Bismillâhirrahmânirrahîm. Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sellim teslîmâ. Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı bize nasip eyle; bize bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan kaçınmamızda bize yardım et. Âmîn.
Bil ve tahkik et ey gayret ve iradesi ilimlerin idrakine hasredilmiş, himmeti aklî hakikatlerin sırlarına doğru uzatılmış, sa'y ve cehdi dünyanın süslerinden ve onun hakir lezzetlerine ulaşmaktan sarf edilmiş, ciddi ve gayreti ilim ve ibadetle saadeti idrak etmeye vakfedilmiş kimse! Her önemli işin başında hamdedilmesi gereken Allah'a hamd, O'nun Resûlü ve kulu olan Muhammed (s.a.v.)'e de salât ve selâmdan sonra:
Bu "Mi'yâru'l-İlm" adlı kitabı yazmaya sevk eden saik, iki önemli gayedir: Bunlardan biri, fikir ve nazar yollarını anlatmak, kıyaslar ve ibretlerin mesleklerini aydınlatmaktır. Zira nazarî ilimler, fıtrat ve tabiat gereği hazır olarak verilmiş ve bağışlanmış olmadıkları için, hiç şüphesiz elde edilmesi gereken ve taleb edilen şeylerdir. Her talib, talebi güzelce yapmayı ve matlubun yoluna hidayet olunmayı bilmez; her sâlik, kemale ermeye hidayet olunmaz ve kemal doruğunun gerisinde kalmakla aldanmaktan emin olmaz; her hakka isabet edilen yola vardığını zanneden, serabın berraklığı ile aldanmaktan güvende değildir.
Ma'kûlâtta ayak kaydıracak yerler ve dalâlet kaynakları çoğaldığı, akıl aynası da onu bulandıran vehimlerin karışıklıkları ve hayalin süslemelerinden hâlî olmadığı için, biz bu kitabı nazar ve itibar için bir ölçü, araştırma ve düşünme için bir mizan, zihin için bir cilâ, fikir ve akıl kuvveti için bir bileyici olarak düzenledik. Öyle ki bu kitap, akıl delilleri için, aruzun şiire olan nispeti gibi bir nispette olsun.
بسم الله الرحمن الرحيموصلى الله على سيدنا محمد وآله وسلم تسليما.اللهم أرنا الحق حقا ووفقنا إلى اتباعه، وأرنا الباطل باطلا وأعنا على اجتنابه.آمين.اعلم وتحقق أيها المقصور على درك العلوم حرصه وإرادته الممدود نحو أسرار الحقائق العقلية همته، المصروف، عن زخارف الدنيا ونيل لذاتها الحقيرة سعيه وكده، الموقوف على درك السعادة بالعلم والعبادة جده وجهده، بعد حمد الله الذي يقدم على كل أمر ذي بال حمده، والصلاة على النبي محمد صلى الله عليه وسلم رسوله وعبده.إن الباعث على تحرير هذا الكتاب الملقب بمعيار العلم غرضان مهمان: أحدهما تفهيم طرق الفكر والنظر، وتنوير مسالك الأقيسة والعبر؛ فإن العلوم النظرية لما لم تكن بالفطرة والغريزة مبذولة وموهوبة كانت لا محالة مستحصلة مطلوبة، وليس كل طالب يحسن الطلب، ويهتدي إلى طريق المطلب، ولا كل سالك يهتدي إلى الإستكمال، ويأمن الإغترار بالوقوف دون ذروة الكمال ولا كل ظان الوصول إلى شاكلة الصواب آمن من الإنخداع بلا مع السراب.فلما كثر في المعقولات مزلة الأقدام، ومثارات الضلال، ولم تنفك مرآة العقل عما يكدرها من تخليطات الأوهام وتلبيسات الخيال، رتبنا هذا الكتاب معيارا للنظر والإعتبار، وميزانا للبحث والإفتكار، وصيقلا للذهن، ومشحذا لقوة الفكر والعقل، فيكون بالنسبة إلى أدلة العقول كالعروض بالنسبة إلى الشعر،
Nahiv ise i‘râba ilâvetendir. Zira şiirin vezninden inhirafı ancak arûz mîzanıyla bilindiği gibi, i‘râbın doğrusunu yanlışından ancak nahiv mihengiyle temyîz edilebildiği gibi, delîlin fâsidi ile kavîmi, sahîhi ile sakīmi de ancak bu kitapla tefrîk olunur. Öyleyse bu mîzanla tartılmayan ve bu mi‘yârla ölçülmeyen her nazar, bil ki mi‘yârı fâsid, gavâili ve a‘mâkı me’mûn olmayandır.
İkinci bâ‘is ise, Tehâfütü’l-Felâsife kitabında ved‘ eylediğimiz hususlara ittılâ‘dır. Zira biz onlarla kendi lügatlerinde nâzara giriştik ve mantıkta üzerinde terâdüf ettikleri ıstılahları hükmünce hitap ettik. İşte bu kitapta o ıstılahların ma‘nâları inkışâf eder. Bu, iki bâ‘isin en hassıdır; evvelki ise onlardan a‘amm ve ehemmdir. Ehemm oluşunun vechi sana hafî değildir. A‘amm oluşuna gelince, bu onun menfaatinin bütün ulûm-i nazariyyeyi –akliyye ve fıkhiyye kısımlarını– şümûlü cihetindendir. Zira sana bildireceğiz ki fıkiyyâttaki nazar, tertîbi, şurûtu ve mi‘yârı bakımından akliyyâttaki nazardan mübâyin değildir; ancak mukaddimâtın me’hazı noktasında ayrılır.
Mademki asrımızda himem ulûmdan fıkha mâil, hattâ ona münhasır bir hâle gelmişti; öyle ki bu bizi münâzara tarîklerine dair eserler tasnîfine sevketti: evvelâ Me’hazü’l-Hilâf, sâniyen Lübâbü’n-Nazar, sâlisen Tahsînü’l-Me’haz, râbian Kitâbü’l-Mebâdî ve’l-Gâyât. Bu sonuncusu, tertîbi ve şurûtu bakımından nazar-ı aklî minvâli üzere cârî olan araştırmanın gāye-i kusvâsıdır; ancak mukaddimâtında ondan müfârık olmuştur.
والنحو بالإضافة إلى الإعراب.إذ كما لا يعرف منزحف الشعر عن موزونه إلا بميزان العروض ولا يميز صواب الإعراب عن خطئه إلا بمحك النحو، كذلك لا يفرق بين فاسد الدليل وقويمه وصحيحه وسقيمه إلا بهذا الكتاب. فكل نظر لا يتزن بهذا الميزان ولا يعيار بهذا المعيار فاعلم أنه فاسد العيار غير مأمون الغوائل والأغوار.والباعث الثاني الإطلاع على ما أودعناه كتاب تهافت الفلاسفة، فإنا ناظرناهم بلغتهم وخاطبناهم على حكم اصطلاحاتهم التي تواطأوا عليها في المنطق وفي هذا الكتاب تنكشف معاني تلك الإصطلاحات؛ فهذا اخص الباعثين والأول أعمهما وأهمهما. أما كونه أهم فلا يخفى عليك وجهه، وأما كونه أعم فمن حيث يشمل جدواه جميع العلوم النظرية: العقلية منها والفقهية، فإنا سنعرفك أن النظر في الفقهيات لا يباين النظر في العقليات، في ترتيبه وشروطه وعياره، بل في مآخذ المقدمات فقط. ولما كانت الهمم في عصرنا مائلة من العلوم إلى الفقه بل مقصورة عليه حتى حدانا ذلك إلى أن صنفنا في طرق المناظرة فيها مأخذ الخلاف أولا، ولباب النظر ثانيا، وتحصين المآخذ ثالثا، وكتاب المبادي والغايات رابعا، وهو الغاية القصوى في البحث الجاري على منهاج النظر العقلي في ترتيبه وشروطه، وأن فارقه في مقدماته
Biz ayrıca bu kitaptaki söz yöntemi içinde fıkhî örnekler vermeyi arzuladık; böylece faydası kapsayıcı olsun ve diğer bütün türleri yarar ve semeresiyle kuşatsın. Belki de tekdir ve horlama nazarıyla bakan kimse, kat‘î akliyyâtı zannî fıkhî örneklerle anlatma hususunda âdetlerimizden ayrılmamızı inkâr eder. O hâlde taşkınlığından vazgeçsin ve kendisinin temsil sanatından ve onun faydasından bihaber olduğuna şahitlik etsin. Zira temsil, ancak irşad isteyen muhatabın daha iyi bildiği bir şeyle gizli bir meseleyi anlatmak için konulmuştur; tâ ki meçhulünü bildiği şeye kıyas etsin ve meçhul zihninde yer etsin. Şayet muhatap, marangozluktan ve âletlerinin kullanılışından başka bir şey bilmeyen bir neccâr ise, mürşidine ancak neccârlık sanatından temsil getirmesi gerekir; zira bu onun anlayışına daha önce gelir ve aklının münasebetine daha yakındır. Nitekim talebenin irşadı ancak kendi lisanıyla güzel olurken, ma‘kûlün anlaşılması da ancak onun bilgisinde daha sağlam olan örneklerle sağlanır. İşte biz bu kitabın gayesini ve maksadını özet olarak sana bildirdik; şimdi bunun şerh ve izahını artıralım, zira bu kitaba nazar edenlerin ihtiyacı şiddetlidir. Şöyle diyebilirsin: 'Ey zihnî ilimlerine aldanmış, aklî burhanların kendisine sürüklediği şeylere aldırış etmeyen kimse! Bu tazim ve ta‘zim nedir? Akıl sahibinin bir ölçü ve mizana ne ihtiyacı var? Akıl, dosdoğru kıstas ve doğru ölçüdür. Akıl sahibi, aklının kemalinden sonra bir tesdit ve takvime muhtaç değildir.' Ama sen, hafife aldığın aklî yolların tehlikeleri konusunda ağırbaşlı ve temkinli ol! Ve her şeyden önce şunda iyice tahkik et ki sende...
رغبنا ذلك أيضا في أن نورد في منهاج الكلام في هذا الكتاب أمثلة فقهية فتشمل فائدته وتعم سائر الأصناف جدواء وعائدته.ولعل الناظر بالعين العوراء نظر الطعن والإزراءِ، ينكر انحرافنا عن العادات في تفهيم العقليات القطعية، بالأمثلة الفقهية الظنية فليكف عن غلوائه في طعنه وإزرائه، وليشهد على نفسه بالجهل بصناعة التمثيل وفائدتها، فإنها لم توضع إلا لتفهيم الأمر الخفي بما هو الأعرف عند المخاطب المسترشد، ليقيس مجهوله إلى ما هو معلوم عنده فيستقر المجهول في نفسه.فإن كان الخطاب مع نجار لا يحسن إلا النجر وكيفية استعمال آلاته، وجب على مرشده ألا يضرب له المثل إلا من صناعة النجارة، ليكون ذلك أسبق إلى فهمه وأقرب إلى مناسبة عقله وكما لا يحسن إرشاد المتعلم إلا بلغته لا يحسن إيصال المعقول إلى فهمه إلا بأمثلة هي أثبت في معرفته؛ فقد عرفناك غاية هذا الكتاب وغرضه تعريفا مجملا فلنزد له شرحا وإيضاحا لشدة حاجة النظار إلى هذا الكتاب.لعلك تقول أيها المنخدع بما عندك من العلوم الذهنية المستهتر بما يسوق إليه البراهين العقلية، ما هذا التفخيم والتعظيم وأي حاجة بالعاقل إلى معيار وميزان، فالعقل هو القسطاس المستقيم والمعيار القويم، فلا يحتاج العاقل بعد كمال عقله إلى تسديد وتقويم، فلتتئد ولتتثبت فيما تستخف به من غوائل الطرق العقلية، ولتتحقق قبل كل شيء أن فيك
Hissî hâkim, vehmî hâkim ve aklî hâkim. Bu hâkimlerden isabet eden, aklî hâkimdir. Nefis, fıtratın başlangıcında, hissî ve vehmî hâkimden gelen kabule karşı daha şiddetli bir boyun eğiş ve itaat gösterir. Çünkü bu ikisi, fıtratın başlangıcında nefse önce ulaşmış ve ona hükmetmek sûretiyle onu ele geçirmişlerdir. Nefis, aklî hâkim ona ulaşmadan önce bu ikisinin hükmüne alışmış ve onlarla ünsiyet peydâ etmiştir. Bu sebeple nefis için, alıştığı şeyden vazgeçmek ve yaratılışına yabancı gelen şeye boyun eğmek zorlaşır. Nefis, akıl hâkimine sürekli muhalefet eder, onu yalanlar; his ve vehim hâkimine ise uyar ve onları tasdik eder. Nihayet kitapta açıklayacağımız çare ile zapt altına alınıncaya kadar bu hâl devam eder. Eğer bu iki hâkimin (hissî ve vehmî) kuruntu ve bozukluğuna dair söylediklerimizin doğruluğunu bilmek istersen, his hâkimine bak: Güneşe baktığında onu bir dirsek genişliğinde, yıldızları mavi bir yaygı üzerine serpilmiş dinarlar gibi, dik duran cisimlerin yere düşen gölgesini ise durağan olarak görmesine; ayrıca çocuğun ilk gelişim dönemindeki şeklini durağan sanmasına dikkat et. Oysa akıl, delilleriyle —ki hissin karşı çıkmaya gücü yetmez— güneş diskinin dünyanın küresinden kat kat büyük olduğunu, yıldızların da öyle olduğunu bize bildirmiş, durağan gördüğümüz gölgenin aslında sürekli hareket hâlinde olduğunu, çocuğun gelişim sürecinde boyunun durağan değil sürekli ve devamlı bir büyüme içinde bulunduğunu ve gizli dereceli bir ilerleyişle artışa doğru gittiğini —ki his onu idrak etmekten aciz kalır, akıl ise buna şahitlik eder— bize göstermiştir.
حاكما حسيا وحاكما وهميا وحاكما عقليا، والمصيب من هؤلاء الحكام هو الحاكم العقلي، والنفس في أول الفطرة أشد إذعانا وإنقيادا للقبول من الحاكم الحسي والوهمي، لأنهما سبقا في أول الفطرة إلى النفس وفاتحاها بالإحتكام عليها، فألفت احتكامهما وأنست بهما قبل أن أدركها الحاكم العقلي، فاشتد عليها الفطام عن مألوفها والإنقياد لما هو كالغريب من مناسبة جبلتها، فلا تزال تخالف حاكم العقل وتكذبه وتوافق حاكم الحس والوهم وتصدقهما إلى أن تضبط بالحيلة التي سنشرحها في الكتاب.وإن أردت أن تعرف مصداق ما تقوله في تخرص هذين الحاكمين واختلالهما، فانظر إلى حاكم الحس كيف يحكم إذا نظرت إلى الشمس عليها بأنها في عرض مجر، وفي الكواكب بأنها كالدانير المنثورة على بساط أزرق، وفي الظل الواقع على الأرض للأشخاص المنتصبة بأنه واقف بل على شكل الصبي في مبدأ نشئه بأنه واقف، وكيف عرف العقل ببراهين لم يقدر الحس على المنازعة فيها، إن قرص الشمس أكبر من كرة الأرض بأضعاف مضاعفة، وكذلك الكواكب، وكيف هدانا إلى أن الظل الذي نراه واقفا هو متحرك على الدوام لا يفتر، وأن طول الصبي في مدة النشء غير واقف بل هو في النمو على الدوام والإستمرار، ومترق إلى الزيادة ترقيا خفي التدريج يكل الحس عن دركه ويشهد العقل به.
Hissin bu türden agâlitleri çoktur; öyleyse onların tamamını saymaya kalkışma. Sen, onun iğvalarına vakıf olman için, haberlerinden şu küçük özetle yetin. Vehmî hâkime gelince, kendisine cihet itibarıyla hiçbir işaret bulunmayan bir mevcudu tekzib etmesinden gafil olma. Yine onun, âlemdeki cisimlere infisâl ve ittisâl itibarıyla uymayan, âlemin içinde veya dışında olmakla vasıflandırılmayan bir şeyi inkâr etmesinden gafil olma. Ve eğer akıl, vehmin bu tadlîlindeki şerrine kâfi gelmeseydi, yer ve göklerin Yaratıcısı hakkında âlimlerin nefislerinde avam ve ahmakların kalplerine yerleşenden daha fazla fâsid itikadlar yerleşirdi. Keza bu kadar uzağa gitmeye de muhtaç değiliz; onun tadlîlini ve tahyîlini temsil etmek için, zira o, zikrettiğimizden daha mahsusâta yakın olan şeyi tekzib eder. Çünkü eğer ona içinde hareket, tat, renk ve koku bulunan tek bir cisim arz edip de bunların tek bir mekânda ictimâ suretiyle bulunduğuna itikad etmesini teklif etsen, kabul etmekten kaçınır ve bunların bir kısmının diğerine muttasıl ve onunla mücâvir olduğunu hayal eder. Her birinin diğerine yapışmasını ince bir örtünün başka bir örtü üzerine örtülmesi misâliyle takdir eder. Onun cibilliyetinde mekân bakımından taaddüdü anlamak mümkün olmaz. Zira vehim ancak histen alır, his ise nihayetinde taaddüdü ve tebâyünü mekân veya zaman farklılığıyla idrak eder. Bu ikisi birlikte kaldırılınca, onun için aynı mekânda bulunan, sıfat ve hakikat itibarıyla farklı olan adetlere itikad etmek güçleşir. İşte bu ve bunun emsâli vehmin agâlitleri sayı ve tahdîtten çıkar. Allah teâlâ, hidâyet eden aklı ihsan ederek dalâletten kurtaran, cehâlet karanlıklarından necât veren, burhanın ziyâsıyla şeytanın vesveselerinin karanlıklarından halâs edendir; O'na şükredilir. Eğer bu iki hâkimin hıyânetine tamamen vâkıf olmak hususunda daha fazla istizhâr dilersen, işte sana, şer‘î nasslarda bu temvîhâtın şeytana nisbet edilmesi ve "vesvese" diye adlandırılması hususunda gelenleri istikrâ etmek düşer.
وأغاليط الحس من هذا الجنس تكثر فلا تطمع في استقصائها، واقنع بهذه النبذة اليسيرة من أنبائه لتطلع به على أغوائه. وأما الحاكم الوهمي فلا تغفل عن تكذيبه بموجود لا إشارة إلى جهته. وأما الحاكم الوهمي فلا تغفل عن تكذيبه بموجود لا إشارة إلى جهته، وإنكاره شيئا لا يناسب أجسام العالم بانفصال واتصال، ولا يوصف بأنه داخل العالم ولا خارجه. ولولا كفاية العقل شر الوهم في تضليله هذا لرسخ في نفوس العلماء من الإعتقادات الفاسدة في خالق الأرض والسماءن مارسخ في قلوب العوام والأغبياء.ولا نفتقر إلى هذا الأبعاد في تمثيل تضليله وتخييله، فإنه يكذب فيما هو أقرب إلى المحسوسات مما ذكرناه، لأنك إن عرضت عليه جسما واحدا فيه حركة وطعم ولون ورائحة واقترحت عليه أن يصدق بوجود ذلك في محل واحد على سبيل الإجتماع، كاع عن قبوله وتخيل أن بعض ذلك مضام للبعض ومجاور له. وقدر التصاق كل واحد بالآخر في مثال ستر رقيق ينطبق على ستر آخر، ولم يمكن في جبلته أن يفهم تعدده المكان، فإن الوهم إنما يأخذ من الحس، والحس في غاية الأمر يدرك التعدد والتباين بتباين المكان أو الزمان؛ فإذا رفعا جميعا عسر عليه التصديق بأعداد متغايرة بالصفة والحقيقة حالة فيما هو في حيز واحد.فهذا وأمثاله من أغاليط الوهم يخرج عن حد الإحصاء والحصر، والله تعالى هوالمشكور على ما وهب من العقل الهادي من الضلالة، المنجي عن ظلمات الجهالة، المخلص بضياء البرهان، عن ظلمات وساوس الشيطان.فإن أردت مزيد إستظهار في الإحاطة بخيانة هذين الحاكمين، فدونك وإستقراء ما ورد في الشرع من نسبة هذه التمويهات إلى الشيطان وتسميتها وسواسا
Ve onu (aklın ziyasını) O'na nispet ve izafe etmek, aklın ziyasına hidayet ve nur adını vermek ve onu Allah Teâlâ'ya ve meleklerine nispet etmek, «Allah göklerin ve yerin nurudur» âyetinde olduğu gibidir. Vehim ve hayalin mazınnesi (beklenti yeri) olduğu ve ikisinin de vesvesenin kaynağı bulunduğu için, Ebû Bekir (r.a.) bazı suçlulara had uygulayan bir kimseye: «Başa vur, çünkü şeytan baştadır» buyurdu. Hayâlî ve vehmî vesveselerin müfekkire kuvvetine öyle bir yapışması ki, ondan kurtulmakla bağımsız olan kimse azdır; hatta bu, kanın etlerimize ve organlarımıza karışması gibidir. Bu sebeple Resûlullah (s.a.v.): «Şeytan, insanoğlunun kanında (damarında) akar» buyurdu. Sen de akıl gözüyle sana işaret ettiğim bu sırları müşahede ettiğinde, bu iki hâkimin (hissin ve vehmin) dalâletinden kurtulmak için bir hile tedbirine şiddetle muhtaç olduğuna yakinen kanaat getirirsin. Eğer: «Anlattığınız şu şiddetli bağlılık karşısında ihtiyat için çare nedir?» dersen, o zaman aklın hilelerindeki inceliği düşün. Zira o (akıl), hissi ve vehmi, mütevehhem ve makule uygun müşahedelerden idrak etmelerine yardımcı oldukları hususlara kademe kademe çekti; onlardan vehmin kendisine yardım ettiği mukaddimeler aldı, onları itiraz edilemez bir şekilde tertip etti ve onlardan zorunlu olarak vehmin yalanlamaya güç yetiremeyeceği bir netice çıkardı. Çünkü bunlar, vehim ve aklın hükümden geri kalmadığı hususlardan alınmıştı; yani insanların ihtilaf etmediği zaruriyyât ve hissiyâttan olan ilimlerdir. Akıl, onları his ve vehmin elinden teslim aldı ve onlardan rehin olarak aldı; böylece ikisi (hiss ve vehim), onlardan zorunlu olarak çıkan neticenin doğru ve hak olduğunu tasdik ettiler. Sonra akıl, aynı tertip üzere bu neticeyi vehmin itiraz ettiği konulara ve ondan çıkan diğer neticelere nakletti. Vehim bu neticeleri yalanlayıp kabul etmekten imtina edince, aklın ona olan ihtiyacı hafifledi. Çünkü akıl tarafından konulan mukaddimeleri vehim, neticeyi üretmek için tertip edildiği düzende tasdik etmişti. Sanki vehim, bu mukaddimelerden neticenin lüzumunu teslim etmiş gibi oldu. Böylece nazar eden kimse, vehmin neticeyi kabulden sonraki imtinaını (veya: vehmin neticeyi kabul etmekten imtina ettiğini) tahkik eder.
وإحالتها عليه، وتسمية ضياء العقل هداية ونورا ونسبته إلى الله تعالى وملائكته في قوله (الله نُورُ السَمَواتِ وَالأَرض) ولما كان مظنة الوهم والخيال الماغ وهما منبعا الوسواس، قال أبو بكر رحمة الله عليه لمن كان يقيم الحد على بعض الجناة: اضرب الرأس فإن الشيطان في الرأس، ولما كانت الوساوس الخيالية والوهمية ملتصقة بالقوة المفكرة التصاقا يقل من يستقل بالخلاص منها حتى كان ذلك كامتزاج الدم بلحومنا وأعضائنا، قال صلى الله عليه وسلم: {إن الشيطان ليجري من ابن آدم مجرى الدم} وإذا لاحظت بعين العقل هذه الأسرار التي نبهتك عليها استيقنت شدة حاجتك إلى تدبير حيلة في الخلاص عن ضلال هذين الحاكمين.فإن قلت: فما الحيلة في الإحتياط مع ما وصفتمونه من شدة الرباط بهذه المغويات؛ فتأمل لطف حيل العقل فيه فإنه استدرج الحس والوهم إلى أمور يساعدانه على دركها من المشاهدات الموافقة للموهوم والمعقول، وأخذ منها مقدمات يساعده الوهم عليها ورتبها ترتيبا لا ينازع فيه، واستنتج منها بالضرورة نتيجة لم يسع الوهم التكذيب بها، إذ كانت مأخوذة من الأمور التي لا يتخلف الوهم والعقل عن القضاء بها، وهي العلوم التي لم يختلف فيها الناس من الضروريات والحسيات وأستسلمها من الحس والوهم وارتهنها منهما، فصدقا بأن النتيجة اللازمة منها صادقة حقيقة، ثم نقلها العقل بعينها على ترتيبها إلى ما ينازع الوهم فيه وأخرى منها نتائج.فلما كذب الوهم بها وامتنع عن قبولها هان على العقل مؤونته، فإن المقدمات التي وضعها كان الوهم يصدق بها على الترتيب الذي رتبه لانتاج النتيجة، فكأن الوهم قد سلم لزوم النتيجة منها فتحقق الناظر أن آباء الوهم عن قبول النتيجة بعد
Mukaddimeleri tasdik etmesi ve neticeyi tevlîd eden tertibin sıhhatini tasdik etmesi, bu neticeyi idrakten onun tabiatındaki ve cibilliyetindeki kusurdan ileri gelir; yoksa bu neticenin kâzib olmasından değil. Zira mukaddimelerin tertibi, vehmin onları tasdik etmesine yardımcı olan bir mahalden nakledilmiştir. O halde bu kitaptaki maksadımız, hissiyâttan ve cibillî zarûriyyâttan nazar için bir miyar almaktır; ta ki bunu gavâmıza naklettiğimizde, onlardan lâzım gelen şeyin sıdkından şüphe etmeyelim. Şimdi belki dersiniz ki: Eğer nuzzâr için zikrettikleriniz tamam olmuşsa, o halde niçin ma'kûlâtta ihtilâf ettiler? Halbuki vehmin aklı yardım ettiği hendesî ve hisâbî nazariyelerde ittifak ettikleri gibi ma'kûlâtta neden ittifak etmediler? Bunun cevabı iki vecihtendir: Biri şu ki, zikrettiğimiz şey dalâletin sebep ve menşelerinden biridir, hepsi değildir. Bunun ötesinde aklîyâtta nazar esnasında tehlikeli mâni'ler vardır ki, ukalâ içinde bunları aşıp kurtulan kimseyi bulmak güçtür. Yakîni intâc eden burhanın şartlarının mecâmi'ine vâkıf olduğun zaman, ekser beşerin kuvvetinin hafî ma'kûlâtın hakikatlerini idrakten âciz kalmasını uzak görme. İkincisi: Vehmiyye kazâyâ, tasdik edilen ve tekzib edilen diye ikiye ayrıldığında; bunlardan kâzib olanları sâdık olanlarına şiddetli bir benzerlik gösterdiğinden, nefis üzerinde onları kâzib olandan ayırması güç olan kaziyyeler ortaya çıkmıştır. Bunlara ancak Allah'ın tevfîkiyle desteklediği ve kendi tarîkiyle hak yolunu sülûk etmekle ikram ettiği kimseler güç yetirebilmiştir. Böylece aklîyât, ekserîye göre idraki kolay olanlar ve cumhûrun akıllarına müsta'sî olanlar diye ikiye ayrılmıştır. Ancak hak nuruyla te'yid edilmiş olan Allah teâlânın evliyâsının nâdirleri (şüzzâzı) bunu idrak edebilir; uzun asırlar bunlardan fertlerin bulunmasına müsaade etmez, bırakın çok ve büyük bir adedi.
التصديق بالمقدمات، والتصديق بصحة الترتيب المنتج لقصور في طباعه وجبلته عن درك هذه النتيجة، لا لكون هذه النتيجة كاذبة لأن ترتيب المقدمات منقول من موضع ساعد الوهم على التصديق بها، فإذن غرضنا في هذا الكتاب أن نأخذ من المحسوسات والضروريات الجبلية معيارا للنظر، حتى إذا نقلناه إلى الغوامض لم نشك في صدق ما يلزم منها. ولعلك الآن تقول: فإن تم للنظار ما ذكرتموه فلم اختلفوا في المعقولات، وهلا اتفقوا عليها اتفاقهم على النظريات الهندسية والحسابية التي يساعد الوهم العقل فيها؟ فجوابك من وجهين: أحدهما أن ما ذكرناه أحد مثارات الضلال لا كلها، ووراء ذلك في النظر في العقليات عقبات مخطرة يعز في العقلاء من يتخطاها فيسلم منها.وإذا أحطت بمجامع شروط البرهان المنتج لليقين، لم تستبعد أن تقصر قوة أكثر البشر عن درك حقائق المعقولات الخفية.الثاني: ان القضايا الوهمية لما انقسمت إل ما يصدق وإلى ما يكذب وكانت الكاذبة منها شديدة الشبه بالصادقة، اعترض فيها قضايا إعتاض على النفس تمييزها عن الكاذبة، ولم يقو عليها إلا من أيده الله بتوفيقه وأكرمه بسلوك منهاج الحق بطريقه، فانقسمت العقليات إلى ما هان دركها على الأكثر، وإلى ما استعصى على عقول الجماهير إلا على الشذاذ من أولياء الله تعالى المؤيدين بنور الحق الذين لا تسمح الإعصار الطويلة بوجود الآحاد منهم، فضلا عن العدد الكثير الجم.
Muhtemelen şimdi sen kendini avâm-ı nâstan biri zannediyor, nefsine yeis sûresini okuyor ve “Ben ne zaman devrin yegânesi, asrın ferîdi, hak nûruyla teyid edilmiş, şeytanın vesveselerinden kurtulmuş, burhan şartlarının tavsifine muttali olmuş biri olabilirim?” diye iddia ediyorsun. Öyleyse rehânete rükun etmek bana daha evlâ, atalardan miras itikadla iktifâ etmek tehlikenin sırtına binmekten benim için daha selametlidir; zira maksadın en uç noktasına ulaşabileceğime güvenmiyorum. Senin misalin hakkında, eğer bu hatırına gelirse denilir ki: Sen ancak zamanın sultanının rütbesine bakan, fakat ona yardım eden kuvvet, silah ve mühimmat, cesur askerler, servet, taraftarlar ve itaat edilen emir gibi imkânlardan mahrum olduğunu gören, onun rütbesine erişemeyeceğini veya derecesine yaklaşamayacağını uzak gören —ve itaat edilen emir—, onun rütbesine erişemeyeceğini veya derecesine yaklaşamayacağını uzak gören —ve itaat edilen emir— bir kimse gibisin. Lâkin vezirlik rütbesine veya riyâset rütbesine veya ondan daha aşağı başka bir makama nail olmaya kudretli olduğu halde dedi ki: “Bana doğru olan, en yüksek gaye ve dünya sultanının derecesi olan en yüce zirveden âciz kaldıktan sonra, babalarımın sanatı olan çöpçülük sanatıyla yetinmektir. Çünkü çöpçü, yiyeceği bir ekmek ve örteceği bir elbise bulmaktan âciz değildir.” —Şairin şu sözüne uyarak: “Bırak yüce hasletleri, gitme onları aramaya; otur yerinde, zira sen yiyen ve giyenisin.”— İşte bu bayağı ve kıt nazarlı kimse, düşünceye dalsa, teemmül etse ve ibret alsa, çöpçü ile sultan arasında mertebeler bulunduğunu bilirdi. Öyleyse yüksek derecelerden âciz olan herkesin alçak tabakalara razı olması gerekmez. Bilakis, aşağılık rütbesinden yükselerek ilerlediğinde, ulaştığı şey, ulaştığı yere nispetle bir riyasettir. İşte âlimler arasında saadet dereceleri hakkında böyle itikad etmelisin. İçimizden herkes için aşamayacağı bilinen bir makam ve geçemeyeceği sınırlı bir menzil vardır. Ancak en uca doğru bakmalıdır
ولعلك الآن تحسب نفسك واحدا من غمار الناس فتتلو على نفسك سورة اليأس، وتزعم أني متى أكون واحد الدهر، فريد العصر، مؤيدا بنور الحق متخلصا عن نزغات الشيطان مستوليا على وصفته من شروط البرهان؛ فالركون إلى الدعة أولى بي والقناعة بالإعتقاد الموروث من الآباء أسلم لي من أن أركب متن الخطر ولست أثق بنيل قاصية الوطر، فيقال في مثالك، إن خطر هذا ببالك: ما أنت إلا كإنسان لاحظ رتبة سلطان الزمان وما ساعده من الشوكة والعدة والنجدة والثروة والأشياع والأتباع، والأمر المتبع المطاع، واستبعد أن ينال رتبته أو يقارب درجته، والأمر المتبع المطاع، واستبعد أن ينال رتبته أو يقارب درجته، ولكن اقتدر أن ينال رتبة الوزارة أو رتبة الرئاسة أو منزلة أخرى دونها فقال: الصواب لي بعد العجز عن الغاية القصوى، والذروة العليا التي هي درجة سلطان الدنيا أن أقنع بصناعة الكنس التي هي صناعة آبائي، فالكناس ليس يعجز عن خبز يتناوله وثوب يستره إقتداء بقول الشاعر:دع المكارم لا ترحل لبغيتها … واقعد فإنك أنت الطاعم الكاسيوهذا الخسيس القاصر النظر، لو أنعم الفكر وتأمل واعتبر علم أن بين درجة الكناس والسلطان منازل فلا كل من يعجز عن الدرجات العلي ينبغي أن يقنع بالدركات السفلى، بل إذا انتهض مترقيا عن رتبة الخساسة، فما يترقى إليه بالإضافة إلى ما يترقى عنه رياسة - فهكذا ينبغي أن تعتقد درجات السعادة بين العلماء، فما منا إلا له مقام معلوم لا يتعداه، وطور محدود لا يتخطاه، ولكن ينبغي أن يشوف إلى أقصى
Mertebesini [yükseltmesini] ve kuvveden fiile, kuvvetinin ihtiva ettiği her şeyi çıkarmasını [sağlamaktır]. Şayet dersen ki: “Bu tahkîk ile izah ettiğin üzere, bu kitaba olan şiddetli ihtiyacı şimdi anladım; ardından zikrettiğin teşvik ile rağbetim arttı; gaye ve semeresi bana açıklandı. Öyleyse bana muhtevasını açıkla.” Bil ki, muhtevası şudur: Zihninde hâsıl olan sûretlerden, senin için gâib olan şeylere intikal keyfiyetini öğretmektir. Çünkü bu intikalin bir hey’eti ve tertibi vardır; bunlara riayet edildiğinde matluba ulaştırır, ihmal edildiğinde ise matluba ulaşmaktan alıkoyar. Hey’et ve tertibinden doğru olan, doğru olmayana son derece benzer. İşte bu ilmin mevzusu icmâlen budur. Tafsîlen ise şöyledir: Matlup ilimdir. İlim, eşyanın zâtlarına dair ilim (senin insan, ağaç, gökyüzü ve bunun dışındakilere dair ilmin gibi) ve bu musavver zâtların birbirlerine nispetine dair ilim olmak üzere ikiye ayrılır. Bu nispet ya selb veya icâb yoluyladır; meselâ “insan hayvandır” ve “insan taş değildir” sözlerin gibi. Zira sen insan ve taşı, zâtları itibarıyla tasavvurî olarak anlarsın, sonra birinin diğerinden selb edildiğine veya ona sâbit olduğuna hükmedersin. Buna tasdîk denir; çünkü tasdîk ve tekzîb buna taalluk eder.
مرقاه، وأن يخرج من القوة إلى الفعل كل ما تحتمله قواه. فإن قلت: إني فهمت الآن شدة الحاجة إلى هذا الكتاب بما أوضحته من التحقيق، ثم اشتدت رغبتي بما أوردته من التشويق، واتضح لي غايته وثمرته فأوضح لي مضمونه.فاعلم أن مضمونه تعليم كيفية الإنتقال من الصور الحاصلة في ذهنك إلى الأمور الغائبة عنك. فإن هذا الإنتقال له هيئة وترتيب إذا روعيت أفضت إلى المطلوب، وإن أهملت قصرت عن المطلوب، والصواب من هيئته وترتيبه شديد الشبه بما ليس بصواب. فمضمون هذا العلم على سبيل الإجمال هذا، وأما على سبيل التفصيل فهو أن المطلوب هو العلم، والعلم ينقسم إلى العلم بذوات الأشياء، كعلمك بالإنسان والشجر والسماء وغير ذلك. ويسمى هذا العلم تصورا، وغلى العلم بنسبة هذه الذوات المتصورة بعضها إلى بعض إما بالسلب أو بالإيجاب، كقولك الإنسان حيوان والإنسان ليس بحجر، فإنك تفهم الإنسان والحجر فهما تصوريا لذاتهما، ثم تحكم بأن أحدهما مسلوب عن الآخر أو ثابت له، ويسمى هذا تصديقا لأنه يتطرق إليه التصديق والتكذيب.
Zira talebenin nazarî araştırması ya tasavvura ya da tasdike yönelir. Tasavvura ulaştırana "kavl-i şârih" denir; bunun bir kısmı hadd, bir kısmı resmdir. Tasdike ulaştırana ise "hüccet" denir; bunun bir kısmı kıyas, bir kısmı istikrâ ve diğerleridir. Bu kitabın muhtevası, tasavvur edilmek istenen şeyin (hadd veya resm olarak) kavl-i şârihinin mebâdîsini; ve tasdike ulaştıran hüccetin (kıyas veya diğerleri olarak) mebâdîsini, bunların sıhhat şartlarına ve ikisinde hatanın menşeine dikkat çekilmeksizin tarif etmektir. Eğer dersen: "İnsan nasıl tasavvurî ilmi bilmez de hadde ihtiyaç duyar?" Deriz ki: İnsan, anlamını bilmediği bir isim işitir; nitekim "halâ nedir, melâ nedir, melik nedir, şeytan nedir ve akâr nedir?" diyen kimse gibi. O zaman "Akâr hamrdır" dersin. Eğer onu bilinen adıyla anlamazsa, haddiyle anlatırsın. Denilmiştir ki: Hamr, üzümden sıkılmış müskir bir içecektir. Böylece kişi hamrın zatına dair tasavvurî bir ilim elde eder. Ammâ tasdikî ilme gelince; insanın meselâ âlemin bir Sâni'i olduğunu bilmemesi gibidir. "Âlemin bir Sâni'i var mı?" der. "Evet, âlemin bir Sâni'i vardır" dersin ve onu hüccet ve burhan ile bunun doğruluğunu bildirirsin, nasıl ki bunu açıklayacağız. İşte kitabın muhtevası budur.
فالبحث النظري بالطالب إما أن يتجه إلى تصو أو إلى تصديق، والموصل إلى التصور يسمى قولا شارحا فمنه حد ومنه رسم، والموصل إلى التصديق يسمى حجة فمنه قياس ومنه استقراء وغيره. ومضمون هذا الكتاب تعريف مبادىء القول الشارح لما أريد تصوره حدا كان أو رسما، وتعريف مبادىء الحجة الموصلة إلى التصديق قياسا كانت أوغيره مع لا تنبيه على شروط صحتها ومثار الغلط فيهما. فإن قلت: كيف يجهل الإنسان العلم التصوري حتى يفتقر إلى الحد؟ قلنا بأن يسمع الإنسان إسما لا يفهم معناه كمن قال: ما الخلاء وما الملاء وما الملك وما الشيطان وما العقار؟ فتقول: العقار هو الخمر، فإن لم يفهمه باسمه المعروف أفهمه بحده. وقيل: إن الخمر شراب معتصر من العنب مسكر، فيحصل له علم تصوري بذات الخمر. وأما العلم التصديقي فبأن يجهل الإنسان مثلا أن للعالم صانعا، فيقول: هل للعالم صانع؟ فتقول: نعم للعالم صانع. وتعرفه صدق ذلك بالحجة والبرهان على ما سنوضحه، فهذا مضمون الكتاب.
Şunu bil ki, ilimlerin menbaları hakkındaki sözümüzü dört kitaba ayırdık: Kıyas Mukaddimeleri Kitabı, Kıyas Kitabı, Hadd Kitabı ve Vücudun Kısımları ile Ahkâmı Kitabı.
وإن أردت أن تعلم فهرست الأبواب.فاعلم أنا قسمنا القول في مدارك العلوم إلى كتب أربعة: كتاب مقدمات القياس، وكتاب القياس، وكتاب الحد، وكتاب أقسام الوجود وأحكامه.
Birinci Kitap, kıyâsın mukaddimeleri hakkındadır. Kıyâsta nazarın daha aşağı ve daha yukarı kısımlara taksiminin vechinden bilgi veren bir mukaddime zikredelim ve diyelim ki: Bu kısımdaki en yüksek matlap, yakînî ilmi hâsıl eden burhândır. Burhan, kıyâsın bir nev‘idir; zira kıyâs umumi bir isim, burhan ise onun bir nev‘inin hususi ismidir. Kıyâs ancak iki mukaddime ile intizam bulur. Her mukaddime de ancak mevzû‘ denilen bir muhberun‘anh (konu) ve mahmûl denilen bir haber (yüklem) ile intizam bulur. Bir kaziyyede zikredilen her mevzû‘ veya mahmûl, bir ma‘nâya delâlet eden bir lafızdır. İşte kıyâs mürekkebdir. Mürekkeb bir şey üzerine nazar edenin tarîki, o mürekkebi müfredâta tahlil etmek, âhâd (tekler) üzerinde nazara başlamak, sonra mürekkeb üzerinde nazar etmektir. Bu sebeple kıyâsa dair nazardan, kıyâsın kendisine münhal olduğu mukaddimeler üzerine nazar lâzım gelir. Mukaddimelere dair nazardan da mahmûl ve mevzû‘ üzerine nazar lâzım gelir ki bu ikisinden mukaddimeler te’lif edilir. Mahmûl ve mevzû‘a dair nazardan da kendileriyle mahmûl ve mevzû‘un tamamlandığı müfred lafızlar ve ma‘nâlar üzerine nazar lâzım gelir.
الكتاب الأول في مقدمات القياس، ولنذكر مقدمة يعرف بها وجه إنقسام النظر في القياس إلى أدنى وإلى أقصى فنقول: المطلب الأقصى في هذا القسم هو البرهان المحصل للعلم اليقيني والبرهان نوع من القياس إذ القياس إسم عام، والبرهان إسم خاص لنوع منه، والقياس لا ينتظم إلا بمقدمتين، وكل مقمدة لا تنتظم إلا بمخبر عنه يسمى موضوعا وخبر يسمى محمولا، وكل موضوع أو محمول يذكر في قضية فهو لفظ نيدل لا محالة على معنى، فالقياس مركب، وكل ناظر في شيء مركب، فطريقه أن يحلل المركب إلى المفردات ويبتدىء بالنظر في الآحاد، ثم في المركب، فلزم من النظر في القياس النظر فيما ينحل إليه القياس من المقدماتنومن النظر في المقدمات النظر في المحمولن والموضوع اللذين منهما تتألف المقدمات، ومن النظر في المحمول والموضوع النظر في الألفاظ والمعاني المفردة التي بها يتم المحمول والموضوع،
Mukaddimelerde nazar, bunların şartlarında nazarı da gerektirmiştir. Zira madde ve sûretten mürekkep olan her şeyin maddesi ve sûreti üzerinde nazar etmek gerekir. Bu, ancak bir ev yapmak isteyen kimsenin, öncelikle evin terkib edildiği malzemeleri —kerpiç, çamur ve tahta gibi— ayırmaya özen göstermesi, ardından şekillendirme, dizme ve birleştirme keyfiyetiyle meşgul olması gibidir. Kıyasa nazar da işte böyledir. İşte bu kısımlara duyulan ihtiyacın beyanıdır. Bundan sonra maksada geçelim.
ولزم من النظر في المقدمات النظر في شروطها؛ فإن كل مركب من مادة وصورة يجب النظر في مادته وصورته. وما هذا إلا كمن يريد بناء بيت فحقه أن يهتم بإفراز المواد التي منها يتركب كاللبن والطين والخشب، ثم يشتغل بالتنصوير وكيفية التنضيد والتركيب؛ فكذلك النظر في القياس، فهذا بيان الحاجة إلى هذه الأقسام، ولنأخذ بعده في المقصود.
Birinci Sanat: Elfâzın Delâletine, Delâlet Vecihlerinin Beyanına ve Ma‘nâlara İzâfelerine Dâir Mukaddimeler Kitabından. Yedi Taksîmat ile Beyânı: Birinci Taksim: Deriz ki elfâz, ma‘nâlara üç farklı vecihten delâlet eder: Birinci Vecih, mutâbakat cihetinden delâlettir ki, şeye mukabil vaz‘olunmuş isim gibidir; bu da lafz-ı hâit‘in hâita delâleti gibidir. Diğeri, tadammun (ihtiva) yoluyla olur; bu da lafz-ı beyt‘in hâita delâleti ile lafz-ı insân‘ın hayvâna delâleti gibidir. Kezâ her vasf-ı a‘rassın (daha hass) cevherî vasf-ı a‘amma (daha âmm) delâleti de böyledir. Üçüncüsü, iltizâm ve istitbâ‘ (lâzım getirme) yoluyla delâlettir; lafz-ı sakf‘ın hâita delâleti gibi; zira o, hâit için lâzım olan refîkin zâtının hâricindeki lâzımı istitbâ‘ eder. Yine insânın, terzilik san‘atına ve onu öğrenmeye kâbiliyetli oluşa delâleti de böyledir. Ta‘rîflerde mutâbakat ve tadammun delâleti muteberdir. İltizâm delâletine gelince, o muteber değildir; çünkü dil vâzı‘ı onu bu ikisi gibi vaz‘etmemiştir. Zira medlûl onda gayr-ı mahdûd ve gayr-ı mahsurdur; çünkü eşyânın lâzımları ve onların lâzımlarının lâzımları zabt ve hasr olunamaz; bu da lafzın nihâyetsiz ma‘nâlara delâlet etmesini gerektirir ki bu muhâldir.
الفن الأول: من كتاب مقدمات في دلالة الألفاظ وبيان وجوه دلالتهاونسبتها إلى المعاني وبيانه بسبعة تقسيمات: القسمة الأولى: أن نقول: الألفاظ تدل على المعاني من ثلاثة أوجه متباينة: الوجه الأول الدلالة من حيث المطابقة كالإسم الموضوع بإزاء الشي، وذلك كدلالة لفظ الحائط على الحائط.والآخر أن تكون بطريق التضمن وذلك كدلالة لفظ البيت على الحائط ودلالة لفظ الإنسان على الحيوان، وكذلك دلالة كل وصف أخص على الوصف الأعم الجوهري.الثالث: الدلالة بطريق الإلتزام والإستتباع كدلالة لفظ السقف على الحائط؛ فإنه مستتبع له إستتباع الرفيق اللازم الخارج عن ذاته، ودلالة الإنسان على قابل صنعة الخياطة وتعلمها، والمعتبر في التعريفات دلالة المطابقة والتضمن. فأما دلالة الإلتزام فلا لأنها ما وضعها واضع اللغة بخلافهما، لأن المدلول فيها غير محدود ولا محصور، إذ لوازم الأشياء ولوازم لوازمها لا تنضبط ولا تنحصر فيؤدي إلى أن يكون اللفظ دليلا على مالا يتناهى من المعاني وهو محال.
İkinci taksim: Lafzın, mananın umum ve hususuna nisbetle taksimidir. Lafız, cüz'î ve küllî olmak üzere ikiye ayrılır. Cüz'î, manasının kendi tasavvurunun, mefhumunda ortaklığın vukuuna mâni olmasıdır; meselâ 'Zeyd', 'şu ağaç', 'şu at' gibi. Zira 'Zeyd' lafzından tasavvur edilen, muayyen bir şahıstır; onun, 'Zeyd' lafzından anlaşılması bakımından başkası ona ortak olmaz. Küllî ise, manasının kendi tasavvurunun, onda ortaklığın vukuuna mâni olmamasıdır. Eğer imtina‘ ederse (ortaklık imkânsız olursa), bu, kendi mefhumunun ve lafzının muktezasının dışında bir sebepten ötürüdür. Meselâ 'insan', 'at' ve 'ağaç' gibi; bunlar cinslerin, nevîlerin ve umumî küllî manaların isimleridir. Bu kullanım, Arap dilinde, kendisine 'elif-lâm' (harf-i tarif) dahil olan her isimde câridir; fakat önceden bilinen muayyen bir şeye havale etme kastıyla olmaması şartıyla. Meselâ 'er-racül' (adam) bir cins ismidir; sen onu mutlak olarak kullanıp daha önce muhatap tarafından bilinen muayyen bir adamı kastedebilirsin, 'ikbelerracül' (adam geldi) dersin; burada elif-lâm tarif içindir, yani daha önce bana gelen adam. Fakat böyle bir karîne bulunmadığı takdirde, 'racül' ismi, altına her fert giren küllî bir isim olur.
القسمة الثانية: للفظ بالنسبة إلى عموم المعنى وخصوصه، واللفظ ينقسم إلى جزئي وكلي، والجزئي ما يمنع نفس تصور معناه عن وقوع الشركة في مفهومه، كقولك زيد وهذا الشجر وهذا الفرس، فإن المتصور من لفظ زيد شخص معين لا يشاركه غيره في كونه مفهوما من لفظ زيد. والكلي هو الذي لا يمنع نفس تصور معناه عن وقوع الشركة فيه، فإن امتنع امتنع بسبب خارج عن نفس مفهومه ومقتضى لفظه، كقولك الإنسان والفرس والشجر وهي أسماء الأجناس والأنواع والمعاني الكلية العامة، وهو جار في لغة العرب في كل إسم أدخل عليه الألف واللام لا في معرض الحوالة على معلوم معين سابق، كالرجل فهو إسم جنس، فإنك قد تطلق وتريد به رجلا معينا عرفه المخاطب من قبل، فتقول: أقبل الرجل فتكون الألف واللام فيه للتعريف أي الرجل الذي جاءني من قبل. فإذا لم تكن مثل هذه القرينة، كان إسم الرجل إسما كليا يشترك في الإندراج تحته كل شخص من أشخاص الرجال.