقنا ونجتهد في الوصول إلى الإنتهاء إليها ونتجنب الشرور التي تعوقنا عنها وتنقص حظنا منها فإن الفرص إذا قصر عن كماله ولم تظهر أفعاله الخاصة به على أفضل أحوالها حط عن مرتبة الفرسية واستعمل بالأكاف كما تستعمل الحمير وكذلك حال السيف وسائر الآلآات متى قصرت ونقصت أفعالها الخاصة بها حطت عن مراتبها واستعملت استعمال ما دونها والإنسان إذا نقصت أفعاله وقصرت عما خلق له أعني أن تكون أفعاله التي تصدر عنه وعن رويته غير كاملة أحرى بأن يحط عن مرتبة الإنسانية إلى مرتبة البهيمية.هذا إن صدرت أفعاله الإنسانية عنه ناقصة غير تامة فإذا صدرت عنه الأفعال بضد ما أعد له أعني الشرور التي تكون بالروية الناقصة والعدول بها عن جهتها لأجل الشهوة التي يشارك فيها البهيمة أولا أو الإغترار بالأمور الحسية التي تشغله عما عرض له من تزكية نفسه التي ينتهب بها إلى الملك الرفيع والسرور الحقيقي وتوصله إلى قرة العين التي قال الله: (فَلَا تَعلَمُ نَفسٌ ما أُخفيَ لَهُم مِن قٌرَةِ أَعيُن) وتبلغه إلى رب العالمين في النعيم المقيم واللذات التي لم ترها عين ولا سمعتها أذن ولا خطرت على قلب بشر
Ve bu şerefli sermedî mevhibeden, sebâtı olmayan o bayağılıklarla aldanmıştır. İşte o, Hâlıkı (azze ve celle) katında buğza müstahaktır; hemen cezalandırılıp kendisinden kullar ve beldeler rahata kavuşturulmaya lâyıktır. Mademki her mevcudun saadeti, ancak kendi sûretine mahsus fiillerinin tam ve kâmil olarak sâdır olmasıdır; insanın saadeti de, temeyyüzü ve rü’yeti nisbetinde insanî fiillerinin kendisinden sâdır olmasındadır; bu saadetin, rü’yet ve mürâî fih bakımından pek çok mertebeleri vardır. Bu sebeple denilmiştir ki: En faziletli rü’yet, en faziletli mürâî fih hakkında olanıdır. Sonra derece derece iner, nihayet hissî âlemdeki mümkün umûra nazar etmeye varır. Böylece bu şeylere nazar eden kimse, rü’yetini ve kendisi sebebiyle ebedî mülk ve sermedî naîme müstahak olduğu zâtına mahsus sûreti, hakikatte vücudu olmayan dünyevî şeylerde kullanmış olur. İşte böylece saadetlerin cinsleri ve onların zıtları olan şekavetler ve cinsleri de icmalen beyan edilmiştir; ve iradî fiillerdeki hayırlar ve şerler, ya ef‘âlin efdalini ihtiyar edip onunla amel etmekle, ya da ednâ olanı ihtiyar edip ona meyletmekle olur. Bu insanî hayırlar ve nefisteki melekeleri çok olduğu ve bir tek insanın takati hepsine yetmediği için, bunların hepsini onlardan büyük bir cemaatin üstlenmesi gerekir. Bu sebeple insan fertlerinin çok olması ve bu müşterek saadetleri tahsil için tek bir zamanda bir araya gelmeleri gerekir; tâ ki her biri diğerlerinin yardımıyla kemale ersin. Böylece hayırlar
وانخدع عن هذه الموهبة السرمدية الشريفة بتلك الخساسات التي لا ثبات لها. فهو حقيق بالمقت من خالقه عز وجل خليق بتعجيل العقوبة له وإراحة العباد والبلاد منه. وإذ تبين ان سعادة كل موجود إنما هي صدور أفعاله التي تخص صورته عنه تامة كاملة وإن سعادة الإنسان تكون في صدور أفعاله الإنسانية عنه بحسب تمييزه ورويته وأن لهذه السعادة مراتب كثيرة بحسب الروية والمروي فيه ولذلك قيل أفضل الروية ما كان في أفضل مروي ثم ينزل رتبة فرتبة إلى أن ينتهي إلى النظر في الأمور الممكنة من العالم الحسي فيكون الناظر في هذه الأشياء قد استعمل رويته والصورة الخاصة به التي صار من أجلها سعيدا معرضا للملك الأبدي والنعيم السرمدي في أشياء دنيئة لا وجود لها بالحقيقة فقد تبين أيضا أجناس من السعادات بالجملة وأضدادها من الشقاوات وأجناسها وأن الخيرات والشرور في الأفعال الإرادية هي إما باختيار الأفضل والعمل به وإما باختيار الأدون والميل إليه.ولما كانت هذه الخيرات الإنسانية وملكاتها التي في النفس كثيرة ولم يكن في طاقة الإنسان الواحد القيام بجميعها وجب أن يقوم بجميعها جماعة كثيرة منهم ولذلك وجب أن تكون أشخاص الناس كثيرة وأن يجتمعوا في زمان واحد على تحصيل هذه السعادات المشتركة لتكميل كل واحد منهم بمعاونة الباقين له فتكون الخيرات
Müşterek olan saadet aralarında taksim edilir; her biri ondan bir cüz’ü üstlenir ve herkesin yardımıyla bütün için insanî kemâl tamamlanır ve Kitâbü't-Tertîb’de şerh ettiğimiz üç saadet elde edilir. Bu sebeple insanların birbirlerini sevmeleri vacip olmuştur; zira her biri kemâlini diğerinde görür. Eğer böyle olmasaydı ferdin saadeti tamamlanmazdı. Bu durumda her bir fert, bedenin bir uzvu mesabesindedir; insanın kıvamı da bedeninin tüm uzuvlarının tamam olmasıyladır. Bu nefsin ve kuvvelerinin durumunu tetkik eden kimse için, onun üç kısma ayrıldığı aşikâr olmuştur: Düşünme, temyiz ve eşyanın hakikatlerini nazar etme kuvvesi; gazap, cesaret, tehlikelere atılma, hâkimiyet arzusu, yükselme ve çeşitli kerâmetlere iştiyak kuvvesi; şehvet, gıda talebi, yiyecek, içecek, nikâh ve diğer süflî lezzetlere meyil kuvvesi. İşte bu üç kuvve birbirinden farklıdır. Bunlardan birinin güçlenmesi halinde diğerine zarar verdiği, hatta bazen birinin diğerinin fiilini iptal ettiği bilinmektedir. Bazen tek bir nefse ait kuvveler kılınır; bunun tetkiki bu makama uygun düşmez. Ahlâkı öğrenmek hususunda, bunların mizaca, âdete veya teeddübe göre güçlenip zayıflayan üç farklı kuvve olduğunu bilmen yeterlidir. Nâtıka kuvvesi, melikiyye diye isimlendirilendir; bedenden kullandığı âlet ise dimağdır.
مشتركة والسعادة مفروضة بينهم فيتوزعونها حتى يقوم كل واحد منهم بجزء منها ويتم للجميع بمعاونة الجميع الكمال الإنسي وتحصل لهم السعادات الثلاث التي شرحناها في كتاب الترتيب. ولأجل ذلك وجب على الناس أن يحب بعضهم بعضا لأن كل واحد يرى كماله عند الآخر ولولا ذلك لما تمت للفرد سعادته فيكون إذا كل واحد بمنزلة عضو من أعضاء البدن وقوام الإنسان بتمام أعضاء بدنه.وقد تبين للناظر في أمر هذه النفس وقواها أنها تنقسم إلى ثلاثة أعني القوة التي بها يكون الفكر والتمييز والنظر في حقائق الأمور والقوة التي بها يكون الغضب والنجدة والإقدام على الأهوال والشوق إلى التسلط والترفع وضروب الكرامات والقوة التي بها تكون الشهوة وطلب الغذاء والشوق إلى الملاذ التي في المآكل والمشارب والمناكح وضروب اللذات الخسية وهذه الثلاث متباينة ويعلم من ذلك ان بعضها إذا قوي أضر بالآخر وربما أبطل أحدهما فعل الآخر وربما جعلت نفوسنا وربما جعلت قوى لنفس واحدة والنظر في ذلك ليس يليق بهذا الموضع وأنت تكتفي في تعلم الأخلاق بأنها قوى ثلاث متباينة تقوي إحداهما وتضعف بحسب المزاج أو العادة أوالتأدب.فالقوة الناطقة هي التي تسمى الملكية وآلتها التي تستعملها من البدن، الدماغ،
Şehevî kuvvet ki buna bahîmiyye denir; bedenden kullandığı âleti karaciğerdir. Gadabî kuvvet ki buna sebu'iyye denir; bedenden kullandığı âleti kalptir. Bu sebeple faziletlerin sayısının bu kuvvelerin sayısına göre olması gerekir; aynı şekilde bunların zıtları olan rezîletler de. Ne zaman ki nefs-i nâtıkanın hareketi mutedil olup kendi zâtından dışarı çıkmaz ve iştiyâkı sahih mârifetlere (zan edilen mârifetlere değil ki onlar hakikatte cehalettir) yönelirse, ondan ilim fazileti hâsıl olur; onu hikmet fazileti takip eder. Ne zaman ki nefs-i bahîmiyyenin hareketi mutedil olup nefs-i âkıleye münkad olur, onun kendisine takdir ettiği şeyde ona karşı dikbaşlılık etmez ve hevâsına uymada münhemik olmazsa, ondan iffet fazileti hâsıl olur; onu sehâvet fazileti takip eder. Ne zaman ki nefs-i gadabiyyenin hareketi mutedil olup nefs-i âkıleye onun kendisine takdir ettiği şeyde itaat eder, vaktisiz galeyana gelmez ve gereğinden fazla kızmazsa, ondan hilm fazileti hâsıl olur; onu şecaat fazileti takip eder. Sonra bu üç faziletin itidâli ve birbirine nisbeti sebebiyle, onların kemâli ve tamamı olan bir fazilet hâsıl olur ki o da adalet faziletidir. Bu sebeple hükemâ, faziletlerin cinslerinin dört olduğunda icmâ etmişlerdir: hikmet, iffet, şecaat ve adalet. Ve bu yüzdendir ki kimse ancak bu faziletlerle övünür ve iftihar eder. Ataları ve ecdadı ile övünen kimse ise, ancak onların bu faziletlerden bazısına veya tamamına sahip olmaları sebebiyledir. Bu faziletlerin her biri, sahibini aşıp başkasına geçtiğinde, sahibi o faziletle anılır ve ondan ötürü övülür.
والقوة الشهويد التي تسمى بالبهيمية وآلتها التي تستعملها من البدن، الكبد.والقوة الغضبية هي التي تسمى السبعية وآلتها التي تستعملها من البدن القلب فلذلك وجب أن يكون عدد الفضائل بحسب إعداد هذه القوى وكذلك أضدادها التي هي رذائل فمتى كانت حركة النفس الناطقة معتدلة وغير خارجة عن ذاتها وكان شوقها إلى المعارف الصحيحة {لا المظنونة معارف وهي بالحقيقة جهالات} حدثت عنها فضيلة العلم وتتبعها الحكمة ومتى كانت حركة النفس البهيمية معتدلة منقادة للنفس العاقلة غير متأبية عليها فيما نقسطه لها ولا منهمكة في اتباع هواها حدثت عنها فضيلة العفة وتتبعها فضيلة السخاء.ومتى كانت حركة النفس الغضبية معتدلة تطيع النفس العاقلة فيما تقسطه لها فلا تهيج في غير حينها ولا تحمي أكثر مما ينبغي لها حدثت منها فضيلة الحلم وتتبعها فضيلة الشجاعة ثم يحدث عن هذه الفضائل الثلاث باعتدالها ونسبة بعضها إلى بعض فضيلة هي كمالها وتمامها وهي فضيلة العدالة. فلذلك أجمع الحكماء علىأن أجناس الفضائل أربع وهي الحكمة والعفة والشجاعة والعدالة ولهذا لا يفتخر أحد ولا يتباهى إلا بهذه الفضائل فقط. فأما من افتخر بآبائه وأسلافه فلأنهم كانوا على بعض هذه الفضائل أو عليها كلها وكل واحدة من هذه الفضائل إذا تعدت صاحبها إلى غيره تسمى صاحبها بها ومدح عليها
Bu fazîlet yalnızca kendi şahsına münhasır kaldığında, o kişi bu adla anılmaz; bilakis bu adlar değişikliğe uğrar. Cömertliğe gelince, o kişi bu hâli başkasına tecavüz ettirmezse, ona 'münafık' denir. Cesarete gelince, sahibine 'âniyye' [kızgın/öfkeli] denir. İlme gelince, sahibine 'müstebsir' [basîret sahibi] denir. Sonra, cömertlik ve cesaret sahibi kişi, bu fazîletleriyle başkasını kapsayıp ona tecavüz ettiğinde, bunlardan biriyle ümit beslenir, diğeriyle saygı duyulup heybet kazanılır. Bu ise yalnızca dünyada böyledir; çünkü her ikisi de hayvânî fazîletlerdir. İlme gelince, o kişi başkasına tecavüz ettiğinde, gerek dünyada gerekse âhirette kendisinden ümit beslenir ve saygı duyulur; çünkü ilim, insânî ve melekûtî bir fazîlettir. Bu dört fazîletin zıdları da yine dörttür: Cehâlet, şereh [açgözlülük], korkaklık ve zulüm. Bunların her birinin altında ise pek çok türler (ecnâs) bulunur ve biz, bunlardan zikredilmesi mümkün olanı zikredeceğiz. Türlerin fertlerine gelince, bunların sonu gelmez ve bunlar nefsânî hastalıklardır ki bunlardan korku, hüzün, gazap, şehevî aşk türleri ve çeşitli kötü huylar gibi birçok hastalık meydana gelir. İnşâallahü teâlâ, bunları ve tedavilerini daha sonra zikredeceğiz. Şu anda üzerimize düşen, bu şeyleri –yani fazîletlerin bütününü kapsayan dört cinsi– belirlemektir. Şöyle deriz:
وإذا اقتصرت على نفسه لم يسم بها بل غيرت هذه الأسماء. أما الجود فإنه إذا لم يتعد صاحبه سمى صاحبه منفاقا. وأما الشجاعة فإن صاحبها يسمى آنفا. وأما العلم فإن صاحبه يسمى مستبصرا ثم إن صاحب الجود والشجاعة إذا عم غيره بفضيلتيه وتعدتاه رجى بإحداهماواحتشم وهيب بالأخرى. وذلك في الدنيا فقط لأنهما فضيلتان حيوانيتان. أما العلم إذا تعدى صاحبه فإنه يرجى ويحتشم في الدنيا والآخرة لأنه فضيلة إنسانية ملكية. وأضداد هذه الفضائل الأربع أربع أيضا وهي الجهل والشره والجبن والجور وتحت كل واحد منهذه الأجناس أنواع كثيرة سنذكر منها ما يمكن ذكره. فأما أشخاص الأنواع فهي بلا نهاية وهي أمراض نفسانية تحدث منها أمراض كيرة كالخوف والحزن والغضب وأنواع العشق الشهواني وضروب من سوء الخلق وسنذكرها ونذكر علاجاتها فيما بعد إنشاء الله تعالى. والذي يجب علينا الآن هو تحديد هذه الأشياء أعني الأجناس الأربعة التي تحتوي على جمل الفضائل فنقول: