[Kitabın Mukaddimesi]
Müellifin Mukaddimesi
Lütuf ve nimetler sahibi Allah'a hamd olsun. Efendimiz, resullerin ve nebilerin sonuncusu Muhammed'e, onun âline ve takva sahibi ashâbına salât eylesin.
Emmâ ba‘d,
Şüphesiz ki talep edilen şeyin şerefi, neticelerinin şerefine; ehemmiyetinin büyüklüğü ise faydalarının çokluğuna bağlıdır. Faydalarının derecesine göre ona ihtimam göstermek gerekir; ihtimamın miktarınca da onun meyvesi devşirilir. En büyük ehemmiyet ve kıymete sahip, fayda ve yardım bakımından en kapsamlı olan şey ise, dinin ve dünyanın istikamet bulduğu, ahiret ile dünyanın salahının onunla intizama girdiği şeydir. Zira dinin istikametiyle ibadet sahih olur; dünyanın salahıyla da mutluluk tamamlanır.
Ben bu kitapta, icaz ile bast arasındaki en dengeli yol üzere, ikisinin (din ve dünyanın) âdâbına işaret etmeyi ve hallerinden mücmel olanı tafsil etmeyi hedefledim. Öyle ki onda fukahanın tahkiki ile üdebanın terkiğini bir araya getirdim; anlayıştan kaçmaz, vehme sığmayacak derecede incelik taşımaz. Bunda, Kitâbullah'tan (celle ismuhu) iktiza eden delillerle, Resûlullah (s.a.v.)'in sünnetlerinden ona uygun düşenlerle istişhâd ettim. Ardından bunu hükemânın emsâli, büleğânın âdâbı ve şuarânın akvâli ile takip ettim. Çünkü kalpler farklı sanatlara rağbet eder, tek bir türden usanır.
Nitekim Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki kalpler, bedenlerin usandığı gibi usanır; öyleyse onlara hikmetin güzel nüktelerini sunun." Sanki bu üslup, talep edilen şeyde bir yerden bir yere intikal etmeyi sever. Me'mûn (Allah ona rahmet etsin) evinde çokça bir yerden bir yere gezinir ve Ebü'l-Atâhiyye'nin şu sözünü terennüm ederdi:
"Nefis tedbir sahibi olduğunda onu düzeltmez,
Ancak halden hale intikal ediş."
Bu kitabın muhtevasını beş bâb olarak düzenledim:
[مُقَدِّمَةُ الْكِتَابِ]مُقَدِّمَةُ الْمُؤَلِّفِ الْحَمْدُ لِلَّهِ ذِي الطَّوْلِ وَالْآلَاءِ، وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ خَاتَمِ الرُّسُلِ وَالْأَنْبِيَاءِ، وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْأَتْقِيَاءِ. أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ شَرَفَ الْمَطْلُوبِ بِشَرَفِ نَتَائِجِهِ، وَعِظَمِ خَطَرِهِ بِكَثْرَةِ مَنَافِعِهِ، وَبِحَسَبِ مَنَافِعِهِ تَجِبُ الْعِنَايَةُ بِهِ، وَعَلَى قَدْرِ الْعِنَايَةِ بِهِ يَكُونُ اجْتِنَاءُ ثَمَرَتِهِ، وَأَعْظَمُ الْأُمُورِ خَطَرًا وَقَدْرًا وَأَعُمُّهَا نَفْعًا وَرِفْدًا مَا اسْتَقَامَ بِهِ الدِّينُ وَالدُّنْيَا وَانْتَظَمَ بِهِ صَلَاحُ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى؛ لِأَنَّ بِاسْتِقَامَةِ الدِّينِ تَصِحُّ الْعِبَادَةُ، وَبِصَلَاحِ الدُّنْيَا تَتِمُّ السَّعَادَةُ. وَقَدْ تَوَخَّيْت بِهَذَا الْكِتَابِ الْإِشَارَةَ إلَى آدَابِهِمَا، وَتَفْصِيلَ مَا أُجْمِلَ مِنْ أَحْوَالِهِمَا، عَلَى أَعْدَلِ الْأَمْرَيْنِ مِنْ إيجَازٍ وَبَسْطٍ أَجْمَعُ فِيهِ بَيْنَ تَحْقِيقِ الْفُقَهَاءِ، وَتَرْقِيقِ الْأُدَبَاءِ، فَلَا يَنْبُو عَنْ فَهْمٍ، وَلَا يَدِقُّ فِي وَهْمٍ، مُسْتَشْهِدًا مِنْ كِتَابِ اللَّهِ - جَلَّ اسْمُهُ - بِمَا يَقْتَضِيهِ، وَمِنْ سُنَنِ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِ - بِمَا يُضَاهِيهِ، ثُمَّ مُتْبِعًا ذَلِكَ بِأَمْثَالِ الْحُكَمَاءِ، وَآدَابِ الْبُلَغَاءِ، وَأَقْوَالِ الشُّعَرَاءِ؛ لِأَنَّ الْقُلُوبَ تَرْتَاحُ إلَى الْفُنُونِ الْمُخْتَلِفَةِ وَتَسْأَمُ مِنْ الْفَنِّ الْوَاحِدِ.وَقَدْ قَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه: إنَّ الْقُلُوبَ تَمَلُّ كَمَا تَمَلُّ الْأَبْدَانُ فَاهْدُوا إلَيْهَا طَرَائِفَ الْحِكْمَةِ. فَكَأَنَّ هَذَا الْأُسْلُوبَ، يُحِبُّ التَّنَقُّلَ فِي الْمَطْلُوبِ، مِنْ مَكَان إلَى مَكَان وَكَانَ الْمَأْمُونُ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى -، يَتَنَقَّلُ كَثِيرًا فِي دَارِهِ مِنْ مَكَان إلَى مَكَان وَيُنْشِدُ قَوْلَ أَبِي الْعَتَاهِيَةِ:لَا يُصْلِحُ النَّفْسَ إذْ كَانَتْ مُدَبِّرَةً … إلَّا التَّنَقُّلُ مِنْ حَالٍ إلَى حَالِوَجَعَلْت مَا تَضَمَّنَهُ هَذَا الْكِتَابُ خَمْسَةَ أَبْوَابٍ:
Birinci Bâb: Aklın fazileti ve hevânın zemmi hakkında. İkinci Bâb: İlmin edebi hakkında. Üçüncü Bâb: Dinin edebi hakkında. Dördüncü Bâb: Dünyanın edebi hakkında. Beşinci Bâb: Nefsin edebi hakkında. Ben ancak Allah teâlâdan güzel yardımını diler ve ihsanının korunmasını O'na emanet ederim; O'nun havli ve meşietiyle. O, yardım eden ve koruyan olarak bana yeter.
الْبَابِ الْأَوَّلِ: فِي فَضْلِ الْعَقْلِ وَذَمِّ الْهَوَى.الْبَابِ الثَّانِي: فِي أَدَبِ الْعِلْمِ.الْبَابِ الثَّالِثِ: فِي أَدَبِ الدَّيْنِ.الْبَابِ الرَّابِعِ: فِي أَدَبِ الدُّنْيَا.الْبَابِ الْخَامِسِ: فِي أَدَبِ النَّفْسِ. وَإِنَّمَا أَسْتَمِدُّ مِنْ اللَّهِ تَعَالَى حُسْنَ مَعُونَتِهِ، وَأَسْتَوْدِعُهُ حِفَاظَ مَوْهِبَتِهِ، بِحَوْلِهِ وَمَشِيئَتِهِ، وَهُوَ حَسْبِي مِنْ مُعِينٍ وَحَفِيظٍ.
[Birinci Bâb — Aklın Fazileti ve Hevânın Zemmi] [Aklın Fazileti]
[الْبَابُ الْأَوَّلُ فَضْلُ الْعَقْلِ وَذَمُّ الْهَوَى] [فَضْلُ الْعَقْلِ]
Bil ki her faziletin bir temeli ve her edebin bir kaynağı vardır. Faziletlerin temeli ve edeblerin kaynağı ise akıldır ki Allah Teâlâ onu din için asıl, dünya için de direk kılmıştır. Böylece dini kemaliyle vâcip kılmış, dünyayı da onun hükümleriyle tedbir olunan kılmıştır. Yine akıl ile, yaratıklarının himmetleri ve maksatları farklı, gayeleri ve niyetleri ayrışık olmasına rağmen aralarını telif etmiştir. Kendilerine ibadet yüklediği şeyleri iki kısım kılmıştır: Bir kısım aklen vâciptir, şeriat onu tekit etmiştir; diğer kısım ise aklen câizdir, şeriat onu vâcip kılmıştır. Akıl, her ikisi için de bir direk olmuştur. Resûlullah (s.a.v.)'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Kişinin, sahibini hidayete ileten yahut helâktan alıkoyan akıl gibi bir kazanç elde ettiği olmamıştır." Yine Resûlullah (s.a.v.)'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Her şeyin bir direği vardır; kişinin amelinin direği de aklıdır. Kişi, aklı nispetinde Rabbine ibadet eder. Duymadınız mı facirlerin şu sözünü: 'Eğer dinleseydik yahut akletseydik, alevli ateş halkı arasında olmazdık' (el-Mülk, 10)?" Ömer b. el-Hattâb (r.a.) şöyle demiştir: "Kişinin aslı aklı, şerefi dini, mürüvveti de ahlâkıdır." Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: "Allah bir kimseye akıl emanet etmemiştir ki, bir gün onu onunla kurtarmış olmasın." Hakîmlerden biri şöyle demiştir: "Akıl, umulanların en faziletlisi; cehalet ise en yaralayıcı düşmandır." Edebiyatçılardan biri şöyle demiştir: "Her kişinin dostu aklı, düşmanı cehaletidir." Belâgat erbabından biri şöyle demiştir: "Bahşedilenlerin en hayırlısı akıl, musibetlerin en şerlisi cehalettir." Şair İbrâhîm b. Hassân şöyle demiştir:
"Genci insanlar arasında aklının sağlamlığı süsler, kazançları kendisine yasaklanmış olsa bile.
Genci insanlar arasında aklının kıtlığı çirkinleştirir, soyları ve nesepleri asil olsa bile."
اعْلَمْ أَنَّ لِكُلِّ فَضِيلَةٍ أُسًّا وَلِكُلِّ أَدَبٍ يَنْبُوعًا، وَأُسُّ الْفَضَائِلِ وَيَنْبُوعُ الْآدَابِ هُوَ الْعَقْلُ الَّذِي جَعَلَهُ اللَّهُ تَعَالَى لِلدِّينِ أَصْلًا وَلِلدُّنْيَا عِمَادًا، فَأَوْجَبَ الدِّينَ بِكَمَالِهِ وَجَعَلَ الدُّنْيَا مُدَبَّرَةً بِأَحْكَامِهِ، وَأَلَّفَ بِهِ بَيْنَ خَلْقِهِ مَعَ اخْتِلَافِ هِمَمِهِمْ وَمَآرِبِهِمْ، وَتَبَايُنِ أَغْرَاضِهِمْ وَمَقَاصِدِهِمْ، وَجَعَلَ مَا تَعَبَّدَهُمْ بِهِ قِسْمَيْنِ: قِسْمًا وَجَبَ بِالْعَقْلِ فَوَكَّدَهُ الشَّرْعُ، وَقِسْمًا جَازَ فِي الْعَقْلِ فَأَوْجَبَهُ الشَّرْعُ فَكَانَ الْعَقْلُ لَهُمَا عِمَادًا.وَرُوِيَ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «مَا اكْتَسَبَ الْمَرْءُ مِثْلَ عَقْلٍ يَهْدِي صَاحِبَهُ إلَى هُدًى، أَوْ يَرُدُّهُ عَنْ رَدًى» . وَرُوِيَ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «لِكُلِّ شَيْءٍ عُمِلَ دِعَامَةٌ وَدِعَامَةُ عَمَلِ الْمَرْءِ عَقْلُهُ فَبِقَدْرِ عَقْلِهِ تَكُونُ عِبَادَتُهُ لِرَبِّهِ أَمَا سَمِعْتُمْ قَوْلَ الْفُجَّارِ {لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} [الملك: ١٠] » .وَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رضي الله عنه: أَصْلُ الرَّجُلِ عَقْلُهُ، وَحَسَبُهُ دِينُهُ، وَمُرُوءَتُهُ خُلُقُهُ. وَقَالَ الْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ: مَا اسْتَوْدَعَ اللَّهُ أَحَدًا عَقْلًا إلَّا اسْتَنْقَذَهُ بِهِ يَوْمًا مَا. وَقَالَ بَعْضُ الْحُكَمَاءِ: الْعَقْلُ أَفْضَلُ مَرْجُوٍّ، وَالْجَهْلُ أَنْكَى عَدُوٍّ. وَقَالَ بَعْضُ الْأُدَبَاءِ: صَدِيقُ كُلِّ امْرِئٍ عَقْلُهُ وَعَدُوُّهُ جَهْلُهُ.وَقَالَ بَعْضُ الْبُلَغَاءِ: خَيْرُ الْمَوَاهِبِ الْعَقْلُ، وَشَرُّ الْمَصَائِبِ الْجَهْلُ. وَقَالَ بَعْضُ الشُّعَرَاءِ، وَهُوَ إبْرَاهِيمُ بْنُ حَسَّانَ:يَزِينُ الْفَتَى فِي النَّاسِ صِحَّةُ عَقْلِهِ … وَإِنْ كَانَ مَحْظُورًا عَلَيْهِ مَكَاسِبُهْيَشِينُ الْفَتَى فِي النَّاسِ قِلَّةُ عَقْلِهِ … وَإِنْ كَرُمَتْ أَعْرَاقُهُ وَمَنَاسِبُهْ
يَعِيشُ الْفَتَى بِالْعَقْلِ فِي النَّاسِ إنَّهُ … عَلَى الْعَقْلِ يَجْرِي عِلْمُهُ وَتَجَارِبُهْ
Genç, insanlar arasında akılla yaşar; şüphesiz onun ilmi ve tecrübeleri akla göre akar.
وَأَفْضَلُ قَسْمِ اللَّهِ لِلْمَرْءِ عَقْلُهُ … فَلَيْسَ مِنْ الْأَشْيَاءِ شَيْءٌ يُقَارِبُهْ
Allah'ın insana taksim ettiği en üstün şey akıldır; şeylerden hiçbir şey ona yaklaşamaz.
إذَا أَكْمَلَ الرَّحْمَنُ لِلْمَرْءِ عَقْلَهُ … فَقَدْ كَمُلَتْ أَخْلَاقُهُ وَمَآرِبُهْ
Rahmân kişinin aklını ikmal ettiğinde, ahlakı ve ihtiyaçları da kemale ermiş olur.
وَاعْلَمْ أَنَّ بِالْعَقْلِ تُعْرَفُ حَقَائِقُ الْأُمُورِ وَيُفْصَلُ بَيْنَ الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ.
Bil ki, akıl ile işlerin hakikatleri bilinir ve hasenelerle seyyieler arasında ayırım yapılır.
وَقَدْ يَنْقَسِمُ قِسْمَيْنِ: غَرِيزِيٍّ وَمُكْتَسَبٍ. فَالْغَرِيزِيُّ هُوَ الْعَقْلُ الْحَقِيقِيُّ. وَلَهُ حَدٌّ يَتَعَلَّقُ بِهِ التَّكْلِيفُ لَا يُجَاوِزُهُ إلَى زِيَادَةٍ وَلَا يَقْصُرُ عَنْهُ إلَى نُقْصَانٍ. وَبِهِ يَمْتَازُ الْإِنْسَانُ عَنْ سَائِرِ الْحَيَوَانِ، فَإِذَا تَمَّ فِي الْإِنْسَانِ سُمِّيَ عَاقِلًا وَخَرَجَ بِهِ إلَى حَدِّ الْكَمَالِ كَمَا قَالَ صَالِحُ بْنُ عَبْدِ الْقُدُّوسِ:
Akıl iki kısma ayrılır: Garîzî (doğuştan) ve mükteseb (sonradan kazanılan). Garîzî, hakiki akıldır. Onun bir haddi vardır ki teklif ona bağlıdır; ne fazlaya geçer ne de eksikliğe düşer. Onunla insan diğer hayvanlardan ayrılır. İnsanda tamam olduğunda akıllı denir ve onunla kemal haddine çıkar. Nitekim Sâlih b. Abdilkuddûs şöyle demiştir:
إذَا تَمَّ عَقْلُ الْمَرْءِ تَمَّتْ أُمُورُهُ … وَتَمَّتْ أَمَانِيهِ وَتَمَّ بِنَاؤُهُ
Kişinin aklı tamam olduğunda işleri tamam olur, arzuları tamam olur, binası tamam olur.
وَرَوَى الضَّحَّاكُ فِي قَوْله تَعَالَى: {لِيُنْذَرَ مَنْ كَانَ حَيًّا} [يس: 70] أَيْ مَنْ كَانَ عَاقِلًا
Dahhâk, Allah Teâlâ'nın {Li yünzera men kâne hayyâ} [Yasin 36:70] kavli hakkında rivayet etti: Yani akıllı olanı uyarmak için.
وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِيهِ وَفِي صِفَتِهِ عَلَى مَذَاهِبَ شَتَّى. فَقَالَ قَوْمٌ: هُوَ جَوْهَرٌ لَطِيفٌ يُفْصَلُ بِهِ بَيْنَ حَقَائِقِ الْمَعْلُومَاتِ. وَمَنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ اخْتَلَفُوا فِي مَحَلِّهِ. فَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ مَحَلُّهُ الدِّمَاغُ؛ لِأَنَّ الدِّمَاغَ مَحَلُّ الْحِسِّ.وَقَالَتْ طَائِفَةٌ أُخْرَى مِنْهُمْ مَحَلُّهُ الْقَلْبُ؛ لِأَنَّ الْقَلْبَ مَعْدِنُ الْحَيَاةِ وَمَادَّةُ الْحَوَاسِّ. وَهَذَا الْقَوْلُ فِي الْعَقْلِ بِأَنَّهُ جَوْهَرٌ لَطِيفٌ فَاسِدٌ مِنْ وَجْهَيْنِ:
İnsanlar akıl ve sıfatı hakkında çeşitli mezheplere ayrıldı. Bir kavim dedi ki: Akıl, latif bir cevherdir; onunla malumatın hakikatleri ayırt edilir. Bu görüşü benimseyenler onun mahalli hakkında ihtilaf ettiler. Onlardan bir taife mahallinin dimağ olduğunu söyledi; çünkü dimağ hissin mahallidir. Diğer bir taife ise mahallinin kalp olduğunu söyledi; çünkü kalp hayatın ma'deni ve havassın maddesidir. Akıl hakkında onun latif bir cevher olduğu yönündeki bu görüş iki açıdan fasiddir:
أَحَدِهِمَا: إنَّ الْجَوَاهِرَ مُتَمَاثِلَةٌ فَلَا يَصِحُّ أَنْ يُوجِبَ بَعْضُهَا مَا لَا يُوجِبُ سَائِرُهَا. وَلَوْ أَوْجَبَ سَائِرُهَا مَا يُوجِبُ بَعْضُهَا لَاسْتَغْنَى الْعَاقِلُ بِوُجُودِ نَفْسِهِ عَنْ وُجُودِ عَقْلِهِ. وَالثَّانِي: أَنَّ الْجَوْهَرَ يَصِحُّ قِيَامُهُ بِذَاتِهِ. فَلَوْ كَانَ الْعَقْلُ جَوْهَرًا لَجَازَ أَنْ يَكُونَ عَقْلٌ بِغَيْرِ عَاقِلٍ كَمَا جَازَ أَنْ يَكُونَ جِسْمٌ بِغَيْرِ عَقْلٍ فَامْتَنَعَ بِهَذَيْنِ أَنْ
Birincisi: Cevherler müteşâbih (benzer)dir; o halde bir kısmının, diğerlerinin gerektirmediği bir şeyi gerektirmesi sahih olmaz. Eğer diğerleri de aynısını gerektirseydi, akıllı kişi kendi varlığı ile aklının varlığından müstağni olurdu. İkincisi: Cevherin kendi zatı ile kaim olması sahihtir. Şayet akıl bir cevher olsaydı, akıllı olmayan bir akıl olması caiz olurdu; tıpkı akılsız bir cismin olmasının caiz olması gibi. İşte bu iki yönden (aklın cevher-i latif olduğu görüşü) imtina eder.
يَعِيشُ الْفَتَى بِالْعَقْلِ فِي النَّاسِ إنَّهُ … عَلَى الْعَقْلِ يَجْرِي عِلْمُهُ وَتَجَارِبُهْوَأَفْضَلُ قَسْمِ اللَّهِ لِلْمَرْءِ عَقْلُهُ … فَلَيْسَ مِنْ الْأَشْيَاءِ شَيْءٌ يُقَارِبُهْإذَا أَكْمَلَ الرَّحْمَنُ لِلْمَرْءِ عَقْلَهُ … فَقَدْ كَمُلَتْ أَخْلَاقُهُ وَمَآرِبُهْوَاعْلَمْ أَنَّ بِالْعَقْلِ تُعْرَفُ حَقَائِقُ الْأُمُورِ وَيُفْصَلُ بَيْنَ الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ.وَقَدْ يَنْقَسِمُ قِسْمَيْنِ: غَرِيزِيٍّ وَمُكْتَسَبٍ. فَالْغَرِيزِيُّ هُوَ الْعَقْلُ الْحَقِيقِيُّ. وَلَهُ حَدٌّ يَتَعَلَّقُ بِهِ التَّكْلِيفُ لَا يُجَاوِزُهُ إلَى زِيَادَةٍ وَلَا يَقْصُرُ عَنْهُ إلَى نُقْصَانٍ. وَبِهِ يَمْتَازُ الْإِنْسَانُ عَنْ سَائِرِ الْحَيَوَانِ، فَإِذَا تَمَّ فِي الْإِنْسَانِ سُمِّيَ عَاقِلًا وَخَرَجَ بِهِ إلَى حَدِّ الْكَمَالِ كَمَا قَالَ صَالِحُ بْنُ عَبْدِ الْقُدُّوسِ:إذَا تَمَّ عَقْلُ الْمَرْءِ تَمَّتْ أُمُورُهُ … وَتَمَّتْ أَمَانِيهِ وَتَمَّ بِنَاؤُهُوَرَوَى الضَّحَّاكُ فِي قَوْله تَعَالَى: {لِيُنْذَرَ مَنْ كَانَ حَيًّا} [يس: ٧٠] أَيْ مَنْ كَانَ عَاقِلًا وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِيهِ وَفِي صِفَتِهِ عَلَى مَذَاهِبَ شَتَّى. فَقَالَ قَوْمٌ: هُوَ جَوْهَرٌ لَطِيفٌ يُفْصَلُ بِهِ بَيْنَ حَقَائِقِ الْمَعْلُومَاتِ. وَمَنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ اخْتَلَفُوا فِي مَحَلِّهِ. فَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ مَحَلُّهُ الدِّمَاغُ؛ لِأَنَّ الدِّمَاغَ مَحَلُّ الْحِسِّ.وَقَالَتْ طَائِفَةٌ أُخْرَى مِنْهُمْ مَحَلُّهُ الْقَلْبُ؛ لِأَنَّ الْقَلْبَ مَعْدِنُ الْحَيَاةِ وَمَادَّةُ الْحَوَاسِّ. وَهَذَا الْقَوْلُ فِي الْعَقْلِ بِأَنَّهُ جَوْهَرٌ لَطِيفٌ فَاسِدٌ مِنْ وَجْهَيْنِ:أَحَدِهِمَا: إنَّ الْجَوَاهِرَ مُتَمَاثِلَةٌ فَلَا يَصِحُّ أَنْ يُوجِبَ بَعْضُهَا مَا لَا يُوجِبُ سَائِرُهَا. وَلَوْ أَوْجَبَ سَائِرُهَا مَا يُوجِبُ بَعْضُهَا لَاسْتَغْنَى الْعَاقِلُ بِوُجُودِ نَفْسِهِ عَنْ وُجُودِ عَقْلِهِ. وَالثَّانِي: أَنَّ الْجَوْهَرَ يَصِحُّ قِيَامُهُ بِذَاتِهِ.فَلَوْ كَانَ الْعَقْلُ جَوْهَرًا لَجَازَ أَنْ يَكُونَ عَقْلٌ بِغَيْرِ عَاقِلٍ كَمَا جَازَ أَنْ يَكُونَ جِسْمٌ بِغَيْرِ عَقْلٍ فَامْتَنَعَ بِهَذَيْنِ أَنْ
Kimileri aklın bir cevher olduğunu söylemiştir. Başkaları ise şöyle demiştir: Akıl, eşyayı, mâna hakikatleri bakımından oldukları hal üzere idrak edendir. Bu söz, bir öncekine nispetle daha yakın olmakla birlikte, tek bir yönden doğrudan uzaktır. O da idrakin diri olana ait sıfatlardan oluşu, aklın ise bir araz oluşudur; ondan (akıldan) böyle bir idrakin sadır olması imkânsızdır, tıpkı onun lezzet duyan, elem çeken veya şehvetlenen olmasının imkânsız olduğu gibi.
Kelâmcılardan bir diğer grup ise şöyle demiştir: Akıl, bir kısım zarurî ilimlerin bütünüdür. Bu tarif, içerdiği icmâl (kapalılık) sebebiyle sınırlandırılmış değildir; ihtimalden ötürü te’vile açıktır. Hâlbuki had (tarif), ancak mehdûdu (tarif edileni) icmâl ve ihtimali ortadan kaldıracak şekilde beyan etmektir.
Diğer bir grup ise —ki doğru söz budur— şöyle demiştir: Akıl, zarurî idrak edilenlere dair bilgidir. Bu bilgi iki kısımdır:
Birincisi: Duyuların idrakiyle meydana gelen bilgidir.
İkincisi: Nefislerde başlangıçtan itibaren var olan bilgidir.
Duyuların idrakiyle meydana gelen bilgiye gelince: Bunun misali, gözle idrak edilen görünen şeyler, kulakla idrak edilen sesler, tatma duyusuyla idrak edilen tatlar, koku duyusuyla idrak edilen kokular ve dokunma duyusuyla idrak edilen cisimlerdir. İnsan, duyularıyla bu şeyleri idrak edecek durumda olduğunda, bu tür bilgi ona sabit olur. Zira kişinin gözlerini yumarak onlarla idrak edemez ve bilemez hâle gelmesi, onun akılca kâmil olmasından çıkarmaz; çünkü onun hâlinden, eğer idrak edecek olsa bileceği anlaşılmıştır.
Nefislerde başlangıçtan itibaren var olan bilgiye gelince: Bu, bir şeyin ya varlıktan ya da yokluktan hâlî olmayacağı bilgisi; var olanın ya hâdis ya da kadîm olmaktan hâlî olmayacağı bilgisi; zıtların bir araya gelmesinin muhâl olduğu bilgisi; birin ikiden az olduğu bilgisi gibidir. Bu tür bilginin, akıllı kimseden, hâli sâlim ve aklı kâmil olduğu sürece nefyolunması (ortadan kalkması) câiz değildir. Bir kimse, bu iki türden zarurî idrak edilenler hakkında bilgi sahibi olduğunda, aklı kâmil olur ve buna, devenin aklına (bağlanmasına) benzetilerek ‘âkıl’ denilmiştir. Çünkü akıl, insanı, şehvetleri çirkin olduğunda onlara yönelmekten men eder; tıpkı devenin bağının, ürküp kaçtığında onu başıboşluktan men etmesi gibi.
İşte bu sebeple Âmir b. Kays şöyle demiştir: “Aklın seni lâyık olmayan şeylerden alıkoyduğu zaman sen akıllısındır.” Sünnet de akıl hakkındaki bu görüşü teyit eden bir rivayet getirmiştir. Nitekim Nebî (s.a.v.)’den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: “Akıl, kalpte bir nurdur; hak ile bâtılı ayırır.” Aklın bir cevher olmadığını söyleyen herkes, onun mahallini kalpte kabul etmiştir. Çünkü kalp, bütün ilimlerin mahallidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
يَكُونَ الْعَقْلُ جَوْهَرًا. وَقَالَ آخَرُونَ: الْعَقْلُ هُوَ الْمُدْرِكُ لِلْأَشْيَاءِ عَلَى مَا هِيَ عَلَيْهِ مِنْ حَقَائِقِ الْمَعْنَى. وَهَذَا الْقَوْلُ وَإِنْ كَانَ أَقْرَبَ مِمَّا قَبْلَهُ فَبَعِيدٌ مِنْ الصَّوَابِ مِنْ وَجْهٍ وَاحِدٍ وَهُوَ أَنَّ الْإِدْرَاكَ مِنْ صِفَاتِ الْحَيِّ، وَالْعَقْلُ عَرَضٌ يَسْتَحِيلُ ذَلِكَ مِنْهُ كَمَا يَسْتَحِيلُ أَنْ يَكُونَ مُتَلَذِّذًا أَوْ آلِمًا أَوْ مُشْتَهِيًا.وَقَالَ آخَرُونَ مِنْ الْمُتَكَلِّمِينَ الْعَقْلُ هُوَ جُمْلَةُ عُلُومٍ ضَرُورِيَّةٍ وَهَذَا الْحَدُّ غَيْرُ مَحْصُورٍ لِمَا تَضَمَّنَهُ مِنْ الْإِجْمَالِ، وَيَتَأَوَّلُهُ مِنْ الِاحْتِمَالِ. وَالْحَدُّ إنَّمَا هُوَ بَيَانُ الْمَحْدُودِ بِمَا يَنْفِي عَنْهُ الْإِجْمَالَ وَالِاحْتِمَالَ. وَقَالَ آخَرُونَ، وَهُوَ الْقَوْلُ الصَّحِيحُ: إنَّ الْعَقْلَ هُوَ الْعِلْمُ بِالْمُدْرَكَاتِ الضَّرُورِيَّةِ. وَذَلِكَ نَوْعَانِ:أَحَدُهُمَا مَا وَقَعَ عَنْ دَرَكِ الْحَوَاسِّ.وَالثَّانِي: مَا كَانَ مُبْتَدِئًا فِي النُّفُوسِ.فَأَمَّا مَا كَانَ وَاقِعًا عَنْ دَرَكِ الْحَوَاسِّ فَمِثْلُ الْمَرْئِيَّاتِ الْمُدْرَكَةِ بِالنَّظَرِ، وَالْأَصْوَاتِ الْمُدْرَكَةِ بِالسَّمْعِ، وَالطُّعُومِ الْمُدْرَكَةِ بِالذَّوْقِ، وَالرَّوَائِحِ الْمُدْرَكَةِ بِالشَّمِّ، وَالْأَجْسَامِ الْمُدْرَكَةِ بِاللَّمْسِ، فَإِذَا كَانَ الْإِنْسَانُ مِمَّنْ لَوْ أَدْرَكَ بِحَوَاسِّهِ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ ثَبَتَ لَهُ هَذَا النَّوْعُ مِنْ الْعِلْمِ؛ لِأَنَّ خُرُوجَهُ فِي حَالِ تَغْمِيضِ عَيْنَيْهِ مِنْ أَنْ يُدْرِكَ بِهِمَا وَيَعْلَمَ لَا يُخْرِجُهُ مِنْ أَنْ يَكُونَ كَامِلَ الْعَقْلِ مِنْ حَيْثُ عُلِمَ مِنْ حَالِهِ أَنَّهُ لَوْ أَدْرَكَ لَعَلِمَ.وَأَمَّا مَا كَانَ مُبْتَدِئًا فِي النُّفُوسِ فَكَالْعِلْمِ بِأَنَّ الشَّيْءَ لَا يَخْلُو مِنْ وُجُودٍ أَوْ عَدَمٍ، وَأَنَّ الْمَوْجُودَ لَا يَخْلُو مِنْ حُدُوثٍ أَوْ قِدَمٍ، وَأَنَّ مِنْ الْمُحَالِ اجْتِمَاعَ الضِّدَّيْنِ، وَأَنَّ الْوَاحِدَ أَقَلُّ مِنْ الِاثْنَيْنِ. وَهَذَا النَّوْعُ مِنْ الْعِلْمِ لَا يَجُوزُ أَنْ يَنْتَفِيَ عَنْ الْعَاقِلِ مَعَ سَلَامَةِ حَالِهِ، وَكَمَالِ عَقْلِهِ، فَإِذَا صَارَ عَالِمًا بِالْمُدْرَكَاتِ الضَّرُورِيَّةِ مِنْ هَذَيْنِ النَّوْعَيْنِ فَهُوَ كَامِلُ الْعَقْلِ وَسُمِّيَ بِذَلِكَ تَشْبِيهًا بِعَقْلِ النَّاقَةِ؛ لِأَنَّ الْعَقْلَ يَمْنَعُ الْإِنْسَانَ مِنْ الْإِقْدَامِ عَلَى شَهَوَاتِهِ إذَا قَبُحَتْ، كَمَا يَمْنَعُ الْعَقْلُ النَّاقَةَ مِنْ الشُّرُودِ إذَا نَفَرَتْ.وَلِذَلِكَ قَالَ عَامِرُ بْنُ قَيْسٍ: إذَا عَقْلُك عَقَلَك عَمَّا لَا يَنْبَغِي فَأَنْتَ عَاقِلٌ. وَقَدْ جَاءَتْ السُّنَّةُ بِمَا يُؤَيِّدُ هَذَا الْقَوْلَ فِي الْعَقْلِ وَهُوَ مَا رُوِيَ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ «الْعَقْلُ نُورٌ فِي الْقَلْبِ يُفَرِّقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ» . وَكُلُّ مَنْ نَفَى أَنْ يَكُونَ الْعَقْلُ جَوْهَرًا أَثْبَتَ مَحَلَّهُ فِي الْقَلْبِ؛ لِأَنَّ الْقَلْبَ مَحَلُّ الْعُلُومِ كُلِّهَا. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:
«Bunlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, onunla akledecek kalpleri olsun?» [Hac: 46]. İşte bu âyet iki hususa delâlet etmektedir: Birincisi: Akıl ilimdir; ikincisi: Onun mahalli kalptir. Allah Teâlâ'nın «ya‘kılûne bihâ» (onunla aklederler) kavlinde iki te’vil vardır: Biri: Onunla bilirler; ikincisi: Onunla ibret alırlar. İşte garîzî akıl hakkındaki sözün hülâsası budur. Mükteseb akla gelince, o garîzî aklın neticesidir; ma‘rifetin nihayeti, siyasetin doğruluğu ve fikrin isabetidir. Bunun bir sınırı yoktur; zira kullanılırsa gelişir, ihmâl edilirse eksilir. Gelişmesi iki vecihten biriyle olur: Ya hevâdan bir mâni‘ ve şehvetten bir sedd (engel) olmadığında çokça kullanmakla –nitekim yaşlıların çok tecrübe ve işlere alışkanlık sayesinde elde ettikleri hikmet ve doğru düşüncede olduğu gibi–. Bu sebeple Araplar şeyhlerin (yaşlıların) görüşlerini övmüşlerdir. Hattâ onlardan biri şöyle demiştir: «Şeyhler (yaşlılar) vekarın ağaçları ve haberlerin kaynaklarıdır; onların oku boşa gitmez, vehimleri düşmez. Seni çirkin bir iş üzere görürlerse engellerler, güzel bir iş üzere görürlerse destek olurlar.» Denilmiştir ki: «Şeyhlerin (yaşlıların) görüşlerine sarılın; zira onlar tabiat zekâsını kaybetmiş olsalar da ibret yüzleri gözlerinin önünden geçmiş ve başkalarının eserleri kulaklarına yönelmiştir.» Hikmetlerin nesrinde denilmiştir: «Ömrü uzun olanın beden kuvveti azalır, akıl kuvveti artar.» Yine denilmiştir: «Günler cahil bir kimseyi edeblendirmedikçe bırakmaz.» Bazı hakîmler şöyle demiştir: «Tecrübeler terbiye olarak yeter, günlerin dönüşü öğüt olarak yeter.» Bazı beliğler şöyle demiştir: «Tecrübe aklın aynasıdır, gaflet cehlin meyvesidir.» Bazı edipler şöyle demiştir: «Geçmiş olan, geriye kalan hakkında haber verici olarak yeter; akıl sahiplerinin yaşadıkları tecrübeler ibret olarak yeter.» Bazı şairler şöyle demiştir: «Görmez misin ki akıl, sahibi için bir ziynettir; lâkin aklın tamamlığı tecrübenin uzunluğudur.» Bir başkası şöyle demiştir: «İnsanın ömrü âfetsiz uzadığında, günler onun için dönüşünde akıl kazandırır.» İkinci vecih ise aşırı zekâ ve güzel fıtnat sayesindedir. Bu da, hadsin ihmâl edilmediği bir zamanda hadsin güzel oluşudur. Nitekim bu durum garîzî akılla karıştığında olur.
{أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا} [الحج: ٤٦] .فَدَلَّتْ هَذِهِ الْآيَةُ عَلَى أَمْرَيْنِ:أَحَدِهِمَا: أَنَّ الْعَقْلَ عِلْمٌ، وَالثَّانِي: أَنَّ مَحَلَّهُ الْقَلْبُ. وَفِي قَوْله تَعَالَى: {يَعْقِلُونَ بِهَا} [الحج: ٤٦] ، تَأْوِيلَانِ: أَحَدُهُمَا: يَعْلَمُونَ بِهَا، وَالثَّانِي يَعْتَبِرُونَ بِهَا. فَهَذِهِ جُمْلَةُ الْقَوْلِ فِي الْعَقْلِ الْغَرِيزِيِّ. وَأَمَّا الْعَقْلُ الْمُكْتَسَبُ فَهُوَ نَتِيجَةُ الْعَقْلِ الْغَرِيزِيِّ وَهُوَ نِهَايَةُ الْمَعْرِفَةِ، وَصِحَّةُ السِّيَاسَةِ، وَإِصَابَةُ الْفِكْرَةِ. وَلَيْسَ لِهَذَا حَدٌّ؛ لِأَنَّهُ يَنْمُو إنْ اُسْتُعْمِلَ وَيَنْقُصُ إنْ أُهْمِلَ. وَنَمَاؤُهُ يَكُونُ بِأَحَدِ وَجْهَيْنِ: إمَّا بِكَثْرَةِ الِاسْتِعْمَالِ إذَا لَمْ يُعَارِضْهُ مَانِعٌ مِنْ هَوًى وَلَا صَادٌّ مِنْ شَهْوَةٍ، كَاَلَّذِي يَحْصُلُ لِذَوِي الْأَسْنَانِ مِنْ الْحُنْكَةِ وَصِحَّةِ الرَّوِيَّةِ بِكَثْرَةِ التَّجَارِبِ وَمُمَارَسَةِ الْأُمُورِ. وَلِذَلِكَ حَمِدَتْ الْعَرَبُ آرَاءَ الشُّيُوخِ حَتَّى قَالَ بَعْضُهُمْ: الْمَشَايِخُ أَشْجَارُ الْوَقَارِ، وَمَنَاجِعُ الْأَخْبَارِ، لَا يَطِيشُ لَهُمْ سَهْمٌ، وَلَا يَسْقُطُ لَهُمْ وَهْمٌ، إنْ رَأَوْك فِي قَبِيحٍ صَدُّوك، وَإِنْ أَبْصَرُوك عَلَى جَمِيلٍ أَمَدُّوك.وَقِيلَ: عَلَيْكُمْ بِآرَاءِ الشُّيُوخِ فَإِنَّهُمْ إنْ فَقَدُوا ذَكَاءَ الطَّبْعِ فَقَدْ مَرَّتْ عَلَى عُيُونِهِمْ وُجُوهُ الْعِبْرِ، وَتَصَدَّتْ لِأَسْمَاعِهِمْ آثَارُ الْغَيْرِ.وَقِيلَ فِي مَنْثُورِ الْحِكَمِ: مَنْ طَالَ عُمُرُهُ نَقَصَتْ قُوَّةُ بَدَنِهِ وَزَادَتْ قُوَّةُ عَقْلِهِ. وَقِيلَ فِيهِ: لَا تَدَعُ الْأَيَّامُ جَاهِلًا إلَّا أَدَّبَتْهُ. وَقَالَ بَعْضُ الْحُكَمَاءِ: كَفَى بِالتَّجَارِبِ تَأَدُّبًا وَبِتَقَلُّبِ الْأَيَّامِ عِظَةً. وَقَالَ بَعْضُ الْبُلَغَاءِ: التَّجْرِبَةُ مِرْآةُ الْعَقْلِ، وَالْغِرَّةُ ثَمَرَةُ الْجَهْلِ.وَقَالَ بَعْضُ الْأُدَبَاءِ: كَفَى مُخَبِّرًا عَمَّا بَقِيَ مَا مَضَى وَكَفَى عِبَرًا لِأُولِي الْأَلْبَابِ مَا جَرَّبُوا. وَقَالَ بَعْضُ الشُّعَرَاءِ:أَلَمْ تَرَ أَنَّ الْعَقْلَ زَيْنٌ لِأَهْلِهِ … وَلَكِنْ تَمَامُ الْعَقْلِ طُولُ التَّجَارِبِوَقَالَ آخَرُ:إذَا طَالَ عُمْرُ الْمَرْءِ فِي غَيْرِ آفَةٍ … أَفَادَتْ لَهُ الْأَيَّامُ فِي كَرِّهَا عَقْلَاوَأَمَّا الْوَجْهُ الثَّانِي فَقَدْ يَكُونُ بِفَرْطِ الذَّكَاءِ وَحُسْنِ الْفِطْنَةِ. وَذَلِكَ جَوْدَةٌ الْحَدْسِ فِي زَمَانٍ غَيْرِ مُهْمِلٍ لِلْحَدْسِ، فَإِذَا امْتَزَجَ بِالْعَقْلِ الْغَرِيزِيِّ صَارَتْ
Onların bu hususiyetlerinin neticesi, aklın, gençlerdeki akıl bolluğu ve rey isabeti gibi, sonradan kazanılan bir şekilde gelişmesidir. Nitekim Âmir b. et-Tufeyl ile Alkame b. Ulâse arasındaki anlaşmazlık hakkında hakem tayin edilen Herm b. Kutbe şöyle demiştir: “Size yaşça genç, zekâca keskin olanı (hakem yapmanızı tavsiye ederim).” Muhtemelen Herm, bu sözüyle onları kendisinden uzaklaştırmak istemiş ve söyledikleriyle mazeret beyan etmişti. Fakat onlar, hakkı kabul ederek bu sözü inkâr etmediler; bunun üzerine yaşının küçüklüğüne ve zekâsının keskinliğine güvenerek Ebû Cehl’e gittiler. Ancak Ebû Cehl aralarında hüküm vermekten kaçındı; bunun üzerine Herm’e döndüler ve o da aralarında hükmetti. Bu hususta Lebîd şöyle demiştir: “Ey Herm –soyca en kerimlerin oğlu–, muhakkak ki sana hayranlık uyandıran bir hikmet verilmiştir.” Yine Araplar: “Gençlerle istişare ediniz; zira onlar, uzun zamanın erişemediği ve ihtiyarlık donukluğunun hâkim olamadığı bir rey ortaya koyarlar.” demişlerdir. Bir şair de şöyle demiştir: “Aklın yağma edilmediğini ve yaş sayısına göre taksim olunmadığını gördüm. Eğer yaşlar onu taksim etseydi, babalar oğulların paylarını alırlardı.” el-Asma‘î (rahimehullah) şunu nakleder: Dedim ki: ‘Kendisiyle sohbet ettiğim, fesahat ve letafetiyle beni hoşnut eden Arap çocuklarından genç bir oğlana: “Yüz bin dirhemin olması ve fakat ahmak olman seni memnun eder mi?” diye sordum.’ O da: ‘Hayır, vallahi’ dedi. Ben: ‘Niçin?’ dedim. O: ‘Ahmaklığımın, malımı götürecek ve üzerimde ahmaklığım kalacak bir suç işlemesinden korkarım.’ dedi. Şu çocuğa bir bakın; aşırı zekâsı ve kıvrak tabiatının güzelliğiyle, belki kendisinden yaşça büyük ve tecrübesi daha fazla olana dahi gizli kalacak bir şeyi nasıl istidlal edip çıkardı! Bu zekâ ve kavrayıştan daha güzeli de İbn Kuteybe’nin naklettiği şu hadisedir: Ömer b. el-Hattâb (r.a.) oyun oynayan çocukların yanından geçer; içlerinde Abdullah b. ez-Zübeyr de vardır. Çocuklar Ömer’den kaçarlar, fakat Abdullah kaçmaz. Ömer (r.a.): “Sana ne oldu? Arkadaşlarınla beraber niçin kaçmıyorsun?” der. Abdullah: “Ey Müminlerin Emîri! Ben suçlu değilim ki senden korkayım; yol da dar değil ki sana genişlik yapayım.” cevabını verir. Şu cevabın içerdiği kavrayışa, kuvvetli himmete ve hazırcevaplık güzelliğine bir bakın! Nasıl da kendisinden kınamayı nefyetmiş ve lehine delil (hüccet) ortaya koymuştur. Demek ki zekânın bir gayesi, kıvrak tabiatın da bir nihayeti yoktur. Anlatıldığına göre
نَتِيجَتُهُمَا نُمُوَّ الْعَقْلِ الْمُكْتَسَبِ كَاَلَّذِي يَكُونُ فِي الْأَحْدَاثِ مِنْ وُفُورِ الْعَقْلِ وَجَوْدَةِ الرَّأْيِ، حَتَّى قَالَ هَرِمُ بْنُ قُطْبَةَ حِينَ تَنَافَرَ إلَيْهِ عَامِرُ بْنُ الطُّفَيْلِ وَعَلْقَمَةُ بْنُ عُلَاثَةَ: عَلَيْكُمْ بِالْحَدِيثِ السِّنِّ، الْحَدِيدِ الذِّهْنِ. وَلَعَلَّ هَرِمًا أَرَادَ أَنْ يَدْفَعَهُمَا عَنْ نَفْسِهِ فَاعْتَذَرَ بِمَا قَالَ. لَكِنْ لَمْ يُنْكِرَا قَوْلَهُ إذْعَانًا لِلْحَقِّ فَصَارَا إلَى أَبِي جَهْلٍ لِحَدَاثَةِ سِنِّهِ، وَحِدَّةِ ذِهْنِهِ، فَأَبَى أَنْ يَحْكُمَ بَيْنَهُمَا فَرَجَعَا إلَى هَرِمٍ فَحَكَمَ بَيْنَهُمَا.وَفِيهِ قَالَ لَبِيدٌ:يَا هَرِمُ ابْنَ الْأَكْرَمِينَ مَنْصِبًا … إنَّك قَدْ أُوتِيتَ حُكْمًا مُعْجِبَاوَقَدْ قَالَتْ الْعَرَبُ عَلَيْكُمْ بِمُشَاوَرَةِ الشَّبَابِ فَإِنَّهُمْ يُنْتِجُونَ رَأْيًا لَمْ يَنَلْهُ طُولُ الْقِدَمِ، وَلَا اسْتَوْلَتْ عَلَيْهِ رُطُوبَةُ الْهَرِمِ.وَقَدْ قَالَ الشَّاعِرُ:رَأَيْت الْعَقْلَ لَمْ يَكُنِ انْتِهَابَا … وَلَمْ يُقْسَمْ عَلَى عَدَدِ السِّنِينَاوَلَوْ أَنَّ السِّنِينَ تَقَاسَمَتْهُ … حَوَى الْآبَاءُ أَنْصِبَةَ الْبَنِينَاوَحَكَى الْأَصْمَعِيُّ رحمه الله قَالَ: قُلْت لِغُلَامٍ حَدَثٍ مِنْ أَوْلَادِ الْعَرَبِ كَانَ يُحَادِثُنِي فَأَمْتَعَنِي بِفَصَاحَةٍ وَمَلَاحَةٍ: أَيَسُرُّكَ أَنْ يَكُونَ لَك مِائَةُ أَلْفِ دِرْهَمٍ، وَأَنْتَ أَحْمَقُ؟ قَالَ: لَا وَاَللَّهِ. قَالَ: فَقُلْت: وَلِمَ؟ قَالَ: أَخَافُ أَنْ يَجْنِيَ عَلَيَّ حُمْقِي جِنَايَةً تَذْهَبُ بِمَالِي وَيَبْقَى عَلَيَّ حُمْقِي. فَانْظُرْ إلَى هَذَا الصَّبِيِّ كَيْفَ اسْتَخْرَجَ بِفَرْطِ ذَكَائِهِ، وَاسْتَنْبَطَ بِجَوْدَةِ قَرِيحَتِهِ مَا لَعَلَّهُ يَدِقُّ عَلَى مَنْ هُوَ أَكْبَرُ مِنْهُ سِنًّا، وَأَكْثَرُ تَجْرِبَةً.وَأَحْسَنُ مِنْ هَذَا الذَّكَاءِ وَالْفَطِنَةِ مَا حَكَى ابْنُ قُتَيْبَةَ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رضي الله عنه مَرَّ بِصِبْيَانٍ يَلْعَبُونَ وَفِيهِمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ فَهَرَبُوا مِنْهُ إلَّا عَبْدَ اللَّهِ. فَقَالَ لَهُ عُمَرُ رضي الله عنه: مَا لَك؟ لِمَ لَا تَهْرَبُ مَعَ أَصْحَابِك؟ فَقَالَ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ لَمْ أَكُنْ عَلَى رِيبَةٍ فَأَخَافُك، وَلَمْ يَكُنْ الطَّرِيقُ ضَيِّقًا فَأُوَسِّعُ لَك. فَانْظُرْ مَا تَضَمَّنَهُ هَذَا الْجَوَابُ مِنْ الْفِطْنَةِ وَقُوَّةِ الْمِنَّةِ وَحُسْنِ الْبَدِيهَةِ. كَيْفَ نَفَى عَنْهُ اللَّوْمَ، وَأَثْبَتَ لَهُ الْحُجَّةَ فَلَيْسَ لِلذَّكَاءِ غَايَةٌ، وَلَا لِجُودَةِ الْقَرِيحَةِ نِهَايَةٌ.وَحُكِيَ أَنَّ
Süleyman b. Abdülmelik, Ferezdak'e Rum esirlerinin boyunlarını vurmasını emretti. Ferezdak kendisini bu işten affetmesini istedi fakat (Süleyman) yapmadı ve ona hiçbir şey kesmeyen bir kılıç verdi. Bunun üzerine Ferezdak: «Aksine ben onları Ebû Rağvân Mücâşi‘in kılıcıyla vururum» dedi; yani kendi kılıcını kastetti. Kalktı, onlardan bir Rum'un boynuna vurdu, kılıç ondan sıçradı (kesmedi). Süleyman ve etrafındakiler güldü. Ferezdak şöyle dedi:
«İnsanlar, onların efendisini güldürdüğüme mi şaşıyor? / Halîfetullah ki onunla yağmur dilenir. / Kılıcım korkudan ve dehşetten esire karşı sıçramadı / fakat kader geciktirdi. / İki el bir araya gelse de keskin kılıç da olsa, ölüm vaktinden önce bir nefsi ileriye geçiremez.»
Sonra kılıcını kınına sokarak şöyle dedi: «Efendi, (aşka) düşkünlük gösterdiğinde ayıplanmaz / ve keskin kılıç sıçradığında ayıplanmaz / ve şair yaşlandığında ayıplanmaz.»
Sonra oturarak dedi ki: «Sanki İbnü'l-Merâğa (Cerîr) bana hicvetmiş gibi.» Bunun üzerine Cerîr gelip haberi duydu, ona şiir okunmamıştı. (Cerîr) şöyle söylemeye başladı: «Ebû Rağvân'ın kılıcıyla, Mücâşi‘in kılıcıyla vurdun / ve İbn Zâlim'in kılıcıyla vurmadın.»
Sonra (Cerîr) dedi: «Ey Mü'minlerin Emîri, sanki İbnü'l-Kayn bana cevap vermiş gibi» ve şöyle dedi: «Biz esirleri öldürmeyiz, ancak onları çözeriz / vebal yükleri boyunları ağırlaştırdığında.»
Süleyman, Ferezdak'ın Cerîr hakkındaki tahminini beğendi. Sonra Ferezdak'a Cerîr'in şiirini haber verdi, fakat tahminini söylemedi. Ferezdak şöyle dedi: «Hint kılıçlarının ağızları işte böyle sıçrar / ve bazen nazarlık bağlarını keserler. / Biz esirleri öldürmeyiz, ancak onları çözeriz / vebal yükleri boyunları ağırlaştırdığında.»
سُلَيْمَانَ بْنَ عَبْدِ الْمَلِكِ أَمَرَ الْفَرَزْدَقَ بِضَرْبِ أَعْنَاقِ أُسَارَى مِنْ الرُّومِ فَاسْتَعْفَاهُ الْفَرَزْدَقُ فَلَمْ يَفْعَلْ، وَأَعْطَاهُ سَيْفًا لَا يَقْطَعُ شَيْئًا فَقَالَ الْفَرَزْدَقُ بَلْ أَضْرَبُهُمْ بِسَيْفِ أَبِي رَغْوَانَ مُجَاشِعِ، يَعْنِي سَيْفَ نَفْسِهِ، فَقَامَ فَضَرَبَ بِهِ عُنُقَ رُومِيٍّ مِنْهُمْ فَنَبَا السَّيْفُ عَنْهُ، فَضَحِكَ سُلَيْمَانُ وَمَنْ حَوْلَهُ فَقَالَ الْفَرَزْدَقُ:أَيَعْجَبُ النَّاسُ أَنْ أَضْحَكْت سَيِّدَهُمْ … خَلِيفَةَ اللَّهِ يُسْتَسْقَى بِهِ الْمَطَرُلَمْ يَنْبُ سَيْفِي مِنْ رُعْبٍ وَلَا دَهَشٍ … عَنْ الْأَسِيرِ وَلَكِنْ أَخَّرَ الْقَدَرُوَلَنْ يُقَدِّمَ نَفْسًا قَبْلَ مِيتَتِهَا … جَمْعُ الْيَدَيْنِ وَلَا الصَّمْصَامَةُ الذَّكَرُثُمَّ غَمَدَ سَيْفَهُ وَهُوَ يَقُولُ:مَا إنْ يُعَابُ سَيِّدٌ إذَا صَبَا … وَلَا يُعَابُ صَارِمٌ إذَا نَبَاوَلَا يُعَابُ شَاعِرٌ إذَا كَبَاثُمَّ جَلَسَ وَهُوَ يَقُولُ: كَأَنَّ بِابْنِ الْمَرَاغَةِ قَدْ هَجَانِي فَقَالَ:بِسَيْفِ أَبِي رَغْوَانَ سَيْفِ مُجَاشِعٍ … ضَرَبْت وَلَمْ تَضْرِبْ بِسَيْفِ ابْنِ ظَالِمِثُمَّ قَامَ فَانْصَرَفَ وَحَضَرَ جَرِيرٌ وَخُبِّرَ بِالْخَبَرِ وَلَمْ يُنْشَدْ لَهُ الشِّعْرُ فَأَنْشَأَ يَقُولُ:بِسَيْفِ أَبِي رَغْوَانَ سَيْفِ مُجَاشِعٍ … ضَرَبْت وَلَمْ تَضْرِبْ بِسَيْفِ ابْنِ ظَالِمِثُمَّ قَالَ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ كَأَنَّ بِابْنِ الْقَيْنِ وَقَدْ أَجَابَنِي فَقَالَ:وَلَا نَقْتُلُ الْأَسْرَى وَلَكِنْ نَفُكُّهُمْ … إذَا أَثْقَلَ الْأَعْنَاقَ حَمْلُ الْمَغَارِمِفَاسْتَحْسَنَ سُلَيْمَانُ حَدْسَ الْفَرَزْدَقِ عَلَى جَرِيرٍ ثُمَّ أَخْبَرَ الْفَرَزْدَقَ بِشِعْرِ جَرِيرٍ وَلَمْ يُخْبِرْهُ بِحَدْسِهِ فَقَالَ الْفَرَزْدَقُ:كَذَاك سُيُوفُ الْهِنْدِ تَنْبُو ظُبَاتُهَا … وَتَقْطَعُ أَحْيَانًا مَنَاطَ التَّمَائِمِوَلَنْ نَقْتُلَ الْأَسْرَى وَلَكِنْ نَفُكُّهُمْ … إذَا أَثْقَلَ الْأَعْنَاقَ حَمْلُ الْمَغَارِمِ
Rûmî'nin vuruşu size Kuleyb'in yerine bir baba veya Dârim gibi bir kardeş mi kazandıracak? Ferazdak'ın bu sözü yayıldı. Hatta rivayet edilir ki Halife Mehdî, Rûm'dan esirler getirtti ve onların öldürülmesini emretti. Yanında Şebîb b. Şeybe vardı. Ona: 'Şu kâfirin boynunu vur!' dedi. Şebîb: 'Ey Müminlerin Emiri! Ferazdak'ın başına gelenleri ve bundan dolayı bir kavmin bugüne kadar ayıplandığını bilirsiniz.' dedi. Mehdî: 'Ben seni taziz etmek istedim, seni affettim.' dedi. O sırada Ebü'l-Havl adlı şair de hazırdı ve şöyle dedi: 'Kayıtlı bir Rûmî'den ürktün, ya serbest kalıp karşına çıksaydı? / Müminlerin Emiri seni öldürmesi için çağırdı, o anda Şebîb neredeyse korkudan titriyordu. / Şebîb'i bir ordunun savaşından uzaklaştırın, şebîb'i uydurma sözlere yaklaştırın.' Ferazdak'ın sözünde şaşılacak şey, eğer doğruysa, iki keskin zekânın uyumu değil, iki düşüncenin tesadüfen aynı olmasıdır. Bu sebeple hikmet ehli şöyle demiştir: Aklın alameti, çabuk kavramaktır; gayesi ise tahmini isabet ettirmektir. Kim iyi bir anlayış ve hızlı düşünce kabiliyetiyle donatılmışsa, soru ne kadar zor olursa olsun cevap vermekten aciz kalmaz. Nitekim Ali (r.a.)'a: 'Allah, kullarını bu kadar çok sayıda iken nasıl hesaba çeker?' diye soruldu. Dedi ki: 'Onları bu kadar çok sayıda iken rızıklandırdığı gibi.' Abdullah b. Abbas (r.a.)'a: 'Ruhlar bedenlerden ayrılınca nereye gider?' diye soruldu. Dedi ki: 'Mumların ateşi, yağlar tükenince nereye gider?' İşte bu iki cevap, susturma cevaplarıdır; boyun eğdirici deliller ve galip getirici hüccetler içerirler. Bu türden olmasa da susturucu olan başka bir rivayet de şudur: İblîs (Allah'ın laneti üzerine olsun) Meryem oğlu İsa (a.s.)'a görünerek: 'Sen, Allah'ın senin için yazdığından başkasının sana isabet etmeyeceğini söylemiyor musun?' dedi. İsa: 'Evet' dedi. İblîs: 'Şu dağın zirvesinden kendini at; eğer Allah sana kurtuluş takdir etmişse kurtulursun.' dedi. İsa ona: 'Ey mel'un! Allah, kullarını imtihan eder; kulun Rabbini imtihan etmesi caiz değildir.' dedi. Böyle bir cevap, Allah'ın vahyiyle desteklediği ve yardımıyla güçlendirdiği peygamberlerden şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan, kendi düşüncesine sığınıp hazır cevaplığına güvenen kimsedir. Kusem b. Abbas (r.anhümâ) rivayet etti: Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)'e: 'Gök ile yer arasında ne kadar mesafe vardır?' diye soruldu. Dedi ki: 'Kabul olunan bir dua.' Denildi ki: 'Doğu ile batı arasında ne kadar mesafe vardır?' Dedi ki: 'Güneş için bir günlük yürüyüş.' Soruyu soran kişinin bu sorusu ya bir imtihan ya da bir anlayış arayışıydı; o da bu cevabı verdi.
وَهَلْ ضَرْبَةُ الرُّومِيِّ جَاعِلَةٌ لَكُمْ … أَبًا عَنْ كُلَيْبٍ أَوْ أَخًا مِثْلَ دَارِمِفَشَاعَ حَدِيثُ الْفَرَزْدَقِ بِهَذَا حَتَّى حُكِيَ أَنَّ الْمَهْدِيَّ أَتَى بِأَسْرَى مِنْ الرُّومِ فَأَمَرَ بِقَتْلِهِمْ وَكَانَ عِنْدَهُ شَبِيبُ بْنُ شَيْبَةَ فَقَالَ لَهُ: اضْرِبْ عُنُقَ هَذَا الْعِلْجِ.فَقَالَ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ قَدْ عَلِمْت مَا اُبْتُلِيَ بِهِ الْفَرَزْدَقُ فَعُيِّرَ بِهِ قَوْمٌ إلَى الْيَوْمِ.فَقَالَ: إنَّمَا أَرَدْت تَشْرِيفَك وَقَدْ أَعْفَيْتُك. وَكَانَ أَبُو الْهَوْلِ الشَّاعِرُ حَاضِرًا فَقَالَ:جَزِعْت مِنْ الرُّومِيِّ وَهُوَ مُقَيَّدٌ … فَكَيْفَ وَلَوْ لَاقَيْتَهُ وَهُوَ مُطْلَقُدَعَاك أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ لِقَتْلِهِ … فَكَادَ شَبِيبٌ عِنْدَ ذَلِكَ يَفْرَقُتَنَحَّ شَبِيبًا عَنْ قِرَاعِ كَتِيبَةٍ … وَادْنُ شَبِيبًا مِنْ كَلَامٍ يُلَفَّقُوَلَيْسَ الْعَجَبُ مِنْ كَلَامِ الْفَرَزْدَقِ إنْ صَحَّ مِنْ جَوْدَةِ الْقَرِيحَتَيْنِ وَلَكِنْ مِنْ اتِّفَاقِ الْخَاطِرَيْنِ.وَلِمِثْلِ ذَلِكَ قَالَتْ الْحُكَمَاءُ: آيَةُ الْعَقْلِ سُرْعَةُ الْفَهْمِ، وَغَايَتُهُ إصَابَةُ الْوَهْمِ، وَلَيْسَ لِمَنْ مُنِحَ جَوْدَةُ الْقَرِيحَةِ وَسُرْعَةُ الْخَاطِرِ عَجْزٌ عَنْ جَوَابٍ وَإِنْ أُعْضِلَ، كَمَا قِيلَ لِعَلِيٍّ رضي الله عنه: كَيْفَ يُحَاسِبُ اللَّهُ الْعِبَادَ عَلَى كَثْرَةِ عَدَدِهِمْ؟ قَالَ: كَمَا يَرْزُقُهُمْ عَلَى كَثْرَةِ عَدَدِهِمْ.وَقِيلَ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ: أَيْنَ تَذْهَبُ الْأَرْوَاحُ إذَا فَارَقَتْ الْأَجْسَادَ؟ قَالَ: أَيْنَ تَذْهَبُ نَارُ الْمَصَابِيحِ عِنْدَ فَنَاءِ الْأَدْهَانِ؟ وَهَذَانِ الْجَوَابَانِ جَوَابَا إسْكَاتٍ تَضَمَّنَا دَلِيلَيْ إذْعَانٍ وَحُجَّتَيْ قَهْرٍ.وَمِنْ غَيْرِ هَذَا الْفَنِّ وَإِنْ كَانَ مُسْكِتًا مَا حُكِيَ عَنْ إبْلِيسَ - لَعَنَهُ اللَّهُ - أَنَّهُ حِينَ ظَهَرَ لِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ عليه السلام فَقَالَ: أَلَسْت تَقُولُ أَنَّهُ لَنْ يُصِيبَك إلَّا مَا كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْك؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: فَارْمِ نَفْسَك مِنْ ذُرْوَةِ هَذَا الْجَبَلِ فَإِنَّهُ إنْ يُقَدِّرْ لَك السَّلَامَةَ تَسْلَمْ. فَقَالَ لَهُ: يَا مَلْعُونُ إنَّ لِلَّهِ أَنْ يَخْتَبِرَ عِبَادَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ أَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ.وَمِثْلُ هَذَا الْجَوَابِ لَا يُسْتَغْرَبُ مِنْ أَنْبِيَاءِ اللَّهِ تَعَالَى الَّذِينَ أَمَدَّهُمْ بِوَحْيِهِ، وَأَيَّدَهُمْ بِنَصْرِهِ، وَإِنَّمَا يُسْتَغْرَبُ مِمَّنْ يَلْجَأُ إلَى خَاطِرِهِ وَيُعَوِّلُ عَلَى بَدِيهَتِهِ.وَرَوَى قُثَمُ بْنُ الْعَبَّاسِ رضي الله عنهما قَالَ: قِيلَ لِعَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه: كَمْ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ؟ قَالَ: دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ. قِيلَ: فَكَمْ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ؟ قَالَ: مَسِيرَةُ يَوْمٍ لِلشَّمْسِ. فَكَانَ هَذَا السُّؤَالُ مِنْ سَائِلِهِ إمَّا اخْتِبَارًا، وَإِمَّا اسْتِبْصَارًا فَصَدَرَ عَنْهُ
Cevaplardan bir kısmı suskuna düşürür. Nitekim kazanılmış akılda —ki bu, aşırı zekânın isabetli sezgi ve doğru tabiatla, güzel hazırcevaplıkla beslediği; ayrıca uzun tecrübeler ve zamanın geçişiyle çokça imtihan neticesinde kullanımın geliştirdiği akıldır— bu iki vecih bir araya geldiğinde, işte bu, fazilete lâyık kâmil insanda mutlak anlamda tam akıldır. Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet etti: Resûlullah (s.a.v.)'in huzurunda bir adamdan hayırla bahsedildi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): "Aklı nasıl?" diye sordu. Ashâb: "Yâ Resûlallah! O ibadetinde şöyledir, ahlâkında şöyledir, faziletinde şöyledir, edebinde şöyledir" dediler. Resûlullah (s.a.v.) yine: "Aklı nasıl?" buyurdu. Onlar: "Yâ Resûlallah! Biz onu ibadetle ve çeşitli hayırlarla övüyoruz, sen ise bize aklını soruyorsun?" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz âbid olan ahmak, cehâletiyle fâcirin fıskından daha büyük bir fenalığa sebep olur. İnsanlar, Rablerine ancak akılları nispetinde derecelerle yaklaşırlar." İnsanlar, kazanılmış akıl son haddine varıp arttığında, bunun bir fazilet olup olmadığı hususunda ihtilâf ettiler. Bir topluluk: "Fazilet değildir; çünkü faziletler, iki noksan fazilet arasında orta hâllerdir. Nitekim hayır da iki rezilet arasında bir vasattır. Vasatı aşan şey fazilet sınırından çıkar" dediler. Hükümâ İskender'e şöyle demişlerdir: "Ey melik! Her işte itidale sarıl; zira ziyadelik ayıp, noksanlık ise âcizliktir." Bu, ayrıca Resûlullah (s.a.v.)'den gelen sünnetin: "İşlerin en hayırlısı orta olanıdır" hadisiyle de desteklenmektedir. Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) de şöyle buyurmuştur: "İşlerin en hayırlısı orta yoldur; yüksek olan ona döner, düşük olan da ona yetişir." Şair şöyle demiştir: "İşlerde aşırıya gitme, bir şey sorduğunda aşırı sorma; insanlar arasında orta yol üzere ol." Dediler ki: Çünkü aklın aşırı artması, sahibini dehâ ve mekre götürür; bu ise yerilmiş bir şeydir, sahibi kınanır. Nitekim Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Ebû Mûsâ el-Eş‘arî'ye Ziyâd'ı valilikten azletmesini emretti. Ziyâd: "Ey Mü'minlerin Emîri! Bir öfkeden dolayı mı, yoksa ihanetten mi?" dedi. Ömer: "İkisinden biri için değil; fakat aklının fazlasını insanlara yüklemekten korktum" buyurdu. İşte Ömer'den rivayet edilen bu sebeple eskiden şöyle denilmiştir: Aklın aşırılığı...
مِنْ الْجَوَابِ مَا أَسْكَتَ.فَأَمَّا إذَا اجْتَمَعَ هَذَانِ الْوَجْهَانِ فِي الْعَقْلِ الْمُكْتَسَبِ وَهُوَ مَا يُنَمِّيهِ فَرْطُ الذَّكَاءِ بِجَوْدَةِ الْحَدْسِ وَصِحَّةِ الْقَرِيحَةِ بِحُسْنِ الْبَدِيهَةِ، مَعَ مَا يُنَمِّيه الِاسْتِعْمَالُ بِطُولِ التَّجَارِبِ وَمُرُورِ الزَّمَانِ بِكَثْرَةِ الِاخْتِبَارِ، فَهُوَ الْعَقْلُ الْكَامِلُ عَلَى الْإِطْلَاقِ فِي الرَّجُلِ الْفَاضِلِ الِاسْتِحْقَاقِ. رَوَى أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ رضي الله عنه قَالَ: «أُثْنِيَ عَلَى رَجُلٍ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِخَيْرٍ فَقَالَ: كَيْفَ عَقْلُهُ؟ قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ إنَّ مِنْ عِبَادَتِهِ، إنَّ مِنْ خُلُقِهِ، إنَّ مِنْ فَضْلِهِ، إنَّ مِنْ أَدَبِهِ. فَقَالَ: كَيْفَ عَقْلُهُ؟ قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ نُثْنِي عَلَيْهِ بِالْعِبَادَةِ، وَأَصْنَافِ الْخَيْرِ وَتَسْأَلُنَا عَنْ عَقْلِهِ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: إنَّ الْأَحْمَقَ الْعَابِدَ يُصِيبُ بِجَهْلِهِ أَعْظَمَ مِنْ فُجُورِ الْفَاجِرِ وَإِنَّمَا يَقْرَبُ النَّاسُ مِنْ رَبِّهِمْ بِالزُّلَفِ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ» .وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِي الْعَقْلِ الْمُكْتَسَبِ إذَا تَنَاهَى وَزَادَ هَلْ يَكُونُ فَضِيلَةً أَمْ لَا فَقَالَ قَوْمٌ: لَا يَكُونُ فَضِيلَةً؛ لِأَنَّ الْفَضَائِلَ هَيْئَاتٌ مُتَوَسِّطَةٌ بَيْنَ فَضِيلَتَيْنِ نَاقِصَتَيْنِ، كَمَا أَنَّ الْخَيْرَ تَوَسُّطٌ بَيْنَ رَذِيلَتَيْنِ فَمَا جَاوَزَ التَّوَسُّطَ خَرَجَ عَنْ حَدِّ الْفَضِيلَةِ. وَقَدْ قَالَتْ الْحُكَمَاءُ لِلْإِسْكَنْدَرِ: أَيُّهَا الْمَلِكُ عَلَيْك بِالِاعْتِدَالِ فِي كُلِّ الْأُمُورِ، فَإِنَّ الزِّيَادَةَ عَيْبٌ وَالنُّقْصَانَ عَجْزٌ. هَذَا مَعَ مَا وَرَدَتْ بِهِ السُّنَّةُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «خَيْرُ الْأُمُورِ أَوْسَاطُهَا» . وَقَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه: خَيْرُ الْأُمُورِ النَّمَطُ الْأَوْسَطُ، إلَيْهِ يَرْجِعُ الْعَالِي، وَمِنْهُ يَلْحَقُ التَّالِي.وَقَالَ الشَّاعِرُ:لَا تَذْهَبَنَّ فِي الْأُمُورِ فَرَطَا … لَا تَسْأَلَنَّ إنْ سَأَلْت شَطَطَاوَكُنْ مِنْ النَّاسِ جَمِيعًا وَسَطَاقَالُوا: لِأَنَّ زِيَادَةَ الْعَقْلِ تُفْضِي بِصَاحِبِهَا إلَى الدَّهَاءِ وَالْمَكْرِ وَذَلِكَ مَذْمُومٌ وَصَاحِبُهُ مَلُومٌ. وَقَدْ أَمَرَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رضي الله عنه أَبَا مُوسَى الْأَشْعَرِيَّ أَنْ يَعْزِلَ زِيَادًا عَنْ وِلَايَتِهِ فَقَالَ زِيَادٌ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَعَنْ مُوجِدَةٍ أَوْ خِيَانَةٍ؟ فَقَالَ: لَا عَنْ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا، وَلَكِنْ خِفْت أَنْ أَحْمِلَ عَلَى النَّاسِ فَضْلَ عَقْلِك. وَلِأَجْلِ هَذَا الْمَحْكِيِّ عَنْ عُمَرَ مَا قِيلَ قَدِيمًا: إفْرَاطُ
Akıl, bedene zararlıdır. Bazı hükemâ şöyle demiştir: Sana doğru yolunu gösteren kadar akıl yeter. Bazı bulegâ da şöyle demiştir: Azı kifâyet eden, çoğu azdırandan hayırlıdır. Diğerleri ise ki bu iki görüşten daha sahihtir: Aklın fazlası fazilettir; çünkü kazanılan (akıl) sınırsızdır. Oysa övülen faziletlerin fazlası kınanan bir noksanlık olur; zira haddi aşan şey fazilet diye adlandırılmaz. Nitekim cesur kimse cesaret haddini aşarsa tehevvüre nisbet edilir; cömert kimse cömertlik haddini aşarsa israfa nisbet edilir. Kazanılan aklın hâli ise böyle değildir; çünkü ondaki fazlalık, işlere dair ilmin artması, zanlarla isabetin güzelleşmesi ve olmayacak şeyden olacak şeyi bilmektir. Bu ise noksanlık değil, fazilettir. Nebiyy-i Zîşân (s.a.v.)'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "İnsanların en faziletlisi, en akıllı olanıdır." Yine ondan (s.a.v.) rivayet edildiğine göre: "Akıl, nerede olursa olsun ülfet edilendir." buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın: "De ki: Herkes kendi şâkilesine göre amel eder" (İsrâ, 84) kavlinin tevilinde şöyle denilmiştir: Yani aklına göre. Kāsım b. Muhammed şöyle demiştir: Araplar derlerdi ki: "Kimin aklı, kendisinde bulunan hayır hasletlerinin gâlibi olmazsa, helâki kendisinde bulunan hayır hasletlerinin gâlibiyle olur." Mensûr hikmetlerde şöyle denilmiştir: Her şey çoğaldığında ucuzlar; ancak akıl böyle değildir, o çoğaldıkça değerlenir. Bazı bulegâ şöyle demiştir: Şüphesiz akıllı kimse, aklı irşadda, reyi imdaddadır; sözü isabetli, fiili övülmüştür. Câhil ise, cehli iğvâda, hevâsı iğrâdadır; sözü sakat, fiili kınanmıştır. İbn Lenkek bana babasından şu beyti inşâd etti: "Aklı kendisindekilerin çoğundan daha fazla olmayanı, kendisindekilerin çoğu helâk eder." Dehâ ve mekr ise kınanmıştır; çünkü sahibi, aklının fazlasını şerre sarf etmiştir. Eğer onu hayra sarf etseydi övülürdü. Muğîre b. Şu'be, Ömer b. el-Hattâb (r.a.)'dan bahsederek şöyle demiştir: Vallahi o, aldatılmaktan üstün ve aldatılmaktan daha akıllıydı. Ömer (r.a.) de şöyle demiştir: Ben hilekâr değilim, beni de kimse aldatamaz.
الْعَقْلِ مُضِرٌّ بِالْجَسَدِ. وَقَالَ بَعْضُ الْحُكَمَاءِ: كَفَاك مِنْ عَقْلِك مَا دَلَّك عَلَى سَبِيلِ رُشْدِك. وَقَالَ بَعْضُ الْبُلَغَاءِ: قَلِيلٌ يَكْفِي خَيْرٌ مِنْ كَثِيرٍ يُطْغِي. وَقَالَ آخَرُونَ، وَهُوَ أَصَحُّ الْقَوْلَيْنِ: زِيَادَةُ الْعَقْلِ فَضِيلَةٌ؛ لِأَنَّ الْمُكْتَسَبَ غَيْرُ مَحْدُودٍ، وَإِنَّمَا تَكُونُ زِيَادَةُ الْفَضَائِلِ الْمَحْمُودَةِ نَقْصًا مَذْمُومًا؛ لِأَنَّ مَا جَاوَزَ الْحَدَّ لَا يُسَمَّى فَضِيلَةً كَالشُّجَاعِ إذَا زَادَ عَلَى حَدِّ الشَّجَاعَةِ نُسِبَ إلَى التَّهَوُّرِ، وَالسَّخِيُّ إذَا زَادَ عَلَى حَدِّ السَّخَاءِ نُسِبَ إلَى التَّبْذِيرِ.وَلَيْسَ كَذَلِكَ حَالُ الْعَقْلِ الْمُكْتَسَبِ؛ لِأَنَّ الزِّيَادَةَ فِيهِ زِيَادَةُ عِلْمٍ بِالْأُمُورِ وَحُسْنُ إصَابَةٍ بِالظُّنُونِ وَمَعْرِفَةُ مَا لَمْ يَكُنْ إلَى مَا يَكُونُ، وَذَلِكَ فَضِيلَةٌ لَا نَقْصٌ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «أَفْضَلُ النَّاسِ أَعْقَلُ النَّاسِ» . وَرُوِيَ عَنْهُ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «الْعَقْلُ حَيْثُ كَانَ مَأْلُوفٌ» .وَقَدْ قِيلَ فِي تَأْوِيلِ قَوْله تَعَالَى: {قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ} [الإسراء: ٨٤] أَيْ بِحَسَبِ عَقْلِهِ. وَقَالَ الْقَاسِمُ بْنُ مُحَمَّدٍ كَانَتْ الْعَرَبُ تَقُولُ: مَنْ لَمْ يَكُنْ عَقْلُهُ أَغْلَبَ خِصَالِ الْخَيْرِ عَلَيْهِ، كَانَ حَتْفُهُ فِي أَغْلَبِ خِصَالِ الْخَيْرِ عَلَيْهِ. وَقِيلَ فِي مَنْثُورِ الْحِكَمِ: كُلُّ شَيْءٍ إذَا كَثُرَ رَخُصَ إلَّا الْعَقْلَ فَإِنَّهُ إذَا كَثُرَ غَلَا.وَقَالَ بَعْضُ الْبُلَغَاءِ: إنَّ الْعَاقِلَ مَنْ عَقْلُهُ فِي إرْشَادٍ، وَمَنْ رَأْيُهُ فِي إمْدَادٍ، فَقَوْلُهُ سَدِيدٌ، وَفِعْلُهُ حَمِيدٌ، وَالْجَاهِلُ مَنْ جَهْلُهُ فِي إغْوَاءٍ، وَمَنْ هَوَاهُ فِي إغْرَاءٍ، فَقَوْلُهُ سَقِيمٌ، وَفِعْلُهُ ذَمِيمٌ، وَأَنْشَدَنِي ابْنُ لَنْكَكَ لِأَبِيهِ.مَنْ لَمْ يَكُنْ أَكْثَرَ عَقْلَهُ … أَهْلَكَهُ أَكْثَرُ مَا فِيهِفَأَمَّا الدَّهَاءُ وَالْمَكْرُ فَهُوَ مَذْمُومٌ؛ لِأَنَّ صَاحِبَهُ صَرَفَ فَضْلَ عَقْلِهِ إلَى الشَّرِّ وَلَوْ صَرَفَهُ إلَى الْخَيْرِ لَكَانَ مَحْمُودًا.وَقَدْ ذَكَرَ الْمُغِيرَةُ بْنُ شُعْبَةَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ فَقَالَ: كَانَ وَاَللَّهِ أَفْضَلَ مِنْ أَنْ يُخْدَعَ، وَأَعْقَلَ مِنْ أَنْ يُخْدَعَ. وَقَالَ عُمَرُ: لَسْتُ بِالْخِبِّ وَلَا يَخْدَعُنِي
Hilekârlık (hılb). İnsanlar, kurnazlığıyla maruf Ziyâd gibi aklının fazlasını şerre sarf eden kimselere –yani bu tür dehâ sahiplerine– 'âkıl' denilip denilmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları: 'Onda aklın mevcut olması sebebiyle ben ona âkıl derim' dediler. Diğerleri: 'Hayır sahibi ve dindar olmadıkça ben ona âkıl demem. Zira hayır ve din, aklın iktizâ ettiği şeylerdendir' dediler. Şerli kimseye gelince, ben ona âkıl demem; ancak ona tedbirli ve düşünceli (sahip re'y ve fikr) derim. Şöyle de denilmiştir: Âkıl, Allah'ın emir ve nehyini kavrayandır. Hatta Şâfiî (r.a.) âlimleri, malının üçte birini 'insanların en âkılına' vasiyet eden kimse hakkında: 'Bu mal zâhidlere sarf olunur. Zira onlar akla boyun eğmişler ve emele aldanmamışlardır' hükmünü vermişlerdir. Lukmân b. Âmir es-Sıhâbî, Ebû'd-Derdâ (r.a.) vasıtasıyla rivayet eder ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Ey Uveymir! Aklını artır ki, Rabbine yakınlığın artsın.' Ben: 'Anam babam sana fedâ olsun, aklı benim için nasıl elde edebilirim?' dedim. Buyurdu ki: 'Allah'ın haramlarından sakın ve farzlarını edâ et, âkıl olursun. Sonra nâfile sâlih ameller işle ki dünyada aklın artsın, Rabbine yakınlığın çoğalsın ve onunla izzet bulasın.' Edebiyat ehli biri bana şu beyitleri inşâd etti ve bunların Alî b. Ebî Tâlib'e (r.a.) ait olduğunu söyledi: Şüphesiz yüksek ahlâk, tertemiz huylardır. Bunların birincisi akıl, ikincisi dindir. Üçüncüsü ilim, dördüncüsü hilim, beşincisi cömertlik, altıncısı iyiliktir (mâruf). Yedincisi iyilik (birr), sekizincisi sabır, dokuzuncusu şükür, onuncusu yumuşak huyluluktur (lîn). Nefis, bilir ki ben ona inanmam. Ona ancak isyan ettiğimde doğru yolu bulurum. Göz, kendisiyle konuşanın gözlerinde onun dost mu yoksa düşman mı olduğunu bilir. Senin gözlerin, benim gözlerime senin hakkında öyle şeyler gösterdi ki onlar olmasaydı asla açığa çıkmazdı. Şunu bil ki kazanılmış akıl (akl-ı mükteseb) fıtrî akıldan (akl-ı garîzî) ayrılmaz. Zira o onun neticesidir. Fıtrî akıl bazen kazanılmış akıldan ayrılmış olabilir. Bu durumda sahibi, faziletlerden mahrum, rezîletlerle dolu olur. Tıpkı hiçbir fazileti olmayan envek (bön) ve nadiren rezîletten hâli olan ahmak gibi. Peygamber'den (s.a.v.) rivayet edilmiştir ki: 'Ahmak, çömlek gibidir; ne yamanır ne de onarılır.' Buyurmuştur. Yine Resûlullah'tan (s.a.v.) rivayet edilmiştir: 'Ahmak, Allah katında mahlûkatın en sevimsizidir. Çünkü Allah, onu kendi nezdinde en değerli şeyden mahrum etmiştir.' Buyurdu. Hükema'dan biri dedi ki: Aklın ihtiyaç duyulması, mala duyulan ihtiyaçtan daha çirkindir. Büleğadan biri dedi ki: Câhilin saltanatı, âkıl için ibrettir. Enûşirvân, Büzürcmihr'e: 'İnsan için en hayırlı şey nedir?' diye sordu. O da: 'Kendisiyle yaşayacağı bir akıldır' cevabını verdi. Enûşirvân: 'Ya o yoksa?' dedi. Büzürcmihr:'
الْخِبُّ. وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِيمَنْ صَرَفَ فَضْلَ عَقْلِهِ إلَى الشَّرِّ كَزِيَادٍ، وَأَشْبَاهِهِ مِنْ الدُّهَاةِ، هَلْ يُسَمَّى الدَّاهِيَةُ مِنْهُمْ عَاقِلًا أَمْ لَا.فَقَالَ بَعْضُهُمْ: أُسَمِّيهِ عَاقِلًا؛ لِوُجُودِ الْعَقْلِ مِنْهُ. وَقَالَ آخَرُونَ: لَا أُسَمِّيهِ عَاقِلًا حَتَّى يَكُونَ خَيِّرًا دَيِّنًا؛ لِأَنَّ الْخَيْرَ وَالدِّينَ مِنْ مُوجِبَاتِ الْعَقْلِ. فَأَمَّا الشِّرِّيرُ فَلَا أُسَمِّيهِ عَاقِلًا وَإِنَّمَا أُسَمِّيهِ صَاحِبَ رَوِيَّةٍ وَفِكْرٍ. وَقَدْ قِيلَ: الْعَاقِلُ مَنْ عَقَلَ عَنْ اللَّهِ أَمْرَهُ وَنَهْيَهُ حَتَّى قَالَ أَصْحَابُ الشَّافِعِيِّ رضي الله عنه فِيمَنْ أَوْصَى بِثُلُثِ مَالِهِ لِأَعْقَلِ النَّاسِ أَنَّهُ يَكُونُ مَصْرُوفًا فِي الزُّهَّادِ؛ لِأَنَّهُمْ انْقَادُوا لِلْعَقْلِ وَلَمْ يَغْتَرُّوا بِالْأَمَلِ. وَرَوَى لُقْمَانُ بْنُ أَبِي عَامِرٍ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «يَا عُوَيْمِرُ ازْدَدْ عَقْلًا تَزْدَدْ مِنْ رَبِّك قُرْبًا. قُلْت: بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي، وَمَنْ لِي بِالْعَقْلِ؟ قَالَ: اجْتَنِبْ مَحَارِمَ اللَّهِ، وَأَدِّ فَرَائِضَ اللَّهِ تَكُنْ عَاقِلًا ثُمَّ تَنَفَّلَ بِصَالِحَاتِ الْأَعْمَالِ تَزْدَدْ فِي الدُّنْيَا عَقْلًا وَتَزْدَدْ مِنْ رَبِّك قُرْبًا وَبِهِ عِزًّا» .وَأَنْشَدَنِي بَعْضُ أَهْلِ الْأَدَبِ هَذِهِ الْأَبْيَاتِ، وَذَكَرَ أَنَّهَا لِعَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه:إنَّ الْمَكَارِمَ أَخْلَاقٌ مُطَهَّرَةٌ … فَالْعَقْلُ أَوَّلُهَا وَالدِّينُ ثَانِيهَاوَالْعِلْمُ ثَالِثُهَا وَالْحِلْمُ رَابِعُهَا … وَالْجُودُ خَامِسُهَا وَالْعُرْفُ سَادِيهَاوَالْبِرُّ سَابِعُهَا وَالصَّبْرُ ثَامِنُهَا … وَالشُّكْرُ تَاسِعُهَا وَاللِّينُ عَاشِيهَاوَالنَّفْسُ تَعْلَمُ أَنِّي لَا أُصَدِّقُهَا … وَلَسْت أَرْشُدُ إلَّا حِينَ أَعْصِيهَاوَالْعَيْنُ تَعْلَمُ فِي عَيْنَيْ مُحَدِّثِهَا … مَنْ كَانَ مِنْ حِزْبِهَا أَوْ مِنْ أَعَادِيهَاعَيْنَاك قَدْ دَلَّتَا عَيْنَيَّ مِنْك عَلَى … أَشْيَاءَ لَوْلَاهُمَا مَا كُنْت تُبْدِيهَاوَاعْلَمْ أَنَّ الْعَقْلَ الْمُكْتَسَبَ لَا يَنْفَكُّ عَنْ الْعَقْلِ الْغَرِيزِيِّ؛ لِأَنَّهُ نَتِيجَةٌ مِنْهُ. وَقَدْ يَنْفَكُّ الْعَقْلُ الْغَرِيزِيُّ عَنْ الْعَقْلِ الْمُكْتَسَبِ فَيَكُونَ صَاحِبُهُ مَسْلُوبَ الْفَضَائِلِ، مَوْفُورَ الرَّذَائِلِ، كَالْأَنْوَكِ الَّذِي لَا يَجِدُ لَهُ فَضِيلَةً، وَالْأَحْمَقُ الَّذِي قَلَّ مَا يَخْلُو مِنْ رَذِيلَةٍ.وَقَدْ رُوِيَ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «الْأَحْمَقُ كَالْفَخَّارِ لَا يُرَقَّعُ وَلَا يُشَعَّبُ» . وَرُوِيَ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: «الْأَحْمَقُ أَبْغَضُ خَلْقِ اللَّهِ إلَيْهِ، إذْ حَرَمَهُ أَعَزَّ الْأَشْيَاءِ عَلَيْهِ» . وَقَالَ بَعْضُ الْحُكَمَاءِ: الْحَاجَةُ إلَى الْعَقْلِ أَقْبَحُ مِنْ الْحَاجَةِ إلَى الْمَالِ، وَقَالَ بَعْضُ الْبُلَغَاءِ: دَوْلَةُ الْجَاهِلِ عِبْرَةُ الْعَاقِلِ، وَقَالَ أَنُوشِرْوَانَ لِبَزَرْجَمْهَرَ: أَيُّ الْأَشْيَاءِ خَيْرٌ لِلْمَرْءِ؟ قَالَ: عَقْلٌ يَعِيشُ بِهِ. قَالَ: فَإِنْ لَمْ يَكُنْ؟ قَالَ:
Böylece (onun) kusurunu örten kardeşler (vardır). (Biri) dedi: Ya bu da yoksa? (Diğeri) dedi: O halde insanlara kendini sevdirmek için kullanacağı mal. Dedi: Ya bu da yoksa? Dedi: O halde suskun bir beceriksizlik. Dedi: Ya bu da yoksa? Dedi: O halde ansızın geliveren bir ölüm. Sâbûr b. Erdeşîr dedi: Akıl iki türlüdür: Biri tabiî (yaratılıştan), diğeri işitilmiş (sonradan kazanılmış)tır. Bunlardan hiçbiri diğeri olmaksızın işe yaramaz. Bunun üzerine şairlerden biri bunu alıp şöyle dedi:
Aklı iki tür gördüm: biri işitilmiş, biri yaratılıştan.
Ne var ki işitilmiş akıl, yaratılıştan olmadıkça fayda vermez;
Tıpkı güneşin fayda vermediği gibi, gözün nuru menedilmişse.
Edebiyatçılardan bazısı akıllıyı, onda bulunan faziletlerle; ahmağı ise onda bulunan reziletlerle tavsif ederek şöyle demiştir: Akıllı kişi, dost edindiğinde dostluğunda yardımını esirgemez; düşman edindiğinde ise adaletini zulümden yüce tutar. Böylece dostlarını aklıyla mutlu eder; düşmanı da adaletine sığınır. Bir kimseye iyilikte bulunursa, teşekkür talep etmez; bir kötü kişi ona kötülük yaparsa, ona mazeret sebepleri hazırlar veya ona hoşgörü ve affını bağışlar.
Ahmak ise sapkın ve saptırıcıdır. Kendisine ünsiyet gösterilse kibirlenir; yalnız bırakılsa bulanır; konuşturulsa geri kalır; terk edilse kendini zorlar. Onunla oturmak meşakkat, onu azarlamak mihnet, onunla konuşmak çıplaklık (ayıp), ona dostluk zarar, ona yaklaşmak körlük, ona arkadaşlık etmek bedbahtlıktır.
Fars hükümdarları, bir akıllıya kızdıklarında onu bir cahille birlikte hapsederlerdi. Ahmak ise başkasına kötülük eder de ona iyilik ettiğini zanneder, bu yüzden teşekkür bekler; (birine) iyilik eder de ona kötülük ettiğini zanneder, bu yüzden öç talep eder. Ahmağın kötülükleri tükenmez, kusurları sona ermez; insan onun kusurlarına bakıp bir sona varamaz ki, ardından daha aşağı, daha berbat, daha acı ve daha dehşetli şeyler belirmesin.
Ne kadar çok ibret vardır bakan için; ibret alan için de ne faydalıdır. Ahnef b. Kays dedi: Ahmak, kendisinden başka her şeyden korunur.
Belâgat sahiplerinden biri dedi: Dünya, bazen tesadüfen cahilin yüzüne güler; akıllıdan ise hak ettiği halde yüz çevirir. Eğer dünyadan cahil olduğun halde bir nasip sana gelir veya akıllı olduğun halde bir arzun elinden kaçarsa, bu seni cahilliğe rağbet etmeye ve akla karşı zahid olmaya sevk etmesin. Zira cahilin devleti mümkünattandır, akıllının devleti ise vacibattandır. Bir şeyi kendi zatından dolayı elde eden kimse, onu alet ve edevatıyla hak eden gibi değildir.
Ve ba'de, cahilin devleti, nakil için özlem duyan bir garip gibidir; akıllının devleti ise, vuslat için özlem duyan bir akraba gibidir. O halde sevinmez.
فَإِخْوَانٌ يَسْتُرُونَ عَيْبَهُ. قَالَ: فَإِنْ لَمْ يَكُنْ؟ قَالَ: فَمَالٌ يَتَحَبَّبُ بِهِ إلَى النَّاسِ. قَالَ: فَإِنْ لَمْ يَكُنْ؟ قَالَ: فَعِيٌّ صَامِتٌ. قَالَ: فَإِنْ لَمْ يَكُنْ؟ قَالَ: فَمَوْتٌ جَارِفٌ.وَقَالَ سَابُورُ بْنُ أَرْدَشِيرَ: الْعَقْلُ نَوْعَانِ: أَحَدُهُمَا مَطْبُوعٌ، وَالْآخَرُ مَسْمُوعٌ. وَلَا يَصْلُحُ وَاحِدٌ مِنْهُمَا إلَّا بِصَاحِبِهِ، فَأَخَذَ ذَلِكَ بَعْضُ الشُّعَرَاءِ فَقَالَ:رَأَيْتُ الْعَقْلَ نَوْعَيْنِ … فَمَسْمُوعٌ وَمَطْبُوعُوَلَا يَنْفَعُ مَسْمُوعٌ … إذَا لَمْ يَكُ مَطْبُوعُكَمَا لَا تَنْفَعُ الشَّمْسُ … وَضَوْءُ الْعَيْنِ مَمْنُوعُوَقَدْ وَصَفَ بَعْضُ الْأُدَبَاءِ الْعَاقِلَ بِمَا فِيهِ مِنْ الْفَضَائِلِ، وَالْأَحْمَقَ بِمَا فِيهِ مِنْ الرَّذَائِلِ، فَقَالَ: الْعَاقِلُ إذَا وَالَى بَذَلَ فِي الْمَوَدَّةِ نَصْرَهُ، وَإِذَا عَادَى رَفَعَ عَنْ الظُّلْمِ قَدْرَهُ، فَيُسْعِدُ مَوَالِيَهُ بِعَقْلِهِ، وَيَعْتَصِمُ مُعَادِيهِ بِعَدْلِهِ. إنْ أَحْسَنَ إلَى أَحَدٍ تَرَكَ الْمُطَالَبَةَ بِالشُّكْرِ، وَإِنْ أَسَاءَ إلَيْهِ مُسِيءٌ سَبَّبَ لَهُ أَسْبَابَ الْعُذْرِ، أَوْ مَنَحَهُ الصَّفْحَ وَالْعَفْوَ.وَالْأَحْمَقُ ضَالٌّ مُضِلٌّ إنْ أُونِسَ تَكَبَّرَ، وَإِنْ أُوحِشَ تَكْدَرَ، وَإِنْ اُسْتُنْطِقَ تَخَلَّفَ، وَإِنْ تُرِكَ تَكَلَّفَ. مُجَالَسَتُهُ مِهْنَةٌ، وَمُعَاتَبَتُهُ مِحْنَةٌ، وَمُحَاوَرَتُهُ تَعَرٍّ، وَمُوَالَاتُهُ تَضُرُّ، وَمُقَارَبَتُهُ عَمَى، وَمُقَارَنَتُهُ شَقَا.وَكَانَتْ مُلُوكُ الْفُرْسِ إذَا غَضِبَتْ عَلَى عَاقِلٍ حَبَسَتْهُ مَعَ جَاهِلٍ. وَالْأَحْمَقُ يُسِيءُ إلَى غَيْرِهِ وَيَظُنُّ أَنَّهُ قَدْ أَحْسَنَ إلَيْهِ فَيُطَالِبُهُ بِالشُّكْرِ، وَيُحْسِنُ إلَيْهِ فَيَظُنُّ أَنَّهُ قَدْ أَسَاءَ فَيُطَالِبُهُ بِالْوَتَرِ. فَمَسَاوِئُ الْأَحْمَقِ لَا تَنْقَضِي وَعُيُوبُهُ لَا تَتَنَاهَى وَلَا يَقِفُ النَّظَرُ مِنْهَا إلَى غَايَةٍ إلَّا لَوَّحَتْ مَا وَرَاءَهَا مِمَّا هُوَ أَدْنَى مِنْهَا، وَأَرْدَى، وَأَمَرُّ، وَأَدْهَى.فَمَا أَكْثَرَ الْعِبْرَ لِمَنْ نَظَرَ، وَأَنْفَعَهَا لِمَنْ اعْتَبَرَ. وَقَالَ الْأَحْنَفُ بْنُ قَيْسٍ: مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُحْفَظُ الْأَحْمَقُ إلَّا مِنْ نَفْسِهِ. وَقَالَ بَعْضُ الْبُلَغَاءِ: إنَّ الدُّنْيَا رُبَّمَا أَقْبَلَتْ عَلَى الْجَاهِلِ بِالِاتِّفَاقِ، وَأَدْبَرَتْ عَنْ الْعَاقِلِ بِالِاسْتِحْقَاقِ. فَإِنْ أَتَتْك مِنْهَا سُهْمَةٌ مَعَ جَهْلٍ، أَوْ فَاتَتْك مِنْهَا بُغْيَةٌ مَعَ عَقْلٍ، فَلَا يَحْمِلَنَّكَ ذَلِكَ عَلَى الرَّغْبَةِ فِي الْجَهْلِ، وَالزُّهْدِ فِي الْعَقْلِ. فَدَوْلَةُ الْجَاهِلِ مِنْ الْمُمْكِنَاتِ، وَدَوْلَةُ الْعَاقِلِ مِنْ الْوَاجِبَاتِ. وَلَيْسَ مَنْ أَمْكَنَهُ شَيْءٌ مِنْ ذَاتِهِ، كَمَنْ اسْتَوْجَبَهُ بِآلَتِهِ، وَأَدَوَاتِهِ.وَبَعْدُ فَدَوْلَةُ الْجَاهِلِ كَالْغَرِيبِ الَّذِي يَحِنُّ إلَى النُّقْلَةِ، وَدَوْلَةُ الْعَاقِلِ كَالنَّسِيبِ الَّذِي يَحِنُّ إلَى الْوَصْلَةِ. فَلَا يَفْرَحُ
Kişi, akıl olmaksızın nail olduğu yüce bir hâl ve fazilet olmaksızın eriştiği yüksek bir mertebede bulunur. Zira cehalet onu bundan indirir, ondan uzaklaştırır, asıl rütbesine düşürür ve kıymetine geri çevirir; nihayet kusurları ortaya çıkar, günahları çoğalır, öveni yereni, dostu düşmanı kesilir. Bil ki, âkilin faziletleri yayıldığı ölçüde câhilin rezîletleri de ortaya çıkar; öyle ki geçmişler arasında bir darb-ı mesel, sonrakiler arasında ise anlatılagelen bir ibret hâline gelir. Bununla birlikte kendi asrında rezil olur, devrinde ise kötü anılır. Nitekim Atâ'nın Câbir'den rivayet ettiği şu olay bunu gösterir: "İsrâiloğulları arasında bir eşeği olan bir adam vardı. Dedi ki: "Ey Rabbim! Eğer senin de bir eşeğin olsaydı, onu benim eşeğimle birlikte yemlerdim." Bunun üzerine Allah'ın peygamberlerinden bir peygamber, ona bir ceza vermek istedi; ancak Allah ona şöyle vahyetti: "Ben her insanı ancak aklı ölçüsünde mükâfatlandırırım." Muâviye (r.a.), Kelb kabilesinden bir adamı bir yere vali tayin etmişti. Bir gün onun huzurunda Mecûsîler zikredildi. Adam dedi ki: "Allah Mecûsîleri lânetlesin; onlar anneleriyle evleniyorlar. Vallahi bana on bin dirhem verilse annemle evlenmem." Bu söz Muâviye'ye ulaşınca şöyle buyurdu: "– Allah onu kahretsin – Sizce ona daha fazla verseler yapar mıydı?" Ve onu azledip Rebî‘ el-Âmirî'yi –ki ahmaklardandı– bütün Yemâme'ye vali tayin etti. Bu adam bir köpeğe karşılık bir köpeği kısas etti. Bunun üzerine şair onun hakkında şöyle dedi: "Allah'a kavuşmanın hak olduğuna şahitlik ettim / Ve Rebî‘ el-Âmirî'nin de ahmak olduğuna. / O, bir köpeğe karşılık bir köpeği kısas etti, / Müslümanların köpeklerinin kanlarını zayi etmedi." Cehaletin zararlarının sonu, ahmaklığın mahzurlarının nihâyeti yoktur. Şair ne güzel söylemiş: "Her dert için ilaçla tedavi edilen bir derman vardır / Ancak hamakat müstesna; onu tedavi edecek kimse âciz kalmıştır."
الْمَرْءُ بِحَالَةٍ جَلِيلَةٍ نَالَهَا بِغَيْرِ عَقْلٍ، وَمَنْزِلَةٍ رَفِيعَةٍ حَلَّهَا بِغَيْرِ فَضْلٍ. فَإِنَّ الْجَهْلَ يُنْزِلُهُ مِنْهَا، وَيُزِيلُهُ عَنْهَا، وَيَحُطُّهُ إلَى رُتْبَتِهِ، وَيَرُدُّهُ إلَى قِيمَتِهِ، بَعْدَ أَنْ تَظْهَرَ عُيُوبُهُ، وَتَكْثُرَ ذُنُوبُهُ، وَيَصِيرَ مَادِحُهُ هَاجِيًا، وَوَلِيُّهُ مُعَادِيًا.وَاعْلَمْ أَنَّهُ بِحَسَبِ مَا يُنْشَرُ مِنْ فَضَائِلِ الْعَاقِلِ، كَذَلِكَ يَظْهَرُ مِنْ رَذَائِلِ الْجَاهِلِ، حَتَّى يَصِيرَ مَثَلًا فِي الْغَابِرِينَ، وَحَدِيثًا فِي الْأَخِرِينَ، مَعَ هَتْكِهِ فِي عَصْرِهِ، وَقُبْحِ ذِكْرِهِ فِي دَهْرِهِ، كَاَلَّذِي رَوَاهُ عَطَاءٌ عَنْ جَابِرٍ قَالَ: كَانَ فِي بَنِي إسْرَائِيلَ رَجُلٌ لَهُ حِمَارٌ. فَقَالَ: يَا رَبِّ لَوْ كَانَ لَك حِمَارٌ لَعَلَفْته مَعَ حِمَارِي. فَهَمَّ بِهِ نَبِيٌّ مِنْ أَنْبِيَاءِ اللَّهِ، فَأَوْحَى اللَّهُ إلَيْهِ: إنَّمَا أُثِيبُ كُلَّ إنْسَانٍ عَلَى قَدْرِ عَقْلِهِ.وَاسْتَعْمَلَ مُعَاوِيَةُ رَجُلًا مِنْ كَلْبٍ فَذُكِرَ الْمَجُوسُ يَوْمًا عِنْدَهُ فَقَالَ: لَعَنَ اللَّهُ الْمَجُوسَ يَنْكِحُونَ أُمَّهَاتِهِمْ، وَاَللَّهِ لَوْ أُعْطِيتُ عَشْرَةَ آلَافِ دِرْهَمٍ مَا نَكَحْت أُمِّي. فَبَلَغَ ذَلِكَ مُعَاوِيَةَ فَقَالَ: - قَبَّحَهُ اللَّهُ - أَتَرَوْنَهُ لَوْ زَادُوهُ فَعَلَ؟ وَعَزَلَهُ وَوَلَّى الرَّبِيعَ الْعَامِرِيَّ - وَكَانَ مِنْ النَّوْكَى - عَلَى سَائِرِ الْيَمَامَةِ فَأَقَادَ كَلْبًا بِكَلْبٍ فَقَالَ فِيهِ الشَّاعِرُ:شَهِدْت بِأَنَّ اللَّهَ حَقًّا لِقَاؤُهُ … وَأَنَّ الرَّبِيعَ الْعَامِرِيَّ رَقِيعُأَقَادَ لَنَا كَلْبًا بِكَلْبٍ وَلَمْ يَدَعْ … دِمَاءَ كِلَابِ الْمُسْلِمِينَ تَضِيعُوَلَيْسَ لِمَعَارِّ الْجَهْلِ غَايَةٌ، وَلَا لِمَضَارِّ الْحُمْقِ نِهَايَةٌ.قَالَ الشَّاعِرُ:لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ يُسْتَطَبُّ بِهِ … إلَّا الْحَمَاقَةَ أَعْيَتْ مَنْ يُدَاوِيهَا