Sahîh-i Buhârî - T: el-Buğâ (Buhârî)
Kısım: Kütüb-i Sitte
Kitap: Sahîh-i Buhârî
Müellif: Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâil el-Buhârî el-Cu‘fî
Muhakkik: Dr. Mustafa Dîb el-Buğâ
Neşreden: (Dâru İbn Kesîr, Dâru'l-Yemâme) - Dımeşk
Tab'ı: Beşinci, 1414 hicrî - 1993 milâdî
Cilt sayısı: 7 (sonuncusu fihrist)
[Kitabın numaralandırması matbua uygundur]
Şâmile'de neşir tarihi: 14 Rebî‘u'l-Âhir 1443
صحيح البخاري - ت البغا (البخاري)القسم: كتب السنةالكتاب: صحيح البخاريالمؤلف: أبو عبد الله محمد بن إسماعيل البخاري الجعفيالمحقق: د. مصطفى ديب البغاالناشر: (دار ابن كثير، دار اليمامة) - دمشقالطبعة: الخامسة، ١٤١٤ هـ - ١٩٩٣ معدد الأجزاء: ٧ (الأخير فهارس)[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
a) Şârihin Mukaddimesi: Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. O, kuluna Kitab'ı indirdi ki, âlemlere bir uyarıcı olsun. Salât ve selâm, efendimiz Muhammed b. Abdullah'ın üzerine olsun ki, Allah Teâlâ onu insanlara rahmet olarak göndermiş, ona hikmeti ve cevâmiu'l-kelimi vermiş, bilmediğini öğretmiştir; Allah'ın onun üzerindeki lütfu pek büyüktür. Onun âline, ashabına ve kıyamet gününe kadar onlara ihsanla tabi olanlara da salât ve selâm olsun. Emmâ ba‘d: Şüphesiz sünnet, Müslümanlar nezdinde ittifak edilen kaynaklardan, Allah Azze ve Celle'nin Kitabı'ndan sonra ikinci teşrî kaynağıdır. O, dinin asıllarından bir asıldır; teşrî için verimli bir kaynak ve ahkâmın temel delillerinden bir delildir. Bize Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın büyük-küçük her husustaki hükmünü bildirir. O, kapsayıcı ve engelleyici, genel ve şâmildir; hiçbir gelen veya giden ondan kaçmaz, ancak ona şer‘î bir hüküm vermiştir. Onda geçmişin ve geleceğin beyanı vardır; hayatın işlerine dair muhteşem bir pratik düzenleme vardır ki bu, hayatın yaratıcısı ve yaşatanı Allah Teâlâ'dan ilham alınmıştır ve mülkün ve melekûtun sahibi olan, yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şeyin kendisinden gizli kalmadığı Allah'a bağlıdır. Neredeyse hiçbir hadise vuku bulmaz veya hiçbir musibet gelmez ki, onun için temiz sünnette şifa veren hüküm ve yeterli beyan bulmayalım. Zira Resûlullah (s.a.v.), Rabbi tarafından tebliğ edendir: {Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et!} (Mâide 67). Ve O, indirilende Allah Azze ve Celle'nin muradını açıklayandır: {Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın} (Nahl 44). Dolayısıyla temiz sünnet, Allah'ın Kitabı'ndaki hükümleri teyit eder, mücmeli tafsil eder, mutlakı takyit eder, âmmı tahsis eder veya Kur'an'ın sükût ettiği hususlarda teşrîde bulunur; ancak o, Kur'an'ın genel kaidelerinin, kararlaştırılmış usullerinin bir tatbikidir ve ondan istimdat eder.
- أ - مقدمة الشارحبسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله رب العالمين، الذي أنزل على عبده الكتاب ليكون للعالمين نذيرا. والصلاة والسلام على سيدنا محمد بن عبد الله، الذي أرسله الله تعالى رحمة للناس، وآتاه الحكمة وجوامع الكلم، وعلمه ما لم يكن يعلم وكان فضل الله عليه عظيما، وعلى آله وصحبه ومن تبعهم بإحسان إلى يوم الدين.أما بعد فإن السنة هي المصدر التشريعي الثاني - من المصادر المتفق عليها لدى المسلمين - بعد كتاب الله عز وجل، فهي أصل من أصول الدين، ومنها خصيب للتشريع، ودليل أساسي من أدلة الأحكام، تعرفنا حكم الله سبحانه وتعالى في كل كبير وصغير، فهي جامعة مانعة، عامة شاملة، لا تفوتها شاردة ولا واردة إلا وقد أعطتها حكما شرعيا، فيها بيان لما كان وما سيكون، وفيها تنظيم عملي رائع لشؤون الحياة، مستوحى عن الله تعالى خالق الحياة ومن يحيا، ومرتبط بمالك الملك والملكوت، الذي لا يعزب عنه مثقال ذرة في الأرض ولا في السماء. فقلما تحدث حادثة أو تنزل نازلة إلا ونجد في السنة المطهرة الحكم الشافي والبيان الوافي لها. وَذَلِكَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم هو المبلغ عن ربه: {يا أيها الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ} /المائدة: ٦٧/.وهو المبين مراد الله عز وجل فيما أنزل: {وأنزلنا إليك الذكر لتبين للناس ما أنزل إليهم} /النحل: ٤٤/. فالسنة المطهرة تأكيد لما بين كتاب الله من أحكام، وتفصيل لما أجمل، وتقييد لما أطلق، وتخصيص لما هو عام، أو تشريع لما سكت عنه القرآن، ولكنه تطبيق لقواعده العامة، وأصوله المقررة، ومستمد منه.
b- Resûlullah (s.a.v.), Allah Teâlâ’nın şeriatının amelî tezâhürüdür; O, ilk mükellef olan zât-ı kerîmidir: “Ben Müslümanların ilkiyim” (el-En‘âm, 163). “Ben mü’minlerin ilkiyim” (el-A‘râf, 143). O, güzel bir örnektir: “Muhakkak ki Allah Resûlü’nde sizin için güzel bir örnek vardır” (el-Ahzâb, 21). O, semâdan vahyi alan zâttır: “O, hevâdan konuşmaz; onun söylediği ancak kendisine vahyolunandır” (en-Necm, 3-4). Rabbi onu terbiye etmiş ve terbiyesini güzel kılmıştır. Allah, onun kalbine nûr atmış, diline hakkı akıtmış; O’na itaati Kendi itaati, O’na isyanı Kendi isyanı kılmıştır: “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur; kim yüz çevirirse, seni onlar üzerine bekçi göndermedik” (en-Nisâ, 80). İşte bütün bu sebeplerden dolayı, ahkâm ve teşrî‘inin bütününde –amel edilmesi vâcip olması bakımından– Sünnet-i Mutahhara, Allah Teâlâ’nın Kitab’ı mertebesindedir. Zira Sünnet’te sâbit olan şey, Allah Sübhânehû’dan gelen vahiy ile, O’nun emri ve teklîfi ile sâbittir: “Resûl size ne verdiyse onu alın; sizi neden nehyettiyse ondan da sakının” (el-Haşr, 7). Buna göre Sünnet, ittifakla Müslümanlar üzerine hüccettir. Ümmet âlimleri, Sünnet’in delil oluşunu genel olarak inkâr eden kimsenin kâfir ve İslâm’dan irtidâd etmiş olduğu hususunda icmâ‘ etmişlerdir. Mesele böyle olunca, Müslümanların, Resûlullah (s.a.v.)’den nakledilen söz, fiil ve takrîre başvurmaları, sâbit olanı alıp onunla amel etmeleri kaçınılmazdır. Gerçekten de Selef-i Sâlihîn âlimleri, din-i mübîn-i ilâhîye hizmette şükranla anılacak gayretler sarf etmişler; Resûlullah (s.a.v.)’in hadislerini uslûpları çeşitlenen ve şartları farklılaşan tasnîflerle bize kaydetmişlerdir. Bunların en faziletlisi ve en sahihi, ümmetin kabûl ile karşıladığı, inceleme ve tahrîr ilgisine mazhar olan, kâh şerh, kâh ihtisâr edilen Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâil el-Buhârî’nin el-Câmi‘u’s-Sahîh’idir. Talebeler ona yönelmiş, metnini okuyup ezberlemişlerdir. Bu şaşılacak bir şey değildir; zira o, Allah Teâlâ’nın dininde –Allah‘ın Kitabı’ndan sonra– ikinci kaynaktır. İşte bu sebeple İslâm dünyasındaki okul ve üniversitelerin hâlâ onu okuyup ezberlemeğe özen gösterdiklerini, bazılarının da onu müfredatlarına koyup çeşitli sınıflarında baştan sona okuttuklarını görmekteyiz. Sahîh-i Buhârî’nin ismi, müellifinin verdiği adla: “Resûlullah (s.a.v.)’in işlerinden, sünnetlerinden ve gazvelerinden seçilmiş, müsned, sahih, câmi‘ eserdir.” Bu kitap, sahip olduğu mevki ve ehemmiyetine, her Müslümanın ona olan ihtiyacına rağmen –abartmadan söylersek: her Müslüman evinde en az bir nüshası bulunmalıdır– hâlâ, tamamı demesek de birçok baskısını eski uslûpte, modern matbaacılığın teknik özelliklerinden yoksun; sayfaları bâblar ve hadislerle üst üste yığılmış, birbiri ardınca sıralanmış olarak bulmaktayız.
- ب - ورسول الله صلى الله عليه وسلم هو المظهر العملي لشريعة الله تعالى، فهو المكلف الأول: {وأنا أول المسلمين} /الأنعام: ١٦٣/. {وأنا أول المؤمنين} /الأعراف: ١٤٣/. وهو القدوة الصالحة: {لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حسنة} /الأحزاب: ٢١/. وهو الذي يتلقى الوحي من السماء: {وما ينطق عن الهوى إن هو إلا وحي يوحى} /النجم: ٣ - ٤/. وهو الذي أدبه ربه فأحسن تأديبه، وهو الذي قذف الله النور في قلبه، وأجرى الحق على لسانه، وجعل طاعته من طاعته، ومعصيته معصية له سبحانه: {ومن يطع الرسول فقد أطاع الله ومن تولى فما أرسلناك عليهم حفيظا} /النساء: ٨٠/.لهذا كله كانت السنة المطهرة، في مجمل أحكامها وتشريعاتها - من حيث وحوب العمل بها - بمنزلة كتاب الله تعالى، فما ثبت فيها فهو ثابت بوحي من الله سبحانه، وأمر منه وتكليف: {وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فانتهوا} /الحشر: ٧/. وعليه فالسنة حجة على المسلمين بلا خلاف، وقد أجمع علماء الأمة على أن من أنكر حجتيها عموما فهو كافر مرتد عن الإسلام.وإذا كان الأمر كذلك، فلا بد للمسلمين من الرجوع إلى ما نقل عنه صلى الله عليه وسلم من قول أو فعل أو تقرير، والأخذ بما ثبت منه، ليعمل به. ولقد بذل السلف الصالح من العلماء جهودا مشكورة في خدمة دين الله عز وجل، فدونوا لنا أحاديث رسول الله صلى الله عليه وسلم في مصنفات، تنوعت أساليبها واختلف شروطها، وكان من أفضها وأصحها [الجامع الصحيح] لأبي عبد الله محمد بن إسماعيل البخاري، الذي تلقته الأمة بالقبول، وأولته عناية الدراسة والتقرير، وتناولته بالشرح تارة والاختصار تارة أخرى. واقبل عليه طلاب العلم يقرؤون متنه، ويحفظونه عن ظهر قلب. ولا غرابة، فهو المرجع الثاني - بعد كتاب الله عز وجل في دين الله تعالى، وهكذا نجد المدارس والجامعات في العالم الإسلامي، ما زالت تعنى به دراسة وحفظا، وبعضها تقرره في مناهجها، ليقرأ من أوله إلى آخره في مختلف صفوفها.واسم صحيح البخاري كما سماه مصنفه: (الجامع المسند الصحيح المختصر من أمور رسول الله صلى الله عليه وسلم وسننه وأيامه).وهذا الكتاب على مكانته وأهميته، واحتياج كل مسلم إليه - ولا نبالغ في القول إذا قلنا: يجب أن توجد في كل بيت مسلم نسخة منه على الأقل - هذا الكتاب لا نزال نجد أكثر طبعاته، إذا لم نقل جميعها، على النمط القديم، خالية من المزاي الفنية للطباعة الحديثة، تحشى الصفحة بالأبواب والأحاديث، الواحد تلو الآخر، دون
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. 1 - Vahyin Başlangıcı. Şeyh, İmam, Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm b. el-Muğîre el-Buhârî -Allah Teâlâ ona rahmet eylesin, Âmin- dedi ki:
بسم الله الرحمن الرحيم ١ - بَدْءُ الْوَحْيِ.قَالَ الشَّيْخُ الْإِمَامُ الْحَافِظُ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ بْنِ الْمُغِيرَةِ الْبُخَارِيُّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى آمِينَ:
٢ - حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ قَالَ: أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ رضي الله عنها: أَنَّ الْحَارِثَ بْنَ هِشَامٍ رضي الله عنه سَأَل رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ يَأْتِيكَ الْوَحْيُ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم:(أَحْيَانًا يَأْتِينِي مِثْلَ صَلْصَلَةِ الْجَرَسِ، وَهُوَ أَشَدُّهُ عَلَيَّ، فَيُفْصَمُ عَنِّي وَقَدْ وَعَيْتُ عَنْهُ مَا قَالَ، وَأَحْيَانًا يَتَمَثَّلُ لِي الْمَلَكُ رَجُلًا، فَيُكَلِّمُنِي فَأَعِي مَا يَقُولُ).قَالَتْ عَائِشَةُ رضي الله عنها: وَلَقَدْ رَأَيْتُهُ يَنْزِلُ عَلَيْهِ الْوَحْيُ فِي الْيَوْمِ الشَّدِيدِ الْبَرْدِ، فَيَفْصِمُ عَنْهُ وَإِنَّ جَبِينَهُ لَيَتَفَصَّدُ عَرَقًا.[٣٠٤٣].أخرجه مسلم في الفضائل، باب: طيب عرق النبي صلى الله عليه وسلم في البرد وحين يأتيه الوحي، رقم: ٢٣٣٣.(صلصلة) هي صوت الحديد إذا حرك، وتطلق على كل صوت له طنين. والمشبه هنا صوت الملك بالوحي. (فيفصم) يقلع، وأصل الفصم القطع من غير إبانة. (وعيت) فهمت وحفظت. (ليتفصد) يسيل، من الفصد وهو قطع العرق لإسالة الدم، شبه الجبين بالعرق المفصود، مبالغة من كثرة عرقه.
4 - İbn Şihâb (ez-Zührî) dedi ki: Bana Ebû Seleme b. Abdirrahmân haber verdi ki, Câbir b. Abdillâh el-Ensârî (r.a.) vahyin fetret döneminden bahsederken şöyle dedi: «Bir gün yürüyordum, birden semâdan bir ses işittim. Başımı kaldırdım, bir de ne göreyim! Hira'da bana gelen melek, semâ ile arz arasında bir kürsü üzerinde oturuyor. Ondan korktum, geri döndüm ve 'Beni örtün, beni örtün!' dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: "Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar. Ve pislikten (putlardan) uzak dur." (Müddessir 1-5) Sonra vahiy şiddetlendi ve ardı ardına gelmeye başladı.» Bunu Abdullah b. Yûsuf ile Ebû Sâlih de rivâyet etti. Hilâl b. Reddâd da Zührî'den rivâyet etti. Yûnus ve Ma‘mer ise 'Bevâdiruhû' (onun omuz başları) dediler. [Buhârî no: 3066, 4638-4671, 5860] [s. 6] Bu hadisi Müslim, Îmân kitabında, 'Resûlullah (s.a.v.)'e vahyin başlangıcı' bâbında, 161 numarayla tahric etmiştir.
(El-Müddessir: Elbisesine bürünen demektir. Ve'r-ricze fehcer: Ricz lügatte günah, isyan ve azap anlamına gelir. Burada maksat putlardır (evsân). Putlara 'ricz' denilmiştir çünkü onlar azabın sebebidir. Hecr ise terk etmek demektir. Mana: Putları terk etmeye devam et ve bu konuda ısrarcı ol. Bu âyetler Müddessir suresinin başlangıcıdır. Fe hamiye'l-vahyu ve tetâbe'a: Vahyin inişi ve gelişi çoğaldı. Tâbeahu: Yani Yahyâ b. Bükeyr'in üçüncü hadisini takip etti. Bu mütâbaanın, Câbir (r.a.) hadisinden önce getirilmesi daha uygundu. Bevâdiruhu: Yani 'yercefu fûâduhu' (kalbi titriyor) yerine 'tercefu bevâdiruhu' (omuz başları titriyor) dedi. Bevâdir, bâdire'nin çoğuludur, omuz ile boyun arasındaki et parçasıdır ve insan korktuğunda titrer.)
٤ - قَالَ ابْنُ شِهَابٍ: وَأَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَنَّ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ الْأَنْصَارِيَّ قَالَ، وَهُوَ يُحَدِّثُ عَنْ فَتْرَةِ الْوَحْيِ، فَقَالَ فِي حَدِيثِهِ:(بَيْنَا أَنَا أَمْشِي إِذْ سَمِعْتُ صَوْتًا مِنَ السَّمَاءِ، فَرَفَعْتُ بَصَرِي، فَإِذَا الْمَلَكُ الَّذِي جَاءَنِي بِحِرَاءٍ جَالِسٌ عَلَى كُرْسِيٍّ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، ⦗ص: ٦⦘فَرُعِبْتُ مِنْهُ، فَرَجَعْتُ فَقُلْتُ: زَمِّلُونِي زَمِّلُونِي، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {يَأَيُّهَا المدثر. قم فأنذر} - إلى قوله - {والرجز فاهجر} فَحَمِيَ الْوَحْيُ وَتَتَابَعَ).تَابَعَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ وَأَبُو صَالِحٍ، وَتَابَعَهُ هِلَالُ بْنُ رَدَّادٍ عَنِ الزُّهْرِيِّ. وَقَالَ يُونُسُ وَمَعْمَرٌ: بَوَادِرُهُ.[٣٠٦٦، ٤٦٣٨ - ٤٦٧١، ٥٨٦٠].أخرجه مسلم في الإيمان، باب: بَدْءُ الْوَحْيِ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، رقم: ١٦١.(المدثر) المتلفف بثيابه. (والرجز فاهجر) الرجز في اللغة: ألذنب والإثن والعذاب، والمراد به هنا الأوثان، وسميت رجزا لأنها سببه، والهجر الترك، والمعنى: بالغ واستمر في تركك للأوثان. والآيات أوائل سورة المدثر. (فحمي الوحي وتتابع) كثر نزوله ومجيئه. (تابعه) أي تابع يحيى بن بكير الحديث الثالث، فكان الأنسب أن تأتي هذه المتابعة قبل حديث جابر رضي الله عنه. (بوادره) أي قال: ترجف بوادره بدل: يرجف فؤاده، جمع بادرة، وهي اللحمة التي بين المنكب والعنق، وهي تضطرب عند فزع الإنسان.
5 - Bize Mûsâ b. İsmâîl rivâyet etti: Bize Ebû Avâne rivâyet etti: Bize Mûsâ b. Ebî Âişe rivâyet etti: Bize Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs (r.a.)'tan, Allah Teâlâ'nın: "Onu (Kur'an'ı) aceleyle bellemek için dilini kıpırdatma" (Kıyâme, 16) âyeti hakkında rivâyet etti. İbn Abbâs dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) vahyin nüzûlü esnasında zorluk çekerdi ve dudaklarını oynatırdı. İbn Abbâs: "Ben size, Resûlullah'ın (s.a.v.) dudaklarını oynattığı gibi oynatıyorum" dedi. Saîd (b. Cübeyr) de: "Ben, İbn Abbâs'ı gördüğüm gibi oynatıyorum" dedi ve dudaklarını oynattı. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: "Onu (Kur'an'ı) aceleyle bellemek için dilini kıpırdatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir." (Kıyâme, 16-17) İbn Abbâs: "Yani Kur'an'ı göğsünde toplamak ve sana okutmak bize aittir." "O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşuna uy." (Kıyâme, 18) Yani onu dinle ve sus. "Sonra onu açıklamak da şüphesiz bize aittir." (Kıyâme, 19) Yani onu okumak da bize aittir. Nitekim bundan sonra Resûlullah (s.a.v.), Cebrâil (a.s.) kendisine geldiğinde dinler, Cebrâil gidince de onu okuduğu gibi okurdu. (Buhârî numaraları: 4643-4645, 4757, 7086). Bu hadisi Müslim, Kitâbü's-Salât, Bâbu'l-İstimâ' li'l-Kırâe'de 448 numara ile rivâyet etmiştir. (يُعَالِجُ) "muâlece"den gelir, bir işi zorlukla yapmaya çalışmak demektir. (التَّنْزِيلِ) Kur'an'ın ona indirilmesi. (وَكَانَ مِمَّا يُحَرِّكُ شَفَتَيْهِ) Yani bu zorluk, dudaklarını çok oynatmasından kaynaklanıyordu; Resûlullah (s.a.v.) vahyedileni unutmaktan korktuğu için böyle yapardı. (بِه) Kur'an ile. (لِتَعْجَلَ بِهِ) Onu aceleyle ezberlemek, hıfzına kaçırmak için; bir şeyin kaçıp gitmesinden korkardı. (جَمْعَهُ) Allah Teâlâ'nın Kur'an'ı toplaması. (وَتَقْرَأَهُ) Vahyin bitiminden sonra onu okuman. (قُرْآنَهُ) İndirildiği gibi okunması, böylece ondan hiçbir şey kaybolmaz. (بَيَانَهُ) Onu dilinde belirgin kılarak okumaya devam etmen; bazılarına göre mücmellerini beyan, müşkillerini açıklama, helal ve haram gibi hükümleri izah etmektir. Bu âyetler Kıyâme Suresi 16-19'dur.
٥ - حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةُ قَالَ: حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ أَبِي عَائِشَةَ قَالَ: حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: {لا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ}.قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُعَالِجُ مِنَ التَّنْزِيلِ شِدَّةً، وَكَانَ مِمَّا يُحَرِّكُ شَفَتَيْهِ - فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فَأَنَا أُحَرِّكُهُمَا لَكُمْ كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُحَرِّكُهُمَا، وَقَالَ سَعِيدٌ: أَنَا أُحَرِّكُهُمَا كَمَا رَأَيْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ يُحَرِّكُهُمَا، فَحَرَّكَ شَفَتَيْهِ - فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {لا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ. إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وقرآنه}. قَالَ: جَمْعُهُ لَهُ فِي صَدْرِكَ وَتَقْرَأَهُ: {فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قرآنه}. قَالَ: فَاسْتَمِعْ لَهُ وَأَنْصِتْ: {ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ}. ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا أَنْ تَقْرَأَهُ، فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَعْدَ ذَلِكَ إِذَا أَتَاهُ جِبْرِيلُ اسْتَمَعَ، فَإِذَا انْطَلَقَ جِبْرِيلُ قَرَأَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم كَمَا قَرَأَهُ.[٤٦٤٣ - ٤٦٤٥، ٤٧٥٧، ٧٠٨٦].أخرجه مسلم في الصلاة، باب: الاستماع للقراءة، رقم ٤٤٨.(يعالج) من المعالجة، وهي محاولة الشيء بمشقة. (التنزيل) تنزيل القرآن عليه. (وكان مما يحرك شفتيه) أي كانت الشدة من كثرة تحريكه شفتيه، وكان صلى الله عليه وسلم يفعل ذلك خشية أن ينسى ما أوحي إليه. (به) بالقرآن. (لتعجل به) لتأخذه على عجل، مسارعة إلى حفظه، خشية أن ينفلت منه شيء. (جمعه له) حمع الله تعالى للقرآن. (وتقرأه) وأن تقرأه بعد انتهاء وحيه. (قرآنه) قراءته كما أنزل، فلا يغيب عنك منه شيء. (بيانه) استمرار حفظك له بظهوره على لسانك، وقيل: بيان مجملاته وتوضيح مشكلاته، وبيان ما فيه من حلال وحرام وغير ذلك. والآيات من سورة القيامة: ١٦ - ١٩.
7 - Bize Ebü'l-Yemân el-Hakem b. Nâfi‘ tahdîs etti; dedi ki: Bize Şuayb, Zührî'den haber verdi; dedi ki: Bana Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes‘ûd haber verdi ki, kendisine Abdullah b. Abbâs (r.a.) şu bilgiyi vermiş: Ebû Süfyân b. Harb (r.a.) kendisine şunu haber vermiş: Herakleios, Resûlullah (s.a.v.)'in Ebû Süfyân ile Kureyş kâfirleri arasında mütareke yaptığı dönemde, Şam'da ticaretle uğraşmakta olan Kureyş'ten bir kafile içinde bulunan Ebû Süfyân'a elçi gönderdi. Bunun üzerine onlar, İlyâ'da (Kudüs) bulunan Herakleios'un yanına vardılar. Herakleios onları meclisine çağırdı; etrafında Rum büyükleri vardı. Ardından onları huzuruna aldı ve tercümanını getirtti ve şöyle dedi: "Hanginiz, peygamber olduğunu iddia eden bu adama nesepçe en yakındır?" Ebû Süfyân dedi ki: "Ben, 'Nesepçe onlara en yakın olan benim' dedim." (Herakleios): "Onu bana yaklaştırın, arkadaşlarını da arkasına yerleştirin" dedi. Sonra tercümanına: "Onlara de ki: Ben bu adama, bu zat hakkında sorular soracağım. Eğer bana yalan söylerse, siz onu yalanlayın!" dedi. Vallahi, benim hakkımda yalan rivayet etmelerinden utanmasaydım, onun hakkında yalan söylerdim. Sonra bana onun hakkında sorduğu ilk soru şu oldu: "Sizin aranızda onun soyu nasıldır?" Dedim ki: "O, aramızda soylu bir kimsedir." Dedi ki: "Daha önce sizden hiç kimse bu sözü söylemiş midir?" Dedim ki: "Hayır." Dedi ki: "Ataları arasında kral olan var mıydı?" Dedim ki: "Hayır." Dedi ki: "Ona insanların ileri gelenleri mi uyuyor, yoksa zayıfları mı?" Dedim ki: "Zayıfları uyuyor." Dedi ki: "Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?" Dedim ki: "Artıyorlar." ⦗ص: 8⦘ Dedi ki: "Onlardan, bu dine girdikten sonra dîninden hoşnutsuzlukla irtidâd eden oluyor mu?" Dedim ki: "Hayır." Dedi ki: "O, söylediği bu sözü söylemeden önce siz onu yalancılıkla itham eder miydiniz?" Dedim ki: "Hayır." Dedi ki: "Ahdine vefasızlık eder mi?" Dedim ki: "Hayır; ancak şu anda kendisiyle aramızda bir mütareke var; bu mütareke içinde ne yapacağını bilmiyoruz." (Ebû Süfyân) dedi ki: "Bana, bu sözden başka içine bir şey katabileceğim bir söz imkânı verilmedi." (Herakleios) dedi ki: "O'nunla savaştınız mı?" Dedim ki: "Evet." Dedi ki: "O'nunla savaşınız nasıldı?" Dedim ki: "Bizimle onun arasındaki harp nöbetleşedir; o bize zarar verir, biz de ona zarar veririz." Dedi ki: "Size ne emrediyor?" Dedim ki: "Şöyle diyor: Yalnızca Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın; atalarınızın söylediklerini (putperestliği) terk edin. Bize namaz kılmayı, doğru sözlülüğü, iffet ve namusluluğu ve akraba ile bağı kesmemeyi emrediyor." Bunun üzerine Herakleios tercümanına dedi ki: "Ona söyle: Ben sana onun nesebini sordum; sen onun aranızda soylu olduğunu söyledin. İşte peygamberler de böyledir; kendi kavimlerinin soylu ailelerine gönderilir. Sana sordum: Sizden daha önce bu sözü söyleyen oldu mu? Sen 'hayır' dedin. Ben de dedim ki: Eğer ondan önce bu sözü söyleyen biri olmuş olsaydı, 'Bu, kendinden önce söylenmiş bir söze uyan bir adamdır' derdim. Sana sordum: Ataları arasında kral olan var mıydı? Sen 'hayır' dedin. Ben de dedim ki: Eğer ataları arasında kral olmuş olsaydı, 'Bu, babasının mülkünü isteyen bir adamdır' derdim. Sana sordum: Siz, o sözünü söylemeden önce onu yalancılıkla itham eder miydiniz? Sen 'hayır' dedin. Artık iyice anlıyorum ki o, insanlara yalan söylemeyi bırakıp da Allah'a yalan söylemez. Sana sordum: İnsanların ileri gelenleri mi ona uyuyor, yoksa zayıfları mı? Sen 'zayıfları uyuyor' dedin. İşte peygamberlere uyanlar da bunlardır. Sana sordum: Artıyor mu, eksiliyor mu? Sen 'artıyor' dedin. İmanın durumu da böyledir; nihayet kemâle erer. Sana sordum: Onlardan bu dine girdikten sonra, dîninden hoşnutsuzlukla irtidâd eden oluyor mu? Sen 'hayır' dedin. İman da böyledir; onun sevinci kalplere iyice yerleşince (dönüş olmaz). Sana sordum: Ahdine vefasızlık eder mi? Sen 'hayır' dedin. İşte peygamberler de vefasızlık etmezler. Sana sordum: Size ne emrediyor? Sen onun size yalnızca Allah'a ibadet etmeyi ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrettiğini, putlara tapmaktan nehyettiğini, namaz kılmayı, doğru sözlülüğü ve iffetli olmayı emrettiğini söyledin. Eğer söylediklerin doğru ise, o, şu ayaklarımın bastığı yere de hükmedecektir. Ben, onun (bu vasıflarla) çıkacağını biliyordum; ancak onun sizden olacağını zannetmiyordum. Keşke ona ulaşabileceğimi bilseydim, onunla buluşmayı göze alırdım. Eğer onun yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım." Sonra Herakleios, Resûlullah (s.a.v.)'in Dihye (r.a.) tarafından Busrâ melikine gönderilen ve oradan da kendisine ulaştırılan mektubunu getirtti. Mektubu okudu; bir de baktı ki mektupta şöyle yazılı: "Bismillâhirrahmânirrahîm. ⦗ص: 9⦘ Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed'den Rumların büyüğü Herakleios'a: Hidayete uyanlara selâm olsun! İmdi, ben seni İslâm davetine çağırıyorum. Müslüman ol, kurtuluşa er; Allah sana ecrini iki kat versin. Eğer yüz çevirirsen, tebaanın günahı da senin üzerinedir." Ve: "(Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek (adaletli) bir söze geliniz: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz Müslümanlarız!)" (Âl-i İmrân, 64) Ebû Süfyân dedi ki: Herakleios bu sözleri söyleyip mektubu okumayı bitirince, etrafta gürültü çoğaldı, sesler yükseldi ve biz dışarı çıkarıldık. Dışarı çıkarıldığımızda arkadaşlarıma dedim ki: "Ebû Kebşe'nin oğlunun işi iyice büyüdü. Şu Beni Asfar'ın (Rumların) kralı bile O'ndan korkuyor." Ben, Allah kalbime İslâm'ı sokana kadar onun mutlaka galip geleceğine kesin olarak inandım.
İlyâ ve Herakleios'un valisi olan İbnü'n-Nâtûr, Şam Hıristiyanları üzerine piskopos idi. O şöyle anlatırdı: Herakleios İlyâ'ya geldiği vakit, bir gün keyifsiz olarak sabahlamıştı. Patriklerinden bazısı: "Senin hâlini beğenmedik" dediler. İbnü'n-Nâtûr dedi ki: Herakleios bir kâhin (müneccim) idi; yıldızlara bakardı. Kendisine sorduklarında şöyle cevap verdi: "Bu gece yıldızlara baktığımda, sünnetlilerin melikinin ortaya çıktığını gördüm. Bu ümmetten sünnet olan kimdir?" Dediler ki: "Yahudilerden başkası sünnet olmaz. Sen onların işiyle üzülme! Ülkendeki şehirlere yaz, içlerindeki Yahudileri öldürsünler." Onlar bu meseleyi görüşmekte iken, Herakleios'a Gassân melikinin, Resûlullah (s.a.v.)'den haber veren bir adam gönderdiği bildirildi. Herakleios onu sorguya çekince: "Gidin bakın, sünnetli mi, değil mi?" dedi. Ona baktılar ve sünnetli olduğunu haber verdiler. Ayrıca ona Arapları sordu. (Elçi): "Onlar da sünnet oluyorlar" dedi. Bunun üzerine Herakleios: "İşte bu ümmetin meliki ortaya çıktı" dedi. Sonra Herakleios, ⦗ص: 10⦘ kendisi gibi âlim olan Romalı bir dostuna mektup yazdı. Herakleios Humus'a doğru yola çıktı. Humus'tan ayrılmadan, ona arkadaşından (Peygamber'in çıkışı ve O'nun hak peygamber olduğu) hususunda Herakleios'un görüşüne uygun bir mektup geldi. Bunun üzerine Herakleios, Humus'ta bulunan konağında Rum büyüklerine izin verdi. Ardından sarayın kapılarının kapatılmasını emretti. Sonra yüksekçe bir yere çıkarak şöyle dedi: "Ey Rum topluluğu! Siz kurtuluş ve doğruluk istiyor musunuz? Mülkünüzün devamını da istiyorsanız, şu peygambere biat edin!" Bunun üzerine onlar yaban eşekleri gibi kapılara doğru kaçıştılar, fakat kapıların kapalı olduğunu gördüler. Herakleios onların bu kaçışını görünce iman etmelerinden ümidini kesti ve: "Onları bana geri getiriniz!" dedi ve şöyle devam etti: "Ben demin bu sözleri, sizin dininize olan bağlılığınızın şiddetini denemek için söyledim; işte gördüm" dedi. Bunun üzerine Rumlar ona secde ettiler ve ondan razı oldular. İşte Herakleios'un macerasının sonu bu oldu.
Bu hadisi Salih b. Keysân, Yûnus ve Ma'mer, Zührî'den rivayet etmişlerdir. [Buhârî no: 51, 2535, 2650, 2738, 2778, 2782, 2816, 3003, 4278, 5635, 5905, 6771]
Müslim, Megâzî (Cihâd ve Siyer) bölümünde "Nebî (s.a.v.)'in Herakleios'a Mektubu" babında (no: 1773) rivayet etmiştir.
(Rekb): Binek üzerindeki topluluk, on veya daha fazla kişi. (Bi'ş-Şâm): Şam; bugünkü bilinen hâliyle Suriye, Ürdün, Filistin ve Lübnan'ı kapsar. (Mâdde fîhâ): Savaşı terk etmek üzere barış yaptı. (Bi-Îliyâ): Beytülmakdis (Kudüs). (Bitercümânihî): Dili bir dilden diğerine aktaran kişi. (Ye'sirû): Benim hakkımda rivayet ederler, naklederler. (Eşrâfü'n-nâs): Soy ve asalet yönünden yüksek olanlar; burada kibir ve büyüklenme ehlinden olanlar kastedilir, her şerefli değil. (Duafâuhum): Çoğunluğu zayıflar olanlar; fakirler, köleler, mevâlî ve küçükler. (Sahṭa): Dîninden hoşnutsuzluk, razı olmayış. (Müdde): Anlaşma, mütareke. (Kâle): Ebû Süfyân dedi. (Sicâl): Nöbetleşe, bir kere bize bir kere ona. Aslı secl (kuyu kovası)'in çoğulu. (Mâ yekûlu âbâüküm): Putlara tapmak ve câhiliye fesadı gibi. (el-Afâf): Haramlardan ve yakışmayan şeylerden el çekme. (Lîyezere): Terk etsin. (Ve hum etbâ‘u’r-rusül): Ekseriyetle; inat ve hasedle büyüklenenler değil. (Beşâşetuhû): Îmanın nûru, tatlılığı, sevinci ve ferahlığı. (el-Evsân): Sanem/put demek olan veten'in çoğulu. (Ennehû hâric): Bu vasıflarla bir peygamber gönderilecek. (Uhlısu): Ulaşabileyim. (Teceşşemtü): Tehlike ve meşakkat pahasına üstlendim. (Leğaseltü ‘an kademihî): O'na hizmet etme, tâbi olma ve getirdiğine boyun eğmede mübalağa. (‘Azîmi Busrâ): Busrâ emîri; Busrâ, Şam'ın güneyinde Havran'a bağlı bir belde. (Bidirâyetihî): Davet, kelime-i şehadet; kâfir milletler söylemeye davet edilir. (Merreteyn): Kendisine uyan kavminin sayısı kadar katlanmış. (Tevellîte): İslâm'dan yüz çevirip kabul etmesen. (İsme’l-erîsiyyîn): Batıl ve küfürde kalmaya devam etmelerinin günahı; erîsî, çiftçi/ekici anlamındaki erîsî'nin çoğulu, burada tebaa kastedilir. (Kelimetin sevâin): Eşit, adaletli söz. (es-Sahabu): Karışık gürültü, yaygara. (Emire emru İbn Ebi Kebşe): İşi büyüdü; Ebû Kebşe, Peygamber (s.a.v.)'in dedelerinden biri. (Benî'l-Asfar): Rumlar'dır. (İbnü'n-Nâtûr): Bazı rivayetlerde "Nâtûr" şeklinde; bağ bekçisi anlamında muarreb bir isim. (Sâhibu Îliyâ ve Hırakl): Herakleios adına Kudüs valisi. (Uskuffen): Muarreb bir lafız; Hıristiyanların âlimi veya dinî reisi. (Habîse’n-nefs): Tasa ve keder içinde. (Batârıkatihî): Batrîk'in çoğulu; devlet ileri gelenleri ve danışmanları. (İstenernâ hey'eteke): Halin ve tavrın bize yabancı geldi. (Hazzâ'en): Kâhin, gaybdan haber veren. (Yenzuru fi'n-nücûm): Yıldızların durumundan kehanette bulunur. (Melike'l-hitân): Sünnetlilerin meliki/hükümdarı; hitân, erkeklik uzvundaki derinin kesilmesi, Rumlar sünnet olmazdı. (Bi-Rûmiyete): Rumların meşhur şehri, Hıristiyanlığın hilafet ve riyaset merkezi. (Hıms): Şam diyarında meşhur bir belde. (Yerim): Ayrılmaz; bazı rivayetlerde "ulaşmaz" anlamında. (Deskarehû): Etrafında veya içinde hizmetçiler için evler bulunan köşk. (Fehâsû): Kaçıştılar, döndüler. (Humuri'l-vahş): Vahşi eşekler; vahş, kır hayvanı. (Ve eyise mine'l-îmân): İman etmelerinden ümidini kesti. (Ânifen): Biraz önce, şu saatte; el-ânif, ilk/önceki.
٧ - حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ الْحَكَمُ بْنُ نَافِعٍ قَالَ: أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ عَنِ الزُّهْرِيِّ قَالَ: أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَبَّاسٍ أَخْبَرَهُ، أَنَّ أَبَا سُفْيَانَ بْنَ حَرْبٍ أَخْبَرَهُ: أَنَّ هِرَقْلَ أَرْسَلَ إِلَيْهِ فِي رَكْبٍ مِنْ قُرَيْشٍ، وَكَانُوا تِجَارًا بِالشَّأْمِ، فِي الْمُدَّةِ الَّتِي كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَادَّ فِيهَا أَبَا سُفْيَانَ وَكُفَّارَ قُرَيْشٍ، فَأَتَوْهُ وَهُمْ بِإِيلِيَاءَ، فَدَعَاهُمْ فِي مَجْلِسِهِ، وَحَوْلَهُ عُظَمَاءُ الرُّومِ، ثُمَّ دَعَاهُمْ وَدَعَا بِتَرْجُمَانِهِ، فَقَالَ:أَيُّكُمْ أَقْرَبُ نَسَبًا بِهَذَا الرَّجُلِ الَّذِي يَزْعُمُ أَنَّهُ نَبِيٌّ؟ فَقَالَ أَبُو سُفْيَانَ: فَقُلْتُ أَنَا أَقْرَبُهُمْ نَسَبًا، فَقَالَ: أَدْنُوهُ مِنِّي، وَقَرِّبُوا أَصْحَابَهُ فَاجْعَلُوهُمْ عِنْدَ ظَهْرِهِ، ثُمَّ قَالَ لِتَرْجُمَانِهِ: قُلْ لَهُمْ إِنِّي سَائِلٌ هَذَا عَنْ هَذَا الرَّجُلِ، فَإِنْ كَذَبَنِي فَكَذِّبُوهُ، فَوَاللَّهِ لَوْلَا الْحَيَاءُ مِنْ أَنْ يَأْثِرُوا عَلَيَّ كَذِبًا لَكَذَبْتُ عَنْهُ. ثُمَّ كَانَ أَوَّلَ مَا سَأَلَنِي عَنْهُ أَنْ قَالَ: كَيْفَ نَسَبُهُ فِيكُمْ؟ قُلْتُ: هُوَ فِينَا ذُو نَسَبٍ. قَالَ: فَهَلْ قَالَ هَذَا الْقَوْلَ مِنْكُمْ أَحَدٌ قَطُّ قَبْلَهُ؟ قُلْتُ: لَا. قَالَ: فَهَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ؟ قُلْتُ: لَا. قَالَ: فَأَشْرَافُ النَّاسِ يَتَّبِعُونَهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ؟ فَقُلْتُ: بَلْ ضُعَفَاؤُهُمْ. قَالَ: أَيَزِيدُونَ أَمْ يَنْقُصُونَ؟ قُلْتُ: بَلْ يَزِيدُونَ. ⦗ص: ٨⦘قَالَ: فَهَلْ يَرْتَدُّ أَحَدٌ مِنْهُمْ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ؟ قُلْتُ: لَا. قَالَ: فَهَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ؟ قُلْتُ: لَا. قَالَ: فَهَلْ يَغْدِرُ؟ قُلْتُ: لَا، وَنَحْنُ مِنْهُ فِي مُدَّةٍ لَا نَدْرِي مَا هُوَ فَاعِلٌ فِيهَا. قَالَ: وَلَمْ تُمْكِنِّي كَلِمَةٌ أُدْخِلُ فِيهَا شَيْئًا غَيْرُ هَذِهِ الْكَلِمَةِ. قَالَ: فَهَلْ قَاتَلْتُمُوهُ؟ قُلْتُ: نَعَمْ. قَالَ: فَكَيْفَ كَانَ قِتَالُكُمْ إِيَّاهُ؟ قُلْتُ: الْحَرْبُ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُ سِجَالٌ، يَنَالُ مِنَّا وَنَنَالُ مِنْهُ. قَالَ: مَاذَا يَأْمُرُكُمْ؟ قُلْتُ: يَقُولُ: اعْبُدُوا اللَّهَ وَحْدَهُ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَاتْرُكُوا مَا يَقُولُ آبَاؤُكُمْ، وَيَأْمُرُنَا بِالصَّلَاةِ وَالصِّدْقِ وَالْعَفَافِ وَالصِّلَةِ. فَقَالَ لِلتَّرْجُمَانِ: قُلْ لَهُ: سَأَلْتُكَ عَنْ نَسَبِهِ فَذَكَرْتَ أَنَّهُ فِيكُمْ ذُو نَسَبٍ، فَكَذَلِكَ الرُّسُلُ تُبْعَثُ فِي نَسَبِ قَوْمِهَا. وَسَأَلْتُكَ هَلْ قَالَ أَحَدٌ مِنْكُمْ هَذَا الْقَوْلَ، فَذَكَرْتَ أَنْ لَا، فَقُلْتُ لَوْ كَانَ أَحَدٌ قَالَ هَذَا الْقَوْلَ قَبْلَهُ، لَقُلْتُ رَجُلٌ يَأْتَسِي بِقَوْلٍ قِيلَ قَبْلَهُ. وَسَأَلْتُكَ هَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ، فَذَكَرْتَ أَنْ لَا، قُلْتُ: فَلَوْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ، قُلْتُ رَجُلٌ يَطْلُبُ مُلْكَ أَبِيهِ. وَسَأَلْتُكَ هَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ، فَذَكَرْتَ أَنْ لَا، فَقَدْ أَعْرِفُ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيَذَرَ الْكَذِبَ عَلَى النَّاسِ وَيَكْذِبَ عَلَى اللَّهِ. وَسَأَلْتُكَ أَشْرَافُ النَّاسِ اتَّبَعُوهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ، فَذَكَرْتَ أَنَّ ضُعَفَاءَهُمُ اتَّبَعُوهُ، وَهُمْ أَتْبَاعُ الرُّسُلِ، وَسَأَلْتُكَ أَيَزِيدُونَ أَمْ يَنْقُصُونَ، فَذَكَرْتَ أَنَّهُمْ يَزِيدُونَ، وَكَذَلِكَ أَمْرُ الْإِيمَانِ حَتَّى يَتِمَّ. وَسَأَلْتُكَ أَيَرْتَدُّ أَحَدٌ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ، فَذَكَرْتَ أَنْ لَا، وَكَذَلِكَ الْإِيمَانُ حِينَ تُخَالِطُ بَشَاشَتُهُ الْقُلُوبَ. وَسَأَلْتُكَ هَلْ يَغْدِرُ، فَذَكَرْتَ أَنْ لَا، وَكَذَلِكَ الرُّسُلُ لَا تَغْدِرُ. وَسَأَلْتُكَ بِمَا يَأْمُرُكُمْ، فَذَكَرْتَ أَنَّهُ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَعْبُدُوا اللَّهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَيَنْهَاكُمْ عَنْ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ، وَيَأْمُرُكُمْ بِالصَّلَاةِ وَالصِّدْقِ وَالْعَفَافِ، فَإِنْ كَانَ مَا تَقُولُ حَقًّا فَسَيَمْلِكُ مَوْضِعَ قَدَمَيَّ هَاتَيْنِ، وَقَدْ كُنْتُ أَعْلَمُ أَنَّهُ خَارِجٌ، لَمْ أَكُنْ أَظُنُّ أَنَّهُ مِنْكُمْ، فَلَوْ أَنِّي أَعْلَمُ أَنِّي أَخْلُصُ إِلَيْهِ، لَتَجَشَّمْتُ لِقَاءَهُ، وَلَوْ كُنْتُ عِنْدَهُ لَغَسَلْتُ عَنْ قَدَمِهِ. ثُمَّ دَعَا بِكِتَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الَّذِي بَعَثَ بِه دِحْيَةُ إِلَى عَظِيمِ بُصْرَى، فَدَفَعَهُ إِلَى هِرَقْلَ، فَقَرَأَهُ، فَإِذَا فِيهِ: (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، ⦗ص: ٩⦘مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ: سَلَامٌ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى، أَمَّا بَعْدُ، فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ الْإِسْلَامِ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ، يُؤْتِكَ اللَّهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ، فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَإِنَّ عَلَيْكَ إِثْمَ الْأَرِيسِيِّينَ، وَ: {يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَنْ لَا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ}) قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: فَلَمَّا قَالَ مَا قَالَ، وَفَرَغَ مِنْ قِرَاءَةِ الْكِتَابِ، كَثُرَ عِنْدَهُ الصَّخَبُ وَارْتَفَعَتِ الْأَصْوَاتُ وَأُخْرِجْنَا، فَقُلْتُ لِأَصْحَابِي حِينَ أُخْرِجْنَا: لَقَدْ أَمِرَ أَمْرُ ابْنِ أَبِي كَبْشَةَ، إِنَّهُ يَخَافُهُ مَلِكُ بَنِي الْأَصْفَرِ. فَمَا زِلْتُ مُوقِنًا أَنَّهُ سَيَظْهَرُ حَتَّى أَدْخَلَ اللَّهُ عَلَيَّ الْإِسْلَامَ.وَكَانَ ابْنُ النَّاظُورِ، صَاحِبُ إِيلِيَاءَ وَهِرَقْلَ، أُسْقُفًّا عَلَى نَصَارَى الشَّأْمِ، يُحَدِّثُ أَنَّ هِرَقْلَ حِينَ قَدِمَ إِيلِيَاءَ، أَصْبَحَ يَوْمًا خَبِيثَ النَّفْسِ، فَقَالَ بَعْضُ بَطَارِقَتِهِ: قَدِ اسْتَنْكَرْنَا هَيْئَتَكَ، قَالَ ابْنُ النَّاظُورِ: وَكَانَ هِرَقْلُ حَزَّاءً يَنْظُرُ فِي النُّجُومِ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ سَأَلُوهُ: إِنِّي رَأَيْتُ اللَّيْلَةَ حِينَ نَظَرْتُ فِي النُّجُومِ مَلِكَ الْخِتَانِ قَدْ ظَهَرَ، فَمَنْ يَخْتَتِنُ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ؟ قَالُوا: لَيْسَ يَخْتَتِنُ إِلَّا الْيَهُودُ، فَلَا يُهِمَّنَّكَ شَأْنُهُمْ، وَاكْتُبْ إِلَى مَدَايِنِ مُلْكِكَ، فَيَقْتُلُوا مَنْ فِيهِمْ مِنْ الْيَهُودِ، فَبَيْنَمَا هُمْ عَلَى أَمْرِهِمْ، أُتِيَ هِرَقْلُ بِرَجُلٍ أَرْسَلَ بِهِ مَلِكُ غَسَّانَ يُخْبِرُ عَنْ خَبَرِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، فَلَمَّا اسْتَخْبَرَهُ هِرَقْلُ قَالَ: اذْهَبُوا فَانْظُرُوا أَمُخْتَتِنٌ هُوَ أَمْ لَا؟ فَنَظَرُوا إِلَيْهِ، فَحَدَّثُوهُ أَنَّهُ مُخْتَتِنٌ، وَسَأَلَهُ عَنْ الْعَرَبِ، فَقَالَ: هُمْ يَخْتَتِنُونَ، فَقَالَ هِرَقْلُ: هَذَا مَلِكُ هَذِهِ الْأُمَّةِ قَدْ ظَهَرَ. ثُمَّ كَتَبَ هِرَقْلُ إِلَى ⦗ص: ١٠⦘صَاحِبٍ لَهُ بِرُومِيَةَ، وَكَانَ نَظِيرَهُ فِي الْعِلْمِ، وَسَارَ هِرَقْلُ إِلَى حِمْصَ، فَلَمْ يَرِمْ حِمْصَ حَتَّى أَتَاهُ كِتَابٌ مِنْ صَاحِبِهِ يُوَافِقُ رَأْيَ هِرَقْلَ عَلَى خُرُوجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، وَأَنَّهُ نَبِيٌّ، فَأَذِنَ هِرَقْلُ لِعُظَمَاءِ الرُّومِ فِي دَسْكَرَةٍ لَهُ بِحِمْصَ، ثُمَّ أَمَرَ بِأَبْوَابِهَا فَغُلِّقَتْ، ثُمَّ اطَّلَعَ فَقَالَ: يَا مَعْشَرَ الرُّومِ، هَلْ لَكُمْ فِي الْفَلَاحِ وَالرُّشْدِ، وَأَنْ يَثْبُتَ مُلْكُكُمْ فَتُبَايِعُوا هَذَا النَّبِيَّ؟ فَحَاصُوا حَيْصَةَ حُمُرِ الْوَحْشِ إِلَى الْأَبْوَابِ، فَوَجَدُوهَا قَدْ غُلِّقَتْ، فَلَمَّا رَأَى هِرَقْلُ نَفْرَتَهُمْ، وَأَيِسَ مِنَ الْإِيمَانِ، قَالَ: رُدُّوهُمْ عَلَيَّ، وَقَالَ: إِنِّي قُلْتُ مَقَالَتِي آنِفًا أَخْتَبِرُ بِهَا شِدَّتَكُمْ عَلَى دِينِكُمْ، فَقَدْ رَأَيْتُ، فَسَجَدُوا لَهُ وَرَضُوا عَنْهُ، فَكَانَ ذَلِكَ آخِرَ شَأْنِ هِرَقْلَ.رَوَاهُ صَالِحُ بْنُ كَيْسَانَ وَيُونُسُ وَمَعْمَرٌ عَن الزُّهْرِيِّ.[٥١، ٢٥٣٥، ٢٦٥٠، ٢٧٣٨، ٢٧٧٨، ٢٧٨٢، ٢٨١٦، ٣٠٠٣، ٤٢٧٨، ٥٦٣٥، ٥٩٠٥، ٦٧٧١]أخرجه مسلم في المغازي (الجهاد والسير)، باب: كتاب النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِلَى هِرَقْلَ، رقم: ١٧٧٣.(ركب) جمع راكب، وهم العشرة فما فوق. (بالشأم) ويقال: الشام والشآم، والمعروف الآن أن بلاد الشام هي: سوريا والأردن وفلسطين ولبنان. (ماد فيها) صالحهم على ترك القتال فيها. (بإيلياء) بيت المقدس. (بترجمانه) هو الذي ينقل الكلام من لغة إلى أخرى. (يأثروا) يرووا عني وينقلوا. (أشراف الناس) الشرف علو الحسب والمجد، والمراد هنا أهل النخوة والتكبر منهم لا على كل شريف. (ضعفاؤهم) أي أكثرهم من الضعفاء، وهم الفقراء والعبيد والموالي والصغار. (سخطة) كراهية له وعدم رضا به. (مدة) عهد. (قال) أي أبو سفيان. (سجال) نوب مرة لنا ومرة علينا، وأصل سجال جمع سجل، وهو الدلو الكبير. (ما يقول آباؤكم) أي من عبادة الأوثان ومفاسد الجاهلية. (العفاف) الكف عن المحرمات وخوارم مما لا يليق. (ليذر) ليترك. (وهم أتباع الرسل) في الغالب، لا المستكبرون بغيا وحسدا. (بشاشته) نوره وحلاوته، والفرح به والإنشراح. (الأوثان) جمع وثن، وهو الصنم. (أنه خارج) أي سبيعث نبي بهذه الصفات. (أخلص) أصل. (تجشمت) تكلفت على خطر ومشقة. (لغسلت عن قدمه) مبالغة في خدمته واتباعه، والخضوع لما جاء به. (عظيم بصرى) أميرها، وبصرى بلدة من أعمل حوران في جنوب بلاد الشام. (بدعاية) بدعوة، وهي كلمة الشهادة التي يدعى إلى النطق بها أهل الملل الكافرة، وهي عنوان التوحيد وأصل الإسلام، دين الحق والاستقامة والعزة والكرامة (مرتين) مضاعفا بعدد من يقتدي به من قومه. (توليت) أعرضت عن الإسلام ورفضت الدول فيه. (إثم الأريسيين) إثم استمرارهم على الباطل والكفر اتباعا لك، والمراد بالأريسيين الأتباع من أهل مملكته، وهي في الأصل جمع أريسي وهو الحراث والفلاح. (كلمة سواء بيننا وبينكم) مستوية، لا تختلف فيها الكتب المنزلة، ولا الأنبياء المرسلون، والآية من سورة آل عمران: ٦٤. (الصخب) اللغط واختلاط الأصوات. (أمر أمر ابن أبي كبشة) عظن شأنه، وأبو كبشة: هو أحد أجداد النبي صلى الله عليه وسلم، وكانت عادة العرب إذا انتقصت إنسانا نسبته إلى جد غامض من أجداده، وقيل هو أبوه من الرضاع. (بني الأًفر) هم الروم، وكان العرب يطلقون عليهم ذلك نسبة إلى أحد عظمائهم، وقيل غير ذلك. (ابن الناطور) وفي رواية (الناطور) وهو اسم معرب معناه حارس البستان. (صاحب إيلياء وهرقل) أمير بيت المقدس من قبل هرقل. (أسقفا) لفظ معرب، ومعناه عالم النصارى أو رئيسهم الديني. (خبيث النفس) مهموما. (بطارقته) جمع بطريق، وهم خواص دولته وأهل مشورته. (استنكرنا هيئتك) اختلف علينا حالك وسمتك. (حزاء) كاهنا يخبر عن المغيبات. (ينظر في النجوم) يتكهن من أحوالها. (ملك الختان) وفي رواية (ملك) أي ظهر سلطان الذين يختتنون، والختان قطع قلفة الذكر، وكان الروم لا يختتون. (برومية) مدينة معروفة للروم، وهي مقر خلافة النصارى ورئاسهتم. (حمص) بلدة معروفة من بلاد الشام. (يرم) يفارق، وقيل: يصل. (دسكرة) قصر حوله أو فيه منازل للخدم وأشباههم. (فحاصوا) نفروا وكروا. (حمر الوحش) جمع حمار، والوحش حيوان البر. (وأيس من الإيمان) انقطع أمله منهم. (آنفا) قريبا أو هذه الساعة، والآنف أول الشيء.
H - Buhârî (Allah teâlâ ona rahmet etsin) Kur'ânî lafızları sıkça zikreder ve bunlar belki kıraatlerden bir kıraate göre tespit edilmiştir. Şayet Hafs kıraatine göre tespit edilmişse başkasına işaret etmem; eğer Hafs kıraati dışında bir kıraate göre tespit edilmişse çoğunlukla onun kıraatine işaret ederim. Bazen diğer kıraatin sahibini de zikrederim, bazen de zikretmem. Eğer kıraat şâz ise bunu açıkça belirtirim; 'Bir kıraatte' veya 'şöyle okunmuştur' demem, onun şâz olduğu anlamına gelmez.
6. Buhârî'nin Sahîh'inde sahâbe, tâbiîn ve diğerlerinden rivayet ettiği eserlerdeki, izaha ihtiyaç duymayan lafız ve terkiplerin şerhi. Bu vesileyle: Sahîh-i Buhârî, büyük sahâbe, tâbiîn ve müçtehit imamların pek çok fıkhî görüşünü ihtiva etmesi sebebiyle bir hadis ve fıkıh kitabı olarak kabul edilebilir. Buhârî (Allah teâlâ ona rahmet etsin) sık sık bir meseledeki kendi görüşünü verir ve onu Sahîh'ine kaydeder. Bu şerhlerdeki metodum, âyet lafızlarını şerh ederken takip ettiğim metot gibidir; ki o da daha önce zikredilmişti. İşte bu muhtasar şerhlerle, hadisler, âyetler ve eserler için, sünneti tanımak ve İslâm'ı aslî kaynaklarından öğrenmek isteyen Müslüman'ın eline, bu yüce kitabın, ihtiyacı karşılayan ve arzuyu tatmin eden bir şekilde şerhedilmiş, metnin hacminden pek fazla büyümeyen, kolayca elde edilip dolaşıma girebilecek küçük boyutlu bir nüshasını sunmuş bulunuyorum. Bu şerhlerde dayanağım: Buhârî şerhleridir; bunların başında İbn Hacer el-Askalânî'nin [Fethu'l-Bârî]'si gelir. Çoğunlukla Aynî'nin [Umdetü'l-Kârî]'sine, Kastallânî'nin [İrşâdü's-Sârî]'sine, [Fethu'l-Mübdi‘] Zebîdî Muhtasarı şerhine, İbnü'l-Esîr'in [en-Nihâye fî Garîbi'l-Hadîs]'ine, tefsir kitaplarına ve lügat sözlüklerine dayanırım.
7. Buhârî, ta‘likleriyle temayüz eder. Ta‘lik, hadisin senedini hazfedip sadece metni zikretmek veya senedin bir kısmını hazfetmektir. Bu ta‘likleri Buhârî belki Sahîh'inin başka yerlerinde muttasıl olarak rivayet eder, belki de etmez. Bunlar başka hadis kitabı sahiplerinin yanında muttasıl olabilir. Eğer Buhârî (Allah teâlâ ona rahmet etsin), zikrettiği ta‘liki başka bir yerde muttasıl olarak rivayet etmişse, onun muttasıl olarak geldiği yere şu şekilde işaret ederim: [ر:] ve onun muttasıl olarak geldiği numarayı koyarım. Eğer bu ta‘likte bu yerde izah gerektiren bir şey varsa, onu âyetlerin şerhindeki önceki metotla şerh ederim.
- ح - والبخاري رحمه الله تعالى يكثر من ذكر الألفاظ القرآنية وربما ضبطت على قراءة من القراءات، فإذا ضبطت على قراءة حفص لم أنبه إلى غيرها، وإذا ضبطت على غير قراءة حفص نبهت إلى قراءته غالبا، وربما ذكرت صاحب القراءة الأخرى وربما لم أذكره. وإذا كانت القراءة شاذة ذكرت ذلك صراحة، وقولي: وفي قراءة وقرئ لا يعني أنها قراءة شاذة. ٦ - شرح الألفاظ والتراكيب التي لا تحتاج إلى شرح، في الآثار التي يوردها البخاري في صحيحه، عن الصحابة والتابعين وغيرهم. وبالمناسبة: فإن صحيح البخاري يمكن أن يعتبر كتاب حديث وفقه، لكثرة ما تضمنه من آراء فقهية، لكبار الصحابة والتابعين والأئمة المجتهدين، وكثيرا ما يعطي البخاري رحمه الله تعالى رأيه في المسألة، ويسطره في صحيحه.وطريقتي في هذه الشروح كطريقتي في شرح ألفاظ الآيات، والتي سبق ذكرها أيضا.وبهذه الشروح الموجزة، للأحاديث والآيات والآثار، أكون قد وضعت يدي بين يدي المسلم، الراغب بالتعرف على السنة، والإطلاع على الإسلام من منابعه الأصلية، نسخة لهذا الكتاب الجليل، مشروحة بما يسد الحاجة ويلبي الرغبة، بحجم صغير لا يزيد عن حجم المتن كثيرا، بحيث يسهل تداوله واقتناؤه.ومعتمدي في هذه الشروح: شروح البخاري، وفي مقدمتها [فتح الباري] لابن حجر العسقلاني، وغالبا ما أعتمد على [عمدة القاري] للعيني، و [إرشاد الساري] للقسطلاني، و [فتح المبدي] شرح مختصر الزبيدي، و [النهاية في غريب الحديث] لابن الأثير، وكتب التفسير، ومعاجم اللغة. ٧ - يمتاز البخاري بتعليقاته، والتعليق: أن يحذف سند الحديث ويذكر المتن فقط، أو يحذف بعض سند الحديث، وهذه التعليقات ربما أسندها البخاري في مواطن أخرى من صحيحه وربما لم يسندها، وقد تكون مسندة عند غيره من أصحاب كتب السنة.فإن كان البخاري رحمه الله تعالى أسند التعليق الذي ذكره في موطن آخر، أشرت إلى موطن إسناده على النحو التالي: [ر:] وأضع رقمه الذي جاء به مسندا. وإن كان فيه ما يحتاج إلى شرح في هذا الموطن شرحته على الطريقة السابقة في شرح الآيات
ط – Eserler (âsâr). İmam Buhârî (Allah teâlâ kendisine rahmet eylesin) bu ta‘lîkı isnad etmemiş olsa bile, ben onu isnad edeni zikretmeksizin bırakıyor ve sadece şerhe ihtiyaç duyulan kısımların izahıyla yetiniyorum.
8 – Buhârî ve Müslim’in (Allah teâlâ ikisine de rahmet eylesin) ittifak ettikleri hadislere işaret edilmesi. Bu, ittifak edilen hadisin Sahîh-i Müslim’deki yerini, yani içinde bulunduğu kitabı, ayrıca bâbını ve Muhammed Fuâd Abdülbâkî (Allah teâlâ kendisine rahmet eylesin ve onu Müslümanlar adına hayırla mükâfatlandırsın) tarafından numaralandırılan nüshadaki müselsel numarasını zikretmek suretiyle yapılır. Bu, Buhârî’deki hadis numarası konulduktan ve lafızlarının şerhinden önce haşiyede gösterilir. İlmî emânet gereği diyorum ki: Bu büyük çalışmayı bana kolaylaştıran şeylerden biri de, yine Muhammed Fuâd Abdülbâkî’nin (Allah teâlâ kendisine rahmet eylesin) “el-Lü’lü’ ve’l-Mercân fî mâ İttefaka Aleyhi’ş-Şeyhân” adlı eseridir.
9 – Bu kitaba hizmetim açısından büyük önem arz eden çalışma ise ilmî fihristlerdir ki bunlar, Allah’ın yardımı ve tevfiki ile müstakil bir cilde ayrılacaktır. Bu fihristler, bu büyük değerdeki kitaba başvurmayı kolay ve basit hâle getiren, ondan istifadeyi bol ve yeterli kılan, tefsir, sünnet, fıkıh ve diğer temel beşerî ilimlerde araştırma yapan herkesin yolunu kısaltan ve dinde Allah azze ve celle’nin kitabından sonra en sahih kitaba ulaşmak isteyen herkese yardım eden mühim bir hizmet içermektedir.
Bu çalışmama ise: “Minhate’l-Bârî fî Hizmeti Sahîhi’l-Buhârî” adını verdim.
Allah teâlâdan adımlarımı doğrultmasını, dinine hizmet etmeyi bana nasip etmesini, ihlas ve güzel amel vermesini, beni âmil âlimler, samîmî ilim talebeleri ve müttakî mü’minlerle lütuflandırmasını, bana öğüt ve yönlendirmeleriyle ikramda bulunmalarını niyaz ederim. Zira kitap, Allah’ın yardımı ve tevfiki ile, yayınlanma zamanları birbirine yakın olan ciltler hâlinde çıkacaktır; böylece samîmî yönlendirmeler ve ihlaslı nasihatler sayesinde, çalışmadaki noksanlık ve kusurlar telâfi edilebilir. Allah teâlâ hepsini hayırla mükâfatlandırsın. Hepimize kitabı ve Nebîsi (s.a.v.)’in sünneti ile amel etmeyi nasip eylesin. Efendimiz Muhammed’e, âline ve sahabesine pek çok salât ü selâm olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
6 Muharrem 1397 Hicrî
27 Aralık 1976 Milâdî
Mustafa Dîb el-Buğâ
Ebü’l-Hasan
- ط - والآثار. وإن لم يسند البخاري رحمه الله تعالى هذا التعليق فإني أتركه دون ذكر من أسنده، وأكتفي بشرح ما يحتاج فيه إلى شرح. ٨ - الإشارة إلى الأحاديث التي اتفق عليها البخاري ومسلم رحمها الله تعالى، وذلك بذكر موضع الحديث المتفق عليه في صحيح مسلم، بذكر الكتاب الذي يوجد فيه، وكذلك الباب والرقم المتسلسل له، في النسخة المرقمة بعمل محمد فؤاد عبد الباقي، رحمه الله تعالى وجزاه عن المسلمين خيرا، ويكون ذلك في الحاشية، بعد وضع رقم الحديث في البخاري وقبل شرح ألفاظه. وللأمانة العلمية أقول: إن الذي سهل لي هذا العمل الجليل أيضا: هو كتاب [اللؤلؤ والمرجان فيما اتفق عليه الشيخان] لمحمد فؤاد عبد الباقي، رحمه الله تعالى. ٩ - وأما العمل الذي له كبير الأهمية بالنسبة لخدمتي لهذا الكتاب، فهو الفهارس العلمية، التي سيفرد لها - بعون الله وتوفيقه - مجلد مستقل، وتحتوي هذه الفهارس على خدمة جليلة، تجعل الرجوع إلى هذا الكتاب العظيم القدر سهلا بسيطا، كما تجعل الاستفادة منه وافرة ووافية، وتيسر السبيل لكل باحث في التفسير والسنة والفقه، وغير ذلك من العلوم الإنسانية الأساسية، وتختصر الطريق لكل من كان له بغية في أصح كتاب في دين الله عز وجل بعد القرآن. وسميت عملي هذا: (منحة الباري في خدمة صحيح البخاري).والله تعالى أسأل أن يسدد خطاي ويوفقني لخدمة دينه، ويرزقني الإخلاص وحسن العمل، ويمن علي بالعلماء العاملين، وطلاب العلم الصادقين، والمؤمنين المتقين، فيتكرموا علي بتوجيهاتهم وإرشاداتهم ونصائحهم، خاصة وأن الكتاب سيصدر - بعون الله وتوفيقه - على مجلدات متقاربة في زمن صدورها، فيمكن أن يتدارك ما في العمل من نقص أو تقصير، بفضل التوجيهات الصادقة والنصائح المخلصة، وجزى الله تعالى الجميع خير الجزاء، ووفقنا جميعا للعمل بكتابه وسنة نبيه صلى الله عليه وسلم، وصلى الله على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم تسليما كثيرا، والحمد لله رب العالمين. ٦ محرم سنة ١٣٩٧ هجرية.٢٧ كانون الأول سنة ١٩٧٦ ميلادية. مصطفى ديب البغاأبو الحسن.
- ي - Teşekkür ve Takdir: Ben en derin şükranlarımı, bu kitabı –zannımca– hatasız bir şekilde neşretme lütfunda bulunan muhterem kardeşlerime arz ederim. Zira onlar, defalarca düzeltilmesinde bana yardım etme nezaketini gösterdiler. Çalışmaları yalnızca matbaa tashihiyle sınırlı kalmayıp, beni şekil ve muhteva bakımından pek çok nota ve büyük faydalara yöneltmekte de büyük pay sahibi oldular. Bunlardan bilhassa kitabı baştan sona veya pek az bir kısmı müstesna olmak üzere okuyanları zikredeceğim: Faziletli Üstad, Kıraat âlimi Şeyh Muhammed Kerim Racih; Üstad, Muhakkik Şeyh Abdülkâdir el-Arnavut ve Üstad Şeyh Me'mûn el-Mağribî. Allah Teâlâ onlara hayırla mükâfat eylesin, sevap ve ecirlerini bol bol ihsan buyursun. Keza kitaptan bir kısmını okuyan veya çalışma esnasında bir hataya rastlayıp beni uyaran herkese de teşekkür ederim. Şüphesiz O (Subhanehu ve Teâlâ) kendisinden istenenlerin en cömerdidir.
- ي - شكر وتقديرإنني أتوجه بعميق شكري; إلى الإخوة الكرام الذين كان لهم الفضل في إخراج هذا الكتب خاليا من الأخطاء - على ما أظن - إذ تكرموا علي بالمساعدة في تصحيحه المرات المتعددة، ولم يكن عملهم مقتصرا على التصحح الطباعي فحسب، بل كان لهم فضل كبير في لفت نظري إلى ملاحظات كثيرة وفوائد جمة، تتلق بالشكل وبالمضمون. وأخص منهم بالذكر الذين قرؤوا الكتاب من أوله إلى آخره - أو إلا قليلا منه- وهم:فضيلة الأستاذ المقرئ الشيخ محمد كريم راجح، والأستاذ المحقق الشيخ عبد القادر الأرناؤوط، والأستاذ الشيخ مأمون المغربي، فجزاهم الله تعالى خيرا، وأجزل لهم المثوبة والأجر، وكذلك كل من قرأ شيئا منه، أو وقع نظره على خطأ أثناء العمل فنبهني إليه، إنه سبحانه وتعالى أكرم مسؤول.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.
8 - Bize Ubeydullah b. Mûsâ tahdîs edip dedi ki: Bize Hanzala b. Ebî Süfyân haber verdi: O, İkrime b. Hâlid'den, o da İbn Ömer (r.anhuma)'den rivayetle dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, haccetmek ve Ramazan orucu.” [R: 4243] Bunu Müslim, Îmân kitabında, “İslâm’ın Rükünleri ve Büyük Temelleri” babında, 16 numarada tahric etmiştir. (İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir: Yani) İslâm’ın amelleri beş olup, bunlar onun için binaya nispetle temel direkleri gibidir; onlar olmadan İslâm’ın varlığı mümkün değildir.
٨ - حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى قَالَ: أَخْبَرَنَا حَنْظَلَةُ بْنُ أَبِي سُفْيَانَ: عَنْ عِكْرِمَةَ بْنِ خَالِدٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ رضي الله عنهما قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: (بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَالْحَجِّ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ).[ر: ٤٢٤٣].أخرجه مسلم في الإيمان، باب: أركان الإسلام ودعائمه العظام، رقم: ١٦.(بني الإسلام على خمس) أعمال الإسلام خمس، هي له كالدعائم بالنسبة للبناء، لا وجود له إلا بها.
3 - Bâb: Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir.
٣ - بَاب: الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ.
6 - Bâb: Din kardeşi için, kendi nefsi için arzu ettiği şeyi arzu etmek, imanın bir tezahürüdür.
٦ - بَاب: مِنَ الْإِيمَانِ أَنْ يُحِبَّ لِأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ.