*Müellifin Mukaddimesi… Riyâzü’s-Sâlihîn
Telif: İmam Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî ed-Dımaşkî (631-676 h.)
Bismillâhirrahmânirrahîm
Hamd, el-Vâhid, el-Kahhâr, el-Azîz, el-Gaffâr olan Allah'adır. O, geceyi gündüzün üzerine saran (Mükevvir)dir. O'nun bu fiili, kalp ve basiret sahipleri için bir tezekkür; akıl ve ibret ehli için de bir tebassırdır. O, kullarından seçtiklerini uyandırmış, onları bu dünya yurdunda zâhid kılmış, onları murakabe ile ve devamlı tefekkürle meşgul etmiş, ibret alma ve düşünmeye devam etmelerini sağlamıştır. Onları O'na itaatte gayret göstermeye, karar yurduna (âhirete) hazırlanmaya, O'nu gazaba getirecek ve helâk yurduna uğratacak şeylerden sakınmaya ve hâl ile vaziyetlerin değişmesine rağmen bu hâli muhafazaya muvaffak kılmıştır. O'na en ulaşık, en mübarek, en kapsamlı ve en bereketli hamd ile hamd ederim.
Ve şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. O, el-Berr, el-Kerîm, er-Raûf, er-Rahîm'dir. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.), O'nun kulu, resûlü, habîbi ve halîlidir. Dosdoğru yola hidâyet eden ve sağlam dine davet edendir. Allah'ın salât ve selâmı onun, diğer nebîlerin, her birinin âlinin ve diğer sâlih kimselerin üzerine olsun.
Emmâ ba'd:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum." [Zâriyât Sûresi, 56-57] İşte bu âyet, onların ibadet için yaratıldıklarına dair açık bir ifadedir. Öyleyse kendileri için yaratılmış oldukları şeye ihtimam göstermeleri, dünyalık nasîblerden zühd ile yüz çevirmeleri onlar üzerine bir haktır/hak olmuştur. Zira dünya, geçip giden bir yurttur, ebedî kalınacak bir yer değildir; bir geçiş vasıtasıdır, mutluluk durağı değildir; kopuş/anlaşmanın sonlanması mecrâsıdır, devam edilecek bir vatan değildir. İşte bu sebepledir ki, dünya ehlinden uyanık olanlar gerçek âbidlerdir; dünyada insanların en akıllıları ise zâhidlerdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir. İnsanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkisi onunla karışıp birbirine girer. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp süslendiği ve sahipleri onun üzerinde güç sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz emrimiz ona gelir de onu, sanki dün hiç var olmamış gibi, biçilmiş bir hâle getiririz. Düşünen bir toplum için âyetleri işte böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz." [Yûnus Sûresi: 24]
Bu manadaki âyetler pek çoktur. Şu sözü söyleyen ne güzel söylemiştir:
Allah'ın öyle anlayışlı kulları vardır ki,
Dünyayı boşamış (terk etmiş) ve iki fitneden korkmuşlardır.
Dünyaya baktılar; onun hiçbir canlı için vatan olmadığını anlayınca
Onu bir deniz edindiler, içinde salih amelleri gemi edindiler.
*مقدمة المؤلف…رياض الصالحينتأليف: الإمام أبي زكريا يحيى بن شرف النووي الدمشقيّ ٦٣١ - ٦٧٦ هـبسم الله الرحمن الرحيمالحمْدُ للهِ الواحدِ القَهَّارِ، العَزيزِ الغَفَّارِ، مُكَوِّرِ اللَّيْلِ على النَّهَارِ، تَذْكِرَةً لأُولي القُلُوبِ والأَبصَارِ، وتَبْصرَةً لِذَوي الأَلبَابِ واَلاعتِبَارِ، الَّذي أَيقَظَ مِنْ خَلْقهِ مَنِ اصطَفاهُ فَزَهَّدَهُمْ في هذهِ الدَّارِ، وشَغَلهُمْ بمُراقبَتِهِ وَإِدَامَةِ الأَفكارِ، ومُلازَمَةِ الاتِّعَاظِ والادِّكَارِ، ووَفَّقَهُمْ للدَّأْبِ في طاعَتِهِ، والتّأهُّبِ لِدَارِ القَرارِ، والْحَذَرِ مِمّا يُسْخِطُهُ ويُوجِبُ دَارَ البَوَارِ، والمُحافَظَةِ على ذلِكَ مَعَ تَغَايُرِ الأَحْوَالِ والأَطْوَارِ. أَحْمَدُهُ أَبلَغَ حمدٍ وأَزكَاهُ، وَأَشمَلَهُ وأَنْمَاهُ.وأَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ إِلا اللهُ البَرُّ الكَرِيمُ، الرؤُوفُ الرَّحيمُ، وأشهَدُ أَنَّ مُحمّداً عَبدُهُ ورَسُولُهُ، وحبِيبُهُ وخلِيلُهُ، الهَادِي إلى صِرَاطٍ مُسْتَقيمٍ، والدَّاعِي إِلَى دِينٍ قَويمٍ، صَلَوَاتُ اللهِ وسَلامُهُ عَليهِ، وَعَلَى سَائِرِ النَّبيِّينَ، وَآلِ كلٍّ، وسائر الصالحين.أَما بعد: فقد قال اللهُ تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالأِنْسَ إِلَاّ لِيَعْبُدُونِ مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ} [الذريات٥٦، ٥٧] وَهَذا تَصْريحٌ بِأَنَّهُمْ خُلِقوا لِلعِبَادَةِ، فَحَقَّ عَلَيْهِمُ الاعْتِنَاءُ بِمَا خُلِقُوا لَهُ وَالإعْرَاضُ عَنْ حُظُوظِ الدُّنْيَا بالزَّهَادَةِ، فَإِنَّهَا دَارُ نَفَادٍ لَا مَحَلُّ إخْلَادٍ، وَمَرْكَبُ عُبُورٍ لَا مَنْزِلُ حُبُورٍ، ومَشْرَعُ انْفصَامٍ لَا مَوْطِنُ دَوَامٍ. فلِهذا كَانَ الأَيْقَاظُ مِنْ أَهْلِهَا هُمُ العبَّاد، وَأعْقَلُ النَّاسِ فيهَا هُمُ الزُّهّادُ. قالَ اللهُ تعالى: {إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأَنْعَامُ حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَوْ نَهَاراً فَجَعَلْنَاهَا حَصِيداً كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالأَمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآياتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} [يونس: ٢٤]والآيات في هذا المعنى كثيرةٌ. ولقد أَحْسَنَ القَائِلُ:إِنَّ للهِ عِبَاداً فُطَنَا … طَلَّقُوا الدُّنْيَا وخَافُوا الفِتَنَانَظَروا فيهَا فَلَمَّا عَلِمُوا … أَنَّهَا لَيْسَتْ لِحَيٍّ وَطَنَاجَعَلُوها لُجَّةً واتَّخَذُوا … صَالِحَ الأعمال فيها سفنا
Mademki onun hâli anlattığım gibidir, bizim hâlimiz ve yaratılış gayemiz de takdim ettiğim şekildedir; öyleyse mükellef olan kimsenin kendini ahyârın mezhebine götürmesi, ulu'n-nühâ ve'l-ebsârın mesleğine sülûk etmesi, işaret ettiğim şeye teheyyü etmesi ve tenbih ettiğim şeye ihtimam göstermesi haktır. Ve bu hususta onun için en doğru yol ve sülûk edeceği mesâlikin en irşad edicisi, Nebiyyimiz, evvelîn ve âhirîn seyyidi, sâbikîn ve lâhikînin en kerimi haklarındaki sahih olanla teaddüb etmektir. Allah'ın salavât ve selâmı onun ve sâir nebîlerin üzerine olsun. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Birr ve takvâ üzere yardımlaşın' (Mâide, 2). Yine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih olarak şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: 'Allah, kulun yardımında olduğu müddetçe kul da kardeşinin yardımındadır.' Ve yine: 'Kim bir hayra delâlet ederse, ona da o hayrı işleyenin ecri kadar ecir vardır.' Ve yine: 'Kim bir hidâyete davet ederse, ona da kendisine tâbi olanların ecirleri kadar ecir olur; bu, onların ecirlerinden bir şey eksiltmez.' Ve yine Ali radıyallahu anh’a şöyle buyurmuştur: 'Vallahi, Allah’ın senin vasıtanla bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır.' Bunun üzerine ben de sahîh hadislerden bir muhtasar cemetmeyi; sahibine âhirete yol olacak, onun bâtınî ve zâhirî edeplerini hâsıl edecek, tergîb ve terhîb ile sâliklerin diğer türlü edeplerini câmi bir eser telif etmeyi uygun gördüm: zühd hadisleri, riyâzâtü'n-nüfûs, tehzîbü'l-ahlâk, tahârâtü'l-kulûb ve onların tedavisi, cevârihin sıyâneti ve i‘vicâclarının izâlesi ve âriflerin diğer makâsıdından oluşan bir eser. Ve bu eserde vâzıh olan sahîh hadislerden başkasını zikretmemeyi, bunları meşhûr sahîh kitaplara nisbet etmeyi, bâbları Kur'ân-ı Azîz'den âyât-ı kerîmât ile takdîm etmeyi, zabta veya hafî bir ma'nânın şerhine ihtiyaç duyulan yerleri nefis tenbîhlerle tevşîh etmeyi taahhüd ediyorum. Bir hadisin sonunda 'müttefekun aleyh' dediğimde, mânâsı: Onu Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bu kitap tamamlanırsa, onunla iştigal edeni hayırlara sâik, onu çeşitli kabâih ve mühlikâttan hâciz olmasını ümit ederim. Benden bir kardeş ki ondan bir şey ile intifâ ederse, bana, vâlideynime, meşâyihime, sâir ahbâbımıza ve bütün müslimîne duâ etmesini niyaz ederim. Kerîm olan Allah'a i'timâdım, O'na tefvîz ve istinâdım. Hasbünallah ve ni'mel vekîl. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-Azîzi'l-Hakîm.
فإذا كَانَ حالُها ما وصَفْتُهُ، وحالُنَا وَمَا خُلِقْنَا لَهُ مَا قَدَّمْتُهُ، فَحَقٌّ عَلَى الْمُكلَّفِ أَنْ يَذْهَبَ بنفسِهِ مَذْهَبَ الأَخْيارِ ، وَيَسلُكَ مَسْلَكَ أُولي النُّهَى وَالأَبْصَارِ ، وَيَتَأهَّبَ لِمَا أشَرْتُ إليهِ، ويهتم بما نَبَّهتُ عليهِ. وأَصْوَبُ طريقٍ لهُ في ذَلِكَ، وَأَرشَدُ مَا يَسْلُكُهُ مِنَ المسَالِكِ: التَّأَدُّبُ بمَا صَحَّ عَنْ نَبِيِّنَا سَيِّدِ الأَوَّلينَ والآخرينَ ، وَأَكْرَمِ السَّابقينَ والَّلاحِقينَ. صَلَواتُ اللهِ وسَلامُهُ عَلَيهِ وَعَلى سَائِرِ النَّبيِّينَ. وقدْ قالَ اللهُ تعالى: {وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى} [المائدة: ٢] وقد صَحَّ عَنْ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قالَ: " واللهُ في عَوْنِ العَبْدِ مَا كَانَ العَبْدُ في عَوْنِ أَخِيهِ "وَأَنَّهُ قالَ: " مَنْ دلَّ عَلَى خَيْرٍ فَلَهُ مِثْلُ أجْرِ فَاعِلِهِ" وأَنَّهُ قالَ: "مَنْ دَعَا إِلى هُدىً كَانَ لَهُ مِنَ الأَجرِ مِثْلُ أُجُورِ مَنْ تبعهُ لَا يَنْقُصُ ذلِكَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيئاً" وأَنَّهُ قالَ لِعَليٍّ رضي الله عنه: "فَوَاللهِ لأَنْ يَهْدِي اللهُ بِكَ رَجُلاً وَاحِداً خَيْرٌ لَكَ مِنْ حُمْرِ النَّعَمِ".فَرَأَيتُ أَنْ أَجْمَعَ مُخْتَصَراً منَ الأحاديثِ الصَّحيحَةِ، مشْتَمِلاً عَلَى مَا يكُونُ طريقاً لِصَاحبهِ إِلى الآخِرَةِ ، ومُحَصِّلاً لآدَابِهِ البَاطِنَةِ وَالظَاهِرَةِ، جَامِعاً للترغيب والترهيب وسائر أنواع آداب السالكين: من أحاديث الزهد ، ورياضات النُّفُوسِ ، وتَهْذِيبِ الأَخْلاقِ، وطَهَارَاتِ القُلوبِ وَعِلاجِهَا، وصِيانَةِ الجَوَارحِ وَإِزَالَةِ اعْوِجَاجِهَا، وغَيرِ ذلِكَ مِنْ مَقَاصِدِ الْعارفِينَ.وَألتَزِمُ فيهِ أَنْ لا أَذْكُرَ إلاّ حَدِيثاً صَحِيحاً مِنَ الْوَاضِحَاتِ، مُضَافاً إِلى الْكُتُبِ الصَّحِيحَةِ الْمَشْهُوراتِ، وأُصَدِّر الأَبْوَابَ مِنَ الْقُرْآنِ الْعَزِيزِ بِآياتٍ كَرِيماتٍ، وَأَوشِّحَ مَا يَحْتَاجُ إِلى ضَبْطٍ أَوْ شَرْحِ مَعْنىً خَفِيٍّ بِنَفَائِسَ مِنَ التَّنْبِيهاتِ. وإِذا قُلْتُ في آخِرِ حَدِيث: مُتَّفَقٌ عَلَيهِ، فمعناه: رواه البخاريُّ ومسلمٌ.وَأَرجُو إنْ تَمَّ هذَا الْكِتَابُ أنْ يَكُونَ سَائِقاً للمُعْتَنِي بِهِ إِلى الْخَيْرَاتِ، حَاجزاً لَهُ عَنْ أنْواعِ الْقَبَائِحِ والْمُهْلِكَاتِ. وأَنَا سائلٌ أخاً انْتَفعَ بِشيءٍ مِنْهُ أنْ يَدْعُوَ لِي ، وَلِوَالِدَيَّ، وَمَشَايخي، وَسَائِرِ أَحْبَابِنَا، وَالمُسْلِمِينَ أجْمَعِينَ، وعَلَى اللهِ الكَريمِ اعْتِمادي، وَإِلَيْهِ تَفْويضي وَاسْتِنَادي، وَحَسبِيَ الله ونعم الوكيل، ولا حول ولا قوة إلا بالله العزيز الحكيم.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
1- İhlâs Bâbı ve Bütün Açık ve Gizli Ameller, Sözler ve Hallerde Niyetin Hazır Bulundurulması
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {Onlara ancak dini yalnız Allah'a has kılarak, hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namazı dosdoğru kılmaları ve zekâtı vermeleri emrolunmuştur. İşte bu dosdoğru dindir.} [Beyyine Sûresi, 5]
Yine Allah Teâlâ buyurdu: {Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz; fakat O'na sizin takvanız ulaşır.} [Hac Sûresi, 37]
Yine Allah Teâlâ buyurdu: {De ki: İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir.} [Âl-i İmrân Sûresi, 29]
1/1- Emîru'l-Mü'minîn Ebû Hafs Ömer b. el-Hattâb b. Nüfeyl b. Abdiluzzâ b. Reyâh b. Abdillâh b. Kurt b. Rezâh b. Adî b. Ka'b b. Lüey b. Gālib el-Kureşî el-Adevî (radıyallâhu anh) şöyle dedi: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i şöyle buyururken işittim: "Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Resûlü'ne ise hicreti Allah ve Resûlü'nedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadın içinse hicreti, hicret ettiği şeyedir." Sıhhati üzerinde ittifak edilmiştir. Bunu hadis imamları Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâil b. İbrâhîm b. el-Muğîre b. Berdizbeh el-Cu'fî el-Buhârî ile Ebü'l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî (radıyallâhu anhümâ) Sahihlerinde rivayet etmişlerdir ki bu iki kitap tasnif edilmiş kitapların en sahihidir.
2/2- Yine Ümmü'l-Mü'minîn Ümmü Abdillâh Âişe (radıyallâhu anhâ) şöyle dedi: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu: "Savaşır."
بسم الله الرحمن الرحيم١- باب الإِخلاصِ وإحضار النيَّة في جميع الأعمال والأقوال والأحوال البارزة والخفيَّةقَالَ اللهُ تَعَالَى: {وَمَا أُمِرُوا إِلَاّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ} [البينة: ٥] وَقالَ تَعَالَى: {لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ} [الحج: ٣٧] وَقالَ تَعَالَى: {قُلْ إِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ} [آل عمران: ٢٩]١/١- وعَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ بْن نُفَيْل بْنِ عَبْد الْعُزَّى بن رياحِ بْن عبدِ اللَّهِ بْن قُرْطِ بْنِ رَزاحِ بْنِ عَدِيِّ بْن كَعْبِ بْن لُؤَيِّ بنِ غالبٍ القُرَشِيِّ العدويِّ. رضي الله عنه، قالَ: سمعْتُ رسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم يقُولُ: "إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إِلى مَا هَاجَر إليْهِ" متَّفَقٌ عَلَى صحَّتِه. رواهُ إِماما المُحَدِّثِين: أَبُو عَبْدِ الله مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعيل بْن إِبْراهيمَ بْن الْمُغيرة بْن برْدزْبَهْ الْجُعْفِيُّ الْبُخَارِيُّ، وَأَبُو الحُسَيْنِى مُسْلمُ بْن الْحَجَّاجِ بْنِ مُسلمٍ القُشَيْريُّ النَّيْسَابُوريُّ رضي الله عنهما فِي صَحيحيهِما اللَّذَيْنِ هما أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَة.٢/٢ - وَعَنْ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ أُمِّ عَبْدِ اللَّهِ عَائشَةَ رضي الله عنها قالت: قالَ رسول الله صلى الله عليه وسلم: "يَغْزُو
Kâ'be'ye bir ordu (saldıracak) olur. Nihayet Beydâ denilen yerde iken, onların ilkleri ve sonları ile birlikte yerin dibine geçirilirler." Âişe (r.anhâ) dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Aralarında onların çarşıları ve onlardan olmayanlar da bulunduğu hâlde, nasıl ilkleri ve sonları ile birlikte yerin dibine geçirilirler?" Buyurdu: "Onların ilkleri ve sonları ile birlikte yerin dibine geçirilir, sonra niyetlerine göre diriltilirler." Bu hadis müttefekun aleyhtir. Bu, Buhârî'nin lafzıdır.
3/3- Yine Âişe (r.anhâ)'dan rivayet olunduğuna göre, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Feth'ten sonra hicret yoktur; ancak cihad ve niyet vardır. Ne zaman seferber olmaya çağırılırsanız, hemen seferber olun." Bu hadis müttefekun aleyhtir. Mânası: Mekke'den hicret yoktur, çünkü orası bir İslam diyarı olmuştur.
4/4- Ebû Abdullah Câbir b. Abdullah el-Ensârî (r.anhümâ) şöyle dedi: Nebî (s.a.v.) ile birlikte bir gazvede bulunduk. Buyurdu: "Şüphesiz Medine'de öyle adamlar vardır ki, siz her nereye yürüdüyseniz, hangi vadiyi geçtiyseniz, onlar da sizinle beraberdir. Onları hastalık alıkoymuştur." Bir rivayette: "Fakat onlar sevaba sizinle ortak olurlar." Bunu Müslim rivayet etmiştir. Buhârî ise Enes (r.a.)'den rivayet etmiştir. Enes şöyle dedi: Tebûk Gazvesi'nden Nebî (s.a.v.) ile birlikte döndük. Buyurdu: "Şüphesiz Medine'de arkamızda öyle topluluklar bıraktık ki, biz hangi dağ geçidinden veya vadiden geçtiysek, onlar da bizimle beraberdi. Onları mazeretleri alıkoydu."
5/5- Ebû Yezîd Ma'n b. Yezîd b. el-Ahnes (r.anhüm)'den rivayet olundu. O, babası ve dedesi sahabî idiler. Şöyle dedi: Babam Yezîd sadaka vermek üzere bir miktar dinar çıkardı ve onları mescitte bir adamın yanına bıraktı. Ben gelip onları aldım ve babama getirdim. Babam: "Vallahi, seni kastetmemiştim" dedi. Bunun üzerine onu Resûlullah (s.a.v.)'e şikâyet ettim. Resûlullah (s.a.v.): "Ey Yezîd, niyet ettiğin senindir. Ey Ma'n, aldığın da senindir" buyurdu. Bunu Buhârî rivayet etmiştir.
جَيْشٌ الْكَعْبَةَ فَإِذَا كَانُوا ببيْداءَ مِنَ الأَرْضِ يُخْسَفُ بأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ". قَالَتْ: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ يُخْسَفُ بَأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ وَفِيهِمْ أَسْوَاقُهُمْ وَمَنْ لَيْسَ مِنهُمْ،؟ قَالَ: " يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِم وَآخِرِهِمْ، ثُمَّ يُبْعَثُون عَلَى نِيَّاتِهِمْ" مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ: هذَا لَفْظُ الْبُخَارِيِّ.٣/٣- وعَنْ عَائِشَة رضي الله عنها قَالَت قالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: " لا هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ، وَلكنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ، وَإِذَا اسْتُنْفرِتُمْ فانْفِرُوا" مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ.وَمَعْنَاهُ: لا هِجْرَةَ مِنْ مَكَّةَ لأَنَّهَا صَارَتْ دَارَ إِسْلامٍ.٤/٤- وعَنْ أبي عَبْدِ اللَّهِ جابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيِّ رضي الله عنهما قَالَ: كُنَّا مَع النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم في غَزَاة فَقَالَ: "إِنَّ بِالْمَدِينَةِ لَرِجَالاً مَا سِرْتُمْ مَسِيراً، وَلَا قَطَعْتُمْ وَادِياً إِلَاّ كانُوا مَعكُم حَبَسَهُمُ الْمَرَضُ" وَفِي روايَةِ: "إِلَاّ شَركُوكُمْ في الأَجْر" رَواهُ مُسْلِمٌ.ورواهُ البُخَارِيُّ عَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ: رَجَعْنَا مِنْ غَزْوَةِ تَبُوكَ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: "إِنَّ أَقْوَامَاً خلْفَنَا بالمدِينةِ مَا سَلَكْنَا شِعْباً وَلَا وَادِياً إِلَاّ وَهُمْ مَعَنَا، حَبَسَهُمْ الْعُذْرُ".٥/٥- وَعَنْ أبي يَزِيدَ مَعْنِ بْن يَزِيدَ بْنِ الأَخْنسِ رضي الله عنهم، وَهُوَ وَأَبُوهُ وَجَدّهُ صَحَابِيُّونَ، قَال: كَانَ أبي يَزِيدُ أَخْرَجَ دَنَانِيرَ يَتصَدَّقُ بِهَا فَوَضَعَهَا عِنْدَ رَجُلٍ في الْمَسْجِدِ فَجِئْتُ فَأَخَذْتُهَا فَأَتيْتُهُ بِهَا. فَقَالَ: وَاللَّهِ مَا إِيَّاكَ أَرَدْتُ، فَخَاصمْتُهُ إِلَى رسولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: "لَكَ مَا نويْتَ يَا يَزِيدُ، وَلَكَ مَا أَخذْتَ يَا مَعْنُ "رواهُ البخاريُّ.
6/6- Ebû İshak Sa‘d b. Ebî Vakkās (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre (kendisi cennetle müjdelenen on sahâbîden biridir) şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.v.) Veda Haccı yılında şiddetli bir hastalığa yakalandığımda beni ziyarete geldi. Ben dedim ki: 'Yâ Resûlallah! Hastalığımın şiddetini görüyorsun. Ben mal sahibiyim, ancak bana bir kızımdan başka vâris yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak verebilir miyim?' Buyurdu: 'Hayır.' Dedim: 'Yarısını? (yâ Resûlallah)' Buyurdu: 'Hayır.' Dedim: 'Üçte birini? (yâ Resûlallah)' Buyurdu: '(Vasiyet edeceğin) üçte birdir, üçte bir de çoktur. Şüphesiz sen vârislerini zengin bırakman, onları insanlara avuç açan muhtaçlar olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen Allah'ın rızasını dileyerek harcayacağın her nafaka için mutlaka mükâfatlandırılırsın, hattâ hanımının ağzına koyduğun lokma dahi bundan müstesna değildir.' Bunun üzerine ben: 'Yâ Resûlallah! Arkadaşlarımdan sonra (Medine'de) kalmama izin var mı?' dedim. Buyurdu: 'Sen bırakılıp (Mekke'de) kaldıktan sonra Allah'ın rızasını dileyerek işleyeceğin her bir amel sebebiyle mutlaka bir dereceyi yükselecek ve bir rütbe kazanacaksın. Ümid edilir ki sen geride bırakılacak (bir ömür yaşayacak)sın; öyle ki seninle bazı topluluklar faydalanacak, bazıları da (sana düşmanlık ederek) zarar görecektir. Allah'ım! Ashâbımın hicretlerini tamamla ve onları geriye döndürme! (Mekke'de vefat eden) Sa‘d b. Havle ise ne yazık ki! (Resûlullah ona acıdığını belirtmişti), zira o Mekke'de vefat etmişti.'" (Buhârî, Müslim)
7/7- Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz, fakat kalplerinize bakar." (Müslim rivayet etmiştir.)
8/8- Ebû Mûsâ el-Eş‘arî (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.)'e adamın biri cesaretinden dolayı savaşan, diğeri hamiyyetinden (soy taassubundan) dolayı savaşan, bir başkası da riyâ (gösteriş) için savaşan kimse hakkında soruldu: "Bunlardan hangisi Allah yolundadır?" Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim Allah'ın kelimesi (dini) en yüce olsun diye savaşırsa, işte o Allah yolundadır." (Buhârî, Müslim)
٦/٦- وَعَنْ أبي إِسْحَاقَ سعْدِ بْنِ أبي وَقَّاصٍ مَالك بنِ أُهَيْبِ بْنِ عَبْدِ مَنَافِ بْنِ زُهرةَ بْنِ كِلابِ بْنِ مُرَّةَ بْنِ كعْبِ بنِ لُؤىٍّ الْقُرشِيِّ الزُّهَرِيِّ رضي الله عنه، أَحدِ الْعَشرة الْمَشْهودِ لَهمْ بِالْجَنَّة، رضي الله عنهم قَالَ: "جَاءَنِي رسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَعُودُنِي عَامَ حَجَّة الْوَداعِ مِنْ وَجعٍ اشْتدَّ بِي فَقُلْتُ: يَا رسُول اللَّهِ إِنِّي قَدْ بلغَ بِي مِن الْوجعِ مَا تَرى، وَأَنَا ذُو مَالٍ وَلَا يَرثُنِي إِلَاّ ابْنةٌ لِي، أَفأَتصَدَّق بثُلُثَىْ مالِي؟ قَالَ: لا، قُلْتُ: فالشَّطُر يَارسوُلَ اللهِ؟ فقالَ: لا، قُلْتُ فالثُّلُثُ يَا رَسُولَ اللَّه؟ قَالَ: الثُّلثُ والثُّلُثُ كثِيرٌ -أَوْ كَبِيرٌ - إِنَّكَ إِنْ تَذرَ وَرثتك أغنِياءَ خَيْرٌ مِن أَنْ تذرهُمْ عالَةً يَتكفَّفُونَ النَّاس، وَإِنَّكَ لَنْ تُنفِق نَفَقةً تبْتغِي بِهَا وجْهَ اللهِ إِلَاّ أُجرْتَ عَلَيْهَا حَتَّى ما تَجْعلُ فِيِّ امْرَأَتكَ قَال: فَقلْت: يَا رَسُولَ اللهِ أُخَلَّفُ بَعْدَ أَصْحَابِي؟ قَال: إِنَّك لَنْ تُخَلَّفَ فتعْمَل عَمَلاً تَبْتغِي بِهِ وَجْهَ اللهِ إلَاّ ازْددْتَ بِهِ دَرجةً ورِفعةً ولعَلَّك أَنْ تُخلَّف حَتَى ينْتفعَ بكَ أَقَوامٌ وَيُضَرَّ بِكَ آخرُونَ. اللَّهُمَّ أَمْضِ لأِصْحابي هجْرتَهُم، وَلَا ترُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهم، لَكن الْبائسُ سعْدُ بْنُ خوْلَةَ"يرْثى لَهُ رسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم"أَن مَاتَ بمكَّةَ" متفقٌ عليهِ.٧/٧- وَعَنْ أبي هُريْرة عَبْدِ الرَّحْمن بْنِ صخْرٍ رضي الله عنه قَالَ: قالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: "إِنَّ الله لا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكْم، وَلا إِلى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ "رواه مسلم.٨/٨- وعَنْ أبي مُوسَى عبْدِ اللَّهِ بْنِ قَيْسٍ الأَشعرِيِّ رضي الله عنه قالَ: سُئِلَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم عَنِ الرَّجُلِ يُقاتِلُ شَجَاعَةً، ويُقاتِلُ حَمِيَّةً ويقاتِلُ رِياءً، أَيُّ ذلِك في سَبِيلِ اللَّهِ؟ فَقَالَ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم: "مَنْ قاتَلَ لِتَكُون كلِمةُ اللَّهِ هِي الْعُلْيَا فهُوَ في سَبِيلِ اللَّهِ" مُتَّفَقٌ عَلَيهِ
9/9- Ebû Bekre Nüfey‘ b. el-Hâris es-Sekafî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İki müslüman kılıçlarıyla karşılaşırlarsa, öldüren de öldürülen de cehennemdedir.” Ben: “Yâ Resûlallah, bu öldüren, peki öldürülenin hâli ne?” dedim. Buyurdu: “O da arkadaşını öldürmeye hırslıydı.” (Buhârî, Müslim) [Müttefekun aleyh]
10/10- Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kişinin cemaatle kıldığı namaz, çarşısında ve evinde kıldığı namazdan yirmi küsur derece fazladır. Şöyle ki: Onlardan biri güzelce abdest alır, sonra sırf namaz için mescide gider, namazdan başka bir maksadı olmaz. Attığı her adımda bir derece yükseltilir ve bir günahı silinir, tâ mescide girinceye kadar. Mescide girdiğinde, kendisini alıkoyan namaz olduğu müddetçe namazda sayılır. Melekler, içinizden birinize, namaz kıldığı yerde bulunduğu sürece, rahmet duası ederler: ‘Allah’ım, ona merhamet et! Allah’ım, onu bağışla! Allah’ım, tövbesini kabul et!’ derler. Bu duasına, orada bir eziyet vermediği ve hades (abdesti bozacak bir durum) gelmediği müddetçe devam ederler.” (Buhârî, Müslim — bu lafız Müslim’indir.) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “yenhezu” ifadesi, yâ ve he’nin fethası ve zey ile olup “onu çıkarır, kaldırır” manasındadır.
11/11- Ebü’l-Abbas Abdullah b. Abbâs b. Abdilmuttalib radıyallahu anhümâ’dan, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Rabbinden — Tebâreke ve Teâlâ — rivayet ettiğine göre şöyle buyurdu: “Muhakkak ki Allah Teâlâ hasenât ve seyyiâtı yazdı, sonra bunu açıkladı: Kim bir hasenete niyet eder de onu yapmazsa, Allah onu katında tam bir hasene olarak yazar. Eğer niyet eder ve yaparsa, onu on haseneden yedi yüz katına, hatta kat kat fazlasına kadar yazar. Kim bir seyyieye niyet eder de yapmazsa, Allah onu katında tam bir hasene olarak yazar. Kim bir seyyieye niyet eder ve yaparsa, Allah onu bir tek seyyie olarak yazar.” (Buhârî, Müslim) [Müttefekun aleyh]
12/12- Ebû Abdirrahman Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb radıyallahu anhümâ’dan: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işittim: “Sizden öncekilerden üç kişi yola çıktı. Nihayet gecelemek üzere bir mağaraya sığındılar ve içine girdiler. Derken dağdan bir kaya yuvarlanıp mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine dediler ki: ‘Şüphesiz sizi bu kayadan ancak Allah Teâlâ’ya sâlih amellerinizle dua etmeniz kurtarabilir.’ İçlerinden bir adam dedi ki: ‘Allah’ım, benim ihtiyar iki ana-babam vardı. Ben onlardan önce aileme ve malıma yemek vermezdim.”’
٩/٩- وعن أبي بَكْرَة نُفيْعِ بْنِ الْحارِثِ الثَّقفِي رضي الله عنه أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: "إِذَا الْتقَى الْمُسْلِمَانِ بسيْفيْهِمَا فالْقاتِلُ والمقْتُولُ في النَّارِ"قُلْتُ: يَا رَسُول اللَّهِ، هَذَا الْقَاتِلُ فمَا بَالُ الْمقْتُولِ؟ قَال: " إِنَّهُ كَانَ حَرِيصاً عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ" متفقٌ عليه.١٠/١٠- وَعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: "صَلَاةُ الرَّجُلِ في جماعةٍ تزيدُ عَلَى صَلَاتِهِ في سُوقِهِ وَبَيْتِهِ بضْعاً وعِشْرينَ دَرَجَةً، وذلِكَ أَنَّ أَحَدَهُمْ إِذا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ، ثُمَّ أَتَى الْمَسْجِد لا يَنْهَزُهُ إِلَاّ الصَّلَاةُ، لا يُرِيدُ إِلَاّ الصَّلَاةَ، لَمْ يَخطُ خُطوَةً إِلَاّ رُفِعَ لَهُ بِها دَرجةٌ، وَحُطَّ عَنْهُ بِهَا خَطيئَةٌ حتَّى يَدْخلَ الْمَسْجِدَ، فَإِذَا دَخَلَ الْمَسْجِدَ كانَ في الصَّلَاةِ مَا كَانَتِ الصَّلاةُ هِيَ تحبِسُهُ، وَالْمَلائِكَةُ يُصَلُّونَ عَلَى أَحَدكُمْ مَا دَامَ في مَجْلِسهِ الَّذي صَلَّى فِيهِ، يقُولُونَ: اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ، اللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ، مالَمْ يُؤْذِ فِيهِ، مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ "متفقٌ عليه، وهَذَا لَفْظُ مُسْلمٍ. وَقَوْلُهُ صلى الله عليه وسلم: "ينْهَزُهُ"هُوَ بِفتحِ الْياءِ وَالْهاءِ وَبالزَّاي: أَي يُخْرِجُهُ ويُنْهِضُهُ.١١/١١- وَعَنْ أبي الْعَبَّاسِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَِّلب رضي الله عنهما، عَنْ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم، فِيما يَرْوى عَنْ ربِّهِ، تبارك وتعالى قَالَ: "إِنَّ اللهَ كتَبَ الْحسناتِ والسَّيِّئاتِ ثُمَّ بَيَّنَ ذلِكَ: فمَنْ همَّ بِحَسَنةٍ فَلمْ يعْمَلْهَا كتبَهَا اللَّهُ تبارك وتعالى عِنْدَهُ حَسَنَةً كامِلةً وَإِنْ همَّ بهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عَشْر حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِمَائِةِ ضِعْفٍ إِلَى أَضْعَافٍ كثيرةٍ، وَإِنْ هَمَّ بِسيِّئَةِ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كامِلَةً، وَإِنْ هَمَّ بِها فعَمِلهَا كَتَبَهَا اللَّهُ سَيِّئَةً وَاحِدَةً" متفقٌ عليهِ.١٢/١٢- وعن أبي عَبْد الرَّحْمَن عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الْخطَّابِ، رضي الله عنهما قَالَ: سَمِعْتُ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: "انْطَلَقَ ثَلَاثَةُ نَفَرٍ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَتَّى آوَاهُمُ الْمبِيتُ إِلَى غَارٍ فَدَخَلُوهُ، فانْحَدَرَتْ صَخْرةٌ مِنَ الْجبلِ فَسَدَّتْ عَلَيْهِمْ الْغَارَ، فَقَالُوا: إِنَّهُ لَا يُنْجِيكُمْ مِنْ الصَّخْرَةِ إِلَاّ أَنْ تَدْعُوا الله تعالى بصالح أَعْمَالكُمْ قَالَ رجلٌ مِنهُمْ: اللَّهُمَّ كَانَ لِي أَبَوانِ شَيْخَانِ كَبِيرانِ، وكُنْتُ لَا أَغبِقُ قبْلهَما أَهْلاً وَلا مالاً
Bir gün odun arama işi beni uzaklaştırdı, nihayet (çocuklar) uyuyuncaya kadar onlara (rahat verecek) bir şey bulamadım. Onlara akşam sütlerini sağdım, fakat onları uyumuş buldum. Onları uyandırmayı da, onlardan önce çoluk çocuğa veya malıma yedirmeyi de hoş görmedim. Elimde süt kabı olduğu hâlde uyanmalarını bekleyerek bekledim, nihayet fecir (tan yeri) ağardı. Çocuklar da ayakucumda ağlaşıyorlardı. Derken uyandılar ve akşam sütlerini içtiler. Allah'ım! Şayet bunları sırf Senin rızânı dileyerek yaptımsa, içinde bulunduğumuz şu kaya sıkıntısını bizden aç! Kaya, içinden çıkamayacakları kadar biraz aralandı.
Diğeri (ikinci kişi) şöyle dedi: Allah'ım! Amcamın bir kızı vardı, insanlar içinde en çok onu seviyordum. ——Bir rivayette: ——“Erkeklerin kadınları en şiddetli sevdiği gibi onu seviyordum.”—— Kendisini (kötü fiile) çağırdım, benden kaçındı. Nihayet yıllardan bir kıtlık yılı baş gösterdi, derken bana geldi. Kendisiyle baş başa kalmama karşılık yirmi altınla yüz yirmi dinar verdim, o da bunu kabul etti. Nihayet ona gücüm yettiğinde ——Bir rivayette: ——“İki bacağımın arasına oturduğumda”—— bana: Allah'tan kork, mühürü ancak hakkıyla bozma, dedi. Bunun üzerine, o bence insanların en sevdiği olduğu hâlde ondan vazgeçtim ve ona verdiğim altını da bıraktım. Allah'ım! Şayet bunları sırf Senin rızânı dileyerek yaptımsa, içinde bulunduğumuz şu sıkıntıyı bizden aç! Bunun üzerine kaya (biraz daha) aralandı; ancak yine içinden çıkamıyorlardı.
Üçüncüsü şöyle dedi: Allah'ım! Ben bir takım işçiler kiraladım ve ücretlerini ödedim; ancak içlerinden biri, ücretini almayıp gitti. Ben de onun ücretini işlettim, nihayet o maldan bir hayli çoğaldı. Bir müddet sonra bana geldi ve: Ey Allah'ın kulu! Ücretimi bana öde, dedi. Ben de: Şu gördüğün şeylerin hepsi senin ücretindir: develer, sığırlar, koyunlar ve köleler, dedim. O: Ey Allah'ın kulu! Benimle alay etme, dedi. Ben de: Seninle alay etmiyorum, dedim. Bunun üzerine o, hepsini alıp götürdü, hiçbir şey bırakmadı. Allah'ım! Şayet bunları sırf Senin rızânı dileyerek yaptımsa, içinde bulunduğumuz şu sıkıntıyı bizden aç! Bunun üzerine kaya tamamen aralandı ve (üçü de) yürüyüp çıktılar. (Hadis-i Şerif) Müttefekun aleyh.
فنأَى بِي طَلَبُ الشَّجرِ يَوْماً فَلمْ أُرِحْ عَلَيْهمَا حَتَّى نَامَا فَحَلبْت لَهُمَا غبُوقَهمَا فَوَجَدْتُهُمَا نَائِميْنِ، فَكَرِهْت أَنْ أُوقظَهمَا وَأَنْ أَغْبِقَ قَبْلَهُمَا أَهْلاً أَوْ مَالاً، فَلَبِثْتُ وَالْقَدَحُ عَلَى يَدِى أَنْتَظِرُ اسْتِيقَاظَهُما حَتَّى بَرَقَ الْفَجْرُ وَالصِّبْيَةُ يَتَضاغَوْنَ عِنْدَ قَدَمى فَاسْتَيْقظَا فَشَربَا غَبُوقَهُمَا. اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ هَذِهِ الصَّخْرَة، فانْفَرَجَتْ شَيْئاً لا يَسْتَطيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهُ.قَالَ الآخر: اللَّهُمَّ إِنَّهُ كَانتْ لِيَ ابْنَةُ عمٍّ كانتْ أَحَبَّ النَّاسِ إِلَيَّ"وفي رواية: "كُنْتُ أُحِبُّهَا كَأَشد مَا يُحبُّ الرِّجَالُ النِّسَاءِ، فَأَرَدْتُهَا عَلَى نَفْسهَا فَامْتَنَعَتْ مِنِّى حَتَّى أَلَمَّتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ فَجَاءَتْنِى فَأَعْطَيْتُهِا عِشْرينَ وَمِائَةَ دِينَارٍ عَلَى أَنْ تُخَلِّىَ بَيْنِى وَبَيْنَ نَفْسِهَا ففَعَلَت، حَتَّى إِذَا قَدَرْتُ عَلَيْهَا"وفي رواية: "فَلَمَّا قَعَدْتُ بَيْنَ رِجْليْهَا، قَالتْ: اتَّقِ اللهَ وَلَا تَفُضَّ الْخاتَمَ إِلَاّ بِحَقِّهِ، فانْصَرَفْتُ عَنْهَا وَهِىَ أَحَبُّ النَّاسِ إِليَّ وَتركْتُ الذَّهَبَ الَّذي أَعْطَيتُهَا، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعْلتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ، فانفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ غَيْرَ أَنَّهُمْ لا يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهَا.وقَالَ الثَّالِثُ: اللَّهُمَّ إِنِّي اسْتَأْجَرْتُ أُجرَاءَ وَأَعْطَيْتُهمْ أَجْرَهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ الَّذي لَّه وَذَهبَ فثمَّرت أجْرَهُ حَتَّى كثرت منه الأموال فجائنى بَعدَ حِينٍ فَقالَ يَا عبدَ اللهِ أَدِّ إِلَيَّ أَجْرِي، فَقُلْتُ: كُلُّ مَا تَرَى منْ أَجْرِكَ: مِنَ الإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَم وَالرَّقِيق فقالَ: يا عَبْدَ اللَّهِ لا تَسْتهْزيْ بي، فَقُلْتُ: لَا أَسْتَهْزيُ بِكَ، فَأَخَذَهُ كُلَّهُ فاسْتاقَهُ فَلَمْ يَتْرُكْ مِنْه شَيْئاً، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتغَاءَ وَجْهِكَ فافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ، فَانْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ فخرَجُوا يَمْشُونَ "متفقٌ عليه.
Masiyet bir âdemîye taalluk ediyorsa, onun şartları dörttür: bu üçü ve sahibinin hakkından berâet etmek. Eğer mal veya benzeri bir şey ise onu kendisine iade eder; eğer kazf haddi ve benzeri ise onu buna imkân verir veya affını diler; eğer gıybet ise o konuda ondan helallik ister. Bütün günahlardan tevbe etmesi vâciptir. Şayet onlardan bir kısmından tevbe ederse, bu tevbesi o günah itibarıyla Ehl-i Hak katında sahih olur, geri kalanı ise üzerinde bâki kalır. Kitap, Sünnet ve Ümmetin icmâsının delilleri tevbenin vücûbu üzerine tezâhür etmiştir. Allah Teâlâ buyurdu: {وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} [النور: 31] ve yine buyurdu: {اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} [هود: 3] ve yine buyurdu: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحاً} [التحريم: 8}1/13- Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim: “Vallahi ben Allah’a günde yetmişten fazla istiğfar eder ve O’na tevbe ederim.” Buhârî rivayet etmiştir. 2/14- Eğar b. Yesâr el-Müzenî radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Ey insanlar! Allah’a tevbe edin ve O’ndan mağfiret dileyin. Zira ben günde yüz defa tevbe ediyorum.” Müslim rivayet etmiştir. 3/15- Ebû Hamza Enes b. Mâlik el-Ensârî radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hizmetçisi, şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Allah, kulunun tevbesine, sizden birinizin çölde kaybettiği devesine kavuşup üzerine binmesine sevindiğinden daha çok sevinir.” (Müttefekun aleyh) Müslim’in bir rivayetinde: “Allah, kulunun O’na tevbe ettiği zaman duyduğu sevinç, sizden birinizin ıssız bir çölde biniti üzerinde iken binitinin elinden kaçıp üzerinde yiyeceği ve içeceği olduğu halde ondan ümidini kesmesi; sonra bir ağaca gelip gölgesinde uzanması ve binitinden ümidini kesmişken bu haldeyken ansızın binitini yanında ayakta bulması, onun yularından tutması ve sevincin şiddetinden: ‘Allah’ım! Sen benim kulum, ben de senin rabbinim!’ demesi –sevinç şiddetinden hata etmiştir– halinden daha şiddetlidir.”
وإنْ كَانَتِ المَعْصِيةُ تَتَعَلقُ بآدَمِيٍّ فَشُرُوطُهَا أرْبَعَةٌ: هذِهِ الثَّلاثَةُ، وأنْ يَبْرَأ مِنْ حَقّ صَاحِبِها، فَإِنْ كَانَتْ مالاً أَوْ نَحْوَهُ رَدَّهُ إِلَيْه، وإنْ كَانَت حَدَّ قَذْفٍ ونَحْوَهُ مَكَّنَهُ مِنْهُ أَوْ طَلَبَ عَفْوَهُ، وإنْ كَانْت غِيبَةً استَحَلَّهُ مِنْهَا. ويجِبُ أنْ يَتُوبَ مِنْ جميعِ الذُّنُوبِ، فَإِنْ تَابَ مِنْ بَعْضِها صَحَّتْ تَوْبَتُهُ عِنْدَ أهْلِ الحَقِّ مِنْ ذلِكَ الذَّنْبِ، وبَقِيَ عَلَيهِ البَاقي. وَقَدْ تَظَاهَرَتْ دَلائِلُ الكتَابِ، والسُّنَّةِ، وإجْمَاعِ الأُمَّةِ عَلَى وُجوبِ التَّوبةِ:قَالَ الله تَعَالَى: {وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} [النور: ٣١] وَقالَ تَعَالَى: {اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} [هود: ٣] وَقالَ تَعَالَى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحاً} [التحريم: ٨}١/١٣- وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قالَ: سمِعتُ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: "واللَّه إِنِّي لأَسْتَغْفرُ الله، وَأَتُوبُ إِليْه، في اليَوْمِ، أَكثر مِنْ سَبْعِين مرَّةً "رواه البخاري.٢/١٤- وعن الأَغَرِّ بْن يَسار المُزنِيِّ رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "يَا أَيُّها النَّاس تُوبُوا إِلى اللَّهِ واسْتغْفرُوهُ فإِني أَتوبُ في اليَوْمِ مائة مَرَّة" رواه مسلم.٣/ ١٥- وعنْ أبي حَمْزَةَ أَنَس بنِ مَالِكٍ الأَنْصَارِيِّ خَادِمِ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم، رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "للَّهُ أَفْرحُ بتْوبةِ عَبْدِهِ مِنْ أَحَدِكُمْ سقطَ عَلَى بعِيرِهِ وقد أَضلَّهُ في أَرضٍ فَلاةٍ "متفقٌ عليه.وفي رواية لمُسْلمٍ: "للَّهُ أَشدُّ فَرَحاً بِتَوْبةِ عَبْدِهِ حِين يتُوبُ إِلْيهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كَانَ عَلَى راحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فلاةٍ، فانْفلتتْ مِنْهُ وعلَيْها طعامُهُ وشرَابُهُ فأَيِسَ مِنْهَا، فأَتَى شَجَرةً فاضْطَجَعَ في ظِلِّهَا، وقد أَيِسَ مِنْ رَاحِلتِهِ، فَبَيْنما هوَ كَذَلِكَ إِذْ هُوَ بِها قَائِمة عِنْدَهُ، فَأَخذ بِخطامِهَا ثُمَّ قَالَ مِنْ شِدَّةِ الفَرحِ: اللَّهُمَّ أَنت عبْدِي وأَنا ربُّكَ، أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الفرح".
4/16- Ebû Mûsâ Abdullah b. Kays el-Eş‘arî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah Teâlâ geceleyin elini açar ki gündüzün kötülük işleyeni tövbe etsin; gündüzün de elini açar ki gecenin kötülük işleyeni tövbe etsin. Tâ ki güneş battığı yerden doğana kadar." (Müslim rivayet etmiştir.)
5/17- Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Güneş battığı yerden doğmadan önce tövbe eden kimsenin tövbesini Allah kabul eder." (Müslim rivayet etmiştir.)
6/18- Ebû Abdurrahmân Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb (r.anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah Azze ve Celle, kulun canı boğaza gelmedikçe (henüz can çekişme halinde değilken) tövbesini kabul eder." (Tirmizî rivayet etmiş ve 'Hadis hasendir' demiştir.)
1/19- Zirr b. Hubeyş (r.a.) şöyle dedi: Safvân b. Assâl (r.a.)’ın yanına mesh-i huffeyn (mestler üzerine mesh) hakkında soru sormak için geldim. Bana: "Ey Zirr, seni getiren nedir?" dedi. Ben: "İlim talep etmek" dedim. Bunun üzerine: "Muhakkak ki melekler, ilim talebesi için, talep ettiği şeyden hoşnut olarak kanatlarını indirirler" dedi. Ben: "Büyük ve küçük abdestten sonra mestler üzerine mesh konusu içime dert oldu. Sen Nebî (s.a.v.)’in ashabındansın, bu konuda ondan bir şey işittin mi diye sormaya geldim" dedim. Safvân: "Evet, seferde veya yolcu iken, cünüplük hali dışında mestlerimizi üç gün üç gece çıkarmamamızı emrederdi; ancak büyük abdest, küçük abdest ve uyku için (çıkarmamızı emretmezdi)" dedi. Ben: "Muhabbet hakkında ondan bir şey işittin mi?" dedim. O: "Evet, Resûlullah (s.a.v.) ile bir seferde idik. Onun yanında bulunuyorken bir bedevî yüksek sesle ona seslendi: 'Yâ Muhammed!' Resûlullah (s.a.v.) da ona aynı tonda cevap verdi: 'Gelin!' (Hâ’um) dedi. Ben bedevîye: 'Yazık sana! Sesini kıs! Sen Nebî (s.a.v.)’in huzurundasın, bundan nehyolundun' dedim. Bedevî: 'Allah’a yemin olsun ki sesimi kısmayacağım' dedi ve: 'Kişi bir kavmi sever ama henüz onlara katılmamıştır (öyle mi?)' diye sordu. Nebî (s.a.v.): 'Kişi, kıyamet gününde sevdiğiyle beraberdir' buyurdu. Safvân bizi öylece konuşturmaya devam etti, nihayet batıda bir kapıdan bahsetti ki genişliği, binitli bir yolcunun kırk veya yetmiş yılda kat edebileceği mesafedir. (Râvîlerden) Süfyan dedi ki: O kapı Şam tarafındadır; Allah Teâlâ onu gökleri ve yeri yarattığı gün yarattı, tövbeye açıktır, güneş ondan doğana kadar kapanmaz. (Tirmizî ve başkaları rivayet etti, Tirmizî 'Hadis hasen sahihtir' dedi.)
٤/١٦- وعن أبي مُوسى عَبْدِ اللَّهِ بنِ قَيْسٍ الأَشْعَرِيِّ، رضي الله عنه، عن النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ:"إِن الله تَعَالَى يبْسُطُ يدهُ بِاللَّيْلِ ليتُوب مُسيءُ النَّهَارِ وَيبْسُطُ يَدهُ بالنَّهَارِ ليَتُوبَ مُسِيءُ اللَّيْلِ حتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِن مغْرِبِها" رواه مسلم.٥/١٧- وعَنْ أبي هُريْرةَ رضي الله عنه قَالَ: قالَ رَسُول اللهِ صلى الله عليه وسلم: "مَنْ تَابَ قَبْلَ أَنْ تطلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مغْرِبِهَا تَابَ الله علَيْه" رواه مسلم.٦/١٨- وعَنْ أبي عَبْدِ الرَّحْمن عَبْدِ اللَّهِ بنِ عُمرَ بن الخطَّاب رضي الله عنهما عن النَّبيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: "إِنَّ الله عز وجل يقْبَلُ توْبة العبْدِ مَالَم يُغرْغرِ "رواه الترمذي وقال: حديث حسنٌ.١/١٩- وعَنْ زِرِّ بْنِ حُبْيشٍ قَال: أَتيْتُ صفْوانَ بْنِ عسَّالٍ رضي الله عنه أَسْأَلُهُ عَن الْمَسْحِ عَلَى الْخُفَّيْنِ فَقالَ: مَا جَاءَ بِكَ يَا زِرُّ؟ فقُلْتُ: ابْتغَاءُ الْعِلْمِ، فقَال: إِنَّ الْملائِكَةَ تَضَعُ أَجْنِحتِها لِطَالِبِ الْعِلْمِ رِضاء بمَا يَطلُبُ، فَقلْتُ: إِنَّه قدْ حَكَّ في صدْرِي الْمسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ بَعْدَ الْغَائِطِ والْبوْلِ، وكُنْتَ امْرَءاً مِنْ أَصْحاب النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، فَجئْت أَسْأَلُكَ: هَلْ سمِعْتَهُ يذْكرُ في ذَلِكَ شيْئاً؟ قَالَ: نعَمْ كانَ يأْمُرنا إِذَا كُنا سَفراً أوْ مُسافِرين أَن لا ننْزعَ خفافَنا ثَلاثَةَ أَيَّامٍ ولَيَالِيهنَّ إِلَاّ مِنْ جنَابةٍ، لكِنْ مِنْ غائطٍ وبْولٍ ونْومٍ. فقُلْتُ: هَل سمِعتهُ يذكُر في الْهوى شيْئاً؟ قَالَ: نعمْ كُنَّا مَع رسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم في سفرٍ، فبيْنا نحنُ عِنْدهُ إِذ نادَاهُ أَعْرابي بصوْتٍ لَهُ جهوريٍّ: يَا مُحمَّدُ، فأَجَابهُ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم نحْوا مِنْ صَوْتِه: "هاؤُمْ" فقُلْتُ لهُ: وَيْحَكَ اغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ فإِنَّك عِنْد النَّبيِّ صلى الله عليه وسلم وقدْ نُهِيت عَنْ هذا، فقال: واللَّه لَا أَغضُضُ: قَالَ الأَعْرابِيُّ: الْمَرْءُ يُحِبُّ الْقَوم ولَمَّا يلْحق بِهِمْ؟ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: " الْمرْءُ مَعَ منْ أَحَبَّ يَوْمَ الْقِيامةِ"فَمَا زَالَ يُحدِّثُنَا حتَّى ذَكَرَ بَاباً مِنَ الْمَغْرب مَسيرةُ عرْضِه أوْ يسِير الرَّاكِبُ في عرْضِهِ أَرْبَعِينَ أَوْ سَبْعِينَ عَاماً. قَالَ سُفْيانُ أَحدُ الرُّوَاةِ. قِبل الشَّامِ خلقَهُ اللَّهُ تعالى يوْم خلق السموات والأَرْضَ مفْتوحاً لِلتَّوبة لا يُغلقُ حتَّى تَطلُعَ الشَّمْسُ مِنْهُ "رواه التِّرْمذي وغيره وَقالَ: حديث حسن صحيح.
8/20- Ebû Saîd Sa‘d b. Mâlik b. Sinân el-Hudrî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Allah’ın Nebîsi (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizden öncekiler arasında doksan dokuz kişi öldüren bir adam vardı. Yeryüzünde en bilgili kişiyi sordu; kendisine bir râhip gösterildi. Ona gelip: ‘(Bir adam) doksan dokuz kişi öldürdü, onun için tövbe imkânı var mı?’ dedi. Râhip: ‘Hayır’ cevabını verince adam onu da öldürdü ve böylece yüz kişiyi tamamladı. Sonra yine yeryüzünde en bilgili kişiyi sordu; kendisine âlim bir adam gösterildi. Ona: ‘(Bir adam) yüz kişi öldürdü, onun için tövbe imkânı var mı?’ dedi. Âlim: ‘Evet, kim tövbeyle arasına girebilir? Falanca yere git; zira orada Allah teâlâya ibadet eden insanlar vardır. Sen de onlarla beraber Allah’a ibadet et ve sakın kendi memleketine dönme; çünkü orası kötü bir yerdir’ dedi. Adam yola koyuldu. Yolun yarısına vardığında ölüm geldi. Bunun üzerine rahmet melekleriyle azap melekleri onun hakkında tartışmaya başladılar. Rahmet melekleri: ‘O, tövbekâr olarak ve kalbiyle Allah teâlâya yönelerek geldi’ dediler. Azap melekleri ise: ‘O, hiç hayır işlemedi’ dediler. Derken insan suretinde bir melek onlara geldi; onu aralarında hakem kıldılar. Melek: ‘İki yer arasını ölçün; hangisine daha yakınsa o ona aittir’ dedi. Ölçtüler ve onu gitmek istediği yere daha yakın buldular; bunun üzerine rahmet melekleri onun ruhunu aldı.” Müttefekun aleyh. Sahîh’teki bir rivayette: “Salih köye bir karış daha yakındı, onun ehlinden kılındı” denilmektedir. Sahîh’teki bir diğer rivayette: “Allah teâlâ şu yere ‘Uzaklaş’, şu yere de ‘Yaklaş’ diye vahyetti ve ‘Aralarını ölçün’ buyurdu. Onu şuna bir karış daha yakın buldular; bağışlandı” denilmektedir. Bir rivayette ise: “Göğsüyle ona yöneldi” ifadesi yer almaktadır.
1/21- Abdullah b. Ka‘b b. Mâlik’ten –ki kendisi Ka‘b (r.a.) kör olduğunda oğulları arasından babasına rehberlik ederdi– rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Ka‘b b. Mâlik (r.a.)’i Tebük gazvesinde Resûlullah (s.a.v.)’tan geri kalışına dair hadisini anlatırken işittim. Ka‘b dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)’ın savaştığı hiçbir gazvede geri kalmadım; yalnız Tebük gazvesinde kaldım. Ancak Bedir gazvesinde de (fiilen) bulunmamıştım. Ondan geri kalan hiç kimse kınanmadı. Zira Resûlullah (s.a.v.) ve Müslümanlar Kureyş kervanını hedefleyerek yola çıkmışlardı; nihayet Allah teâlâ, onları düşmanlarıyla beklenmedik bir şekilde karşı karşıya getirdi. Muhakkak ki ben Resûlullah (s.a.v.) ile beraber Akabe gecesinde, İslam üzerine sözleştiğimizde hazır bulundum. Bedir’de bulunmuş olmayı, Akabe’de bulunmuş olmaya tercih etmem; Bedir insanlar arasında daha çok anılan bir hadise olmasına rağmen. Tebük gazvesinde Resûlullah (s.a.v.)’tan geri kaldığımda, durumum şudur: O zamana kadar hiçbir zaman o gazvede olduğumdan daha güçlü ve daha varlıklı değildim. Allah’a yemin olsun ki, o gazveden önce hiç iki binit birden edinmemiştim; o gazvede iki binit birden edindim.
٨/٢٠- وعنْ أبي سعِيدٍ سَعْد بْنِ مالكِ بْنِ سِنانٍ الْخُدْرِيِّ رضي الله عنه أَن نَبِيَّ الله صلى الله عليه وسلم قَال: "كَانَ فِيمنْ كَانَ قَبْلكُمْ رَجُلٌ قَتَلَ تِسْعةً وتِسْعين نفْساً، فسأَل عَنْ أَعلَم أَهْلِ الأَرْضِ فدُلَّ عَلَى راهِبٍ، فَأَتَاهُ فقال: إِنَّهُ قَتَل تِسعةً وتسعِينَ نَفْساً، فَهلْ لَهُ مِنْ توْبَةٍ؟ فقالَ: لا فقتلَهُ فكمَّلَ بِهِ مِائةً ثمَّ سألَ عَنْ أَعْلَمِ أهلِ الأرضِ، فدُلَّ على رجلٍ عالمٍ فقال: إنهَ قَتل مائةَ نفسٍ فهلْ لَهُ مِنْ تَوْبةٍ؟ فقالَ: نَعَمْ ومنْ يحُولُ بيْنَهُ وبيْنَ التوْبة؟ انْطَلِقْ إِلَى أَرْضِ كَذَا وكَذَا، فإِنَّ بِهَا أُنَاساً يعْبُدُونَ الله تَعَالَى فاعْبُدِ الله مَعْهُمْ، ولَا تَرْجعْ إِلى أَرْضِكَ فإِنَّهَا أَرْضُ سُوءٍ، فانطَلَق حتَّى إِذا نَصَف الطَّريقُ أَتَاهُ الْموْتُ فاختَصمتْ فيهِ مَلائكَةُ الرَّحْمَةِ وملاكةُ الْعَذابِ. فقالتْ ملائكةُ الرَّحْمَةَ: جاءَ تائِباً مُقْبلا بِقلْبِهِ إِلى اللَّهِ تَعَالَى، وقالَتْ ملائكَةُ الْعذابِ: إِنَّهُ لمْ يَعْمَلْ خيْراً قطُّ، فأَتَاهُمْ مَلكٌ في صُورَةِ آدَمِيٍّ فجعلوهُ بيْنهُمْ أَي –حَكَماً- فقالَ قِيسُوا ما بَيْن الأَرْضَين فإِلَى أَيَّتهما كَان أَدْنى فهْو لَهُ، فقاسُوا فوَجَدُوه أَدْنى إِلَى الأَرْضِ التي أَرَادَ فَقبَضْتهُ مَلائكَةُ الرَّحمةِ" متفقٌ عليه.وفي روايةٍ في الصحيح:"فكَان إِلَى الْقرْيَةِ الصَّالحَةِ أَقْربَ بِشِبْرٍ، فجُعِل مِنْ أَهْلِها"وفي رِواية في الصحيح: " فأَوْحَى اللَّهُ تعالَى إِلَى هَذِهِ أَن تَبَاعَدِى، وإِلى هَذِهِ أَن تَقرَّبِي وقَال: قِيسُوا مَا بيْنهمَا، فَوَجدُوه إِلَى هَذِهِ أَقَرَبَ بِشِبْرٍ فَغُفَرَ لَهُ" وفي روايةٍ:"فنأَى بِصَدْرِهِ نَحْوهَا".١/٢١- وعَنْ عبْدِ اللَّهِ بنِ كَعْبِ بنِ مَالكٍ، وكانَ قائِدَ كعْبٍ رضي الله عنه مِنْ بَنِيهِ حِينَ عَمِيَ، قَالَ: سَمِعْتُ كعْبَ بنَ مَالكٍ رضي الله عنه يُحَدِّثُ بِحدِيِثِهِ حِين تخَلَّف عَنْ رسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم، في غزوةِ تبُوكَ. قَال كعْبٌ: لمْ أَتخلَّفْ عَنْ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم، في غَزْوَةٍ غَزَاها قط إِلَاّ في غزْوَةِ تَبُوكَ، غَيْر أَنِّي قدْ تخلَّفْتُ في غَزْوةِ بَدْرٍ، ولَمْ يُعَاتَبْ أَحد تَخلَّف عنْهُ، إِنَّما خَرَجَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم والمُسْلِمُونَ يُريُدونَ عِيرَ قُريْش حتَّى جَمعَ الله تعالَى بيْنهُم وبيْن عَدُوِّهِمْ عَلَى غيْرِ ميعادٍ. وَلَقَدْ شهدْتُ مَعَ رسولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ليْلَةَ العَقبَةِ حِينَ تَوَاثَقْنَا عَلَى الإِسْلامِ، ومَا أُحِبُّ أَنَّ لِي بِهَا مَشهَدَ بَدْرٍ، وإِن كَانتْ بدْرٌ أَذْكَرَ في النَّاسِ مِنهَاوكانَ مِنْ خَبَري حِينَ تخلَّفْتُ عَنْ رسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم، في غَزْوَةِ تبُوك أَنِّي لَمْ أَكُنْ قَطُّ أَقْوَى ولا أَيْسَرَ مِنِّي حِينَ تَخلَّفْتُ عَنْهُ في تِلْكَ الْغَزْوَة، واللَّهِ ما جَمعْتُ قبْلها رَاحِلتيْنِ قطُّ حتَّى جَمَعْتُهُما في تِلْكَ الْغَزوَةِ،
Resûlullah (s.a.v.) bir gazveyi kastetmediği hiçbir seferde, o sefer meydana gelene kadar başka bir yönü ima ederdi. Nihayet o gazve (Tebük Seferi) vuku buldu. Resûlullah (s.a.v.) bu gazveye şiddetli bir sıcakta çıktı; uzun bir yolculuk ve çorak bir araziyle karşı karşıya kaldı. Ayrıca büyük bir kalabalıkla (düşmanla) karşılaşacaktı. Bunun üzerine Müslümanlara durumlarını açıkladı, ta ki gazveleri için hazırlık yapsınlar. Onlara gitmek istedikleri yönü bildirdi. O sırada Müslümanlar Resûlullah ile birlikte çok kalabalıktı ve onları bir araya getiren, isimlerini kaydeden bir defter (divan) yoktu.
Ka'b (r.a.) şöyle dedi: Bu sebeple gizlenmek isteyen hemen herkes, Allah tarafından bu konuda bir vahiy inmediği müddetçe, kaybolup gidebileceğini zannederdi. Resûlullah (s.a.v.) bu gazveye meyvelerin olgunlaştığı, gölgeliklerin latif olduğu bir zamanda çıktı — ki ben (Ka'b) tam o sırada meyveler ve gölgelere düşkün idim. Derken Resûlullah (s.a.v.) ve beraberindeki Müslümanlar hazırlığa başladılar. Ben de onunla birlikte hazırlanmak için sabahleyin gidiyor, fakat bir şey yapamadan geri dönüyor; içimden "İstediğim zaman bunu yapabilirim" diyordum. Bu hal üzere devam edip durdum, ta ki insanlar artık tam bir ciddiyetle hazırlığa koyulana kadar. Resûlullah (s.a.v.) sabahleyin yola çıktı, Müslümanlar da onunla beraberdi; oysa ben henüz hazırlığımı tamamlamamıştım. Sonra yine sabah erkenden kalkıp gittim, yine bir şey yapamadan döndüm. Bu erteleme beni o kadar oyaladı ki, nihayet öne geçtiler ve gazve uzaklaştı (arkada kaldı). Artık ben de bir binekle yola çıkıp onlara yetişmeyi kurdum; keşke yapsaydım! Fakat bu bana nasip olmadı.
Resûlullah (s.a.v.) yola çıktıktan sonra insanlar arasına çıktığımda, kendime örnek alacak birini görememek beni üzüyordu. Ya münafıklığıyla tanınmış (damgalanmış) bir adam yahut da Allah Teâlâ'nın mazeret saydığı zayıflardan birine rastlıyordum. Resûlullah (s.a.v.) Tebük'e varana kadar beni anmadı. Tebük'te iken ashabının arasında otururken: "Ka'b b. Mâlik ne yaptı?" diye sordu. Bunun üzerine Benî Seleme'den bir adam: "Ey Allah'ın Resûlü, onu iki ridası (elbisesi) ve yakasına bakması alıkoydu" dedi. Muâz b. Cebel (r.a.) ona: "Ne kötü söyledin! Vallahi ey Allah'ın Resûlü, biz ondan hayırdan başka bir şey bilmiyoruz" dedi. Resûlullah (s.a.v.) sustu.
Resûlullah bu halde iken, serap içinde kaybolup gelen beyaz bir adam gördü ve: "Ebû Hayseme olsun!" buyurdu. Gelen kişi, Ensardan Ebû Hayseme idi — münafıkların kendisini ayıpladığı sırada bir sâ‘ hurma sadaka veren zat. Ka'b (r.a.) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)'in Tebük'ten dönüş yoluna koyulduğunu işitince üzüntüm iyice arttı. Yalan söylemeyi düşünmeye başladım ve: Yarın O'nun gazabından nasıl kurtulurum? diyordum. Bu konuda ailemden her akıl sahibine danışıyordum. Nihayet "Resûlullah (s.a.v.) yaklaştı, gelmek üzere" denilince bâtıl (yalan) benden uzaklaştı ve ben, ondan hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anladım.
ولَمْ يكُن رسولُ الله صلى الله عليه وسلم يُريدُ غَزْوةً إِلَاّ ورَّى بغَيْرِهَا حتَّى كَانَتْ تِلكَ الْغَزْوةُ، فغَزَاها رسولُ الله صلى الله عليه وسلم في حَرٍّ شَديدٍ، وَاسْتَقْبَلَ سَفراً بَعِيداً وَمَفَازاً. وَاسْتَقْبَلَ عَدداً كَثيراً، فجَلَّى للْمُسْلمِينَ أَمْرَهُمْ ليَتَأَهَّبوا أُهْبَةَ غَزْوِهِمْ فَأَخْبَرَهُمْ بوَجْهِهِمُ الَّذي يُريدُ، وَالْمُسْلِمُون مَع رسولِ الله كثِيرٌ وَلَا يَجْمَعُهُمْ كِتَابٌ حَافِظٌ"يُريدُ بذلكَ الدِّيَوان"قَالَ كَعْبٌ: فقلَّ رَجُلٌ يُريدُ أَنْ يَتَغَيَّبَ إِلَاّ ظَنَّ أَنَّ ذلكَ سَيَخْفى بِهِ مَالَمْ يَنْزِلْ فيهِ وَحْىٌ مِن اللَّهِ، وغَزَا رَسُول الله صلى الله عليه وسلم تلكَ الغزوةَ حِينَ طَابت الثِّمَارُ والظِّلالُ، فَأَنا إِلَيْهَا أَصْعرُ، فتجهَّز رسولُ الله صلى الله عليه وسلم وَالْمُسْلِمُون معهُ، وطفِقْت أَغدو لِكىْ أَتَجَهَّزَ معهُ فأَرْجعُ ولمْ أَقْض شَيْئاً، وأَقُولُ في نَفْسى: أَنا قَادِرٌ علَى ذلِكَ إِذا أَرَدْتُ، فلمْ يَزلْ يَتَمادى بي حتَّى اسْتمَرَّ بالنَّاسِ الْجِدُّ، فأَصْبَحَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم غَادياً والْمُسْلِمُونَ معَهُ، وَلَمْ أَقْضِ مِنْ جِهَازي شيْئاً، ثُمَّ غَدَوْتُ فَرَجَعْتُ وَلَم أَقْض شَيْئاً، فَلَمْ يزَلْ يَتَمادَى بِي حَتَّى أَسْرعُوا وتَفَارَط الْغَزْوُ، فَهَمَمْتُ أَنْ أَرْتَحِل فأَدْركَهُمْ، فَيَاليْتَني فَعلْتُ، ثُمَّ لَمْ يُقَدَّرْ ذلِكَ لي، فَطفقتُ إِذَا خَرَجْتُ في النَّاسِ بَعْد خُرُوجِ رسُول اللهِ صلى الله عليه وسلم يُحْزُنُنِي أَنِّي لا أَرَى لِي أُسْوَةً، إِلَاّ رَجُلاً مَغْمُوصاً عَلَيْه في النِّفاقِ، أَوْ رَجُلاً مِمَّنْ عَذَرَ اللَّهُ تعالَى مِن الضُّعَفَاءِ، ولَمْ يَذكُرني رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم حتَّى بَلَغ تَبُوكَ، فقالَ وَهُوَ جَالِسٌ في القوْمِ بتَبُوك: ما فَعَلَ كعْبُ بْنُ مَالكٍ؟ فقالَ رَجُلٌ مِن بَنِي سلمِة: يا رَسُولَ اللهِ حَبَسَهُ بُرْدَاهُ، وَالنَّظرُ في عِطْفيْه. فَقال لَهُ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ رضي الله عنه: بِئس مَا قُلْتَ، وَاللَّهِ يا رَسُولَ اللهِ مَا عَلِمْنَا علَيْهِ إِلَاّ خَيْراً، فَسكَت رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم. فبَيْنَا هُوَ علَى ذَلِكَ رَأَى رَجُلاً مُبْيِضاً يَزُولُ بِهِ السَّرَابُ، فقالَ رسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: كُنْ أَبَا خَيْثمَةَ، فَإِذا هوَ أَبُو خَيْثَمَةَ الأَنْصَاريُّ وَهُوَ الَّذي تَصَدَّقَ بِصَاعِ التَّمْر حِيْنَ لمَزَهُ المنافقون قَالَ كَعْبٌ: فَلَّما بَلَغني أَنَّ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم قَدْ توَجَّهَ قَافلا منْ تَبُوكَ حَضَرَني بَثِّي، فطفقتُ أَتذكَّرُ الكذِبَ وَأَقُولُ: بِمَ أَخْرُجُ مِنْ سَخطه غَداً وَأَسْتَعينُ عَلَى ذلكَ بِكُلِّ ذِي رَأْي مِنْ أَهْلي، فَلَمَّا قِيلَ: إِنَّ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم قدْ أَظِلَّ قَادِمَاً زاحَ عَنِّي الْبَاطِلُ حَتَّى عَرَفتُ أَنِّي لم أَنج مِنْهُ بِشَيءٍ أَبَداً
İşte o sırada geride kalan muhalleftûn, kendisine özür beyan etmek ve yemin etmek üzere geldiler. Bunlar seksen küsur kişi idiler. Resûlullah (s.a.v.) onların âşikâr olan hallerini kabul buyurdu, biatlerini aldı, onlara istiğfarda bulundu ve kalplerindeki gizli halleri Allah teâlâya havale etti. Nihayet ben de geldim. Selâm verdiğimde, kızgın bir kimsenin tebessümü gibi tebessüm etti, sonra 'Gel' buyurdu. Yürüyerek varıp önüne oturdum. Bana dedi ki: 'Seni ne alıkoydu? Bineğini satın almamış mıydın?' Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! Vallahi eğer dünya ehlinden başka birinin yanında oturuyor olsaydım, onun öfkesinden bir mazeretle kurtulacağımı zannederdim. Bana (ikna kabiliyeti olarak) cedel kabiliyeti verilmiştir. Fakat vallahi şunu iyi biliyorum: Eğer bugün sana yalan bir söz söyler, sen de benden razı olursan, Allah'ın seni bana gazap ettirmesi pek yakındır. Eğer sana doğru söyler, buna içerlersen, bu hususta Allah azze ve celleden âkıbetin güzel olmasını ümit ederim. Vallahi benim hiçbir mazeretim yoktu; vallahi senden geri kaldığım zaman şu andakinden daha güçlü ve daha varlıklı idim.' Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Şu adam doğru söyledi. Kalk! Allah senin hakkındaki hükmünü verinceye kadar bekle.' Arkamdan Benî Seleme'den bazı adamlar gelip bana dediler ki: 'Vallahi bundan önce hiçbir günah işlediğini bilmezdik. Resûlullah'a, geride kalanların özür beyan ettiği gibi özür beyan edememekle âciz kaldın. Muhalleftûnun istiğfar talebiyle Resûlullah'ın sana istiğfar buyurması günahına kâfi gelirdi.' Vallahi beni kınamaya devam ettiler, öyle ki Resûlullah'a dönüp kendimi yalanlamayı düşündüm. Sonra onlara dedim ki: 'Bu hal bana ait olmak üzere aynı durumu yaşayan bir başkası var mı?' Dediler: 'Evet, seninle birlikte iki adam da aynı şeyi söyledi; onlara da sana söylenenin aynısı söylendi.' Dedim: 'Onlar kimdir?' Dediler: 'Mürâre b. er-Rebî' el-Amrî ve Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfî.' Bana Bedir'de hazır bulunmuş, kendilerine uyulacak iki salih adamdan bahsettiler. Onları bana anınca yola çıktım. Resûlullah (s.a.v.), kendisinden geri kalanlar arasından yalnız biz üç kişi hakkında insanların bizimle konuşmasını yasakladı. İnsanlar bizden kaçındı veya bize karşı değiştiler; öyle ki yeryüzü bana yabancılaştı, bildiğim topraklar değildi artık. Bu hal üzere elli gece kaldık. Arkadaşlarım ise boyun eğip evlerine çekilerek ağlamaya başladılar. Ben ise onlardan daha genç ve daha dayanıklı idim. Çıkıyor, Müslümanlarla namazda hazır bulunuyor, çarşıyı dolaşıyordum; fakat hiç kimse benimle konuşmuyordu. Resûlullah'ın huzuruna varıyor, selâm veriyordum; namazdan sonra meclisinde bulunurdu. İçimden diyordum ki: 'Selâmıma karşılık dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?' Sonra ona yakın bir yerde namaz kılıyor, göz ucuyla kendisine bakıyordum. Namaza yöneldiğimde bana bakıyor, dönüp ona baktığımda yüz çeviriyordu. Müslümanların bu cefası bana uzun süre gelince, yürüdüm ve duvarın üzerine tırmandı.
ذَلك جَاءَهُ الْمُخلَّفُونَ يعْتذرُون إِليْه وَيَحْلفُون لَهُ، وَكَانُوا بِضْعاً وثمَانين رَجُلا فَقَبِلَ منْهُمْ عَلانيَتهُمْ وَبَايَعَهُمْ وَاسْتغفَر لهُمْ وَوَكلَ سَرَائرَهُمْ إِلى الله تعَالى. حتَّى جئْتُ، فلمَّا سَلَمْتُ تبسَّم تبَسُّم الْمُغْضب ثمَّ قَالَ:"تَعَالَ،"فجئتُ أَمْشي حَتى جَلَسْتُ بيْن يَدَيْهِ، فقالَ لِي:"مَا خَلَّفَكَ؟ أَلَمْ تكُنْ قَدِ ابْتَعْتَ ظَهْرَك،"قَالَ قُلْتُ: يَا رَسُولَ الله إِنِّي واللَّه لَوْ جلسْتُ عنْد غيْركَ منْ أَهْلِ الدُّنْيَا لَرَأَيْتُ أَني سَأَخْرُج منْ سَخَطه بعُذْرٍ، لقدْ أُعْطيتُ جَدَلا، وَلَكنَّني وَاللَّه لقدْ عَلمْتُ لَئن حَدَّثْتُكَ الْيَوْمَ حَدِيثَ كَذبٍ ترْضى به عنِّي لَيُوشكَنَّ اللَّهُ يُسْخطك عليَّ، وإنْ حَدَّثْتُكَ حَديث صدْقٍ تجدُ علَيَّ فِيهِ إِنِّي لأَرْجُو فِيه عُقْبَى الله عز وجل، واللَّه ما كَانَ لِي مِنْ عُذْرٍ، واللَّهِ مَا كُنْتُ قَطُّ أَقْوَى وَلا أَيْسر مِنِّي حِينَ تَخلفْتُ عَنكقَالَ: فقالَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم:"أَمَّا هذَا فقَدْ صَدَقَ، فَقُمْ حَتَّى يَقْضيَ اللَّهُ فيكَ "وسَارَ رِجَالٌ مِنْ بَنِي سَلمة فاتَّبعُوني، فقالُوا لِي: واللَّهِ مَا عَلِمْنَاكَ أَذنْبتَ ذَنْباً قبْل هذَا، لقَدْ عَجَزتَ في أنْ لا تَكُون اعتذَرْت إِلَى رَسُول الله صلى الله عليه وسلم بمَا اعْتَذَرَ إِلَيهِ الْمُخَلَّفُون فقَدْ كَانَ كافِيَكَ ذنْبكَ اسْتِغفارُ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم لَك. قَالَ: فَوالله ما زَالُوا يُؤنِّبُوننِي حتَّى أَرَدْت أَنْ أَرْجِعَ إِلى رسولِ الله صلى الله عليه وسلم فأَكْذِب نفسْي، ثُمَّ قُلتُ لهُم: هَلْ لَقِيَ هَذا معِي مِنْ أَحدٍ؟ قَالُوا: نَعَمْ لقِيَهُ مَعَكَ رَجُلان قَالا مِثْلَ مَا قُلْتَ، وَقيلَ لَهمَا مِثْلُ مَا قِيلَ لكَ، قَال قُلْتُ: مَن هُمَا؟ قالُوا: مُرارةُ بْنُ الرَّبِيع الْعَمْرِيُّ، وهِلال ابْن أُميَّةَ الْوَاقِفِيُّ؟ قَالَ: فَذكَروا لِي رَجُلَيْنِ صَالِحَيْن قدْ شَهِدا بدْراً فِيهِمَا أُسْوَةٌ. قَالَ: فَمَضيْت حِينَ ذَكَروهُمَا لِي. وَنهَى رَسُول الله صلى الله عليه وسلم عَنْ كَلامِنَا أَيُّهَا الثلاثَةُ مِن بَين من تَخَلَّف عَنهُ، قالَ: فاجْتَنبَنا النَّاس أَوْ قَالَ: تَغَيَّرُوا لَنَا حَتَّى تَنَكَّرت لِي في نَفْسي الأَرْضُ، فَمَا هيَ بالأَرْضِ الَّتي أَعْرِفُ، فَلَبثْنَا عَلَى ذَلكَ خمْسِينَ ليْلَةً. فأَمَّا صَاحبايَ فَاستَكَانَا وَقَعَدَا في بُيُوتهمَا يَبْكيَانِ وأَمَّا أَنَا فَكُنتُ أَشَبَّ الْقَوْمِ وَأَجْلَدَهُمْ، فَكُنتُ أَخْرُج فَأَشهَدُ الصَّلاة مَعَ الْمُسْلِمِينَ، وَأَطُوفُ في الأَسْوَاقِ وَلا يُكَلِّمُنِي أَحدٌ، وآتِي رسولَ الله صلى الله عليه وسلم فأُسَلِّمُ عَلَيْهِ، وَهُو في مجْلِسِهِ بعدَ الصَّلاةِ، فَأَقُولُ في نفسِي: هَل حَرَّكَ شفتَيهِ بردِّ السَّلامِ أَم لَا؟ ثُمَّ أُصلِّي قَريباً مِنهُ وأُسَارِقُهُ النَّظَرَ، فَإِذَا أَقبَلتُ عَلَى صلاتِي نَظر إِلَيَّ، وإِذَا الْتَفَتُّ نَحْوَهُ أَعْرَضَ عَنِّي، حَتى إِذا طَال ذلكَ عَلَيَّ مِن جَفْوَةِ الْمُسْلمينَ مشَيْت حَتَّى تَسوَّرْت
Ka‘b b. Mâlik (r.a.) şöyle anlatmıştır: Ebû Katâde’nin bahçe duvarına tırmanıp yanına vardım; hâlbuki o amcamın oğlu ve insanların bana en sevgilisiydi. Kendisine selâm verdim. Vallahi selâmımı almadı. Bunun üzerine ona: “Ey Ebû Katâde! Sana Allah adına yemin veriyorum, benim Allah ve Resûlü’nü (s.a.v.) sevdiğimi bilmez misin?” dedim. Sustu. Yine kendisine yemin verdim, yine sustu. Tekrar yemin verdim, bunun üzerine: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı; geri dönüp duvarı aştım. Medine çarşısında yürürken, birden Şam ahalisinden olup ticaret için Medine’ye gelen bir Nebatî: “Ka‘b b. Mâlik’i bana kim gösterir?” diyordu. Halk onu bana doğru yönlendirdi. Yanıma gelip bana Gassân melikinin bir mektubunu verdi. Ben kâtip idim; mektubu okudum. Mektupta şöyle yazılıydı: “Bundan sonra, bize ulaştığına göre arkadaşın seni terk etmiştir. Allah seni zelil ve zayi edilmiş bir yerde bırakmasın. Bize katıl, sana ikramda bulunalım.” Bunu okuyunca: “Bu da bir imtihandır” dedim ve mektubu alıp tandıra atarak yaktım. Nihayet elli gecenin kırkı geçtiğinde ve vahiy gecikmişken, Resûlullah (s.a.v.)’in elçisi bana gelerek: “Resûlullah (s.a.v.) sana hanımından ayrılmanı emrediyor” dedi. Ben: “Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım?” dedim. Elçi: “Hayır, sadece ondan uzak dur, ona yaklaşma” dedi ve arkadaşlarıma da aynı emri gönderdi. Ben hanımıma: “Ailene git, bu iş hakkında Allah hükmedinceye kadar onların yanında kal” dedim. Hilâl b. Ümeyye’nin hanımı Resûlullah (s.a.v.)’a gelerek: “Yâ Resûlallah! Hilâl b. Ümeyye, hizmetçisi olmayan yaşlı bir adamdır. Ona hizmet etmemi hoş görmez misiniz?” dedi. Resûlullah (s.a.v.): “Hayır, fakat sana yaklaşmasın” buyurdu. Kadın: “Vallahi onun hiçbir şeye mecali yok. Vallahi şu hadise olduğundan beri bugüne kadar ağlamaktadır” dedi. Bunun üzerine ailemden bazıları bana: “Resûlullah (s.a.v.)’tan hanımın için izin istesen; Hilâl b. Ümeyye’nin hanımına izin verdiği gibi sana da izin verir” dediler. Ben: “Bu hususta Resûlullah (s.a.v.)’a izin istemem; izin istediğimde ne diyeceğini bilemem. Hem ben genç bir adamım” dedim. On gece daha bekledim. Böylece bizimle konuşulması yasaklandığı andan itibaren elli gece tamamlandı. Ellinci gecenin sabahı fecir namazını evlerimizden birinin damında kıldım. Tam Allah Teâlâ’nın bizim hâlimizi anlattığı o sıkıntılı hâl üzereyken, nefsim bana dar gelmiş, yeryüzü bütün genişliğine rağmen bana daralmıştı. Bu sırada Sel‘ dağının üzerinde bir müjdecinin yüksek sesle: “Ey Ka‘b b. Mâlik! Müjdeler olsun!” dediğini duydum. Hemen secdeye kapandım ve kurtuluşun geldiğini anladım. Resûlullah (s.a.v.) sabah namazını kıldırdıktan sonra Allah Teâlâ’nın tövbemizi kabul buyurduğunu insanlara bildirmişti. İnsanlar bizi müjdelemek için koşuştular. Arkadaşlarıma da müjdeciler gitti. Bir adam bana doğru atını koşturdu ve Eslem’den bir koşucu bana doğru koşup (Sel‘ dağına) çıktı.
جدارَ حَائط أبي قَتَادَةَ وَهُوَا ابْن عَمِّي وأَحبُّ النَّاسَ إِلَيَّ، فَسلَّمْتُ عَلَيْهِ فَواللَّهِ مَا رَدَّ عَلَيَّ السَّلامَ، فَقُلْت لَه: يَا أَبَا قتادَة أَنْشُدكَ باللَّه هَلْ تَعْلَمُني أُحبُّ الله وَرَسُولَه صلى الله عليه وسلم؟ فَسَكَتَ، فَعُدت فَنَاشَدتُه فَسكَتَ، فَعُدْت فَنَاشَدْته فَقَالَ: اللهُ ورَسُولُهُ أَعْلَمُ. فَفَاضَتْ عَيْنَايَ، وَتَوَلَّيْتُ حَتَّى تَسَوَّرتُ الْجدَارَفبَيْنَا أَنَا أَمْشي في سُوقِ المدينةِ إِذَا نَبَطيُّ منْ نبطِ أَهْلِ الشَّام مِمَّنْ قَدِمَ بالطَّعَامِ يبيعُهُ بالمدينةِ يَقُولُ: مَنْ يَدُلُّ عَلَى كعْبِ بْنِ مَالكٍ؟ فَطَفقَ النَّاسُ يُشِيرُونَ لَهُ إِلَى حَتَّى جَاءَني فَدَفَعَ إِلى كتَاباً منْ مَلِكِ غَسَّانَ، وكُنْتُ كَاتِباً. فَقَرَأْتُهُ فَإِذَا فيهِ: أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّهُ قَدْ بلَغَنَا أَن صاحِبَكَ قدْ جَفاكَ، ولمْ يجْعلْك اللَّهُ بدَارِ هَوَانٍ وَلا مَضْيعَةٍ، فَالْحقْ بِنا نُوَاسِك، فَقلْت حِين قرأْتُهَا: وَهَذِهِ أَيْضاً مِنَ الْبَلاءِ فَتَيمَّمْتُ بِهَا التَّنُّور فَسَجرْتُهَا حَتَّى إِذَا مَضَتْ أَرْبَعُون مِن الْخَمْسِينَ وَاسْتَلْبَثِ الْوَحْىُ إِذَا رسولِ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم يَأْتِينِي، فَقَالَ: إِنَّ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم يَأَمُرُكَ أَنْ تَعْتزِلَ امْرأَتكَ، فقُلْتُ: أُطَلِّقُهَا، أَمْ مَاذا أَفعْلُ؟ قَالَ: لَا بَلْ اعتْزِلْهَا فَلَا تقربَنَّهَا، وَأَرْسلَ إِلى صَاحِبيَّ بِمِثْلِ ذلِكَ. فَقُلْتُ لامْرَأَتِي: الْحقِي بِأَهْلكِ فَكُونِي عِنْدَهُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللُّهُ في هذَا الأَمر، فَجَاءَت امْرأَةُ هِلالِ بْنِ أُمَيَّةَ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم فقالتْ لَهُ: يَا رَسُولَ الله إِنَّ هِلالَ بْنَ أُميَّةَ شَيْخٌ ضَائعٌ ليْسَ لَهُ خادِمٌ، فهلْ تَكْرهُ أَنْ أَخْدُمهُ؟ قَالَ:"لَا، وَلَكِنْ لَا يَقْربَنَّك"فَقَالَتْ: إِنَّهُ وَاللَّه مَا بِهِ مِنْ حَركةٍ إِلَى شَيءٍ، وَوَاللَّه مَا زَالَ يَبْكِي مُنْذُ كَانَ مِنْ أَمْرِهِ مَا كَانَ إِلَى يَوْمِهِ هَذَا. فَقَال لِي بعْضُ أَهْلِي: لَو اسْتأَذنْت رسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم في امْرَأَتِك، فقَدْ أَذن لامْرأَةِ هِلالِ بْنِ أُمَيَّةَ أَنْ تَخْدُمَهُ؟ فقُلْتُ: لَا أَسْتَأْذِنُ فِيهَا رسولَ الله صلى الله عليه وسلم، ومَا يُدْريني مَاذا يَقُولُ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم إِذَا اسْتَأْذَنْتُهُ فِيهَا وَأَنَا رَجُلٌ شَابٌّ فلَبِثْتُ بِذلك عشْر ليالٍ، فَكَمُلَ لَنا خمْسُونَ لَيْلَةً مِنْ حينَ نُهي عَنْ كَلامنا.ثُمَّ صَلَّيْتُ صَلَاةَ الْفَجْرِ صباحَ خمْسينَ لَيْلَةً عَلَى ظهْرِ بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِنَا، فَبينَا أَنَا جَالسٌ عَلَى الْحال الَّتي ذكَر اللَّهُ تعالَى مِنَّا، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيَّ نَفْسِى وَضَاقَتْ عَليَّ الأَرضُ بمَا رَحُبَتْ، سَمعْتُ صَوْتَ صَارِخٍ أوفَى عَلَى سَلْعٍ يَقُولُ بأَعْلَى صَوْتِهِ: يَا كَعْبُ بْنَ مَالِكٍ أَبْشِرْ، فخرَرْتُ سَاجِداً، وَعَرَفْتُ أَنَّهُ قَدْ جَاءَ فَرَجٌ فَآذَنَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم النَّاس بِتوْبَةِ الله عز وجل عَلَيْنَا حِين صَلَّى صَلاة الْفجْرِ فذهَبَ النَّاسُ يُبَشِّرُوننا، فذهَبَ قِبَلَ صَاحِبَيَّ مُبَشِّرُونَ، وَرَكَضَ رَجُلٌ إِليَّ فرَساً وَسَعَى ساعٍ مِنْ أَسْلَمَ قِبَلِي وَأَوْفَى عَلَى
Dağa [çıktım]; ses attan daha hızlıydı. Sesini işittiğim müjdeci bana geldiğinde, ona müjdesinden dolayı iki elbisemi çıkarıp giydirdim. Vallahi o gün onlardan başka malım yoktu. İki elbise ödünç alıp onları giydim ve Resûlullah (s.a.v.)'e doğru yola koyuldum. İnsanlar bölük bölük karşılıyor, tevbenin kabulüyle beni tebrik ediyor ve “Allah'ın tevbesi sana mübarek olsun” diyorlardı. Nihayet mescide girdim; Resûlullah (s.a.v.) etrafında insanlarla oturuyordu. Talha b. Ubeydullah (r.a.) koşarak ayağa kalktı, benimle musâfaha etti ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirlerden ondan başka ayağa kalkan olmadı. Ka‘b (r.a.) bu iyiliği Talha'ya hiç unutmazdı. Ka‘b dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)'e selâm verdiğimde, sevinçten yüzü parlayarak: “Anandan doğduğundan beri geçirdiğin en hayırlı günle müjdelen!” buyurdu. Ben: “Yâ Resûlallah, bu müjde senin katından mı, yoksa Allah katından mı?” dedim. “Hayır, Allah Azze ve Celle katındandır” buyurdu. Resûlullah (s.a.v.) sevindiği zaman yüzü öyle parlardı ki sanki bir ay parçası gibi olurdu; biz bunu ondan bilirdik. Huzurunda oturunca: “Yâ Resûlallah, tevbemin bir parçası olarak malımdan sıyrılıp Allah'a ve Resûlü'ne sadaka vermek istiyorum” dedim. Resûlullah (s.a.v.): “Malının bir kısmını kendine tut (alıkoy), bu senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Ben de: “Hayber'deki hissemi tutuyorum” dedim. Sonra: “Yâ Resûlallah, Allah Teâlâ beni ancak doğruluk sebebiyle kurtardı. Tevbemin bir parçası olarak, ömrümün geri kalanında daima doğru sözlü olacağım” dedim. Vallahi, Resûlullah (s.a.v.)'e bu sözü söylediğimden beri Allah Teâlâ'nın doğru sözlülük konusunda imtihan ettiği hiçbir Müslümanı, O'nun beni imtihan ettiğinden daha güzel bir şekilde imtihan ettiğini bilmiyorum. Vallahi, bugüne kadar Resûlullah (s.a.v.)'e bu sözü söylediğimden beri kasten bir yalan söylemedim. Şüphesiz Allah Teâlâ'nın beni bundan sonra da koruyacağını umarım. Ka‘b dedi ki: Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: “Andolsun, Allah, Nebî'ye, muhacirlere ve ensara –özellikle sıkıntılı saatte ona tabi olanlara– tevbe nasip etti...” ta ki “...Şüphesiz O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” [âyetine kadar] ve yine “(Savaştan) geri bırakılan üç kişiyi de... nihayet yeryüzü, bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi...” ta ki “...Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” [âyetine kadar. (Tevbe, 117-118)] Ka‘b (r.a.) dedi ki: Vallahi, Allah Teâlâ beni İslam'a hidayet ettikten sonra bana verdiği nimetler içinde, Resûlullah (s.a.v.)'e karşı doğru sözlü olup onu yalanlamamış olmamdan daha büyük bir nimet görmüyorum. Eğer yalan söyleseydim, yalan söyleyenlerin helâk olduğu gibi helâk olurdum. Çünkü Allah Teâlâ, vahiy indiğinde yalan söyleyenler hakkında hiç kimseye söylemediği en kötü sözü söylemiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Kendilerine döndüğünüzde, kendilerinden vazgeçmeniz için Allah'a yemin edecekler. Siz de onlardan vazgeçin. Çünkü onlar pistir; kazanmakta olduklarına karşılık varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden razı olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah, fasıklar topluluğundan razı olmaz.” [Tevbe, 95-96] Ka‘b (r.a.) dedi ki: Ey üç kişi! Bizler, kendilerine yemin ettiklerinde Resûlullah (s.a.v.)'in yeminlerini kabul edip onlarla biatleştiği ve mağfiret dilediği kimselerin durumundan geri bırakılmıştık. Resûlullah (s.a.v.) bizim işimizi Allah Teâlâ hakkımızda hüküm verinceye kadar erteledi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ...
الْجَبلِ، وكَان الصَّوْتُ أَسْرَعَ مِنَ الْفَرَسِ، فلمَّا جَاءَنِي الَّذي سمِعْتُ صوْتَهُ يُبَشِّرُنِي نَزَعْتُ لَهُ ثَوْبَيَّ فَكَسَوْتُهُمَا إِيَّاهُ ببشارَته واللَّه مَا أَمْلِكُ غَيْرَهُمَا يوْمَئذٍ، وَاسْتَعَرْتُ ثَوْبَيْنِ فَلَبسْتُهُمَا وانْطَلَقتُ أَتَأَمَّمُ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم يَتَلَقَّانِي النَّاسُ فَوْجاً فَوْجاً يُهَنِّئُونني بِالتَّوْبَةِ وَيَقُولُون لِي: لِتَهْنِكَ تَوْبَةُ الله عَلَيْكَ، حتَّى دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ فَإِذَا رسولُ الله صلى الله عليه وسلم جَالِسٌ حَوْلَهُ النَّاسُ، فَقَامَ طلْحَةُ بْنُ عُبَيْد اللهِ رضي الله عنه يُهَرْوِل حَتَّى صَافَحَنِي وهَنَّأَنِي، واللَّه مَا قَامَ رَجُلٌ مِنَ الْمُهاجِرِينَ غَيْرُهُ، فَكَان كَعْبٌ لَا يَنْساهَا لِطَلحَة. قَالَ كَعْبٌ: فَلَمَّا سَلَّمْتُ عَلَى رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم، قَالَ: وَهوَ يَبْرُقُ وَجْهُهُ مِنَ السُّرُور "أَبْشِرْ بِخَيْرِ يَوْمٍ مَرَّ عَلَيْكَ، مُذْ ولَدَتْكَ أُمُّكَ،"فقُلْتُ: أمِنْ عِنْدِكَ يَا رَسُول اللَّهِ أَم مِنْ عِنْد الله؟ قَالَ:"لَا بَلْ مِنْ عِنْد الله عز وجل،" وكانَ رسولُ الله صلى الله عليه وسلم إِذَا سُرَّ اسْتَنارَ وَجْهُهُ حتَّى كَأنَّ وجْهَهُ قِطْعَةُ قَمر، وكُنَّا نعْرِفُ ذلِكَ مِنْهُ، فلَمَّا جلَسْتُ بَيْنَ يدَيْهِ قُلتُ: يَا رسولَ اللَّهِ إِنَّ مِنْ تَوْبَتِي أَنْ أَنْخَلِعَ مِن مَالي صدَقَةً إِلَى اللَّهِ وإِلَى رَسُولِهِ.فَقَالَ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم:"أَمْسِكْ عَلَيْكَ بَعْضَ مَالِكَ فَهُوَ خَيْر لَكَ، "فَقُلْتُ إِنِّي أُمْسِكُ سَهْمِي الَّذي بِخيْبَر. وَقُلْتُ: يَا رَسُولَ الله إِن الله تَعَالىَ إِنَّما أَنْجَانِي بالصِّدْقِ، وَإِنْ مِنْ تَوْبَتي أَن لا أُحدِّثَ إِلَاّ صِدْقاً ما بَقِيتُ، فوا لله مَا علِمْتُ أَحَداً مِنَ المسلمِين أَبْلاْهُ اللَّهُ تَعَالَى في صدْق الْحَديث مُنذُ ذَكَرْتُ ذَلكَ لرِسُولِ الله صلى الله عليه وسلم أَحْسَنَ مِمَّا أَبْلَانِي اللَّهُ تَعَالَى، وَاللَّهِ مَا تَعمّدْت كِذْبَةً مُنْذُ قُلْت ذَلِكَ لرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِلَى يَوْمِي هَذَا، وَإِنِّي لأَرْجُو أَنْ يَحْفظني اللَّهُ تَعَالى فِيمَا بَقِي، قَالَ: فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {لَقَدْ تَابَ اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالأَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ} حَتَّى بَلَغَ: {إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَحِيمٌ، وَعَلَى الثَّلاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ} حَتَّى بَلَغَ: {اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ} [التوبة: ١١٧، ١١٧}قالَ كعْبٌ: واللَّهِ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيَّ مِنْ نِعْمَةٍ قَطُّ بَعْدَ إِذْ هَدانِي اللَّهُ لِلإِسْلام أَعْظمَ في نَفسِي مِنْ صِدْقي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَن لَاّ أَكُونَ كَذَبْتُهُ، فأهلكَ كَمَا هَلَكَ الَّذِينَ كَذَبُوا إِن الله تَعَالَى قَالَ للَّذِينَ كَذَبُوا حِينَ أَنزَلَ الْوَحْيَ شَرَّ مَا قَالَ لأحدٍ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {سَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَكُمْ إِذَا انْقَلَبْتُمْ إِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْ فَأَعْرِضُوا عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْسٌ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ. يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لا يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ} [التوبة: ٩٥،٩٦]قَالَ كَعْبٌ: كنَّا خُلِّفْنَا أَيُّهَا الثَّلَاثَةُ عَنْ أَمْر أُولِئَكَ الَّذِينَ قَبِلَ مِنْهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حِينَ حَلَفوا لَهُ، فبايعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ، وِأرْجَأَ رَسولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أمْرَنا حَتَّى قَضَى اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ بِذَلكَ، قَالَ اللُّه تَعَالَى:
{وَعَلَى الثَّلاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا} Yüce Allah'ın "Geri bırakılan üç kişiye de..." âyetinde zikredilen husus, bizim savaşa katılmaktan geri bırakılmamız değildir. Aksine O'nun bizi (savaşa göndermeyip) arkada bırakması ve emrimizi, kendisine yemin ederek özür dileyip özrü kabul edilen kimselerden ayırmasıdır. Bu rivayet ittifakla sahih kabul edilmiştir (Buhârî ve Müslim). Yine bir rivayette: "Resûlullah (s.a.v.) Tebük Gazvesi'ne Perşembe günü çıktı ve Perşembe günü yola çıkmayı severdi." Diğer bir rivayette ise: "O, seferden ancak gündüzün kuşluk vaktinde dönerdi. Döndüğünde mescide girer, iki rekât namaz kılar, sonra mescide otururdu."
10/22- Ebû Nüceyd —nûn harfi ötreli, cîm harfi fethalı— 'İmrân b. Husayn el-Huzâî (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre: Cüheyne kabîlesinden bir kadın, zina sebebiyle hamile olarak Resûlullah (s.a.v.)'e geldi ve: "Yâ Resûlallah! Ben haddi gerektiren bir günah işledim; haddimi uygula." dedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) onun velîsini çağırdı ve: "Ona iyi davran. Doğurduğunda onu bana getir." buyurdu. O da öyle yaptı. Kadın doğurduktan sonra Nebî (s.a.v.) emretti, elbisesi üzerine sıkıca bağlandı, sonra recmedilmesini emretti ve recmedildi. Ardından Nebî (s.a.v.) onun cenaze namazını kıldı. Ömer (r.a.) ona: "Yâ Resûlallah! O zina etmişken onun namazını mı kılıyorsun?" dedi. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "O öyle bir tevbe etti ki, eğer o tevbe Medine halkından yetmiş kişi arasında taksim edilseydi, onlara yeterdi. Sen, kendi nefsini Allah (Azze ve Celle) için feda etmekten daha faziletli bir şey gördün mü?" (Müslim rivayet etmiştir.)
11/23- İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Âdemoğlunun bir vâdi altını olsa, bir vâdi daha olsun ister. Onun ağzını ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder." (İttifakla rivayet edilmiştir.)
12/24- Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah (Sübhânehû ve Teâlâ) iki kişiye güler: Bunlardan biri diğerini öldürür, her ikisi de cennete girer. Şöyle ki: Bu kişi Allah yolunda savaşır ve öldürülür, sonra Allah (Sübhânehû ve Teâlâ) katilin tevbesini kabul eder, o da Müslüman olur ve (daha sonra) şehit olur." (İttifakla rivayet edilmiştir.)
{وَعَلَى الثَّلاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا} وليْسَ الَّذي ذَكَرَ مِمَّا خُلِّفنا تَخَلُّفُنا عَن الغَزْو، وَإِنََّمَا هُوَ تَخْلَيفهُ إِيَّانَا وإرجاؤُهُ أَمْرَنَا عَمَّنْ حَلَفَ لَهُ واعْتذَرَ إِليْهِ فَقَبِلَ مِنْهُ. مُتَّفَقٌ عليه. وفي رواية "أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم خَرَجَ في غَزْوةِ تَبُوك يَوْمَ الخميسِ، وَكَان يُحِبُّ أَنْ يَخْرُجَ يَوْمَ الخمِيس".وفي رِوَايةٍ:"وَكَانَ لَا يَقدُمُ مِنْ سَفَرٍ إِلَاّ نهَاراً في الضُّحَى. فَإِذَا قَدِم بَدَأَ بالمْسجدِ فصلَّى فِيهِ ركْعتيْنِ ثُمَّ جَلَس فِيهِ".١٠/٢٢- وَعَنْ أبي نُجَيْد-بِضَم النُّونِ وَفَتْح الْجيِمِ عِمْرانَ بْنِ الحُصيْنِ الخُزاعيِّ رضي الله عنهما أَنَّ امْرأَةً مِنْ جُهينةَ أَتَت رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم وَهِيَ حُبْلَى مِنَ الزِّنَا، فقَالَتْ: يَا رسول الله أَصَبْتُ حَدّاً فأَقِمْهُ عَلَيَّ، فَدَعَا نَبِيُّ الله صلى الله عليه وسلم وَليَّهَا فَقَالَ: "أَحْسِنْ إِليْهَا، فَإِذَا وَضَعَتْ فَأْتِنِي"فَفَعَلَ فَأَمَرَ بِهَا نَبِيُّ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، فَشُدَّتْ عَلَيْهَا ثِيَابُها، ثُمَّ أَمَرَ بِهَا فرُجِمتْ، ثُمَّ صلَّى عَلَيْهَا. فَقَالَ لَهُ عُمَرُ: تُصَلِّي عَلَيْهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَقَدْ زَنَتْ، قَالَ:"لَقَدْ تَابَتْ تَوْبةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْن سبْعِينَ مِنْ أَهْلِ المدِينَةِ لوسعتهُمْ وَهَلْ وَجَدْتَ أَفْضَلَ مِنْ أَنْ جَادَتْ بِنفْسهَا للَّهِ عز وجل؟ ، رواه مسلم١١/٢٣- وَعَنِ ابْنِ عَبَّاس وأنس بن مالك رضي الله عنهم أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: "لَوْ أَنَّ لابْنِ آدَمَ وَادِياً مِنْ ذَهَبِ أَحَبَّ أَنْ يَكُونَ لَهُ وادِيانِ، وَلَنْ يَمْلأَ فَاهُ إِلَاّ التُّرَابُ، وَيَتُوب اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ" مُتَّفَقٌ عَليْهِ.١٢/٢٤- وَعَنْ أبي هريرة رضي الله عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: "يَضْحكُ اللَّهُ سبحانه وتعالى إِلَى رَجُلَيْنِ يقْتُلُ أحدُهُمَا الآخَرَ يدْخُلَانِ الجَنَّة، يُقَاتِلُ هَذَا في سبيلِ اللَّهِ فيُقْتل، ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَى الْقَاتِلِ فَيسْلِمُ فيستشهدُ" مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ.