Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn ve salavâtuhu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve ba‘d: Muhakkak ki Muhammed b. el-Hasan rahimehullâh fıkha dair bir kitap telif etmiş ve ona el-Câmi‘u’s-Sağîr adını vermiştir. Bu kitapta fıkıh kitaplarından kırk kitabı derlemiştir. Müellifin ‘ve onu el-Câmi‘u’s-Sağîr olarak isimlendirdi’ sözüne gelince, Sadruşşehîd şerhinin hutbesinde zikretmiştir ki meşâyihimiz bu kitabın meselelerini pek büyük bir ta‘zîm ile ta‘zîm ederler ve onu diğer bütün kitaplara takdim ederlerdi. Şöyle derlerdi: Hiç kimse bu kitabın meselelerini ezberlemedikçe kadılık ve fetva makamını üstlenmemelidir. Zira onun meseleleri, meselelerin anası (kaynakları) mesabesindedir. Kim bu meselelerin mânalarını kavrar ve lafızlarını ezberlerse, fakihler zümresine dâhil olur ve fetva ile kazaya ehil hâle gelir. Fahrülislam el-Bezdevî de şerhinin başında zikretmiştir: Ebû Yûsuf, Muhammed’in kendisinden bir kitap rivayet etmesini beklerdi. Bunun üzerine Muhammed bu kitabı telif etmiş ve onu Ebû Yûsuf vasıtasıyla Ebû Hanîfe’den isnad etmiştir. Ebû Yûsuf’a arz edilince onu beğenmiş ve ‘Ebû Abdullah ezberlemiş, ancak rivayetinde hata ettiği meseleler vardır’ demiştir. Bu söz Muhammed’e ulaşınca o da ‘Ben onları ezberledim, kendisi unuttu’ demiştir. Kâdîhân da şerhinde zikretmiştir: el-Câmi‘u’s-Sağîr hakkında kimi Ebû Yûsuf’un telifi, kimi de Muhammed’in telifi olduğunu söylemiştir. Nitekim o, el-Mebsût’u teliften fariğ olunca Ebû Yûsuf ona bir kitap telif edip kendisinden rivayet etmesini emretmiş, o da bu kitabı telif etmiştir.
بسم الله الرحمن الرحيمالْحَمد لله رب الْعَالمين وَصلَاته على سيدنَا مُحَمَّد وعَلى آله وَأَصْحَابه أَجْمَعِينَوَبعد فَإِن مُحَمَّد بن الْحسن رحمه الله وضع كتابا فِي الْفِقْه وَسَماهُ الْجَامِع الصَّغِير قد جمع فِيهِ أَرْبَعِينَ كتابا من كتب الْفِقْه وَلمــ قَوْله وَسَماهُ الْجَامِع الصَّغِير ذكر الصَّدْر الشَّهِيد فِي خطْبَة شَرحه ان مَشَايِخنَا كانون يعظمون مسَائِل هَذَا الْكتاب تَعْظِيمًا ويقدمونه على سَائِر الْكتب تَقْدِيمًا وَكَانُوا يَقُولُونَ لَا يَنْبَغِي لأحد أَن يتقلد الْقَضَاء وَالْفَتْوَى مَا لم يحفظ مسَائِل هَذَا الْكتاب فَإِن مسَائِله من أُمَّهَات الْمسَائِل فَمن حوى مَعَانِيهَا وَحفظ مبانيها صَار من زمرة الْفُقَهَاء وَصَارَ أَهلا للْفَتْوَى وَالْقَضَاء وَذكر فَخر الْإِسْلَام الْبَزْدَوِيّ فِي أول شَرحه كَانَ أَبُو يُوسُف يتَوَقَّع من مُحَمَّد أَن يروي كتابا عَنهُ فصنف مُحَمَّد هَذَا الْكتاب وأسنده عَن أبي يُوسُف عَن أبي حنيفَة فَلَمَّا عرض على أبي يُوسُف استحسنه وَقَالَ حفظ أَبُو عبد الله إِلَّا مسَائِل أَخطَأ فِي رِوَايَتهَا فَلَمَّا بلغ ذَلِك مُحَمَّدًا قَالَ حَفظتهَا وَنسي هُوَ وَذكر قاضيخان فِي شَرحه إِن الْجَامِع الصَّغِير قيل من تصنيف أبي يُوسُف وَقَالَ بَعضهم من تصنيف مُحَمَّد فَإِنَّهُ حِين فرغ من تصنيف الْمَبْسُوط أمره أَبُو يُوسُف أَن يصنف كتابا ويروي عَنهُ فصنف هَذَا
Her kitap için, tıpkı el-Mebsût kitaplarının bâblara ayrıldığı gibi, bâblar tanzim etmiştir. Sonra Kâdî İmam Ebû Tâhir ed-Debbâs (rahimehullah) bunu bâblara ayırıp tertip etmiş, tâ ki öğrencilerin ezberlemesi ve tetkiki kolaylaşsın. Kitap... Ve el-Atkānî, el-Hidâye şerhi olan *Gāyetü'l-Beyân*'daki (Bâbü'l-Ezân) kısmında şöyle zikretmiştir: Muhammed (b. Hasan eş-Şeybânî), el-Câmi‘u’s-Sağîr'de, mesâilin rivayetinde –ki rivayet Muhammed‘den Ya‘kūb (ki bu, Ebû Yûsuf'un ismidir) vasıtasıyla Ebû Hanîfe'ye ulaşır– şeyheyn arasında tazimde eşitlik vehmi hâsıl olmasın diye böyle yapmıştır. Zira künye tazim içindir ve Muhammed, Ebû Yûsuf tarafından, Ebû Hanîfe'yi zikrettiği yerde onu (Ebû Yûsuf'u) ismiyle anması emrolunmuştur. İşte bu sebeple meşâyihimiz demiştir ki: Edeptendir ki talebeler, hocalarının yanında birbirlerine 'Mevlânâ' lafzıyla hitap etmesinler; zira bu, üstat ile talebe arasında eşitlik vehmine yol açar. Onun (Kâdî İmam'ın) 'Bâbları tanzim etmedi...' sözüne gelince; yani mesela namaz meselelerini Kitâbü's-Salât'ta, oruç meselelerini Kitâbü's-Savm'da topladı, fakat her kitabın altındaki bâbları tafsîl etmedi. Kitap ile bâb arasındaki fark şudur: Onlara göre kitap, kendi başına müstakil sayılan, çeşitleri ihtiva etsin veya etmesin, bir grup meseleden ibarettir. 'Bir grup' sözü cins mertebesindedir; 'müstakil sayılan' ifadesi ise başkasına tâbi olup olmadığına bakılmaksızın değerlendirilir. Nitekim Kitâbü't-Tahâre, namazın tevâbiinden olmasına rağmen bu kapsama girer; kezâ Kitâbü's-Salât, tahareyi tâbi kılmasına rağmen yine değerlendirilir. Bu istiklâliyet bazen zâtî olarak diğerinden ayrılış şeklinde olur; nitekim Kitâbü'l-Lükata, Kitâbü'l-Mefkūd'dan zâtî olarak ayrılır. Bazen de bu, itibarî bir mânâ taşır; Kitâbü't-Tahâre'nin namazdan ayrılışı gibi. 'Çeşitleri ihtiva etsin veya etmesin' sözüne gelince; namaz ve tahâre kitabı çeşitleri ihtiva eder; âbık (kaçak köle) ve mefkūd kitabı ise ihtiva etmez. Çünkü altında çeşitler varsa, her çeşit kendi cüz'îlerini kapsar ve buna 'bâb' denir; abdestin bozucuları bâbı gibi. Eğer cüz'îlerden bir grubu ayırmak kastedilirse, buna 'fasıl' denir. Buradan anlaşılır ki fasıl bâb olmadan bulunmaz, bâb kitap olmadan bulunmaz; kitap ise bâb olmaksızın bulunabilir.
يبوب الْأَبْوَاب لكل كتاب مِنْهَا كَمَا بوب كتب الْمَبْسُوط ثمَّ إِن القَاضِي الإِمَام أَبَا طَاهِر الدباس بوبه ورتبه ليسهل على المتعلمين حفظه ودراستهــالْكتاب وذكرالأتقاني فِي (بَاب الْأَذَان) من شرح الْهِدَايَة الْمُسَمّى بغاية الْبَيَان ذكر مُحَمَّد فِي الْجَامِع الصغيرفي رِوَايَة الْمسَائِل مُحَمَّد عَن يَعْقُوب (وَهُوَ اسْم أَبى يُوسُف) عَن أبي حنيفَة حَتَّى لَا يكون وهم التَّسْوِيَة فِي التَّعْظِيم بَين الشَّيْخَيْنِ لِأَن الكنية للتعظيم وَكَانَ مُحَمَّد مَأْمُورا من أبي يُوسُف أَن يذكرهُ باسمه حَيْثُ يذكر أَبَا حنيفَة فَعَن هَذَا قَالَ مَشَايِخنَا إِن من الْأَدَب أَن لَا يَدْعُو الطّلبَة بَعضهم لبَعض بِلَفْظ مَوْلَانَا عِنْد أستاذهم احْتِرَازًا عَن التَّسْوِيَة بَين الْأُسْتَاذ والتلميذقَوْله وَلم يبوب الْأَبْوَاب إِلَخ أَي جمع مسَائِل مُتَفَرِّقَة فِي كتاب مثلا مسَائِل الصَّلَاة فِي كتاب الصَّلَاة ومسائل الصَّوْم فِي كتاب الصَّوْم وَلم يفصل الْأَبْوَاب تَحت كل كتاب وَالْفرق بَين الْكتاب وَالْبَاب أَن الْكتاب عِنْدهم عبارَة عَن طَائِفَة من الْمسَائِل اعْتبرت مُسْتَقلَّة شملت أنواعاً أَو لم تشْتَمل فَقَوْلهم طَائِفَة كالجنس وَقَوْلهمْ اعْتبرت مُسْتَقلَّة أَي مَعَ قطع النّظر عَن تبعيتها للْغَيْر أَو تَبَعِيَّة غَيرهَا إِيَّاهَا فَيدْخل فِيهِ كتاب الطَّهَارَة وَإِن كَانَ هُوَ من تَوَابِع الصَّلَاة وَكَذَا كتاب الصَّلَاة وَإِن كَانَ مستتبعاً للطَّهَارَة فاعتبار الِاسْتِقْلَال قد يكون لانقطاعه عَن غَيره ذاتاً كانقطاع كتاب اللّقطَة عَن كتاب الْمَفْقُود مثلا وَقد يكون بِمَعْنى اعتباري يُؤثر فِي ذَلِك كانقطاع كتاب الطَّهَارَة عَن الصَّلَاة وَقَوْلهمْ شملتت أنواعاً ككتاب الصَّلَاة وَالطَّهَارَة أَو لم تشْتَمل ككتاب الْآبِق والمفقود مثلا فَإِن كَانَ مَا تَحْتَهُ أَنْوَاع فَكل نوع مُشْتَمل على الجزئيات يُسمى بِالْبَابِ كباب نواقض الْوضُوء وَنَحْوه وَإِن قصد فصل طَائِفَة من الجزئيات يُسمى ذَلِك فصلا فَعلم أَن الْفَصْل لَا يُوجد بِدُونِ الْبَاب وَالْبَاب لَا يُوجد بِدُونِ الْكتاب وَالْكتاب قد يُوجد بِدُونِ الْبَاب
Sonra, fakîh Ahmed b. Abdullah b. Mahmud'un tilmîzi onu Bağdat'ta hocasının evinde ondan yazdı ve yine bu eseri 322 (üç yüz yirmi iki) senesinin aylarında ona okudu. Allah en iyi bilendir. Bâb ise bazen fasıl olmaksızın bulunur; bu onların yanında bilinen şeydir. Bazıları da onun tefsirinde başka vecihler zikretmiştir. Biz bunları es-Sa'âye fî keşfi mâ fî şerhi'l-Vikâye'de genişçe açıkladık. Allah bize onu tamamlamayı nasip etsin ve bitirmeyi kolaylaştırsın.
ثمَّ ان الْفَقِيه احْمَد بن عبد الله بن مَحْمُود تِلْمِيذه كتبه عَنهُ بِبَغْدَاد فِي دَاره وقرأه عَلَيْهِ فِي شهور سنة اثْنَيْنِ وَعشْرين وَثَلَاث مائَة وَالله أعلمــوَالْبَاب قد يُوجد بِدُونِ الْفَصْل هَذَا هُوَ الْمَعْرُوف عِنْدهم وَذكر بَعضهم فِي تَفْسِيرهَا وُجُوهًا أخر قد بسطناها فِي السّعَايَة فِي كشف مَا فِي شرح الْوِقَايَة وفقنا الله لإتمامه وَيسر علينا اختتامه
Kitâbü's-Salât – Abdesti Bozan ve Bozmayan Şeyler Babı. Muhammed, Ya‘kûb'dan, o da Ebû Hanîfe'den (r. anhüm) rivayet ettiği kusan bir adam hakkında... Onun 'Kitâbü's-Salât' sözü: (Namazı) diğer erkâna takdim etti, zira o erkânın temelidir. Çünkü namaz dinin direği, sağlam şeriatın sütunudur; o, küfür ile İslâm arasındaki ayırıcıdır ve kıyamet günü ilk sorulacak şeydir. [İmâm] onun içine taharet meselelerini dercetti – bu, müteahhirînin yaptığından daha güzeldir; zira onlar taharet için ayrı bir kitap koyarlar, buna rağmen namazın diğer şartlarını Kitâbü's-Salât'ta zikrederler. Ve taharet meseleleri arasından abdest meselelerini takdim etti, zira o her gün ve gecede defalarca tekrarlanan bir ibadettir; diğer taharet çeşitlerinin aksine. Bu sebeple onunla ilgili hususları bilme ihtiyacı daha fazla, ona gösterilen ihtimam daha bol olmuştur. Bunlar içinden abdestin nâkızlarına dair meseleleri takdim etti; çünkü abdestin vücûbu ancak hades ile olur. O, önce abdeste neyin nâkız olduğuna ve hadese sebep olduğuna işaret etmek istedi. İstihâza meselelerini ayrı bir bab kıldı; çünkü o, nâkızların çeşitlerinden müstakil bir türdür, bu yüzden onu ayrı bir başlıkta ele almak daha evlâdır. Sonra onun ardından ne ile abdest alınacağını zikretti; zira o abdestin aletidir; ona ihtiyaç ancak vücûbdan sonra gelir ve vücûb da nâkızlar iledir. Sonra onun ardından teyemmümü zikretti, çünkü o abdestin halefidir. Ve bilinsin ki bu kitapta kitaba veya baba ait bütün meselelerin istî‘âbı ve hatta çoğunun zikri bulunmamaktadır. Aksine onun her babdaki maksadı, ancak Ebû Yûsuf vasıtasıyla kendisine ulaşanı zikretmektir. Bu sebeple o (eser) küçük bir câmi‘ (kapsamlı eser) hâline gelmiştir. Abdesti bozan ve bozmayan şeyler babı. Onun 'mâ yenkud' sözünde, nâkızın (bozanın) bizzat kendisi olduğuna, dışarıdan bir şey olmadığına işaret vardır; ancak...
كتاب الصَّلَاةبَاب مَا ينْقض الْوضُوء وَمَا لَا ينْقضهمُحَمَّد عَن يَعْقُوب عَن أبي حنيفَة رضي الله عنهم فِي رجل قلســ قَوْله كتاب الصَّلَاة قدمهَا على بَاقِي الْأَركان لكَونهَا عُمْدَة الْأَركان فَإِنَّهَا عماد الدّين وعمود الشَّرْع المتين وَهِي الفارقة بَين الْكفْر وَالْإِسْلَام وَأول مَا يسْأَل عَنهُ يَوْم الْقِيَامَة وأدرج فِيهِ مسَائِل الطَّهَارَة لكَونهَا من توابعها وَهُوَ أحسن من صَنِيع الْمُتَأَخِّرين حَيْثُ يضعون للطَّهَارَة كتابا على حِدة مَعَ ذكرهم بَاقِي شُرُوط الصَّلَاة فِي كتاب الصَّلَاة وَقدم مسَائِل الْوضُوء من بَين مسَائِل الطَّهَارَة لكَونه متكرراً فِي كل يَوْم وَلَيْلَة مرّة بعد مرّة بِخِلَاف غَيره من الطهارات فَكَانَ الِاحْتِيَاج إِلَى معرفَة مَا يتَعَلَّق بِهِ أَكثر والاهتمام بِهِ أوفر وَقدم منهامسائل نواقض الْوضُوء لِأَن وجوب الْوضُوء لَا يكون إِلَّا بِالْحَدَثِ فَأَرَادَ أَن يُشِير إِلَى مَا ينْقض الْوضُوء وَيُوجب الْحَدث أَولا وَجعل مسَائِل الِاسْتِحَاضَة بَابا على حِدة لِأَن نوع مُسْتَقل من أَصْنَاف النواقض فإفراده أولى ثمَّ عقبه يذكر مَا يتَوَضَّأ بِهِ لكَونه آلَة للْوُضُوء والاحتياج إِلَيْهَا إِنَّمَا يكون بعد الْوُجُوب وَهُوَ بالنواقض ثمَّ عقبه بِذكر التَّيَمُّم لِأَنَّهُ خلف عَن الْوضُوء وليعلم أَنه لَيْسَ فِي هَذَا الْكتاب اسْتِيعَاب جَمِيع الْمسَائِل الْمُتَعَلّقَة بِالْكتاب أَو بِالْبَابِ وَلَا ذكر أَكْثَرهَا بل غَرَضه فِي كل بَاب إِنَّمَا هُوَ ذكر مَا وصل إِلَيْهِ بِوَاسِطَة أبي يُوسُف فَلذَلِك صَار جَامعا صَغِيرابَاب مَا ينْقض الْوضُوء وَمَا لَا ينْقضهقَوْله مَا ينْقض فِيهِ إِشَارَة إِلَى أَن الناقض نفس لاخارج لَكِن من حَيْثُ
Ağız dolusundan az olan [balgam] hakkında: "Abdesti bozmaz" denilmiştir. Eğer ağız dolusu olarak kusarsa -ister bir defa olsun- veya yemek yahut su [kusarsa] abdesti bozar. Balgam olması hâlinde ise Ebû Yûsuf'un kavline göre abdesti bozar; Ebû Hanîfe ile Muhammed'in (Allah ikisine de rahmet etsin) kavline göre bozmaz. (İmam) Muhammed, Ya‘kūb vasıtasıyla Ebû Hanîfe'den (Allah hepsinden razı olsun) rivayet ettiğine göre: Soyulup içinden su, kan veya başka bir şey akan bir kabarcık (nokta) hakkında -eğer yara başından akarsa- abdesti bozar; akmazsa bozmaz. Yaranın başından çıkan bir haşere veya düşen bir et parçası abdesti bozmaz. Ancak makattan çıkarsa bozar.
—(Burada) "hurûc" (çıkış) [nâkız mıdır?] yoksa "nâkız olan onun çıkışıdır" denilmiş, başka görüşler de vardır. Bütün bunlar es-Sa‘âye'de tafsilatlıdır.
(Kâdîhân'ın) "ağız dolusundan az" sözü: Ağız dolusunun haddi konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazılarına göre: Şayet dudaklarını kapattığında bakan kişi onun ağzında bir şey olduğunu bilmiyorsa bu azdır; değilse ağız dolusudur. Bu, çoğu meşâyihin mezhebidir ve sahih olan da budur. et-Tâtâr Hâniyye'de böyledir.
"Bozmaz" sözü: Züfer ise bozacağını söylemiş ve merfû‘ olarak rivayet edilen "Kusmak (kay’) hadestir" hadisini delil getirmiş, az ile çok arasında ayırım yapmamıştır. Bizim ashabımız ise et-Tahâvî'nin kendi senediyle Âişe'den (r.anhâ) merfû‘ olarak rivayet ettiği: "Namazında kusan veya burnu kanayan kimse namazdan ayrılsın, abdest alsın ve konuşmadığı müddetçe namazının kaldığı yerden devam etsin" hadisini delil almıştır. Züfer'in rivayet ettiği hadis ise ağız dolusu kusmaya hamledilmiştir. İmam Şâfiî ise ağız dolusu da olsa kusmanın abdesti bozmayacağını söylemiş; Resûlullah'ın (aleyhisselâm) kustuğu hâlde abdest almadığı rivayetini delil getirmiştir. Bu rivayet bize göre az olana hamledilir.
"(ve eğer balgam ise...)" kısmı: Eğer balgam baştan iniyorsa abdesti bozmaz; eğer cifeften (mideden) yukarı çıkıyorsa Ebû Hanîfe ve Muhammed'e göre yine bozmaz. Ebû Yûsuf ise: "Ağız dolusu olursa bozar, çünkü o da çıkan bir şeydir" demiştir. Bu ikisi (Ebû Hanîfe ve Muhammed) ise balgamın yapışkan bir madde olduğu için necaseti ancak az bir miktar taşıyabileceğini söylemişlerdir.
أقل من مَلأ فِيهِ قَالَ لَا ينْقض وضوءه وَإِن قلس مَلأ فِيهِ مرّة أَو طَعَاما أَو مَاء نقض الْوضُوء وَإِن كَانَ بلغماً نقض فِي قَول أبي يُوسُف وَلم ينْقض فِي قَول أبي حنيفَة وَمُحَمّد (رحمهمَا الله)مُحَمَّد عَن يَعْقُوب عَن أبي حنيفَة رضي الله عنهم فِي نفطة قشرت فَسَالَ مِنْهَا مَاء أَو دم أَو غَيره عَن رَأس الْجراح نقض الْوضُوء وَإِن لم يسل لم ينْقض دَابَّة خرجت من رَأس الْجرْح أَو اللَّحْم سقط لم ينْقض الْوضُوء وَإِن خرجت من الدبر نقضتــالْخُرُوج وَقيل الناقض خُرُوجه وَقيل غير ذَلِك وَالْكل مَبْسُوط فِي السّعَايَةقَوْله أقل من مَلأ فِيهِ اخْتلفُوا فِي حد مَلأ الْفَم فَقَالَ بَعضهم إِن كَانَ بِحَيْثُ لَو ضم شَفَتَيْه لم يعلم النَّاظر أَنه فِي فَمه فَهُوَ أقل والا فَهُوَ مَلأ الْفَم وَهَذَا مَذْهَب أَكثر الْمَشَايِخ وَهُوَ الصَّحِيح كَذَا فِي التاتار خَانِيةقَوْله لَا ينْقض وَقَالَ زفر ينْقض وَاحْتج بِمَا روى مَرْفُوعا القلس حدث وَلم يفصل بَين الْقَلِيل وَالْكثير وأصحابنا احْتَجُّوا بِمَا روى الطَّحَاوِيّ بِإِسْنَادِهِ عَن عَائِشَة مَرْفُوعا من قاء أَو رعف فِي صلَاته فلينصرف وليتوضأ وليبن على صلَاته مَا لم يتَكَلَّم وَمَا رَوَاهُ زفر مَحْمُول على الْقَيْء مَلأ الْفَم وَقَالَ الشَّافِعِي لَا ينْقض وَإِن كَانَ مَلأ الْفَم لما روى أَنه عليه السلام قاء فَلم يتوضأوهو مَحْمُول عندنَا على الْقَلِيلقَوْله وَإِن كَانَ إِلَخ إِن كَانَ بلغماً فَإِن نزل من الرَّأْس لَا ينْقض الْوضُوء وَإِن صعد من الْجوف فَكَذَلِك عِنْد أبي حنيفَة وَمُحَمّد وَقَالَ أَبُو يُوسُف إِن كَانَ مَلأ الْفَم نقض لِأَنَّهُ شَيْء خَارج هما يَقُولَانِ إِن البلغم شَيْء لزج فَلَا يحْتَمل النَّجَاسَة الا قَلِيلا
بَاب الْمُسْتَحَاضَة: Müstehâza babı. Muhammed, Ya‘kub'dan, o da Ebû Hanîfe'den naklen müstehâza hakkında şöyle rivayet eder: Bir müstehâza, bir namaz vakti için abdest alırsa, bu abdest, diğer namaz vakti girinceye kadar ona yeter. Sabah namazı için abdest alırsa, güneş doğana kadar yeter. Şayet güneş doğduğu sırada abdest alırsa, öğle vaktinin çıkışına kadar yeter. Aynı şekilde, bir kadını kocası boşar ve kadından kan kesilir —güneş doğduğu sırada—, o zaman kocasının ric‘at hakkı, öğle vakti çıkana veya kadın ondan önce gusledene kadar devam eder.
Müellifin “fesâle minhâ” sözü, yani kendiliğinden çıktı demektir. Şayet kişi onu (bilinçli olarak) çıkarırsa, bu hususta ihtilaf vardır. Hidâye ve Şerhu’l-Vikâye’de abdesti bozmayacağı belirtilir. Fethu’l-Kadîr, Gâyetü’l-Beyân, el-Kâfî, Kuniye, Bezzâziyye ve diğerlerinin müelliflerinin tercih ettiği görüş ise, abdesti bozduğu yönündedir; nitekim bunu es-Si‘âye’de tafsilatıyla serdettik.
Müellifin “nakaza” (bozdu) sözü, İbn Adî’nin el-Kâmil’inde Zeyd b. Sâbit’ten merfû olarak rivayet ettiği “Abdest, akan her kandan dolayı gerekir” hadisine dayanmaktadır. Ayrıca Dârekutnî, Süleyman’dan şöyle rivayet eder: “Resûlullah (s.a.v.) beni burnumdan kan akarken gördü ve ‘Abdestini tazele’ buyurdu.” Ve buna benzer diğer haberler. Ancak bunların senedleri zayıftır; es-Si‘âye’de açıkladığımız gibi.
Müellifin “lem yenkudi’l-vudû” sözü, şu sebeple: Necaset kadının üzerindedir ve o azdır. Bununla birlikte, iki yoldan (sebîleyn) gelen az necaset, akıntı (seyelân) bulunduğu için hadestir [abdesti bozar]. İki yol dışındaki yerlerde ise, akıntı olmadığından hades sayılmaz.
بَاب الْمُسْتَحَاضَة: Müstehâza babı.
Müellifin “bir namaz vakti için / li-vakti salât” sözü. Şâfiî (r.a.) ise şöyle der: Müstehâza her farz namaz için abdest alır. Çünkü “Müstehâza her namaz için abdest alır” hadisini İbn Mâce rivayet etmiştir. Biz ise, Ebû Hanîfe’nin Hişâm b. Urve’den, onun babasından, onun da Âişe (r.anhâ)’den rivayet ettiği şu hadisi delil alırız: Nebî (s.a.v.)’in Fâtıma bint...
بَاب الْمُسْتَحَاضَةمُحَمَّد عَن يَعْقُوب عَن أبي حنيفَة فِي مُسْتَحَاضَة تَوَضَّأت لوقت صَلَاة أجزاها حَتَّى يدْخل وَقت صَلَاة أُخْرَى فَإِن تَوَضَّأت لصَلَاة الصُّبْح أجزاها حَتَّى تطلع الشَّمْس فَإِن توضات حِين تطلع الشَّمْس أجزاها حَتَّى يذهب وَقت الظّهْر وَكَذَلِكَ الْمَرْأَة يطلقهَا زَوجهَا فَيَنْقَطِع الدَّم عَنْهَا حِين تطلع الشَّمْس فَإِن زَوجهَا يملك الرّجْعَة حَتَّى يذهب وَقت الظّهْر أَو تَغْتَسِل قبل ذَلِكــ قَوْله فَسَالَ مِنْهَا أَي خرج بِنَفسِهِ وَأما إِذا اخرجه فَفِيهِ خلاف فَفِي الْهِدَايَة وَشرح الْوِقَايَة أَنه لَا ينْقض ومختار صَاحب فتح الْقَدِير وَغَايَة الْبَيَان وَالْكَافِي والقنية وَالْبَزَّازِيَّة وَغَيرهَا النَّقْض كَمَا بسطناه فِي السّعَايَةقَوْله نقض لما أخرج ابْن عدي فِي الْكَامِل عَن زيد بن ثَابت مَرْفُوعا الْوضُوء من كل دم سَائل وَأخرج الدَّارَقُطْنِيّ عَن سُلَيْمَان رَآنِي رَسُول الله صلى الله عليه وسلم وَقد سَالَ من أنفي دم فَقَالَ أحدث وضوء وَغير ذَلِك من الْأَخْبَار لَكِن أسانيدها ضَعِيفَة كَمَا بسطناها فِي السّعَايَةقَوْله لم ينْقض الْوضُوء لِأَن النَّجس مَا عَلَيْهَا وَذَلِكَ قَلِيل غير أَن الْقَلِيل فِي السَّبِيلَيْنِ حدث لوُجُود السيلان وَلَيْسَ بِحَدَث فِي غير السَّبِيلَيْنِ لعدمهبَاب الْمُسْتَحَاضَةقَوْله لوقت صَلَاة وَقَالَ الشَّافِعِي تتوضأ لكل مَكْتُوبَة لحَدِيث الْمُسْتَحَاضَة تتوضأ لكل صَلَاة رَوَاهُ ابْن ماجة وَلنَا مَا رَوَاهُ أَبُو حنيفَة عَن هِشَام بن عُرْوَة عَن أَبِيه عَن عَائِشَة إِن النَّبِي عليه السلام قَالَ لفاطمة بنت
Abdestin hangi şeylerle caiz olup hangileriyle caiz olmadığı babı. Muhammed, Ya'kub vasıtasıyla Ebû Hanîfe'den rivayetle: Köpeğin artığından başka su bulamayan bir adam hakkında şöyle dedi: Onunla abdest almaz, teyemmüm eder. Eğer eşeğin artığından başka bir şey bulamazsa, onunla abdest alır ve teyemmüm eder. Eğer hurma şırasından (nebiz) başka bir şey bulamazsa, onunla abdest alır ve teyemmüm etmez. Ebû Yûsuf dedi: Teyemmüm eder, abdest almaz. Muhammed dedi: Onunla abdest alır, sonra teyemmüm eder. Hurma şırasından başka hiçbir içecekle abdest alınmaz. Yırtıcı kuşların, farenin, yılanın veya kedinin artığıyla abdest alırsa mekruh olur ve câiz olur (yeterli sayılır). Hübeyş: Her namaz vakti için abdest alınır. Onun sözü 'öğle vaktinin çıkmasına kadar' ifadesi, Ebû Hanîfe ve Muhammed'in görüşüdür. Ebû Yûsuf dedi: Öğle vaktinin girmesine kadar caiz olur ki bu Züfer'in görüşüdür. Bunun aslı şudur: Onun (hayızlı kadının) tahareti, ikisine (Ebû Hanife ve Muhammed'e) göre vaktin çıkmasıyla bozulur; Züfer'e göre vaktin girmesiyle; Ebû Yûsuf'a göre ise hangisi önce olursa ile bozulur. Doğru olan, Ebû Hanîfe ve Muhammed'in söylediğidir. Çünkü şeriat, ihtiyaç sebebiyle vakit içinde sızıntının dikkate alınmasını düşürmüştür. Vaktin çıkması ise ihtiyacın ortadan kalktığına delalet eder. Onun sözü 'gidinceye kadar' (ilâ âhirih) hükmü, eğer hayzı on günden az ise böyledir. Eğer hayz günleri on gün olursa, iddeti (temizlik süresi) sırf kanının kesilmesiyle güneşin batışında kalmaz. Abdestin hangi şeylerle caiz olup hangileriyle caiz olmadığı babı. Onun sözü 've teyemmüm eder' – çünkü o (köpeğin artığı) necistir, icmâ deliliyle. Ki bu, kabın onun yalamasından üç kere yıkanmasının vacip olmasıdır. Şâfiî'ye göre yedi kere yıkanır. Onun sözü 'abdest alır ve teyemmüm eder' – çünkü o (eşeğin artığı) problemlidir, eserlerin (rivayetlerin) ihtilafı sebebiyle. Ve çünkü onu eti bakımından değerlendirmek necasetini gerektirir; teri bakımından değerlendirmek ise taharetini gerektirir. Bu yüzden ihtiyaten ikisi birleştirilir. Hangisiyle başlanırsa caiz olur. Onun sözü 'abdest alır' – dayanağı İbn Mes'ûd'un cin gecesi hadisidir ki Nebî (s.a.v.) ihtiyacını giderince ona 'Yanında su var mı?' dedi, o da 'Hayır, hurma şırasından başka bir şey yok' dedi, o da şöyle buyurdu:
بَاب مَا يجوز بِهِ الْوضُوء وَمَا لَا يجوزمُحَمَّد عَن يَعْقُوب عَن أبي حنيفَة فِي رجل لم يجد إِلَّا سُؤْر الْكَلْب قَالَ لَا يتَوَضَّأ بِهِ وَيتَيَمَّم فَإِن لم يجد إِلَّا سُؤْر الْحمار تَوَضَّأ وَتيَمّم فَإِن لم يجد إِلَّا نَبِيذ التَّمْر تَوَضَّأ وَلم يتَيَمَّم وَقَالَ أَبُو يُوسُف يتَيَمَّم وَلَا يتَوَضَّأ وَقَالَ مُحَمَّد يتَوَضَّأ بِهِ ثمَّ يتَيَمَّم وَلَا يتَوَضَّأ بِشَيْء من الْأَشْرِبَة غير نَبِيذ التَّمْر وَإِن تَوَضَّأ بسؤر سِبَاع الطير أَو الْفَأْرَة أَو الْحَيَّة أَو السنور كره وأجزاهــحُبَيْش توضيء لوقت كل صَلَاةقَوْله حَتَّى يذهب وَقت الظّهْر هُوَ قَول أبي حنيفَة وَمُحَمّد وَقَالَ أَبُو يُوسُف أجزاها حَتَّى يدْخل وَقت الظّهْر وَهُوَ قَول زفر وأصل هَذَا أَن طَهَارَتهَا تنْتَقض عِنْد خُرُوج الْوَقْت عِنْدهمَا وَعند زفر بِدُخُول الْوَقْت وَعند أبي يُوسُف بِأَيِّهِمَا كَانَ وَالصَّحِيح مَا قَالَه أَبُو حنيفَة وَمُحَمّد لِأَن الشَّرْع أسقط اعْتِبَار السيلان فِي الْوَقْت بِاعْتِبَار الْحَاجة وَخُرُوج الْوَقْت يدل على زَوَال الْحَاجةقَوْله حَتَّى يذهب إِلَخ هَذَا إِذا كَانَ حَيْضهَا أقل من عشرَة أَيَّام أما إِذا كَانَت أَيَّامهَا عشرَة لَا يبْقى عدتهَا بِمُجَرَّد انْقِطَاع دَمهَا من الْحَيْضَة عِنْد طلوب الشَّمْسبَاب مَا يجوز بِهِ الْوضُوء وَمَا لَا يجوزقَوْله وَيتَيَمَّم لِأَنَّهُ نجس بِدلَالَة الْإِجْمَاع وَهُوَ وجوب غسل الْإِنَاء من ولوغه ثَلَاثًا وَعند الشَّافِعِي يغسل سبعاقَوْله تَوَضَّأ وَتيَمّم لِأَنَّهُ مُشكل لاخْتِلَاف الْآثَار فِيهِ وَلِأَن اعْتِبَاره بِلَحْمِهِ يُوجب نَجَاسَته واعتباره بعرقه يُوجب طَهَارَته فَيجمع بَينهمَا احْتِيَاطًا وبأيهما بَدَأَ جَازَقَوْله تَوَضَّأ اعْتِمَاده على حَدِيث ابْن مَسْعُود لَيْلَة الْجِنّ أَن النَّبِي عليه السلام لما قضى حَاجته قَالَ لَهُ هَل مَعَك مَاء فَقَالَ لَا الا نَبِيذ التَّمْر فَقَالَ
Kişi temiz bir kaptaki su ile abdest alırsa, başkasının o sudan abdest alması caiz olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Birkaç tane tatlı hurma ve tâhir su alıp onunla abdest aldı. Ebû Yûsuf ise bu hadisin, Medine'de nâzil olan teyemmüm âyetiyle neshedildiğini iddia etti; zira hadis Mekke'de vâki olmuştu. Muhammed (eş-Şeybânî) ise tarihi bilmediğinden ihtiyaten iki delil arasını cem'etmeyi tercih etti. Nitekim Sadru'ş-Şehîd böyle zikretmiştir. Yine o, Nûh b. Ebî Meryem'in Ebû Hanîfe'nin Ebû Yûsuf'un kavline rücû ettiğini naklettiğini de belirtmiştir. Hâlbuki hak olan, nesih iddiasının sahih olmadığıdır. Zira Cin Gecesi altı defa vuku bulmuş olup bunların bir kısmı Medine'de cereyan etmiştir. Nitekim Âkâmu'l-Mercân fî Ahkâmi'l-Cân sahibi böyle zikretmiştir. Ebû Hanîfe'nin tercih ettiği görüş, İbn Abbâs ve Alî'nin (r.a.) mezhebidir; bu, Dârekutnî'nin Sünen'inde de yer almaktadır. Onun delil getirdiği hadise muhaddisler tarafından birtakım itirazlar yöneltilmişse de, mâhirâne bir incelemeyle açıkça görüleceği üzere bu itirazların tamamı bertaraf edilmiştir.
Yazarın "abdest almaz" ifadesi, kıyas hükmüne göre cereyan etmektedir. İmam Evzâî ise, kıyasen hurma nebîzi üzerinden diğer tüm nebizlerle abdest almanın caiz olduğunu söylemiştir.
Yazarın "hurma nebîzi dışında" ifadesine gelince: Ashabımızın ihtilaf ettiği nebiz, tatlı hâle gelmiş ancak sertleşmemiş olandır; yani suya birkaç hurma atılarak suyun tatlanmasıdır. Şayet kaynayıp sertleşmiş ve köpük atmışsa, o takdirde müskir hâle gelmiştir ve ashabımızın icmâsıyla onunla abdest almak caiz olmaz.
Yazarın "abdest alırsa..." ifadesi hakkında: Kişi, doğan ve şahin gibi yırtıcı kuşların; fare, yılan, kertenkele ve kedi gibi evlerde barınan hayvanların sürü (artık suyu) ile abdest alırsa, bu mekruhtur. Ebû Yûsuf ise el-Emâlî'de yalnızca kedi için bunun mekruh olmadığını, esere dayanarak belirtmiştir. Söz konusu eser, Nebî (s.a.v.)'in kedi için kabı eğip onun içmesine müsaade buyurduğu, ardından onu alıp abdest aldığı rivayetidir. Onların (Hanefîlerin) delili ise merfû olarak rivayet edilen "Kedi yırtıcı bir hayvandır" hadisidir. Burada hakiki mâna kastedilmemiş, yalnızca hükmün beyanı murat edilmiştir. Burada da bu hükümden başkası yoktur. Hadis, ya yasağın gelmesinden önceki döneme hamledilir ya da söz konusu kedilerin âdeten fare yememesi sebebiyle suyun müsta'mel hâle gelmediği bir duruma yorulur.
Yazarın "başkası için caiz olmaz" ifadesine gelince: Zira o su müsta'mel hâle gelmiştir. Müsta'mel su ise ittifakla tâhir değildir; yalnızca Züfer bunun hilafını söylemiştir. Müsta'mel suyun tâhirliği (temizleyiciliği) konusunda ihtilaf edilmiştir. Ebû Hanîfe'den bu hususta üç rivayet nakledilmiştir.
وَإِن تَوَضَّأ بِمَاء فِي إِنَاء نظيف لم يجز لغيره أَن يتَوَضَّأ مِنْهُ وَالله أعلمــتَمْرَة طيبَة وَمَاء طهُور فَتَوَضَّأ بِهِ وَأَبُو يُوسُف ادّعى نسخه بِآيَة التَّيَمُّم لِأَنَّهَا مَدَنِيَّة والْحَدِيث كَانَ بِمَكَّة وَمُحَمّد لما جهل التَّارِيخ أحب الْجمع بَينهمَا احْتِيَاطًا كَذَا ذكره الصَّدْر الشَّهِيد وَذكر أَيْضا أَن نوح بن أبي مَرْيَم حكى رُجُوع أبي حنيفَة إِلَى قَول أبي يُوسُف وَالْحق أَن دَعْوَى النّسخ لَا يَصح فَإِن لَيْلَة الْجِنّ كَانَت سِتّ مَرَّات بَعْضهَا كَانَ بِالْمَدِينَةِ كَمَا ذكره صَاحب آكام المرجان فِي أَحْكَام الجان وَمَا ذهب إِلَيْهِ أَبُو حنيفَة هُوَ مَذْهَب ابْن عَبَّاس وَعلي كَمَا فِي طسنن الدَّارَقُطْنِيّ والْحَدِيث الَّذِي احْتج بِهِ وَإِن خدش فِيهِ المحدثون فِيهِ بخدشات إِلَّا أَنَّهَا مدفوعة بأسرها كَمَا هُوَ ظَاهر على الماهرقَوْله وَلَا يتَوَضَّأ إِلَخ جَريا على قَضِيَّة الْقيَاس وَعند الْأَوْزَاعِيّ يجوز التوضئ بِسَائِر الأنبذة بِالْقِيَاسِ على نَبِيذ التَّمْرقَوْله غير نَبِيذ التَّمْر النَّبِيذ الَّذِي اخْتلف فِيهِ أَصْحَابنَا هُوَ الَّذِي صَار حلواً وَلم يشْتَد بِأَن تلقي فِي المَاء تُمَيْرَات حَتَّى صَار حلواً وَأما إِذا غلا وَاشْتَدَّ وَقذف بالزيد فقد صَار مُسكرا فَلَا يجوز التوضئ بِهِ بِإِجْمَاع اصحابناقَوْله وَإِن توضأإلخ إِن تَوَضَّأ بسؤر سِبَاع الطير كالصقر والبازي وَمَا يسكن فِي الْبيُوت مثل الفارة والحية والوزغة والسنور يكره وَقَالَ أَبُو يُوسُف فِي الأمالي لَا يكره فِي السنور خَاصَّة بالأثر وَهُوَ مَا روى أَن النَّبِي عليه الصلاة والسلام كَانَ يصغي لَهَا الْإِنَاء فيشرب فَأَخذه فَتَوَضَّأ وَلَهُمَا مَا روى مَرْفُوعا الْهِرَّة سبع وَلم يرد بِهِ الْحَقِيقَة وَإِنَّمَا أَرَادَ بَيَان الحكم وَلَا حكم هَهُنَا سوى هَذَا والْحَدِيث مَحْمُول على مَا قبل التَّحْرِيم أَو على أَنَّهَا لم تكن تَأْكُل الفارة عَادَة للْمَاء فَلَا يكون معدناًقَوْله لم يجز لغيره إِلَخ لِأَنَّهُ صَار مُسْتَعْملا وَالْمَاء الْمُسْتَعْمل غير طهُور بالِاتِّفَاقِ إِلَّا عِنْد زفر وَاخْتلفُوا فِي طَهَارَته فَعَن أبي حنيفَة ثَلَاث رِوَايَات قَالَ
Bâb: Teyemmüm edip sonra İslâm’dan irtidat eden kimse hakkında. Muhammed, Ya‘kûb vasıtasıyla Ebû Hanîfe’den rivayet eder: Müslüman bir kimse teyemmüm eder, sonra İslâm’dan irtidat eder, sonra Müslüman olursa, teyemmümü üzerinedir. Bir Hıristiyan, teyemmüm eder ve teyemmümüyle İslâm’a girmeyi niyet eder, sonra Müslüman olursa, teyemmüm etmiş sayılmaz. Bu Muhammed’in kavlidir. Ebû Yûsuf ise: “O teyemmüm etmiştir” demiştir. Bir Hıristiyan abdest alır, abdest almayı kastetmez, sonra Müslüman olursa, o abdestlidir. İmam, Kûfe musallasında namaz kılarken hades olur veya arkasındaki bir adam hades olur, teyemmüm eder ve (namaza) bina eder. Bir adamın yükünde unuttuğu su bulunur, (adam) teyemmüm eder ve namaz kılar, sonra suyu vakit içinde hatırlarsa, namazı tam olur. Bu Muhammed’in kavlidir. Ebû Yûsuf ise: “Onun namazı caiz olmaz” demiştir. Muhammed’den –ki bu ondan bir rivayettir– suyun tâhir olduğu, fakat tahûr olmadığı nakledilmiştir. Ebû Yûsuf –ki bu ondan bir rivayettir– onun hafif necasetle necis olduğunu söylemiştir. Hasan b. Ziyâd –ki bu ondan bir rivayettir– onun ağır necasetle necis olduğunu söylemiştir. Bâb: Teyemmüm edip sonra İslâm’dan irtidat eden kimse hakkında. Onun “teyemmümü üzerinedir” sözü hakkında: Züfer şöyle demiştir: “Bozulur, çünkü o bir ibadettir, diğer ibadetler gibi bozulur.” Biz ise deriz ki: Teyemmümden sonra bâkî olan, kişinin tâhir olma sıfatıdır. Küfrün bu sıfata itiraz etmesi onu bozmaz, tıpkı abdeste itiraz edilmesi gibi. Abdest ise bize göre ibadet değildir. Aynı şekilde teyemmüm de öyledir, çünkü o ibadetin şartıdır. Bir şeyin şartı, o şeyin hükmüne sahip olmaz; elbise yıkamak ve avret yerini örtmek gibi. Onun “o teyemmüm etmiştir” sözü hakkında: Çünkü onun (teyemmümün) sıhhat şartı, onunla bir ibadeti niyet etmektir ve bu (niyet) bulunmuştur, bu sebeple sahihtir. İkisi (Ebû Yûsuf ve Züfer) der ki: Evet, fakat bu (ibadet) ancak taharetle sahihtir. Burada ise (taharet) bulunmamıştır, çünkü İslâm onsuz da sahih olur. Onun “teyemmüm eder ve bina eder” sözü hakkında: Bunun aslı, bayram namazı için namaza başlamadan önce teyemmümün câiz olmasıdır.
بَاب فِيمَن تيَمّم ثمَّ ارْتَدَّ عَن الْإِسْلَاممُحَمَّد عَن يَعْقُوب عَن أبي حنيفَة فِي مُسلم تيَمّم ثمَّ ارْتَدَّ عَن الْإِسْلَام ثمَّ أسلم فَهُوَ على تيَمّمه نَصْرَانِيّ تيَمّم ينوى بتيممه الْإِسْلَام ثمَّ أسلم لم يكن متيمماً وَهُوَ قَول مُحَمَّد وَقَالَ أَبُو يُوسُف هُوَ متيمم نَصْرَانِيّ تَوَضَّأ لَا يُرِيد الْوضُوء ثمَّ أسلم فَهُوَ متوضئ إِمَام صلى فِي مصلى الْكُوفَة فأحدث أَو أحدث رجل خَلفه تيَمّم وَبنى رجل فِي رَحْله مَاء قد نَسيَه فَتَيَمم وَصلى ثمَّ ذكره فِي الْوَقْت فقد تمت صلَاته وَهُوَ قَول مُحَمَّد وَقَالَ أَبُو يُوسُف لَا يجْزِيهــمُحَمَّد وَهُوَ رِوَايَة عَنهُ إِنَّه طَاهِر غير طهُور وَقَالَ أَبُو يُوسُف وَهُوَ رِوَايَة عَنهُ نجس نَجَاسَة خَفِيفَة وَقَالَ الْحسن بن زِيَاد وَهُوَ رِوَايَة عَنهُ نجس نَجَاسَة غَلِيظَةبَاب فِيمَن تيَمّم ثمَّ ارْتَدَّ عَن الْإِسْلَامقَوْله فَهُوَ على تيَمّمه وَقَالَ زفر يبطل لِأَنَّهُ عبَادَة فَيبْطل كَسَائِر الْعِبَادَات وَإِنَّا نقُول الْبَاقِي بعد التَّيَمُّم صفة كَونه طَاهِرا وَاعْتِرَاض الْكفْر على هَذِه الصّفة لَا يُبْطِلهَا كَمَا لَو اعْترض على الْوضُوء وَالْوُضُوء لَيْسَ بِعبَادة عندنَا فَكَذَلِك التَّيَمُّم لِأَنَّهُ شَرط الْعِبَادَة وَشرط الشَّيْء لَا يكون حكمه حكم ذَلِك الشَّيْء كَغسْل الثَّوْب وَستر الْعَوْرَةقَوْله هُوَ متيمم لِأَن شَرط صِحَّته أَن يَنْوِي بِهِ عبَادَة وَقد وجد فصح وهما يَقُولَانِ بلَى وَلَكِن عبَادَة لَا صِحَة لَهَا إِلَّا بِالطَّهَارَةِ وَلم يُوجد هَهُنَا لِأَن الْإِسْلَام يَصح بِدُونِهَاقَوْله تيَمّم وَبنى أصل هَذَا أَن التَّيَمُّم لصَلَاة الْعِيد قبل الشُّرُوع فِيهَا جَائِز
Necâsetin suya düşmesine dair bâb. Muhammed [b. Hasan eş-Şeybânî], Ya‘kūb [b. İbrahim el-Ensârî] kanalıyla Ebû Hanîfe’den rivayet eder: Akrep veya kanı olmayan benzeri bir haşere suda ölürse, bu suyu ifsâd etmez. Kurbağa veya suda yaşayan benzeri bir şey... Bize göre, bayram namazı kaza edilmez; Şâfiî’nin hilâfınadır. Keza cenaze namazı için teyemmüm de bize göre caizdir. Bayram namazına başladıktan sonra binâen (kalan kısmı tamamlamak için) teyemmüm etmeye gelince, Ebû Hanîfe’ye göre de böyledir. Ebû Yûsuf ile Muhammed ise, “Teyemmüm etmez; çünkü mübîh (sebep) vaktin geçme korkusu idi, ancak başlamakla emniyete kavuşmuştur; zira sonradan yetişen (lâhık), imam selâm verdikten sonra geçirdiğini kaza eder” demişlerdir. Ebû Hanîfe ise: “Hayır, bilâkis mübîh sebep (korku) hâlâ mevcuttur; çünkü bayram günü izdiham günüdür, kişi o esnada namazını bozacak bir durumdan pek kurtulamaz” buyurmuştur. Müellifin “Onu unutmuştur” sözü, “unutma” kaydı ile kayıtlanmıştır; çünkü zan (derecesinde) hâlinde teyemmümün caiz olmadığında icmâ vardır. Su sırtındaki bir kapta veya boynuna asılı yahut önüne konulmuş olsa, sonra onu unutup teyemmüm etse, icmâ ile bu teyemmüm onu kurtarmaz; çünkü unutulması mümkün olmayan bir şeyi unutmuştur, bu itibar edilmez. Mahbûbî, Şerhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr’de böyle zikretmiştir. Müellifin “Onu kurtarmaz” sözüne gelince, onun şartı olan suyun (bulunduğu) madeninde su aramayı terk etmiştir, bu sebeple caiz olmaz; tıpkı şehirlerde (el-‘umrânât) su aramayı terk etmesi gibi. İmâmeyn (Ebû Yûsuf ve Muhammed) ise: “Sefer, suyun aslî ihtiyaç yeri değildir, dolayısıyla maden (su bulunduğu varsayılan yer) sayılmaz” derler. Necâsetin suya düşmesine dair bâb. Müellifin “Zira o suyu ifsâd etmez” sözü, Dârekutnî’nin Sünen’inde Bekiyye’den, o da Selman’dan merfû‘ olarak rivayet ettiği hadis sebebiyledir: “Ey Selman! İçine kanı olmayan bir haşere düşüp ölen her yiyecek, onu yemek, içmek ve onunla abdest almak helaldir.” Müellifin “Zira onu ifsâd etmez” sözü (şu açıklama içindir): Çünkü bu canlıların akıcı kanları yoktur; bu sebeple suda yaşarlar. Şayet bunların akıcı kanları olsaydı suda boğulurlardı. Müellifin “bir tezek...” sözü işaret etmektedir ki, üç çoktur; zira bir tezek ile iki tezeği zikretmiştir.
بَاب فِي النَّجَاسَة تقع فِي المَاءمُحَمَّد عَن يَعْقُوب عَن أبي حنيفَة فِي عقرب أَو نَحْوهَا مِمَّا لَا دم لَهُ يَمُوت فِي المَاء فَإِنَّهُ لَا يفْسد المَاء ضفدع أَو نَحوه مِمَّا يعِيش فِي المَاءــعندنَا لِأَن صَلَاة الْعِيد لَا تقضي خلافًا للشَّافِعِيّ وَكَذَلِكَ التَّيَمُّم لصَلَاة الْجِنَازَة جَائِز عندنَا وَأما بعد الشُّرُوع فِي صَلَاة الْعِيد للْبِنَاء فَكَذَلِك عِنْد أبي حنيفَة وَقَالَ أَبُو يُوسُف وَمُحَمّد لَا يتَيَمَّم لِأَن الْمُبِيح كَانَ خشيَة الْفَوْت وَقد أَمن بِالشُّرُوعِ لِأَن اللَّاحِق يقْضِي مَا فَاتَهُ بعد فرَاغ الإِمَام وَأَبُو حنيفَة يَقُول لَا بل الْمُبِيح قَائِم لِأَنَّهُ يَوْم ازدحام فقلما يسلم الْمَرْء فِي ذَلِك عَن أَمر ينْتَقض بِهِ صلَاتهقَوْله قد نَسيَه قيد بِالنِّسْيَانِ لِأَن فِي الظَّن لَا يجوز لَهُ التَّيَمُّم بِالْإِجْمَاع وَلَو كَانَ المَاء فِي إِنَاء فِي ظَهره أَو مُعَلّقا بعنقه أَو مَوْضُوعا بَين يَدَيْهِ ثمَّ نَسيَه وَتيَمّم لَا يجْزِيه بِالْإِجْمَاع لِأَنَّهُ نسي مَا لَا ينسى فَلَا يعْتَبر كَذَا ذكره المحبوبي فِي شرح الْجَامِع الصَّغِيرقَوْله لَا يجْزِيه لَهُ أَنه فَاتَ شَرطه وَهُوَ طلب المَاء فِي معدنه فَلَا يجوز كَمَا لَو ترك الطّلب فِي العمرانات وهما يَقُولَانِ إِن السّفر مَوضِع الْحَاجة الْأَصْلِيَّة للْمَاء فَلَا يكون معدناًبَاب فِي النَّجَاسَة تقع فِي المَاءقَوْله فَإِنَّهُ لَا يفْسد المَاء لما أخرجه الدَّارَقُطْنِيّ فِي سنَنه من حَدِيث بَقِيَّة عَن سلمَان مَرْفُوعا يَا سلمَان كل طَعَام وَقعت فِيهِ دَابَّة لَيْسَ لَهَا دم فَمَاتَتْ فَهُوَ حَلَال أكله وشربه ووضوءهقَوْله فَإِنَّهُ لَا يُفْسِدهُ لِأَن هَؤُلَاءِ لَيْسَ لَهَا دم سَائل وَلذَا يعيشون فى المَاء فَلَو كَانَ لهَؤُلَاء دم سَائل لاختنقت فِي المَاءقَوْله بَعرَة إِلَخ أَشَارَ إِلَى أَن الثَّلَاث كثير فَإِنَّهُ ذكر البعرة والبعرتين
Kuyuda ölür. Zira kuyuya bir veya iki gübre parçası düşmesi onu bozmaz. Bir kumru veya serçenin dışkısı suya düşse suyu ifsad etmez. Kuyuya bevleden koyuna gelince, kuyunun suyu çekilir. Muhammed (r.h.) dedi ki: Bu, onu necis kılmaz. Kuyuda ölen bir serçe veya fare, öldüğü anda çıkarılırsa ondan yirmi ila otuz kova su çekilir. Şayet bir tavuk veya kedi ise kırk ila elli kova; şayet koyun ise su galip gelinceye kadar çekilir. Bunlardan birisi şişmiş veya parçalanmış ise de aynı hüküm geçerlidir.
Üç (küçük hayvan) hakkında zikretmeyi terk etti. Kıyasa göre (suyu) ifsad etmesi gerekir; zira necâset az bir suya düştüğünde suyu ifsad eder. İstihsana göre ise az suda zaruret ve musibet (umumi bela) vardır; çünkü çöllerdeki kuyuların ağızları kapalı (korunaklı) değildir ve hayvanlar etraflarında gübrelerler, rüzgâr da bunları kuyuya atar.
"O hâlde suyu çekilir" sözü; bu hükmün aslı şudur: Etinin yenmesi helal olan hayvanın bevli, ikisine (Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a) göre necis, Muhammed'e göre ise tahirdir.
"Yirmi kova" sözü; es-Sadrü'ş-Şehîd (r.h.), Sâhibü'l-Hidâye ve diğerleri delilinde Enes'in hadisini zikrettiler: Farenin kuyuda ölüp hemen çıkarılması hâlinde yirmi kova çekilir. Tavuk hükmünün delilinde ise Ebû Saîd'in hadisini zikrettiler: Kuyuda tavuk öldüğünde kırk kova çekilir. İbnü'l-Hümâm (r.h.) "Fethu'l-Kadîr"de şöyle der: Bu iki hadisin meçhul/sıhhatsiz oluşu, incelememizin (nazarımızın) yetersizliğinden değildir. Şeyh Alâüddin (r.h.) dedi ki: Onu Tahâvî rivayet etti. Her hâlükârda her iki hadisin rivayeti "Şerhu Me‘âni’l-Âsâr"ın dışında değildir (yani Tahâvî rivayet etmiştir). Söz bitti.
"Kırk veya elli" sözü; Tahâvî "Şerhu Me‘âni’l-Âsâr"da kendi senediyle eş-Şa‘bî'den şöyle rivayet eder: Kuş, kedi ve benzerleri kuyuya düştüğünde kırk kova çekilir. Yine ondan (eş-Şa‘bî'den) rivayet edildiğine göre, kuyuda ölen tavuk için yetmiş kova çekilir. İbrahim (en-Nehaî)'den rivayetle, kedi için kırk kova; Hammâd b. Ebî Süleyman'dan da (…) rivayet edilmiştir.
يَمُوت فِي الْجب فَإِنَّهُ لَا يُفْسِدهُ بَعرَة أَو بعرتان تسقطان فِي بِئْر أوخرؤ حمام أوعصفور يَقع فِي المَاء لم يفْسد المَاء شَاة بَالَتْ فِي بِئْر فَإِنَّهَا تنزح وَقَالَ مُحَمَّد لَا ينجسها ذَلِك عُصْفُور أَو فارة مَاتَت فِي بِئْر فأخرجت حِين مَاتَت يستقى مِنْهَا عشرُون دلوا إِلَى ثَلَاثِينَ وانها كَانَت دجَاجَة أَو سنور فأربعون أَو خَمْسُونَ وَإِن كَانَت شَاة نزحت حَتَّى يغلب المَاء وَكَذَلِكَ إِن انتفخت شَيْء من ذَلِك أَو تفسخــوَسكت عَن ذكر الثَّلَاث وَالْقِيَاس أَن يفْسد لِأَن النَّجَاسَة إِذا وَقعت فِي المَاء الْقَلِيل تفْسد المَاء وَالِاسْتِحْسَان أَن فِي الْقَلِيل ضَرُورَة وبلوى لِأَن الْآبَار الَّتِي فِي الفلوات لَيست لَهَا رُؤُوس حاجزة والمواشي تبعر حولهَا فتلقيها الرّيح فِيهَاقَوْله فَإِنَّهَا تنزح أصل هَذَا أَن بَوْل مَا يُؤْكَل لَحْمه نجس عِنْدهمَا وطاهر عِنْد مُحَمَّدقَوْله عشرُون دلواً ذكر الصَّدْر الشَّهِيد وَصَاحب الْهِدَايَة وَغَيرهمَا فِي دَلِيله حَدِيث أنس أَنه قَالَ فِي الْفَأْرَة إِذا مَاتَت فِي الْبِئْر وأخرجت سَاعَته ينْزح عشرُون دلواوذكروا فِي دَلِيل حكم الدَّجَاجَة حَدِيث أبي سعيد أَنه قَالَ إِذا مَاتَت الدَّجَاجَة فِي الْبِئْر ينْزح اربعون دلوا وَقَالَ ابْن الْهمام فَيفتح الْقَدِير أخْفى هذَيْن الْحَدِيثين قُصُور نَظرنَا وَقَالَ الشَّيْخ علاؤ الدّين رَوَاهُ الطَّحَاوِيّ فَلْيَكُن روايتهما فِي غيرشرح مَعَاني الآثارانتهىقَوْله فأربعون أَو خَمْسُونَ أخرج الطَّحَاوِيّ فِي شرح مَعَاني الْآثَار بِسَنَدِهِ عَن الشّعبِيّ أَنه قَالَ فِي الطير والسنور وَنَحْوهمَا يَقع فِي الْبِئْر ينْزح أَرْبَعُونَ دلواً وَأخرج عَنهُ أَنه قَالَ فِي الدَّجَاجَة يَمُوت فِي الْبِئْر ينْزح مِنْهَا سَبْعُونَ دلواوأخرج عَن إِبْرَاهِيم أَنه قَالَ فِي السنور أَرْبَعُونَ دلواً وَأخرج عَن حَمَّاد بن أبي سُلَيْمَان
Necasetin elbiseye, çizmeye veya ayakkabıya isabet etmesi babı: Muhammed, Ya‘kub vasıtasıyla Ebû Hanîfe’den rivayet eder ki: Bir elbiseye balık kanından bir dirhem miktarından fazla isabet ederse, bu elbiseyi necis etmez. Ve eğer gübre, sığır tezeği ve hayvan tersi isabet ederse... Tavuk (kuyunun içine düştüğünde) dedi: Kırk veya elli kova su çekilir. Onun 'Koyun... ve aynı şekilde bir insan düşüp öldüğünde' sözü; zira Dârekutnî, Beyhakî, İbn Ebî Şeybe ve diğerleri şunu nakletti: Zenci bir adam Zemzem kuyusuna düşüp öldü, İbn Abbas kuyunun tamamının boşaltılmasını emretti. Tahâvî, İbn Ebî Şeybe ve diğerleri de şunu nakletti: Habeşli bir adam Zemzem’e düşüp öldü, İbn Zübeyr suyun boşaltılmasını emretti. Su kesilmiyordu, baktı ki Hacer-i Esved tarafından akan bir kaynak var. Bunun üzerine İbn Zübeyr: 'Yeter!' dedi. Bazı hadisçilerin bu rivayetlere dair tenkit yönleri vardır; onları es-Sa'âye fî Keşfi Mâ fî Şerhi'l-Vikâye adlı eserimizde zikrettik. Bu eserler ve benzerleriyle âlimlerimiz (Allah onlara rahmet etsin) necasetin kuyuya düşmesiyle kuyu sularının necis olacağına istidlâl ettiler. Bunda ise sonradan ele alacağımız bir nazar vardır; onu es-Sa'âye'de zikretmeyi üstlendik. Allah bizi tamamlamaya muvaffak kılsın. Onun 'Su galip gelinceye kadar' sözü suyun tamamının boşaltılmasına işaret etmektedir. Bu, eğer mümkünse böyledir; mümkün değilse su galip gelinceye kadar boşaltılır ve miktar takdir edilmemiştir çünkü kuyular farklıdır. Nitekim âciz kalıncaya kadar boşaltılır. Sahih olan da budur. Muhammed’den iki rivayet vardır: Bir rivayette iki yüz elli kova, diğer rivayette üç yüz kova. Aynı şekilde Ebû Yûsuf’tan da iki rivayet gelmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre ise bu, musibete uğrayan kişinin re’yine havale edilir. Onun 'Aynı şekilde' sözü yani suyun tamamı boşaltılır çünkü necaset bütün suya karışmıştır. Necasetin elbiseye, çizmeye veya ayakkabıya isabet etmesi babı: Onun 'Onu necis etmez' sözü, çünkü o hakikatte kan değildir. Bu sebeple güneşe çıktığında beyaz olur, halbuki kan güneşe çıktığında siyah olur. Onun 'Çirkinleşinceye kadar' sözü, bu belânın umumîliği sebebiyledir. Muhammed’e göre onun haddi, şeyin dörtte biridir.
بَاب افي النَّجَاسَة تصيب الثَّوْب أَو الْخُف أَو النَّعْلمُحَمَّد عَن يَعْقُوب عَن أبي حنيفَة فِي ثوب أَصَابَهُ من دم السّمك أَكثر من قدر الدِّرْهَم لم يُنجسهُ وَإِن أَصَابَهُ من الروث واخثاء الْبَقر وخرءــأَن قَالَ فى الدَّجَاجَة ينْزح أَرْبَعُونَ دلواً أَو خَمْسُونَ دلواًقَوْله شَاة وَكَذَلِكَ إِذا وَقع آدمى فَمَاتَ لما أخرج الدَّارَقُطْنِيّ وَالْبَيْهَقِيّ وَابْن أبي شيبَة وَغَيرهم أَن زنجياً وَقع فِي بِئْر زَمْزَم وَمَات فَأمر ابْن عَبَّاس بنزح كل مَائِهَا وَأخرج الطَّحَاوِيّ وَابْن أبي شيبَة وَغَيرهمَا أَن حَبَشِيًّا وَقع فِي زَمْزَم وَمَات فَأمر ابْن الزبير بنزح ماءها فَجعل المَاء لَا يَنْقَطِع فَنظر فَإِذا عين تجْرِي من قبل الْحجر الْأسود فَقَالَ ابْن الزبير حسبكم ولبعض الْمُحدثين على هَذِه الرِّوَايَات وُجُوه من الخدشات قد ذَكرنَاهَا فِي السّعَايَة فِي كشف مَا فِي شرح الْوِقَايَة وبهذه الْآثَار وأمثالها اسْتدلَّ أَصْحَابنَا رحمهم الله لتنجس مياه الْآبَار بِوُقُوع النَّجَاسَة وَفِيه نظر بعد قد تكفلنا بِذكرِهِ فِي السّعَايَة وفقنا الله لإتمامهقَوْله حَتَّى يغلب الماءأشار إِلَى أَن ينْزح المَاء كُله وَهَذَا إِذا أمكنه وَإِن لم يُمكنهُ ينْزح حَتَّى يَغْلِبهُمْ المَاء وَلم يقدر الْمِقْدَار لِأَن الْآبَار مُتَفَاوِتَة فينزح إِلَى أَن يعجز وَهُوَ الصَّحِيح وَعَن مُحَمَّد رِوَايَتَانِ فِي رِوَايَة مِائَتَان وَخَمْسُونَ دلواً وَفِي رِوَايَة ثَلَاث مائَة دلو وَكَذَا عَن أبي يُوسُف رِوَايَتَانِ وَعَن أبي حنيفَة أَنه يُفَوض إِلَى رَأْي المبتليقَوْله وَكَذَلِكَ أَي ينْزح المَاء كُله لِأَن النَّجَاسَة خلطت إِلَى كل المَاءبَاب فِي النَّجَاسَة تصيب الثَّوْب أَو الْخُف أَو النَّعْلقَوْله لم يُنجسهُ لِأَن ذَلِك لَيْسَ بِدَم حَقِيقَة وَلِهَذَا إِذا شمس أَبيض وَالدَّم إِذا شمس أسودقَوْله حَتَّى يفحش هَذَا لعُمُوم الْبلوى وَحده عِنْد مُحَمَّد الرّبع من الشَّيْء
Tavuk gübresi bir dirhem miktarından fazla olursa onunla namaz caiz olmaz. Aynı şekilde mest ve nalın da böyledir. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre, sığır tezeği ve gübreleri aşırı dereceye varıncaya kadar namazı ifsâd etmez (yani namaz caizdir). Bir elbiseye at sidüği isabet ederse, aşırı olmadıkça onu ifsâd etmez. Bu Ebû Yûsuf'un kavlidir. Eşek sidüği ise bir dirhem miktarından fazla isabet ederse elbiseyi ifsâd eder. Muhammed'e göre at sidüği aşırı olsa dahi ifsâd etmez. Meste tezek, dışkı, kan veya meni isabet edip kurur ve kazınırsa yeterlidir (temiz sayılır). Yaş halinde ise yıkanmadıkça yeterli olmaz. Elbiseye isabet eden kısım –etek, kol, kuyruk gibi– hakkında Ebû Yûsuf'a göre bir karış bir karış (muayyen miktar) olup, ondan bir rivâyette bir ziraʻ bir ziraʻdır. "Onun sözü –ki Ebû Yûsuf'un kavlidir– çünkü bu necaset ihtilaflıdır, bu sebeple şüphe doğurur." Muhammed der ki: "Aşırı olsa bile mani olmaz, çünkü ona göre temizdir." "Onu ifsâd eden icmâdır" denilmiştir. Ebû Hanîfe onun tezeği ile sidüği arasında eşit tutmuş; ikisi (Ebû Yûsuf ve Muhammed) sidik ile tezek arasında necaset vasfında ayrım yapmışlardır. Zira zaruret tezekte sabit olup sidikte sabit değildir. Çünkü tezek yer yüzünde kalır, sidik ise (nüfuz edip) kalmaz. "Kâfidir" sözü Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'un kavlindedir. Muhammed'e göre yıkanmadıkça caiz olmaz, ancak meni müstesna. Yaş halinde ise hepsine göre zâhir rivâyette ancak yıkamak yeterlidir. Ebû Yûsuf'tan rivâyetle: Eğer onu toprakla iyice ovalarsa temiz olur. Meşâyihimiz bu rivâyete zaruret sebebiyle itibar etmişlerdir ve fetva bunun üzerinedir. Elbise ise ancak yıkama ile temiz olur, meni müstesna. Muhammed kuru hali itibarıyla mest ile elbiseyi kıyas etmiştir.
الدَّجَاج أَكثر من قدر الدِّرْهَم لم يجز الصَّلَاة فِيهِ وَكَذَلِكَ الْخُف والنعل وَقَالَ أَبُو يُوسُف وَمُحَمّد يُجزئ فِي الروث وأخثاء القر حَتَّى يفحش ثوب أَصَابَهُ بَوْل فرس لم يُفْسِدهُ حَتَّى يفحش وَهُوَ قَول أَي يُوسُف وَبَوْل الْحمار إِذا أَصَابَهُ أَكثر من قدر الدِّرْهَم أفْسدهُ وَقَالَ مُحَمَّد بَوْل الْفرس لَا يُفْسِدهُ وَإِن فحش خف أَصَابَهُ رَوْث أَو عذرة أَو دم أَو مني فيبس فحكه أجزاه وَفِي الرطب لَا يجزى حَتَّى يغسل وَالثَّوْب لَاــالَّذِي أَصَابَهُ نَحْو الدخريص والكم والذيل وَعند أبي يُوسُف شبر فِي شبر وَعنهُ ذِرَاع فِي ذِرَاعقَوْله وَهُوَ قَول أبي يُوسُف لِأَن نَجَاسَته مُخْتَلف فِيهَا فأورث الشُّبْهَة وَقَالَ مُحَمَّد لَا يمْنَع وَإِن فحش لِأَنَّهُ طَاهِر عِنْدهقَوْله أفْسدهُ الْإِجْمَاع فَأَبُو حنيفَة سوى بَين روثه وبوله وهما فرقا بَين الْبَوْل والروث فِي وصف النَّجَاسَة للضَّرُورَة تثبت فِي روثه دون الْبَوْل فَإِن الروث يبْقى على وَجه الأَرْض دون الْبَوْلقَوْله أجزاه فِي قَول أبي حنيفَة وَأبي يُوسُف وَقَالَ مُحَمَّد لَا يجوز حَتَّى يغسل إِلَّا فِي الْمَنِيّ خَاصَّة وَفِي الرطب لَا يُجزئ إِلَّا الْغسْل عِنْدهم جَمِيعًا فِي ظَاهر الرِّوَايَة وَعَن أبي يُوسُف أَنه إِذا مَسحه التُّرَاب على سَبِيل الْمُبَالغَة يطهر ومشايخنا اعتمدوا على هَذِه الرِّوَايَة اعْتِبَار الضَّرُورَة وَالْفَتْوَى عَلَيْهِ وَالثَّوْب لَا يُجزئ فِيهِ إِلَّا الْغسْل إِلَّا فِي الْمَنِيّ فمحمد قَاس الْخُف بِالثَّوْبِ فِي الْيَابِس حَتَّى
Kurumuş olsa bile ancak yıkama yeterlidir; meni müstesnadır. Muhammed (İmam Muhammed) dedi ki: Mestte de yıkama gerekir, kurusa bile; ancak meni müstesnadır. Bir meste idrar isabet edip kurusa, yıkanmadıkça caiz olmaz. Eti yenmeyen kuşların dışkısından dirhem miktarından fazla bir elbiseye isabet ederse, o elbiseyle namaz caizdir. Muhammed dedi ki: Eti yenilen hayvanın idrarı isabet eden elbiseyle namaz caizdir, ancak miktar aşırı oluncaya kadar. Muhammed dedi ki: (Eti yenilmeyen kuşların dışkısı) aşırı olsa bile caizdir. Bir elbiseye eşek veya katırın salyasından dirhem miktarından fazla isabet ederse, o elbiseyle namaz caizdir. Bir elbiseye idrardan iğne başı kadar sıçrasa, bu bir şey değildir. (Ebû Hanîfe'ye göre) ancak yıkama caizdir; Ebû Yûsuf ve Muhammed ise ayırdılar ve dediler ki: Deri sert bir şeydir, zahiren necaseti az emer; elbise böyle değildir, çünkü yumuşaktır, necaseti emer; yaş deri de böyle değildir. Bütün bunlar necaset cisimleşmiş (katı) olduğunda geçerlidir. Ama idrar, şarap ve benzeri gibi (sıvı) necaset elbise veya meste isabet ederse, ancak yıkama ile temizlenir, kurusa bile; çünkü onu çeken (emici) bir şey yoktur, bu sebeple affedilmez. (Ebû Hanîfe'nin) 'Onunla namaz caizdir' sözü hakkında, onların sözüne göre ihtilaf ettiler: Namazın caiz oluşu, o elbisenin temiz olmasından mı, yoksa miktarın aşırı çokluğuyla takdir edilmesinden mi? Doğru olan, ona göre necistir, ancak onu aşırı çoklukla takdir ettiler, temizliğinden dolayı değil. Hatta az suya düşse onu bozar. Denildi ki: Onu bozmaz, çünkü kapları ondan korumak mümkün değildir; zira onlar havada uçar ve havadan dışkılarlar. (Muhammed'in) 'yeterli olmaz' sözü, çünkü bu hayvanların (etine yenilmeyen kuşların) kendisi necistir, dolayısıyla dışkıları da necistir. 'Namaz caizdir' sözü, çünkü (eşek ve katır salyası) müşkildir (ihtilaflıdır). Eğer ihtilaf onun tahuriyetinde (temizleyiciliğinde) ise, o zaman temizdir; eğer ihtilaf taharetinde (temiz oluşunda) ise, bazılarının dediği gibi, şüphe ile temiz olan bir şey necis olmaz. 'Bu bir şey değildir' sözü, çünkü ondan korunmak mümkün değildir, bu sebeple itibarı düşer.
يجزى فِيهِ إِلَّا الْغسْل وَإِن يبس إِلَّا فِي الْمَنِيّ خَاصَّة وَقَالَ مُحَمَّد لَا يجزى فِي الْخُف أَيْضا وَإِن يبس حَتَّى يغسل إِلَّا المنى خف أَصَابَهُ بَوْل فيبس لم يجزه حَتَّى يغسلهُ ثوب أَصَابَهُ من خرء مَا لَا يُؤْكَل لَحْمه من الطير أَكثر من قدر الدِّرْهَم جَازَت الصَّلَاة فِيهِ وَقَالَ مُحَمَّد لَا يجزى ثوب أَصَابَهُ من بَوْل مَا يُؤْكَل لَحْمه أَجْزَأت الصَّلَاة فِيهِ حَتَّى يفحش وَقَالَ مُحَمَّد يجزى وَإِن فحش ثوب أَصَابَهُ من لعاب الْحمار أَو الْبَغْل أَكثر من قدر الدِّرْهَم أَجْزَأت الصَّلَاة فِيهِ ثوب انتضح عَلَيْهِ من الْبَوْل مثل رُؤُوس الامر فَذَلِك لَيْسَ بِشَيْءــأَنه لَا يجوز عِنْده إِلَّا بِالْغسْلِ وهما فرقا وَقَالا إِن الْجلد شَيْء صلب فَالظَّاهِر أَنه لَا يتشرب فِيهِ النَّجَاسَة الا الْقَلِيل وَلَا كَذَلِك الثَّوَاب لِأَنَّهُ شَيْء رخو يتشرب فِيهِ النَّجَاسَة وَلَا كَذَلِك الرطب وَهَذَا كُله إِذا كَانَت النَّجَاسَة متجسدة فَأَما إِذا لم يكن كالبول وَالْخمر وَغير ذَلِك إِذا أصَاب الثَّوْب أَو الْخُف فَإِنَّهُ لَا يطهر إِلَّا بِالْغسْلِ وَإِن يبس لِأَنَّهُ لَا جاذب لَهُ فَلَا يكون معفواًقَوْله جَازَت الصَّلَاة فِيهِ اخْتلفُوا على قَوْلهمَا أَن جَوَاز الصَّلَاة كَانَ بِطَهَارَتِهِ أَو لكَونه مُقَدرا بالكثير الْفَاحِش وَالصَّحِيح أَنه نجس عِنْدهم وَلَكنهُمْ قدروه بالكثير الْفَاحِش لَا لطهارته حَتَّى لَو وَقع فِي المَاء الْقَلِيل أفْسدهُ وَقد قيل إِنَّه لَا يُفْسِدهُ لتعذر صون الْأَوَانِي عَنهُ لِأَنَّهَا تطير فِي الْهَوَاء وتذرق من الهواقَوْله وَقَالَ مُحَمَّد لَا يجزى لِأَن عين هَؤُلَاءِ نجس فَيكون خرؤهن نجسا قَوْله أَجْزَأت الصَّلَاة فِيهِ لِأَنَّهُ مُشكل فَإِن كَانَ الْإِشْكَال فِي طهوريته كَانَ طَاهِرا وَإِن كَانَ الْإِشْكَال فِي طَهَارَته كَمَا قَالَ الْبَعْض فَلَا ينجس بِهِ الطَّاهِر بِالشَّكِّقَوْله فَذَلِك لَيْسَ بِشَيْء لِأَنَّهُ لَا يُمكن الِاحْتِرَاز عَنهُ فَيسْقط اعْتِبَاره
Kadının Namazı ve Kaval Kemiğinin Dörtte Birinin Açık Olması Hakkında Bab
Muhammed b. Ya‘kûb, Ebû Hanîfe’den rivayetle: Kadının namaz kılarken kaval kemiğinin dörtte biri açık olursa namazını iade eder; eğer dörtte birden az olursa iade etmez. Saç, karın ve uyluk da böyledir. Bu, Muhammed (eş-Şeybânî)’nin kavlidir. Ebû Yûsuf ise şöyle dedi: Yarıdan az olduğunda iade etmez.
Cünüb kimse, içinde Kur’an’dan bir sûre bulunan bir kese dolusu dirhemi -veya Mushaf’ı kılıfıyla birlikte- alırsa beis yoktur. Ancak onu kesesiz olarak ve Mushaf’ı da kılıfsız olarak almaz. Ebû Yûsuf ve Muhammed (eş-Şeybânî) dediler ki: Abdestsiz olan kimse de böyledir. Ayrıca helâda avret mahalliyle kıbleye dönmek mekruhtur. Allahü a‘lem.
---
Zaruret mahalli ve sakınılması mümkün olmayan şeyler affolunur.
Kadının Namazı ve Kaval Kemiğinin Dörtte Birinin Açık Olması Hakkında Bab
Sözü: 'İade eder.' Bunun aslı şudur: Az miktardaki açıklık namazın caiziyetine mâni değildir; çok açıklık ise mânidir. Çokluğun ölçüsü dörtte bir olarak takdir edilmiştir. Zira dörtte bir, bazı yerlerde bütünün yerine geçer. Kastolunan dörtte bir, açılan uzvun dörtte biridir; bütün bedenin dörtte biri değildir. Nitekim (İmameyn) elbise hakkında: 'Eteğin dörtte biri, yırtmacın dörtte biri' demişlerdir. Ebû Yûsuf ise çokluğu yarıdan fazla olarak takdir etmiştir; hakikati itibarıyla, zira yarıdan fazla olunca çoktur.
Sözü: 'Saç' (الشعر).
Bununla baştaki saç kastedilmiştir. Sarkan saçın avret olup olmadığı hususunda iki rivayet vardır.
Sözü: 'Onu kesesiz olarak almaz.'
Zira cünüplük ve abdestsizlik (hades) elleri bağlar. Bu sebeple her iki halde de ellerin yıkanması farzdır. Cünüb kimse Kur’an okuyamaz; abdestsiz kimse ise okuyabilir. Çünkü cünüplük ağızda da çözülür (hüküm ifade eder); abdestsizlikte ise böyle değildir.
Sözü: 'Mekruhtur.'
Çünkü bunda Kâbe’yi tâzimi terk etme vardır. Arkasını dönme (istidbâr) hakkında ise iki rivayet vardır ve mekruhtur.
بَاب فِي صَلَاة الْمَرْأَة وَربع سَاقهَا مَكْشُوفمُحَمَّد يقعوب عَن أبي حنيفَة فِي امْرَأَة صلت وَربع سَاقهَا مَكْشُوف تعيد وَإِن كَانَ أقل من الرّبع لم تعد وَالشعر والبطن والفخذ كَذَلِك وَهُوَ قَول مُحَمَّد وَقَالَ أَبُو يُوسُف لَا تعيد إِذا كَانَ أقل من النّصْف جنب أَخذ صرة من الدَّرَاهِم فِيهَا سُورَة من الْقُرْآن أَو الْمُصحف بغلافه فَلَا بَأْس وَلَا يَأْخُذهَا فِي غير صرة وَلَا الْمُصحف فِي غير غلاف قَالَ أَبُو يُوسُف وَمُحَمّد وَالَّذِي على غير وضوء وَكَذَلِكَ وَيكرهُ اسْتِقْبَال الْقبْلَة بالفرج فِي الْخَلَاء وَالله أعلمــلمَكَان الضَّرُورَة وَمَا لَا يُمكن الِاحْتِرَاز عَنهُ يكون عفوابَاب فِي صَلَاة الْمَرْأَة وَربع سَاقهَا مَكْشُوفقَوْله تعيد أصل هَذَا أَن قَلِيل الانكشاف لَيْسَ بمانع لجَوَاز الصَّلَاة وَالْكثير مَانع فهما قدر الْكثير بِالربعِ لِأَن الرّبع قَامَ مقَام الْكل فِي بعض الْمَوَاضِع وَأُرِيد بِالربعِ ربع الْعُضْو الَّذِي انْكَشَفَ لَا ربع جَمِيع الْبدن حَتَّى قَالَا فِي الثَّوْب ربع الذيل وَربع الدخريص وَأَبُو يُوسُف قدره بِالزِّيَادَةِ على النّصْف اعْتِبَارا بِالْحَقِيقَةِ لِأَنَّهُ إِذا زَاد على النّصْف فَهُوَ كثيرقَوْله والشعرأراد بِهِ مَا على الرَّأْس وَأما المسترسل هَل هُوَ عَورَة فِيهِ رِوَايَتَانِقَوْله وَلَا يَأْخُذهَا لِأَن الْجَنَابَة والْحَدِيث حلتا الْيَدَيْنِ وَلِهَذَا فرض غسلهمَا فِي الْحَالين وَالْجنب لَا يقْرَأ الْقُرْآن والمحدث يقرء لِأَن الْجَنَابَة حلت فِي الْفَم دون الحَدِيثقَوْله وَيكرهُ لِأَن فِيهِ ترك تَعْظِيم الْكَعْبَة وَفِي الاستدبار رِوَايَتَانِ وَيكرهُ