Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. O’ndan yardım dileriz.
Âlim efendiler, din imamları (Allah hepsinden razı olsun) ne buyururlar? Bir adam bir belâya mübtelâ olur ve bu belânın devam etmesi hâlinde dünyasını ve âhiretini ifsad edeceğini bilir; onu kendisinden defetmek için her yola başvurmuş, fakat belâ gitgide alevlenmekte ve şiddetlenmektedir. Bu belâyı defetmenin çaresi nedir? Onu gidermenin yolu nedir? Allah, mübtelâya yardım edene rahmet etsin. Kul, kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da onun yardımcısıdır. Bize fetva verin, mükâfatlandırılırsınız. Allah Teâlâ size rahmet etsin.
Buna Şeyhülislâm, Müfti’l-müslimîn, Şemsüddîn Ebû Abdillâh b. Ebî Bekr Eyyûb, Medrese-i Cevziyye İmamı (Allah Teâlâ ona rahmet etsin) şöyle cevap verdi:
Her hastalığın bir ilacı vardır.
Hamd Allah’a mahsustur. Ammâ ba‘d:
Sahîh-i Buhârî’de Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen hadiste Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah bir hastalık indirdi mi, mutlaka ona şifa da indirmiştir.”
Sahîh-i Müslim’de Câbir b. Abdillâh’tan rivayet edilen hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her hastalığın bir ilacı vardır; hastalığın ilacı isabet ettiğinde, Allah’ın izniyle iyileşir.”
İmam Ahmed’in Müsned’inde Üsâme b. Şerîk’ten rivayet edilen hadiste Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah bir hastalık indirmişse, mutlaka ona şifa da indirmiştir; bunu bilen bilir, bilmeyen de bilmez.” Bir başka rivayette: “Allah bir hastalık koymuşsa, mutlaka onun için şifa veya ilaç koymuştur, ancak bir hastalık müstesna.” Ashâb: “Ey Allah’ın Resûlü, o nedir?” dediler. Buyurdu: “İhtiyarlık.”
Tirmizî dedi ki: Bu hadis sahihtir.
Dilsizliğin ilacı soru sormaktır.
[لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ]بسم الله الرحمن الرحيموَبِهِ نَسْتَعِينُمَا تَقُولُ السَّادَةُ الْعُلَمَاءُ، أَئِمَّةُ الدِّينِ رضي الله عنهم أَجْمَعِينَ - فِي رَجُلٍ ابْتُلِيَ بِبَلِيَّةٍ وَعَلِمَ أَنَّهَا إِنِ اسْتَمَرَّتْ بِهِ أَفْسَدَتْ دُنْيَاهُ وَآخِرَتَهُ، وَقَدِ اجْتَهَدَ فِي دَفْعِهَا عَنْ نَفْسِهِ بِكُلِّ طَرِيقٍ، فَمَا يَزْدَادُ إِلَّا تَوَقُّدًا وَشِدَّةً، فَمَا الْحِيلَةُ فِي دَفْعِهَا؟ وَمَا الطَّرِيقُ إِلَى كَشْفِهَا؟ فَرَحِمَ اللَّهُ مَنْ أَعَانَ مُبْتَلًى، وَاللَّهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ، أَفْتُونَا مَأْجُورِينَ رَحِمَكُمُ اللَّهُ تَعَالَى.فَأَجَابَ الشَّيْخُ الْإِمَامُ الْعَالِمُ، شَيْخُ الْإِسْلَامِ مُفْتِي الْمُسْلِمِينَ، شَمْسُ الدِّينِ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ أَبِي بَكْرٍ أَيُّوبَ إِمَامِ الْمَدْرَسَةِ الْجَوْزِيَّةِ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى.لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌالْحَمْدُ لِلَّهِأَمَّا بَعْدُ: فَقَدْ ثَبَتَ فِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «مَا أَنْزَلَ اللَّهُ دَاءً إِلَّا أَنْزَلَ لَهُ شِفَاءً» .وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ مِنْ حَدِيثِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ: «لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ فَإِذَا أَصَابَ دَوَاءُ الدَّاءِ بَرَأَ بِإِذْنِ اللَّهِ» .وَفِي مُسْنَدِ الْإِمَامِ أَحْمَدَ مِنْ حَدِيثِ أُسَامَةَ بْنِ شَرِيكٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «إِنَّ اللَّهَ لَمْ يُنْزِلْ دَاءً إِلَّا أَنْزَلَ لَهُ شِفَاءً، عَلِمَهُ مَنْ عَلِمَهُ وَجَهِلَهُ مَنْ جَهِلَهُ» ، وَفِي لَفْظٍ: «إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلَّا وَضَعَ لَهُ شِفَاءً، أَوْ دَوَاءً، إِلَّا دَاءً وَاحِدًا، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا هُوَ؟ قَالَ: الْهَرَمُ» قَالَ التِّرْمِذِيُّ: هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ.دَوَاءُ الْعِيِّ السُّؤَالُ
Bu, kalp, ruh ve bedenin hastalıklarını ve onların ilaçlarını kapsamaktadır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) cehli bir hastalık kılmış, onun devasını da âlimlere sormak olarak belirlemiştir. Nitekim Ebû Dâvûd, Sünen’inde Câbir b. Abdullah (r.a.)’tan şöyle rivayet etmiştir: «Bir sefere çıkmıştık. İçimizden bir adama bir taş isabet etti ve başını yardı. Sonra ihtilâm oldu. Arkadaşlarına sordu: Teyemmüm için benim için bir ruhsat buluyor musunuz? Dediler ki: Sana ruhsat bulamıyoruz; suya güç yetirebiliyorsun. Bunun üzerine yıkandı ve vefat etti. Resûlullah (s.a.v.)’in yanına döndüğümüzde durum kendisine haber verildi. Buyurdu ki: Onu öldürdüler, Allah da onları öldürsün! Bilmediklerinde sorsalardı ya! Şüphesiz ki cehlin şifası sormaktır. Ona teyemmüm etmesi, yarası üzerine bir bez parçası bağlayıp –veya sarıp– onun üzerine mesh etmesi ve bedeninin geri kalanını yıkaması yeterdi.»
Böylece Peygamber (s.a.v.), cehlin bir hastalık olduğunu, şifasının da sormak olduğunu bildirmiştir.
[KUR'ÂN ŞİFÂDIR]
Hak Teâlâ, Kur'ân'ın bir şifa olduğunu bildirmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: «Eğer biz onu yabancı bir Kur'ân kılsaydık, derlerdi ki: Ayetleri tafsilatlı olarak açıklansaydı ya! O yabancı bir kitap mı, (peygamber) Arap mı? De ki: O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır.» [Fussilet Sûresi: 44] Yine buyurmuştur: «Biz Kur’ân’dan öyle şeyler indiriyoruz ki, o müminler için şifa ve rahmettir.» [İsrâ Sûresi: 82]
Buradaki “min”, cinsi beyan içindir; kısmîlik (teb‘îz) için değildir. Zira Kur’ân’ın tamamı şifadır – nitekim yukarıdaki âyette de ifade edilmiştir. O, cehil, şüphe ve tereddüt hastalığına karşı kalpler için şifadır. Allah Sübhânehû gökten, Kur'ân'dan daha kapsamlı, daha faydalı, daha büyük ve hastalığı gidermede daha tesirli hiçbir şifa indirmemiştir.
Nitekim Sahîhayn’da Ebû Sa‘îd (r.a.)’den rivayet olunan hadiste şöyle buyurulmuştur: «Peygamber (s.a.v.)’in ashabından bir grup bir sefere çıkmıştı. Nihayet Arap kabilelerinden bir kabilenin yanına indiler ve onlardan misafirlik istediler. Fakat onlar kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Derken o kabilenin reisini bir yılan soktu. Onun için her türlü çareye başvurdular; fakat hiçbir şey fayda vermedi. İçlerinden bazıları: Şu konaklayan topluluğa gitseniz; belki içlerinde bir şey bilen vardır, dediler. Bunun üzerine onlara gelip şöyle dediler: Ey topluluk! Reisimizi yılan soktu. Onun için her türlü şeyi denedik; fakat hiçbir şey fayda vermedi. Sizden birinde (faydalı) bir şey var mı? Onlardan biri: Vallahi ben rukye yaparım; fakat yemin olsun ki sizden misafirlik istedik, bizi misafir etmediniz. O hâlde siz bana bir ücret tayin etmedikçe ben rukye yapmam, dedi. Sonunda bir koyun sürüsü karşılığında anlaştılar. (Rukye yapan) gidip hastanın üzerine tükürüyor ve {Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn} (Fâtiha) okuyordu. Hasta sanki bağlarından çözülmüş gibi oldu; yürümeye başladı ve hiçbir şeyi kalmamıştı. Anlaştıkları ücreti onlara tastamam verdiler. İçlerinden biri: (Ücreti) aranızda paylaşın, dedi. Rukye yapan ise: Hayır, Peygamber (s.a.v.)’e varıncaya kadar (paylaşmayalım), dedi.»
وَهَذَا يَعُمُّ أَدَوَاءَ الْقَلْبِ وَالرُّوحِ وَالْبَدَنِ وَأَدْوِيَتِهَا، وَقَدْ جَعَلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم الْجَهْلَ دَاءً، وَجَعَلَ دَوَاءَهُ سُؤَالَ الْعُلَمَاءِ.فَرَوَى أَبُو دَاوُدَ فِي سُنَنِهِ مِنْ حَدِيثِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: «خَرَجْنَا فِي سَفَرٍ فَأَصَابَ رَجُلًا مِنَّا حَجَرٌ، فَشَجَّهُ فِي رَأْسِهِ، ثُمَّ احْتَلَمَ، فَسَأَلَ أَصْحَابَهُ فَقَالَ: هَلْ تَجِدُونَ لِي رُخْصَةً فِي التَّيَمُّمِ؟ قَالُوا: مَا نَجِدُ لَكَ رُخْصَةً، وَأَنْتَ تَقْدِرُ عَلَى الْمَاءِ، فَاغْتَسَلَ، فَمَاتَ، فَلَمَّا قَدِمْنَا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ أُخْبِرَ بِذَلِكَ، فَقَالَ: قَتَلُوهُ قَتَلَهُمُ اللَّهُ أَلَا سَأَلُوا إِذَا لَمْ يَعْلَمُوا؟ فَإِنَّمَا شِفَاءُ الْعِيِّ السُّؤَالُ إِنَّمَا كَانَ يَكْفِيهِ أَنْ يَتَيَمَّمَ وَيَعْصِرَ - أَوْ يَعْصِبَ - عَلَى جُرْحِهِ خِرْقَةً ثُمَّ يَمْسَحُ عَلَيْهَا، وَيَغْسِلُ سَائِرَ جَسَدِهِ.»فَأَخْبَرَ أَنَّ الْجَهْلَ دَاءٌ، وَأَنَّ شِفَاءَهُ السُّؤَالُ. [الْقُرْآنُ شِفَاءٌ]وَقَدْ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ عَنِ الْقُرْآنِ أَنَّهُ شِفَاءٌ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ} [سُورَةُ فُصِّلَتْ: ٤٤] وَقَالَ {وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ} [سُورَةُ الْإِسْرَاءِ: ٨٢] .وَ " مِنْ " هُنَا لِبَيَانِ الْجِنْسِ لَا لِلتَّبْعِيضِ، فَإِنَّ الْقُرْآنَ كُلَّهُ شِفَاءٌ، كَمَا قَالَ فِي الْآيَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ، فَهُوَ شِفَاءٌ لِلْقُلُوبِ مِنْ دَاءِ الْجَهْلِ وَالشَّكِّ وَالرَّيْبِ، فَلَمْ يُنْزِلِ اللَّهُ سُبْحَانَهُ مِنَ السَّمَاءِ شِفَاءً قَطُّ أَعَمَّ وَلَا أَنْفَعَ وَلَا أَعْظَمَ وَلَا أَشْجَعَ فِي إِزَالَةِ الدَّاءِ مِنَ الْقُرْآنِ.وَقَدْ ثَبَتَ فِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ قَالَ: «انْطَلَقَ نَفَرٌ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي سَفْرَةٍ سَافَرُوهَا، حَتَّى نَزَلُوا عَلَى حَيٍّ مِنْ أَحْيَاءِ الْعَرَبِ فَاسْتَضَافُوهُمْ، فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمْ، فَلُدِغَ سَيِّدُ ذَلِكَ الْحَيِّ، فَسَعَوْا لَهُ بِكُلِّ شَيْءٍ لَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: لَوْ أَتَيْتُمْ هَؤُلَاءِ الرَّهْطَ الَّذِينَ نَزَلُوا، لَعَلَّهُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ بَعْضِهِمْ شَيْءٌ، فَأَتَوْهُمْ، فَقَالُوا: يَا أَيُّهَا الرَّهْطُ إِنَّ سَيِّدَنَا لُدِغَ، وَسَعَيْنَا لَهُ بِكُلِّ شَيْءٍ لَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ، فَهَلْ عِنْدَ أَحَدٍ مِنْكُمْ مِنْ شَيْءٍ؟ فَقَالَ بَعْضُهُمْ: وَاللَّهِ إِنِّي لَأُرْقِي، وَلَكِنْ وَاللَّهِ لَقَدِ اسْتَضَفْنَاكُمْ فَلَمْ تُضَيِّفُونَا، فَمَا أَنَا بِرَاقٍ حَتَّى تَجْعَلُوا لِي جُعْلًا، فَصَالَحُوهُمْ عَلَى قَطِيعٍ مِنَ الْغَنَمِ، فَانْطَلَقَ يَتْفُلُ عَلَيْهِ وَيَقْرَأُ {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} فَكَأَنَّمَا نُشِطَ مِنْ عِقَالٍ، فَانْطَلَقَ يَمْشِي، وَمَا بِهِ قَلَبَةٌ، فَأَوْفَوْهُمْ جُعْلَهُمُ الَّذِي صَالَحُوهُمْ عَلَيْهِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: اقْتَسِمُوا، فَقَالَ الَّذِي رَقِيَ: لَا نَفْعَلُ حَتَّى نَأْتِيَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم -
Biz ona vuku bulacak hâdiseyi anlatır, emrinin ne olacağına bakarız. Nihayet Resûlullah (s.a.v.)'in huzuruna gelip durumu arz ettiler. Bunun üzerine: 'Onun bir rukye olduğunu nereden biliyorsun?' buyurdu. Ardından: 'İsabet ettiniz, taksim edin ve benim için de bir pay ayırın.' buyurdu.
İşte bu ilaç bu hastalığa tesir etmiş, adeta hiç olmamış gibi gidermiştir. Oysa o ilaçların en kolayı ve en zahmetsizidir. Eğer kul Fâtiha ile tedaviyi güzelce yapsa, onun şifada hayret verici bir tesirini mutlaka görür.
Bir müddet Mekke'de kaldım; bana çeşitli hastalıklar ârız oluyor, ne bir doktor bulabiliyor ne de ilaç. Kendi kendimi Fâtiha ile tedavi ediyor, onun hayret verici tesirini görüyordum. Bu durumu, ağrı şikâyeti olanlara tavsiye ediyordum; onlardan birçoğu çabucak iyileşiyordu.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Şifa maksadıyla okunan ve rukye yapılan ezkâr, âyetler ve dualar, kendiliklerinden faydalı ve şifalıdır; fakat bunlar, mahallin kabul etmesini, fiilin himmet kuvveti ve tesirini gerektirir. Şifanın gecikmesi hâlinde bu, ya fâilin tesirinin zayıflığından, ya da mef‘ûlün kabul etmemesinden yahut hastadaki ilacın nüfuz etmesini engelleyen güçlü bir mâniden ileri gelir. Bu durum, maddî hastalıklardaki ilaçlarda da görülür. Çünkü ilaçların tesirsiz kalması, bazen tabiatın o ilacı kabul etmemesi, bazen de ilacın tesirini engelleyen güçlü bir mâniden kaynaklanır. Zira tabiat, ilacı tam bir kabullenme ile aldığında, bedenin ondan faydalanması da o nisbette olur. Aynı şekilde kalp de rukyeleri ve ta‘vizleri tam bir teslimiyetle aldığında ve râkînin tesirli bir nefsi ve hastalığı gidermede tesirli bir himmeti olduğunda şifa gerçekleşir.
[Duâ, mekruhu defeder] Duâ da böyledir. Zira duâ, mekruhu (istemneyeni) defetme ve matlubu (istenileni) elde etme konusunda en kuvvetli sebeplerden biridir. Lâkin bazen tesiri gecikir. Bu da ya duânın kendisindeki zayıflıktan -ki bu Allah'ın sevmediği, hududu aşan bir duâ olmasıdır- ya da kalbin zayıflığı, duâ esnasında Allah'a yönelmemesi ve O'na karşı hazır bulunmamasındandır. Bu durumda duâ, çok gevşek bir yay gibidir; ondan ok zayıf bir şekilde çıkar. Ya da icâbete engel olan mânilerin varlığındandır: Haram yemek, zulüm, günahların kalpleri paslandırması, gaflet, şehvet ve oyunun kalplere hâkim olup onları istilâ etmesi gibi.
Nitekim Hâkim'in Müstedrek'inde Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Allah'a duâ edin, icâbet edileceğine kesin olarak inanarak.' [Gâfilin duâsı] 'Biliniz ki Allah, gâfil ve habersiz bir kalpten gelen duâyı kabul etmez.' İşte bu duâ, hastalığı gideren faydalı bir ilaçtır. Fakat kalbin Allah'tan gâfil olması onun gücünü iptal eder. Aynı şekilde haram yemek de onun gücünü iptal eder ve zayıflatır.
Nitekim Sahîh-i Müslim'de Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Ey insanlar!'
فَنَذْكُرُ لَهُ الَّذِي كَانَ، فَنَنْظُرُ مَا يَأْمُرُنَا، فَقَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَذَكَرُوا لَهُ ذَلِكَ، فَقَالَ: وَمَا يُدْرِيكَ أَنَّهَا رُقْيَةٌ؟ ثُمَّ قَالَ: قَدْ أَصَبْتُمْ، اقْتَسِمُوا وَاضْرِبُوا لِي مَعَكُمْ سَهْمًا.»فَقَدْ أَثَّرَ (هَذَا) الدَّوَاءُ فِي هَذَا الدَّاءِ، وَأَزَالَهُ حَتَّى كَأَنْ لَمْ يَكُنْ، وَهُوَ أَسْهَلُ دَوَاءٍ وَأَيْسَرُهُ، وَلَوْ أَحْسَنَ الْعَبْدُ التَّدَاوِيَ بِالْفَاتِحَةِ، لَرَأَى لَهَا تَأْثِيرًا عَجِيبًا فِي الشِّفَاءِ.وَمَكَثْتُ بِمَكَّةَ مُدَّةً يَعْتَرِينِي أَدْوَاءٌ وَلَا أَجِدُ طَبِيبًا وَلَا دَوَاءً، فَكُنْتُ أُعَالِجُ نَفْسِي بِالْفَاتِحَةِ، فَأَرَى لَهَا تَأْثِيرًا عَجِيبًا، فَكُنْتُ أَصِفُ ذَلِكَ لِمَنْ يَشْتَكِي أَلَمًا، وَكَانَ كَثِيرٌ مِنْهُمْ يَبْرَأُ سَرِيعًا.وَلَكِنْ هَاهُنَا أَمْرٌ يَنْبَغِي التَّفَطُّنُ لَهُ، وَهُوَ أَنَّ الْأَذْكَارَ وَالْآيَاتِ وَالْأَدْعِيَةَ الَّتِي يُسْتَشْفَى بِهَا وَيُرْقَى بِهَا، هِيَ فِي نَفْسِهَا نَافِعَةٌ شَافِيَةٌ، وَلَكِنْ تَسْتَدْعِي قَبُولَ الْمَحِلِّ، وَقُوَّةَ هِمَّةِ الْفَاعِلِ وَتَأْثِيرَهُ، فَمَتَى تَخَلَّفَ الشِّفَاءُ كَانَ لِضَعْفِ تَأْثِيرِ الْفَاعِلِ، أَوْ لِعَدَمِ قَبُولِ الْمُنْفَعِلِ، أَوْ لِمَانِعٍ قَوِيٍّ فِيهِ يَمْنَعُ أَنْ يَنْجَعَ فِيهِ الدَّوَاءُ، كَمَا يَكُونُ ذَلِكَ فِي الْأَدْوِيَةِ وَالْأَدْوَاءِ الْحِسِّيَّةِ، فَإِنَّ عَدَمَ تَأْثِيرِهَا قَدْ يَكُونُ لِعَدَمِ قَبُولِ الطَّبِيعَةِ لِذَلِكَ الدَّوَاءِ، وَقَدْ يَكُونُ لِمَانِعٍ قَوِيٍّ يَمْنَعُ مِنَ اقْتِضَائِهِ أَثَرَهُ، فَإِنَّ الطَّبِيعَةَ إِذَا أَخَذَتِ الدَّوَاءَ بِقَبُولٍ تَامٍّ كَانَ انْتِفَاعُ الْبَدَنِ بِهِ بِحَسْبِ ذَلِكَ الْقَبُولِ، فَكَذَلِكَ الْقَلْبُ إِذَا أَخَذَ الرُّقَى وَالتَّعَاوِيذَ بِقَبُولٍ تَامٍّ، وَكَانَ لِلرَّاقِي نَفْسٌ فَعَّالَةٌ وَهِمَّةٌ مُؤَثِّرَةٌ فِي إِزَالَةِ الدَّاءِ. [الدُّعَاءُ يَدْفَعُ الْمَكْرُوهَ]وَكَذَلِكَ الدُّعَاءُ، فَإِنَّهُ مِنْ أَقْوَى الْأَسْبَابِ فِي دَفْعِ الْمَكْرُوهِ، وَحُصُولِ الْمَطْلُوبِ، وَلَكِنْ قَدْ يَتَخَلَّفُ أَثَرُهُ عَنْهُ، إِمَّا لِضَعْفِهِ فِي نَفْسِهِ - بِأَنْ يَكُونَ دُعَاءً لَا يُحِبُّهُ اللَّهُ، لِمَا فِيهِ مِنَ الْعُدْوَانِ - وَإِمَّا لِضَعْفِ الْقَلْبِ وَعَدَمِ إِقْبَالِهِ عَلَى اللَّهِ وَجَمْعِيَّتِهِ عَلَيْهِ وَقْتَ الدُّعَاءِ، فَيَكُونُ بِمَنْزِلَةِ الْقَوْسِ الرِّخْوِ جِدًّا، فَإِنَّ السَّهْمَ يَخْرُجُ مِنْهُ خُرُوجًا ضَعِيفًا، وَإِمَّا لِحُصُولِ الْمَانِعِ مِنَ الْإِجَابَةِ: مِنْ أَكْلِ الْحَرَامِ، وَالظُّلْمِ، وَرَيْنِ الذُّنُوبِ عَلَى الْقُلُوبِ، وَاسْتِيلَاءِ الْغَفْلَةِ وَالشَّهْوَةِ وَاللَّهْوِ، وَغَلَبَتِهَا عَلَيْهَا.كَمَا فِي مُسْتَدْرَكِ الْحَاكِمِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم «ادْعُوا اللَّهَ وَأَنْتُمْ مُوقِنُونَ بِالْإِجَابَةِ» . [دعاء الغافل]«وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ» فَهَذَا دَوَاءٌ نَافِعٌ مُزِيلٌ لِلدَّاءِ، وَلَكِنَّ غَفْلَةَ الْقَلْبِ عَنِ اللَّهِ تُبْطِلُ قُوَّتَهُ، وَكَذَلِكَ أَكْلُ الْحَرَامِ يُبْطِلُ قُوَّتَهُ وَيُضْعِفُهَا.كَمَا فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم «يَا أَيُّهَا النَّاسُ،
Şüphesiz Allah Tayyib'dir; ancak tayyib olanı kabul eder. Allah mü'minlere, peygamberlere emrettiği şeyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur: {Ey Resûller! Temiz olan şeylerden yiyin ve sâlih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı bilirim} [Mü'minûn 51] ve {Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin} [Bakara 172].
Sonra Resûlullah (s.a.v.) saçı başı dağınık, toz toprak içinde uzun yolculuk yapan bir adamı zikretti; ellerini semâya kaldırır: 'Yâ Rabbi, yâ Rabbi' der. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır; haramla beslenmiştir. Böyle birine nasıl icabet edilir?
Abdullah b. Ahmed, babasına ait Kitâbü'z-Zühd'de şöyle nakletmiştir: İsrâiloğulları'nı bir belâ istilâ etti; dışarı çıktılar. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle onların peygamberine vahyetti: Onlara bildir: 'Siz pis bedenlerle kırlara çıkıyorsunuz; bana içinde kan döktüğünüz, evlerinizi haramla doldurduğunuz avuçlarınızı kaldırıyorsunuz. Şimdi mi gazabım size şiddetlendi? Benden ancak uzaklaşacaksınız.'
Ebû Zerr (r.a.) şöyle demiştir: 'İyilikle birlikte yapılan duâ, yemeğin tuzla yettiği kadar kâfidir.'
Fasıl: Duâ en faydalı ilaçlardandır. Duâ en faydalı ilaçlardandır; belânın düşmanıdır, onu defeder, tedavi eder, inmesini engeller, indikten sonra kaldırır veya hafifletir; müminin silahıdır. Nitekim Hâkim, Sahîhi'nde Alî b. Ebî Tâlib (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Duâ müminin silahı, dinin direği ve göklerle yerin nurudur.'
Duânın belâ karşısında üç makamı vardır: Birincisi: Duânın belâdan daha güçlü olması ve onu defetmesidir. İkincisi: Duânın belâdan daha zayıf olması; belâ ona galip gelir, kul belâya uğrar, ancak duâ onu hafifletebilir, zayıf da olsa. Üçüncüsü: Birbirlerine denk gelmeleri ve her birinin diğerine engel olmasıdır.
Hâkim, Sahîhi'nde Âişe (r.anhâ)'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
إِنَّ اللَّهَ طَيِّبٌ، لَا يَقْبَلُ إِلَّا طَيِّبًا، وَإِنَّ اللَّهَ أَمَرَ الْمُؤْمِنِينَ بِمَا أَمَرَ بِهِ الْمُرْسَلِينَ، فَقَالَ: {يَاأَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ} [الْمُؤْمِنُونَ: ٥١] وَقَالَ: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ} [الْبَقَرَةِ: ١٧٢] ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أَشْعَثَ أَغْبَرَ، يَمُدُّ يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ: يَا رَبِّ يَا رَبِّ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وَغُذِّيَ بِالْحَرَامِ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ؟» .وَذَكَرَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ فِي كِتَابِ الزُّهْدِ لِأَبِيهِ: أَصَابَ بَنِي إِسْرَائِيلَ بَلَاءٌ، فَخَرَجُوا مَخْرَجًا، فَأَوْحَى اللَّهُ عز وجل إِلَى نَبِيِّهِمْ أَنْ أَخْبِرْهُمْ: إِنَّكُمْ تَخْرُجُونَ إِلَى الصَّعِيدِ بِأَبْدَانٍ نَجِسَةٍ، وَتَرْفَعُونَ إِلَيَّ أَكُفًّا قَدْ سَفَكْتُمْ بِهَا الدِّمَاءَ، وَمَلَأْتُمْ بِهَا بُيُوتَكُمْ مِنَ الْحَرَامِ، الْآنَ حِينَ اشْتَدَّ غَضَبِي عَلَيْكُمْ؟ وَلَنْ تَزْدَادُوا مِنِّي إِلَّا بُعْدًا.وَقَالَ أَبُو ذَرٍّ: يَكْفِي مِنَ الدُّعَاءِ مَعَ الْبِرِّ، مَا يَكْفِي الطَّعَامَ مِنَ الْمِلْحِ. [فَصْلٌ الدُّعَاءُ مِنْ أَنْفَعِ الْأَدْوِيَةِ]فَصْلٌالدُّعَاءُ مِنْ أَنْفَعِ الْأَدْوِيَةِوَالدُّعَاءُ مِنْ أَنْفَعِ الْأَدْوِيَةِ، وَهُوَ عَدُوُّ الْبَلَاءِ، يَدْفَعُهُ، وَيُعَالِجُهُ، وَيَمْنَعُ نُزُولَهُ، وَيَرْفَعُهُ، أَوْ يُخَفِّفُهُ إِذَا نَزَلَ، وَهُوَ سِلَاحُ الْمُؤْمِنِ.كَمَا رَوَى الْحَاكِمُ فِي صَحِيحِهِ مِنْ حَدِيثِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «الدُّعَاءُ سِلَاحُ الْمُؤْمِنِ، وَعِمَادُ الدِّينِ، وَنُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ» .لِلدُّعَاءِ مَعَ الْبَلَاءِ مَقَامَاتٌ.وَلَهُ مَعَ الْبَلَاءِ ثَلَاثُ مَقَامَاتٍ:أَحَدُهَا: أَنْ يَكُونَ أَقْوَى مِنَ الْبَلَاءِ فَيَدْفَعُهُ.الثَّانِي: أَنْ يَكُونَ أَضْعَفَ مِنَ الْبَلَاءِ فَيَقْوَى عَلَيْهِ الْبَلَاءُ، فَيُصَابُ بِهِ الْعَبْدُ، وَلَكِنْ قَدْ يُخَفِّفُهُ، وَإِنْ كَانَ ضَعِيفًا.الثَّالِثُ: أَنْ يَتَقَاوَمَا وَيَمْنَعَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا صَاحِبَهُ.وَقَدْ رَوَى الْحَاكِمُ فِي صَحِيحِهِ مِنْ حَدِيثِ عَائِشَةَ رضي الله عنها قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Hiçbir sakınma kaderden kurtaramaz; dua, inen ve inmeyen şeylere karşı fayda verir. Şüphesiz bela iner, dua onunla karşılaşır ve kıyamet gününe kadar boğuşurlar.» Yine aynı kaynakta İbn Ömer'den rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Dua, inen ve inmeyen şeylere karşı fayda verir. Ey Allah'ın kulları, duaya sarılın.» Yine aynı kaynakta Sevbân'dan rivayetle Nebî (s.a.v.): «Kaderi ancak dua geri çevirir, ömrü ancak iyilik (birr) uzatır. Kişi işlediği günahtan dolayı rızıktan mahrum kalır.» [Duada Israr Hakkında Fasıl] En faydalı ilaçlardan biri duada ısrar etmektir. İbn Mâce, Sünen'inde Ebû Hureyre'den rivayetle: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Kim Allah'tan istemezse, Allah ona gazap eder.» Hâkim'in Sahîh'inde Enes'ten rivayetle Nebî (s.a.v.): «Duada acizlik göstermeyin; zira dua ile birlikte hiç kimse helak olmaz.» el-Evsâî, ez-Zührî'den, o Urve'den, o Âişe (r.anhâ)'dan rivayetle: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Allah, duada ısrarcı olanları sever.» İmam Ahmed'in ez-Zühd kitabında Katâde'den rivayetle Müverrik şöyle dedi: «Mümin için denizde bir tahta parçası üzerinde olup “Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!” diye dua eden, belki Allah Azze ve Celle onu kurtarır diye bekleyen adamdan başka bir benzetme bulamadım.» [Duada Engel (Âfât) Hakkında Fasıl] Duânın tesirinin gerçekleşmesine engel olan afetlerden biri, kulun acele etmesi, icabeti gecikmiş sayması, sonra usanıp duayı terk etmesidir. Bu, bir tohum eken veya bir fidan diken, sonra onu sürekli kontrol edip sulayan, fakat yetişip olgunlaşmasını gecikmiş görünce onu bırakıp ihmal eden kimseye benzer. Buhârî'de Ebû Hureyre'den rivayetle: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Sizden birinizin duasına, acele etmediği müddetçe icabet edilir. Kişi: “Dua ettim, fakat bana icabet edilmedi” der.» Yine ondan Müslim'in Sahîh'inde: «Kul, günah veya akraba ile ilişkiyi kesme hususunda dua etmediği ve acele etmediği sürece duasına icabet edilmeye devam eder.» Denildi ki: «Yâ Rasûlallah, acelecilik nedir?» Buyurdu: «Kişinin, “Dua ettim, dua ettim, fakat duamın kabul edildiğini görmüyorum” deyip bundan dolayı usanarak duayı terk etmesidir.»
اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «لَا يُغْنِي حَذَرٌ مِنْ قَدَرٍ، وَالدُّعَاءُ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ، وَإِنَّ الْبَلَاءَ لَيَنْزِلُ فَيَلْقَاهُ الدُّعَاءُ فَيَعْتَلِجَانِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ» .وَفِيهِ أَيْضًا مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «الدُّعَاءُ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ، فَعَلَيْكُمْ عِبَادَ اللَّهِ بِالدُّعَاءِ» .وَفِيهِ أَيْضًا مِنْ حَدِيثِ ثَوْبَانَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم «لَا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلَّا الدُّعَاءُ، وَلَا يَزِيدُ فِي الْعُمُرِ إِلَّا الْبِرُّ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيُحْرَمُ الرِّزْقَ بِالذَّنْبِ يُصِيبُهُ» . [فَصْلٌ الْإِلْحَاحُ فِي الدُّعَاءِ]فَصْلٌالْإِلْحَاحُ فِي الدُّعَاءِوَمِنْ أَنْفَعِ الْأَدْوِيَةِ: الْإِلْحَاحُ فِي الدُّعَاءِ.وَقَدْ رَوَى ابْنُ مَاجَهْ فِي سُنَنِهِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ» .وَفِي صَحِيحِ الْحَاكِمِ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم: «لَا تَعْجِزُوا فِي الدُّعَاءِ فَإِنَّهُ لَا يَهْلِكُ مَعَ الدُّعَاءِ أَحَدٌ» .وَذَكَرَ الْأَوْزَاعِيُّ عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ عُرْوَةَ عَنْ عَائِشَةَ رضي الله عنها قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُلِحِّينَ فِي الدُّعَاءِ» .وَفِي كِتَابِ الزُّهْدِ لِلْإِمَامِ أَحْمَدَ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: قَالَ مُوَرِّقٌ: مَا وَجَدْتُ لِلْمُؤْمِنِ مَثَلًا إِلَّا رَجُلٌ فِي الْبَحْرِ عَلَى خَشَبَةٍ، فَهُوَ يَدْعُو: يَا رَبِّ يَا رَبِّ لَعَلَّ اللَّهَ عز وجل أَنْ يُنْجِيَهُ. [فَصْلٌ مِنْ آفَاتِ الدُّعَاءِ]وَمِنَ الْآفَاتِ الَّتِي تَمْنَعُ تَرَتُّبَ أَثَرِ الدُّعَاءِ عَلَيْهِ: أَنْ يَسْتَعْجِلَ الْعَبْدُ، وَيَسْتَبْطِئَ الْإِجَابَةَ، فَيَسْتَحْسِرُ وَيَدَعُ الدُّعَاءَ، وَهُوَ بِمَنْزِلَةِ مَنْ بَذَرَ بَذْرًا أَوْ غَرَسَ غَرْسًا، فَجَعَلَ يَتَعَاهَدُهُ وَيَسْقِيهِ، فَلَمَّا اسْتَبْطَأَ كَمَالَهُ وَإِدْرَاكَهُ تَرَكَهُ وَأَهْمَلَهُ.وَفِي الْبُخَارِيِّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ، يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي» .وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْهُ: «لَا يَزَالُ يُسْتَجَابُ لِلْعَبْدِ، مَا لَمْ يَدْعُ بِإِثْمٍ أَوْ قَطِيعَةِ رَحِمٍ، مَا لَمْ يَسْتَعْجِلْ، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الِاسْتِعْجَالُ؟ قَالَ يَقُولُ: قَدْ دَعَوْتُ، وَقَدْ دَعَوْتُ، فَلَمْ أَرَ يُسْتَجَابُ لِي، فَيَسْتَحْسِرُ عِنْدَ ذَلِكَ وَيَدَعُ الدُّعَاءَ» .
Müsned-i Ahmed'de Enes (r.a.)'in rivayet ettiği hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Kul, acele etmediği sürece hayır üzeredir.» Sahâbe: «Ey Allah'ın Resûlü, acele etmek nedir?» diye sordular. Resûlullah: «Kişinin 'Rabbime dua ettim, bana icabet etmedi' demesidir» buyurdu. [İcâbet Vakitleri Faslı] İcâbet vakitleri şöyledir: Duaya kalp huzuru ve bütün varlığıyla talebe yönelmek eşlik eder ve şu altı icâbet vaktinden birine rastlarsa: Gecenin son üçte biri, ezan okunurken, ezan ile kâmet arası, farz namazların ardından, Cuma günü imamın minbere çıkmasından o günün namazı kılınıncaya kadar ve ikindi vaktinden sonraki son saat. Ayrıca kalpte huşû, Rabbin huzurunda kırıklık, O'na karşı züll (alçakgönüllülük), tazarru‘ ve rikkat (yumuşaklık) bulunmalıdır. Dua eden kimse kıbleye yönelmeli, abdestli olmalı, ellerini Allah'a kaldırmalı, Allah'a hamd ve sena ile başlamalı, sonra O'nun kulu ve resûlü Muhammed (s.a.v.)'e salavat getirmeli, ardından ihtiyacının önünde tevbe ve istiğfar etmeli, sonra Allah'a yönelip O'na yalvararak ısrarla istemeli, O'nu övmeli, O'na ragbet ve rehbet ile dua etmeli, O'na isimleri, sıfatları ve tevhidiyle vesile olmalı ve duasından önce sadaka vermelidir. Zira bu dua neredeyse hiç geri çevrilmez; hele ki Nebî (s.a.v.)'in icâbet umulan yahut İsm-i A‘zam'ı ihtiva ettiğini haber verdiği dualara rastlarsa. Me'sur Dualar: Sünen'de ve Sahîh-i İbn Hibbân'da Abdullah b. Büreyde'nin babasından rivayet ettiği hadise göre Resûlullah (s.a.v.) bir adamın şöyle dediğini işitti: «Allahümme! Senden şu hakikatle istiyorum: Şehadet ederim ki Sen, kendinden başka ilâh olmayan Allah'sın; El-Ehad, es-Samed, doğurmayan ve doğurulmayan ve hiçbir dengi olmayan.» Bunun üzerine Resûlullah: «Muhakkak ki Allah'tan öyle bir isimle istedi ki o isimle istendiğinde verir, o isimle dua edildiğinde icabet eder» buyurdu. Başka bir rivayette: «Sen Allah'tan O'nun İsm-i A‘zam'ı ile istedin» denilmiştir.
وَفِي مُسْنَدِ أَحْمَدَ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «لَا يَزَالُ الْعَبْدُ بِخَيْرٍ مَا لَمْ يَسْتَعْجِلْ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ يَسْتَعْجِلُ؟ قَالَ: يَقُولُ قَدْ دَعَوْتُ رَبِّي فَلَمْ يَسْتَجِبْ لِي» . [فَصْلٌ أَوْقَاتُ الْإِجَابَةِ]فَصْلٌأَوْقَاتُ الْإِجَابَةِوَإِذَا جَمَعَ مَعَ الدُّعَاءِ حُضُورَ الْقَلْبِ وَجَمْعِيَّتَهُ بِكُلِّيَّتِهِ عَلَى الْمَطْلُوبِ، وَصَادَفَ وَقْتًا مِنْ أَوْقَاتِ الْإِجَابَةِ السِّتَّةِ، وَهِيَ:الثُّلُثُ الْأَخِيرُ مِنَ اللَّيْلِ، وَعِنْدَ الْأَذَانِ، وَبَيْنَ الْأَذَانِ وَالْإِقَامَةِ، وَأَدْبَارُ الصَّلَوَاتِ الْمَكْتُوبَاتِ، وَعِنْدَ صُعُودِ الْإِمَامِ يَوْمَ الْجُمُعَةِ عَلَى الْمِنْبَرِ حَتَّى تُقْضَى الصَّلَاةُ مِنْ ذَلِكَ الْيَوْمِ، وَآخِرُ سَاعَةٍ بَعْدَ الْعَصْرِ.وَصَادَفَ خُشُوعًا فِي الْقَلْبِ، وَانْكِسَارًا بَيْنَ يَدَيِ الرَّبِّ، وَذُلًّا لَهُ، وَتَضَرُّعًا، وَرِقَّةً.وَاسْتَقْبَلَ الدَّاعِي الْقِبْلَةَ.وَكَانَ عَلَى طَهَارَةٍ.وَرَفَعَ يَدَيْهِ إِلَى اللَّهِ.وَبَدَأَ بِحَمْدِ اللَّهِ وَالثَّنَاءِ عَلَيْهِ.ثُمَّ ثَنَّى بِالصَّلَاةِ عَلَى مُحَمَّدٍ عَبْدِهِ وَرَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم.ثُمَّ قَدَّمَ بَيْنَ يَدَيْ حَاجَتِهِ التَّوْبَةَ وَالِاسْتِغْفَارَ.ثُمَّ دَخَلَ عَلَى اللَّهِ، وَأَلَحَّ عَلَيْهِ فِي الْمَسْأَلَةِ، وَتَمَلَّقَهُ وَدَعَاهُ رَغْبَةً وَرَهْبَةً.وَتَوَسَّلَ إِلَيْهِ بِأَسْمَائِهِ وَصِفَاتِهِ وَتَوْحِيدِهِ.وَقَدَّمَ بَيْنَ يَدَيْ دُعَائِهِ صَدَقَةً، فَإِنَّ هَذَا الدُّعَاءَ لَا يَكَادُ يُرَدُّ أَبَدًا، وَلَا سِيَّمَا إِنْ صَادَفَ الْأَدْعِيَةَ الَّتِي أَخْبَرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهَا مَظَنَّةُ الْإِجَابَةِ، أَوْ أَنَّهَا مُتَضَمِّنَةٌ لِلِاسْمِ الْأَعْظَمِ.أَدْعِيَةٌ مَأْثُورَةٌفَمِنْهَا مَا فِي السُّنَنِ (وَفِي) صَحِيحِ ابْنِ حِبَّانَ مِنْ حَدِيثِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُرَيْدَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم «سَمِعَ رَجُلًا يَقُولُ: اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِأَنِّي أَشْهَدُ أَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، الْأَحَدُ الصَّمَدُ الَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ، فَقَالَ: لَقَدْ سَأَلَ اللَّهَ بِالِاسْمِ الَّذِي إِذَا سُئِلَ بِهِ أَعْطَى، وَإِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ وَفِي لَفْظٍ: لَقَدْ سَأَلْتَ اللَّهَ بِاسْمِهِ الْأَعْظَمِ.»
Sünen'de ve İbn Hibbân'ın Sahîh'inde de Enes b. Mâlik'in rivayet ettiği hadiste şöyle buyrulur: «Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte oturuyordu. Bir adam namaz kılıyor, sonra dua ederek şöyle dedi: 'Allah'ım! Senden şu hakkıyla istiyorum: Hamd yalnız Sana mahsustur; Senden başka ilâh yoktur; Sen Mânnansın, göklerin ve yerin yaratıcısısın; Ey Celâl ve İkram sahibi! Ey Hayy! Ey Kayyum!' Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'O, Allah'a O'nun yüce ismiyle dua etti ki, bu isimle dua edildiğinde (Allah) icâbet eder; bu isimle istenildiğinde verir.'» Bu iki hadisi de Ahmed Müsned'inde tahriç etmiştir. Tirmizî'nin el-Câmi'inde, Esmâ bint Yezîd'den rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Allah'ın en büyük ismi şu iki ayettedir: {وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ} [Bakara Sûresi: 163] ve Âl-i İmrân'ın başındaki {الم - اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ}» Tirmizî dedi ki: Bu hadis hasen-sahihtir. Ahmed'in Müsned'inde ve Hâkim'in Sahîh'inde Ebû Hureyre, Enes b. Mâlik ve Rebîa b. Âmir'den rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «أَلِظُّوا بِيَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ» - yani ona bağlanın, onu lâzım edinin ve üzerinde devam edin. Tirmizî'nin el-Câmi'inde Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayetle: «Nebî (s.a.v.), bir iş kendisini üzdüğünde başını göğe kaldırır, duada ısrar ettiğinde ise şöyle derdi: Yâ Hayyu yâ Kayyum.» Yine aynı eserde Enes b. Mâlik'ten: «Nebî (s.a.v.), bir iş kendisini sıkıştırdığında şöyle derdi: Yâ Hayyu yâ Kayyum, rahmetinle yardım dilerim.» Hâkim'in Sahîh'inde Ebû Ümâme'den Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Allah'ın en büyük ismi Kur'an'dan üç sûrededir: Bakara, Âl-i İmrân ve Tâhâ.» Kâsım dedi ki: Ben onu araştırdım, (gördüm ki) o, 'el-Hayyu'l-Kayyum' âyetidir. Tirmizî'nin el-Câmi'inde ve Hâkim'in Sahîh'inde Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Zünnûn'un (Yunus aleyhisselâm) balığın karnında iken yaptığı dua: {لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ} [Enbiyâ Sûresi: 87]. Şüphesiz herhangi bir müslüman bu duayı herhangi bir şey için yaparsa, Allah onun duasını kabul eder.» Tirmizî dedi ki: Hadis sahihtir.
وَفِي السُّنَنِ وَصَحِيحِ ابْنِ حِبَّانَ أَيْضًا مِنْ حَدِيثِ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ «أَنَّهُ كَانَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَالِسًا وَرَجُلٌ يُصَلِّي، ثُمَّ دَعَا فَقَالَ: اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِأَنَّ لَكَ الْحَمْدَ، لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ الْمَنَّانُ بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ، يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ. فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: لَقَدْ دَعَا اللَّهَ بِاسْمِهِ الْعَظِيمِ الَّذِي إِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ، وَإِذَا سُئِلَ بِهِ أَعْطَى.»أَخْرَجَ الْحَدِيثَيْنِ أَحْمَدُ فِي مَسْنَدِهِ.وَفِي جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ، مِنْ حَدِيثِ أَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «اسْمُ اللَّهِ الْأَعْظَمُ فِي هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ {وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ} [سُورَةُ الْبَقَرَةِ: ١٦٣] .وَفَاتِحَةِ آلِ عِمْرَانَ {الم - اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} ،» قَالَ التِّرْمِذِيُّ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.وَفِي مُسْنَدِ أَحْمَدَ وَصَحِيحِ الْحَاكِمِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ وَأَنَسِ بْنِ مَالِكٍ وَرَبِيعَةَ بْنِ عَامِرٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «أَلِظُّوا بَيَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ» - يَعْنِي: تَعَلَّقُوا بِهَا وَالْزَمُوا وَدَاوِمُوا عَلَيْهَا.وَفِي جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه «أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ إِذَا أَهَمَّهُ الْأَمْرُ رَفَعَ رَأْسَهُ إِلَى السَّمَاءِ، وَإِذَا اجْتَهَدَ فِي الدُّعَاءِ، قَالَ: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ» .وَفِيهِ أَيْضًا مِنْ حَدِيثِ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ: «كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِذَا حَزَبَهُ أَمْرٌ قَالَ: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ.»وَفِي صَحِيحِ الْحَاكِمِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي أُمَامَةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «اسْمُ اللَّهِ الْأَعْظَمُ فِي ثَلَاثِ سُوَرٍ مِنَ الْقُرْآنِ: الْبَقَرَةِ، وَآلِ عِمْرَانَ، وَطَهَ، قَالَ الْقَاسِمُ: فَالْتَمَسْتُهَا فَإِذَا هِيَ آيَةُ {الْحَيُّ الْقَيُّومُ) } » .وَفِي جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ وَصَحِيحِ الْحَاكِمِ مِنْ حَدِيثِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «دَعْوَةُ ذِي النُّونِ، إِذْ دَعَا وَهُوَ فِي بَطْنِ الْحُوتِ " {لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ} [سُورَةُ الْأَنْبِيَاءِ: ٨٧] إِنَّهُ لَمْ يَدْعُ بِهَا مُسْلِمٌ فِي شَيْءٍ قَطُّ إِلَّا اسْتَجَابَ اللَّهُ لَهُ.» قَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَدِيثٌ صَحِيحٌ.
Hâkim'in el-Müstedrek'inde yine Sa'd (b. Ebî Vakkās) hadisinden rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Size öyle bir şey haber vereyim mi ki, içinizden bir adamın başına mühim bir iş geldiğinde onunla dua ederse Allah ondan sıkıntıyı giderir? Zünnûn'un (Yunus aleyhisselâm'ın) duasıdır.» Yine onun Sahîh'inde, Sa'd'ın Nebî (s.a.v.)'i şöyle derken işittiği rivayet edilir: «Size Allah'ın en büyük ismini göstereyim mi? Yunus'un duasıdır.» Bunun üzerine bir adam: 'Yâ Resûlallah, bu yalnızca Yunus'a mı mahsustu?' diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: «Onun şu sözünü işitmiyor musun: {Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte mü'minleri böyle kurtarırız} (Enbiyâ Sûresi, 88). Hangi Müslüman, hastalığında bu duayı kırk defa okur da o hastalığında ölürse, şehid sevabı verilir; şayet iyileşirse, bağışlanmış olarak iyileşir.» Sahîhayn'da İbn Abbâs (r.a.) hadisinde rivayet edildiğine göre: «Resûlullah (s.a.v.) sıkıntı anında şöyle derdi: 'Azîm ve Halîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Azîm Arş'ın Rabbi Allah'tan başka ilâh yoktur. Yedi göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve Kerîm Arş'ın Rabbi Allah'tan başka ilâh yoktur.'» İmam Ahmed'in Müsnedi'nde Alî b. Ebî Tâlib (r.a.) hadisinde şöyle dediği rivayet edilir: «Resûlullah (s.a.v.) bana, başıma bir sıkıntı geldiğinde şöyle dememi öğretti: 'Halîm ve Kerîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Azîm Arş'ın Rabbi olan Allah'ı tesbih ederim, O ne yücedir, ne mübarektir. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.'» Yine aynı Müsned'de Abdullah b. Mes'ûd (r.a.) hadisinde şöyle denilmiştir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «Bir kimseye asla bir üzüntü ve keder isabet etmez de o şöyle derse: 'Allah'ım! Ben Senin kulunum, kulunun oğlu, cariyenin oğluyum. Perçemim Senin elindedir. Hakkımdaki hükmün geçerlidir. Hakkımdaki kazâ'n âdildir. Kendine isim verdiğin veya yaratıklarından birine öğrettiğin yahut Kitabında indirdiğin yahut da katındaki gayb ilminde kendine mahsus kıldığın her isminle Senden, Kur'an-ı Azîm'i kalbimin baharı, göğsümün nuru, hüznümün cilâsı ve üzüntümün gidericisi kılmanı istiyorum.' — Muhakkak ki Allah onun üzüntü ve kederini giderir ve onun yerine sevinç verir.» Bunun üzerine: 'Yâ Resûlallah, bunu öğrenmeyelim mi?' denildi. O da: «Evet, kim işitirse onu öğrenmelidir.» buyurdu. İbn Mes'ûd dedi ki: «Nebîlerden hiçbir peygamber sıkıntıya düşmemiştir ki tesbih ile yardım istemiş olmasın.» İbn Ebî'd-Dünyâ, el-Mücâbîn kitabında ve ed-Duâ'da Hasan (el-Basrî)'den şunu zikretmiştir: Ashâb-ı kirâmdan Ensâr'dan bir adam vardı, künyesi Ebû Muallak idi. O, kendine ve başkalarına ait bir mal ile ticaret yapan, bu maksatla ufuklara sefer eden bir tüccardı. Aynı zamanda zâhid ve vera' sahibi bir kimse idi. Bir keresinde (sefere) çıkmıştı ki, silahlı, yüzü peçeli bir hırsız ona rastladı ve: 'Yanındakini bırak, zira seni öldüreceğim!' dedi. Adam: 'Peki, canımdan ne istiyorsun? Mal ile işin neyse yap.' dedi. Hırsız: 'Mala gelince, o benimdir; ben senden canından başka bir şey istemiyorum.' deyince, adam: 'Madem öyle, bana dört rekât namaz kılmam için izin ver.' dedi. Hırsız: 'Ne kadar istersen kıl.' dedi. Bunun üzerine adam abdest aldı, sonra dört rekât namaz kıldı ve secdesinin sonunda şöyle dua etti: 'Yâ Vedûd, yâ Vedûd, ey Arş'ın sahibi...
وَفِي مُسْتَدْرَكِ الْحَاكِمِ أَيْضًا مِنْ حَدِيثِ سَعْدٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم «أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِشَيْءٍ إِذَا نَزَلَ بِرَجُلٍ مِنْكُمْ أَمْرٌ مُهِمٌّ، فَدَعَا بِهِ يُفَرِّجُ اللَّهُ عَنْهُ؟ دُعَاءُ ذِي النُّونِ» .وَفِي صَحِيحِهِ أَيْضًا عَنْهُ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ يَقُولُ: «هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى اسْمِ اللَّهِ الْأَعْظَمِ؟ دُعَاءِ يُونُسَ، فَقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، هَلْ كَانَ لِيُونُسَ خَاصَّةً؟ فَقَالَ أَلَا تَسْمَعُ قَوْلَهُ: {فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ} [سُورَةُ الْأَنْبِيَاءِ: ٨٨] فَأَيُّمَا مُسْلِمٍ دَعَا بِهَا فِي مَرَضِهِ أَرْبَعِينَ مَرَّةً فَمَاتَ فِي مَرَضِهِ ذَلِكَ أُعْطِيَ أَجْرَ شَهِيدٍ، وَإِنْ بَرِئَ بَرِئَ مَغْفُورًا لَهُ» .وَفِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ «أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَقُولُ عِنْدَ الْكَرْبِ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْعَظِيمُ الْحَلِيمُ، لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ، وَرَبُّ الْأَرْضِ، وَرَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ.» وَفِي مُسْنَدِ الْإِمَامِ أَحْمَدَ مِنْ حَدِيثِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه قَالَ: «عَلَّمَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا نَزَلَ بِي كَرْبٌ أَنْ أَقُولَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ، سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ» .وَفِي مَسْنَدِهِ أَيْضًا مِنْ حَدِيثِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «مَا أَصَابَ أَحَدًا قَطُّ هَمٌّ وَلَا حُزْنٌ، فَقَالَ: اللَّهُمَّ إِنِّي عَبْدُكَ ابْنُ عَبْدِكَ ابْنُ أَمَتِكَ، نَاصِيَتِي بِيَدِكَ، مَاضٍ فِيَّ حُكْمُكَ، عَدْلٌ فِيَّ قَضَاؤُكَ، أَسْأَلُكَ اللَّهُمَّ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ، سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ، أَوْ عَلَّمْتَهُ أَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ، أَوْ أَنْزَلْتَهُ فِي كِتَابِكَ، أَوِ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ فِي عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ أَنْ تَجْعَلَ الْقُرْآنَ الْعَظِيمَ رَبِيعَ قَلْبِي، وَنُورَ صَدْرِي، وَجِلَاءَ حُزْنِي، وَذَهَابَ هَمِّي؛ إِلَّا أَذْهَبَ اللَّهُ هَمَّهُ وَحُزْنَهُ، وَأَبْدَلَهُ مَكَانَهُ فَرَحًا، فَقِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَلَا نَتَعَلَّمُهَا؟ قَالَ: بَلَى يَنْبَغِي لِمَنْ سَمِعَهَا أَنْ يَتَعَلَّمَهَا» .وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: مَا كَرَبَ نَبِيٌّ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ، إِلَّا اسْتَغَاثَ بِالتَّسْبِيحِ.وَذَكَرَ ابْنُ أَبِي الدُّنْيَا فِي كِتَابِ الْمُجَابِينَ، وَفِي الدُّعَاءِ عَنِ الْحَسَنِ، قَالَ: كَانَ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم مِنَ الْأَنْصَارِ يُكَنَّى أَبَا مُعَلَّقٍ وَكَانَ تَاجِرًا يَتَّجِرُ بِمَالٍ لَهُ وَلِغَيْرِهِ، يَضْرِبُ بِهِ فِي الْآفَاقِ، وَكَانَ نَاسِكًا وَرِعًا، فَخَرَجَ مَرَّةً فَلَقِيَهُ لِصٌّ مُقَنَّعٌ فِي السِّلَاحِ، فَقَالَ لَهُ: ضَعْ مَا مَعَكَ فَإِنِّي قَاتِلُكَ، قَالَ: فَمَا تُرِيدُهُ مِنْ دَمِي؟ شَأْنُكَ بِالْمَالِ، قَالَ: أَمَّا الْمَالُ فَلِي، وَلَسْتُ أُرِيدُ إِلَّا دَمَكَ، قَالَ: أَمَّا إِذَا أَبَيْتَ فَذَرْنِي أُصَلِّي أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ، قَالَ صَلِّ مَا بَدَا لَكَ، فَتَوَضَّأَ ثُمَّ صَلَّى أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ، فَكَانَ مِنْ دُعَائِهِ فِي آخِرِ سُجُودِهِ أَنْ قَالَ: يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ، يَا ذَا الْعَرْشِ
el-Mecîd, ey dilediğini yapansın! Zâtının zevâl bulmaz izzeti, zulme uğramaz mülkü ve arşının köşelerini doldurmuş olan nûrun hakkı için senden şu hırsızın şerrini bana defetmeni dilerim. Ey Gıyâs eden, imdadıma yetiş! –bunu üç kere– der demez, bir de baktı ki elinde bir mızrak, atının kulakları arasına yerleştirmiş bir süvari geliyor. Hırsız onu görünce ona yöneldi; süvari onu mızraklayıp öldürdü. Ardından ona yaklaşarak: «Kalk!» dedi. Adam: «Anam babam sana fedâ olsun, sen kimsin? Allah bugün senin vesîlenle bana yardım etti.» deyince süvari: «Ben dördüncü semâ halkından bir meleğim. Sen birinci duânı yapınca semâ kapılarından bir gıcırtı işittim. İkinci duânı yapınca semâ ehlinin bir velvelesini duydum. Üçüncü duânı yapınca bana: 'Bu, sıkıntı içindeki birinin duâsıdır' denildi. Ben de Allah'tan onu öldürmeyi bana nasip etmesini diledim.» dedi.
Hasan (el-Basrî) dedi ki: «Kim abdest alıp dört rekât namaz kılar ve bu duâyı okursa duâsı kabul olunur; sıkıntılı da olsa sıkıntısız da olsa.»
[Duanın Durumları Faslı]
Birçok kere bir topluluğun yaptığı duâya icâbet edildiğini görürsün. Bu durumda o duâya, sâhibinin duyduğu zaruret ve Allah'a yönelişi yahut kendisinden önce gelmiş bir hasenesi –ki Allah sübhânehû bu hasenesine bir şükür olarak duâsını kabul buyurmuştur– yahut icâbet vaktine rastlaması gibi durumlar eşlik etmiş olur ve duâsı kabul edilir. Bunun üzerine zanneden kimse, sırrın o duânın lafzında olduğunu sanır ve o duâyı, o duâ eden kimsede bulunan bu durumlardan soyutlayarak alır. Bu, tıpkı bir adamın faydalı bir ilâcı, kullanılması gereken vakitte ve gereken şekilde kullanıp fayda görmesine; başka birinin de bu ilâcın salt kullanımının maksada ulaşmak için yeterli olduğunu zannederek yanılmasına benzer. İşte burası, pek çok insanın yanıldığı bir noktadır.
Yine bu kabildendir ki kişi bir kabrin yanında çaresizlik içinde duâ eder ve duâsı kabul olunur. Câhil kimse sırrın kabirde olduğunu zanneder; oysa sırrın, zaruret ve Allah'a sıdk ile sığınmakta olduğunu bilemez. Bu durum Allah'ın evlerinden bir evde (mescidde) vâkî olduğunda ise Allah katında daha faziletli ve daha sevimlidir.
[Müstecap Duanın Şartları Faslı]
Duâlar ve Allah'a sığınmalar (taavvuzât) silah mesâbesindedir. Silah ise ancak onu kullananın kuvvetiyle iş görür, sırf keskinliğiyle değil. Şu hâlde ne zaman silah tam ve kusursuz olur, pazı da güçlü bir pazı bulunur ve engel de bulunmazsa o zaman düşmana karşı etkili olur. Bu üç şarttan biri eksik olursa tesir de eksik olur. Eğer duânın kendisi sâlih değilse, yahut duâ eden duâ esnâsında kalbiyle dili arasında bir birlik kurmamışsa, yahut da icâbetin önünde bir mâni varsa tesir hâsıl olmaz.
[Dua ve Kader Faslı]
الْمَجِيدِ، يَا فَعَّالًا لِمَا تُرِيدُ، أَسْأَلُكَ بِعِزِّكَ الَّذِي لَا يُرَامُ، وَبِمُلْكِكَ الَّذِي لَا يُضَامُ، وَبِنُورِكَ الَّذِي مَلَأَ أَرْكَانَ عَرْشِكَ أَنْ تَكْفِيَنِي شَرَّ هَذَا اللِّصِّ، يَا مُغِيثُ أَغِثْنِي، ثَلَاثَ مَرَّاتٍ، فَإِذَا هُوَ بِفَارِسٍ قَدْ أَقْبَلَ بِيَدِهِ حَرْبَةٌ قَدْ وَضَعَهَا بَيْنَ أُذُنَيْ فَرَسِهِ، فَلَمَّا بَصُرَ بِهِ اللِّصُّ أَقْبَلَ نَحْوَهُ، فَطَعَنَهُ فَقَتَلَهُ، ثُمَّ أَقْبَلَ إِلَيْهِ، فَقَالَ: قُمْ، فَقَالَ: مَنْ أَنْتَ بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي؟ فَقَدْ أَغَاثَنِي اللَّهُ بِكَ الْيَوْمَ، فَقَالَ: أَنَا مَلَكٌ مِنْ أَهْلِ السَّمَاءِ الرَّابِعَةِ، دَعَوْتَ بِدُعَائِكَ الْأَوَّلِ فَسَمِعْتُ لِأَبْوَابِ السَّمَاءِ قَعْقَعَةً، ثُمَّ دَعَوْتَ بِدُعَائِكَ الثَّانِي، فَسَمِعْتُ لِأَهْلِ السَّمَاءِ ضَجَّةً، ثُمَّ دَعَوْتَ بِدُعَائِكَ الثَّالِثِ، فَقِيلَ لِي: دُعَاءُ مَكْرُوبٍ فَسَأَلْتُ اللَّهَ أَنْ يُوَلِّيَنِي قَتْلَهُ، قَالَ الْحَسَنُ: فَمَنْ تَوَضَّأَ وَصَلَّى أَرْبَعَ رَكَعَاتٍ، وَدَعَا بِهَذَا الدُّعَاءِ، اسْتُجِيبَ لَهُ، مَكْرُوبًا كَانَ أَوْ غَيْرَ مَكْرُوبٍ. [فَصْلٌ ظُرُوفُ الدُّعَاءِ]فَصْلٌظُرُوفُ الدُّعَاءِوَكَثِيرًا مَا تَجِدُ أَدْعِيَةً دَعَا بِهَا قَوْمٌ فَاسْتُجِيبَ لَهُمْ، فَيَكُونُ قَدِ اقْتَرَنَ بِالدُّعَاءِ ضَرُورَةُ صَاحِبِهِ وَإِقْبَالُهُ عَلَى اللَّهِ، أَوْ حَسَنَةٌ تَقَدَّمَتْ مِنْهُ جَعَلَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ إِجَابَةَ دَعْوَتِهِ شُكْرًا لِحَسَنَتِهِ، أَوْ صَادَفَ وَقْتَ إِجَابَةٍ، وَنَحْوُ ذَلِكَ، فَأُجِيبَتْ دَعْوَتُهُ، فَيَظُنُّ الظَّانُّ أَنَّ السِّرَّ فِي لَفْظِ ذَلِكَ الدُّعَاءِ فَيَأْخُذُهُ مُجَرَّدًا عَنْ تِلْكَ الْأُمُورِ الَّتِي قَارَنَتْهُ مِنْ ذَلِكَ الدَّاعِي، وَهَذَا كَمَا إِذَا اسْتَعْمَلَ رَجُلٌ دَوَاءً نَافِعًا فِي الْوَقْتِ الَّذِي يَنْبَغِي اسْتِعْمَالُهُ عَلَى الْوَجْهِ الَّذِي يَنْبَغِي، فَانْتَفَعَ بِهِ، فَظَنَّ غَيْرُهُ أَنَّ اسْتِعْمَالَ هَذَا الدَّوَاءِ بِمُجَرَّدِهِ كَافٍ فِي حُصُولِ الْمَطْلُوبِ، كَانَ غَالِطًا، وَهَذَا مَوْضِعٌ يَغْلَطُ فِيهِ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ.وَمِنْ هَذَا قَدْ يَتَّفِقُ دُعَاؤُهُ بِاضْطِرَارٍ عِنْدَ قَبْرٍ فَيُجَابُ، فَيَظُنُّ الْجَاهِلُ أَنَّ السِّرَّ لِلْقَبْرِ، وَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ السِّرَّ لِلِاضْطِرَارِ وَصِدْقِ اللُّجْأِ إِلَى اللَّهِ، فَإِذَا حَصَلَ ذَلِكَ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللَّهِ، كَانَ أَفْضَلَ وَأَحَبَّ إِلَى اللَّهِ. [فَصْلٌ شُرُوطُ الدُّعَاءِ الْمُسْتَجَابِ]فَصْلٌشُرُوطُ الدُّعَاءِ الْمُسْتَجَابِوَالْأَدْعِيَةُ وَالتَّعَوُّذَاتُ بِمَنْزِلَةِ السِّلَاحِ، وَالسِّلَاحُ بِضَارِبِهِ، لَا بِحَدِّهِ فَقَطْ، فَمَتَى كَانَ السِّلَاحُ سِلَاحًا تَامًّا لَا آفَةَ بِهِ، وَالسَّاعِدُ سَاعِدُ قَوِيٍّ، وَالْمَانِعُ مَفْقُودٌ؛ حَصَلَتْ بِهِ النِّكَايَةُ فِي الْعَدُوِّ، وَمَتَى تَخَلَّفَ وَاحِدٌ مِنْ هَذِهِ الثَّلَاثَةِ تَخَلَّفَ التَّأْثِيرُ، فَإِنْ كَانَ الدُّعَاءُ فِي نَفْسِهِ غَيْرَ صَالِحٍ، أَوِ الدَّاعِي لَمْ يَجْمَعْ بَيْنَ قَلْبِهِ وَلِسَانِهِ فِي الدُّعَاءِ، أَوْ كَانَ ثَمَّ مَانِعٌ مِنَ الْإِجَابَةِ، لَمْ يَحْصُلِ الْأَثَرُ. [فَصْلٌ الدُّعَاءُ وَالْقَدَرُ]فَصْلٌالدُّعَاءُ وَالْقَدَرُ
İşte burada meşhur bir soru vardır: Kendisiyle dua edilen şey eğer takdir edilmişse, kul dua etsin veya etmesin, meydana gelmesi kaçınılmazdır; eğer takdir edilmemişse, kul istesin veya istemesin, vukû bulmaz. Bunun üzerine bir grup, bu sorunun sahih olduğunu zannederek duayı terk etti ve "Onda bir fayda yoktur" dedi. Bunlar cehalet ve dalâletlerinin aşırılığı yanında çelişki içindedirler; zira mezheplerinin gereği tüm sebeplerin iptalini gerektirir. Bu yüzden onlardan birine denilir ki: "Eğer tokluk ve kanma sana takdir edilmişse, ister yesen de ister yemesen de mutlaka meydana gelecektir; eğer takdir edilmemişse, ister yesen de ister yemesen de vuku bulmayacaktır." Ve eğer bir çocuk sana takdir edilmişse, eşine veya cariyene yaklaşsan da yaklaşmasan da mutlaka olacaktır; eğer takdir edilmemişse olmayacaktır. O halde evlenmeye ve cariye edinmeye ihtiyaç yoktur. Ve bu böylece devam eder gider. Peki bunu akıllı veya insan olan bir kimse söyler mi? Hayır, aksine hayvan bile, kendisinin ayakta durması ve hayatı kendisine bağlı olan sebeplere başvurma üzere yaratılmıştır. Hayvanlar, en'am gibi olan, hatta onlardan yolca daha sapkın olan bu kimselerden daha akıllı ve daha anlayışlıdır. Bazıları ise akıllı geçinerek şöyle dedi: "Dua ile meşgul olmak, salt bir ibadet kabilindendir; Allah, dua edeni bundan dolayı sevap verir, ancak duanın matlup üzerinde hiçbir yönden etkisi yoktur." Bu akıllı geçinen kimseye göre, matlubun elde edilmesine tesir bakımından dua ile kalben ve lisanen duayı terk etmek arasında hiçbir fark yoktur; onlara göre duanın matlupla irtibatı, sükûtun irtibatı gibidir, hiçbir fark yoktur. Bir diğer grup ki bunlardan daha akıllı geçinir, dedi ki: "Aksine dua, Allah sübhanehu'nun ihtiyacın giderilmesine bir işaret olarak koyduğu salt bir alamettir. Ne zaman ki kul duaya muvaffak kılınsa, bu onun için ihtiyacının giderildiğine dair bir belirti ve işarettir." Bu, kış mevsiminde siyah ve soğuk bir bulut gördüğünde, bunun yağmur yağacağına delil ve alamet olması gibidir. Dediler ki: "İtaatlerin sevap, küfür ve günahların da azap ile olan hükmü de böyledir; bunlar sevap ve azabın vuku bulması için salt alametlerdir, yoksa onlar için sebep değillerdir." Ve yine onlara göre kırma ile kırılma, yakma ile yanma, can alma ile öldürme ... değildir.
وَهَاهُنَا سُؤَالٌ مَشْهُورٌ وَهُوَ:أَنَّ الْمَدْعُوَّ بِهِ إِنْ كَانَ قَدْ قُدِّرَ لَمْ يَكُنْ بُدٌّ مِنْ وُقُوعِهِ، دَعَا بِهِ الْعَبْدُ أَوْ لَمْ يَدْعُ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ قَدْ قُدِّرَ لَمْ يَقَعْ، سَوَاءٌ سَأَلَهُ الْعَبْدُ أَوْ لَمْ يَسْأَلْهُ.فَظَنَّتْ طَائِفَةٌ صِحَّةَ هَذَا السُّؤَالِ، فَتَرَكَتِ الدُّعَاءَ وَقَالَتْ: لَا فَائِدَةَ فِيهِ، وَهَؤُلَاءِ مَعَ فَرْطِ جَهْلِهِمْ وَضَلَالِهِمْ، مُتَنَاقِضُونَ فَإِنَّ طَرْدَ مَذْهَبِهِمْ يُوجِبُ تَعْطِيلَ جَمِيعِ الْأَسْبَابِ فَيُقَالُ لِأَحَدِهِمْ:إِنْ كَانَ الشِّبَعُ وَالرِّيُّ قَدْ قُدِّرَا لَكَ فَلَابُدَّ مِنْ وُقُوعِهِمَا، أَكَلْتَ أَوْ لَمْ تَأْكُلْ، وَإِنْ لَمْ يُقَدَّرَا لَمْ يَقَعَا أَكَلْتَ أَوْ لَمْ تَأْكُلْ.وَإِنْ كَانَ الْوَلَدُ قُدِّرَ لَكَ فَلَابُدَّ مِنْهُ، وَطِئْتَ الزَّوْجَةَ أَوِ الْأَمَةَ أَوْ لَمْ تَطَأْ، وَإِنْ لَمْ يُقَدَّرْ لَمْ يَكُنْ، فَلَا حَاجَةَ إِلَى التَّزْوِيجِ وَالتَّسَرِّي، وَهَلُمَّ جَرَّا.فَهَلْ يَقُولُ هَذَا عَاقِلٌ أَوْ آدَمِيٌّ؟ بَلِ الْحَيَوَانُ الْبَهِيمُ مَفْطُورٌ عَلَى مُبَاشَرَةِ الْأَسْبَابِ الَّتِي بِهَا قِوَامُهُ وَحَيَاتُهُ، فَالْحَيَوَانَاتُ أَعْقَلُ وَأَفْهَمُ مِنْ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ هُمْ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا.وَتَكَايَسَ بَعْضُهُمْ وَقَالَ: الِاشْتِغَالُ بِالدُّعَاءِ مِنْ بَابِ التَّعَبُّدِ الْمَحْضِ يُثِيبُ اللَّهُ عَلَيْهِ الدَّاعِيَ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَكُونَ لَهُ تَأْثِيرٌ فِي الْمَطْلُوبِ بِوَجْهٍ مَا وَلَا فَرْقَ عِنْدَ هَذَا الْمُتَكَيِّسِ بَيْنَ الدُّعَاءِ وَالْإِمْسَاكِ عَنْهُ بِالْقَلْبِ وَاللِّسَانِ فِي التَّأْثِيرِ فِي حُصُولِ الْمَطْلُوبِ، وَارْتِبَاطُ الدُّعَاءِ عِنْدَهُمْ بِهِ كَارْتِبَاطِ السُّكُوتِ وَلَا فَرْقَ.وَقَالَتْ طَائِفَةٌ أُخْرَى أَكْيَسُ مِنْ هَؤُلَاءِ: بَلِ الدُّعَاءُ عَلَامَةٌ مُجَرَّدَةٌ نَصَبَهَا اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَمَارَةً عَلَى قَضَاءِ الْحَاجَةِ، فَمَتَى وُفِّقَ الْعَبْدُ لِلدُّعَاءِ كَانَ ذَلِكَ عَلَامَةً لَهُ وَأَمَارَةً عَلَى أَنَّ حَاجَتَهُ قَدِ انْقَضَتْ، وَهَذَا كَمَا إِذَا رَأَيْتَ غَيْمًا أَسْوَدَ بَارِدًا فِي زَمَنِ الشِّتَاءِ، فَإِنَّ ذَلِكَ دَلِيلٌ وَعَلَامَةٌ عَلَى أَنَّهُ يُمْطِرُ.قَالُوا: وَهَكَذَا حُكْمُ الطَّاعَاتِ مَعَ الثَّوَابِ، وَالْكُفْرُ وَالْمَعَاصِي مَعَ الْعِقَابِ، هِيَ أَمَارَاتٌ مَحْضَةٌ لِوُقُوعِ الثَّوَابِ وَالْعِقَابِ لَا أَنَّهَا أَسْبَابٌ لَهُ.وَهَكَذَا عِنْدَهُمُ الْكَسْرُ مَعَ الِانْكِسَارِ، وَالْحَرْقُ مَعَ الْإِحْرَاقِ، وَالْإِزْهَاقُ مَعَ الْقَتْلِ لَيْسَ
O şeylerden hiçbiri kesinlikle bir sebep değildir; onunla kendisine bağlı olarak meydana gelen şey arasında, âdî bir beraberlikten (âdetî iktirandan) başka hiçbir irtibat yoktur, sebebî bir tesir asla söz konusu değildir. Bu görüşleriyle hisse, akla, şeriate, fıtrata ve bütün akıl sahibi topluluklara muhalefet etmişlerdir. Hatta akıllıları kendilerine güldürmüşlerdir.
Doğrusu şudur ki burada soru sahibinin zikrettiğinden başka üçüncü bir kısım vardır. O da şudur: Bu mukadder şey, birtakım sebeplerle takdir edilmiştir ve onun sebeplerinden biri de duadır. O halde o, sebebinden mücerret (yalın) olarak takdir edilmemiş, bilakis sebebiyle birlikte takdir edilmiştir. Kul sebebi getirdiği zaman mukadder şey vuku bulur; sebebi getirmediği zaman ise mukadder şey ortadan kalkar. Bu tıpkı, doygunluğun ve suya kanmanın yeme ve içmeyle, çocuğun cinsel ilişkiyle, ekinin elde edilmesinin tohum ekimle, hayvanın canının çıkmasının onun boğazlanmasıyla takdir edilmesi gibidir. Aynı şekilde cennete girişin amellerle, cehenneme girişin de amellerle takdir edilmesi böyledir. İşte bu kısım haktır ve soru sahibinin mahrum kaldığı, muvaffak olamadığı şey budur.
Dua, en güçlü sebeplerden biridir. Kendisiyle talep edilen şeyin vukuu duayla takdir edilmişse, artık “duada bir fayda yoktur” denilemez. Nitekim yeme ve içmede, bütün hareket ve amellerde “bir fayda yoktur” denilmez. Sebepler içinde duadan daha faydalı, maksadın elde edilmesi hususunda duadan daha etkili bir şey yoktur.
Sahabe (r.a.) ümmetin Allah ve Resûlü (s.a.v.) hakkında en bilgili, dinlerinde en derin fıkıh sahibi kimseler olduklarından, bu sebebe, onun şartlarına ve edeplerine diğerlerinden daha sıkı sarılmışlardır. Ömer (r.a.) düşmanına karşı dua ile yardım diler, onu en büyük askeri olarak görürdü. Ashabına şöyle derdi: “Siz sayı çokluğuyla yardım görmüyorsunuz; ancak gökten yardım görüyorsunuz.” Yine şöyle derdi: “Ben icabetin (kabulün) endişesini taşımam; duanın endişesini taşırım. Duaya ilham olunduğunuzda, bilin ki icabet de onunla beraberdir.” Bir şair bu manayı alarak şöyle nazmetmiştir: "Eğer kerem ellerinden umduğum ve talep ettiğim şeye nâil olmamı istemeseydin, bana istemeyi öğretmezdin." Binaenaleyh duaya ilham olunan kimse, onunla icabetin murad edildiğini anlar. Zira Allah Subhânehu şöyle buyurmuştur: {ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ} [Mü’min Suresi: 60] ve yine şöyle buyurmuştur: {وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ} [Bakara Suresi: 186].
شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ سَبَبًا الْبَتَّةَ، وَلَا ارْتِبَاطَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ مَا يَتَرَتَّبُ عَلَيْهِ، إِلَّا مُجَرَّدُ الِاقْتِرَانِ الْعَادِيِّ، لَا التَّأْثِيرُ السَّبَبِيُّ وَخَالَفُوا بِذَلِكَ الْحِسَّ وَالْعَقْلَ، وَالشَّرْعَ وَالْفِطْرَةَ، وَسَائِرَ طَوَائِفِ الْعُقَلَاءِ، بَلْ أَضْحَكُوا عَلَيْهِمُ الْعُقَلَاءَ.وَلِلصَّوَابِ أَنَّ هَاهُنَا قِسْمًا ثَالِثًا، غَيْرَ مَا ذَكَرَهُ السَّائِلُ، وَهُوَ أَنَّ هَذَا الْمَقْدُورَ قُدِّرَ بِأَسْبَابٍ، وَمِنْ أَسْبَابِهِ الدُّعَاءُ، فَلَمْ يُقَدَّرْ مُجَرَّدًا عَنْ سَبَبِهِ، وَلَكِنْ قُدِّرَ بِسَبَبِهِ، فَمَتَى أَتَى الْعَبْدُ بِالسَّبَبِ، وَقَعَ الْمَقْدُورُ، وَمَتَى لَمْ يَأْتِ بِالسَّبَبِ انْتَفَى الْمَقْدُورُ، وَهَذَا كَمَا قُدِّرَ الشِّبَعُ وَالرِّيُّ بِالْأَكْلِ وَالشُّرْبِ وَقُدِّرَ الْوَلَدُ بِالْوَطْءِ، وَقُدِّرَ حُصُولُ الزَّرْعِ بِالْبَذْرِ، وَقُدِّرَ خُرُوجُ نَفْسِ الْحَيَوَانِ بِذَبْحِهِ، وَكَذَلِكَ قُدِّرَ دُخُولُ الْجَنَّةِ بِالْأَعْمَالِ، وَدُخُولُ النَّارِ بِالْأَعْمَالِ، وَهَذَا الْقِسْمُ هُوَ الْحَقُّ، وَهَذَا الَّذِي حُرِمَهُ السَّائِلُ وَلَمْ يُوَفَّقْ لَهُ.الدُّعَاءُ مِنْ أَقْوَى الْأَسْبَابِوَحِينَئِذٍ فَالدُّعَاءُ مِنْ أَقْوَى الْأَسْبَابِ، فَإِذَا قُدِّرَ وُقُوعُ الْمَدْعُوِّ بِهِ بِالدُّعَاءِ لَمْ يَصِحَّ أَنْ يُقَالَ: لَا فَائِدَةَ فِي الدُّعَاءِ، كَمَا لَا يُقَالُ: لَا فَائِدَةَ فِي الْأَكْلِ وَالشُّرْبِ وَجَمِيعِ الْحَرَكَاتِ وَالْأَعْمَالِ، وَلَيْسَ شَيْءٌ مِنَ الْأَسْبَابِ أَنْفَعَ مِنَ الدُّعَاءِ، وَلَا أَبْلَغَ فِي حُصُولِ الْمَطْلُوبِ.عُمَرُ يَسْتَنْصِرُ بِالدُّعَاءِوَلَمَّا كَانَ الصَّحَابَةُ رضي الله عنهم أَعْلَمَ الْأُمَّةِ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم وَأَفْقَهَهُمْ فِي دِينِهِ، كَانُوا أَقْوَمَ بِهَذَا السَّبَبِ وَشُرُوطِهِ وَآدَابِهِ مِنْ غَيْرِهِمْ.وَكَانَ عُمَرُ رضي الله عنه يَسْتَنْصِرُ بِهِ عَلَى عَدُوِّهِ، وَكَانَ أَعْظَمَ جُنْدَيْهِ، وَكَانَ يَقُولُ لِأَصْحَابِهِ: لَسْتُمْ تُنْصَرُونَ بِكَثْرَةٍ، وَإِنَّمَا تُنْصَرُونَ مِنَ السَّمَاءِ، وَكَانَ يَقُولُ: إِنِّي لَا أَحْمِلُ هَمَّ الْإِجَابَةِ، وَلَكِنْ هَمَّ الدُّعَاءِ، فَإِذَا أُلْهِمْتُمُ الدُّعَاءَ، فَإِنَّ الْإِجَابَةَ مَعَهُ، وَأَخَذَ الشَّاعِرُ هَذَا الْمَعْنَى فَنَظَمَهُ فَقَالَ:لَوْ لَمْ تُرِدْ نَيْلَ مَا أَرْجُو وَأَطْلُبُهُ … مِنْ جُودِ كَفَّيْكَ مَا عَلَّمْتَنِي الطَّلَبَافَمَنْ أُلْهِمَ الدُّعَاءَ فَقَدْ أُرِيدَ بِهِ الْإِجَابَةُ، فَإِنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ يَقُولُ: {ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ} [سُورَةُ غَافِرٍ: ٦٠] وَقَالَ: {وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ}
Sünen-i İbn Mâce'de Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'tan istemezse, Allah ona gazap eder." Bu da O'nun rızasının, kendisinden istemekte ve O'na itaatte olduğuna delâlet eder. Rabb-i Tebâreke ve Teâlâ razı olduğunda, hayrın tamamı O'nun rızasındadır; nitekim her belâ ve musibet de O'nun gazabındadır. İmam Ahmed [b. Hanbel] Kitâbü'z-Zühd adlı eserinde şu eseri zikretmiştir: "Ben Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. Razı olduğumda bereket veririm, bereketimin sonu yoktur; gazap ettiğimde ise lânet ederim, lânetim neslin yedinci göbeğine kadar ulaşır." Akıl, nakil, fıtrat ve millet, din ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün ümmetlerin tecrübeleri göstermiştir ki, âlemlerin Rabbine yaklaşmak, O'nun rızasını talep etmek, O'nun yaratıklarına karşı iyilik ve ihsanda bulunmak, her hayrı celbeden en büyük sebeplerdendir; bunların zıtları ise her şerri celbeden en büyük sebeplerdendir. Allah'ın nimetleri, O'na itaat, O'na yaklaşma ve yaratıklarına ihsanda bulunma kadar hiçbir şeyle celbedilmediği gibi, O'nun intikamı da hiçbir şeyle bunlar kadar defedilemez.
HAYIR VE ŞERRİN AMELLE İRTİBATI
Allah sübhânehû, Kitabı'nda dünya ve âhirette hayırların elde edilmesini, dünya ve âhirette sürûra erişilmesini amellere bağlamış, bunları cezanın şarta, ma‘lûlün illete, müsebbebin sebebe bağlanması gibi bir tertip ile zikretmiştir. Bu durum Kur'ân'da binin üzerinde yerde geçmektedir. Bazen tekvînî haberî hükmü veya şer‘î emri, kendisine uygun düşen vasfa bağlar. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu âyeti böyledir: "Kendisine yasaklanan şeylerde ısrar edip azınca onlara: 'Aşağılık maymunlar olun!' dedik." (A‘râf Sûresi, 166. âyet) Yine: "Nihayet bizi gazaba getirince onlardan intikam aldık." (Zuhruf Sûresi, 55. âyet) Yine: "Hırsızlık yapan erkek ve kadının, kazandıklarına karşılık bir ceza olarak ellerini kesin." (Mâide Sûresi, 83. âyet) Yine: "Şüphesiz ki Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, itaatkâr erkekler ve itaatkâr kadınlar, doğru sözlü erkekler ve doğru sözlü kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, huşû duyan erkekler ve huşû duyan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve Allah'ı çok zikreden kadınlar; işte Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir ecir hazırlamıştır." (Ahzâb Sûresi, 35. âyet) Bu örnekler pek çoktur.
وَفِي سُنَنِ ابْنِ مَاجَهْ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ» .وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ رِضَاءَهُ فِي سُؤَالِهِ وَطَاعَتِهِ، وَإِذَا رَضِيَ الرَّبُّ تبارك وتعالى فَكُلُّ خَيْرٍ فِي رِضَاهُ، كَمَا أَنَّ كُلَّ بَلَاءٍ وَمُصِيبَةٍ فِي غَضَبِهِ.وَقَدْ ذَكَرَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ فِي كِتَابِ الزُّهْدِ أَثَرًا [ «أَنَا اللَّهُ، لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا، إِذَا رَضِيتُ بَارَكْتُ، وَلَيْسَ لِبَرَكَتِي مُنْتَهًى وَإِذَا غَضِبْتُ لَعَنْتُ، وَلَعْنَتِي تَبْلُغُ السَّابِعَ مِنَ الْوَلَدِ» ] .وَقَدْ دَلَّ الْعَقْلُ وَالنَّقْلُ وَالْفِطْرَةُ وَتَجَارِبُ الْأُمَمِ - عَلَى اخْتِلَافِ أَجْنَاسِهَا وَمِلَلِهَا وَنِحَلِهَا - عَلَى أَنَّ التَّقَرُّبَ إِلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَطَلَبِ مَرْضَاتِهِ، وَالْبِرِّ وَالْإِحْسَانِ إِلَى خَلْقِهِ مِنْ أَعْظَمِ الْأَسْبَابِ الْجَالِبَةِ لِكُلِّ خَيْرٍ، وَأَضْدَادَهَا مِنْ أَكْبَرِ الْأَسْبَابِ الْجَالِبَةِ لِكُلِّ شَرٍّ، فَمَا اسْتُجْلِبَتْ نِعَمُ اللَّهِ، وَاسْتُدْفِعَتْ نِقْمَتُهُ، بِمِثْلِ طَاعَتِهِ، وَالتَّقَرُّبِ إِلَيْهِ، وَالْإِحْسَانِ إِلَى خَلْقِهِ.ارْتِبَاطُ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ بِالْعَمَلِوَقَدْ رَتَّبَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ حُصُولَ الْخَيْرَاتِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَحُصُولَ السُّرُورِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فِي كِتَابِهِ عَلَى الْأَعْمَالِ، تُرَتُّبَ الْجَزَاءِ عَلَى الشَّرْطِ، وَالْمَعْلُولِ عَلَى الْعِلَّةِ، وَالْمُسَبَّبِ عَلَى السَّبَبِ، وَهَذَا فِي الْقُرْآنِ يَزِيدُ عَلَى أَلْفِ مَوْضِعٍ.فَتَارَةً يُرَتِّبُ الْحُكْمَ الْخَبَرِيَّ الْكَوْنِيَّ وَالْأَمْرَ الشَّرْعِيَّ عَلَى الْوَصْفِ الْمُنَاسِبِ لَهُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ} [سُورَةُ الْأَعْرَافِ: ١٦٦] .وَقَوْلِهِ: {فَلَمَّا آسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} [سُورَةُ الزُّخْرُفِ: ٥٥] .وَقَوْلِهِ: {وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا} [الْمَائِدَةِ: ٨٣] .وَقَوْلِهِ: {إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا} [الْأَحْزَابِ: ٣٥] .وَهَذَا كَثِيرٌ جِدًّا.
Allah Teâlâ bazen bunu şart ve cezâ sîgasıyla tertip eder. Nitekim şu âyet-i kerîmede buyurduğu gibi: “Eğer Allah’a takvâ ile ittika ederseniz size furkan verir, seyyiâtlarınızı örter ve sizi mağfiret eder” (Enfâl Sûresi, 29); şu buyruğu: “Eğer tevbe eder, namazı ikame eder ve zekâtı verirlerse artık din kardeşlerinizdirler” (Tevbe Sûresi, 11); ve şu buyruğu: “Eğer onlar o yol üzerinde istikamet üzere olsalardı onları bol su ile sulardık” (Cin Sûresi, 16) gibi misaller. Bazen de ta‘lîl lâmı ile gelir: “Âyetlerini tedebbür etsinler ve ülü’l-elbâb ibret alsınlar diye” (Sâd Sûresi, 29); ve şu buyruğu: “İnsanlara karşı şahit olasınız ve Resûl size şahit olsun diye” (Bakara Sûresi, 143). Bazen de ta‘lîl için “kay” edatı ile gelir: “Tâ ki (mal) içinizdeki zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın” (Haşr Sûresi, 77). Bazen de sebebiyye bâsı ile gelir: “Bu, kendi ellerinizin önceden gönderdiği (günahlar) sebebiyledir” (Âl-i İmrân Sûresi, 182); “Yapmakta olduklarınız sebebiyle” (Mâide Sûresi, 105); “Kazanmakta olduklarınız sebebiyle”; ve “Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor olmaları sebebiyledir” (Âl-i İmrân Sûresi, 112). Bazen de maf‘ûlün li-echih olarak gelir, zâhir veya mahzûf olarak: Nitekim şu buyruğu: “Erkeklerden iki (kişi), şahitlerden razı olduğunuz kimselerden bir erkek ve iki kadın (olsun) – ta ki o (kadınlardan) biri yanılırsa diğeri ona hatırlatsın” (Bakara Sûresi, 282); ve şu buyruğu: “Kıyamet gününde ‘Biz bundan gafildik’ dememeniz için” (A‘râf Sûresi, 172).
وَتَارَةً يُرَتِّبُهُ عَلَيْهِ بِصِيغَةِ الشَّرْطِ وَالْجَزَاءِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ} [سُورَةُ الْأَنْفَالِ: ٢٩] .وَقَوْلِهِ: {فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ} [التَّوْبَةِ: ١١] .وَقَوْلِهِ: {وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا} [سُورَةُ الْجِنِّ: ١٦] .وَنَظَائِرِهِ.وَتَارَةً يَأْتِي بِلَامِ التَّعْلِيلِ كَقَوْلِهِ: {لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ} [سُورَةُ ص: ٢٩] .وَقَوْلِهِ: {لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} [سُورَةُ الْبَقَرَةِ: ١٤٣] .وَتَارَةً يَأْتِي بِأَدَاةِ كَيِ الَّتِي لِلتَّعْلِيلِ كَقَوْلِهِ: {كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ} [سُورَةُ الْحَشْرِ: ٧٧] .وَتَارَةً يَأْتِي بِبَاءِ السَّبَبِيَّةِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ} [سُورَةُ آلِ عِمْرَانَ: ١٨٢] .وَقَوْلِهِ: {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} [سُورَةُ الْمَائِدَةِ: ١٠٥] .وَقَوْلِهِ: {بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ} ، وَقَوْلِهِ: {ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ} [سُورَةُ آلِ عِمْرَانَ: ١١٢] .وَتَارَةً يَأْتِي بِالْمَفْعُولِ لِأَجْلِهِ ظَاهِرًا أَوْ مَحْذُوفًا، كَقَوْلِهِ: {فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاءِ أَنْ تَضِلَّ إِحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الْأُخْرَى} [سُورَةُ الْبَقَرَةِ: ٢٨٢] .وَكَقَوْلِهِ تَعَالَى: {أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ} [سُورَةُ الْأَعْرَافِ: ١٧٢]
Ve O'nun şu kavli: 'Sizden önce sadece iki taifeye kitap indirildi' demenizi (önlemek içindir)' (En'âm Sûresi, 156. âyet), yani sizin öyle demenizi kerih gördüğü için. Bazen sebebiyet fâsı ile gelir, O'nun şu kavli gibi: 'Onu yalanladılar, deveyi kestiler, Rableri de günahları sebebiyle onları helâk edip yerle bir etti' (Şems Sûresi, 14. âyet). Ve O'nun şu kavli: 'Rablerinin elçisine isyan ettiler, bunun üzerine onları şiddetli bir yakalayışla yakaladı' (Hâkka Sûresi, 10. âyet). Ve O'nun şu kavli: 'İkisini yalanladılar, böylece helâk edilenlerden oldular' (Mü'minûn Sûresi, 48. âyet). Bazen ceza bildiren 'lemmâ' edatı ile gelir, O'nun şu kavli gibi: 'Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık' (Zuhruf Sûresi, 55. âyet) ve benzerleri. Bazen 'inne' ve onun amel ettiği ile gelir, O'nun şu kavli gibi: 'Onlar hayırlarda yarışırlardı' (Enbiyâ Sûresi, 90. âyet). Ve bunlar ışığında O'nun şu kavli: 'Onlar kötü bir toplumdu, bu yüzden hepsini boğduk' (Enbiyâ Sûresi, 77. âyet). Bazen 'levlâ' edatı ile gelir ki, öncesinin sonrasına bağlı olduğuna delalet eder, O'nun şu kavli gibi: 'Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı' (Sâffât Sûresi, 143-144. âyet). Bazen şart bildiren 'lev' edatı ile gelir, O'nun şu kavli gibi: 'Eğer onlar kendilerine öğütleneni yapsalardı, bu onlar için daha hayırlı olurdu' (Nisâ Sûresi, 66. âyet). Hülasa, Kur'an başından sonuna kadar, hayır ve şer cezalarının, kevnî ve emrî hükümlerin sebeplere bağlı olduğunda açıktır; hatta dünya ve ahiret hükümleri ile bunların maslahat ve mefsedetlerinin sebeplere ve amellere bağlı olduğunda (dahi açıktır). Kim bu meselede derinleşir ve onu hakkıyla tefekkür ederse, ondan son derece fayda görür ve dayanmaz.
وَقَوْلِهِ: {أَنْ تَقُولُوا إِنَّمَا أُنْزِلَ الْكِتَابُ عَلَى طَائِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنَا} [سُورَةُ الْأَنْعَامِ: ١٥٦] ، أَيْ: كَرَاهَةَ أَنْ تَقُولُوا.وَتَارَةً يَأْتِي بِفَاءِ السَّبَبِيَّةِ كَقَوْلِهِ: {فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوَّاهَا} [سُورَةُ الشَّمْسِ: ١٤] .وَقَوْلِهِ: {فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَابِيَةً} [سُورَةُ الْحَاقَّةِ: ١٠] .وَقَوْلِهِ: {فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ} الْمُؤْمِنُونَ: ٤٨] .وَتَارَةً يَأْتِي بِأَدَاةِ [لَمَّا] الدَّالَّةِ عَلَى الْجَزَاءِ، كَقَوْلِهِ: {فَلَمَّا آسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} [سُورَةُ الزُّخْرُفِ: ٥٥] .وَنَظَائِرِهِ.وَتَارَةً يَأْتِي بِإِنَّ وَمَا عَمِلَتْ فِيهِ، كَقَوْلِهِ: {إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ} [سُورَةُ الْأَنْبِيَاءِ: ٩٠] .وَقَوْلِهِ فِي ضَوْءِ هَؤُلَاءِ: {إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ} [الْأَنْبِيَاءِ: ٧٧] .وَتَارَةً يَأْتِي بِأَدَاةِ " لَوْلَا "، الدَّالَّةِ عَلَى ارْتِبَاطِ مَا قَبْلَهَا بِمَا بَعْدَهَا، كَقَوْلِهِ: {فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ - لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ} [سُورَةُ الصَّافَّاتِ: ١٤٣ - ١٤٤] .وَتَارَةً يَأْتِي " بِلَوِ " الدَّالَّةِ عَلَى الشَّرْطِ كَقَوْلِهِ: {وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ} [سُورَةُ النِّسَاءِ: ٦٦] .وَبِالْجُمْلَةِ فَالْقُرْآنُ مِنْ أَوَّلِهِ إِلَى آخِرِهِ صَرِيحٌ فِي تُرَتُّبِ الْجَزَاءِ بِالْخَيْرِ وَالشَّرِّ وَالْأَحْكَامِ الْكَوْنِيَّةِ وَالْأَمْرِيَّةِ عَلَى الْأَسْبَابِ، بَلْ تَرْتِيبِ أَحْكَامِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَصَالِحِهِمَا وَمَفَاسِدِهِمَا عَلَى الْأَسْبَابِ وَالْأَعْمَالِ.وَمَنْ تَفَقَّهَ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ وَتَأَمَّلَهَا حَقَّ التَّأَمُّلِ انْتَفَعَ بِهَا غَايَةَ النَّفْعِ، وَلَمْ يَتَّكِلْ عَلَى
Kaderi (bahane ederek) cehalet, acziyet, kusur ve zayiata düşer; böylece tevekkülü acziyet, acziyeti ise tevekkül olur. Bilakis gerçek fakih, kaderi kaderle reddeden, kaderi kaderle defeden ve kaderi kaderle karşılayan kimsedir. Hatta insanın ancak bu şekilde yaşaması mümkündür. Zira açlık, susuzluk, soğuk ve çeşitli korkular ile tehlikeler kaderdendir. Bütün yaratılmışlar, bu kaderi başka bir kaderle defetmekle meşguldürler. İşte Allah'ın muvaffak kıldığı ve kendisine rüşdünü ilham ettiği kimse de, ahiretteki ceza kaderini tövbe, iman ve salih ameller kaderiyle defeder. İşte bu, dünyadaki korkutucu kader ile onun zıddı olan şeyin aynı dengede olmasıdır. Çünkü iki âlemin Rabbi birdir ve hikmeti tektir; bir kısmı diğerine aykırı düşmez ve bir kısmı diğerini iptal etmez. Binaenaleyh bu mesele, kıymetini bilen ve ona hakkıyla riayet eden kimse için meselelerin en şereflisidir. Allah'tan yardım dileriz. Ancak onun için iki husus daha vardır ki bunlarla saadeti ve felahı tamam olur.
Birincisi: Hayır ve şer sebeplerinin ayrıntılarını bilmesi ve bu hususta âlemde müşahede ettiği, nefsinde ve başkalarında tecrübe ettiği, geçmiş ve günümüz ümmetlerin haberlerinden işittiği şeylerle bir basirete sahip olmasıdır. Tarih, Allah'tan gelenlerin ayrıntısıdır. Bunun en faydalı yollarından biri Kur'an'ı tefekkür etmektir. Zira Kur'an, bunu en mükemmel şekilde üstlenir; onda hayır ve şer sebeplerinin tamamı ayrıntılı ve açık olarak mevcuttur. Sonra Sünnet gelir; çünkü Sünnet Kur'an'ın ikizidir ve ikinci vahiydir. Kim dikkatini bu ikisine yöneltirse, onlarla yetinir, başkalarına ihtiyaç duymaz. Bu ikisi sana hayrı, şerri ve sebeplerini öyle gösterir ki sanki onu gözünle görür gibi olursun. Bundan sonra, ümmetlerin haberlerini ve Allah'ın itaat edenler ile âsîler hakkındaki (tarihî) günlerini düşünürsen, bunlar Kur'an ve Sünnet'ten bildiklerine uygun düşer; Allah'ın haber verdiği ve vaad ettiği şeylerin ayrıntılarını görürsün; ufuklardaki âyetlerinden Kur'an'ın hak olduğuna, Resul'ün hak olduğuna ve Allah'ın vaadini mutlaka yerine getireceğine delalet eden şeyleri öğrenirsin. Demek ki tarih, Allah ve Resulü'nün bize hayır ve şerrin külli sebeplerinden bildirdiklerinin cüz'î ayrıntılarını teşkil eder.
[Fasıl: Nefsin Sebepler Hakkındaki Mugalatası]
İkinci husus: Nefsinin bu sebepler konusunda kendini aldatmasına karşı dikkatli olmasıdır. Bu en önemli meselelerdendir. Zira kul, masiyet ve gafletin dünya ve ahirette kendisine zarar veren sebeplerden olduğunu mutlaka bilir. Fakat nefsi onu bazen Allah'ın affına ve mağfiretine güvenerek, bazen de tövbeyi erteleyip diliyle istiğfar ederek aldatır.
الْقَدَرِ جَهْلًا مِنْهُ، وَعَجْزًا وَتَفْرِيطًا وَإِضَاعَةً، فَيَكُونُ تَوَكُّلُهُ عَجْزًا، وَعَجْزُهُ تَوَكُّلًا، بَلِ الْفَقِيهُ كُلَّ الْفِقْهِ الَّذِي يَرُدُّ الْقَدَرَ بِالْقَدَرِ، وَيَدْفَعُ الْقَدَرَ بِالْقَدَرِ، وَيُعَارِضُ الْقَدَرَ بِالْقَدَرِ، بَلْ لَا يُمْكِنُ لِإِنْسَانٍ أَنْ يَعِيشَ إِلَّا بِذَلِكَ، فَإِنَّ الْجُوعَ وَالْعَطَشَ وَالْبَرْدَ وَأَنْوَاعَ الْمَخَاوِفِ وَالْمَحَاذِيرِ هِيَ مِنَ الْقَدَرِ.وَالْخَلْقُ كُلُّهُمْ سَاهُونَ فِي دَفْعِ هَذَا الْقَدَرِ بِالْقَدَرِ، وَهَكَذَا مَنْ وَفَّقَهُ اللَّهُ وَأَلْهَمَهُ رُشْدَهُ يَدْفَعُ قَدَرَ الْعُقُوبَةِ الْأُخْرَوِيَّةِ بِقَدَرِ التَّوْبَةِ وَالْإِيمَانِ وَالْأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ، فَهَذَا وِزَانُ الْقَدَرِ الْمُخَوِّفِ فِي الدُّنْيَا وَمَا يُضَادُّهُ سَوَاءٌ، فَرَبُّ الدَّارَيْنِ وَاحِدٌ وَحِكْمَتُهُ وَاحِدَةٌ لَا يُنَاقِضُ بَعْضُهَا بَعْضًا، وَلَا يُبْطِلُ بَعْضُهَا بَعْضًا، فَهَذِهِ الْمَسْأَلَةُ مِنْ أَشْرَفِ الْمَسَائِلِ لِمَنْ عَرَفَ قَدْرَهَا، وَرَعَاهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا، وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ.لَكِنْ يَبْقَى عَلَيْهِ أَمْرَانِ بِهِمَا تَتِمُّ سَعَادَتُهُ وَفَلَاحُهُ.أَحَدُهُمَا: أَنْ يَعْرِفَ تَفَاصِيلَ أَسْبَابِ الشَّرِّ وَالْخَيْرِ، وَيَكُونَ لَهُ بَصِيرَةٌ فِي ذَلِكَ بِمَا يُشَاهِدُهُ فِي الْعَالَمِ، وَمَا جَرَّبَهُ فِي نَفْسِهِ وَغَيْرِهِ، وَمَا سَمِعَهُ مِنْ أَخْبَارِ الْأُمَمِ قَدِيمًا وَحَدِيثًا.التَّارِيخُ تَفْصِيلٌ لِمَا جَاءَ عَنِ اللَّهِوَمِنْ أَنْفَعِ مَا فِي ذَلِكَ تُدَبُّرُ الْقُرْآنِ فَإِنَّهُ كَفِيلٌ بِذَلِكَ عَلَى أَكْمَلِ الْوُجُوهِ، وَفِيهِ أَسْبَابُ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ جَمِيعًا مُفَصَّلَةً مُبَيَّنَةً، ثُمَّ السُّنَّةِ، فَإِنَّهَا شَقِيقَةُ الْقُرْآنِ، وَهِيَ الْوَحْيُ الثَّانِي، وَمَنْ صَرَفَ إِلَيْهِمَا عِنَايَتَهُ اكْتَفَى بِهِمَا مِنْ غَيْرِهِمَا، وَهُمَا يُرِيَانِكَ الْخَيْرَ وَالشَّرَّ وَأَسْبَابَهُمَا، حَتَّى كَأَنَّكَ تُعَايِنُ ذَلِكَ عِيَانًا، وَبَعْدَ ذَلِكَ إِذَا تَأَمَّلْتَ أَخْبَارَ الْأُمَمِ، وَأَيَّامَ اللَّهِ فِي أَهْلِ طَاعَتِهِ وَأَهْلِ مَعْصِيَتِهِ، طَابَقَ ذَلِكَ مَا عَلِمْتَهُ مِنَ الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ، وَرَأَيْتَهُ بِتَفَاصِيلِ مَا أَخْبَرَ اللَّهُ بِهِ، وَوَعَدَ بِهِ، وَعَلِمْتَ مِنْ آيَاتِهِ فِي الْآفَاقِ مَا يَدُلُّكَ عَلَى أَنَّ الْقُرْآنَ حَقٌّ، وَأَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ، وَأَنَّ اللَّهَ يُنْجِزُ وَعْدَهُ لَا مَحَالَةَ، فَالتَّارِيخُ تَفْصِيلٌ لِجُزْئِيَّاتِ مَا عَرَّفَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ مِنَ الْأَسْبَابِ الْكُلِّيَّةِ لِلْخَيْرِ وَالشَّرِّ. [فَصْلٌ مُغَالَطَةُ النَّفْسِ حَوْلَ الْأَسْبَابِ]فَصْلٌمُغَالَطَةُ النَّفْسِ حَوْلَ الْأَسْبَابِالْأَمْرُ الثَّانِي أَنْ يَحْذَرَ مُغَالَطَةَ نَفْسِهِ عَلَى هَذِهِ الْأَسْبَابِ وَهَذَا مِنْ أَهَمِّ الْأُمُورِ فَإِنَّ الْعَبْدَ يَعْرِفُ أَنَّ الْمَعْصِيَةَ وَالْغَفْلَةَ مِنَ الْأَسْبَابِ الْمُضِرَّةِ لَهُ فِي دُنْيَاهُ وَآخِرَتِهِ وَلَا بُدَّ، وَلَكِنْ تُغَالِطُهُ نَفْسُهُ بِالِاتِّكَالِ عَلَى عَفْوِ اللَّهِ وَمَغْفِرَتِهِ تَارَةً، وَبِالتَّسْوِيفِ بِالتَّوْبَةِ وَالِاسْتِغْفَارِ بِاللِّسَانِ