Selef-i Sâlihîn'imiz (r.a.) şöyle anlatmıştır: Hint diyarında, ekvator hattı altında bulunan adalardan bir ada vardır. Bu ada, insanın annesiz ve babasız tevellüd ettiği bir adadır. Orada meyve olarak kadın bitiren bir ağaç bulunur. Mes‘ûdî'nin, Vakvak Adası diye zikrettiği ada işte budur. Zira o ada, yeryüzünün hava itibarıyla en dengeli (ekmel) bölgesidir; en yüce nûr'un doğuşuna istidad bakımından en tam olanıdır. Ne var ki bu, cumhur filozofların ve büyük tabiplerin görüşünün hilâfınadır; onlar, mamur bölgeler içinde en dengeli yerin dördüncü iklim olduğu kanaatindedirler. Eğer bunu, ekvator hattında arzî mâni‘ler sebebiyle imar bulunmadığı kendilerince sabit olduğu için söylemişlerse, dördüncü iklimin yeryüzünün en dengeli bölgesi olduğu sözünün bir vechi vardır. Şayet bununla ekvator hattının aşırı sıcak olduğunu kastetmişlerse —ki ekserisi böyle açıklar— işte bu hatadır ve hilâfına burhan kaimdir. Şöyle ki: Tabii ilimlerde (fizik) burhan olunmuştur ki, sıcaklığın oluşmasına sebep ancak hareket, sıcak cisimlere temas veya ışıklandırmadır. Yine bu ilimlerde açığa çıkmıştır ki, güneş zatı itibarıyla sıcak değildir ve bu mizacî keyfiyetlerden hiçbiriyle keyfiyetlenmiş değildir. Keza bu ilimlerde, ışığı en tam kabul eden cisimlerin parlak (sakîl) saydam olmayan cisimler olduğu, bunu kabulde onları yoğun fakat parlak olmayan cisimlerin izlediği; yoğunluğu bulunmayan saydam cisimlerin ise ışığı hiçbir şekilde kabul etmediği de açığa çıkmıştır. İşte bu son husus, Şeyh Ebû Ali'nin [İbn Sînâ] bilhassa burhan ettiği ve kendisinden öncekilerin zikretmediği bir meseledir. Bu mukaddimeler sahih olduğunda, bunların gereği şudur: Güneş, yeryüzünü, sıcak cisimlerin kendilerine temas eden diğer cisimleri ısıttığı gibi ısıtmaz. Çünkü güneş zatında sıcak değildir. Yer de hareketle ısınmaz, zira o sâkindir; güneşin doğuşu ve batışı sırasında tek bir hal üzeredir. Bu iki vakitte, yerin ısınma ve soğuma halleri hisse göre açık bir farklılık arz eder. Güneş, önce havayı ısıtıp ardından havanın sıcaklığı vasıtasıyla yeri ısıtmaz. Bu nasıl mümkün olsun ki, sıcak zamanında yere yakın olan havanın, yukarıda kendisinden uzak havadan çok daha sıcak olduğunu görüyoruz? Geriye şu kalır: Güneşin yeri ısıtması, ancak ışıklandırma yoluyladır; başka bir şekilde değil. Zira sıcaklık daima ışığı takip eder; hatta ışık, içbükey aynada haddi aşarsa, karşısındaki şeyi tutuşturur. Ta‘lîmî ilimlerde (riyâziyye) kat‘î burhanlarla sabit olmuştur ki, güneş küre şeklindedir; yer de öyledir. Güneş, yerden çok daha büyüktür. Güneşten daima aydınlanan kısım, onun yarısından daha büyüktür. Yerin bu aydınlık yarısında, ışık her vakit en şiddetli haline ortasında erişir; çünkü burası karanlıktan en uzak noktadır ve güneşten en fazla parçayı karşılar. Çevreye yaklaştıkça ışık azalır, nihayet dairenin çevresinde karanlığa ulaşır ki, bu mahal yeryüzünün asla aydınlanmamış kısmıdır. Işık dairesinin ortasındaki mevki, ancak güneş orada sakinlerin başucunda (semtü'r-ruûs) olduğu vakit aydınlanır ve o anda o mevkide sıcaklık en şiddetli halindedir. Şayet bir mevki, güneşin sakinlerinin başucuna gelmekten (müsâmete) uzak olduğu bir yerse, son derece soğuk olur. Eğer müsâmetenin devamlı olduğu bir yerse, son derece sıcak olur. Hey'et ilminde (astronomi) sabit olmuştur ki, ekvator hattı üzerindeki bölgelerde güneş, sakinlerinin başucuna yılda ancak iki defa gelir: Hamel burcunun başlangıcına girdiğinde ve Mizan burcunun başlangıcına girdiğinde. Senenin geri kalanında altı ay onların güneyinde, altı ay da kuzeyinde bulunur. O halde onlarda ne aşırı sıcak ne de aşırı soğuk vardır; onların halleri bu sebeple birbirine benzerdir. Bu söz, içinde bulunduğumuz konuya uygun düşmeyecek kadar geniş bir izahı gerektirir. Sana ancak şu sebeple işaret ettik: O, insanın o bölgede annesiz ve babasız tevellüdünü caiz gören anlayışın sıhhatine şahitlik eden meselelerdendir. Sonra, onlardan (âlimlerden) bazıları hükmü kesinleştirip, Hayy b. Yakzân'ın o bölgede annesiz babasız teşekkül edenlerden olduğuna dair kati karar vermiştir. Bazıları ise bunu inkâr etmiş ve onun hakkında sana aktaracağımız bir haber rivayet etmiştir. Şöyle ki: Söz konusu adanın karşısında, geniş omuzlu, pek çok faydalı şeyleri olan, insanlarla mamur büyük bir ada bulunuyordu. O adaya, son derece kıskanç ve gayretli bir adam hükmederdi. Onun, güzellik ve cemâli had safhada olan bir kız kardeşi vardı. Adam, kız kardeşine kendisine denk birini bulamadığı için onu hapsetti ve evlenmesini engelledi. Onun Yakzân denilen bir akrabası vardı. Adam, o kadınla gizlice —kendi zamanlarında meşhur olan mezheplerine göre caiz bir şekilde— evlendi. Ardından kadın ondan gebe kaldı ve bir erkek çocuk doğurdu.
ذكر سلفنا الصالح رضي الله عنهم - أن جزيرة من جزائر الهند التي تحت خط الاستواء، وهي الجزيرة التي يتولد بها الإنسان من غير أم ولا أب، وبها شجر يثمر نساء، وهي التي ذكر المسعودي أنها جزيرة الوقواق لان تلك الجزيرة اعدل بقاع الأرض هواء؛ أتممها لشروق النور الأعلى عليها استعدادً، وان كان ذلك خلاف ما يراه جمهور الفلاسفة وكبار الأطباء، فانهم يرون إن اعدل ما في المعمورة الإقليم الرابع، فان كانوا قالوا ذلك لأنه صح عندهم انه ليس على خط الاستواء عمارة لمانع من الموانع الأرضية، فلقولهم: أن الإقليم الرابع اعدل بقاع الأرض وجه، وان كانوا إنما أرادوا بذلك إن ما على خط الاستواء شديد الحرارة، كالذي يصرح به أكثرهم فهو خطأ يقوم البرهان على خلافه.وذلك أنه قد تبرهن في العلوم الطبيعية أنه لا سبب لتكون الحرارة إلا الحركة أو ملاقاة الأجسام الحارة والإضاءة؛ وتبين فيها أيضاً إن الشمس بذاتها غير حارة ولا متكيفة بشيء من هذه الكيفيات المزاجية؛ وقد تبين فيها أيضاً إن الأجسام التي تقبل الإضاءة أتم القبول، هي الأجسام الصقيلة غير الشفافة، ويليها في قبول ذلك الأجسام الكثيفة غير الصقيلة، فأما الأجسام الشفافة التي لاشيء فيها من الكثافة فلا تقبل الضوء بوجه.وهذا وحده مما برهنه الشيخ أبو علي خاصة، ولم يذكره من تقدمه، فإذا صحت هذه المقدمات، فاللازم عنها أن الشمس لا تسخن الأرض كما تسخن الأجسام الحارة أجسام أخر تماسها، لان الشمس في ذاتها غير حارة ولا الأرض أيضاً تسخن بالحركة لأنها ساكنة وعلى حالة واحدة في شروق الشمس عليها وفي وقت مغيبها عنها.وأحوالها في التسخين والتبريد، ظاهرة الاختلاف للحس في هذين الوقتين.ولا الشمس أيضاً تسخن الهواء أولاً ثم تسخن بعد ذلك الأرض بتوسط سخونة الهواء، وكيف يكون ذلك ونحن نجد أن ما قرب من الهواء من الأرض في وقت الحر، أسخن كثيراً من الهواء الذي يبعد منه علواً؟ فبقي أن تسخين الشمس للأرض إنما هو على سبيل الإضاءة لا غير، فان الحرارة تتبع الضوء أبداً: حتى إن الضوء إذا افرط في المرأة المقعرة، أشعل ما حاذاها.وقد ثبت في علوم التعاليم بالبراهين القطعية، أن الشمس كروية الشكل، وأن الأرض كذلك، وأن الشمس أعظم من الأرض كثيراً، وأن الذي يستضيء من الشمس أبداً هو أعظم من نصفها، وأن هذا النصف المضيء من الأرض في كل وقت أشد ما يكون الضوء في وسطه، لأنه أبعد المواضع من المظلمة، ولأنه يقابل من الشمس أجزاءاً أكثر، وما قرب من المحيط كان أقل ضوءاً حتى ينتهي إلى الظلمة عند محيط الدائرة الذي ما أضاء موقعه من الأرض قط، وإنما يكون الموضع وسط دائرة الضياء إذا كانت الشمس على سمت رؤوس الساكنين فيه، وحينئذ تكون الحرارة في ذلك الموضع أشد ما يكون فان كان الموضع مما تبعد الشمس عن مسامتة رؤوس أهله، كان شديد البرودة جداً، وان كان مما تدوم فيه المسامتة كان شديد الحرارة، وقد ثبت في علم الهيئة أن بقاع الأرض التي على خط الاستواء لا تسامت الشمس رؤوس أهلها سوى مرتين في العام: عند حلولها برأس الحمل؛ وعند حلولها برأس الميزان.وهي في سائر العام ستة أشهر جنوباً منهم، وستة أشهر شمالاً منهم: فليس عندهم حر مفرط، ولا برد مفرط.وأحوالهم بسبب ذلك متشابهة.وهذا القول يحتاج إلى بيان أكثر من هذا، لا يليق بما نحن بسبيله؛ وإنما نبهناك عليه، لأنه من الأمور التي تشهد بصحة ما ذكر من تجويز تولد الإنسان بتلك البقعة من غير أم ولا أب.فمنهم من بت الحكم وجزم القضية بأن حي بن يقظان من جملة من تكون في تلك البقعة من غير أم ولا أب، ومنهم من أنكر ذلك وروى من أمره خبراً نقصه عليك، فقال: انه كان بازاء تلك الجزيرة، جزيرة عظيمة متسعة الأكتاف، كثيرة الفوائد، عامرة بالناس، يملكها رجل منهم شديد الأنفة والغيرة، وكانت له أخت ذات جمال وحسن باهر فعضلها ومنعها الأزواج إذا لم يجد لها كفواً.وكان له قريب يسمى يقظان فتزوجها سراً على وجه جائز في مذهبهم المشهور في زمنهم.ثم إنها حملت منه ووضعت طفلاً.
Derken, bu kadın, işinin meydana çıkmasından ve sırrının ifşa olmasından korktuğu için, çocuğu —kendisini emzirdikten sonra— bir sandığa koyup iyice kapattı. Geceleyin hizmetçilerinden ve güvendiği kimselerinden bir grupla birlikte onu deniz kıyısına çıkardı; kalbi ona karşı özlemle yanmakta, ondan korkmaktaydı. Ardından onunla vedalaştı ve şöyle dedi: 'Allah'ım! Sen bu çocuğu, henüz anılmaya değer bir şey değilken yarattın, onu karanlık rahimlerde rızıklandırdın, kemale erip sapasağlam oluncaya kadar onu üstlendin. Ben onu şimdi Senin lütfuna teslim ediyor, fazlından umuyorum; bu gaddar, cebbar ve inatçı hükümdardan korktuğum için. Ona sahip çık, onu (kötülere) teslim etme, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!' Sonra onu denize attı. Bu sırada suların med sebebiyle güçlü akışına rastladı; su, onu o geceden itibaren daha önce zikri geçen öteki adanın kıyısına taşıdı. O zamanlar med, sonradan ulaşamayacağı bir yere kadar varıyordu. Su, onu gücüyle sık ağaçlı, toprağı tatlı, rüzgâr ve yağmurdan korunaklı, güneşten gizlenmiş —öyle ki güneş doğduğunda oraya yan bakar, battığında ise meyleder— bir koruluğa soktu. Ardından su çekilmeye başladı. Sandık o yerde kaldı; rüzgârların esmesiyle kumlar yığıldı ve zamanla öyle birikti ki o koruluğa suyun giriş yolu kapandı. Artık med oraya ulaşamaz olmuştu. Sandığın çivileri gevşemiş, tahtaları suyun koruluğa fırlatması sırasında sarsılmıştı. O çocuğun açlığı iyice şiddetlenince ağlamaya, imdat istemeye ve hareket etmeye çabaladı; sesi, yavrusunu kaybetmiş bir dişi ceylanın kulağına ulaştı. (O yavru) ininden çıkmış, kartal onu kapmıştı. Ceylan bu sesi işitince onu kendi yavrusu zannetti. Yavrusunu hayal ederek sesi takip etti ve nihayet sandığa ulaştı. Tırnaklarıyla sandığı eşeledi; içeriden çocuk inleyip sızlanmaktaydı. Sandığın üst kısmından bir tahta fırlayıp uçtu. Bunun üzerine dişi ceylan ona doğru eğildi, üzerine titredi, şefkat gösterdi, memesini ağzına verdi ve ona hoş (bir) süt içirdi. Ardından onu himaye etmeye, büyütmeye ve zararlardan korumaya devam etti. İşte onun işinin başlangıcı, onu tevellüd (doğum) yoluyla olmadığını ileri sürenlere göre böyledir. Biz burada, onun nasıl terbiye edildiğini, büyük mertebeye ulaşıncaya kadar hallerinin nasıl bir nakil ile değiştiğini anlatacağız. Onun topraktan tevellüd ettiğini iddia edenlere gelince, onlar şöyle demişlerdir: O adanın topraklarının bir bölümünde, yıllar ve çağlar boyunca bir çamur (balçık) mayalanmış; öyle ki sıcak ile soğuk, yaş ile kuru kuvvetler yönünden bir denge ve eşitlik oluşturacak şekilde karışmıştı. Bu mayalanmış çamur son derece büyüktü; bir kısmı diğerinden mizaç itidali ve emşâc (karışımlar) oluşmaya hazır olma bakımından üstündü. Bunun ortasındaki kısım en dengeli ve insan mizacına en uygun olanıydı. Derken o çamur mayalanmaya devam etti ve içinde şiddetli yapışkanlık sebebiyle kaynama kabarcıklarına benzer şeyler meydana geldi. Ortasında ise çok küçük bir yapışkanlık ve kabarcık oluştu; bu iki kısma ayrılmıştı, aralarında ince bir perde vardı ve son derece itidalli, kendine uygun havaî (ince) bir cisimle doluydu. İşte o anda Allah Teâlâ'nın emrinden olan ruh ona taalluk etti, öyle bir tutundu ki his ve akıl nazarında ondan ayrılması güçtü. Zira anlaşılmıştır ki bu ruh, Azîz ve Celîl olan Allah katından sürekli bir feyezandır; tıpkı âleme daima feyezan eden güneş ışığı gibidir. Bazı cisimler ondan ışık almazlar ki bunlar son derece şeffaf havadır; bazıları ondan bir miktar ışık alır ki bunlar yoğun ve cilâlı olmayan cisimlerdir; bunlar ışığı alma bakımından farklılık gösterir, buna bağlı olarak renkleri de değişir. Bazıları ise ondan en fazla ışığı alır ki bunlar ayna ve benzeri gibi cilâlı cisimlerdir. İşte bu ayna belirli bir şekilde içbükey olduğunda, ışığın aşırılığı sebebiyle içinde ateş meydana gelir. İşte ruh ki Allah'ın emrindendir, daima bütün mevcutlar üzerine feyezandır. Kiminde hazırlık olmadığı için eseri görülmez; bunlar cansız cemâdât olup yukarıdaki örnekte hava mesabesindedir. Kiminde eseri görülür ki bunlar bitki türleri olup hazırlıklarına göre farklılık gösterir; yukarıdaki örnekte yoğun cisimler mesabesindedir. Kiminde ise eseri çok fazla görülür ki bunlar yukarıdaki örnekte cilâlı cisimlerdir. Bu cilâlı cisimlerden öyleleri vardır ki güneş ışığını kabul etmekte o derece ileri gider ki güneşin sûretini ve örneğini yansıtır. Aynı şekilde hayvanlardan da öyleleri vardır ki ruhu kabul etmekte o derece ileri gider ki ruhu yansıtır, onun suretiyle şekillenir; bu da yalnızca insana mahsustur. İşte Resûlullah'ın (s.a.v.) 'Şüphesiz Allah, Âdem'i kendi suretinde yarattı' sözü buna işarettir. Eğer bu suret (insan sureti) o derece kuvvetlenirse ki bütün suretler ona nispetle yok olur, o tek başına kalır ve onun nûrunun sebatı (sebhâtı) kendisine ulaşan her şeyi yakarsa, o zaman kişi kendi üzerine çevrilmiş, kendisini yakan bir ayna mesabesine gelir. Bu ise ancak nebîler için olur —Allah'ın salâtı hepsinin üzerine olsun. Bütün bunlar kendilerine uygun yerlerde açıklanmıştır; anlatılan bu oluşum (tehalluk) tasvirinin tamamına buradan dönüp bakılmalıdır.
فلما خافت أن يفتضح أمرها وينكشف سرها، وضعته في تابوت أحكمت زمه بعد أن أروته من الرضاع؛ وخرجت به في أول الليل في جملة من خدمها وثقاتها إلى ساحل البحر، وقلبها يحترق صبابةً به، وخوفاً عليه، ثم إنها ودعته وقالت: "اللهم انك خلقت هذا الطفل ولم يكن شيئاً مذكوراً، ورزقته في ظلمات الأحشاء، وتكفلت به حتى تم واستوى.وأنا قد سلمته إلى لطفك، ورجوت له فضلك، خوفاً من هذا الملك الغشوم الجبار العنيد.فكن له، ولا تسلمه، يا أرحم الراحمين" ثم قذفت به في اليم.فصادف ذلك جري الماء بقوة المد، فاحتمله من ليلته إلى ساحل الجزيرة الأخرى المتقدم ذكرها.وكان المد يصل في ذلك الوقت إلى موضع لا يصل إليه بعد علم.فأدخله الماء بقوته إلى أجمة ملتفة الشجر عذبة التربة، مستورة عن الرياح والمطر، محجوبة عن الشمس تزاور عنها إذا طلعت، وتميل إذا غربت.ثم أخذ الماء في الجزر.وبقي التابوت في ذلك الموضع، وعلت الرمال بهبوب الرياح، وتراكمت بعد ذلك حتى سدت مدخل الماء إلى تلك الأجمة.فكان المد لا ينتهي إليها، وكانت مسامير التابوت قد فلقت، وألواحه قد اضطربت عند رمي الماء في تلك الأجمة.فلما أشتد الجوع بذلك الطفل، بكى واستغاث وعالج الحركة، فوقع صوته في أذن ظبية فقدت طلاها، خرج من كناسه فحمله العقاب، فلما سمعت الصوت ظنته ولدها.فتتبعت الصوت وهي تتخيل طلاها حتى وصلت إلى التابوت، ففحصت عنه بأظلافها وهو ينوء ويئن من داخله، حتى طار عن التابوت لوح من أعلاه.فحنت الظبية وحنت عليه ورئفت به، وألقمه حلمتها وأروته لبناً سائغاً.ومازالت تتعهده وتربيه وتدفع عنه الأذى.هذا ما كان من ابتداء أمره عند من ينكره التولد.ونحن نصف هنا كيف تربى وكيف أنتقل في أحواله حتى يبلغ المبلغ العظيم.وأما الذين زعموا أنه تولد من الأرض فانهم قالوا إن بطناً من أرض تلك الجزيرة تخمرت فيه طينه على مر السنين والأعوام، حتى امتزج فيها الحار بالبارد، والرطب باليابس، امتزاج تكافؤ وتعادل في القوى.وكانت هذه الطينة المتخمرة كبيرة جداً وكان بعضها يفضل بعضاً في اعتدال المزاج والتهيؤ لتكون الأمشاج.وكان الوسط منها أعدل ما فيها وأتمه مشابهة بمزاج الإنسان: فتمخضت تلك الطينة، وحدث فيها شبه نفاخات الغليان لشدة لزوجتها: وحدث في الوسط منها لزوجة ونفاخة صغيرة جداً، منقسمة بقسمين، بينها حجاب رقيق، ممتلئة بجسم لطيف هوائي في غاية من الاعتدال اللائق به، فتعلق به عند ذلك الروح الذي هو من أمر الله تعالى وتشبث به تشبثاً يعسر انفصاله عنه عند الحس وعند العقل؛ إذ قد تبين أن هذا الروح دائم الفيضان من عند الله عز وجل، وأنه بمنزلة نور الشمس الذي هو دائم الفيضان على العالم.فمن الأجسام ما لا يستضيء به، وهو الهواء الشفاف جداً؛ ومنها ما يستضيء به بعض الاستضاءة، وهي الأجسام الكثيفة غير الصقيلة وهذه تختلف في قبول الضياء، وتختلف بحسب ذلك ألوانها، ومنها ما يستضيء به غاية الاستضاءة وهي الأجسام الصقيلة كالمرأة ونحوها.فإذا كانت هذه المرأة مقعرة على شكل مخصوص، حدث فيها النار لإفراط الضياء.الذي هو الروح، الذي هو من أمر الله تعالى، فياض أبداً على جميع الموجودات؛ فمنها ما لا يظهر أثره فيه اعدم الأستعداد، وهي الجمادات التي لا حياة لها، وهذه بمنزلة الهواء في المثال المتقدم، ومنها ما يظهر أثره فيه، وهي أنواع النبات بحسب استعداداتها وهذه بمنزلة الأجسام الكثيفة في المثال المتقدم؛ ومنها ما يظهر أثره فيه ظهوراً كثيراً، وهي الأجسام الصقيلة في المثال المتقدم.ومن هذه الأجسام الصقيلة ما يزيد على شدة قبوله لضياء الشمس أنه يحكي صورة الشمس، ومثالها.وكذلك أيضاً من الحيوان ما يزيد على شدة قبوله للروح أنه يحكي الروح ويتصور بصورته وهو الإنسان خاصة.واليه الإشارة بقوله صلى الله عليه وسلم: "إن الله خلق أدم على صورته".فان قويت في هذه الصورة حتى تتلاشى جميع الصور في حقها، وتبقى هي وحدها، وتحرق سبحات نورها كل ما أدركته، كانت حينئذ بمنزلة المرأة المنعكسة على نفسها المحرقة لسوها وهذا لا يكون إلا للأنبياء صلوات الله عليهم أجمعين.وهذا كله مبين في مواضعه اللائقة به، فليرجع إلى تمام ما حكوه من وصف ذلك التخلق.
Dediler ki: Bu ruh, o karâreye (birinci çukura/boşluğa) bağlanınca, bütün kuvveler ona boyun eğdi, secde etti ve Allah Teâlâ’nın emriyle kendi kemâlleri içinde ona hizmetkâr kılındı. Bunun üzerine o karârenin karşısında, aralarında ince perdeler ve geçit yolları bulunan üç karâre halinde bölünmüş başka bir nefâha (hava kabarcığı) meydana geldi ve bu nefâha, birinci karârenin doldurulduğu hava cinsinden bir maddeyle doldu; ancak ondan daha latifti. İşte bu tek bir nefâhadan bölünen üç karında, o boyun eğen kuvvelerden bir grup yer aldı; bunlar, o kuvvelerin muhafazası, üzerlerine gözetilmesi ve ince-ince şeylerin ve büyük işlerin birinci karâreye bağlı olan ilk ruha ulaştırılması vazifesiyle görevlendirildi. İkinci karârenin karşı tarafına denk gelecek şekilde, üçüncü bir nefâha daha oluştu. Bu nefâha da hava cisimli bir maddeyle dolu olmakla birlikte, ilk ikisinden daha yoğun (ağır, kesif) idi. Bu üçüncü karâreye de o boyun eğen kuvvelerden bir takım yerleşti ve onu muhafaza ve idare etmekle vazifelendirildi. İşte bu birinci, ikinci ve üçüncü karâreler, anlattığımız sıraya göre o kıvama gelmiş (mayalanmış) çamurdan yaratılan ilk şeylerdir. Bunlar birbirlerine muhtaç oldu: Bunlardan birincisinin diğer ikisine olan ihtiyacı, bir kullanma ve hizmet ettirme ihtiyacıdır. Diğer ikisinin ise birinciye olan ihtiyacı, memurun reise, tedbir edilenin tedbir edene olan ihtiyacı gibidir. Bunların her ikisi, kendilerinden sonra yaratılacak organlara göre birer reis olup memur değillerdir. Bunlardan biri, yani ikincisi, üçüncüsüne göre reislik bakımından daha tamdır. Bu ikinci karâre, ruh ona bağlanıp harareti yayılınca, ateşin koni biçimli şekline büründü; ayrıca onu kuşatan yoğun cisim de bu şekli aldı. Sert bir et hâline geldi ve üzerinde onu koruyan kalın bir örtü oluştu. Bu organın tamamına ‘kalb’ adı verildi. Hararetin gerektirdiği tahlil (eritme/ayrıştırma) ve rutubetleri giderme işlemleri neticesinde bu kalb, kendisini sürekli besleyecek, onu tâkviye edecek ve devamlı olarak çözülen kısımların yerine yenisini koyacak bir şeye muhtaç oldu; aksi takdirde varlığını uzun süre sürdüremezdi. Ayrıca kendisine uygun olanı çekip, aykırı olanı defetmek için duyumsamaya (hissederek seçme) da ihtiyaç duydu. Bunun üzerine organlardan biri, içinde bulunan kuvveler vasıtasıyla –ki bu kuvvelerin aslı kalbden gelir– onun bir ihtiyacını, diğer bir organ da öbür ihtiyacını üstlendi. Duyumsama işini üstlenen organ beyin (dimâğ), beslenme işini üstlenen organ ise karaciğerdir (kebid). Bu ikisinin her biri, kalbe muhtaç oldu: kalb, onlara kendi hararetini ve aslı kendinden olup onlara mahsus kuvveleri göndersin diye. Bu sebepten ötürü aralarında, kimisi kimisinden daha geniş olmak üzere, zaruret icabı bazı yollar ve geçitler dokunup örüldü ki işte bunlar şerâyîn (atardamarlar) ve urûktur (toplardamarlar). Tabiatçılar (natüralistler/etibbâ), ceninin rahimdeki yaratılışını –yaratılışı tamamlanıp organları bütünlenip karnın dışına çıkma zamanı gelinceye kadar– hiçbir şeyi ihmal etmeksizin bu şekilde tasvir ettiler. Bu kemâl halinin tarifinde, o büyük mayalanmış çamurdan da istifade ettiler; zira o çamur, insanın yaratılışı için gerekli olan bütün şeyleri, vücudun bütününü saran deri tabakaları ve diğerlerini de yaratmaya hazır hâle gelmişti. Nihayet (yaratılış) tamamlanınca, doğumu andırır bir şekilde o tabakalar ondan ayrıldı; çamurun geri kalan kısmı ise kuruma sebebiyle çatlayıp yarıldı. Sonra o çocuk, besininin tükenmesi ve şiddetli açlığı sebebiyle feryat edip yardım istedi; derken yavrusunu kaybetmiş bir ceylan onu emzirdi (sütüyle besledi). Sonra, bu grupların bu noktadan sonra anlattıkları ile birinci grubun terbiye meselesinde anlattıkları birleşir. Dediler ki: O çocuğu üstlenen ceylan, bol otlu ve verimli bir meraya rastladı; böylece eti ve sütü çoğaldı, o çocuğun beslenmesini en güzel şekilde üstlendi. Çocuğun yanından ayrılmazdı, ancak otlamak zorunda kaldığında uzaklaşırdı. Çocuk o ceylana öyle alıştı ki, ceylan gecikince şiddetle ağlar, ceylan da ona doğru uçar gibi gelirdi. O adada yırtıcı canavarlardan hiçbir şey yoktu. Çocuk o ceylanın sütüyle beslendi, büyüdü, gelişti; nihayet iki yıl tamamlandı. Yürümeye başladı, dişleri çıktı; ceylanı takip ederdi. Ceylan ona şefkat ve merhametle davranır, onu meyve ağaçlarının bulunduğu yerlere götürür, dökülen tatlı ve olgun meyvelerden yedirirdi. Sert kabuklu olanları ise dişleriyle kırar (ezerdi). Ne zaman süte ihtiyaç duysa ona süt verir; suya susasa su verirdi. Güneş açtığında ona gölge eder; soğuk olduğunda onu ısıtırdı. Gece bastırınca onu ilk konulan yere götürür, kendi vücudu ve o ilk zaman tabutun içinde bulunan tüylerle örterdi. Sabah ve akşam gidiş gelişlerinde, onlarla birlikte otlayan ve yatıp kalkan bir rabrub (bir tür yabani sığır/ceylan sürüsü) de onlara alışmıştı. Çocuk, ceylanlarla bu hal üzere kaldı: Sesini onların nağmesine uydururdu, öyle ki aralarındaki fark neredeyse ayırt edilemezdi. Aynı şekilde, işittiği kuş seslerini ve diğer hayvanların çeşitli çığlıklarını da –neyi amaçlıyorsa, o konuda şiddetli bir etkilenme gücüyle– büyük bir taklit kabiliyetiyle taklit ederdi. Nitekim hayvanların bu farklı durumlara göre farklı sesleri vardır; böylece yabani hayvanlar ona alıştı, o da onlara alıştı; ne onlar onu yabancıladı, ne de o onları yabancıladı.
قالوا: فلما تعلق هذا الروح بتلك القرارة، خضعت له جميع القوى وسجدت له وسخرت بأمر الله تعالى في كمالها، فتكون بازاء تلك القرارة نفاخة أخرى منقسمة إلى ثلاث قرارت بينهما حجب لطيفة، ومسالك نافذة، وامتلأت بمثل ذلك الهوائي الذي امتلأت منه القرارة الأولى؛ إلا أنه ألطف منه.وفي هذه البطون الثلاثة المنقسمة من واحد، طائفة من تلك القوى التي خضعت له وتوكلت بحراستها والقيام عليها، وإنهاء ما يطرأ فيها من دقيق الأشياء وجليلها إلى الروح الأول المتعلق بالقرارة الأولى.وتكون بازاء هذه القرارة من الجهة المقابلة للقراءة الثانية، نفاخة ثالثة مملوءة جسماً هوائياً، إلا أنه أغلظ من الأولين وسكن في هذه القرارة فريق من تلك القوى الخاضعة، وتوكلت بحفظها والقيام عليها؛ فكانت هذه القرارة الأولى والثانية والثالثة، أول ما تخلق من تلك الطينة المتحمرة على الترتيب الذي ذكرناه.واحتاج بعضها إلى بعض: فالأولى منها حاجتها إلى الآخرين، حاجة استخدام وتسخير.والأخريان حاجتهما إلى الأولى حاجة المرؤوس إلى الرئيس، والمدبر إلى المدبر؛ وكلاهما لما يتخلق بعدهما من الأعضاء رئيس لا مرؤوس.وأحدهما، وهو الثاني، أتمم رئاسة من الثالث فالأول منهما لما تعلق به الروح، واشتعلت حرارته تشكل بشكل النار لصنوبري وتشكل أيضاً الجسم الغليظ المحدق به على شكله، وتكون لحماً صلباً، وصار عليه غلاف صفيق يحفظه وسمي العضو كله قلباً واحتاج لما يتبع الحرارة من التحليل وافناء الرطوبات إلى شيء يمده ويغذوه، ويخلف ما تحلل منه على الدوام، وإلا لم يطل بقاؤه، واحتاج أيضاً إلى تحسس بما يلائمه فيجذبه، وبما يخالفه فيدفعه.فتكفل له العضو الواحد بما فيه من القوى التي أصلها منه بحاجته الواحدة، وتكفل له العضو الآخر بحاجته الأخرى.وكان المتكفل بالحس هو الدماغو المتكفل بالغذاء هو الكبد؛ واحتاج كل واحد من هذين إليه في أن يمدها بحرارته، وبالقوى المخصوصة بهما التي أصلها منه، فانتسجت بينهما لذلك كله مسالك وطرق: بعضها أوسع من بعض بحسب ما تدعواليه الضرورة، فكانت الشرايين والعروق.وصفه الطبيعيون في خلقة الجنين في الرحم، لم يغادروا من ذلك شيئاً، إلى أن كمل خلقه، وتمت أعضاؤه، وحصل في حد خروج الجنين من البطن، واستعانوا في وصف كمال ذلك بتلك الطينة الكبيرة المتخمرة، وأنها كانت قد تهيأت لان يتخلق منها كل ما يحتاج إليه في خلق الإنسان من الأغشية المجللة لجملة بدنه وغيرها فلما كمل انشقت عنه تلك الأغشية، بشبه المخاض، وتصدع باقي الطينة إذ كان قد لحقه الجفاف.ثم استغاث ذلك الطفل عند فناء مادة غذائه واشتداد جوعه، فلبته ظبية فقدت طلاها.ثم استوى عبد ما وصفه هؤلاء بعد هذا الموضع، وما وصفه الطائفة الأولى في معنى التربية؛ فقالوا جميعاً: إن الظبية التي تكفلت به وافقت خصباً ومرعى أثيثاً، فكثر لحمها وكثر لبنها، حتى قام بغذاء ذلك الطفل أحسن قيام.وكانت معه لا تبعد عنه إلا لضرورة الرعي.وألف الطفل تلك الظبية حتى كان بحيث إذا هي أبطأت عنه اشتد بكاؤه فطارت إليه.ولم يكن بتلك الجزيرة شيء من السباع العادية، فتربى الطفل ونما واغتذى بلبن تلك الظبية إلى أن تم له حولان، وتدرج في المشي وأثغر فكان يتبع تلك الظبية، وكانت هي ترفق به وترحمه وتحمله إلى مواضع فيها شجر مثمر فكانت تطعمه ما تساقط من ثمراتها الحلوة النضيجة؛ وما كان منها صلب القشر كسرته له بطواحنها؛ ومتى عاد إلى اللبن أروته، ومتى ظمئ إلى الماء أرودته، متى ضحا ظللته؛ ومتى خصر أدفأته.وإذا جن الليل صرفته إلى مكان الأول وجللته بنفسها وبريش كان هناك؛ مما ملئ به التابوت أولاً في وقت وضع الطفل فيه.وكان في غدوهما ورواحهما قد ألفهما ربرب يسرح ويبيت معهما حيث مبيتهما.فما زال الطفل مع الظباء على تلك الحال: يحكي نغمتها بصوته حتى لا يكاد يفرق بينهما؛ وكذلك كان يحكي جميع ما يسمعه من أصوات الطير وأنواع سائر الحيوان محاكاة شديدة لقوة انفعاله لما يريده ما كانت محاكاته لأصوات الظباء في الاستصراخ والاستئلاف والاستدعاء والاستدفاع.إذ للحيوانات في هذه الأحوال المختلفة أصوات مختلفة فألفته الوحوش وألفها؛ ولم تنكره ولا أنكرها.
Nitekim şeylerin sûretleri, müşâhedesinden gāib olduktan sonra nefsinde sâbit hâle gelince, nefsi onlardan kimi için bir meyl-i nüzû‘ (çekim) ve kimi için de bir kerâhet duymaya başladı. Bütün bunlar içinde o, bütün hayvanlara bakıyor, onları yün, kıl ve türlü tüylerle örtülü hâlde görüyordu. Ayrıca onların koşma (sür‘at) ve kuvvet sahibi olduklarını, kendilerine saldıranlarla savuşturmak için boynuz, diş, tırnak, mahmuz ve pençe gibi tabiî silâhlarla donanmış bulunduklarını müşâhede ediyordu. Sonra kendine dönüp çıplaklığını, silâhsızlığını, koşuda zayıflığını ve güçsüzlüğünü görüyordu; hattâ vahşî hayvanlar, meyveleri yemek için onunla çekişiyor, onları ona bırakmayıp kendileri alıyor, onu yeniyor, o da ne kendini savunabiliyor ne de onlardan birinden kaçıp kurtulabiliyordu. Yine akranı olan ceylân yavrularını görüyordu; onların önceleri boynuzları yokken sonradan çıkmış, zayıf iken koşuda güçlenmişlerdi. Kendinde bunlardan hiçbirini görmeyince düşünüp duruyor, sebebini bilmiyordu. Özürlülere ve eksik yaratılışlılara bakıyor, kendini onlara benzer bulmuyordu. Ayrıca bütün hayvanların atık çıkış yerlerini inceliyor, onları örtülü görüyordu: en kalın atığın çıkış yeri kuyruklarla, daha ince olanınki yün ve benzeri şeylerle örtülü idi. Yine onların erkeklik organları da onunkinden daha gizli idi. İşte bütün bunlar onu kaygılandırıp üzüyordu. Nihayet tam yedi yaşına yaklaştığı hâlde, bu eksiklikten ileri gelen üzüntü ve düşüncesi uzayıp, kendisi için o noksanı giderecek bir şeyin tamamlanacağından ümidini kesince, geniş ağaç yapraklarından bir şey edindi; bir kısmını arkasına, bir kısmını önüne koydu. Hurma yaprağı ve saz gibi şeylerden beline bir nev‘î kuşak yapıp o yaprakları ona taktı. Fakat pek az vakit geçmemişti ki o yapraklar soldu, kurudu ve döküldü. O da durmadan başka yapraklar alıyor, onları kat kat birbirine dikiyordu. Belki bu, biraz daha uzun dayanıyordu; ama her hâlükârda kısa ömürlü idi. Ağaç dallarından sopalar edindi, uçlarını düzeltti, gövdelerini denkleştirdi. Bunlarla kendisine karşı gelen vahşî hayvanlara vuruyor, zayıfına yüklenip kuvvetlisine direniyordu. Bu sayede kendince değeri bir miktar yükseldi; elinin onların ellerinden çok üstün olduğunu gördü. Zira eli sayesinde avret yerini örtebilmiş, kendi alanını savunacak sopalar edinmiş, böylece tabiî kuyruk ve silahtan müstağnî kalmıştı. Bu esnada büyüyüp yedi yaşını aştı; yaprakları yenileme zahmeti uzadıkça uzadı. İşte o zaman nefsi onu, ölmüş vahşî bir hayvanın kuyruğunu alıp takmaya itiyordu. Ancak diri vahşî hayvanların ölülerinden kaçınıp uzak durduklarını gördüğü için bu işe cesaret edemiyordu. Nihayet günlerden birinde ölü bir kartala rastlayıp ondan umduğunu elde etmeye muvaffak oldu; vahşî hayvanların ondan kaçmadığını görünce fırsatı ganimet bilip üzerine gitti. Kanatlarını ve kuyruğunu olduğu gibi sağlamca kesti; tüylerini açıp düzeltti. Bütün derisini yüzdü ve iki parçaya ayırdı: birini sırtına, diğerini göbeğine ve onun altına bağladı; kuyruğu arkadan, kanatları da pazularına sarkıttı. Bu, ona örtü, sıcaklık ve bütün vahşî hayvanların nezdinde heybet kazandırdı; öyle ki ona karşı gelmiyor ve engel olmuyorlardı. Artık onu emzirip büyüten ceylandan başka hiçbir hayvan yanına yaklaşmaz oldu. Zira o ceylan onu bırakmamış, o da onu bırakmamıştı. Ta ki o ceylan yaşlanıp zayıfladı. Onunla verimli otlaklar arıyor, ona tatlı meyveler toplayıp yediriyordu. Derken zayıflık ve güçsüzlük giderek ona galip geldi; nihayet ölüm onu yakaladı, hareketleri büsbütün durdu, bütün fiilleri işlemez oldu. Çocuk onu bu hâlde görünce pek şiddetli bir sarsıntı geçirdi; neredeyse üzüntüden canı çıkacaktı. Onu, duyunca cevap vermeye alışık olduğu sesle çağırıyor, gücü yettiğince bağırıyordu; fakat onda ne bir hareket ne bir değişiklik oluyordu. Kulaklarına ve gözlerine bakıyor, görünür bir kusur görmüyordu; aynı şekilde bütün organlarına bakıyor, hiçbirinde âfet bulmuyordu. Kusurun yerini bulup onu gidereceğini, böylece eski hâline döneceğini umuyordu; lakin buna gücü yetmedi, muvaffak olamadı. Onu bu görüşe sevk eden, daha önce kendi üzerinde yaptığı gözlemlerdi. Zira o, gözlerini kapadığı veya bir şeyle örttüğünde, o engel kalkana kadar göremediğini; parmağını kulaklarına sokup onları tıkadığında, o arıza gidene kadar hiçbir şey duymadığını; eliyle burnunu tuttuğunda, burnunu açana kadar hiçbir koku alamadığını görmüştü. Bu sebeple bütün idrak ve fiillerinin önünde, onları engelleyen mânialar bulunabileceğine, bu mânialar kaldırılınca fiillerin geri döneceğine itikad etti.
فلما ثبت في نفسه أمثلة الأشياء بعد مغيبها عن مشاهدته، حدث له نزوغ إلى بعضها؛ وكراهية لبعض.وكان في ذلك كله ينظر إلى جميع الحيوانات فيراها كاسية بالاوبار والأشعار وأنواع الريش، وكان يرى ما لها من العدو وقوة البطش، وما لها من الأسلحة المعدة لمدافعة من ينازعها، مثل القرون والأنياب والحوافر والصياصي والمخالب.ثم يرجع إلى نفسه، فيرى ما به من العري وعدم السلاح، وضعف العدو، وقلة البطش، عندما كانت تنازعه الوحوش أكل الثمرات، وتستبد بها دونه، وتغلبه عليها، فلا يستطيع المدافعة عن نفسه، ولا الفرار عن شيء منها.وكان يرى أترابه من أولاد الظباء، قد تبتت لها قرون، بعد أن لم تكن، وصارت قوية بعد ضعفها في العدو.ولم ير لنفسه شيئاً من ذلك فكان يفكر في ذلك ولا يدري ما سببه.وكان ينظر إلى ذوي العاهات والخلق الناقص فلا يجد لنفسه شبيهاً فيهم.وكان أيضاً ينظر إلى مخارج الفضول من سائر الحيوانات، فيراها مستورة: أما مخرج أغلظ الفضلتين فبالاذناب، وأما مخرج وأما مخرج أرقهما فبالاوبار وما أشبههما.ولأنها كانت أيضاً اخفى قضباناً منه.فكان ذلك ما يكربه ويسؤه.فلما طال همه في ذلك كله، وهو قد قارب سبعة اعوام، ويئس من أن يكمل له ما قد أضر به نقصه، اتخذ من أوراق الشجر العريضة شيئاً جعل بعضه خلفه وبعضه قدمه، وعمل من الخوض والحلفاء شبه حزام على وسطه، علق به تلك الأوراق فلم يلبث إلا يسيراً حتى ذوى ذلك الورق وجف وتساقط.فما زال يتخذ غيره ويخصف بعضه ببعض طاقات مضاعفة، وربما كان ذلك أطول لبقائه إلا انه على كل حال قصير المدة.واتخذ من أغصان الشجر عصياً وسوى أطرافها وعدل متنها.وكان بها على الوحوش المنازعة له، فيحمل على الضعيف منها، ويقاوم القوي منها، فنبل بذلك قدره عند نفسه بعض نباله، ورأى أن ليده فضلاً كثيراً على أيديها: إذ أمكن له بها ستر عورته واتخاذ العصي التي يدافع بها عن حوزته، ما استغنى به عما أراده من الذنب والعذاب الطبيعي.وفي خلال ذلك ترعرع واربى على السبع سنين، وطال به العناء في تجديد الأوراق التي كان يستتر بها.فكانت نفسه عند ذلك تنازعه إلى اتخاذ ذنب من ذنوب الوحوش الميتة ليعلقه على نفسه، إلا أنه كان يرى أحياء الوحوش تتحامى ميتها وتفر عنه فلا يتأتى له الأقدام على ذلك الفعل، إلى أن صادف في الأيام نسراً ميتاً فهدي إلى نيل أمله منه، واغتنم الفرصة في، إذ لم ير للوحوش عنه نفرةً فأقدم عليه، وقطع جناحيه وذنبه صحاحاً كما هي، وفتح ريشها وسواها، وسلخ عنه سائر جلده، وفصله على قطعتين: ربط إحداهما على ظهره، وأخرى على سرته وما تحتها، وعلق الذنب من خلفه، وعلق الجناحين على عضديه، فأكسبه ذلك ستراً ودفئاً ومهابة في نفوس جميع الوحوش، حتى كانت لا تنازعه ولا تعارضه.فصار لايدنو إليه شيء منها سوى الظبية التي كانت أرضعته وربته: فانها لم تفارقه ولا فارقها، إلى أن اسنت وضعغت، فكان يرتاد بها المراعي الخصبة ويجتني لها الثمرات الحلوة، ويطعمها.ومازل الهزل والضعف يستولي عليها ويتوالى، إلى أن أدركها الموت، فسكنت حركاتها بالجملة، وتعطلت جميع أفعالها.فلما رأها الصبي على تلك الحالة، جزع جزعاً شديداً، وكادت نفسه تفيض أسفاً عليها.فكان يناديها بالصوت الذي كانت عادتها أن تجيبه عند سماعه، ويصيح بأشد ما يقدر عليه، فلا لها عند ذلك حركة ولا تغييراً.فكان ينظر إلى أذنيها والى عينيها فلا يرى بها آفة ظاهرة، وكذلك كان ينظر إلى جميع أعضائها فلا يرى بشيء منها آفة.فكان يطمع إن يعثر على موضع الآفة فيزيلها عنها، فترجع إلى ما كانت عليه فلم ياتت له شيء من ذلك ولا استطاعة.وكان الذي أرشده لهذا الرأي ما كان قد اعتبره في نفسه قبل ذلك: لانه كان يرى انه إذا غمض عينيه أو حجبهما بشيء لا يبصر حتى نزول ذلك العائق، وكذلك كان يرى انه اذا ادخل إصبعه في أذنيه وسدها لا يسمع شيئاً حتى يزول ذلك العارض، وإذا امسك أنفه بيده لا يشم شيئاً من الروائح حتى يفتح أنفه.فاعتقد من اجل ذلك إن جميع ماله من الادراكات والأفعال قد تكون لها عوائق تعوقها، فإذا أزيلت العوائق عادت الأفعال.
Böylece [o kimse], zâhirî bütün âzâları tetkik edip bunlarda zâhir bir âfet görmediği –üstelik söz konusu âfetin bütün âzâyı kuşattığını ve belli bir organa tahsis edilmediğini müşahede etmekle birlikte– hâlde, hatırına şu geldi: O canlıya isabet eden âfet, ancak gözden ırak olan, bedenin bâtınında gizlenmiş bulunan bir organdandır ve bu organın fiilinde, bu zâhirî âzâlardan hiçbiri onun yerini tutamaz. Ne var ki âfet bu organa isabet edince zarar umûmîleşmiş, atâlet bütün organları sarmıştı. Eğer o organı bulup da ârızayı izâle edecek şeyi giderebilirse, ahvâlinin düzene gireceğini, faydasının bütün bedene taşacağını ve fiillerin eski hâline döneceğini ümit ediyordu. Bundan önce, vahşî hayvanlar ve benzerlerinde ölü bedenler görmüştü; bunların bütün âzâları kapalı idi, içlerinde kafatası, göğüs ve karın boşluğundan başka bir boşluk yoktu. Bu sebeple zihninde, söz konusu organın bu üç mahalden birinden başka bir yerde olamayacağı kanaati hâsıl oldu. Ayrıca bu üç mahalden ortada bulunanında olduğuna dair kuvvetli bir zannı galebe çalıyordu. Zira bütün âzâların ona muhtaç olduğu ve bu sebeple meskeninin orta yerde olması gerektiği kanaati yerleşmişti. Yine kendi nefsine döndüğünde, göğsünde böyle bir organın varlığını hissediyordu. Çünkü el, ayak, kulak, burun ve göz gibi sâir âzâlarını yok sayarak bunların ayrılabileceğini takdir edebiliyor ve onlardan müstağni kalabildiğini tasavvur edebiliyordu; başında da aynı şekilde bir organ takdir ediyor ve ondan da müstağni kalabileceğini zannediyordu. Lâkin göğsünde hissettiği şeyi düşündüğünde, bir an bile ondan müstağni kalamıyordu. Aynı şekilde vahşî hayvanlarla savaşırken de ekseriyetle göğsünü onların pengelerinden koruyordu; çünkü içindeki bu şeyin varlığını hissediyordu. Nitekim âfetin isabet ettiği organın onların göğüslerinde olduğuna kanaat getirince, onu araştırıp didik didik etmeye karar verdi; belki ona ulaşır, âfetini görür ve onu giderirdi. Sonra, bu yaptığı fiilin bizzat kendisinin, önceden isabet eden âfetten daha büyük olmasından ve bu çabasının onun aleyhine işlemesinden korktu. Ardından şöyle düşündü: Vahşî hayvanlarda ve benzerlerinde, böyle bir durumda zarar gören ve sonra eski hâline dönen birini görmüş müydü? Hiçbir şey bulamadı! Böylece, eğer onu terk ederse eski hâline dönmesinden ümidini kesti; ancak o organı bulur ve âfeti giderirse eski hâline dönmesine dair bir miktar ümidi kaldı. Bunun üzerine göğsünü yarıp içindekileri araştırmaya azmetti. Sert taş kırıklarından ve kuru kamış yarıklarından bıçak benzeri âletler yaptı ve bunlarla kaburgalarının arasını yardı; tâ ki kaburgalar arasındaki eti kesti ve kaburgaları içten kaplayan diyaframa ulaştı. Onu kuvvetli buldu; böyle bir diyaframın ancak böyle bir organ için olacağı zannı kuvvetlendi. Onu aşınca isteğine kavuşacağını umarak onu yarmaya çalıştı. Âletlerin yetersizliği ve sadece taşla kamıştan ibaret olması sebebiyle bu ona zor geldi. Derken yenilerini yaptı, onları bileyleyip inceltti ve diyaframı yarmada bir çâre buldu; nihayet onu yardı ve akciğere ulaştı. Akciğerin isteği olduğunu zannetti; onu çevirip âfetin mahallini aramaya koyuldu. Öncelikle onun bir taraftaki yarısına baktı. Onu bir tarafa eğilmiş görünce –ki o organın bedenin boyuna olduğu gibi enine de ortada olması gerektiğine inanıyordu– göğsün ortasını didik didik aramaya devam etti; nihayet son derece kuvvetli bir zarla örtülü, son derece sağlam bağlarla bağlı bulunan kalbe ulaştı. Yarmaya başladığı taraftan akciğer onu sarmıştı. Kendi kendine şöyle dedi: "Bu organın öbür tarafta da bu taraftaki gibi bir durumu varsa, o zaman hakiki orta noktadadır ve şüphesiz ki aradığım budur. Hele bir de gördüğüm güzel konumu, şeklinin cemâli, dağınıklığının azlığı, etinin kuvveti ve hiçbir organda görmediğim bir perdeyle örtülmüş olması da buna delâlet ediyor." Bunun üzerine göğsün öbür tarafını araştırdı ve orada da kaburgaları içten kaplayan diyaframı ve bu tarafta bulduğu gibi bir akciğer buldu. Böylece o organın aradığı şey olduğuna hükmetti. Onun örtüsünü yırtmaya ve zarını yarmaya kalkıştı; güçlükle ve zorlamayla, bütün gayretini sarf ettikten sonra buna muvaffak oldu. Kalbi açığa çıkardı, onu her taraftan kapalı (sâf bir et kütlesi hâlinde) buldu. Onda zâhir bir âfet görebilmek için baktı, hiçbir şey göremedi! Elini iyice sıktı; bunun üzerine içinde bir boşluğun olduğu ortaya çıktı. "Yoksa nihaî olarak aradığım, bu organın içinde midir? Ben daha ona ulaşamadım." dedi. Onu yardı; içinde iki boşluk buldu; biri sağ tarafta, diğeri sol taraftaydı. Sağ taraftaki pıhtılaşmış bir kan pıhtısıyla dolu idi; sol taraftaki ise boştu, içinde hiçbir şey yoktu. "Aradığım, bu iki evden birinde bulunacaktır, bundan başka ihtimal yok." dedi. Ardından şöyle dedi: "Şu sağdaki eve gelince, ben orada bu pıhtılaşmış kandan başka bir şey görmüyorum."
فلما نظر إلى جميع أعضاء الظاهرة ولم ير فيها آفة ظاهرة - وكان يرى مع ذلك العطلة قد اشتملها ولم يختص بها عضو دون عضو - وقع في خاطرة أن الآفة التي نزلت بها، إنما هي العضو غائب عن العيان مستكن في باطن الجسد، وان ذلك العضو لا يغني عنه في فعله شيء من هذه الأعضاء الظاهرة.فلما نزلت به الآفة عمت المضرة، وشملت العطلة، وطمع لو أنه عثر على ذلك العضو وأزال عنه ما يزال به لاستقامت أحواله وفاض على سائر البدن نفعه، وعادت الأفعال إلى ما كانت عليه.وكان قد شاهد قبل ذلك في الأشباح الميتة من الوحوش وسواها أن جميع أعضائها مصمتة لا تجويف فيها إلا القحف، والصدر، والبطن.فوقع في نفسه أن العضو الذي بتلك الصفة لن يعدو أحد هذه المواضع الثلاثة، وكان يغلب على ظنه غلبة قوية أنه إنما هو في الموضع المتوسط من هذه المواضع الثلاثة، إذ استقر في نفسه أن جميع الأعضاء محتاجة إليه، وأن الواجب بحسب ذلك أن يكون مسكنه في الوسط.وكان أيضاً إذا رجع إلى ذاته، شعر بمثل هذا العضو في صدره لانه كان يعترض سائراً اعضائه كاليد، والرجل، والأذن، والانف، والعين، ويقدر مفارقتها، فيتاى له أنه كان يستغني عنها، وكان يقدر في رأسه مثل ذلك ويظن أنه يستغني عنه، فإذا فكر في الشيء الذي يجده في صدره، لم يتأت له الاستغناء عنه طرفة عين.وكذلك كان عند محاربته للوحوش أكثر ما كان يتقي من صياصيهم على صدره، لشعوره بالشيء الذي فيه.فلما جزم الحكم بان العضو الذي نزلت به الآفة إنما هو في صدورها، اجمع على البحث عليه والتنقير عنه، لعله يظفر به، ويرى آفته فيزيلها ثم انه خاف أنه يكون نفس فعله هذا أعظم من الآفة التي نزلت بها أولاً فيكون سعيه عليها.ثم أنه تفكر: هل رأى من الوحوش وسواها، من ضار في مثل تلك الحال، ثم عاد إلى مثل حاله الأول؟ فلم يجد شيئاً! فحصل له من ذلك، اليأس من رجوعها إلى حالها الأولى إن هو تركها، وبقي له بعض الرجاء في رجوعها إلى تلك الحال إن هو وجد ذلك العضو وأزال الآفة عنه.فعزم على شق صدرها وتفتيش ما فيه، فاتخذ من كسور الأحجار الصلدة وشقوق القصب اليابسة، أشباه السكاكين، وشق بها بين أضلاعها حتى قطع اللحم الذي بين الأضلاع، وأفضى إلى الحجاب المستبطن للأضلاع فراه قوياً، فقوي ظنه مثل ذلك الحجاب لا يكون إلا لمثل ذلك العضو وطمع بأنه إذا تجاوزه ألفى مطلوبه فحاول شقه، فصعب عليه، لعدم الآلات، ولأنها لم تكن إلا من الحجارة والقصب، فاستجدها ثانية واستحدها وتلطف في خرق الحجاب حتى انخرق له، فأفضى إلى الرئة فظن أنها مطلوبه، فما زال يقلبها ويطلب موضع الآفة بها.وكان أولاً نصفها الذي هو في الجانب الواحد.فلما راها مائلة إلى جهة واحدة، وكان قد اعتقد أن ذلك العضو لا يكون إلا في الوسط في عرض البدن، كما في الوسط في طوله.فمازال يفتش في وسط الصدر حتى ألفى القلب وهو مجلل بغشاء في غاية القوة مربوط بعلائق في غاية الوثاقة، والرثة مطيفة به من الجهة التي بدأ بالشق منها، فقال في نفسه: إن كان لهذا العضو من الجهة الأخرى مثل ما له من الجهة فهو في حقيقة الوسط، ولا محالة أنه مطلوبي.لا سيما مع ما أرى له حسن الوضع، وجمال الشكل، وقلة التشتت، وقوة اللحم، وأنه محجوب بمثل هذا الحجاب الذي لم أر مثله لشيء من الأعضاء.فبحث عن الجانب الآخر من الصدر، فوجد فيه الحجاب المستبطن للأضلاع، ووجد الرئة كمثل ما وجد من هذه الجهة.فحكم بان ذلك العضو هو مطلوبه، فحاول هتك حجابه، وشق شغافه، فبكد واستكراه ما، قدر على ذلك، بعد استفراغ مجهوده.وجرد القلب فراه مصمتاً من كل جهة، فنظر هل يرى فيه آفة ظاهرة؟ فلم ير فيه شيئاً! فشد على يده، فتبين له أن فيه تجويفاً، فقال: لعل مطلوبي الأقصى إنما هو في داخل هذا العضو، وأنا حتى الآن لم أصل إليه.فشق عليه، فألقى فيه تجويفين اثنين احدهما من الجهة اليمنى والآخر من الجهة اليسرى، والذي من الجهة اليمنى مملوء بعقد منعقد، والذي من الجهة اليسرى خال لا شيء به.فقال: لن يعدو مطلوبي أن يكون مسكنه أحد هذين البيتين.ثم قال: أما هذا البيت الأيمن، فلا أرى فيه إلا هذا الدم المنعقد.
Şüphe yok ki, bütün ceset bu hale gelinceye kadar pıhtılaşmamıştı — zira kanın aktığı ve çıktığı vakit pıhtılaşıp katılaştığına şahit olmuştu; bu da diğer kanlar gibi bir kandan başka bir şey değildi. Ben bu kanın bütün organlarda mevcut olduğunu, bir organa mahsus olmayıp diğerlerinde bulunmadığını görüyorum. Halbuki benim talebim bu sıfattaki bir şey değildir; benim talebim ancak şu mahalle mahsus olan şeydir ki, ondan göz açıp kapayıncaya kadar müstağni kalamadığımı buluyorum ve ilk baştan beri hareketim/iştiyakım O’na yönelikti. Şu kana gelince: Vahşi hayvanlar beni savaşta nice kere yaralamış, benden çokça kan akmıştı, fakat bu bana zarar vermedi ve beni fiillerimden hiçbir şeyden mahrum bırakmadı. Demek ki bu evde (kalpte) talebim olan şey yoktur. Şu sol eve (sol karıncık) gelince, onu boş görüyorum, içinde hiçbir şey yok. Bunun boş/bâtıl olduğunu da sanmıyorum; zira her organı, kendine mahsus bir fiil için yaratılmış gördüm. Şu hâlde bu ev, şahit olduğum şerefine rağmen nasıl bâtıl olabilir? Anladığım o ki, talebim olan şey onun içindeydi! Fakat ondan göç etmiş ve onu boşaltmıştı. İşte o anda, bu cesede atâletten/duraklamadan ne kadar gelebildiyse geldi; idrak kayboldu, hareket kesildi. O evdeki sâkinin, evin yıkımından önce göç ettiğini ve onu olduğu hâliyle terk ettiğini görünce, artık ona dönmeyeceğini iyice anladı; zira cesette öyle bir tahribat ve yırtılma meydana gelmişti. Böylece bütün ceset, onun nezdinde, o şeye nispetle değersiz ve kıymetsiz hâle geldi; o şey ki kendi zihninde bir müddet cesedi mesken edindiğine, sonra ondan göç ettiğine inanıyordu. Artık düşüncesini yalnızca o şeye hasretti: O nedir? Nasıldır? Onu bu cesede bağlayan nedir? Nereye gitmiştir? Cesetten çıkarken hangi kapılardan çıkmıştır? Eğer istemeyerek çıkmışsa onu rahatsız eden sebep nedir? Eğer isteyerek çıkmışsa cesede karşı bu nefretin sebebi nedir? Bütün bunlar hakkında fikri dağıldı; cesetten uzaklaştı, onu terk etti ve bildi ki, kendisine şefkat edip emziren anası, aslında o göç eden şey idi; bütün bu fiiller ondan sadır oluyordu, şu âtıl cesetten değil. Ve bu ceset bütünüyle ancak bir âlet mesabesindedir; tıpkı vahşi hayvanlarla savaşmak için edindiği sopalar gibi. Böylece alâkası cesetten, cesedin sâhibine ve muharrikine intikal etti; artık ona karşı iştiyaktan başka bir şey kalmadı. Bu esnada ceset koktu, ondan kerih kokular yükseldi; bu da ondan nefretini artırdı, onu bir daha görmek istemedi. Sonra gözüne iki kuzgun ilişti; birbirleriyle dövüşüyorlardı, nihayet biri diğerini öldürüp yere serdi. Ardından sağ kalan, toprağı eşelemeye başladı; bir çukur kazdı ve o ölüyü toprakla örttü. Bunun üzerine kendi kendine dedi ki: “Bu kuzgun, arkadaşının leşini defnetmekte ne güzel yaptı! Her ne kadar onu öldürmekle kötülük etmişse de! Ben de bu fiili bulmaya, anam hakkında daha lâyık idim!” Hemen bir çukur kazdı, annesinin cesedini içine attı ve üzerine toprak saçtı. Sonra cesedi sevk ve idare eden o şey hakkında tefekküre daldı; onun ne olduğunu bilemiyordu! Ancak ceylan sürülerinin hepsine baktığında onları annesinin şeklinde ve sûretinde görüyordu. Bu sebeple, her birini hareket ettirip sevk eden şeyin, annesini hareket ettirip sevk eden şey gibi olduğu zannı ağır basıyordu. İşte bu benzerlikten ötürü ceylanlara ısınıyor ve onlara özlüyordu. Bir müddet böyle kaldı; hayvan ve nebat türlerini inceliyor, o adanın sahilinde dolaşıyor, kendisine bir benzer bulup bulamayacağını arıyordu; tıpkı hayvan ve nebat fertlerinin her birinin pek çok benzerini gördüğü gibi. Fakat bundan hiçbir şey bulamadı. Denizin adayı her taraftan kuşattığını görüyor, bu sebeple varlıkta kendi adasından başka bir kara parçası bulunmadığına inanıyordu. Bir defasında, sürtünme yoluyla bir çalılıkta bir ateş çıktı. Onu görünce, kendisini dehşete düşüren bir manzara ve daha önce hiç şahit olmadığı bir hâl ile karşılaştı; uzun süre hayretle durup ona baktı. Yavaş yavaş ona yaklaştı; ateşin delici ışığını ve gālip fiilini gördü; öyle ki bir şeye ilişti mi onu yok ediyor ve kendine dönüştürüyordu. Ateşe olan hayreti ve Allah teâlânın tabiatına yerleştirdiği cesaret ve kuvvet sebebiyle elini ateşe uzattı, ondan bir parça almak istedi. Fakat ateşe dokunur dokunmaz eli yandı; onu tutamadı. Bunun üzerine, ateşin henüz tamamen kaplamadığı bir kıvılcım almaya karar verdi; sağlam ucundan tuttu, ateş diğer ucunda idi. Bu şekilde başardı ve onu önceden mesken edinmek üzere beğendiği bir mağaraya götürdü — daha önce ikamet için beğendiği bir mağarayı boşaltmıştı. Sonra o ateşi otlarla ve kalın odunlarla beslemeye, gece gündüz ona bakmaya devam etti; onu beğeniyor ve ona hayret ediyordu. Geceleyin ona olan ünsiyeti artıyordu; zira ışık ve sıcaklık bakımından onun için güneşin yerini tutuyordu. Bu sebeple ona olan düşkünlüğü arttı ve onun, elindeki şeylerin en üstünü olduğuna inandı. Sürekli olarak onun yukarıya doğru hareket ettiğini ve yükselmek istediğini görüyordu; bu yüzden onun, şahit olduğu semavî cevherlerden olduğu zannı ağır bastı.
ولا شك أنه لم ينعقد حتى صار الجسد كله إلى هذا الحال - إذ كان قد شاهد الدماء متى سالت وخرجت انعقدت وجمدت ولم يكن هذا إلا دماً كسائر الدماء - وأنا أرى أن هذا الدم موجود في سائر الأعضاء لا يختص به عضو دون أخر، وأنا ليس مطلوبي شيئاً بهذه الصفة إنما مطلوبي الشيء الذي يختص به هذا الموضع الذي أجدني لا أستغني عنه طرفة العين، واليه كان انبعاثي من أول.واما هذا الدم فكم مرة جرحتني الوحوش في المحاربة فسال مني كثير منه فما ضرني ذلك ولا افقدني شيئاً من أفعالي، فهذا بيت ليس فيه مطلوبي.وأما هذا البيت الأيسر فأراه خالياً لاشيء فيه، وما أرى ذلك لباطل، فاني رأيت كل عضو من الأعضاء إنما لفعل يختص به، فكيف يكون هذا البيت على ما شاهدت من شرفه باطلاً؟ ما أرى إلا أن مطلوبي كان فيه! فارتحل عنه وأخلاه.وعند ذلك، طرأ على هذا الجسد من العطلة ما طرأ، ففقد الإدراك وعدم الحراك.فلما رأى أن الساكن في ذلك البيت قد ارتحل قبل انهدامه وتركه وهو بحاله، تحقق أنه أحرى أن لا يعود إليه بعد أن حدث فيه من الخراب والتخريق ما حدث.فصار عنده الجسد كله خسيساً لا قدر له بالإضافة إلى ذلك الشيء الذي اعتقد في نفسه أنه يسكنه مدة ويرحل عنه بعد ذلك.فاقتصر على الفكرة في ذلك الشيء ما هو؟ وكيف هو؟ وما الذي ربطه بهذا الجسد؟ والى اين صار؟ ومن أي الأبواب خرج عند خروجه من الجسد؟ وما السبب الذي أزعجه إن كان خرج كارهاً؟ وما السبب الذي كره إليه الجسد، حتى فارقه إن كان خرج مختاراً؟ وتشتت فكره في ذلك كله، وسلا عن الجسد وطرحه، وعلم أن أمه التي عطفت عليه وأرضعته، إنما كانت ذلك الشيء المرتحل، وعنه كانت تصدر تلك الأفعال كلها، لا هذا الجسد العاطل وأن هذا الجسد بجملته، إنما هو كالآلة وبمنزلة العصي التي اتخذها هو لقتال الوحوش.فانتقلت علاقته عن الجسد إلى صاحب الجسد ومحركه، ولم يبق له شوق إلا إليه.وفي خلال ذلك نتن ذلك الجسد، وقامت منه روائح كريهة، فزادت نفرته عنه، وود أن لا يراه ثم انه سنح لنظره غرابان يقتتلان حتى صرع أحدهما الآخر ميتاً.ثم جعل الحي يبحث في الأرض حتى حفر حفرة فوارى فيها ذلك الميت بالتراب فقال في نفسه: ما أحسن ما صنع هذا الغراب في مواراة جيفة صاحبه وان كان قد أساء في قتله اياه! وأنا كنت أحق بالاهتداء إلى هذا الفعل بآمي! فحفر حفرة وألقى فيها جسد أمه، وحثا عليها التراب.وبقي يتفكر في ذلك الشيء المصرف للجسد لا يدري ما هو! غير أنه كان ينظر إلى أشخاص الظباء كلها، فيراها على شكل أمه، وعلى صورتها فكان يغلب على ظنه، أن كل واحد منها إنما يحركه ويصرفه شيء هو مثل الشيء الذي كان يحرك أمه ويصرفها، فكان يألف الظباء ويحن إليها لمكان ذلك الشبه.وبقي على ذلك برهة من الزمن، يتصفح أنواع الحيوان والنبات ويطوف بساحل تلك الجزيرة، ويتطلب هل يرى أو يجد لنفسه شبيهاً حسبما يرى لكل واحد من أشخاص الحيوان والنبات أشباهاً كثيرة، فلا يجد شيئاً من ذلك.وكان يرى البحر قد أحدق بالجزيرة من كل جهة، فيعتقد أنه ليس في الوجود أرض سوى جزيرته تلك.واتفق في بعض الاحيان أن انقدحت نار في أجمة قلخ على سبيل المحاكة.فلما بصر بها رأى منظراً هاله، وخلقاً لم يعهده قبل، فوقف يتعجب منها ملياً، ومازال يدنو منها شيئاً فشيئاً، فرأى ما للنار من الضوء الثاقب والفعل الغالب حتى لا تعلق بشيء إلا أتت عليه وأحالته إلى نفسها، فحمله، العجب بها، وبما ركب الله تعالى في طباعه من الجراءة والقوة، على أن يده إليها، وأراد أن يأخذ منها شيئاً فلما باشرها أحرقت يده فلم يستطع القبض عليها فاهتدى إلى أن يأخذ قبساً لم تستول النار على جميعه، فأخذ بطرفه السليم والنار في طرفه الآخر، فتاتي له ذلك وحمله إلى موضعه الذي كان يأوي إليه - وكان قد خلا في جحر استحسنه للسكنى قبل ذلك.ثم مازال يمد تلك النار بالحشيش والحطب الجزل، ويتعهدهاً ليلاً ونهاراً استحساناً منه وتعجباً منها.وكان يزيد انسه بها ليلاً، لأنها كانت تقوم له مقام الشمس في الضياء والدفء، فعظم بها ولوعه، واعتقد أنها أفضل الأشياء التي لديه: وكان دائماً يراها تتحرك إلى جهة فوق وتطلب العلو، فغلب على ظنه أنها من جملة الجواهر السماوية التي كان يشاهدها.
Ve o, ateşin gücünü her şeyde, onu içine atarak sınardı. Şöyle ki ateşin, içine attığı cismin yanmaya olan istidadının kuvveti veya zayıflığına göre, ya süratle ya da yavaşça o şeye galebe çaldığını görürdü. Deniz hayvanlarının çeşitlerinden bir kısmı da –ki deniz onları sahile atmıştı– gücünü sınamak maksadıyla ateşe attığı şeyler arasındaydı. İşte ateş o hayvanı pişirip dumanı yükselince, ona karşı iştahı harekete geçti; ondan bir miktar yedi ve beğendi. Böylece et yemeye alıştı ve karada ve denizde avlanmak için hileye başvurdu; nihayet bu işte mâhir oldu. Kendisine bununla, evvelce sahip olmadığı türden hoş gıdalanma yolları temin edildiği için ateşe olan muhabbeti arttı. Ateşin güzel eserlerini ve kuvvetli tasarrufunu gördüğünde ona olan tutkusu şiddetlenince, kendisini yetiştiren anne ceylanın kalbinden göçen şeyin, bu mevcudatın cevherinden veya ona mücânis bir şeyden olduğu zihnine düştü. Zannını kuvvetlendiren husus ise, hayvanın hayatı boyunca duyduğu hararet ve ölümünden sonraki soğukluğu idi. Bu durum devamlıydı, aksamazdı. Ayrıca kendi nefsinde, göğsünün ceylan annesinde yarmış olduğu yere mukabil gelen kısmında şiddetli bir hararet buluyordu. Derken zihnine şu düştü: Canlı bir hayvan alıp kalbini yarar ve annesi ceylanda yardığında boş bulduğu o boşluğa bakar; bunu canlı hayvanda, içinde duran o şeyle dolu olarak görür ve onun ateşin cevherinden olup olmadığını; ışıktan ve hararetten bir şey ihtiva edip etmediğini tahkik ederdi. Bunun üzerine vahşi hayvanlardan birini yakalayıp bağladı ve onu, ceylanı yardığı şekilde yararak kalbe ulaştı. İlk olarak kalbin sol tarafını kastetti ve yardı; o boşluğu, beyaz pusu andıran buharlı hava ile dolu buldu. Parmağını içine soktuğunda, neredeyse kendisini yakacak derecede bir hararet buldu. O hayvan derhâl öldü. Böylece onun katında şu sabit oldu: Bu sıcak buhar, söz konusu hayvanı hareket ettiren şeydi; her hayvan ferdinde buna benzer bir şey bulunur ve bu, hayvandan ayrıldığı anda ölüm vukû bulurdu. Ardından nefsinde, hayvanın diğer âzâlarını, bunların tertibini, vaziyetlerini, miktarlarını, birbirleriyle olan irtibatının keyfiyetini, bu sıcak buhardan nasıl istimdat ettiklerini, hayatın bu sayede nasıl devam ettiğini, bu buharın kaldığı müddetçe nasıl kaldığını, nereden istimdat ettiğini ve hararetinin niçin tükenmediğini araştırma şehveti harekete geçti. İşte bütün bunları, diri ve ölü hayvanları teşrih ederek takip etti. Onları derin bir nazarla incelemeye ve iyice düşünmeye devam etti; nihayet bütün bu konularda büyük tabiiyyûnun mertebesine ulaştı. Böylece kendisi için şu meydana çıktı: Her hayvan ferdi, âzâlarının çokluğuna, duyularının ve hareketlerinin tenevvüune rağmen, menşei tek bir karardan olan o ruh sebebiyle birdir ve onun diğer âzâlara taksim edilmesi ve yayılması o ruhtan neşet eder. Bütün âzâlar ya ona hizmet eder ya da onun namına ifada bulunur. O ruhun cesedi idare etmedeki mevkii, tüm silahlarla düşmanla savaşan, karada ve denizde her türlü avı avlayan bir kimsenin mevkii gibidir. O kimse her bir tür için, onu avlayacağı bir âlet tayin eder. Savaşta kullanılan âletler, başkasının zararını defetmeye yarayanlar ve başkasına zarar vermeye yarayanlar diye ikiye ayrılır. Aynı şekilde av âletleri de deniz hayvanına uygun olanlar ve kara hayvanına uygun olanlar diye taksim edilir. Yine teşrihte kullanılan şeyler de yarmağa uygun olanlar, kırmaya uygun olanlar ve delmeye uygun olanlar diye ayrılır. Bir beden ise, her âletin kendisiyle neye uygun olduğuna ve o tasarrufla güdülen gâyelere göre onları çeşitli şekillerde kullanır. İşte hayvanî ruh da birdir. Göz âletiyle iş gördüğünde fiili görme; kulak âletiyle iş gördüğünde fiili işitme; burun âletiyle iş gördüğünde fiili koku alma; dil âletiyle iş gördüğünde fiili tatma; deri ve etle iş gördüğünde fiili dokunma; pazı ile iş gördüğünde fiili hareket; karaciğerle iş gördüğünde fiili gıda ve gıdalanma olur. Bu fiillerin her birinin kendisine hizmet eden âzâları vardır. Bunlardan hiçbir fiil, sinir denilen yollar vasıtasıyla o ruhtan kendisine bir şey ulaşmadıkça tamamlanmaz. Bu yollar kesildiğinde veya tıkandığında, o âzânın fiili âtıl kalır. İşte bu sinirler ruhu beynin karıncıklarından istimdat eder; beyin ise ruhu kalpten istimdat eder. Beyinde çokça ruh bulunur; çünkü o, birçok kısmın dağıtıldığı yerdir. Hangi âzâ, sebeplerden bir sebeple bu ruhtan mahrum kalırsa fiili âtıl kalır ve o, fâilin kullanıp da faydalanmadığı atılmış bir âlet mesabesine döner. Bu ruh bütünüyle cesetten çıkar, yok olur veya herhangi bir şekilde çözülürse bütün ceset âtıl kalır ve ölüm hâline dönüşür. Nihayet (bu hâl) onu, ilk meydana geldiği yerden itibaren bu noktaya ulaştırmıştı; bu da yirmi bir yıldı.
وكان يختبر قوتها في جميع الأشياء بأن يلقيها فيها، فيراها مستولية عليه أما بسرعة واما ببطء بحسب قوة استعداد الجسم الذي كان يلقيه للاحتراق أو ضعفه.وكان من جملة ما القى فيها على سبيل الاختبار لقوتها، شيء من أصناف الحيوانات البحرية - كان قد ألقاه البحر إلى ساحله - فلما أنضجت ذلك الحيوان وسطع قتاره تحركت شهوته إليه، فأكل منه شيئاً فاستطابه، فاعتاد بذلك أكل اللحم، فصرف الحيلة في صيد البر والبحر، حتى مهر في ذلك.وزادت محبته للنار، إذ تأتي له بها من وجوه الاغتذاء الطيب شيء لم يتأت له قبل ذلك.فلما اشتد شغفه بها لما رأى من أحسن آثارها وقوة اقتدارها، وقع في نفسه أن الشيء الذي ارتحل من قلب أمه الظبية التي أنشأته، كان من جوهر هذا الوجود أو من شيء يجانسه، وأكد ذلك في ظنه، ما كان يراه من حرارة الحيوان طول مدة حياته، وبرودته من بعد موته، وكل هذا دائم لا يختل، وما كان يجده في نفسه من شدة الحرارة عند صدره، بازاء الموضع الذي كان قد شق عليه من الظبية، فوقع في نفسه أنه لو أخذ حيواناً حياً وشق قلبه ونظر إلى ذلك التجويف الذي صادفه خالياً عندما شق عليه في أمه الظبية، لرأه في الحيوان الحي وهو مملوء بذلك الشيء الساكن فيه وتحقق هل هو من جوهر النار؟ وهل فيه شيء من الضوء والحرارة، آم لا؟ فعمد إلى بعد الوحوش واستوثق منه كتافاً وشقه على الصفة التي شق بها الظبية حتى وصل القلب.فقصد أولاً إلى الجهة اليسرى منه وشقها، فرأى ذلك الفراغ مملوءاً بهواء بخاري، يشبه الضباب الابيض، فأدخل إصبعه فيه، فوجده من الحرارة في حد كاد يحرقه، ومات ذلك الحيوان على الفور.فصح عنده أن ذلك البخار الحار هو الذي كان يحرك هذا الحيوان، وأن في كل شخص من أشخاص الحيوانات مثل ذلك، ومتى انفصل عن الحيوان مات.ثم تحركت في نفسه الشهوة للبحث عن سائر أعضاء الحيوان وترتيبها وأوضاعها وكميتها وكيفية ارتباط بعضها ببعض، وكيف تستمد من هذا البخار الحار حتى تستمر لها الحياة به، وكيف بقاء هذا البخار المدة التي يبقى، ومن أين يستمد، وكيف لا تنفذ حرارته؟ فتتبع ذلك كله بتشريح الحيوانات الأحياء والاموات، ولم يزل ينعم النظر فيها ويجيد الفكرة، حتى بلغ في ذلك كله مبلغ كبار الطبيعيين، فتبين له أن كل شخص من أشخاص الحيوان، وان كان كثيراً بأعضائه وتفنن حواسه وحركاته فانه واحد بذلك الروح الذي مبدؤه من قرار واحد، وانقسامه وانقسامه في سائر الأعضاء منبعث منه.وأن جميع الأعضاء إنما هي خادمة له، أو مؤدية عنه، وأن منزلة ذلك الروح في تصريف الجسد، كمنزلة من يحارب الأعداء بالسلاح التام، ويصيد جميع صيد البر والبحر، فيمد لكل جنس آلة يصيده بها والتي يحارب بها تنقسم: إلى ما يدفع به نكيلة غيره، والى ما ينكي بها غيره.وكذلك آلات الصيد تنقسم: إلى ما يصلح لحيوان البحر، والى ما يصلح لحيوان البر، وكذلك الأشياء التي يشرح بها تنقسم: إلى ما يصلح للشق، والى ما يصلح للكسر، والى ما يصلح للثقب، والبدن الواحد، وهو يصرف ذلك أنحاء من التصريف بحسب ما تصلح له كل آلة، وبحسب الغايات التي تلتمس بذلك التصرف.كذلك؛ ذلك الروح الحيواني واحد، وإذا عمل بالة العين كان فعله أبصاراً، وإذا عمل بآلة الآذن كان فعله سمعاً، وإذا عمل بآلة الآنف كان فعله شماً، وإذا عمل بآلة اللسان كان فعله ذوقاً، وإذا عمل بالجلد واللحم كان فعله لمساً، وإذا عمل بالعضد كان فعله حركه، وإذا عمل بالكبد كان فعله غذاء واغتذاء.ولكل واحد من هذه، أعضاء تخدمه.ولا يتم لشيء من هذه فعل إلا بما يصل إليها من ذلك الروح، على الطريق التي تسمى عصباً.ومتى انقطعت تلك الطرق أو انسدت، تعطل فعل ذلك العضو.وهذه الأعصاب إنما تستمد الروح من بطون الدماغ يستمد الروح من القلب، والدماغ فيه أرواح كثير، لانه موضع تتوزع فيه أقسام كثيرة: فآي عضو عدم هذا الروح بسبب من الأسباب تعطل فعله وصار بمنزلة الآلة المطرحة، التي يصرفها الفاعل ولا ينتفع بها.فان خرج هذا الروح بجملته عن الجسد، أو فني، أو تحلل بوجه من الوجوه، تعطل الجسد كله، وصار إلى حالة الموت، فانتهى به إلى هذا من منشئه، وذلك أحد وعشرون عاماً.
Bu zikredilen müddet zarfında hile çeşitlerinde mahâret kazandı; şerh ettiği hayvanların derilerini giyindi, onları ayakkabı edindi; iplikleri kıllardan, hatmi kamışlarının kozalarından, hubârâ ve kenevirden ve lifli her bitkiden edindi. Buna hidayetinin aslı şuydu: Halfâ otundan aldı ve güçlü dikenlerden ve taşlar üzerinde sivriltilmiş kamıştan kancalar yaptı. Kırlangıçların fiilinden gördükleriyle binaya hidayet buldu; böylece yediğinin fazlası için bir depo ve ev edindi; birbirine bağlanmış kamışlardan bir kapı ile onu tahkim etti; tâ ki bazı işleri için o taraftan gâib olduğunda hayvanlardan hiçbir şey ona ulaşmasın. Kuşların kanatlarını evcilleştirdi ki onlarla avlanmada yardım alsın; yumurtaları ve civcivleriyle evcil hayvanlar edindi. Yabani sığırların boynuzlarından mızrak uçları gibi şeyler edindi; onları güçlü kamışlara, kayın ağacı ve diğer sopalara monte etti; bunda ateş ve keskin taşlarla yardım aldı; nihayet mızrak gibi oldu. Kalkanını parça parça derilerden edindi. Bütün bunlar, tabiî silahtan mahrumiyetini gördüğü içindi. Elini, bundan kaçırdığı her şeye yeterli gördüğünde –ki türlerinin farklılığına rağmen hayvanlardan hiçbir şey ona mukavemet edemezdi, fakat onlar önünden kaçar ve kaçarak onu âciz bırakırdı– bunda çâre ve hile vechine düşündü. Onun için şiddetli koşan bazı hayvanları evcilleştirmekten, onlara uygun gıdayı hazırlayıp iyilik etmekten daha nâfi bir şey görmedi; tâ ki onlara binmek ve diğer türleri onlarla kovalamak kendisine mümkün olsun. O adada yabani atlar ve yabani eşekler vardı; onlardan kendisine uygun olanı edindi; onları eğitti nihayet maksadı onlarla tamamlandı; gemler ve eyerler gibi şeyleri iplerden ve derilerden yaptı; böylece, ele geçirme hilesi kendisine zor gelen hayvanları kovalamak hususunda umduğu şey kendisine geldi. Bütün bu işlerde mahâret kazanması, teşrihle meşgul olduğu ve hayvanın âzâlarının hususiyetlerini ve ne ile farklılaştıklarını vakıf olma şevkiyle oldu. Bu da, nihayetini yirmi bir yıl olarak belirlediğimiz müddet içindeydi. Sonra bundan sonra başka bakış açılarına yöneldi. Kevn ü fesâd âlemindeki bütün cisimleri tetkik etti: türlerinin ihtilâfıyla hayvanları, nebatatı, madenleri, taş çeşitlerini, toprağı, suyu, buharı, karı, dolu, duman, alev ve kor'u. Onların pek çok özellikleri, farklı fiilleri, uyumlu ve zıt hareketleri olduğunu gördü; bunda iyice nazar ve tetkik etti. Bazı sıfatlarda birleştiklerini, bazılarında ayrıldıklarını gördü; birleştikleri cihetten onlar bir, ayrıldıkları cihetten başkalaşmış ve çoğalmış olduklarını gördü. Bazen eşyanın hususiyetlerine ve birbirinden ayrıldıkları şeylere bakardı; o zaman onun yanında hadden hâric bir çokluk meydana gelir, varlık karşısında zabtedilemez bir şekilde yayılırdı. Her bir organın, çok fazla parçalara bölünme ihtimali taşıdığını görür; böylece onun zâtının kesreti olduğuna, aynı şekilde her şeyin zâtının da kesreti olduğuna hükmeder. Sonra başka bir yoldan ikinci bir bakışa dönerdi: organlarının çok olmakla birlikte tamamının birbirine muttasıl olduğunu, aralarında hiçbir vecihten infisâl bulunmadığını, bu yüzden hükümde tek olduklarını, ancak fiillerinin farklılığına göre farklılaştıklarını; bu ihtilafın, önce nazarının vardığı hayvanî ruhun kuvvetinden kendilerine ulaşan şeyden kaynaklandığını; o ruhun zâtıyla bir olduğunu ve zâtın hakikati olduğunu, diğer bütün organların âletler mesabesinde bulunduğunu; böylece bu yoldan nefsini bir görürdü. Sonra bütün hayvan türlerine intikal ederdi; bu bakış türüyle her bir ferdi bir görürdü. Sonra onlardan bir türe bakardı: ceylanlar, atlar ve kuş türleri gibi tür tür. Her türün fertlerinin, zâhirî ve bâtınî organlarda, idraklerde, hareketlerde ve eğilimlerde birbirine benzediğini görür; aralarında, üzerinde ittifak ettikleri şeye nispetle pek az şey dışında farklılık görmezdi. O türün tamamının ruhunun tek bir şey olduğuna hükmederdi; onun farklılaşmadığına, ancak pek çok kalpler üzerinde taksim olunduğuna; eğer o kalplerde dağılmış olan ruhun tamamını toplayıp bir kaba koymak mümkün olsa, hepsinin, pek çok kaplara dağıtılıp sonra toplanan bir su veya bir şerbet mesabesinde, tek bir şey olacağına hükmederdi. O halde o, tefrîk ve cem hallerinde bir tek şeydir; ancak onun maksadı bir vecihle çoğalmaktır. O bu bakışla türü bir görür, fertlerinin çokluğunu, hakikatte çokluk olmayan tek bir ferdin organlarının çokluğu mesabesinde kılardı. Sonra bütün hayvan türlerini nefsinde hazır eder ve onları teemmül ederdi. Onların hissettiklerinde, beslendiklerinde, diledikleri herhangi bir yöne irade ile hareket ettiklerinde ittifak ettiklerini görürdü. Bilmişti ki bu fiiller, hayvanî ruhun en hâss fiilleridir; bu ittifaktan sonra ayrıştıkları diğer şeylerin hayvanî ruha pek kuvvetli bir özgülükleri yoktur.
وفي خلال هذه المدة المذكورة تفنن في وجوه حيله، واكتسى بجلود الحيوانات التي كان يشرحها، واحتذى بها، واتخذ الخيوط من الأشعار ولحا قصب الخطمية والخباري والقنب، وكل نبات ذي خيط.وكان أصل اهتدائه إلى ذلك، أنه أخذ من الحلفاء وعمل خطاطيف من الشوك القوي والقصب المحدد على الحجارة.واهتدى إلى البناء بما رأى من فعل الخطاطيف فاتخذ مخزناً وبيتاً لفضلة غذائه، وحصن عليه بباب من القصب المربوط بعضه إلى بعض، لئلا يصل إليه شيء من الحيوانات عند مغيبه عن تلك الجهة في بعض شؤونه.واستألف جوانح الطير ليستعين بها في الصيد، واتخذ الدواجن ببيضها وفراخها، واتخذ من الصياصي البقر الوحشية شبه الاسنة، وركبها في القصب القوي، وفي عصي الزان وغيرها، واستعان في ذلك بالنار وبحروف الحجارة، حتى صارت شبه الرماح، واتخذ ترسه من جلود مضاعة: كل ذلك لما رأى من عدمه السلاح الطبيعي.ولما رأى أن يده تفي له بكل ما فاته من ذلك، وكان لا يقاومه شيء من الحيوانات على اختلاف أنواعها، إلا أنها كانت عنه فتعجزه هرباً، فكر في وجه الحيلة في ذلك، فلم ير شيئاً أنجع له من أن يتالف بعض الحيوانات الشديدة العدو، ويحسن إليها بأعداد الغذاء الذي يصلح لها، حتى يتأتى له الركوب عليها ومطاردة سائر الأصناف بها.وكان بتلك الجزيرة خيل البرية وحمر وحشية، فاتخذ منها ما يصلح له، وراضها حتى كمل بها غرضه، وعمل عليها من الشرك والجلود أمثال الشكائم والسروج فتاتي له بذلك ما امله من طرد الحيوانات التي صعبت عليه الحيلة في أخذها.وانما تفنن في هذه الأمور كلها ف وقت اشتغاله التشريح، وشهوته في وقوفه على خصائص أعضاء الحيوان، وبماذا تختلف، وذلك في المدة التي حددنا منتهاها بأحد وعشرين عاماً.ثم انه بعد ذلك أخذ في مآخذ أخر من النظر، فتصفح جميع الأجسام التي في عالم الكون والفساد: من الحيوانات على اختلاف أنواعها، والنبات والمعادن وأصناف الحجارة والتراب والماء والبخار والثلج والبرد، والدخان واللهيب والجمر، فرأى لها أصوافاً كثيرة وأفعالاً مختلفة، وحركات متفقة ومضادة، وأنعم النظر في ذلك والتثبت، فرأى أنها تتفق ببعض الصفات وتختلف ببعض، وأنها من الجهة التي تتفق بها واحدة، ومن الجهة التي تختلف فيها متغايرة ومتكثرة فكان تارة ينظر خصائص الأشياء وما يتفرد به بعضها عن بعض، فتكثر عنده كثرة تخرج عن الحصر، وينتشر له الوجود انتشار لا يضبط.كل عضو منها فيرى أنه يحتمل القسمة إلى أجزاء كثيرة جداً، فيحكم على ذاته بالكثرة، وكذلك على ذات كل شيء.ثم كان يرجع إلى نظر آخر من طريق ثان، فيرى أن أعضاءه، وان كانت كثيرة فهي متصلة كلها بعضها ببعض، لا انفصال بينها بوجه، فهي في الحكم الواحد، وأنها لا تختلف إلا بحسب اختلاف أفعالها، أن ذلك الاختلاف إنما هو بسبب ما يصل إليها من قوة الروح الحيواني، الذي انتهى إليه نظره أولاً، وأن ذلك الروح واحد ذاته، وهو حقيقة الذات، وسائر الأعضاء كلها كالآلات، فكانت تتحد عنده ذاته بهذا الطريق.ثم أنه كان ينتقل إلى جميع أنواع الحيوانات، فيرى كل شخص منها واحداً بهذا النوع من النظر.ثم كان ينظر إلى نوع منها: كالظباء والخيل وأصناف الطير صنفاً صنفاً، فكان يرى أشخاص كل نوع يشبه بعضه بعضاً في الأعضاء الظاهرة والباطنة الادراكات والحركات والمنازع، ولا يرى بينها اختلافاً إلا في أشياء يسيرة بالإضافة إلى ما اتفقت فيه.وكان يحكم بان الروح الذي لجميع ذلك النوع شيء واحد، وأنه لم يختلف إلا أنه انقسم على قلوب كثيرة، وأنه لو أمكن أن يجمع جميع الذي افترق في تلك القلوب منه ويجعل في وعاء واحد، لكان كله شيئاً واحداً، بمنزلة ماء واحد، أو شراب واحد، يفرق على أوان كثيرة، ثم يجمع بعد ذلك.فهو في حالتي تفريقه وجمعه شيء واحد، إنما الغرض له التكثر بوجه ما، فكان يرى النوع بهذا النظر واحداً، ويجعل كثرة أشخاصه بمنزلة كثيرة أعضاء الشخص الواحد، التي لم تكن كثرة في الحقيقة.ثم كان يحضر أنواع الحيوانات كلها في نفسه ويتأملها فيراها تتفق في أنها تحس، وتغتذي، وتتحرك بالإرادة إلى أي جهة شاءت، وكان قد علم أن هذه الأفعال هي أخص أفعال الروح الحيواني، وأن سائر الأشياء التي تختلف بها بعد هذا الاتفاق، ليست شديدة الاختصاص بالروح الحيواني.
İşte bu teemmül sayesinde ona şu hâl âşikâr oldu: Bütün hayvan türüne (cinsine) ait olan hayvânî ruh (er-rûhu'l-hayvânî), hakikatte birdir; her ne kadar onda türden türe değişen cüz'î bir farklılık bulunsa da. Bu, tıpkı birçok kabın arasında taksim edilmiş tek bir suya benzer; kabın bâzısı diğerinden daha soğuktur. Hâlbuki o, aslı itibariyle birdir. Soğukluk bakımından aynı mertebede bulunan her su da, o hayvânî ruhun tek bir türe tahsis edilmesi mesâbesindedir; her ne kadar bir yönüyle ona çokluk ârız olsa da. Nitekim o, bu türden bir nazarla bütün hayvan türünü tek bir varlık olarak görürdü.
Sonra türleri farklılık arzeden nebatata döner, her bir türün fertlerinin dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler ve fiiller bakımından birbirlerine benzediğini görürdü. Bunları hayvanlarla kıyaslar ve onlarda da hayvânî ruh mesâbesinde olan tek bir şeyin bulunduğunu ve nebatatın da o şey sebebiyle bir olduğunu bilirdi. Aynı şekilde bütün nebat türüne nazar eder, fiillerindeki ittifaka –beslenme ve büyüme anlamında– bakarak onun birliğine hükmederdi.
Sonra nefsinde hayvan türü ile nebat türünü bir araya getirir; her ikisini beslenme ve büyüme hususunda mutabık görürdü. Ancak hayvan, nebatın üzerinde his, idrak ve hareket fazîletine sâhiptir. Bazen nebatta da buna benzer bir şey zuhur eder; meselâ çiçeklerin yüzlerini güneşe çevirmesi, köklerinin gıdâya doğru hareket etmesi gibi. Bu, aralarında müşterek olan tek bir şey sebebiyledir. Bu şey, birinde daha tam ve kâmil, diğerinde ise ona mâni bir engel dokunmuştur. Bu, tıpkı ikiye taksim edilmiş tek bir suya benzer; biri donmuş (katı), diğeri akıcıdır. Nitekim nezdinde nebat ile hayvan birleşmiş (müttehid) olur.
Sonra taş, toprak, su, hava ve alev gibi hissetmeyen, beslenmeyen ve büyümeyen cisimlere nazar eder. Bunların kendilerine takdir edilmiş bir boy, en ve derinliğe sâhip cisimler olduğunu ve aralarında fark bulunmadığını görür; ancak bâzısı renkli, bâzısı renksiz; bâzısı sıcak, diğeri soğuk gibi farklılıklar vardır. Sıcağın soğuyabildiğini, soğuğun ısınabildiğini; suyun buhara, buharın suya dönüşebildiğini; yanan şeylerin kor, kül, alev ve dumana dönüştüğünü; dumanın yükselirken bir taş kubbe isabet ettiğinde orada sıkışarak diğer yeryüzü şeyleri mesâbesine geldiğini görürdü. İşte bu teemmül sayesinde ona şu hâl âşikâr olurdu: Bütün bunlar hakikatte tek bir şeydir; her ne kadar bir yönüyle onlara çokluk ilişmişse, bu da tıpkı hayvan ve nebata çokluğun ilişmesi gibidir.
Daha sonra nebat ve hayvanda kendisiyle birliğin sağlandığı şeye nazar eder; onun da bu cisimlerden bir cisim olduğunu –bir boy, en ve derinliğinin bulunduğunu, ya sıcak ya soğuk olduğunu, hissetmeyen ve beslenmeyen bu cisimlerden biri olduğunu– görür. Onlardan farkı yalnızca hayvan ve nebat âletleri vasıtasıyla ortaya çıkan fiilleridir; başka değil. Belki de o fiiller zâtî olmayıp kendisine başka bir şeyden sirâyet etmektedir. Eğer bu diğer cisimlere de sirâyet etseydi, onlar da onun gibi olurdu. İşte o, bu fiillerden tecrid edilmiş olarak zâtına nazar ederdi; ilk bakışta bu fiillerin ondan sâdır olduğu zannedilir. Neticede onun da bu cisimlerden bir cisimden ibaret olduğunu görürdü. Bu teemmül sayesinde ona şu hâl âşikâr olurdu: Bütün cisimler –diri, cansız, hareketli, sâkin– tek bir şeydir. Ancak bâzılarında âletlerle fiiller bulunduğu zuhur eder; bu fiillerin onlara zâtî mi yoksa başkalarından sirâyet mi ettiğini bilemezdi.
O bu hâlde cisimlerden başka bir şey görmezdi. Bu yolla varlığın tamamını tek bir şey; ilk nazarla ise hadsiz ve nihâyetsiz bir çokluk olarak görürdü. Bir müddet bu hâl üzere kaldı.
Sonra bütün cisimler –dirisi ve cansızı– üzerine teemmülde bulundu. Bunlar nezdinde bazen tek bir şey, bazen de nihâyetsiz bir çokluktur. Her birinin şu iki hâlden birinden hâlî olmadığını gördü: Ya duman, alev ve suyun altında kalan hava gibi yukarı yöne doğru hareket eder; ya da su, hayvan ve nebatın cüzleri gibi bu yönün zıddı olan aşağı yöne doğru hareket eder. Bu cisimlerden hiçbir cisim bu iki hareketten birinden arınmış değildir. Ancak kendisini yolundan alıkoyan bir mâni tarafından engellenmezse (durmaksızın hareket eder). Meselâ aşağıya inmekte olan bir taş, sert bir yeryüzü yüzeyine rastlar, onu yaramaz; onu yarması mümkün olsaydı, görünüşe göre hareketinden dönmezdi. Bunun için onu kaldırdığında, aşağıya meylederek sana yüklenir (ağırlık yapar), inmeyi talep eder. Aynı şekilde duman yükselirken, ancak onu hapseden sert bir kubbeye rastlarsa döner; işte o zaman sağa sola sapar. O kubbeden kurtulduğunda ise havayı yararak yükselir; çünkü hava onu hapsedemez.
فظهر له بهذا التأمل، أن الروح الحيواني الذي لجميع جنس الحيوان واحد بالحقيقة، وان كان فيه اختلاف يسير، اختص به نوع دون نوع: بمنزلة ماء واحد مقسوم على أوان كثيرة، بعضه أبرد من بعض.وهو في أصله واحد وكل ما كان في طبقة واحدة من البرودة، فهو بمنزلة اختصاص ذلك الروح الحيواني بنوع واحد، وان عرض له التكثر بوجه ما.فكان يرى جنس الحيوان كله واحداً بهذا النوع من النظر.ثم كان يرجع إلى أنواع النبات على اختلافها.فيرى كل نوع منها تشبه أشخاصه بعضها بعضاً في الأغصان، والورق، والزهر والثمر، والأفعال فكان يقيسها بالحيوان، ويعلم أن لها شيئاً واحداً فيه: هو لها بمنزلة الروح الحيواني وأنها بذلك الشيء واحد.وكذلك كان ينظر إلى جنس النبات كله، فيحكم باتحاده بحسب ما يراه من اتفاق فعله في أنه يتغذى وينمو.ثم كان يجمع في نفسه جنس الحيوان وجنس النبات، فيراهما جميعاً متفقين في الاغتذاء والنمو، ألا أن الحيوان يزيد على النبات، بفضل الحس والادراك والتحرك؛ وربما ظهر في النبات شيء شبيه به، مثل تحول وجوه الزهر إلى جهة الشمس، وتحرك عروقه إلى الغذاء، بسبب شيء واحد مشترك بينهما، هو في أحدهما أتمم وأكمل، وفي الآخر قد عاقه عائق ما، وأن ذلك بمنزلة ماء واحد قسم بقسمين، أحدهما جامد والآخر سيال، فيتحد عنده النبات والحيوان.ثم ينظر إلى الأجسام التي لا تحس ولا تغتذي ولا تنمو، من الحجارة، والتراب، والماء، والهواء، واللهب، فيرى أنها أجسام مقدر لها الطول وعرض وعمق وأنها لاتختلف، إلا أن بعضها ذو لون وبعضها لا لون له وبعضها حار والآخر بارد، ونحو ذلك من الاختلافات وكان يرى أن الحار منها يصير بارداً، والبارد يصير حار وكان يرى الماء يصير بخاراً والبخار ماء، والأشياء المحترقة تصير جمراً، ورماداً، ولهيباً، ودخاناً، والدخان إذا وافق في صعوده قبة حجر انعقد فيه وصار بمنزلة سائر الأشياء الأرضية، فيظهر له بهذا التأمل، أن جميعها شيء واحد في الحقيقة، وان لحقتها الكثرة بوجه ما، فذلك مثل ما لحقت الكثرة للحيوان والنبات.ثم ينظر إلى الشيء الذي اتحد به عند النبات والحيوان، فيرى أنه جسم ما مثل هذه الأجسام: له طول وعرض وعمق، وهو إما حار واما بارد، كواحد من هذه الأجسام التي لا تحس ولا تتغذى، وانما خالفها بأفعاله التي تظهر عنه بالآلات الحيوانية والنباتية لا غير، ولعل تلك الأفعال ليست ذاتية، وانما تسري إليه من شيء آخر ولو سرت إلى هذه الأجسام الآخر، لكانت مثله فكان ينظر إليه بذاته مجرداً عن هذه الأفعال، التي تظهر ببادئ الرأي، أنها صادرة عنه، فكان يرى أنه ليس إلا جسماً من هذه الأجسام، فيظهر له بهذا التأمل، أن الأجسام كلها شيء واحد: حيها وجمادها، متحركها وساكنها، إلا أنه يظهر أن لبعضها أفعالاً بالات، ولا يدري هل تلك الأفعال ذاتية لها، أو سارية أليها من غيرها.وكان في هذه الحال لا يرى شيئاً غير الأجسام فكان بهذا الطريق يرى الوجود كله شيئاً واحداً، وبالنظر الأول كثرة لا تنحصر ولا تتناهى.وبقي بحكم هذه الحالة مدة.ثم انه تأمل جميع الأجسام حيها وجامدها.وهي التي هي عنده تارةً شيء واحد وتارةً كثيرة كثرة لا نهاية لها، فرأى إن كل واحد منها، لا يخلو من أحد أمرين: إما أن يتحرك إلى جهة العلو مثل الدخان واللهيب والهواء، إذا حصل تحت الماء واما أن يتحرك إلى الجهة المضادة لتلك الجهة، وهي جهة السفل، مثل الماء، وأجزاء الحيوان والنبات، وأن كل جسم من هذه الأجسام لن يعرى عن إحدى هاتين الحركتين وأنه لا يسكن إلا إذا منعه مانع يعوقه عن طريقه، مثل الحجر النازل يصادف وجه الأرض صلباً، فلا يمكن أن يخرقه، ولو أمكنه ذلك لما انثنى عن حركته فيما يظهر، ولذلك إذا رفعته، وجدته يتحامل عليك بميله إلى جهة السفل، طالباً للنزول.وكذلك الدخان في صعوده، لا ينثني إلا أن يصادف قبة صلبة تحبسه، فحينئذً ينعطف يميناً وشمالاً ثم إذا تخلص من تلك القبة، خرق الهواء صاعداً لأن الهواء لا يمكنه أن يحبسه.
Deriden bir tulum havayla doldurulup ağzı bağlandıktan sonra suyun altına daldırıldığında, yukarı çıkmak istediğini, onu su altında tutan kimseye karşı direnç gösterdiğini ve havanın bulunduğu yere varıncaya kadar —yani suyun altından çıkıncaya kadar— bu direncin ve yukarı yöne olan meylin devam ettiğini, çıktıktan sonra ise sakinleştiğini ve bu direnç ile yükseklik yönüne olan meylin ondan zâil olduğunu görürdü.
Acaba, kendisinde bu iki hareketten veya bunlardan birine meyilden bir an olsun hâlî olan bir cisim bulabilir miyim diye baktı; fakat yanında bulunan cisimlerde böyle bir şey bulamadı. Bunu aramasının sebebi, cisim olması bakımından cismin tabiatını, çokluğun kaynağı olan vasıflardan hiçbiri kendisine ilişmeden görebilmeyi ummasıydı.
Bu ona zor gelince, vasıfları en az taşıyan cisimlere baktı; onların dahi bu iki vasıftan —ki bunlara 'sıklet' ve 'hiffet' denir— hiçbir şekilde hâlî olmadığını gördü. Bunun üzerine sıklet ve hiffetin cisme cisim olması bakımından mı, yoksa cisimliğin ötesinde zâid bir mânâ ile mi ait olduğunu düşündü. Neticede ona açıkça göründü ki bunlar cisimliğin ötesinde zâid bir mânâ iledir. Zira eğer cisme cisim olması bakımından ait olsalardı, hiçbir cisim bunlardan yoksun bulunmazdı.
Oysa biz, ağır olan cismin kendisinde hiffet (hafiflik) bulunmadığını, hafif olan cismin kendisinde de sıklet (ağırlık) bulunmadığını görmekteyiz. Bunlar hiç şüphesiz iki cisimdir; her birine diğerinden ayırt edici, cisimliğinin ötesinde zâid, kendine has bir mânâ vardır.
İşte bu mânâ sebebiyledir ki her biri diğerinden farklılaşmıştır. Eğer bu mânâ olmasaydı her bakımdan tek bir şey olurlardı.
Böylece ona açıkça göründü ki sıklet ve hiffetten her birinin hakikati iki mânâdan mürekkebtir: Biri, her ikisinde ortak olan mânâdır ki o da cisimlik mânâsıdır; diğeri ise her birinin hakikatinin diğerine nispetle kendine mahsus kıldığı mânâdır ki bunlar, cisimlik mânâsına mukarin olan sıklet (onda birinde) ve hifftir (diğerinde). Yani cisimlik mânâsına mukarin olan, birini yukarıya, diğerini aşağıya hareket ettiren anlamdır.
Aynı şekilde diğer cisimlere, yani cemâdât ve canlılara da baktı; her birinin varlık hakikatinin cisimlik mânâsı ile cisimliğin ötesinde bir (yahut birden fazla) zâid şeyden mürekkeb olduğunu gördü. Böylece ona cisimlerin muhtelif sûretleri göründü; bu, onun ruhânî âlemden ilk müşâhede ettiği şeydir. Zira bu sûretler hisle idrâk edilmeyip ancak bir nevi aklî nazarla idrâk olunurlar.
Bunlar arasında şu da ona göründü ki meskeni kalp olan ruh-i hayvânînin (ki bunun izahı daha önce yapılmıştı) dahi cisimliğinin ötesinde bir mânâya ihtiyacı vardır; bu mânâ sayesinde duyum çeşitleri, idrâkler ve hareket nevileri gibi kendine has garip fiilleri icra edebilir. İşte bu mânâ onun sûreti ve fazîletidir; onu diğer cisimlerden ayıran şeydir ve bahis ehli buna 'nefs-i hayvâniyye' adını verir.
Bitki için de aynı şekilde, hayvan için cârî olan garizî hararetin yerini tutan bir şey vardır; bu, bitkiye has olup onun sûretidir; bahis ehli buna 'nefs-i nebâtiyye' adını verir.
Aynı şekilde cemâdâttan —yani kevn u fesâd âleminde bulunan hayvan ve nebat dışındaki cisimlerden— her biri için de kendine has bir şey vardır; bu şey sayesinde her biri kendine mahsus fiilini (meselâ muhtelif hareket cinsleri ve kendisinden sadır olan hissî keyfiyyetleri) icra eder. Bu şey, her birinin sûretidir ve bahis ehli buna 'tabiat' adını verir.
Bu nazar, ona göstermiştir ki ezelden beri iştiyak duyduğu ruh-i hayvânînin hakikati, cisimlik mânâsı ile cisimliğin ötesinde zâid bir mânâdan mürekkebtir; cisimlik mânâsı, diğer tüm cisimlerle ortak olan yön, zâid olan diğer mânâ ise yalnızca ona aittir. Bunun üzerine cisimlik mânâsı onun nazarında değersizleşmiş, onu terk etmiş ve fikri ikinci mânâya —ki buna nefs denir— takılmıştır. Nefsin hakikatini idrâke iştiyak duymuş, kendini onu düşünmeye vermiş, bu husustaki nazarında başlangıç olarak bütün cisimleri —cisim olmaları cihetinden değil, kendilerinden hâssalar lâzım gelen ve her birini diğerinden ayıran sûretlerin sâhibi olmaları cihetinden— tedkîk etmeyi esas almıştır.
Bunları tetkîk edip zihninde toplamış; bir sûretten dolayı kendilerinden bir fiil veya birkaç fiil sâdır olan bir grup cisim görmüş; o grubun bir kısmının, gruba o sûretle ortak olmakla birlikte, kendisinden başka bir fiil sâdır olan başka bir sûretle daha arttığını görmüş; o kısmın bir tâifesinin dahi birinci ve ikinci sûretlere ortak olmakla birlikte üçüncü bir sûretle daha arttığını ve bundan kendine has fiiller sâdır olduğunu görmüştür.
Buna misâl şudur: Toprak, taş, mâdenler, nebat, hayvan ve diğer ağır cisimler gibi arzî cisimler —ki bunlar tek bir gruptur—, inişe mâni bir engel bulunmadıkça, kendilerinden aşağıya doğru hareket sâdır olan tek bir sûrette ortaktırlar. Ne zaman cebren yukarı yöne hareket ettirilip sonra serbest bırakılsalar, sûretleriyle aşağıya doğru hareket ederler.
وكان يرى إن الهواء إذا ملئ به زق جلد، وربط ثم غوص تحت الماء طلب الصعود وتحامل على من يمسكه تحت الماء، ولا يزال يفعل ذلك حتى يوافي موضع الهواء، وذلك بخروجه من تحت الماء فحينئذً يسكن ويزول عنه ذلك التحامل والميل إلى جهة العلو الذي كان يوجد منه قبل ذلك.ونظر هل يجد جسماً يعرى عن إحدى هاتين الحركتين أو الميل إلى إحداهما في الوقت ما؟ فلم يجد ذلك في الأجسام التي لديه، وانما طلب ذلك، لانه طمع أن يجده، فيرى طبيعة الجسم من حيث هو جسم، دون أن تقترن به وصف من الأوصاف، التي هي منشأ التكثر.فلما أعياه ذلك ونظر إلى الأجسام التي هي أقل الأجسام حملاً للأوصاف فلم يرها تعرى عن أحد هذين الوصفين بوجه، وهما اللذان يعبر عنهما بالثقل والخفة فنظر إلى الثقل والخفة، هل هما للجسم من حيث هو جسم؟ أو هما لمعنى زائد على الجسمية؟ فظهر له أنهما لمعنى زائد على الجسمية لانهما لو كانا للجسم من حيث هو جسم، لما وجد إلا وهما له.ونحن نجد الثقيل لا توجد فيه الخفة، والخفيف لا يوجد فيه الثقل، وهما لا محالة جسمان ولكل واحد منهما معنى منفرد به عن الأخر زائد على جسميته.وذلك المعنى، الذي به غاير كل واحد منهما الآخر، ولولا ذلك لكانا شيئاً واحداً من جميع الوجوه.فتبين له أن حقيقة كل واحد من الثقيل والخفيف، مركبة من معنيين: أحدهما ما يقع فيه الاشتراك منهما جميعاً، وهو معنى الجسمية؛ والآخر ما تنفرد به حقيقة كل واحد منهما على الاخر، وهما أما الثقل في احدهما واما الخفة في الاخر، المقترنان بمعنى الجسمية، أي المعنى الذي يحرك أحدهما الأخر علواً والأخر سفلاً.وكذلك نظر إلى سائر الأجسام من الجمادات والأحياء، فرأى أن حقيقة وجود كل واحد منهما مركبة من معنى الجسمية، ومن شيء أخر زائد على الجسمية: أما واحد، واما أكثر من واحد؛ فلاحت له صور الأجسام على اختلافها وهو أول ما لاح له من العالم الروحاني، اذ هي صور لا تدرك بالحس، وانما تدرك بضرب ما من النظر العقلي.ولاح له في جملة ما لاح من ذلك، أن الروح الحيواني الذي مسكنه القلب - وهو الذي تقدم شرحه أولاً - لابد له أيضاً من معنى زائد على جسميته يصلح بذلك المعنى لأن يعمل هذه الأعمال الغريبة، التي تختص به من ضروب الاحساسات، وفنون الادراكات وأصناف الحركات، وذلك المعنى هو صورته وفضله الذي انفصل به عن سائر الأجسام، وهو الذي يعبر عنه النظار بالنفس الحيوانية.وكذلك ايضاً للشيء الذي يقوم للنبات مقام الحار الغريزي للحيوان، شيء يخصه هو صورته، وهو الذي يعبر عنه النظار بالنفس النباتية.وكذلك لجميع الأجسام الجمادات: وهي ما عدا الحيوان والنبات مما في عالم الكون والفساد شيء يخصها به، يفعل كل واحد منها فعله الذي يختص به مثل صنوف الحركات وضروب الكيفيات المحسوسة عنها، وذلك الشيء هو صورة كل واحد منها، وهو الذي يعبر النظار عنه بالطبيعة.فلما وقف بهذا النظر على ان حقيقة الروح الحيواني، الذي كان تشوقه اليه ابداً، مركبة من معنى الجسمية، ومن معنى أخر زائد على الجسمية، وان معنى الجسمية مشترك، ولسائر الأجسام، والمعنى الأخر المقترن به هو وحده، هان عنده معنى الجسمية فاطرحه، وتعلق فكره بالمعنى الثاني، وهو الذي يعبر عنه النفس؛ فتشوق إلى التحقق به فالتزم الفكرة فيه، وجعل مبدأ النظر في ذلك تصفح الأجسام كلها، لا من جهة ما هي أجسام، بل من وجهة ما هي ذوات صور تلزم عنها خواص، ينفصل بها بعضها ببعض.فتتبع ذلك وحصره في نفسه، فرأى جملة من الأجسام، تشترك في صورة ما يصدر عنها فعل ما، أو أفعال ما، ورأى فريقاً من تلك الجملة، مع أنه يشارك الجملة بتلك الصورة، يزيد عليها بصورة أخرى، يصدر عنها ما، ورأى طائفة من ذلك الفريق، مع أنها تشارك الفريق في الصورة الأولى والثانية، تزيد عليه بصوره ثالثة، تصدر عنها أفعال ما خاصة بها.مثال ذلك: إن الأجسام الأرضية، مثل التراب والحجارة والمعادن والنبات والحيوان، وسائر الأجسام الثقيلة، وهي جملة واحدة تشترك في صورة واحدة تصدر عنها الحركة إلى الأسفل، ما لم يعقها عائق عن النزول: ومتى تحركت إلى جهة العلو بالقسر ثم تركت، تحركت بصورتها إلى الأسفل.
Bu zümreden bir takım olan nebat ve hayvan, önceki zümreyle o surette ortak olmakla beraber, onun üzerine bir diğer suret daha kazanır ki, bundan tagaddî ve nemâ sâdır olur. Tagaddî, tagaddî eden şeyin, bünyesinde çözülen maddenin yerine, cevherine benzeyen ve kendine yakın bir maddeyi celbedip ona dönüştürmek suretiyle yeniden oluşturmasıdır. Nemâ ise, tul, arz ve umk cihetlerinde, korunmuş bir nispet dâhilinde, üç kuturdaki harekettir. Bu iki fiil nebat ve hayvan için umumîdir ve hiç şüphesiz, nefs-i nebatiyye diye ifade edilen, her ikisine ait müşterek bir suretten sâdır olur. Bu takımdan bir taife ise, özellikle hayvandır; önceki takımla birinci ve ikinci surette ortak olmakla beraber, onun üzerine üçüncü bir suretle de artar ki, bundan hiss ve zaman zaman intikal sâdır olur. Yine her hayvan türünün, diğer türlerden ayrıldığı ve tefrîk edilerek temâyüz ettiği bir hususiyeti olduğunu gördü. Böylece bunun, o hayvana ait, kendisiyle diğer hayvanlar arasındaki müşterek suret mânasının ötesinde bir suretten sâdır olduğunu anladı. Aynı şekilde nebat türlerinden her biri için de durum böyledir. Neticede kevn ü fesâd âleminde bulunan hissî cisimlerin bir kısmının hakikatinin, cismiyyet mânasının ötesinde birçok mânadan terekküb ettiği, bir kısmının ise daha az mânadan terekküb ettiği aşikâr oldu; en az mânadan terekküb edenin bilgisinin, daha çok mânadan terekküb edenin bilgisinden daha kolay olduğunu anladı. Bu sebeple ilk önce, hakikati en az şeyden terekküb eden bir şeyin hakikatini tesbite yöneldi. Hayvan ve nebatın hakikatlerinin, fiillerindeki çeşitlilik sebebiyle ancak birçok mânâdan terekküb edebileceğini gördü; bu yüzden onların suretleri hakkındaki tefekkürünü tehir etti. Aynı şekilde arzın cüzlerinin bir kısmının diğerlerinden daha basit olduğunu gördü ve gücü yettiğince en basit olana yöneldi. Yine suyun, suretinden sâdır olan fiillerin azlığı sebebiyle terkîbi az bir şey olduğunu gördü; aynı şekilde nâr ve havayı da öyle gördü. Öncelikle zihnine, bu dört unsurun birbirine dönüşebileceği, hepsinde ortak bir şeyin —ki o cismiyyet mânasıdır— bulunduğu ve o şeyin bu dört unsurdan her birini diğerinden ayıran mânalardan hâlî olması gerektiği düşüncesi gelmişti. Öyle ki ne yukarıya ne aşağıya hareket edebilir; ne sıcak ne soğuk, ne yaş ne de kuru olabilir; zira bu vasıflardan her biri bütün cisimleri kapsamaz, o hâlde cisim olması bakımından cisme ait değildirler. Cisimlikten fazla bir sureti olmayan bir cisim bulunması mümkün olduğu takdirde, bu vasıflardan hiçbiri onda bulunmaz; ve ancak tasavvur edilen bütün cisimleri suretlerinin türleriyle kuşatan bir vasıf bulunabilir. Bunun üzerine, canlısı ve cansızıyla bütün cisimleri kuşatan tek bir vasıf bulup bulamayacağına baktı ve bütün cisimleri kuşatan bir şey bulamadı. Yalnızca, tul, arz ve umk olarak ifade edilen üç kuturda (boyut) hepsinde bulunan imtidad (uzam) mânası hariç. Bunun, cisim olması bakımından cisim için olduğunu anladı; ancak duyu yoluyla, bu vasfın tek başına bulunduğu, yani zikredilen imtidadın ötesinde bir mânanın olmadığı ve umumiyetle diğer suretlerden hâlî olan bir cismin varlığına erişemedi. Ardından bu üç kuturdaki imtidad üzerinde düşündü: Acaba bu imtidad, bizzat cismin kendisi midir ve onun ötesinde başka bir mâna yok mudur, yoksa durum öyle değil midir? Neticede bu imtidadın ötesinde başka bir mâna olduğunu gördü ki bu imtidad onun içinde bulunur; yine imtidadın tek başına kendi kendine kâim olamayacağı gibi, o imtidad eden şeyin de imtidadsız kâim olamayacağını gördü. Bunu, suretlere sahip hissî cisimlerden biriyle, meselâ çamurla örnekledi: Şöyle ki küre şeklinde bir çamur parçasının belli bir tul, arz ve umku vardı. Sonra aynı küre alınıp mükâb (kübik) veya beyzî (yumurta) şekline döndürülseydi, o tul, arz ve umk değişir, öncekinden farklı bir miktara dönüşürdü. Oysa çamurun kendisi aynıdır, değişmemiştir; ancak herhangi bir miktarda da olsa mutlaka bir tul, arz ve umka sahip olması gerekir ve bunlardan ayrı kalması mümkün değildir; ancak bunların onun üzerinde ardalanması (birbirinin yerine geçmesi), onlara ayrı birer mâna olduğunu gösterdi. Umumiyetle bunlardan ayrı kalmaması ise bunların hakikatinden olduğunu gösterdi. İşte bu delillendirme ile, cismin, cisim olması bakımından hakikatte iki mânadan mürekkep olduğu aşikâr oldu: Bunlardan biri, bu örnekte küre için çamurun yerini tutan şeydir. Diğeri ise, kürenin yahut mükâbın veya herhangi bir şeklin tul, arz ve umkunun yerini tutar. Cisim, ancak bu iki mânadan mürekkep olarak anlaşılır ve bunlardan biri diğerinden müstağnî olamaz. Lâkin değişebilen ve birçok veçhe ardalanabilen (birbirinin yerine geçebilen) şey—ki o imtidad mânasıdır—, diğer cisimlerin suretlerinin suretine benzer. Sabit kalan ve önceki örnekte çamurun yerini tutan şey ise, diğer cisimlerin cismiyyet mânasına benzer.
وفريق من هذه الجملة، وهو النبات والحيوان، مع مشاركة الجملة المتقدمة في تلك الصورة، يزيد عليها صورة أخرى، يصدر عنها التغذي والنمو.والتغذي: هو أن يخلف المتغذي، بدل ما تحلل منه، بان يحيل إلى ما التشبه بجوهره مادة قريبة منه، يجتذبها إلى نفسه.والنمو: هو الحركة في الأقطار الثلاثة، على نسبة محفوظة في الطول والعرض والعمق.فهذان الفعلان عامان للنبات والحيوان، وهما لا محالة صادران عن صورة مشتركة لهما، وهي المعبر عنها بالنفس النباتية.وطائفة من هذا الفريق، وهو الحيوان خاصة، مع مشاركته الفريق المتقدم في الصورة الأولى والثانية، تزيد عليه بصورة ثالثة، يصدر عنها الحس والتنقل من حين إلى أخر.ورأى أيضاً كل نوع من أنواع الحيوان، له خاصية ينحاز بها عن سائر الأنواع، وينفصل بها متميزاً عنها.فعلم إن ذلك صادر عن صورة له تخصه هي زائدة عن معنى الصورة المشتركة له ولسائر الحيوان، وكذلك لكل واحد من أنواع النبات مثل ذلك.فتبين له إن الأجسام المحسوسة التي في عالم الكون والفساد، بعضها تلتئم حقيقته من معان كثيرة، زائدة على معنى الجسمية، وبعضها من معان اقل؛ وعلم إن معرفة الأقل اسهل من معرفة الأكثر؛ فطلب أولاً الوقوف على الحقيقة لشيء الذي تلتئم حقيقته من اقل الأشياء، ورأى إن الحيوان والنبات، لا تلتئم حقائقها إلا من معان كثيرة، لتفنن أفعالها؛ فأخر التفكير في صورهما.وكذلك رأى إن أجزاء الأرض بعضها ابسط من بعض، فقصد منها إلى ابسط ما قدر عليه وكذلك رأى إن الماء شيء قليل التركيب، لقلة ما يصدر عن صورته من أفعال، وكذلك راى النار والهواء.وكان قد سبق إلى ظنه أولاً، أن هذه الأربعة يستحيل بعضها إلى بعض، وان لها شيئاً واحداً تشترك فيه، وهو معنى الجسمية، وان ذلك الشيء ينبغي إن يكون خلواً من المعاني التي تميز بها كل واحد من هذه الأربعة عن الأخر، فلا يمكن أن يتحرك إلى فوق ولا إلى اسفل، ولا إن يكون حاراً ولا يكون بارداً، ولا يكون رطباً، ولا يابساً، لان كل واحد من هذه الاوصاف، لا يعم جميع الأجسام، فليست إذن للجسم بما هو جسم.فإذا أمكن وجود جسم لا صورة فيه زائدة على الجسمية، فليس تكون فيه صفة من هذه الصفات، ولا يمكن إن تكون فيه صفة إلا وهي تعم سائر الأجسام المتصورة، بضروب الصور.فنظر هل يجد وصفاً واحداً يعم جميع الأجسام: حيها وجمادها، فلم يجد شيئاً يعم الأجسام كلها.إلا معنى الامتداد الموجود في جميعها في الأقطار الثلاثة، التي يعبر عنها بالطول، والعرض، والعمق، فعلم هذا المعنى هو للجسم من حيث هو جسم، لكنه لم يتأت له بالحس وجود جسم بهذه الصفة وحدها، حتى لا يكون فيه معنى زائد على الامتداد المذكور ويكون بالجملة خلواً من سائر الصور.ثم تفكر في هذا الامتداد إلى الأقطار الثلاثة، هل هو معنى الجسم بعينه، وليس ثم معنى أخر أو ليس الأمر كذلك، فرأى أن وراء هذا الامتداد معنى أخر، هو الذي يوجد فيه هذا الامتداد، وان الامتداد وحده لا يمكن إن يقوم بنفسه كما إن ذلك الشيء الممتد، لا يمكن أن تقوم دون امتداد.واعتبر ذلك ببعض هذه الأجسام المحسوسة ذوات الصور، كالطين مثلاً، كان له طول وعرض وعمق على قدر ما.ثم إن تلك الكرة بعينها لو أخذت وردت إلى شكل مكعب أو بيض، لتبدل ذلك الطول وذلك العرض وذلك العمق، وصارت على قدر أخر.غير الذي كانت عليه، والطين واحد بعينه لم يتبدل، غير أنه لا بد له من طول وعرض وعمق على أي قدر كان، ولا يمكن إن يعرى عنها؛ غير أنها لتعاقبها عليه، تبين له أنها معنى على حياله؛ ولكونه لا يعرى بالجملة عنها، تبين له أنها من حقيقة.فلاح له بهذا الاعتبار، إن الجسم، بما هو جسم، مركب على الحقيقة من معنين: أحدهما يقوم منه مقام الطين للكرة في هذا المثال.والأخر: يقوم مقام طول الكرة وعرضها وعمقها، أو المكعب، أو أي شكل كان له.وانه لا يفهم الجسم إلا مركباً من هذين المعنين، وان احدهما لا يستغني عن الأخر.ولكن الذي يمكن أن يتبدل ويتعاقب على أوجه كثيرة، وهو معنى الامتداد يشبه الصورة التي لسائر الأجسام ذوات الصور، والذي يثبت على حال واحدة، وهو الذي ينزل منزلة الطين في المثال المتقدم، يشبه معنى الجسمية التي لسائر الأجسام ذوات الصور.
Bu misaldeki çamur mesabesinde olan şey, nazzârın 'madde ve heyûlâ' diye isimlendirdiği şeydir ki bütünüyle sûretten ârîdir. Nitekim o (mütefekkir) bu sınıra kadar nazar edip hissî olandan bir miktar ayrılarak aklî âlemin sınırına ulaştığında, ünsiyeti kırıldı ve his âleminde alıştığı şeye özlem duydu; bu sebeple biraz geri çekilip mutlak cisim fikrini terk etti, zira cisim hisle idrak edilemeyen bir şeydir ve ona ulaşmak mümkün değildir. Bunun üzerine şahit olduğu en basit mahsûs cisimleri ele aldı; bunlar, nazarını daha önce durdurduğu şu dört unsurdur. Önce suya baktı: Sûretinin gerektirdiği hâl üzere kendi başına bırakıldığında ondan hissedilir bir soğukluk zuhur ettiği ve aşağıya inmeyi talep ettiği görüldü. Ateşle veya güneşin hararetiyle ısıtıldığında, önce soğukluk ortadan kalktı, aşağı inme talebi kaldı. Isıtma aşırıya vardırıldığında ise aşağı inme talebi de ortadan kalktı ve yukarı çıkmayı talep etmeye başladı. Böylece sûretinden ezelî olarak sâdır olan iki vasfı bütünüyle zâil oldu; sûretinden bu iki fiilin sudûrundan başka bir şey bilinmiyordu. Bu iki fiil ortadan kalkınca sûretin hükmü de bâtıl oldu; o cisimden suyun sûreti zâil oldu; zira başka bir sûrete ait olan fiiller zuhur etmeye başladı ve daha önce bulunmayan başka bir sûret meydana geldi; bu sûret sayesinde ilk sûretiyle sâdır olması beklenmeyen fiiller sâdır oldu. Buradan zorunlu olarak her hâdisin bir muhdise muhtaç olduğunu bildi. Bu mülâhaza ile nefsinde sûretin fâilini tafsîlât olmaksızın umûmî olarak tasavvur etti. Ardından daha önce müşahede ettiği sûretleri tek tek takip etti ve hepsinin hâdis olduğunu ve mutlaka bir fâile ihtiyaç duyduklarını gördü. Sonra sûretlerin zâtlarına baktı ve onların, cismin o fiilin sudûruna isti‘dâdından ibaret olduğunu gördü; su örneğinde olduğu gibi: Suya aşırı ısı verildiğinde yukarı hareket etmeye isti‘dâd kazanır ve buna münâsib hâle gelir. İşte bu isti‘dâd onun sûretidir; zira burada yalnızca bir cisim ve ondan sonradan duyumsanan bazı şeyler vardır. Cismin bazı hareketlere elverişli olması, bazılarına elverişsiz olması, sûreti ile isti‘dâdına bağlıdır. Bütün sûretlerde de aynı durumun geçerli olduğu anlaşıldı. Böylece sûretlerden sâdır olan fiillerin hakikatte onlara ait olmadığı, bilakis bu fiilleri onlara yaptıran bir fâil bulunduğu ortaya çıktı. Ona bu mânânın tecellî etmesi, Resûlullah (s.a.v.)’in şu hadîs-i kudsîsidir: 'Kendisiyle işittiği işitmesi, kendisiyle gördüğü görmesi oldum.' Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’deki: 'Bismillahirrahmanirrahim, siz onları öldürmediniz fakat Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı!' meâlindeki âyet-i kerîmedir. (Allah doğru söyledi.) O fâilin işi hakkında icmâlen bir miktar tecellî edince, tafsîlen bilmeye karşı şiddetli bir iştiyâk duydu. Henüz his âleminden ayrılmamış olduğu için bu fâili mahsûsât cihetiyle aramaya başladı; onun bir mi yoksa çok mu olduğunu henüz bilmiyordu. Yanındaki bütün cisimleri gözden geçirdi ki fikri hep onlarla meşgul olmuştu; onların kâh oluş kâh bozuluş halinde olduğunu gördü. Bütününün bozuluşuna tanık olmasa da parçalarının bozuluşuna tanık oldu; mesela su ve toprak gibi: Bunların parçalarının ateşle bozulduğunu gördü. Havanın da şiddetli soğukla bozulduğunu, nitekim buzdan oluşup sonra su haline geldiğini gördü. Benzer şekilde yanında bulunan diğer cisimlerin hiçbirini hudûs ve fâil-i muhtâra muhtaç olmaktan ârî görmedi. Böylece hepsini terk edip fikri semâvî cisimlere intikal etti. Yaratılışının üzerinden dört hafta, yani yirmi sekiz yıl geçince bu nazara ulaştı. Semânın ve içindeki yıldızların cisim olduklarını bildi; çünkü bunlar üç boyutta (uzunluk, genişlik, derinlik) uzanmaktadır. Bu sıfattan ayrılmayan her şey cisimdir. O halde bütün bunlar cisimdir. Sonra şunu düşündü: Bunlar sonsuza dek uzayıp gitmekte midir, yoksa sınırlı olup kendilerinde son bulan ve ötesinde hiçbir uzanım bulunmayan sınırlarla mı sınırlıdır? Bundan sonra bir miktar hayrete düştü.
وهذا الشيء الذي هو بمنزلة الطين في هذا المثال هو الذي يسميه النظار المادة والهيولى وهي عارية عن الصورة جملة.فلما نظره إلى هذا الحد، وفارق المحسوس بعض مفارقة، وأشرف على تخوم العالم العقلي، استوحش وحن إلى ما ألفه من عالم الحس، فتقهقر قليلاً وترك الجسم على الإطلاق، إذ هو أمر لا يدركه الحس، ولا يقدر على تناوله.فاخذ أبسط الأجسام المحسوسة التي شاهدها، وهي تلك الأربعة التي كان قد وقف نظره عليها.فأول ما نظر إلى الماء فرأى انه إذا خلي وما تقتضيه صورته، ظهر منه برد محسوس، وطلب النزول إلى اسفل فإذا سخن أما بالنار واما بحرارة الشمس، زال عنه البرد أولاً وبقي فيه طلب النزول، فإذا أفرط عليه بالتسخين، زال عنه طلب النزول إلى اسفل.وصار يطلب الصعود إلى فوق.فزال عنه بالجملة الوصفان اللذان كانا أبداً يصدران عن صورته، ولم يعرف من صورته أكثر من صدور هذين الفعلين عنها.فلما زال هذان الفعلان بطل حكم الصورة، فزالت الصورة المائية عن ذلك الجسم عندما ظهرت منه أفعال من شأنها أن تصدر عن صورة أخرى، وحدثت له صورة أخرى، بعد أن لم تكن، وصدر عنه بها أفعال لم يكن من شأنها أن تصدر عنه وهو بصورته الأولى.فعلم بالضرورة أن كل حادث لا بد له من محدث.فارتسم في نفسه بهذا الاعتبار، فاعل للصورة، ارتساماً على العموم دون تفصيل.ثم أنه تتبع الصور التي كان قد عاينها قبل ذلك، صورة صورة، فرأى أنها كلها حادثة، وأنها لا بد لها من فاعل.ثم نظر إلى ذوات، الصور، فلم ير أنها شيء أكثر من استعداد الجسم لان يصدر عنه ذلك الفعل، مثل الماء، فانه إذا افرط عليه التسخين، استعد للحركة إلى فوق وصلح لها.فذلك الاستعداد هو صورته، إذ ليس ها هنا إلا جسم وأشياء تحس عنه، بعد أن لم تكن؛ فصلوح الجسم لبعض الحركات دون بعض، واستعداده بصورته، ولاح له مثل ذلك في جميع الصور، فتبين له أن الأفعال الصادرة عنها، ليست في الحقيقة لها، وانما هي لفاعل يفعل بها الأفعال المنسوبة إليها؛ وهذا المعنى الذي لاح له، هو قول الرسول الله عليه الصلاة والسلام: "كنت سمعه الذي يسمع به وبصره الذي يبصر به" وفي محكم التنزيل: "بسم الله الرحمن الرحيم" فان تقتلوهم ولكن الله قتلهم؛ وما رميت إذا رميت، ولكن الله رمى! صدق الله العظيم.فلما لاح له من أمر هذا الفاعل، ما لاح على الإجمال دون تفصيل، حدث له شوق حثيث إلى معرفته على التفصيل، ولانه لم يكن بعد فارق عالم الحس، جعل يطلب هذا الفاعل على جهة المحسوسات، وهو لا يعلم بعد هل هو واحد أو كثير؟ فتصفح جميع الأجسام التي لديه، وهي التي كانت فكرته أبداً فيها، فرأها كلها تتكون تارة وتفسد أخرى، وما لم يقف على فساد جملته، وقف على الفساد أجزائه مثل الماء والأرض، فانه راى أجزاءهما تفسد بالنار، وكذلك الهواء رآه يفسد بشدة البرد، حتى بتكون منه الثلج فيسيل ماء.وكذلك سائر الأجسام التي كانت لديه، ولم ير منها شيئاً بريئاً عن الحدوث والافتقار إلى الفاعل المختار، فاطرحها كلها وانتقلت فكرته إلى الأجسام السماوية.وانتهى إلى هذا النظر على رأس أربعة أسابيع من منشئه، وذلك ثمانية وعشرون عاماً.فعلم إن السماء وما فيها من كواكب الأجسام، لأنها ممتدة في الأقطار الثلاثة: الطول، والعرض، والعمق؛ لا ينفك شيء منها عن هذه الصفة، وكل ما لا ينفك عن هذه الصفة، فهو جسم؛ فهي إذن كلها أجسام.ثم تفكر هل هي ممتدة إلى ما لا نهاية، وذاهبة أبداً في الطول والعرض والعمق إلى ما لا نهاية، أو هي متناهية محدودة بحدود تنقطع عندها، ولا يمكن أن يكون وراءها شيء من الامتداد؟ فتحير بعد ذلك بعض الحيرة.
Sonra o, fıtratının kuvveti ve zihninin keskinliği sayesinde, sonu olmayan bir cismin bâtıl bir iş, imkânsız bir şey ve akledilmez bir mânâ olduğunu gördü. Bu hüküm, kendisiyle nefsi arasında beliren birçok hüccetle onun nezdinde kuvvet buldu. Şöyle ki dedi: Semâvî cisim, bana bakan cihetten ve hissimin eriştiği taraftan nihayetlidir; bunda hiç şüphe yoktur, zira onu gözümle idrak ediyorum. Fakat bu cihete mukabil olan cihet ki, hakkında şüpheye düştüğüm taraftır; ben onun da gayr-ı nihayeye uzanmasının muhâl olduğunu bilirim. Çünkü şöyle tasavvur etsem: İki çizgi, bu nihayetli cihetten başlayıp cismin kalınlığı boyunca cismin uzantısına tâbi olarak gayr-ı nihayeye gidiyor; sonra bu iki çizgiden birinin nihayetli tarafından büyük bir parça kestiğimi ve kalanından bir şey alıp kesilen çizgiyi, hiçbir şey kesilmemiş olan çizgi üzerine uyguladığımı ve zihni de böylece onlarla birlikte gayr-ı mütenâhî olduğu söylenen cihete götürdüğümü tasavvur etsem; ya iki çizgiyi dâima gayr-ı nihayeye uzanıyor bulurum ve biri diğerinden eksik olmaz, o takdirde kesilen parçalı çizgi, hiçbir şey kesilmemiş olana müsavi olur ki bu muhâldir; nitekim külün parçanın misli olması da muhâldir. Yahut da kesik olan çizgi, öteki ile beraber asla uzanmaz, bilakis onun gidişinden evvel kesilir ve onunla birlikte uzamaktan durur, bu takdirde nihayetli olur. O zaman ilk başta kesilen miktar ona iade edilse —ki o nihayetliydi— hepsi de nihayetli olur. Ve bu halde kesilen çizgi, kendisinden bir şey kesilmemiş olan çizgiden ne kısa ne de uzun olur; o halde ona müsâvîdir, o da nihayetlidir; öteki de nihayetlidir. Binâenaleyh bu çizgilerin farz edildiği cisim nihayetlidir. Bu çizgilerin farz edilebildiği her cisim nihayetlidir. Eğer sonu olmayan bir cisim farz edersek, muhâl ve bâtıl bir şey farz etmiş oluruz. İşte fevkalâde fıtratıyla, böyle bir cihet için, semânın cisminin nihayetli olduğu sâbit olunca, onun hangi şekil üzere olduğunu ve onu sınırlayan yüzeylerle nasıl nihayet bulduğunu bilmek istedi. Bunun üzerine önce Güneş'e, Ay'a ve sair yıldızlara baktı; hepsinin doğu tarafından doğup batı tarafından battığını gördü. Başının semtinden geçen bir yıldızın büyük bir daireyi kestiğini; başının semtinden kuzeye veya güneye sapanın ise ondan daha küçük bir daireyi kestiğini gördü. Başın semtinden iki taraftan birine daha uzak olan yıldızın dairesi, daha yakın olanın dairesinden daha küçüktü. Nihayet yıldızların üzerinde hareket ettiği en küçük daireler, iki daire idi: Biri güney kutbu etrafındaki Süheyl'in medârı, diğeri kuzey kutbu etrafındaki Ferkadeyn'in medârı. Meskeni ilk başta tasvir ettiğimiz ekvator hattı üzerinde olduğu için, bu dairelerin hepsi aynı seviyede (ufkî) idi ve güney ve kuzeyde müteşabih idi. Her iki kutup da ona görünüyordu. Büyük bir daire üzerinde bir yıldızın, küçük bir daire üzerinde başka bir yıldızın beraber doğduklarını gözlerdi ve beraber battıklarını görürdü. Bütün yıldızlarda ve bütün vakitlerde bu aynı şekilde cereyan ederdi. Böylece ona feleğin küre şeklinde olduğu açığa çıktı. İtikadında bunu kuvvetlendiren şeyler: Güneş, Ay ve sair yıldızların batıda kaybolduktan sonra doğuya dönmeleri ve yine onların doğuş, vasat ve batış hallerinde gözüne aynı büyüklükte görünmeleri idi. Eğer hareketleri küre şeklinden başka bir şekilde olsaydı, muhakkak bazı vakitlerde gözüne daha yakın, bazı vakitlerde daha uzak olurlardı. Böyle olsaydı, büyüklükleri ve hacimleri gözünde farklı olur; yakınlık halinde onları uzaklık halinde olduğundan daha büyük görürdü; çünkü o vakit merkezine olan uzaklıkları farklı olurdu, ilk halin aksine. Mademki bunların hiçbiri vaki olmadı; onun nezdinde kürevî şekil tahakkuk etti. Ay'ın hareketini tetkik etmeye devam etti; onun ve seyyâre yıldızların hareketlerinin batıdan doğuya doğru olduğunu gördü. Nihayet hey'et ilminden büyük bir miktar kendisine açığa çıktı ve bu hareketlerin ancak birçok feleklerle mümkün olduğu, bunların hepsinin en yüksekte olan tek bir felek içinde mündemiç bulunduğu görüldü. O felek, hepsini gece ve gündüz doğudan batıya hareket ettirendir. Onun intikalinin keyfiyetini şerh etti. Bunu bilmek uzun sürer; o, kitaplarda tesbit edilmiştir. Maksadımız için ondan ancak istediğimiz miktar yeterlidir.
ثم انه بقوة فطرته، وذكاء خاطره، راى أن جسماً لا نهاية له أمر باطل، وشيء لا يمكن، ومعنى لا يعقل، وتقوى هذا الحكم عنده بحجج كثيرة، سنحت له بينه وبين نفسه وذلك أنه قال: أما الجسم السماوي فهو متناه من الجهة التي تليني والناحية التي وقع عليها حسي، فهذا لا شك فيه لأنني أدركه ببصر، وأما الجهة التي تقابل هذه الجهة، وهي التي يداخلني فيها الشك، فاني أيضاً أعلم من المحال أن تمتد إلى غير نهاية، لأني إن تخيلت أن خطين اثنين، يبتدئان من هذه الجهة المتناهية، ويمران في سمك الجسم إلى غير نهاية حسب امتداد الجسم، ثم تخيلت أن أحد هذين الخطين، قطع منه جزء كبير من ناحية طرفه المتناهي، ثم أخذ ما بقي منه شيء واطبق الخط المقطوع منه على الخط الذي لم يقطع منه شيء، وذهب الذهن كذلك معهما إلى الجهة التي يقال إنها غير متناهية، فأما أن نجد خطين أبداً يمتدان إلى غير نهاية ولا ينقص أحدهما عن الأخر، فيكون الذي قطع منه جزء مساوياً للذي لم يقطع منه شيء وهو محال، كما أن الكل مثل الجزء المحال؛ واما أن لا يمتد الناقص معه ابداً، بل ينقطع دون مذهبه ويقف عن الامتدادمعه، فيكون متناهياً، فإذا رد عليه القدر الذي قطع منه أولاً، وقد كان متناهياً، صار كله أيضاً متناهياً، وحينئذ لا يقصر عن الخط الأخر الذي يقطع منه شيء، ولا يفضل عليه فيكون إذن مثله وهو متناه، فذلك أيضاً متناه، فالجسم الذي تفرض فيه هذه الخطوط متناه، وكل جسم يمكن أن تفرض فيه هذه الخطوط، فكل جسم متناه.فإذا فرضنا أن جسماً غير متناه، فقد فرضنا باطلاً ومحالاً.فلما صح عنده بفطرته الفائقة التي لمثل هذه الجهة، أن جسم السماء متناه، أراد أن يعرف على أي شكل هو، وكيفية انقطاعه بالسطوح التي تحده.فنظر أولاً إلى الشمس والقمر وسائر الكواكب، فرأها كلها تطلع من جهة المشرق، وتغرب من جهة المغرب، فما كان يمر على سمت رأسه، رأه يقطع دائرة عظمى، وما مال عن سمت رأسه إلى الشمال أو إلى الجنوب، رأه يقطع دائرة أصغر من تلك.وما كان أبعد عن سمت الرأس إلى أحد الجانبين، كانت دائرته أصغر من دائرة ما هو أقرب.حتى كانت أصغر الدوائر التي تتحرك عليها الكواكب، دائرتين اثنتين: إحداهما حول القطب الجنوبي، وهي مدار سهيل، والاخرى حول القطب الشمالي، وهي المدار الفرقدين.ولما كان مسكنه على خط الاستواء الذي وصفناه أولاً، كانت هذه الدوائر كلها على سطح آفة.ومتشابهة في الجنوب والشمال وكان القطبان معاً ظاهرين له، وكان يترقب إذا طلع كوكب من الكواكب على دائرة كبيرة، وطلع كوكب آخر على دائرة صغيرة، وكان طلوعهما معاً، فكان يرى غروبهما معاً.واطرد له في ذلك جميع الكواكب وفي جميع الأوقات، فتبين له بذلك أن الفلك على شكل الكرة، وقوى ذلك في اعتقاده، ما رآه من رجوع الشمس والقمر وسائر الكواكب إلى المشرق، بعد مغيبها بالمغرب، وما رآه أيضاً من أنها تظهر لبصره على قدر واحد من العظم في حال طلوعها وتوسطها وغروبها، وأنها لو كانت حركتها على غير شكل الكرة لكانت لا محالة في بعض الأوقات، أقرب إلى بصره منها في وقت آخر، ولو كانت كذلك، لكانت مقاديرها واعظامها تختلف عند بصره فيراها في حال القرب أعظم مما يراها في حال البعد، لاختلاف أبعادها عن مركزه حينئذ بخلافها على الأول.فلما لم يكن شيء من ذلك؛ تحقق عنده كروية الشكل.وما زال يتصفح حركة القمر، فيراها آخذه من المغرب إلى المشرق وحركات الكواكب السيارة كذلك، حتى تبين له قدر كبير من علم الهيئة، وظهر له أن حركتها لا تكون إلا بأفلاك كثيرة، كلها مضمنة في فلك واحد، هو أعلاها.وهو الذي يحرك الكل من المشرق إلى المغرب في اليوم والليلة.وشرح كيفية انتقاله.ومعرفة ذلك يطول؛ وهو مثبت في الكتب، ولا يحتاج منه في غرضنا إلا للقدر الذي أردناه.
Nihayet bu bilgiye ulaşıp feleğin bütünüyle ve ihtiva ettiği şeylerle, bazısı bazısına bitişik tek bir şey gibi olduğunu; önceleri içinde düşündüğü arz, su, hava, nebat, hayvan ve benzeri bütün cisimlerin tamamen onun dâhilinde bulunduğunu ve ondan hâriç olmadığını; onun bütünüyle hayvan türünden bir şahsa en çok benzeyen şey olduğunu; içindeki nurlu yıldızların hayvanın duyuları mesabesinde bulunduğunu; içindeki bazısı bazısına bitişik felek türlerinin hayvanın âzaları mesabesinde olduğunu; içindeki oluş ve bozuluşun hayvanın içinde bulunan türlü fazlalık ve rutûbet türleri mesabesinde bulunduğunu -ki bunların içinde de büyük âlemde teşekkül ettiği gibi çokça hayvan teşekkül eder- kesin olarak anlayınca; onun bütünüyle hakikatte tek bir şahıs gibi olduğu kendisine açıklanınca; oluş ve bozuluş âleminde bulunan cisimleri kendisi nezdinde birleştiren bir tür nazar ile onun çok sayıdaki parçaları kendisi nezdinde birleşince, bütünüyle âlem hakkında şöyle düşündü: O, yok iken sonradan var olup mevcut olan ve yokluktan sonra varlığa çıkan bir şey midir? Yoksa geçmiş zamandan beri mevcut olup hiçbir veçhile yokluğun kendisinden önce bulunmadığı bir şey midir? İşte bu hususta şüpheye düştü ve iki hükümden biri diğerine karşı kendisince ağır basmadı. Şöyle ki: Ezeli olduğuna inanmaya niyet ettiğinde, nihayetsiz bir varlığın imkânsız olması misaliyle [daha önce] nihayetsiz bir cismin varlığının kendisince imkânsız hale geldiği gibi, birçok arız kendisine itiraz ediyordu. Kezâ bu varlığın hâdiselerden hâlî olamayacağını, onlardan önce bulunmasının mümkün olmadığını, hâdiselerden önce bulunması mümkün olmayan şeyin de sonradan meydana gelmiş (muhdes) olduğunu görüyordu. Hâdis olduğuna inanmaya niyet ettiğinde ise başka arızlar itiraz ediyordu. Şöyle ki: Onun yok iken meydana gelişi mânâsının, ancak kendisinden önce zamanın bulunduğu şeklinde anlaşılabildiğini; zamanın ise âlemin cümlesinden olduğunu ve ondan ayrılmaz olduğunu; öyleyse âlemin zamandan sonra gelmesinin anlaşılamayacağını görüyordu. Kezâ şöyle diyordu: Eğer hâdis ise, onun mutlaka bir muhdise ihtiyacı vardır. Onu meydana getiren bu muhdis, onu şimdi mi yoksa daha önce mi yarattı? Sonradan ortaya çıkan bir şey mi ona ârız oldu, yoksa orada ondan başka bir şey mi var? Yoksa zâtında meydana gelen bir değişiklikten dolayı mı [yarattı]? Eğer öyleyse, bu değişikliğe sebep olan nedir? Nice yıllar bunları düşünmeye devam etti. Deliller kendisince çelişiyor, iki itikaddan hiçbiri diğerine karşı ağır basmıyordu. Bu kendisini acze düşürünce, her iki itikadın lâzımının ne olduğunu düşünmeye başladı; belki her ikisinin lâzımı aynı şey olur. Şöyle gördü: Eğer âlemin yoktan var olduğuna, yokluktan sonra varlığa çıktığına inanırsa, bu takdirde zorunlu olarak lâzım gelen şudur: Onun kendi kendine varlığa çıkması mümkün değildir; onu varlığa çıkaracak bir fâile mutlaka ihtiyacı vardır; bu fâilin duyulardan hiçbiriyle idrak edilmesi mümkün değildir; çünkü eğer duyulardan biriyle idrak edilseydi cisimlerden bir cisim olurdu; cisimlerden bir cisim olsaydı âlemin cümlesinden olur, hâdis bulunur ve bir muhdise ihtiyaç duyardı; eğer bu ikinci muhdis de cisim olsaydı üçüncü bir muhdise ihtiyaç duyardı; üçüncü dördüncüye... bu sonsuza dek gider ki bu bâtıldır. Öyleyse âlemin cisim olmayan bir fâile ihtiyacı vardır. Cisim olmayınca onun duyulardan hiçbiriyle idrak edilmesine yol yoktur; zira beş duyu ancak cisimleri idrak eder. Hissedilemez olunca da tahayyül edilemez; çünkü tahayyül, hissedilen sûretlerin gaip olduktan sonra hazır edilmesinden başka bir şey değildir. Cisim olmayınca cisimlerin bütün sıfatları onun hakkında muhaldir. Cisimlerin ilk sıfatı uzunluk, genişlik ve derinlikte uzamadır; o bundan ve bu vasfı takip eden cisim sıfatlarının tamamından münezzehtir. Âlemin fâili olduğuna göre, ona hiç şüphesiz kadîrdir ve onu bilir. 'Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.' 'Yaratan bilmez mi? O, Latîf'tir, Habîr'dir' (Mülk 67/14). Azîm olan Allah doğru söyledi. Kezâ şöyle gördü: Eğer âlemin kıdemine, yokluğun kendisinden önce olmadığına ve onun hep olduğu gibi devam ettiğine inanırsa, bu takdirde lâzım gelen şudur: Onun hareketi başlangıç cihetinden nihayetsiz olarak kadîmdir; çünkü kendisinden başlangıç alacağı bir sükûn ondan önce olmamıştır. Halbuki her hareketin zorunlu olarak bir muharriki vardır. Muharrik ya cisimlerden bir cisme sireyan eden (yayılan) bir kuvvettir -kendisi hareket eden cismin kendisinde yahut onun hâricinde başka bir cisimde olsun-; ya da cisimde sireyan etmeyen ve yayılmayan bir kuvvettir. Cisimde sireyan eden ve yayılan her kuvvet, onun taksimiyle taksim olur, katlanmasıyla katlanır; meselâ taştaki aşağıya doğru olan sıklet gibi. Meselâ taş ikiye bölünse [sıklet de bölünür]; ona bir misli daha ilâve edilse, sıklite bir misli daha artar. Eğer taşın sonsuzca artması mümkün olsa bu sıkletin de sonsuzca artması gerekir. Taş belli büyüklükte bir hadde varıp durursa, sıklet de o hadde varıp durur. Fakat her cismin mutlaka sonlu olduğu ispatlanmıştır. Öyleyse cisimdeki her kuvvet mutlaka sonludur.
فلما انتهى إلى هذه المعرفة، ووقف على أن الفلك بجملته وما يحتوي عليه، كشيء واحد متصل بعضه ببعض، وأن جميع الأجسام التي كان ينظر فيها أولاً: كالأرض والماء والهواء والنبات والحيوان وما شاكلها، هي كلها في ضمنه وغير خارجة عنه، وأنه كله أشبه شيء بشخص من أشخاص الحيوان؛ وما فيه من الكواكب المنيرة هي بمنزلة حواس الحيوان؛ وما فيه من ضروب الأفلاك، المتصل بعضها ببعض، هي بمنزلة أعضاء الحيوان؛ وما في داخله من الكون والفساد هي بمنزلة ما في جوف الحيوان من أصناف الفضول والرطوبات، التي كثيراً ما يتكون فيها أيضاً حيوان، كما يتكون في العالم الأكبر.فلما تبين له أنه كله كشخص واحد في الحقيقة، واتحدت عنده أجزاؤه الكثيرة بنوع من النظر الذي اتحدت به عنده الأجسام التي في عالم الكون والفساد، تفكر في العالم بجملته، هل هو شيء حدث بعد إن لم يكن، وخرج إلى الوجود بعد العدم؟ أو هو أمر كان موجوداً فيما سلف، ولم يسبقه العدم بوجه من الوجوه؟ فتشك في ذلك ولم يترجح عنده أحد الحكمين على الآخر.وذلك أنه كان إذا أزمع على اعتقاد القدم، اعترضه عوارض كثيرة، من استحالة وجود ما لا نهاية له، بمثل الذي استحال عنده به وجود جسم لا نهاية وكذلك أيضاً كان يرى أن هذا الوجود لا يخلو من الحوادث، فهو لا يمكن تقدمه عليها، وما لا يمكن أن يتقدم على الحوادث، فهو أيضاً محدث.وإذا أزمع على اعتقاد الحدوث، اعترضته عوارض أخرى، وذلك أنه كان يرى أن معنى حدوثه، بعد أن لم يكن لا يفهم إلا على أن الزمان تقدمه، والزمان من جملة العالم وغير منفك عنه، فإذن لا يفهم تأخر العالم عن الزمان.وكذلك أيضاً كان يقول: إذا كان حادثاً، فلا بد له من محدث؛ وهذا المحدث الذي أحدثه، لم أحدثه الآن ولم يحدثه قبل ذلك، الطارئ طرأ عليه ولا شيء هناك غيره، أم لتغير حدث في ذاته؟ فان كان فما الذي احدث ذلك التغيير؟ وما زال يتفكر في ذلك عدة سنين.فتتعارض عنده الحجج، ولا يترجح عنده أحد الاعتقادين على الآخر.فلما أعياه ذلك، جعل يتفكر ما الذي يلزم عن كل واحد من الاعتقادين، فلعل اللازم عنهما يكون شيئاً واحداً.فرأى انه إن اعتقد حدوث العالم خروجه إلى الوجود بعد العدم، فاللازم عن ذلك ضرورة، انه لا يمكن أن يخرج إلى الوجود بنفسه، وانه لا بد له من فاعل يخرجه إلى الوجود، وان ذلك الفاعل لا يمكن إن يدرك بشيء من الحواس، لانه لو أدرك بشيء من الحواس لكان جسماً من الأجسام، ولو كان جسماً من الأجسام لكان من جملة العالم، وكان حادثاً واحتاج إلى محدث، ولو كان ذلك المحدث الثاني أيضاً جسماً، لحتاج إلى محدث ثالث، والثالث إلى رابع، ويتسلسل ذلك إلى غير نهايةً وهو باطل.فإذن لابد للعالم من فاعل ليس بجسم، وإذا لم يكن جسماً فليس إلى إدراكه لشيء من الحواس سبيل، الآن الحواس الخمس لا تدرك إلا الأجسام، وإذا لا يمكن أن يحس فلا يمكن أن يتخيل، لان التخيل ليس شيئاً إلا إحضار صور المحسوسات بعد غيبتها، وإذا لم يكن جسماً فصفات الأجسام كلها تستحيل عليه، وأول صفات الأجسام هو الامتداد في الطول والعرض والعمق، وهو منزه عن ذلك، وعن جميع ما يتبع هذا الوصف من صفات الأجسام.وإذا كان فاعلاً للعالم فهو لا محالة قادر عليه وعالم به "بسم الله الرحمن الرحيم" إلا يعلم من خلق، وهو اللطيف الخبير؟ صدق الله العظيم.وراى أيضاً انه إن اعتقد قدم العالم، وان العدم لم يسبقه، وانه لم يزل كما هو، فان اللازم عن ذلك أن حركته قديمة لا نهاية لها من جهة الابتداء، إذ لم يسبقها سكون يكون مبدؤها منه، وكل حركة فلابد لها من محرك ضرورة، والمحرك أما أن يكون قوة سارية في جسم من الأجسام - أما جسم المتحرك نفسه، واما جسم أخر خارج عنه - واما أن تكون قوة ليست سارية ولا شائعة قي جسم.وكل قوى سارية في جسم وشائعه فيه، فانها تنقسم بانقسامه، وتتضاعف بتضاعفه، مثل الثقل بالحجر مثلاً.المحرك إلى الأسفل.فانه إن قسم الحجر نصفين.وان زيد عليه أخر مثله، زاد في الثقل أخر مثله، فان أمكن أن يتزايد الحجر إلى غير نهاية، كتزايد هذا الثقل إلى غير نهاية، وان وصل الحجر إلى حد ما من العظم ووقف، وصل الثقل إلى ذلك الحد ووقف، لكنه قد تبرهن أن كل جسم فانه لا محالة متناه، فإذن كل قوة في الجسم فهي لا محالة متناهية.
Eğer onu (fâil kuvveti) nihayetsiz bir fiil işleyen bir kuvvet olarak bulursak, o takdirde bu cisimde bulunmayan bir kuvvettir. Hâlbuki feleğin [kadîm farz edildiğinde] ezelden beri nihayetsiz ve kesintisiz bir hareketle hareket ettiğini müşahede ettik. O halde onu hareket ettiren kuvvetin ne kendi cisminde, ne de onun dışındaki bir cisimde bulunmaması gerekir. Demek ki bu kuvvet, cisimlerden mücerred, cesedî sıfatlarla vasıflandırılmaktan berî bir şeye aittir. Nitekim onun ilk nazarında [kevn ü fesâd âleminde] her cismin varlık hakikatinin ancak kendi sûretinden –ki o sûret, çeşitli hareketlere istidadıdır– ileri geldiği; madde cihetinden varlığının ise zayıf ve neredeyse idrak edilemez bir varlık olduğu aşikâr olmuştu. Zira bütün âlemin varlığı, ancak onun maddeden ve cisim sıfatlarından münezzeh olan bu muharrike hareket etmek üzere istidadından ileri gelmektedir. O muharrik, duyularla idrak edilmekten, hayallerin kendisine erişmesinden münezzehtir; sübhânehû. Feleklerin muhtelif nevilerdeki hareketlerini, içinde hiçbir farklılık, gevşeklik ve kusur bulunmayan bir fiille icra ettiğine göre, o (muharrik) şüphesiz bu hareketlere kādir ve onları bilendir. İşte bu suretle onun nazarı, birinci yolda vardığı neticeye bu yoldan da ulaşmış oldu. Âlemin kadîm veya hâdis oluşu hakkındaki tereddüdü ise bu hususta kendisine bir zarar vermedi. Zira her iki şekilde de cisim olmayan, bir cisme muttasıl veya ondan münfasıl olmayan, onun içinde veya dışında bulunmayan bir fâilin varlığı sâbit oldu. Çünkü ittisâl, infisâl, duhûl gibi tabirler cisimlere ait sıfatlardır; O ise bunlardan münezzehtir. Her cisimde madde, sûrete muhtaç olduğu için –zira madde ancak sûretle kāim olur, sûretsiz bir hakikati sâbit olmaz– ve sûretin varlığı da ancak bu fâilin fiiliyle mümkün olduğu için, ona bütün mevcûdâtın varlıkta bu fâile muhtaç olduğu ve hiçbir şeyin ondan başka kāim olamayacağı anlaşılmıştır. O hâlde O, onların illetidir; onlar da O'nun ma‘lûlüdür. Bu mevcûdât ister yokluktan sonra sonradan var olmuş (hâdis), ister zamanca bir başlangıca sahip olup yokluk hiç geçirmemiş olsun, her iki hâlde de ma‘lûldürler, fâile muhtaçtırlar, varlıkları O’na bağlıdır. O’nun devamı olmasaydı onlar devam etmez, varlığı olmasaydı var olmaz, kadîm olmasaydı kadîm sayılmazlardı. O ise zâtında onlardan müstağnî ve berîdir. Nasıl böyle olmasın ki, O’nun kudretinin sınırsız olduğu; bütün cisimler ve onlara muttasıl veya bir nebze de olsa taalluk eden her şeyin ise sınırlı ve sonlu olduğu bürhanlanmıştır. O hâlde bütün âlem, göklerde ve yerde olanlar, yıldızlar, bunların arasındakiler, üstündekiler ve altındakiler O’nun fiili, O’nun yaratmasıdır. Bunlar zaman bakımından O’ndan sonra olmasalar da zât bakımından O’nun ma‘lûlüdür. Tıpkı bir cismi elinle tutup sonra elini hareket ettirdiğin zaman, o cismin, elinin hareketine tâbi olarak kaçınılmaz biçimde hareket etmesi; bu hareketin elinin hareketinden zât bakımından sonra olması, fakat zaman bakımından geri kalmamış olması, hattâ her ikisinin de başlangıcının aynı anda olması gibi. İşte bütün âlem de böyledir: Zamansız olarak bu fâilin ma‘lûlü ve mahlûkudur. "Bismillâhirrahmânirrahîm. Onun emri, bir şeyi dilediği zaman ona sadece 'Ol!' demektir; o da hemen oluverir." Saddakallahü'l-azîm. Madem ki bütün mevcûdâtın O’nun fiili olduğunu gördü, bundan sonra onları, fâilin kudretinde itibar yoluyla ve O’nun garip san‘atına, latîf hikmetine, dakîk ilmine hayretle temaşa etti. Nihayet en küçük mevcûdâtta –büyüklerinde ise zaten– hikmet eserleri ve bedîi‘ san‘at incelikleri öyle bir mertebede tezâhür etti ki, bütün hayreti celbetti ve bunun ancak kusursuz ve kemâlin de ötesinde olan bir fâil-i muhtârdan sâdır olabileceği tahakkuk etti. "Bismillâhirrahmânirrahîm. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O’ndan kaçmaz; bundan daha küçük ve daha büyük de (her şey) apaçık bir kitaptadır." Saddakallahü'l-azîm. Sonra bütün hayvan türlerini tefekkür etti: Nasıl "Bismillâhirrahmânirrahîm. O, her şeye yaratılışını vermiş, sonra da doğru yolu göstermiştir." Saddakallahü'l-azîm. Şayet O, yaratılan o organları kullanma yolunu göstermemiş olsaydı, hayvan onlardan faydalanamaz, hattâ o organlar kendisine yük olurdu. İşte bu suretle O’nun ekrem-i küberâ ve erhamü’r-râhimîn olduğunu anladı. Bütün bunlar, o fâil-i muhtârın celâli, varlığı ve fiilinin feyzindendir. O’nun zâtında bunlardan daha büyük, daha mükemmel, daha tam, daha güzel, daha parlak, daha cemîl ve daha devamlı olduğunu; bunların O’na nispetle hiçbir değer taşımadığını anladı. Artık bütün kemâl sıfatlarını tetkik etmeye devam etti; onları hep O’na ait ve O’ndan sâdır buldu. O’nun, kendinden başka kemâl sıfatıyla vasıflanan her şeyden bu sıfatlara daha lâyık olduğunu gördü.
فان وجدناها قوة تفعل فعلاً لا نهاية له، فهي قوة ليست في جسم، وقد وجدنا الفلك يتحرك أبداً حركة لانهاية لها ولا انقطاع إذ فرضناه قديماً لا ابتداء له فالواجب على ذلك أن تكون القوة التي تحرك ليست في جسمه، ولا في جسم خارج عنه.فهي إذا لشيء بريء عن الأجسام، وغير موصوف بشيء من أوصاف الجسمية، وقد كان لاح له في نظره الأول في عالم الكون والفساد إن حقيقة وجود كل جسم، إنما هي من جهة صورته التي هي استعداده لضروب الحركات، وان وجوده الذي له من جهة مادته وجود ضعيف لا يكاد يدرك؛ فان وجود العالم كله إنما هو من جهة استعداده لتحريك هذا المحرك البريء عن المادة، وعن صفات الأجسام، المنزه عن أن يدركه حس، أو يتطرق إليه خيال، سبحانه، وإذا كان فاعلاً لحركات الفلك على اختلاف أنواعها، فعلاً لا تفاوت فيه ولا فتور فيه ولا قصور، فهو لا محالة قادر عليها وعالم بها.فانتهى نظره بهذا الطريق إلى ما انتهى إليه بالطريق الأول، ولم يضره في ذلك تشككه في قدم العالم أو حدوثه، وصح له على الوجهين جميعاً وجود فاعل غير الجسم، ولا متصل بجسم ولا منفصل عنه، ولا داخل فيه، ولا خارج عنه، إذ: الاتصال، والانفصال، والدخول، هي كلمات من صفات الأجسام، وهو منزه عنها.ولما كانت المادة في كل جسم مفتقرة إلى الصورة، إذ لا تقوم إلا بها ولا تثبت لها حقيقة دونها، وكانت الصورة لا يصح وجودها إلا من فعل هذا الفاعل تبين له افتقار جميع الموجودات في وجودها إلى هذا الفاعل وأنه لا قيام لشيء منها إلا به فهو إذن علة لها، وهي معلومة له، سواء كانت محدثة الوجود، بعد أن سبقها العدم، أو كانت الابتداء لها من جهة الزمان، ولم يسبقها العدم قط، فانها على كلا الحالتين معلولة، ومفتقرة إلى الفاعل، متعلقة الوجود به، ولولا دوامه لم تدم، ولولا وجوده لم توجد، ولولا قدمه لم تكن قديمة، وهو في ذاته غني عنها وبريء منها! وكيف لا يكون كذلك وقد تبرهن أن قدرته غير متناهية، وأن جميع الأجسام وما يتصل بها أو يتعلق بها، ولو بعض التعلق، هو متناه منقطع.فإذن العالم كله بما في السماوات والأرض والكواكب، وما بينها، وما فوقها، وما تحتها، فعله وخلقه؛ ومتأخر عليه بالذات، وان كانت غير ماخرة عليها بالزمان.كما انك إذا أخذت في قبضتك جسماً من الأجسام، ثم حركت يدك، فان ذلك الجسم لا محالة يتحرك تابعاً لحركة يدك، حركة متأخرة عن حركة يدك، تأخراً بالذات؛ وان كانت لم تتأخر بالزمان عنها، بل كان ابتداؤهما معاً، فكذلك العالم كله، معلول ومخلوق لهذا الفاعل بغير زمان "بسم الله الرحمن الرحيم" إنما أمره إذا أراد شيئاً أن يقول له كن فيكون صدق الله العظيم.فلما راى إن جميع الموجودات فعله، تصفحها من بعد ذا تصفحاً على طريق الاعتبار في قدرة فاعلها؛ والتعجب من غريب صنعته، ولطيف حكمته، ودقيق علمه فتبين له في اقل الأشياء الموجودة، فضلاً عن أكثرها من أثار الحكمة، وبدائع الصنعة، ما قضى منه كل العجب، وتحقق عنده إن ذلك لا يصدر إلا عن فاعل مختار في غاية الكمال وفوق الكمال "بسم الله الرحمن الرحيم" لا يغرب عنه مثقال ذرة في السموات ولا في الأرض ولا اصغر من ذلك ولا اكبر صدق الله العظيم.ثمتأمل في جميع أصناف الحيوان، كيف "بسم الله الرحمن الرحيم" أعطى كل شيء خلقه، ثم هداه صدق الله العظيم لاستعماله، فلولا أنه هداه لاستعمال تلك الأعضاء التي خلقت له في وجوه المنافع المقصود بها، لما انتفع بها الحيوان، وكانت كلاً عليه، فعلم بذلك أنه أكرم الكرماء، وارحم الرحماء.من فيض ذلك الفاعل المختار جل جلاله ومن وجوده، ومن فعله، فعلم أن الذي هو في ذاته أعظم منها، وأكمل، واتمم وأحسن، وأبهى وأجمل وأدوم، وأنه لا نسبة لهذه إلى تلك.فما زال يتتبع صفات الكمال كلها، فيراها له وصادرة عنه، ويرى أنه أحق بها من كل ما يوصف بها دونه.