Umdetü'l-Ahkâm – ez-Zuheyrî neşri: el-Umde fi'l-Ahkâm, İmam Hafız Abdülganî b. Abdülvâhid el-Makdisî'nin (600/ö. 1203) telifi; tahkik: Semîr b. Emîn ez-Zuheyrî.
عمدة الأحكام - ت الزهيريالعُمْدَةُ في الأَحْكَامِ تَأليفالإمَام الحَافِظ عَبد الغَني بْن عَبد الوَاحِد المَقدسي المتوفى ٦٠٠ هـ تحقيقسَمير بْن أمين الزهَيري
Tüm hakları yayıncıya aittir. Bu kitabın herhangi bir bölümünün yayınlanması, herhangi bir şekilde depolanması veya kaydedilmesi, çoğaltılması ya da çevrilmesi, yayıncıdan önceden yazılı izin alınmaksızın caiz değildir.
Birinci Baskı: 1419 H - 1998 M
(H) Mektebetü’l-Maârif Neşriyat ve Dağıtım, 1419 H
Kral Fehd Milli Kütüphanesi Yayın Kataloglama Bilgisi (Yayın aşamasında):
el-Cemmâîlî, Abdulganî b. Abdülvâhid
el-‘Umde fi’l-Ahkâm / Tahkik: Semîr b. Emîn ez-Züheyrî - Riyad
224 s., 17×24 cm
ISBN: 9960-804-87-9
1. Hadis - Cevâmi‘u’l-Fünûn 2. Hadis - Ahkâm
A. ez-Züheyrî, Semîr b. Emîn (muhakkik) B. Eser adı
Dewey 237.3 - Depozito No: 3282/18
ISBN: 9960-804-87-9
Mektebetü’l-Maârif Neşriyat ve Dağıtım
Telefon: 4114535 - 4113250
Faks: 4112932
Telgraf: Defter
Posta Kutusu: 3281 Riyad, Posta Kodu: 11471
Ticaret Sicil No: 6313 Riyad
جَمِيع الْحُقُوق مَحْفُوظَة للناشر، فَلَا يجوز نشر أَي جُزْء من هَذَا الْكتاب، أَو تخزينه أَو تسجيله بأية وَسِيلَة، أَو تَصْوِيره أَو تَرْجَمته دون مُوَافقَة خطية مسبقة من الناشر الطَّبَعة الأولى١٤١٩ هـ - ١٩٩٨ م (ح) مكتبة المعَارف للنشر والتوزيع، ١٤١٩ هـفهرسة مكتبة الْملك فَهد الوطنية اثناء النشرالجماعيلي، عبد الْغَنِيّ بن عبد الْوَاحِدالْعُمْدَة فِي الاحكام / تَحْقِيق سمير بن أَمِين الزهيري - الرياض٢٢٤ ص، ١٧ × ٢٤ سمردمك ٩ - ٨٧ - ٨٠٤ - ٩٩٦٠ ١ - الحَدِيث - جَوَامِع الْفُنُون٢ - الحَدِيث - أَحْكَامأ- الزهيري، سمير بن أَمِين (مُحَقّق)ب - العنوانديوي ٢٣٧.٣ - ٣٢٨٢/ ١٨ رقم الْإِيدَاع: ٣٢٨٢/ ١٨ردمك: ٩ - ٨٧ - ٨٠٤ - ٩٩٦٠ مكتبة المعَارف للنشِر وَالتوزيعهَاتف: ٤١١٤٥٣٥ - ٤١١٣٢٥٠فاكس: ٤١١٢٩٣٢ - بَرقياً دَفترصَ. بَ: ٣٢٨١ الريَاض، الرَّمْز البريدي: ١١٤٧١سجل تجاري: ٦٣١٣ الريَاض
er-Rahmân ve er-Rahîm olan Allah'ın adıyla.
بسم الله الرحمن الرحيم
Bismillâhirrahmânirrahîm
Tahkik Önsözü
Muhakkak ki hamd Allah'a mahsustur; O'na hamdeder, O'ndan yardım diler ve O'ndan mağfiret dileriz. Allah'ın hidayete erdirdiğini saptıracak yoktur; saptırdığını da hidayete erdirecek yoktur. Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisidir.
{ Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır bir biçimde korkup-sakının ve ancak Müslüman olarak can verin.} [Âl-i İmrân, 102]
{ Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın üretip-yayan Rabbinizden korkup-sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmaktan) da korkup-sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.} [Nisâ, 1]
{ Ey iman edenler! Allah'tan korkup-sakının ve sözü doğru söyleyin ki O da sizin amellerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse, muhakkak ki büyük bir kurtuluşla kurtulmuştur.} [Ahzâb, 70-71]
Emme ba'd: Şüphesiz ki sözlerin en güzeli Allah'ın Kelâmı, yol göstermelerin en hayırlısı Muhammed (s.a.v.)'in hidâyetidir. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır; her sonradan çıkarılan bid'attir, her bid'at dalâlettir ve her dalâlet ateştedir.
بسم الله الرحمن الرحيم مقدمة التحقيقإن الحمد لله، نحمده، ونستعينه، ونستغفره، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا، ومن سيئات أعمالنا، من يهده الله فلا مضل له، ومن يضلل فلا هادي له.وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمدًا عبده ورسوله.{يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٠٢)} [آل عمران: ١٠٢].{يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (١)} [النساء: ١]{يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا (٧٠) يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا (٧١)} [الأحزاب: ٧٠، ٧١].أما بعد: فإن أحسن الكلام كلام الله، وخير الهدي هدي محمد صلى الله عليه وسلم، وشر الأمور محدثاتها، وكل محدثة بدعة، وكل بدعة ضلالة، وكل ضلالة في النار.
Ve ba‘d: İşte bu, İmam Hâfız Ebû Muhammed Abdülganî b. Abdilvâhid el-Makdisî rahimehullah'ın "el-Umde fi’l-Ahkâm" adlı eseridir. Bu da müellif hakkında kısa bir biyografidir.
İsmi ve Nesebi: O, İmam, âlim, hâfız, büyük, sâdık, âbid, eserî, hâfızlar âlimi Takıyyüddîn Ebû Muhammed Abdülganî b. Abdilvâhid b. Alî b. Serûr b. Râfi‘ b. Hasan b. Ca‘fer el-Makdisî, el-Cummâîlî, ardından Dımaşk menşeli, Sâlihiyye’de yetişendir.
Doğumu: Hâfız Abdülganî rahimehullah'ın doğumu hakkında ihtilaf edilmiştir: 541 h., 543 h. ve 544 h. denilmiştir.
Dış Görünüşü: Diyâüddîn el-Makdisî şöyle demiştir: "Bembeyaz değildi, bilâkis esmerliğe meylederdi; saçı güzel, sakalı gür, alnı geniş, yaratılışı heybetli, boyu tamdı; sanki yüzünden nûr çıkıyordu. Ağlamaktan, istinsahtan ve mütalaadan gözleri zayıflamıştı."
Seyahatleri: Muhakkak ki Hâfız Abdülganî, kendinden önceki büyük hâfızlar gibiydi; neredeyse hiçbir hâfız yoktur ki ilim talebi için seyahat etmemiş olsun.
وبعد:فهذا كتاب "العمدة في الأحكام" للإمام الحافظ أبي محمد؛ عبد الغني بن عبد الواحد المقدسي رحمه الله.وهذا تعريف موجز بالمؤلِّف. اسمه ونسبه:هو الإمام، العالم، الحافظ، الكبير، الصادق، العابد، الأثري، عالم الحفاظ، تقي الدين؛ أبو محمد: عبد الغني بن عبد الواحد بن علي بن سرور بن رافع بن حسن بن جعفر المقدسي، الجماعيلي، ثم الدمشقي المنشأ الصالحي. مولده:اختلف في مولد الحافظ عبد الغني رحمه الله، فقيل: سنة [٥٤١ هـ]. وقيل: [٥٤٣ هـ]. وقيل: [٥٤٤ هـ]. صفاته الخَلْقية:قال الضياء المقدسي: "ليس بالأبيض الأمهق، بل يميل إلى السمرة، حسن الشعر، كث اللحية، واسع الجبين، عظيم الخلق، تام القامة، كأن النور يخرج من وجهه، وكان قد ضعف بصره من البكاء، والنسخ، والمطالعة". رحلاته:لقد كان الحافظ عبد الغني شأنه شأن الحفاظ الكبار من قبله، فقلما تجد حافظًا من الحفاظ إلا وقد رحل في طلب العلم.
Hafız (Allah rahmet eylesin) ilim yolculuklarına henüz yirmili yaşlarının başında başlamıştır. Nitekim H. 561 senesinde Bağdat’a seyahat etmiştir. O dönemde talebelerin, kendi memleketlerindeki hocalardan ders almadan yolculuğa çıkmadıklarını bildiğinizde, Hafız’ın küçük yaştan itibaren ilim talebine yöneldiğini anlarsınız. Allah rahmet eylesin. Bağdat’a iki defa seyahat etmiştir. İlk seyahati H. 561 yılında, dayısının oğlu Muvaffakuddin b. Kudâme ile birlikte olmuş; Bağdat’ta kalışları yaklaşık dört sene sürmüştür. Hafız’ın meyli hadise, Muvaffakuddin’in ise fıkha yönelikti. Birlikte bulunmalarının neticesinde Hafız fıkıh öğrenmiş, İbn Kudâme ise hadis dinlemiştir. Daha sonra İskenderiye’deki Hafız Ebû Tâhir es-Silefî’ye iki defa seyahat etmiştir: İlki H. 566’da olup bir müddet kalmış, ikincisi H. 570’te gerçekleşmiştir. Silefî’den pek çok hadis dinlemiş, hatta ondan yaklaşık bin cüz kadar yazmıştır. Silefî’ye gitmeden önce Dımaşk’ta hadis meclislerine katılırdı; bu meclislere Melik Nûreddin b. Zengî de iştirak ederdi. Okuyucuya bir şey müşkil olduğunda Hafız açıklama yapardı. Bir süre sonra Melik onun yokluğunu hissetti ve “O genç nerede?” diye sordu. Kendisine seyahate çıktığı söylendi. Bu durum, onun daha küçük yaştan itibaren zekâsını ve kuvvetli hıfzını göstermektedir. Ayrıca Mısır’a da iki defa seyahat etmiş, orada hadis dinlemiş ve rivayette bulunmuştur. Mısır’da başından bazı olaylar geçmiştir. Bunlardan biri, Melik Âdil ile bir araya gelmesidir. Bu hususta şöyle der: “Melik Âdil ile bir araya geldim; ondan güzellikten başka bir şey görmedim.”
ولقد بدأ الحافظ رحمه الله رحلاته وهو في العشرين من عمره تقريبًا، إذ رحل إلى بغداد سنة [٥٦١]، وإذا عرفت أنهم لم يكونوا يرحلون إلا بعد سماعهم من مشايخ بلدانهم، علمت أنه طلب العلم منذ صغره رحمه الله.فرحل إلى بغداد مرتين.رحل المرة الأولى سنة [٥٦١]، هو، وابن خاله الشيخ موفق الدين بن قدامة، واستغرقت إقامتهما ببغداد نحو أربع سنوات، وكان الحافظ رحمه الله ميله إلى الحديث، والموفق يريد الفقه، وكان من أثر تلازمهما تفقه الحافظ، وسماع ابن قدامة.ثم رحل إلى الحافظ أبي طاهر السِّلفي بالإسكندرية مرتين:الأولى سنة [٥٦٦]، وأقام مدة، والثانية سنة [٥٧٠]، وسمع من السلفي كثرًا، فقد كتب عنه نحوًا من ألف جزء.وكان قبل رحيله إلى السلفي يحضر مجالس الحديث بدمشق، وكان يحضرها أيضًا الملك نور الدين بن زنكي، وكان إذا أشكل شيء على القارىء، بينه الحافظ، ففقده الملك بعد ذلك، فقال: أين ذاك الشاب؟، فقيل: سافر.وهذا يدل على نباهته، وقوة حفظه منذ الصغر.ورحل إلى مصر أيضًا مرتين، فسمع وحدث، وحدثت له فيها أحداث منها: أنه اجتمع بالملك العادل، إذ يقول هو في ذلك:"والملك العادل اجتمعت به، وما رأيت منه إلا الجميل،
Bana yöneldi, ayağa kalktı, bana sarıldı; ben de ona dua ettim. Sonra dedim ki: "Bizde kusur vardır ki o da (görevde) ihmali gerektiriyor." Bunun üzerine dedi ki: "Sende ne kusur ne de ihmal vardır." Sünnet meselesini zikretti ve dedi ki: "Sende ne dinde ne de dünyada kınanacak bir şey yok. İnsanlar için kaçınılmaz olarak kıskananlar vardır." Ziyâ dedi ki: "Mısır'a vardığında biz oradaydık. Cuma için çıktığında halkın çokluğundan onunla yürümeye gücümüz yetmezdi... Etrafında toplanırlardı. Bizler gençlerdik, onun etrafında hadis yazardık. Bir sebepten güldük ve gülüşümüz uzadı. O sadece tebessüm etti, bize kızmadı." Ayrıca İsfahan'a yolculuk etti ve hâfız Ebû Mûsâ el-Medînî ile bir araya geldi. Ziyâ dedi ki: İsfahan'da İmam Abdullah b. Ebî'l-Hasan el-Cubbâî'yi şöyle derken işittim: "Ebû Nuaym, İbn Mende'nin Sahabe kitabında bir takım şeylere itiraz etmişti. Hâfız Ebû Mûsâ da Ebû Nuaym'ın kendi Sahabe kitabına itiraz etmek arzusunda idi fakat cesaret edemiyordu. Hâfız Abdülganî gelince ona bu işi işaret etti, o da Ebû Nuaym'e yaklaşık iki yüz doksan yerde itiraz etti." Bu sebeple Ebû Mûsâ (rahmetullahi aleyh) şöyle derdi: "Bize gelenlerden pek azı bu işi Şeyh İmam Ziyâüddîn Ebû Muhammed Abdülganî el-Makdisî'nin anladığı gibi anlar. O, bu hataları tespit etmeye muvaffak olmuştur. Eğer Dârekutnî ve benzerleri hayatta olsalardı, onun yaptığını doğrularlardı. Zamanımızda onun anladığı gibi anlayan pek az kişi vardır. Allah onu ilim ve tevfikte artırsın."
فأقبل عليَّ، وقام لي، والتزمني، ودعوت له، ثم قلت: عندنا قصور هو الذي يوجب التقصير، فقال: ما عندك لا تقصير ولا قصور، وذكر أمر السنة، فقال: ما عندك شيء تعاب به، لا في الدين ولا الدنيا، ولابد للناس من حاسدين".وقال الضياء: ولما وصل إلى مصر كُنَّا بها، فكان إذا خرج للجمعة لا نقدر نمشي معه من كثرة الخلق. . . يجتمعون حوله، وكنا أحداثًا نكتب الحديث حوله، فضحكنا من شيء وطال الضحك، فتبسم، ولم يحرد علينا.ورحل أيضًا إلى أصبهان، واجتمع بالحافظ أبي موسى المديني.قال الضياء: سمعت الإمام عبد الله بن أبي الحسن الجبائي بأصبهان يقول: أبو نعيم قد أخذ على ابن منده أشياء في كتاب الصحابة، فكان الحافظ أبو موسى يشتهي أن يأخذ على أبي نعيم في كتابه الذي في الصحابة، فما كان يجسر، فلما قدم الحافظ عبد الغني أشار إليه بذلك، فاخذ على أبي نعيم نحوًا من مئتين وتسعين موضعًا.ولذلك كان أبو موسى رحمه الله يقول: "قل من قدم علينا يفهم هذا الشأن كفهم الشيخ الإمام ضياء الدين أبي محمد؛ عبد الغني المقدسي، وقد وفق لتبين هذه الغلطات، ولو كان الدارقطني وأمثاله في الأحياء، لصوبوا فعله، وقل من يفهم في زماننا ما فهم، زاده الله علمًا وتوفيقًا".
Onun İsfahan seyahatinde başına gelenlerden biri de şudur: İsfahan’da bir adam beni misafir etti. Akşam yemeği yediğimizde onun yanında bizimle yemek yiyen bir adam vardı. Namaz için kalktığımızda o namaz kılmadı. Ben: “Nesi var?” dedim. Dediler ki: “Bu adam şemsîdir, yani güneşe tapar.” Göğsüm daraldı ve adama: “Beni ancak bir kâfirle beraber mi misafir ettin?” dedim. O da: “O bir kâtiptir, ondan faydalanıyoruz.” dedi. Sonra gece kalkıp namaz kıldım, o ise dinliyordu. Kur’an’ı işitince derin bir nefes alıp ah çekti, ardından birkaç gün sonra Müslüman oldu ve: “Seni okurken duyunca İslam kalbime düştü.” dedi. İsfahan halkı çarşıda sıraya dizilip ona bakarlardı; hatta denilirdi ki: “İsfahan’a hükmetmek istese hükmederdi.” Ayrıca Musul, Harran, Hemedan ve başka yerlere de seyahat etti. Bütün seyahatlerinde istifade eder ve istifade ettirirdi; Nebi (s.a.v.)’in sünnetini yayardı. Hocaları: Hiç şüphesiz seyahatleri Hafız’ınki gibi olan bir kimse, pek çok âlimden ders dinlemiş olmalıdır. Mesela Bağdat’ta şu zatlardan dinledi: Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Feth İbnü’l-Battî, Ebü’l-Hasan Ali b. Rabbâh el-Ferrâ, Abdülkâdir el-Cîlî, Hibetullah b. Hilâl ed-Dakkâk, Ebû Zür‘a el-Makdisî, Ebû Bekr İbnü’n-Nakkûr, Ahmed b. Abdilganî el-Bâcserâî ve başkaları. Mısır’da ise Muhammed b. Ali er-Rahbî, Abdullah b. Berrî ve diğerlerinden dinledi.
ومما وقع له في رحلته إلى أصبهان، قال:أضافني رجل بأصبهان، فلما تعشينا كان عنده رجل أكل معنا، فلما قمنا إلى الصلاة لم يصل. فقلت: ماله؟! قالوا: هذا رجل شمسي -أي: يعبد الشمس- فضاق صدري. وقلت للرجل: ما أضفتني إلا مع كافر؟! قال: إنه كاتب، ولنا عنده راحة، ثم قمت بالليل أصلي، وذاك يستمع، فلما سمع القرآن تزفَّر، ثم أسلم بعد أيام، وقال: لما سمعتك تقرأ وقع الإسلام في قلبي.ولقد كان الناس بأصبهان يصطفون في السوق ينظرون إليه، حتى قيل: لو أراد أن يملك أصبهان لملكها.ورحل أيضًا إلى الموصل، وحران، وهمدان، وغير ذلك، وهو في كل رحلاته يفيد ويستفيد، ينشر سنة النبي صلى الله عليه وسلم. شيوخه:لا شك أن من كانت رحلاته كالحافظ فلابد أن يكون قد سمع الجم الغفير من العلماء.فمثلًا:سمع ببغداد من: أبي الفرج ابن الجوزي، وأبي الفتح ابن البطِّي، وأبي الحسن؛ علي بن رباح الفراء، وعبد القادر الجيلي، وهبة الله بن هلال الدقاق، وأبي زرعة المقدسي، وأبي بكر ابن النقور، وأحمد بن عبد الغني الباجسرائي، وغيرهم.وسمع بمصر من: محمد بن علي الرحبي، وعبد الله بن بري، وغيرهم.
İskenderiye'de Hâfız Ebû Tâhir es-Selefî'den semâ etti. İsfahan'da Hâfız Ebû Mûsâ el-Medînî, Ebü'l-Vefâ Mahmûd b. Hameke, Ebü'l-Feth el-Harakî ve başkalarından semâ etti. Şam'da Ebü'l-Mekârim b. Hilâl, Selmân b. Alî er-Rahabî, Ebü'l-Me‘âlî İbn Sâbir ve birçoğundan semâ etti. Bunların dışında da pek çok kimseden semâ etti. Talebeleri: Hâfız İzzeddîn Muhammed, Hâfız Ebû Mûsâ Abdullah, Fakîh Ebû Süleymân — ki bunlar onun oğullarıdır. Ayrıca kendisinden Şeyh Muvaffakuddîn b. Kudâme, Hâfız Ziyâüddîn, Şeyh Fakîh Muhammed el-Yûnînî, Zeyn b. Abdiddâim, Şihâb el-Kûsî ve pek çok kimse rivayette bulunmuştur. Hıfzı: Muhakkak ki Abdulganî el-Makdisî, sayılı hâfızlardandı. Bu hususta kendisinden, hıfzının kuvvetine ve zihninin berraklığına delâlet eden pek çok haber nakledilmiştir. Şöyle ki kendisine: "Niçin kitapsız okumuyorsun?" diye sorulmuş, o da: "Kibre kapılmaktan korkuyorum." cevabını vermiştir. Ziyâüddîn el-Makdisî şöyle demiştir: "Şeyhimiz Hâfız'a neredeyse bir hadis sorulmazdı ki onu zikredip açıklamasın, sahih veya zayıf olduğunu belirtmesin. Bir adam hakkında sorulmadıkça da, 'O filan oğlu...' demezdi."
وسمع بالإسكندرية من: الحافظ أبي طاهر السلفي.وبأصبهان من: الحافظ أبي موسى المديني، وأبي الوفاء؛ محمود بن حَمَكَا، وأبي الفتح الخرقي، وغيرهم.وسمع بدمشق من: أبي المكارم بن هلال، وسلمان بن علي الرحبي، وأبي المعالي ابن صابر، وعدة.وغير ذلك الكثير. تلاميذه:الحافظ عز الدين محمد، والحافظ أبو موسى؛ عبد الله، والفقيه أبو سليمان، وهم أبناؤه.وحدث عنه أيضًا الشيخ موفق الدين بن قدامة، والحافظ الضياء، والشيخ الفقيه محمد اليونيني، والزين بن عبد الدايم، والشهاب القوصي، وخلق كثير. حفظه:لقد كان عبد الغني المقدسي من الحفاظ المعدودين، وجاء عنه في ذلك أخبار كثيرة تدل على قوة حفظه، وصفاء ذهنه.فقد سئل: لم لا تقرأ من غير كتاب؟.فقال: أخاف العجب.وقال الضياء المقدسي:كان شيخنا الحافظ لا يكاد يسأل عن حديث إلا ذكره وبينه، وذكر صحته أو سقمه، ولا يسأل عن رجل إلا قال: هو فلان بن
Falan el-Fülânî (nesebi zikredilir), hadiste emîrü'l-müminîn idi. Onu şöyle derken işittim: "Hafız Ebû Mûsâ el-Medînî'nin yanında idim. Bir adamla aramda bir hadis hakkında anlaşmazlık çıktı. Adam dedi ki: 'O, Sahîh-i Buhârî'dedir.' Ben de: 'Onda değildir' dedim. Adam bunun üzerine onu bir kâğıda yazıp Ebû Mûsâ'ya kaldırarak sordu? Ebû Mûsâ kâğıdı bana uzatıp 'Ne dersin?' dedi. Ben de: 'Buhârî'de yoktur' dedim. Adam utandı." Ebû Nizâr Rebîa es-San‘ânî dedi ki: "Hafız Ebû Mûsâ'nın yanında hazır bulundum, işte bu Hafız Abdülganî de vardı. Ben Abdülganî'yi ondan daha hâfız gördüm." ed-Diyâ dedi ki: "Abdülganî'yi şöyle derken işittim: 'İbnü'l-Cevzî'nin yanında idim. “Verîre b. Muhammed el-Gassânî” dedi. Ben de: “O ancak Vezîre'dir” dedim. Bunun üzerine (İbnü'l-Cevzî): “Siz kendi memleketinizin ehli hakkında daha bilgilisiniz” dedi.'" Bir adam Hafız Abdülganî'ye dedi ki: "Bir adam senin yüz bin hadis ezberlediğine dair talakla yemin etti." (Abdülganî) dedi: "Eğer daha fazla deseydi doğru söylemiş olurdu." Ve onun şemâilindendir ki: Hadisi Şam'da neşretti. Nihayet Ebû İshâk İbrahim b...
فلان الفلاني، ويذكر نسبه، فكان أمير المؤمنين في الحديث، سمعته يقول:كنت عند الحافظ أبي موسى المديني، فجرى بيني وبين رجل منازعة في حديث.فقال: هو في "صحيح البخاري".فقلت: ليس هو فيه.قال: فكتبه في رقعة، ورفعها إلى أبي موسى يسأله؟قال: فناولني أبو موسى الرقعة، وقال: ما تقول؟ فقلت: ما هو في البخاري.فخجل الرجل.وقال أبو نزار ربيعة الصنعاني: قد حضرت الحافظ أبا موسى، وهذا الحافظ عبد الغني، فرأيت عبد الغني أحفظ منه.وقال الضياء: سمعت عبد الغني يقول: كنت عند ابن الجوزي، فقال: "وريرة بن محمد الغساني"، فقلت: إنما هو "وَزيرة"، فقال: أنتم أعرف بأهل بلدكم.وقال رجل للحافظ عبد الغني: رجل حلف بالطلاق أنك تحفظ مئة ألف حديث.فقال: لو قال أكثر لصدق. ومن شمائله:أنه نشر الحديث بالشام حتى قال أبو إسحاق؛ إبراهيم بن
Muhammed el-Hâfız dedi ki: Şam'ın tamamında hadisi, ancak Hâfız'ın bereketiyle gördüm; zira kime sorsam 'İlk olarak Hâfız Abdülganî'den işittim' derdi. O (Hâfız) rıhleye pek çok önem verir ve talebeleri buna teşvik ederdi; onlardan birçoğunu yolculuğa göndermişti. Allah rahmet etsin, vaktinden hiçbir zerreyi faydasız geçirmezdi. Şöyle ki: Sabah namazını kılar, Kur'an talim ettirir, bazen hadisten bir şeyleri telkin yoluyla okutur, sonra abdest alır ve Allah'ın dilediği kadar namaz kılardı. Ardından bir miktar uyur, kalkar öğle namazını kılar, sonra akşama kadar semâ‘ veya istinsah ile meşgul olurdu. Oruçlu ise iftar eder, akşam namazını kılar, yarı geceye veya sonrasına kadar uyur, sonra sanki biri onu uyandırıyormuş gibi kalkar, abdest alır ve fecre yakın namaz kılardı. Bazen yedi veya daha fazla abdest alır ve derdi ki: 'Namaz ancak uzuvlarım yaş olduğu müddetçe bana hoş gelir.' Sonra fecre kadar az bir uyku uyurdu. Bu onun âdetiydi. Şeyh el-İmâd'ın kardeşleri derdi ki: 'Kardeşimden daha fazla vaktini muhafaza eden kimse görmedim.' Hâfız (rahmetullahi aleyh) cömert ve eli açık idi; ne dinar ne dirhem biriktirirdi. Geceleri un çuvallarıyla fakirlerin evlerine gider, karanlıkta kılık değiştirirdi. Kendisine elbiseler gelir, onları insanlara verirdi, kendi elbisesi yamalıydı. Bu hususta haberleri çoktur. İbn Kudâme onun hakkında şöyle dedi: 'Hâfız Abdülganî ilim ve ameli bir araya getiren biriydi; çocuklukta ve ilim talebinde arkadaşımdı; birbirimizle yarışmazdık.'
محمد الحافظ: ما رأيت الحديث في الشام كله إلا ببركة الحافظ، فإنني كل من سألته يقول: أول ما سمعت على الحافظ عبد الغني.ولقد كان يهتم بالرحلة جدًا، ويحرّض الطلاب على ذلك، ورحّل غير واحد منهم.وكان رحمه الله لا يضيع شيئًا من وقته في غير فائدة، فإنه كان يصلي الفجر، ويلقن القرآن، وربما أقرأ شيئًا من الحديث تلقينًا، ثم يتوضأ ويصلي ما شاء الله له أن يصلي، ثم ينام نومة، ثم يقوم فيصلي الظهر، ويشتغل بعد ذلك بالتسميع أو بالنسخ إلى المغرب، فإن كان صائمًا أفطر، ثم يصلي العشاء، وينام إلى نصف الليل أو بعده، ثم قام كأن إنسانًا يوقظه، فيتوضأ ويصلي إلى قرب الفجر، وربما توضأ سبع مرات أو أكثر، وكان يقول: ما تطيب لي الصلاة إلا ما دامت أعضائي رطبة، ثم ينام نومة يسيرة إلى الفجر. وهذا دأبه.وكان أخوة الشيخ العماد يقول: ما رأيت أحدًا أشد محافظة على وقته من أخي.وكان الحافظ رحمه الله سخيّا جوادًا، لا يدخر دينارًا ولا درهمًا، وكان يخرج في الليل بقفاف الدقيق إلى بيوت الفقراء متنكرًا في الظلمة، وكان يُفتح عليه بالثياب، فيعطي الناس، وثوبه مرقع، وأخباره في ذلك كثيرة.وقال عنه ابن قدامة: كان الحافظ عبد الغني جامعًا للعلم والعمل، وكان رفيقي في الصبا، وفي طلب العلم، وما كنا نستبق
Bir hayır yoktur ki, benden önce ona erişen olmasın, pek azı müstesna. Allah onun faziletini, ehl-i bid‘atın eziyeti ve düşmanlığıyla imtihan ederek tamamladı; ilim ve birçok kitap tahsili nasip etti. Ancak onları rivayet ve neşretme hedefine ulaşacak kadar ömür sürmedi. Hafız’ın maruz kaldığı imtihanlar: Hafız Abdulganî (rahimehullah), diğer Ehl-i Sünnet mensupları gibi pek çok imtihana maruz kaldı. Zamanındaki ehl-i bid‘at ona düşmanlık etti ve onu yöneticilere jurnal ettiler. O (rahimehullah) Allah hakkında kınayanın kınamasından çekinenlerden değildi. Başına bela getiren en çok şey, nüzûl ve sıfat hadislerini yaymasıydı. Her devir ve diyârda ehl-i bid‘at ve dalâletin âdeti ve âsâr karşısındaki tutumları olduğu üzere, ona karşı çıktılar ve onu tecsîm ile itham ettiler. O ise (rahimehullah) hakta güçlüydü, onu açıkça söylerdi; asrının diğer âlimlerinin yaptığı gibi onlara müdahene etmezdi. Zaten çokça imtihan edilmişti. Ziyâüddîn el-Makdisî şöyle dedi: “Hafız, Dımaşk’ta hadis okutur, halk da onun etrafında toplanırdı. Bunun üzerine haset baş gösterdi. Onlar da kendileri için hadis okumak üzere bir vakit belirlediler, halkı topladılar; fakat biri uyuyor, diğerinin kalbi yok gibiydi, böylece tatmin olamadılar. Bunun üzerine Nâsıh İbnü’l-Hanbelî’ye, Cuma günü Kubbe-i Nesr’in altında, Hafız’ın ders verdiği vakit vaaz etmesini emrettiler. Başlangıçta Nâsıh ve Hafız vakitlerin farklı olmasını istediler; Nâsıh’ın namazdan sonra, Hafız’ın ise ikindiden sonra oturması konusunda anlaştılar. Fakat onlar, Nâsıh’a akıl noksanı bir adam gönderdiler.”
إلى خير إلا سبقني إليه إلا القليل.وكمَّل الله فضيلته بابتلائه بأذى أهل البدعة وعداوتهم، ورزق العلم، وتحصيل الكتب الكثيرة، إلا أنه لم يعمر حتّى يبلغ غرضه في روايتها ونشرها. ما ابتلي به الحافظ:ابتلي الحافظ عبد الغني رحمه الله كثيرًا، كغيره من أهل السنة، فلقد عاداه أهل البدع في زمانه، ووشوا به إلى الحكام.ولم يكن رحمه الله ممن تأخذه في الله لومة لائم، وأكثر ما جرّ عليه البلاء قيامه بنشر أحاديث النزول والصفات، وكعادة أهل البدع والضلال في كل عصر ومصر، وموقفهم من الآثار، فقد قاموا عليه، ورموه بالتجسيم، وأما هو رحمه الله فقد كان قويّا في الحق، يجهر به، فما كان يداريهم كما فعل غيره من علماء عصره.ولقد ابتلي كثيرًا.قال الضياء: "كان الحافظ يقرأ الحديث بدمشق، ويجتمع عليه الخلق، فوقع الحسد، فشرعوا [أن] عملوا لهم وقتًا لقراءة الحديث، وجمعوا الناس، فكان هذا ينام، وهذا بلا قلب، فما اشتفوا، فأمروا الناصح ابن الحنبلي بأن يعظ تحت قبة النسر يوم الجمعة، وقت جلوس الحافظ، فأول ذلك أن الناصح والحافظ أرادا أن يختلفا الوقت، فاتفقا أن الناصح جلس بعد الصلاة، وأن يجلس الحافظ بعد العصر، فدسوا إلى الناصح رجلًا ناقص العقل
Benî Asâkir’dendi. Nâsih’e mecliste şöyle dedi: «Sen minberde yalan söylüyorsun.» Bunun üzerine vurdu ve kaçtı. Böylece tuzakları tamamlandı. Vâlînin yanına gidip dediler ki: «Şu Hanbelîlerin maksadı fitnedir, itikatları bizim itikadımıza aykırıdır» ve buna benzer şeyler söylediler. Ardından büyüklerini toplayıp kaleye, vâlînin yanına gittiler ve dediler ki: «Abdulganî’yi huzuruna getirmeni arzu ediyoruz.» Bunun üzerine dayım el-Muvaffak, ağabeyim eş-Şems el-Buhârî ve bir cemaat şehre indi ve «Biz onlarla münazara ederiz» dediler. Hâfız’a «Sen gelme, zira sen sertsin, biz sana yeteriz» dediler. Fakat öyle oldu ki Hâfız’ı tek başına yakaladılar, arkadaşlarımız haberdar olmadı. Onunla münazara ettiler ve o sertleşti. Hâlbuki onlar bir miktar itikat yazmış, ona imzalarını atmış ve «Sen de imzanı koy» demişlerdi. O ise kabul etmedi. Vâlîye dediler ki: «Bütün fukahâ bir hususta ittifak etmiştir, o ise onlara muhalefet ediyor.» Vâlîden onun minberini kaldırmak için izin istediler ve «Camide yalnız Şâfiîlerin namazını kıldırmanı istiyoruz» dediler. Hâfız’ın minberini kırdılar ve bizi namazdan menettiler, bu yüzden öğle namazını kaçırdık. Sonra Hâfız’ın gönlü daraldı ve Baalbek’e gitti, orada bir müddet ikamet etti, ardından Mısır’a yöneldi. Bu sırada Dımaşk’tan bir genç, Mısır hükümdarı el-Melikü’l-Azîz’e fetvalar götürdü; beraberinde Hanbelîlerin şöyle şöyle dediklerine dair onlar aleyhine teşhîr maksatlı mektuplar vardı. Hükümdar: «Döndüğümüzde bu makaleyi söyleyenleri memleketimizden çıkarırız» dedi. Ne var ki at başına sıçradı, şaha kalktı, hükümdar düştü ve göğsü çökertildi. Bize hocamız Yusuf b. Tufeyl böyle anlattı, ki o —
من بني عساكر، فقال للناصح في المجلس ما معناه: إنك تقول الكذب على المنبر، فضرب وهرب، فتمت مكيدتهم، ومشوا إلى الوالي، وقالوا:هؤلاء الحنابلة قصدهم الفتنة، واعتقادهم يخالف اعتقادنا، ونحو هذا، ثم جمعوا كبراءهم، ومضوا إلى القلعة إلى الوالي، وقالوا: نشتهي أن تحضر عبد الغني، فانحدر إلى المدينة خالي الموفق، وأخي الشمس البخاري، وجماعة، وقالوا: نحن نناظرهم.وقالوا للحافظ: لا تجيء فإنك حَدٌّ، نحن نكفيك، فاتفق أنهم أخذوا الحافظ وحده، ولم يدر أصحابنا، فناظروه، واحتدّ، وكانوا قد كتبوا شيئًا من الاعتقاد، وكتبوا خطوطهم فيه، وقالوا له: اكتب خطك، فأبى. فقالوا للوالي: الفقهاء كلهم قد اتفقوا على شيء، وهو يخالفهم، واستأذنوه في رفع منبره، وقالوا: نريد أن لا تجعل في الجامع إلا صلاة الشافعية، وكسروا منبر الحافظ، ومنعونا من الصلاة، ففاتتنا صلاة الظهر.ثم إن الحافظ ضاق صدره، ومضى إلى بعلبك، فأقام بها مدة، ثم توجه إلى مصر، فجاء شاب من دمشق بفتاو إلى صاحب مصر الملك العزيز، ومعه كتب أن الحنابلة يقولون كذا وكذا مما يشنعون به عليهم، فقال: إذا رجعنا أخرجنا من بلادنا من يقول بهذه المقالة، فاتفق أنه عدا به الفرس، فشب به، فسقط، فخسف صدره، كذلك حدثني يوسف بن الطفيل شيخنا، وهو الذي
O'nu yıkadı, ardından oğlu bir çocuk olarak ikame edildi. Nihayet el-Efdal Sahrîd'den gelip Mısır'ı ele geçirdi, asker topladı ve Şam'a hücum etti. Yolda Hâfız Abdülganî ile karşılaştı ve kendisine pek çok ikramda bulundu. Onu Mısır'a tavsiye ederek gönderdi. İmam [Hâfız Abdülganî] ikramla karşılandı ve orada ikamet ederek çeşitli yerlerde hadis okutmaya başladı – o sırada Mısır'da pek çok muhalif bulunuyordu. el-Efdal, Şam'ı çok şiddetli bir şekilde muhasara etti, ardından Mısır'a geri döndü. Bunun üzerine amcası el-Âdil onun ardınca gidip Mısır'ın hâkimiyetini ele geçirdi, orada kaldı. Hâfız'a yönelik muhalifler çoğaldı, derken [Hâfız] davet edildi ve el-Âdil kendisine ikramda bulundu. Sonra el-Âdil Şam'a sefere çıktı, Hâfız ise Mısır'da kaldı. Onu incitiyorlardı, nihayet Melik Kâmil onu sürgüne göndermeye karar verdi. Bir hafta boyunca bir evde alıkonuldu. O [Hâfız] diyordu ki: “Mısır'da şu gecelerdeki rahatı hiç bulmadım.”
Eş-Şücâ‘ b. Ebî Zekeriyyâ el-Emîr şöyle anlattı: Bir gün Melik bana dedi ki: “Burada bir fakih var.” Dediler ki: “O kâfirdir.” Ben dedim: “Onu tanımıyorum.” Melik: “Hayır, o muhaddistir.” Ben: “Belki de Hâfız Abdülganî'dir?” Melik: “İşte odur.” Bunun üzerine dedim ki: “Ey Melik! Âlimlerin kimi âhireti talep eder, kimi dünyayı. Sen ise burada dünya kapısısın. Bu adam sana geldi mi, yahut sana bir şefaat veya bir pusula gönderip senden bir şey istedi mi?” Melik: “Hayır.” Ben: “Vallahi, bunlar ona hased ediyorlar. Peki bu ülkede senden daha yüksek makamda biri var mı?” Melik: “Hayır.” Ben: “Bu adam, âlimlerin en yükseğidir; tıpkı senin insanların en yükseği olduğun gibi.” Bunun üzerine Melik: “Beni tanıttığın için Allah senden razı olsun." dedi.
Sonra Melik'e bir pusula gönderip Hâfız'ı kendisine tavsiye ettim. Melik beni çağırdı, gittim; bir de ne göreyim, yanında Şeyhüşşüyûh İbn Hamûye ve İzzeddîn ez-Zencârî el-Emîr bulunuyor. Bana şöyle dedi:
غسله، فأقيم ابنه صبي، فجاء الأفضل من صرخد، وأخذ مصر، وعسكر وكرّ إلى دمشق، فلقي الحافظ عبد الغني في الطريق فأكرمه إكرامًا كثيرًا، ونفّذ يوصي به بمصر، فتلقي الإمام بالإكرام، وأقام بها يُسمعُ الحديث بمواضع -وكان بها كثير من المخالفين- وحصر الأفضل دمشق حصرًا شديدًا، ثم رجع إلى مصر، فسار العادل عمُّه خلفه فتملك مصر، وأقام، وكثر المخالفون على الحافظ، فاستدعي، وأكرمه العادل، ثم سافر العادل إلى دمشق، وبقي الحافظ بمصر، وهم ينالون منه، حتى عزم الملك الكامل على إخراجه، واعتقل في دار أسبوعًا، فكان يقول: ما وجدت راحة في مصر مثل تلك الليالي.وقال الشجاع بن أبي زكريا الأمير: قال لي الملك يومًا:هاهنا فقيه. قالوا: إنه كافر. قلت: لا أعرفه. قال: بلى، هو محدِّث. قلت: لعله الحافظ عبد الغني؟ قال: هذا هو. فقلت: أيها الملك! العلماء أحدهم يطلب الآخرة، وآخر يطلب الدنيا، وأنت هنا باب الدنيا، فهذا الرجل جاء إليك، أو أرسل إليك شفاعة أو رقعة، يطلب منك شيئًا؟. قال: لا. فقلت: والله هؤلاء يحسدونه. فهل في هذه البلاد أرفع منك؟. قال: لا. فقلت: هذا الرجل أرفع العلماء، كما أنت أرفع الناس. فقال: جزاك الله خيرًا كما عرفتني.ثم بعثتُ رقعة إليه، أوصيه به، فطلبني، فجئت، وإذا عنده شيخ الشيوخ ابن حمويه، وعز الدين الزنجاري الأمير، فقال لي
Sultan: Biz Hâfız meselesindeyiz, dedi. Bunun üzerine (Sultan) dedi ki: Ey Melik! Kavm ona haset ediyor. Hâlbuki bu zat, aramızda şeyhüşşüyûhtur. Ona yemin verdirdim: Hâfız'tan İslâm'ın dışına çıkan bir söz işittin mi? Dedi ki: Hayır, vallahi. Ondan ancak güzel şeyler işittim, onu görmedim. İbnü'z-Zencârî söz alıp Hâfız'ı ve talebelerini çokça övdü. Ve dedi ki: Ben onları bilirim, onların benzerini görmedim. Ben de dedim: Ben de başka bir şey söylüyorum: Üç bin Kürt öldürülmedikçe ona bir kötülük erişmez. Melik Kâmil dedi ki: Hâfız'a eziyet edilmesin. Ben de dedim: Bunun üzerine yazını yaz. O da yazdı. Sonra Hâfız'dan itikadını yazmasını istedi. O da şöyle yazdı: Şöyle derim; çünkü Allah'ın sözü şöyledir, şöyle derim; çünkü Allah'ın sözü şöyledir ve Nebî (s.a.v.)'in sözü şöyledir. Nihayet kendisine muhalefet ettikleri meseleleri bitirdi. Kâmil onları görünce dedi ki: Buna ne diyeyim! Allah'ın sözü ve Resûlullah (s.a.v.)'in sözüyle söylüyor?! Sıbt İbnü'l-Cevzî, fakihlerin onun tekfiri üzerinde icmâ ettiğini iddia etti. Ancak bu, Sıbt'ın mücâzefâtından ve verâ'sızlığındandır; Hâfız Zehebî'nin de dediği gibi. Ayrıca İsfahan'da neredeyse ölümüne yol açacak bir bela başına geldi. Musul'da da benzeri oldu. Fakat o, rahimehullah, Ehl-i Sünnet tarafından sevilirdi; ona ikram ederler, kadrini bilirler ve onu yerli yerine koyarlardı. Diyâ dedi ki: Ehl-i Sünnet'ten onu görüp de sevmeyen hiç kimseyi bilmiyorum.
السلطان: نحن في أمر الحافظ، فقال: أيها الملك! القوم يحسدونه، وهذا شيخ الشيوخ بيننا، وحلّفته: هل سمعت من الحافظ كلامًا يخرج عن الإسلام؟ فقال: لا والله. وما سمعت عنه إلا كل جميل، وما رأيته.وتكلم ابن الزنجاري فمدح الحافظ كثيرًا وتلامذته. وقال: أنا أعرفهم، ما رأيت مثلهم. فقلت: وأنا أقول شيثًا آخر: لا يصل إليه مكروه حتى يقتل من الأكراد ثلاثة آلاف. فقال الملك الكامل: لا يؤذى الحافظ.فقلت: اكتب خطك بذلك. فكتب.ثم طلب من الحافظ أن يكتب اعتقاده، فكتب: أقول كذا؛ لقول الله كذا، وأقول كذا؛ لقول الله كذا، ولقول النبي صلى الله عليه وسلم كذا.حتى فرغ من المسائل التي يخالفون فيها، فلما رآها الكامل قال: إيشٍ أقول في هذا، يقول بقول الله، وقول رسول الله صلى الله عليه وسلم؟! ".وزعم سبط ابن الجوزي أن الفقهاء أجمعوا على تكفيره، ولكن هذا من مجازفات السبط، وقلة ورعه، كما قال الحافظ الذهبي.ووقع له من البلاء أيضًا في أصبهان ما كاد يودي إلى قتله، ومثل ذلك وهو بالموصل.ولكنه رحمه الله كان محبوبًا من أهل السنة، يكرمونه، ويعرفون قدره، وينزلونه منزلته.قال الضياء: ما أعرف أحدًا من أهل السنة رآه إلا أحبه،