İbn Akīl'in Şerhu Elfiyyeti İbn Mâlik'i (İbn Akīl) / Bölüm: Nahiv ve Sarf / Kitap: İbn Akīl'in Şerhu Elfiyyeti İbn Mâlik'i / Müellif: İbn Akīl, Abdullah b. Abdurrahman el-Akīlî el-Hemedânî el-Mısrî (ö. 769 h.) / Muhakkik: Muhammed Muhyiddin Abdülhamid (ö. 1392 h.) / Yayınevi: Dâru't-Türâs - Kahire, Dâru Mısır li't-Tıbâa, Said Cevde es-Sahhâr ve Şürekâh / Baskı: Yirminci baskı, 1400 h. - 1980 m. / Cilt sayısı: 4 / [Eserin numaralandırması matbu nüshaya uygundur; ilk iki ciltte Minhatü'l-Celîl hâşiyesi, İbn Akīl şerhinin tahkikiyle birlikte bulunmaktadır.] / Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
شرح ابن عقيل على ألفية ابن مالك (ابن عقيل)القسم: النحو والصرفالكتاب: شرح ابن عقيل على ألفية ابن مالكالمؤلف: ابن عقيل، عبد الله بن عبد الرحمن العقيلي الهمداني المصري (المتوفى: ٧٦٩ هـ)المحقق: محمد محيي الدين عبد الحميد [ت ١٣٩٢ هـ]الناشر: دار التراث - القاهرة، دار مصر للطباعة، سعيد جودة السحار وشركاهالطبعة: العشرون ١٤٠٠ هـ - ١٩٨٠ معدد الأجزاء: ٤[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع، وأول مجلدين، بحاشية: منحة الجليل، بتحقيق شرح ابن عقيل]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
İbn Akîl'in Elfiyye-i İbn Mâlik Şerhi - Cilt 1. Müellif: İbn Akîl, Abdullah b. Abdurrahman el-Akîlî el-Hemedânî el-Mısrî (769 h. senesinde vefat etmiştir). Muhakkik: Muhammed Muhyiddîn Abdülhamîd. Neşreden: Dârü't-Türâs - Kahire, Dâru Mısır li't-Tıbâa, Saîd Cevde es-Sahhâr ve Şürekâsı. Baskı: Yirminci Baskı, 1400 h. / 1980 m. Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur. Kitabın ilk iki cildi, İbn Akîl Şerhi'nin tahkikini esas alan 'Minhâtü'l-Celîl' adlı haşiye ile birlikte yayımlanmıştır.
شرح ابن عقيل على ألفية ابن مالك - جـ ١ـ[شرح ابن عقيل على ألفية ابن مالك]ـ المؤلف: ابن عقيل، عبد الله بن عبد الرحمن العقيلي الهمداني المصري (المتوفى: ٧٦٩هـ)المحقق: محمد محيي الدين عبد الحميدالناشر: دار التراث - القاهرة، دار مصر للطباعة، سعيد جودة السحار وشركاهالطبعة: العشرون ١٤٠٠ هـ - ١٩٨٠ م[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع، وأول مجلدين، مذيلان بحاشية: منحة الجليل، بتحقيق شرح ابن عقيل]
İkinci Baskıya Mukaddime
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâh, güzel sıfatlarla muttasıf olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, varlıkların en şereflisi, hidayet ve hak din ile gönderilen, onu bütün dinlere üstün kılmak için gönderilmiş olan Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’e; dinin temelini müdafaa için kendilerini adamış olan âline ve ashabına olsun. Nitekim Allah, onlarla dinin minaresini yükseltmiş, kelimesini yüceltmiş, onu (İslâm’ı) kendisinin razı olduğu din ve dosdoğru yolu kılmıştır.
Emmâ ba‘d:
Kaderin akışı icabı, dört yıl önce nahiv âlimlerinin imamı, Hicrî altı yüz yılında Ceyyân’da doğan ve altı yüz yetmiş iki yılında Dımaşk’ta vefat eden Ebû Abdillâh Cemâlüddîn Muhammed b. Mâlik’in telif ettiği el-Hulâsa (el-Elfiyye) adlı eser ile onun, kādılkudât Bahâüddîn Abdullah b. Akīl’in (el-Mısrî, el-Hâşimî; altı yüz doksan sekiz yılında doğmuş, yedi yüz altmış dokuz yılında vefat etmiştir) yaptığı şerhi üzerine bir Ta‘lîkât kitabı yazdım. Allah bilir ki, aklımdan bu ta‘lîkâtımın insanların kabul ve rızasını kazanacağı ve onların nezdinde ulaştığı mertebeye erişeceği geçmiyordu. Bilakis kendi kendime diyordum ki: “Bu, dostlar ve çocukların beni hatırladığı bir eserdir. Belki bana sâlih bir kişinin duasını kazandırır, böylece kurtuluşa erenlerden olurum.”
Sonra günler beklediğimin aksine gelişti; kitap okuyanların hoşuna gidiverdi, onlardan tam bir beğeni aldı ve onlar benden ısrarla onu yeniden basmamı talep ediyorlardı. Daha ortaya çıkışının üzerinden iki yıl geçmemişti. Ben ise bu isteği, eseri tekrar gözden geçirmeden cevaplamak istemedim. Böylece benden kaynaklanmış olabilecek kusurları düzelteyim, yahut bir araştırmayı tamamlayayım, veyahut bir ifadeyi ondan daha kolay ve maksada daha yakın bir ifadeyle değiştireyim, yahut gaflet ettiğim bir örneği veya kelimeyi tashih edeyim.
مقدمة الطبعة الثانيةبسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله المنعوت بجميل الصفات، وصلى الله على سيدنا محمد أشرف الكائنات، المبعوث بالهدى ودين الحق ليظهره على الدين كله، وعلى آله وصحبه الذين نصبوا أنفسهم للدفاع عن بيضة الدين حتى رفع الله بهم مناره، وأعلى كلمته،وجعله دينه المرضي، وطريقه المستقيم.وبعد، فقد كان مما جرى به القضاء أني كتبت منذ أربع سنوات كتاب تعليقات على كتاب الخلاصة (الألفية) الذي صنفه إمام النحاة، أبو عبد الله جمال الدين محمد ابن مالك المولود بجيان سنة ستمائة من الهجرة، والمتوفى في دمشق سنة اثنتين وسبعين وستمائة، وعلى شرحه الذي صنفه قاضي القضاة بهاء الدين عبد الله بن عقيل، المصري، الهاشمي، المولود في سنة ثمان وتسعين وستمائة، والمتوفى في سنة تسع وستين وسبعمائة من الهجرة، ولم يكن يدور بخلدي - علم الله - أن تعليقاتي هذه ستحوز قبول الناس ورضاهم، وأنها ستحل من أنفسهم المحل الذي حلته، بل كنت أقول في نفسي: " إنه أثر يذكرني به الإخوان والأبناء، ولعله يجلب لي دعوة رجل صالح فأكون بذلك من الفائزين ".ثم جرت الأيام بغير ما كنت أرتقب، فإذا الكتاب يروق قراءه، وينال منهم الإعجاب كل الإعجاب، وإذا هم يطلبون إلي في إلحاح أن أعيد طبعه، ولم يكن قد مضى على ظهوره سنتان، ولم أشأ أن أجيب هذه الرغبة إلا بعد أن أعيد النظر فيه، فأصلح ما عسى أن يكون قد فرط مني، أو أتمم بحثا، أو أبدل عبارة بعبارة أسهل منها وأدنى إلى القصد، أو أضبط مثالا أو كلمة غفلت عن
Onu zabt etmek, yahut buna benzer olarak, bu çalışmamda teşviki, takdiri ve övgüyü hak edenleri mükâfatlandırabileceğim ıslah vecihleri; ancak engeller beni bu şerefli arzuyu yerine getirmekten alıkoymaya ve onu gerçekleştirmek için çalışmaktan menetmeye devam etti. Nihayet Allah Teâlâ izin verdi, fırsat doğdu, ben de onu ganimet bilmekte gecikmedim. Kitaba yöneldim; ta‘likâtımda ıslah, ziyade ve tehzib elini işlettim; aslında da tashih, zabt ve tahrir elini işlettiğim gibi. Her okuyucu bunun eserini açıkça görecektir, inşallah. Allah Subhanehu ve Teâlâ'dan, beni rızasına muvaffak kılmasını, amelimi hâlis kılmasını, beni ve onu katında makbul olanlardan yazmasını niyaz ederim. Âmin. Bunu, Allah Teâlâ'ya güvenen Muhammed Muhyiddin Abdülhamid yazmıştır.
ضبطها، أو ما أشبه ذلك من وجوه التحسين التي أستطيع أن أكافئ بها هؤلاء الذين رأوا في عملي هذا ما يستحق التشجيع والتنويه به والإشادة بذكره، وما زالت العوائق تدفعني عن القيام بهذه الأمنية الشريفة وتذودني عن العمل لتحقيقها، حتى أذن الله تعالى، فسنحت لي الفرصة، فلم أتأخر عن اهتبالها، وعمدت إلى الكتاب، فأعملت في تعليقاتي يد الإصلاح والزيادة والتهذيب، كما أعملت في أصله يد التصحيح والضبط والتحرير، وسيجد كل قارئ أثر ذلك واضحا، إن شاء الله.والله سبحانه وتعالى! المسئول أن يوفقني إلى مرضاته، وأن يجعل عملي خالصا لوجهه، وأن يكتبني ويكتبه عنده من المقبولين، آمين. كتبه المعتز بالله تعالىمحمد محيي الدين عبد الحميد
Birinci Baskıya Önsöz
Bismillâhirrahmânirrahîm
Allah'a nimetlerinden dolayı hamd olsun. Salât ve selâmı, peygamberlerinin sonuncusu üzerine; onun âline, ashâbına ve evliyâsına olsun.
Allah'ım! Ben Sana, en hoşnut olacağın, en sevimli ve en üstün bir hamd ile hamdediyorum; öyle ki sayısı kesilmeyen, tükenmeyen bir hamd.
Ve Sana, faziletlerin kaynağı olan, emrinin câri olması yolunda devam edip nihayet yolunu şaşırmışlara yolu aydınlatan, Allah'ın kendisiyle kalpleri hidâyete erdirdiği, alâmetleri apaçık kıldığı zat üzerine salât ve selâmını artırmanı niyaz ederim: Efendimiz Muhammed b. Abdullah, Allah'ın yarattıklarının en faziletlisi, katında en kerîmi, en yüksek mertebeli olanı. Salât ve selâm onun seçkin ashâbına ve hayırlı âline olsun.
Emmâ ba‘d: Şüphesiz sen, Arab dili kaidelerine dair eser yazmış olan müellifler içinde, Ebû Abdullah Muhammed Cemâleddîn b. Abdullah b. Mâlik gibi insanlar katında rağbet görmüş; eserlerine okuma, okutma, şerh ve ta‘lik yönünden rağbet edilmiş birini bulamazsın. O, faydalı teliflerin ve hoş tasniflerin sahibidir; kendi tabakasındaki âlimler içinde Arap ilimlerinde en bilgili, en geniş muttali‘, görüşlerini Arapların kelâmıyla istişhâd etmeye en muktedir olandır. Bununla birlikte takva sahibi, iffetli, dindar ve mükemmel ahlâklıdır.
İbn Mâlik'in Arapçaya dair çok sayıda ve farklı meşreplerde, çeşitli istikametlerde eserleri vardır. Bunlar arasında, kendi zamanından günümüze kadar âlimlerin onu okuyup araştırarak, vâfî şerhler ve ta‘likler yazmak suretiyle mânâlarını açıklamadığı bir kitap bulmak nadirdir.
İşte bu eserlerden biri de, halk arasında "Elfiyye" adıyla meşhur olan "el-Hulâsa" adlı kitabıdır.(1)
(1) "Elfiyye" ismi, onun kitabın başında söylediği şu beyitten alınmıştır: "Ve Allah'tan yardım dilerim Elfiyye'de ... Nahvin maksatları onunla kuşatılmıştır." "Hulâsa" ismi ise kitabın sonunda söylediği şu beyitten alınmıştır: "el-Kâfiye'den Hulâsa'yı ihtivâ etti ... Noksansız rızâ gerektirdiği üzere."
مقدمة الطبعة الأولىبسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله على نعمائه، وصلاته وسلامه على خاتم أنبيائه، وعلى آله وأصحابه وأوليائه اللهم إني أحمدك أرضى الحمد لك، وأحب الحمد إليك، وأفضل الحمد عندك، حمدا لا ينقطع عدده، ولا يفنى مدده.وأسألك المزيد من صلواتك وسلامك على مصدر الفضائل، الذي ظل ماضيا على نفاذ أمرك، حتى أضاء الطريق للخابط، وهدى الله به القلوب، وأقام به موضحات الأعلام: سيدنا محمد بن عبد الله أفضل خلق الله، وأكرمهم عليه، وأعلاهم منزلةعنده، صلى الله عليه وعلى صحابته الأخيار، وآله الأبرار.ثم أما بعد، فلعلك لا تجد مؤلفا - ممن صنفوا في قواعد العربية - قد نال من الحظوة عند الناس، والإقبال على تصانيفه: قراءة، وإقراء، وشرحا، وتعليقا، مثل أبي عبد الله محمد جمال الدين بن عبد الله بن مالك، صاحب التآليف المفيدة، والتصنيفات الممتعة، وأفضل من كتب في علوم العربية من أهل طبقته علما، وأوسعهم اطلاعا، وأقدرهم على الاستشهاد لما يرى من الآراء بكلام العرب، مع تصون، وعفة، ودين، وكمال خلق.فلابن مالك مؤلفات في العربية كثيرة متعددة المشارب، مختلفة المناحي، وقل أن تجد من بينها كتابا لم يتناوله العلماء منذ زمنه إلى اليوم: بالقراءة، والبحث، وبيان معانيه: بوضع الشروح الوافية والتعليقات عليه.ومن هذه المؤلفات كتابه " الخلاصة " الذي اشتهر بين الناس باسم " الألفية " (١)(١) تسمية " الألفية " مأخوذة من قوله في أولها: "وأستعين الله في ألفيه … مقاصد النحو بها محويه"وتسمية " الخلاصة " مأخوذة من قوله في آخرها: حوى من الكافية الخلاصه … كما اقتضى رضا بلا خصاصه
Nitekim O [İbn Mâlik], bu eserinde nahiv ve sarf ilimlerinin hulâsalarını hoş bir manzume hâlinde, ulemânın mezheplerine işaret ederek ve zaman zaman tercih ettiği görüşleri beyân ederek derlemiştir. Ulemânın bu kitaba yönelik rağbeti, onun diğer kitapları arasında bilhassa çok fazla olmuştur; öyleki kendisinden önceki nahiv imamlarının eserleri unutulmuş, kendisinden sonra gelenler ise onu taklide yeltenmek ya da ona ilâveler yaparak ondan intikam aldıklarını iddia etmek sûretiyle bir fayda elde edememişlerdir. Eğer o, kitabının girişinde, Mısır’da 627 yılının Zilkade ayının son Pazartesi günü vefat eden ve İbn Mu‘tî diye bilinen, İmam Allâme Yahyâ Zeynüddîn b. Abdinnûr ez-Zevâvî el-Cezâirî’nin Elfiyye’sine atıfta bulunmasaydı, insanlar onu ne anar ne de tanırlardı. Bu kitabın şerhlerine gelince, bu kısa yazının onları saymasına, meziyetlerini ve her bir şerhin kendine has özelliklerini beyâna kifâyet etmeyeceği kadar çoktur. Bunların ekserisi ulemânın büyüklerine ve seçkinlerine âittir: Meselâ 761 yılının Zilkade ayının beşinde Cum‘a gecesi vefat eden ve İbn Haldûn’un hakkında “Biz Mağrib’te iken Mısır’da İbn Hişâm denen, Sîbeveyh’ten daha nahivci bir Arapça âliminin zuhur ettiğini işitir dururduk” dediği İmam Ebû Muhammed Abdullāh Cemâlüddîn b. Yûsuf b. Ahmed b. Abdillâh b. Hişâm el-Ensârî eş-Şâfi‘î el-Hanbelî gibi. İbn Hişâm, el-Hulâsa’yı iki defa şerh etmiştir: Birincisi “Evdahu’l-Mesâlik ilâ Elfiyyeti İbn Mâlik” adlı kitabı; ikincisi ise “Def‘u’l-Hasâsa ‘an Kurrâi’l-Hulâsa” adını verdiği kitabıdır. Rivâyet edilir ki bu dört cilttir. Süyûtî ise bu iki kitabı zikrettikten sonra “Onun el-Elfiyye ve et-Teshîl üzerine birçok hâşiyesi vardır” der. el-Hulâsa’yı şerh edenlerden biri de Şam’da 686 yılının Muharrem ayının sekizinci Pazar günü vefat eden ve nâzımın oğlu olan Allâme Muhammed Bedrüddîn b. Muhammed b. Abdillâh b. Mâlik’tir. (1) Biz bu kitabı güzel bir şekilde neşrettik ve onu üç şerhle şerh ettik; bunlardan el-Vecîz ve el-Vasît’i yayımladık. Allah’tan el-Basît’i de yayımlamayı nasip etmesini dileriz; zira ona, Arapça ilmi talebesinin başka bir şeye ihtiyaç duymayacağı bilgileri yükledik.
والذي جمع فيه خلاصة علمي النحو والتصريف، في أرجوزة ظريفة، مع الإشارة إلى مذاهب العلماء، وبيان ما يختاره من الآراء، أحيانا.وقد كثر إقبال العلماء على هذا الكتاب من بين كتبه بنوع خاص، حتى طويت مصنفات أئمة النحو من قبله، ولم ينتفع من جاء بعده بأن يحاكوه أو يدعوا أنهم يزيدون عليه وينتصفون منه، ولو لم يشر في خطبته إلى ألفية الإمام العلامة يحيى زين الدين بن عبد النور الزواوي الجزائري، المتوفى بمصر في يوم الاثنين آخر شهر ذي القعدة من سنة ٦٢٧ هـ والمعروف بابن معط - لما ذكره الناس، ولا عرفوه.وشروح هذا الكتاب أكثر من أن تتسع هذه الكلمة الموجزة لتعدادها، وبيان مزاياها، وما انفرد به كل شرح، وأكثرها لأكابر العلماء ومبرزيهم: كالإمام أبي محمد عبد الله جمال الدين بن يوسف بن أحمد بن عبد الله بن هشام الأنصاري الشافعي الحنبلي، المتوفى ليلة الجمعة، الخامس من شهر ذي القعدة من سنة ٧٦١ هـ، والذي يقول عنه ابن خلدون: " مازلنا ونحن بالمغرب نسمع أنه ظهر بمصر عالم بالعربية - يقال له ابن هشام - أنحى من سيبويه " اهـ.وقد شرح ابن هشام الخلاصة مرتين: إحداهما في كتابه " أوضح المسالك، إلى ألفية ابن مالك (١) (١) "، والثانية في كتاب سماه " دفع الخصاصة، عن قراء الخلاصة " ويقال: إنه أربع مجلدات، ويقول السيوطي بعد ذكر هذين الكتابين " وله عدة حواش على الألفية والتسهيل " اهـ.وممن شرح الخلاصة العلامة محمد بدر الدين بن محمد بن عبد الله بن مالك، المتوفى بدمشق في يوم الأحد، الثامن من شهر المحرم، سنة ٦٨٦ هـ، وهو ابن الناظم..(١) قد أخرجنا هذا الكتاب إخراجا جيدا، وشرحناه ثلاثة شروح أخرجنا منها الوجيز والوسيط، ونسأل الله أن يوفق لإخراج البسيط، فقد أودعناه مالا يحتاج طالب علم العربية إلى ما وراءه.
Bunlardan biri, 849 hicrî senesi Ramazan Bayramı günü vefat eden Allâme Hasen Bedrüddîn b. Kāsım b. Abdullah b. Ömer el-Murâdî el-Mısrî'dir. Yine bunlardan, 849 hicrî senesinde vefat eden, İbnü'l-Aynî el-Hanefî diye meşhur Şeyh Abdurrahmân Zeynüddîn Ebû Bekir'dir. Yine bunlardan, Fâs şehrinde 801 hicrî senesinde vefat eden Şeyh Abdurrahmân b. Alî b. Sâlih el-Mekkûdî'dir. Yine bunlardan, Ebû Abdullah Muhammed Şemsüddîn b. Ahmed b. Alî b. Câbir el-Hevvârî el-Endelüsî el-Mersînî ed-Darîr'dir. Yine bunlardan, takriben 900 hicrî senesinde vefat eden Ebü'l-Hasan Alî Nûrüddîn b. Muhammed el-Mısrî el-Eşmûnî'dir(1). Yine bunlardan, 802 hicrî senesi Muharrem ayında vefat eden Şeyh İbrahim Bürhânüddîn b. Mûsâ b. Eyyûb el-İbnâsî eş-Şâfiî'dir. Yine bunlardan, 911 hicrî senesinde vefat eden Hâfız Abdurrahmân Celâleddîn b. Ebî Bekir es-Suyûtî'dir. Yine bunlardan, hicrî dokuzuncu asır âlimlerinden Şeyh Muhammed b. Kāsım el-Gazzî'dir. Yine bunlardan, 833 hicrî senesinde vefat eden, İbnü'l-Cezerî diye meşhur Hatîb Ebü'l-Hayr Muhammed Şemsüddîn b. Muhammed'dir. Yine bunlardan, Kādı'l-kudât (Kādılar Kādısı) Abdullah Bahâüddîn b. Abdullah b. Abdurrahmân b. Abdullah İbn Ukayl el-Kureşî el-Hâşimî el-Ukaylî –Ukayl b. Ebî Tâlib'e nisbetle–, aslen Hemdânlı olup sonra Bâlisli ve Mısırlı, 698 hicrî senesi Muharrem ayının dokuzuncu Cuma günü doğan ve 769 hicrî senesi Rebîülevvel ayının yirmi üçüncü Çarşamba gecesi Kâhire'de vefat eden zâttır. İşte onun şerhi, bugün insanlara neşretmeye gayret ettiğimiz eserdir..(1) Biz bu kitabı titiz bir neşirle yayımladık ve onu, sanatın dağınık meselelerini ve delillerini kapsayan, bütünlüklü bir şerhle şerh ettik. Bu eserden –çok eski zamandan beri– dört büyük cilt ortaya çıkmıştır. Allah'tan niyaz ederiz ki, lütuf ve keremiyle tamamını göstermeyi nasip eylesin.
ومنهم العلامة الحسن بدر الدين بن قاسم بن عبد الله بن عمر، المرادي، المصري المتوفى في يوم عيد الفطر سنة ٨٤٩ هـ.ومنهم الشيخ عبد الرحمن زين الدين أبو بكر المعروف بابن العيني الحنفي المتوفى سنة ٨٤٩ هـ ومنهم الشيخ عبد الرحمن بن علي بن صالح المكودي، المتوفى بمدينة فاس سنة ٨٠١ هـومنهم أبو عبد الله محمد شمس الدين بن أحمد بن علي بن جابر، الهواري، الأندلسي، المرسيني، الضرير.ومنهم أبو الحسن علي نور الدين بن محمد المصري، الأشموني، المتوفى في حدود سنة ٩٠٠ هـ (١) .ومنهم الشيخ إبراهيم برهان الدين بن موسى بن أيوب، الابناسي، الشافعي، المتوفى في شهر المحرم من سنة ٨٠٢ هـ.ومنهم الحافظ عبد الرحمن جلال الدين بن أبي بكر السيوطي، المتوفى سنة ٩١١ هـ ومنهم الشيخ محمد بن قاسم الغزي، أحد علماء القرن التاسع الهجري.ومنهم أبو الخير محمد شمس الدين بن محمد، الخطيب، المعروف بابن الجزري، المتوفى في سنة ٨٣٣ هـ.ومنهم قاضي القضاة عبد الله بهاء الدين بن عبد الله بن عبد الرحمن بن عبد الله ابن عقيل، القرشي، الهاشمي، العقيلي - نسبة إلى عقيل بن أبي طالب - الهمداني الأصل، ثم البالسي، المصري، المولود في يوم الجمعة، التاسع من شهر المحرم من سنة ٦٩٨، والمتوفى بالقاهرة في ليلة الأربعاء الثالث والعشرين من شهر ربيع الأول ٧٦٩ هـ، وشرحه هو الذي نعاني إخراجه للناس اليوم..(١) قد أخرجنا هذا الكتاب إخراجا دقيقا، وشرحناه شرحا شاملا جامعا لشتات الفن وأدلة مسائله، وظهر منه - منذ عهد بعيد - أربع مجلدات ضخام، والله المسئول أن يوفق لإكمال إظهاره بمنه وفضله.
Bu kitabı -bunların dışında- pek çok âlim şerh etmiştir. Bu şerhlerden hiçbirisini bulamazsın ki âlimler onun üzerine yazı yazmamış, içindeki işaretleri beyan etmemiş, muhtemel noksanlarını ikmal etmemiş olsun. Bütün bunlar, aslı şerh edilen zatın bereketi ve onun Arap dilinde fıkha ve geniş izana sahip olduğu hususunda ilmin önde gelenleri arasında yayılmış şöhreti sayesindedir. Bu şerhler muhteliftir: Kimi muhtasar, kimi mutavveldir. Kiminde şârih nâzıma itirazla ona ta'assub eder, hatalar arar; kiminde ise nâzım lehine taraftarlık edip gelen her şeyi tashih eder. Kiminde ise şârih îcâz ile ıtnâb, ta'assub ile taraftarlık arasında orta bir yol takip etmiştir. Bu iki yol arasında bir yol tutanlardan biri de Bahâeddin b. Akīl'dir. Zira o ne bazı mühim kaideleri terk edecek derecede îcâza sapmış, ne de her taraftan toplayıp bütün âlimlerin mezheplerini ve istidlal vecihlerini beyan edecek şekilde ıtnâba yönelmiştir. Nâzımı tenkidinde haksız yere ta'assub etmediği gibi, ondan gelen her şeyi doğru olsun olmasın kabul edecek şekilde taraftarlık da yapmamıştır. Bu şerhin sahibi (Bahâeddin b. Akīl), sanatında şöhret ve maharete, bereket ve ihlâsa sahip olduğu için Arap âlimlerini kitabını okumaya ve onu el-Hulâsa/Elfiyye şerhlerinin çoğuna tercihe sevk etmiştir. Ben de bu kitap için Allah Teâlâ'ya yakınlaşmaya vesile olacak bir çalışma yapmak istedim. İlk önce, kitabın eksik bıraktığı araştırmaları tamamlamayı, nahivcilerin ihtilaflarını ve istidlallerini beyan etmeyi düşündüm. Sonra bunun kitabı asıl maksadından çıkaracağını gördüm; ayrıca ıtnâb ondan uzaklaşmaya sebep olabilir. Oysa biz öyle bir zamandayız ki, en hafif kusuru, Arap ilimlerine talip olanları ancak pek nadir bulmandır. Çünkü onlar medeniyetlerini kaybetmiş, devletleri elden gitmiş, üstünlük başkalarına geçmiş bir topluluktur. Bunun üzerine, zarurî olanlarla iktifa ettim: Elfiyye beyitlerinin i'rabı, şevahidin iktisar ile ishab arasında orta bir şerhi, şarihin işaret ettiği yahut tamamen ihmal ettiği bazı meseleleri açık ifade ve dakik îcâz ile beyanı ve fiillerin tasrifine dair muhtasar bir hulâsa ilavesi. Zira
وقد شرح الكتاب - غير هؤلاء - الكثير من العلماء، ولست تجد شرحا من هذه الشروح لم يتناوله العلماء: بالكتابة عليه، وبيان ما فيه من إشارات، وإكمال ما عسى أن يشتمل عليه من نقص، وكل ذلك ببركة صاحب الأصل المشروح،وبما ذاع له بين أساطين العلم من شهرة بالفقه في العربية وسعة الباع.وهذه الشروح مختلفة، ففيها المختصر، وفيها المطول، فيها المتعقب صاحبه للناظم يتحامل عليه، ويتلمس له المزالق، وفيها المتحيز له، والمصحح لكل ما يجئ به، وفيها الذي اتخذ صاحبه طريقا وسطا بين الإيجاز والإطناب، والتحامل والتحيز.ومن هؤلاء الذين سلكوا طريقا بين الطريقين بهاء الدين بن عقيل، فإنه لم يعمد إلى الإيجاز حتى يترك بعض القواعد الهامة، ولم يقصد إلى الإطناب، فيجمع من هنا ومن هنا، ويبين جميع مذاهب العلماء ووجوه استدلالهم، ولم يتعسف في نقد الناظم: بحق، وبغير حق، كما لم ينحز له بحيث يتقبل كل ما يجئ به: وافق الصواب، أو لم يوافقه.ولصاحب هذا الشرح من الشهرة في الفن والبراعة فيه، ومن البركة والإخلاص ما دفع علماء العربية إلى قراءة كتابه والاكتفاء به عن أكثر شروح الخلاصة.وقد أردت أن أقوم لهذا الكتاب بعمل أتقرب به إلى الله تعالى، فرأيت - في أول الأمر - أن أتمم ما قصر فيه من البحث: فأبين اختلاف النحويين واستدلالاتهم ثم نظرت فإذا ذلك يخرج بالكتاب عن أصل الغرض منه، وقد يكون الإطناب باعثا على الازورار عنه، ونحن في زمن أقل ما فيه من عاب أنك لا تجد راغبا في علوم العرب إلا في القليل النادر، لأنهم قوم ذهبت مدنيتهم، ودالت دولتهم، وأصبحت الغلبة لغيرهم.فاكتفيت بما لا بد منه، من إعراب أبيات الألفية، وشرح الشواهد شرحا وسطا بين الاقتصار والإسهاب، وبيان بعض المباحث التي أشار إليها الشارح أو أغفلها بتة في عبارة واضحة وفي إيجاز دقيق، والتذييل بخلاصة مختصرة في تصريف الأفعال، فإن
İbn Mâlik, bunu "Elfiyye"sinde ihmal etmiş ve ona mahsus bir Lâmiyye vaz'ederek "Lâmiyyetü'l-Ef'âl" adını vermiştir. Ben seni uyarmak isterim ki, bu baskıyı titiz bir tashihle düzeltmeye muvaffak oldum. Zira halkın elinde bulunan kitap nüshaları –çokluğuna ve baskılarının fazlalığına rağmen– içlerinde sendeki şüphe ve tereddüdü giderecek derecede itkana ulaşmış bir nüsha yoktur. Çünkü sen bazı nüshalarda diğerlerinde bulunmayan ziyadeler bulur, ayrıca ifade bakımından aralarında farklılıklar görürsün. Allah teâlâ bana –baskı zamanı ve yeri farklı– on iki ayrı nüshayı bir araya getirmeyi nasip etti ve –Sübhanedir!– onları birbiriyle karşılaştırmayı kolaylaştırdı. Ben de bunların arasından sana en eksiksiz anlatıma, en doğru ifadeye ve senin için en uygun olanı seçip çıkardım; kanaatimce bu, halka sunulan bu kitabın baskılarının en iyisidir. Bazı nüshaların ziyadelerini ise şu şekilde [] iki işaret arasına koyduk. Allah Sübhanedir! Bu çalışmayı, onda harcanan emek nispetinde faydalı kılması ve onu, ihlâs yolunda yalnız kendi rızası için eylemesi niyaz olunur. Şüphesiz O, yardım eden Rab'dir; tevekkül ancak O'nadır. – Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd
ابن مالك قد أغفل ذلك في " ألفيته "، ووضع له لامية خاصة، سماها " لامية الأفعال ".وأريد أن أنبهك إلى أنني وفقت في تصحيح هذه المطبوعة تصحيحا دقيقا، فإن نسخ الكتاب التي في أيدي الناس - رغم كثرتها، وتعدد طبعها - ليس فيها نسخة بلغت من الإتقان حدا ينفي عنك الريب والتوقف، فإنك لتجد في بعضها زيادة ليست في بعضهما الآخر، وتجد بينها تفاوتا في التعبير، وقد جمع الله تعالى لي بين اثنتي عشرة نسخة مختلفة، في زمان الطبع، ومكانه، ويسر لي - سبحانه! - معارضة بعضها ببعض، فاستخلصت لك من بينها أكملها بيانا، وأصحها تعبيرا، وأدناها إلى ما أحب لك، فجاءت فيما أعتقد خير ما أخرج للناس من مطبوعات هذا الكتاب.وقد وضعنا زيادات بعض النسخ بين علامتين هكذا [] .والله سبحانه! المسئول أن ينفع بهذا العمل على قدر العناء فيه، وأن يجعله في سبيل الإخلاص فيه لوجهه، إنه الرب المعين، وعليه التكلانمحمد محيي الدين عبد الحميد
Bismillâhirrahmânirrahîm. Kelâm ve onu teşkil eden unsurlar. Muhammed —ki İbn Mâlik'tir— dedi: "Rabbim olan Allah'ı, en hayırlı mâlik olarak hamdederim." (1) Müteakiben seçilmiş peygambere ve şerefi tamamlamış âline salât ederek (2) Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd yalnızca Allah'adır, salât ve selâm kendisinden sonra peygamber olmayan zâtadır.
(1) 'Kâle' mâzî fiil, 'Muhammed' fâil, 'hüve' mübteda, 'ibnü' haber, 'Mâlik' muzâfun ileyhtir. 'İbn' kelimesinin asıl hakkı Muhammed'e na't olmaktır, fakat nâzım onu kat‘ ederek zamirine haber kılmıştır. Aslolan, bu kat‘in ancak men‘ûtun na't olmaksızın hakikaten veya iddiaen bilinmesi halinde caiz olmasıdır. Keza aslolan, na'tin men‘ûtuna i‘râbta ittiba‘dan kat‘ edilmesi durumunda bakılır: Eğer na't medih veya zem için ise âmilin hazfedilmesi vâcip olur; medih ve zem dışında ise âmilin hazfi ve zikri caiz olur. Buradaki 'hüve ibnü Mâlik' cümlesi ne medih ne de zem içindir, bilâkis beyan içindir; bu sebeple âmilin (mübteda) zikri caizdir. O halde nâzımın ifadesinde —zira âmili (mübtedayı) zikretmiştir— bir kusur yoktur. Mübteda ve haberden oluşan bu cümle, i‘râbta mahalli olmayan, kavl ile 'ehmedu' kavli arasında mu‘teriza bir cümledir. 'Ehmedu' muzâri‘ fiil, fâili takdiri 'enâ' olan vâcip zamîr-i müstetirdir. 'Rabbi' kelimesi ta‘zîm için nasb olunmuş 'rabb'tir; nasb alameti, yâ-yı mütekellimden önceki harfte takdîrî fetha olup, zuhuruna kelimenin sonunun münâsebet hareketiyle meşgul olması mâni‘ olmuştur. 'Rab' muzâf, yâ-yı mütekellim muzâfun ileyh olup sükûn üzere mebnî, mahallen mecrûrdur. 'Allah' kelimesi, 'rabb'e atf-ı beyân veya bedel olup, zâhir fetha ile mansûbtur. 'Hayru' kelimesi, takdiri 'emdehu' olan vâcip mahzuf bir âmil ile mansûb; bir görüşe göre hâl-i lâzime; 'hayru' muzâf, 'Mâlik' muzâfun ileyhtir. 'Ehmedu', fâili ve ona taalluk eden ma‘mûllerden oluşan cümle, 'kâle' fiilinin mef‘ûlün bihi olarak nasb mahallindedir; buna 'makûlü'l-kavl' denir.
(2) 'Musalliyen' hâl-i mukadderedir. Hâl-i mukaddere olmasının anlamı, onun daha sonra meydana gelmesidir. Zira nâzım, Allah'a hamd ettiği sırada Resûlullah (s.a.v.) üzerine salât getirmez; salât ancak hamdin bitiminden sonra vuku bulur. Bu hâlin sâhibi, 'ehmedu' fiilinde vâcip zamîr-i müstetir olan fâildir. 'Ale’n-nebiyyi' câr ve mecrûr olup hâle müte‘alliktir. 'El-mustafâ' nebiyyin na‘ti olup, elif üzerinde takdîrî kesra ile mecrûrdur; zuhuruna imkânsızlık mâni‘ olmuştur. 'Ve âlihî': Vâv âtıfe, 'âl' nebiyye ma‘tûf; 'âl' muzâf, hâ zamiri muzâfun ileyh.
بسم الله الرحمن الرحيمالكلام وما يتألف منهقال محمد هو ابن مالك … أحمد ربي الله خير مالك (١)مصليا على النبي المصطفى … وآله المستكملين الشرفا (٢)بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله وحده، وصلاته وسلامه على من لا نبي بعده.(١) " قال " فعل ماض " محمد " فاعل " هو " مبتدأ " ابن " خبره " مالك " مضاف إليه، وكان حق " ابن " أن يكون نعتا لمحمد، ولكنه قطعه عنه، وجعله خبرا لضميره، والاصل أن ذلك إنما يجوز إذا كان المنعوت معلوما بدون النعت حقيقة أو ادعاء،كما أن الأصل أنه إذا قطع النعت عن إتباعه لمنعوته في إعرابه ينظر، فإن كان النعت لمدح أو ذم وجب حذف العامل، وإن كان لغير ذلك جاز حذف العامل وذكره، والجملة هنا وهي قوله هو ابن مالك ليست للمدح ولا للذم، بل هي للبيان، فيجوز ذكر العامل وهو المبتدأ، وإذا فلا غبار على عبارة الناظم حيث ذكر العامل وهو المبتدأ، والجملة من المبتدأ والخبر لا محل لها من الاعراب معترضة بين القول وقوله " أحمد " فعل مضارع، وفاعله ضمير مستتر فيه وجوبا تقديره أنا " ربي " رب منصوب على التعظيم، وعلامة نصبه فتحة مقدرة على ما قبل ياء المتكلم منع من ظهورها اشتغال آخر الكلمة بحركة المناسبة، ورب مضاف وياء المتكلم مضاف إليه مبني على السكون في محل جر " الله " عطف بيان لرب، أو بدل منه، منصوب بالفتحة الظاهرة " خير " منصوب بعامل محذوف وجوبا تقديره أمدح، وقيل: حال لازمة، وخير مضاف و" مالك " مضاف إليه، والجملة من أحمد وفاعله وما تعلق به من المعمولات في محل نصب مفعول به لقال ويقال لها: مقول القول.(٢) " مصليا " حال مقدرة، ومعنى كونها مقدرة أنها تحدث فيما بعد، وذلك لأنه لا يصلى على النبي صلوات الله عليه في وقت حمده لله، وإنما تقع منه الصلاة بعد الانتهاء من الحمد، وصاحبها الضمير المستتر وجوبا في أحمد " على النبي " جار ومجرور متعلق بالحال " المصطفى " نعت للنبي، وهو مجرور بكسرة مقدرة على الالف منع من ظهورها التعذر " وآله " الواو عاطفة، آل: معطوف على النبي، وآل مضاف، والهاء مضاف =
Ve Allah'tan yardım dilerim Elfiyye'mde… Nahiv maksadları ona derc edilmiştir. (1) En uzak yaklaştırılır özlü bir lafızla… Ve saçılır ihsan, va‘d-i münciz ile. (2) Ve îcâb eder hoşnudluğu bir süht olmaksızın… Üstün gelerek İbn Mu‘t'ın Elfiyye'sine. (3) = 'ileyhi' kelimesi, kesr üzere mebnî, cer mahallinde. 'el-müstekmilîn' kelimesi, 'âl'e na‘ttır, yâ ile mecrûr olup yâ'dan önceki harf kesreli, sonraki harf fethalıdır; zira cem‘-i müzekker sâlimdir. İçinde fâili olan bir zamîr-i müstetir bulunmaktadır. 'eş-şerefâ' kelimesi -şîn'in fethasıyla- el-müstekmilîn'in mef‘ûlün bihi olup fetha-i zâhire ile mansûb, elif ise ıtlâk içindir; yâhut şîn'in zammıyla 'âl'e ikinci bir na‘t olur, elif üzerine takdîrî bir kesre ile mecrûr; zira bu kelime memdûddan makbûzdur. Aslı 'eş-şürefâ'dır; 'şerîf'in cem‘i olup, 'kirâm', 'zurafâ', 'ulemâ' gibi -ki bunlar 'kerîm', 'zarîf', 'alîm'in cem‘leridir- ve bu vecihle 'el-müstekmilîn' sözünün mef‘ûlü mahzûf olur. Sanki şöyle denmiştir: 'Musallî olarak Resûl-i Mustafâ'ya ve onun âline, fazilet türlerini müstekmil olan eş-şürefâya.'
(1) 'Ve este‘înü': 'Ve' vav-ı atıftır. 'Este‘înü' fiil-i muzâri‘dir, fâili vücûben takdîren 'ene' olan zamîr-i müstetirdir. 'Allah' lafzı ta‘zîm üzere mensûbtur. Fiil, fâil ve kendisine taalluk eden ma‘mûllerden oluşan cümle, evvelki cümleye -ki o, 'kâle'nin mef‘ûlün bihi olarak vâkî olmuştur- atfolunarak nasb mahallindedir. 'fî elfiyyeh' câr ve mecrûr olup 'este‘înü'ye taalluk eder. 'Makâsıd' mübtedâdır; 'Makâsıd' muzâf, 'en-nahv' muzâfun ileyhtir. 'Bihâ' câr ve mecrûr olup 'muhavviye'ye taalluk eder. 'Muhavviye' haber-i mübtedâdır. Mübtedâ ve haber cümlesi, Elfiyye'nin birinci na‘tı olarak cer mahallindedir.
(2) 'Tukarribu' fiil-i muzâri‘dir, fâili cevâzen takdîren 'hiye' olup Elfiyye'ye âid zamîr-i müstetirdir. 'el-aksâ' mef‘ûlün bihtir. 'Bi-lafzin' câr ve mecrûr olup 'tukarribu'ya taalluk eder. 'Mûcez' lafzın na‘tıdır. 'Ve tebsutu' vav-ı atıftır. 'Tebsutu' fiil-i muzâri‘dir, fâili cevâzen takdîren 'hiye' olup yine Elfiyye'ye âid zamîr-i müstetirdir. 'el-bezle' mef‘ûlün bihtir. 'Bi-va‘din' câr ve mecrûr olup 'tebsutu'ya taalluk eder. 'Münciz' va‘din na‘tıdır. Her iki fiil-i muzâri' (tukarribu ve tebsutu) ile fâil olan zamîr-i müstetirleri ve her birine taalluk eden unsurlardan oluşan iki cümle, Elfiyye'nin na‘tı olarak vâki olan cümleye atfolunarak cer mahallindedir. Bu iki cümle Elfiyye'nin ikinci ve üçüncü na‘tıdır.
(3) 'Ve taktedî' vav-ı atıftır. 'Taktadî' fiil-i muzâri‘dir, fâili cevâzen takdîren 'hiye' olup Elfiyye'ye âid zamîr-i müstetirdir. 'Rızâ' mef‘ûlün bihtir. 'Bi-gayri' câr ve mecrûr olup mahzûf bir na‘ta taalluk eder ki o na‘t 'rızâ'nın na‘tıdır. 'Gayr' muzâf, 'saht' muzâfun ileyhtir. 'Fâika' =
وأستعين الله في ألفيه … مقاصد النحو بها محويه (١)تقرب الأقصى بلفظ موجز … وتبسط البذل بوعد منجز (٢)وتقتضي رضا بغير سخط … فائقة ألفية ابن معط (٣)= إليه، مبني على الكسر في محل جر " المستكملين " نعت لآل، مجرور بالياء المكسور ما قبلها المفتوح ما بعدها، لانه جمع مذكر سالم، وفيه ضمير مستتر هو فاعله " الشرفا "بفتح الشين: مفعول به للمستكملين، منصوب بالفتحة الظاهرة، والالف للاطلاق، أو بضم الشين نعت ثان للآل، مجرور بكسرة مقدرة على الالف، إذ هو مقصور من الممدود - وأصله " الشرفاء " جمع شريف ككرماء وظرفاء وعلماء في جمع كريم وظريف وعليم - وعلى هذا الوجه يكون مفعول قوله المستكملين محذوفا، وكأنه قد قال: مصليا على الرسول المصطفى وعلى آله المستكملين أنواع الفضائل الشرفاء.(١) " وأستعين " الواو حرف عطف، أستعين: فعل مضارع، وفاعله ضمير مستتر فيه وجوبا تقديره أنا " الله " منصوب على التعظيم، والجملة من الفعل وفاعله وما تعلق به من المعمولات في محل نصب معطوفة على الجملة السابقة الواقعة مفعولا به لقال " في ألفيه " جار ومجرور متعلق بأستعين " مقاصد " مبتدأ، ومقاصد مضاف و" النحو " مضاف إليه " بها " جار ومجرور متعلق بمحوية " محويه " خبر المبتدأ، وجملة المبتدأ وخبره في محل جر نعت أول لالفية.(٢) " تقرب " فعل مضارع، وفاعله ضمير مستتر فيه جوازا تقديره هي يعود إلى ألفية " الاقصى " مفعول به لتقرب " بلفظ " جار ومجرور متعلق بتقرب " موجز " نعت للفظ " وتبسط " الواو حرف عطف، تبسط: فعل مضارع، وفاعله ضمير مستتر فيه جوازا تقديره هي يعود إلى ألفية أيضا " البذل " مفعول به لتبسط " بوعد " جار ومجرور متعلق بتبسط " منجز " نعت لوعد، وجملتا الفعلين المضارعين اللذين هما " تقرب " و" تبذل " مع فاعليهما الضميرين المستترين وما يتعلق بكل منهما في محل جر عطف على الجملة الواقعة نعتا لالفية، والجملتان نعتان ثان وثالث لالفية.(٣) " وتقتضي " الواو حرف عطف، تقتضي: فعل مضارع، وفاعله ضمير مستتر فيه جوازا تقديره هي يعود إلى ألفية " رضا " مفعول به لتقتضي " بغير " جار ومجرور متعلق بمحذوف نعت لرضا، وغير مضاف و" سخط " مضاف إليه " فائقة " =
Ve o, öncelikle üstünlüğü hak edendir … güzel övgülerime lâyıktır. (1) Allah da bol ihsanlarla hükmeder … benim ve onun için âhiret derecelerinde. (2) = 'taktadî'deki gizli zamirden hâldir. 'Fâika'nın fâili, takdiri 'hiye' olup cevâzen mestur bir zamirdir. 'Elfiyye' ism-i fâilin mef‘ûlü, 'Elfiyye' muzâf, 'İbn' muzâfun ileyh; 'İbn' muzâf, 'Mu‘tî' muzâfun ileyhtir. 'Taktadî' cümlesi, fâili ve kendisine bağlı mamullerle birlikte, mecrûr mahallinde olup, daha önce yine 'Elfiyye'ye sıfat olan cümleye atfedilmiştir. (1) 'Ve hüve': vâv isti'nâf içindir. 'Hüve' munfasıl zamir olup mübtedâdır. 'Bi-sebakin' câr ve mecrûr, sonra gelecek 'hâiz'e müteallıktır; bâ harfi sebebiyyedir. 'Hâiz' haber-i mübtedâdır. 'Tefdîlen' 'hâiz'in mef‘ûlüdür, fâili içinde mestur bir zamirdir. 'Müstûcib' 'hüve'nin ikinci haberidir, fâili içinde mestur zamirdir. 'Senâiyye' 'senâ'en' 'müstûcib'in mef‘ûlüdür; 'senâ'' muzâf, yâ-i mütekellim muzâfun ileyh. 'el-Cemîlâ' 'senâ''nın sıfatıdır; elîf ıtlâk içindir. (2) 'Vallâhü': vâv isti'nâf içindir; lafza-i celâl mübtedâdır. 'Yakdî' merfû‘ muzâri fiildir, yâ üzerine mahzuf damme ile; fâili, cevâzen takdiri 'hüve' olup Allah'a râci‘ olan mestur zamirdir. 'Yakdî' fiili ve fâilinden oluşan cümle, mübtedânın haberi olarak merfû‘ mahallindedir. 'Bi-hebâtin' câr ve mecrûr, 'yakdî'ye müteallıktır. 'Vâfire' 'hebât'in sıfatıdır. 'Lî, lehû, fî derecât'in her biri câr ve mecrûr olup hepsi 'yakdî'ye müteallıktır. 'Derecât' muzâf, 'el-âhire' muzâfun ileyh olup mecrûrdur, cer alâmeti zâhir kesradır; vakf sebebiyle sâkin kılınmıştır. Müslümanların onun üzerindeki hakkı, onları duaya dâhil etmesiydi ki bu, icâbete daha yakın olsun. Tenbîh: İbn Mu‘tî, eş-Şeyh Zeynüddîn Ebü'l-Hüseyn Yahyâ b. Abdilmu‘tî b. Abdinnûr ez-Zevâvî'dir (Zevâve'ye nisbetle; Zevâve, Kuzey Afrika'nın Bicâye şehri civarında yaşayan büyük bir kabileydi). Hanefî fakîhidir. 564 yılında doğdu. Mısır ve Dımaşk'ta bir süre Arapça okuttu. Kāsım b. Asâkir ve başkalarından rivayette bulundu. Cezûlî'nin en yüce talebesiydi. Arapça iliminde eşsizdi. Meşhur Elfiyye ve diğer faydalı kitapların sahibidir. Elfiyye'si Avrupa'da basılmıştır ve âlimler tarafından birçok şerhi yapılmıştır. Zilkade ayı 628 yılında Mısır'da vefât etti. Kabri, İmam Şâfi‘î radıyallahu anh'ın türbesinin yakınındadır. (Bkz. Şezerâtü'z-Zeheb, İbnü'l-İmâd, 5/129; Buğyetü'l-Vu‘ât, es-Suyûtî, s. 416; en-Nücûmü'z-Zâhire, 6/278.)
وهو بسبق حائز تفضيلا … مستوجب ثنائي الجميلا (١)والله يقضي بهبات وافره … لي وله في درجات الآخره (٢)= حال من الضمير المستتر في تقتضي، وفاعل فائقة ضمير مستتر فيه جوازا تقديره هي " ألفية " مفعول به لاسم الفاعل، وألفية مضاف و" ابن " مضاف إليه، وابن مضاف و" معط " مضاف إليه، وجملة " تقتضي " مع فاعله وما تعلق به من المعمولات في محل جر عطف على الجملة الواقعة نعتا لالفية أيضا.(١) " وهو " الواو للاستئناف، وهو: ضمير منفصل مبتدأ " بسبق " جار ومجرور متعلق بحائز الآتي بعد، والباء للسببية " حائز " خبر المبتدأ " تفضيلا " مفعول به لحائز، وفاعله ضمير مستتر فيه " مستوجب " خبر ثان لهو، وفاعله ضمير مستتر فيه " ثنائي " ثناء: مفعول به لمستوجب، وثناء مضاف وياء المتكلم مضاف إليه " الجميلا " نعت لثناء، والالف للاطلاق.(٢) " والله " الواو للاستئناف، ولفظ الجلالة مبتدأ " يقضي " فعل مضارع مرفوع بضمة مقدرة على الياء، وفاعله ضمير مستتر فيه جوازا تقديره هو يعود إلى الله، والجملة من الفعل الذي هو يقضي والفاعل في محل رفع خبر المبتدأ " بهبات " جار ومجرور متعلق بيقضي " وافره " نعت لهبات " لي، وله، في درجات " كل واحد منهن جار ومجرور وكلهن متعلقات بيقضي، ودرجات مضاف و" الاخرة مضاف إليه مجرور وعلامة جره الكسرة الظاهرة، وسكنه لاجل الوقوف، وكان من حق المسلمين عليه أن يعمهم بالدعاء، ليكون ذلك أقرب إلى الاجابة.تنبيه: ابن معط هو الشيخ زين الدين، أبو الحسين، يحيى بن عبد المعطي بن عبد النور - الزواوي نسبة إلى زواوة، وهي قبيلة كبيرة كانت تسكن بظاهر بجاية من أعمال إفريقيا الشمالية - الفقيه الحنفي.ولد في سنة ٥٦٤، وأقرأ العربية مدة بمصر ودمشق، وروى عن القاسم بن عساكر وغيره، وهو أجل تلامذة الجزولي، وكان من المتفردين بعلم العربية، وهو صاحب الالفية المشهورة وغيرها من الكتب الممتعة، وقد طبعت ألفيته في أوربا،وللعلماء عليها عدة شروح.وتوفى في شهر ذي القعدة من سنة ٦٢٨ بمصر، وقبره قريب من تربة الامام الشافعي رضي الله عنهم جميعا (انظر ترجمته في شذرات الذهب لابن العماد ٥ / ١٢٩، وفي بغية الوعاة للسيوطي ص ٤١٦، وانظر النجوم الزاهرة ٦ / ٢٧٨.
Kelâm ve kendisinin terkîb edildiği unsurlar hakkında.
(1) "Kelâm" lafzı, iki muzâf takdiri üzere mahzûf bir mübtedânın haberidir. Kelâmın nazmının aslı şöyledir: "Bu bâb, kelâmın şerhi ile kelâmın kendisinden terkîb edildiği şeylerin şerhidir." Mübtedâ (ki ism-i işârettir) hazfedilmiş, ardından haber (ki bâbdır) hazfedilmiş, bunun üzerine "şerh" lafzı onun makamına kâim olup aynı şekilde merfû olmuştur. Daha sonra "şerh" de hazfedilmiş ve "kelâm" lafzı onun makamına kâim olmuş, kendisinden önceki gibi merfû olmuştur. "Ve mâ": Vâv atıf harfidir; "mâ" ise, bir muzâf takdiri ile kelâma atfedilen mevsûl isimdir; takdir: "Şerhu mâ yetellefu" yani "terkîb edildiği şeylerin şerhi". "Yetellefu" muzâri fiildir; fâili, câiz olarak kendisinde müstetir bir zamir olup takdiri "hüve"dir ve kelâma râcidir. "Minhu" câr ve mecrûrdur, "yetellef" fiiline taalluk eder. Fiil (ki "yetellef"dir) ile fâilinden oluşan cümle, i‘râb bakımından mahalli yoktur; mevsûlün sılasıdır.
(2) "Kelimunâ": "Kelâm" lafzı mübtedâdır; muzâftır ve "nâ" muzâfun ileyhtir; sükûn üzere mebnî olup mahallen mecrûrdur. "Lafzun" mübtedânın haberidir. "Mufîdun", "lafz"ın na‘tidir; ikinci bir haber değildir. "Ke-stakim": Eğer bu bir misâl ise, câr ve mecrûr olup mahzûf bir mübtedânın mahzûf haberine taalluk eder; takdir: "Ve zâlike ke-stakim" şeklindedir. Eğer kelâmın tarifinin tamamlayıcısı ise, yine câr ve mecrûr olup mahzûf bir na‘t olarak "mufîd"e taalluk eder. "Ve ism" mukaddem haberdir; "ve fi‘lun", "sümme harfun": Bunlar birincisine vav ile, ikincisine "sümme" ile atfedilmiştir. "El-kelim" muahhar mübtedâdır. Sanki şöyle denilmiştir: "Nahivcilerin kelâmı, iki vasıfla vasıflanmış olan lafızdır. Birincisi ifâde, ikincisi ise 'istikâm' terkîbine benzeyen terkîbdir. Kelim ise üç türdür: Birincisi isim, ikincisi fiil, üçüncüsü harf." Fiil, isme vav ile atfedilmiştir; çünkü her ikisi de kendi başlarına bir mânâ ifade etmeleri bakımından menzileleri birbirine yakındır. Harf ise, "sümme" ile atfedilmiştir; çünkü mertebesi daha uzaktır.
(3) "Vâhiduhu kelimetun": Mübtedâ ve haberdir. Cümle müstenefe olup i‘râb bakımından mahalli yoktur. "Ve‘l-kavlu" mübtedâdır. "Amme": Bunun mâzî fiil olması câizdir; bu takdirde fâili, câiz olarak kendisinde müstetir bir zamir olup takdiri "hüve"dir ve "kavl"e râcidir. Fiil ve fâilden oluşan cümle, mübtedânın haberi olarak mahallen merfûdur. Yine "amme"nin tafdîl ismi olması da câizdir; aslı "a‘ammu"dur, hemzesi hazfedilmiştir. Nitekim...
الكلام وما يتألف منه (١)كلامنا لفظ مفيد كاستقم … واسم وفعل ثم حرف الكلم (٢)واحده كلمة والقول عم … وكلمة بها كلام قد يؤم (٣)(١) " الكلام " خبر لمبتدأ محذوف على تقدير مضافين، وأصل نظم الكلام " هذا باب شرح الكلام وشرح ما يتألف الكلام منه " فحذف المبتدأ - وهو اسم الاشارة - ثم حذف الخبر وهو الباب، فأقيم " شرح " مقامه، فارتفع ارتفاعه، ثم حذف " شرح " أيضا وأقيم " الكلام " مقامه، فارتفع كما كان الذي قبله " وما " الواو عاطفة و" ما " اسم موصول معطوف على الكلام بتقدير مضاف: أي شرح ما يتألف، و" يتألف " فعل مضارع، وفاعله ضمير مستتر فيه جوازا تقديره هو يعود إلى الكلام، و" منه " جار ومجرور متعلق بيتألف، والجملة من الفعل الذي هو يتألف والفاعل لا محل لها من الاعراب صلة الموصول.(٢) " كلامنا " كلام: مبتدأ، وهو مضاف ونا مضاف إليه، مبني على السكون في محل جر " لفظ " خبر المبتدأ " مفيد " نعت للفظ، وليس خبرا ثانيا " كاستقم " إن كان مثالا فهو جار ومجرور متعلق بمحذوف خبر لمبتدأ محذوف، والتقدير: وذلك كاستقم وإن كان من تمام تعريف الكلام فهو جار ومجرور أيضا متعلق بمحذوف نعت لمفيد " واسم " خبر مقدم " وفعل، ثم حرف " معطوفان عليه الاول بالواو والثاني بثم " الكلم " مبتدأ مؤخر، وكأنه قال: كلام النحاة هو اللفظ الموصوف بوصفين أحدهماالافادة والثاني التركيب المماثل لتركيب استقم، والكلم ثلاثة أنواع أحدها الاسم وثانيها الفعل وثالثها الحرف، وإنما عطف الفعل على الاسم بالواو لقرب منزلته منه حيث يدل كل منهما على معنى في نفسه، وعطف الحرف بثم لبعد رتبته.(٣) " واحده كلمة " مبتدأ وخبر، والجملة مستأنفة لا محل لها من الاعراب " والقول " مبتدأ " عم " يجوز أن يكون فعلا ماضيا، وعلى هذا يكون فاعله ضميرا مستترا فيه جوازا تقديره هو يعود إلى القول، والجملة من الفعل والفاعل في محل رفع خبر المبتدأ، ويجوز أن يكون " عم " اسم تفضيل - وأصله أعم - حذفت همزته كما =
Nahiv âlimlerinin ıstılahında kelâm; kendisi üzerine sükût edilmesi güzel bir fayda veren (müfîd) lafızdır. "Lafız" cins olup kelâmı, kelimeyi ve kelâmı kapsar; ayrıca "dîz" gibi (anlamsız) mühmeli ve "Amr" gibi kullanılan (müsta'mel) lafzı da içine alır. "Müfîd" kaydı mühmeli dışarı çıkarır. "Kendisi üzerine sükût edilmesi güzel bir fayda" ifadesi ise kelimeyi ve bazı kelâm çeşitlerini dışarı çıkarır. Bu kelâm çeşidi, üç kelimeden daha fazla terkip edildiği halde üzerine sükût edilmesi güzel olmayandır; "İn kâme Zeyd" gibi. Kelâm, ancak "Zeydün kâimün" gibi iki isimden yahut "Kâme Zeyd" gibi bir fiil ve bir isimden terkip edilir. Müellifin "istekim" sözü de bu kabildendir. Zira o, emir fiili ile takdiren "üstütr" olan gizli failden müteşekkil bir kelâmdır; takdiri "istekim ente" şeklindedir. Müellif misalle yetinmiş ve "fâide yahsunü‘s-sükûtü aleyhâ" (sükût edilmesi güzel fayda) dememiştir. Sanki şöyle demiştir: "Kelâm, "istekim"in faydası gibi fayda veren lafızdır." Müellifin "kelâmünâ" (bizim kelâmımız) ifadesi, tarifin ancak nahivcilerin ıstılahında kelâma ait olduğunu, lügatçilerin ıstılahında olmadığını bildirmek içindir. Lügatte kelâm, faydalı olsun olmasın kendisiyle konuşulan her şeyin adıdır. = Burada müellif, "ahyâr" (çok hayırlı) ve "eşerr" (çok şerli) kelimelerinin aslından (hemze) çokça kullanılmaları sebebiyle hazfedilmiştir. Asılları أَخْيَر (ahyâr) ve أَشَرّ (eşerr)'dir. Bazen asılları üzere geldiklerinin delili, recez söyleyen şairin şu sözüdür: "Bilâl hayru‘n-nâsi ve‘bnü‘l-ehyâr" (Bilâl insanların en hayırlısı ve en hayırlının oğludur). "Seya‘lemûne ğaden mine‘l-kezzâbi‘l-eşerr" (Yarın en yalancı olanın kim olduğunu bilecekler) âyeti de şîn‘in fethası ve râ‘nın şeddelenmesiyle okunmuştur. Buna göre maksadımız olan "amm" kelimesinin aslı "a‘umm"dur. Bu vecihle "Ve keleme" ibaresi birinci mübteda; "bihâ" cer-mecrur olup ileride gelecek "ye‘umm" fiiline taalluk eder; "kelâm" ikinci mübtedadır; "kad" taklîl harfidir; "yu‘umm" meçhül olarak çekilmiş muzâri fiildir; nâib-i fail, takdiren "hüve" olup kelâma râci‘dir ve cevazî olarak müstetirdir. Fiil ve nâib-i fail cümlesi ikinci mübtedanın haberi olarak merfû mevkiindedir. İkinci mübteda ile haberinin cümlesi de birinci mübtedanın haberi olarak merfû mevkiindedir. "Yu‘umm"un mânâsı "yükasid" (kastedilir) demektir. Beytin takdiri şöyledir: "Kelime lafzı, bazen kendisiyle kelâm mânâsı kastedilir." Yani kelime lafzı söylenir ve onunla kelâm lafzının delâlet ettiği mânâ kastedilir. Buna misal, şârihin zikretmiş olduğu şu sözdür: …
الكلام المصطلح عليه عند النحاة: عبارة عن اللفظ المفيد فائدة يحسن السكوت عليها فاللفظ جنس يشمل الكلام والكلمة والكلم ويشمل المهمل ك ديز والمستعمل ك عمرو ومفيد أخرج المهمل وفائدة يحسن السكوت عليها أخرج الكلمة وبعض الكلم وهو ما تركب من ثلاث كلمات فأكثر ولم يحسن السكوت عليه نحو إن قام زيد ولا يتركب الكلام إلا من اسمين نحو زيد قائم أو من فعل واسم كـ" قام زيد" وكقول المصنف "استقم" فإنه كلام مركب من فعل أمر وفاعل مستتر والتقدير استقم أنت فاستغنى بالمثال عن أن يقول: "فائدة يحسن السكوت عليها فكأنه قال الكلام:هو اللفظ المفيد فائدة كفائدة استقم".وإنما قال المصنف كلامنا ليعلم أن التعريف إنما هو للكلام في اصطلاح النحويين لا في اصطلاح اللغويين وهو في اللغة اسم لكل ما يتكلم به مفيدا كان أو غير مفيد.= حذفت من خير وشر لكثرة استعمالهما وأصلهما أخير وأشر، بدليل مجيئهما على الاصل أحيانا، كما في قول الراجز:بلال خير الناس وابن الاخير وقد قرئ (سيعلمون غدا من الكذاب الاشر) بفتح الشين وتشديد الراء، وعلى هذا يكون أصل " عم " أعم كما قلنا، وهو على هذا الوجه خبر للمبتدأ " وكلمة " مبتدأ أول " بها " جار ومجرور متعلق بيؤم الآتي " كلام " مبتدأ ثان " قد " حرف تقليل " يؤم " فعل مضارع مبني للمجهول، ونائب الفاعل ضمير مستتر فيه جوازا تقديره هو يعود على كلام، والجملة من الفعل ونائب الفاعل في محل رفع خبر المبتدأ الثاني، وجملة المبتدأ الثاني وخبره في محل رفع خبر المبتدأ الاول، ومعنى " يؤم " يقصد، وتقدير البيت: ولفظ كلمة معنى الكلام قد يقصد بها، يعني أن لفظ الكلمة قد يطلق ويقصد بها المعنى الذي يدل عليه لفظ الكلام، ومثال ذلك ما ذكر الشارح من =
“el-Kelim”: bir ism-i cinstir(1). Tekiline “kelime” denir. Kelime ya isimdir, ya fiildir ya da harftir. Zira kendi başına bir manaya delâlet edip bir zamana bağlı değilse isimdir; zamana bağlıysa fiildir; kendi başına değil de başka bir şeyde bir manaya delâlet ediyorsa harftir. “el-Kelim”: üç veya daha fazla kelimeden terkip edilmiş sözdür. Mesela “İn kâme Zeydün” (Zeyd kalktıysa) sözü gibi. “el-Kelime”: müfret bir manaya vazedilmiş lafızdır. “Manaya vazedilmiş” sözümüz, ihmâl edilmiş (lafzı) dışarı çıkarır; mesela “dîz” gibi. “Müfret” sözümüz ise kelâmı dışarı çıkarır; zira kelâm, gayr-ı müfret (birleşik) bir manaya vazedilmiştir. Nitekim âlimler “Kelime-i İhlâs” demişler, “Kelime-i Tevhid” demişler ve bununla “Lâ ilâhe illallah” sözümüzü kastetmişlerdir. Aynı şekilde Resûlullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Bir şairin söylediği en faziletli kelime, Lebîd’in (söylediği) kelimedir.” Bununla Lebîd b. Rebîa el-Âmirî’nin şu beytini kastetmiştir: “Bilesin ki, Allah’tan başka her şey bâtıldır / Ve her nimet, kaçınılmaz olarak zâildir.”
(1) İsm-i cins ikiye ayrılır: Birincisine “ism-i cins-i cem‘î” (topluluk adı), ikincisine “ism-i cins-i ifrâdî” (tekîl adı) denir. İsm-i cins-i cem‘î: “İkiden fazla (çoğul) bir sayıya delâlet eden; tekiliyle arasındaki fark ise (genelde) te (ت) ile sağlanan kelimedir”. Çoğunlukla te harfi müfredde bulunur; bakara (inek) / bakar (sığır), şecere (ağaç) / şecer (ağaçlık) gibi. “Kelim” / “kelime” de bundandır. Bazen te artışı, çoğul anlamı taşıyanda olup bu nadirdir; kem’ (tek, tek bir mantar) / kem’e (çok, bir tür bitki) gibi. Bazen de tek-çok ayrımı yâ (ي) ile yapılır; zenc (zenci topluluğu) / zencî (bireysel zenci), Rûm (Rumlar) / Rûmî (bir Rum) gibi. İsm-i cins-i ifrâdî ise: “Hem çoğa hem aza aynı lafızla delâlet eden kelimedir”; mâ (su), zeheb (altın), hall (sirke), zeyt (zeytinyağı) gibi.
Eğer şöyle desen: “Ben, kırık çoğulların (cem‘-i teksîr) birçoğunda, tıpkı ism-i cins-i cem‘î ile tekilinin arasında olduğu gibi, çoğul ile tekil arasında te (ت) ile farklaşma olduğunu görüyorum; meselâ kurâ (köyler) ve tekili karye (köy), medâ (bıçaklar) ve tekili medye (bıçak) gibi. Bu durumda ism-i cins-i cem‘î ile bu şekildeki çoğulları birbirinden nasıl ayırt edeceğim?”
Bunun cevabı şudur: Bilmelisin ki iki tür arasında iki açıdan fark vardır. Birinci vecih: Cem‘ (çoğul), mutlaka bilinen ve mahfûz çoğul veznelerinden belirli bir veznede olmak zorundadır. İsm-i cins-i cem‘î için ise böyle bir zorunluluk yoktur. Görmez misin ki “bakar” (sığır), “şecer” (ağaçlık) ve “semer” (meyve) bilinen çoğul veznelerine uymamaktadır! İkinci vecih: Arap kullanımında, ism-i cins-i cem‘îye dönen zamir ve benzerlerinin müzekker (eril) olarak gelmesi âdettendir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İnne’l-bakara teşâbehe aleynâ” (Şüphesiz sığırlar bize karıştı) (Bakara 2/70) ve yine Cenâb-ı Hakk: “İleyhi…” (A‘râf 7/…).
والكلم: اسم جنس (١) واحده كلمة وهي إما اسم وإما فعل وإما حرف لأنها إن دلت على معنى في نفسها غير مقترنة بزمان فهي الاسم وإن اقترنت بزمان فهي الفعل وإن لم تدل على معنى في نفسها بل في غيرها فهي الحرف.والكلم: ما تركب من ثلاث كلمات فأكثر كقولك إن قام زيد.والكلمة: هي اللفظ الموضوع لمعنى مفرد فقولنا الموضوع لمعنى أخرج المهمل كديز وقولنا مفرد أخرج الكلام فإنه موضوع لمعنى غير مفرد= أنهم قالوا " كلمة الاخلاص " وقالوا " كلمة التوحيد " وأرادوا بذينك قولنا: " لا إله إلا الله " وكذلك قال عليه الصلاة والسلام: " أفضل كلمة قالها شاعر كلمة لبيد " وهو يريد قصيدة لبيد بن ربيعة العامري التي أولها: ألا كل شئ ما خلا الله باطل وكل نعيم لا محالة زائل(١) اسم الجنس على نوعين: أحدهما يقال له اسم جنس جمعي، والثاني يقال له اسم جنس إفرادي، فأما اسم الجنس الجمعي فهو " ما يدل على أكثر من اثنين،ويفرق بينه وبين واحده بالتاء "، والتاء غالبا تكون في المفرد كبقرة وبقر وشجرة وشجر، ومنه كلم وكلمة، وربما كانت زيادة التاء في الدال على الجمع مثل كمء للواحد وكمأة للكثير، وهو نادر.وقد يكون الفرق بين الواحد والكثير بالياء، كزنج وزنجي، وروم ورومي، فأما اسم الجنس الافرادي فهو " ما يصدق على الكثير والقليل واللفظ واحد " كماء وذهب وخل وزيت.فإن قلت: فإني أجد كثيرا من جموع التكسير يفرق بينها وبين مفردها بالتاء كما يفرق بين اسم الجنس الجمعي وواحده، نحو قرى وواحدة قرية، ومدى وواحدة مدية، فبماذا أفرق بين اسم الجنس الجمعي وما كان على هذا الوجه من الجموع؟.فالجواب على ذلك أن تعلم أن بين النوعين اختلافا من وجهين، الوجه الاول: أن الجمع لابد أن يكون على زنة معينة من زنات الجموع المحفوظة المعروفة، فأما اسم الجنس الجمعي فلا يلزم فيه ذلك، أفلا ترى أن بقرا وشجرا وثمرا لا يوافق زنة من زنات الجمع! والوجه الثاني: أن الاستعمال العربي جرى على أن الضمير وما أشبهه يرجع إلى اسم الجنس الجمعي مذكرا كقول الله تعالى: (إن البقر تشابه علينا) وقوله جل شأنه: (إليه =