Kısım: Hadis İlletleri ve Soruları
Kitap: Tenzîhu'ş-Şerîati'l-Merfûa ani'l-Ahbâri'ş-Şenîati'l-Mevdûa (İbn Irak)
Müellif: Nûreddin Alî b. Muhammed b. Alî b. Abdirrahmân İbn Irak el-Kinânî (ö. 963/1556)
Muhakkık: Abdülvehhâb Abdüllatîf, Abdullah Muhammed es-Sıddîk el-Gumârî
Nâşir: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut
Tab‘: Birinci Baskı, 1399 h.
Cilt Adedi: 2
[Sayfa numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Şâmile'de Neşir Tarihi: 8 Zilhicce 1431
تنزيه الشريعة المرفوعة عن الأخبار الشنيعة الموضوعة (ابن عراق)القسم: العلل والسؤلات الحديثيةالكتاب: تنزيه الشريعة المرفوعة عن الأخبار الشنيعة الموضوعةالمؤلف: نور الدين، علي بن محمد بن علي بن عبد الرحمن ابن عراق الكناني (ت ٩٦٣هـ)المحقق: عبد الوهاب عبد اللطيف , عبد الله محمد الصديق الغماريالناشر: دار الكتب العلمية - بيروتالطبعة: الأولى، ١٣٩٩ هـعدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah, efendimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına salât ve selam eylesin. (Dedi ki:) el-‘Afve'l-Hallâk'a muhtaç fakîr Ali b. Muhammed b. Ali b. Irak eş-Şâfiî: Hamd, şeriatı her uydurma hadisten tenzih etmekle lütfeden ve ona karşı yalan uyduranın perdesini yırtarak onu ancak düşük ve hor görülen bir konuma düşüren Allah'a mahsustur. O'na hamd eder, şükreder, O'na dua eder ve O'ndan mağfiret dilerim. O'na sığınır, O'na tutunur ve O'ndan yardım dilerim. Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun tek olduğuna, ortağı bulunmadığına, hiçbir şüphe ve tereddüt barındırmayan bir şehadetle şehadet ederim. Ve yine efendimiz Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderildiğine şehadet ederim. Âline ve ashâbına da (salât ve selam olsun ki) onlar insanlığın efendileri, şehirlerin ve köylerin imamlarıdır; hak orduları bâtıl ehlinin karşısında toz duman koparıp (şiddetle savaşarak) onları gerisingeri döndürdüğü sürece. Emme ba‘d: Muhakkak ki ilim ve takva ehline göre en önemli işlerden biri, mürselîn efendisine iftira edilen mevzû hadisleri bilmektir ki onlardan sakınılsın. İmam Hafız Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî'nin bu konuda kapsamlı bir kitabı vardır, ancak onun bazı yerlerde eleştirilecek ve tartışılacak yönleri bulunmaktadır. Şeyh şüyûhumuz İmam Hafız Celâleddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr es-Suyûtî, sözü edilen İbnü'l-Cevzî kitabıyla ilgilenip onu ihtisar etmiş ve ona itirazlarını el-Leâlî el-Masnû'a fi'l-Ehâdîsi'l-Mevzû'a adlı kitabında toplamıştır. Sonra onun için bir zeyl kaleme almış, içinde İbnü'l-Cevzî'nin atladığı mevzû hadisleri zikretmiş ve itiraz ettiği yerlerin çoğunu en-Nüketü'l-Bedî'ât adını verdiği ayrı bir kitapta toplamıştır. İşte bu kitap, söz konusu eserleri özetlediğim eserdir ki, onu elde edenin başkasına iltifat etmesine gerek kalmamıştır. İhtisar ve tehzibinde ileri gittim. el-Leâlî'yi tercüme ve tertibinde takip ettim. Kitâbü'l-Menâkıb dışındaki her tercümeyi üç fasla ayırdım: (Birincisi) İbnü'l-Cevzî'nin mevzû olduğuna hükmedip kendisine muhalefet edilmeyen hadisler. (İkincisi) Mevzû olduğuna hükmedilip hakkında itiraz edilen hadisler. (Üçüncüsü) O tercümede Suyûtî'nin İbnü'l-Cevzî'ye ilave ettiği hadisler. Gerçi Suyûtî, ilavelerinde asıl eserin bazı tercümelerini ihmal etmiştir ve el-Kitâbü'l-Câmi'de başka bir hadis daha nakletmiştir.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِوَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ (قَالَ) الْفَقِيرُ إِلَى عَفْوِ الْخَلاقِ، عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ عَرَاقٍ، الشَّافِعِيُّ:الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي مَنَّ بِتَنْزِيهِ الشَّرِيعَةِ عَنْ كُلِّ حَدِيثٍ مُفْتَرًى، وَهَتَكَ حِجَابَ الْكَاذِبِ عَلَيْهَا فَلا يُلْقَى إِلا سَاقِطًا مُزْدَرًى، أَحْمَدُهُ وَأَشْكُرُهُ وَأَدْعُوهُ وَأَسْتَغْفِرُهُ، وَأَلُوذُ بِهِ مُعْتَصِمًا وَمُنْتَصِرًا، وَأَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ شَهَادَةً لَا شَكَّ فِيهَا وَلا امْتِرَا، وَأَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ الْمَبْعُوثُ بِالْحَقِّ بشيراً ومنذراً، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ سَادَةِ الْوَرَى، وَأَئِمَّةِ الأَمْصَارِ وَالْقُرَى، مَا غَبَّرَ جُيُوشُ الْحَقِّ فِي وُجُوهِ الْمُبْطِلِينَ حَتَّى رَجَعُوا الْقَهْقَرَى (وَبَعْدُ) فَإِنَّ مِنَ الْمُهِمَّاتِ عِنْدَ أَهْلِ الْعِلْمِ وَالتُّقَى، مَعْرِفَةَ الأَحَادِيثِ الْمَوْضُوعَةِ عَلَى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ لِتُتَّقَى، وَلِلإِمَامِ الْحَافِظِ أَبى الْفرج ابْن الْجَوْزِيِّ فِيهَا كِتَابٌ جَامِعٌ، إِلا أَنَّ عَلَيْهِ مُؤَاخَذَاتٍ وَمُنَاقَشَاتٍ فِي مَوَاضِعَ، وَقَدِ اعْتَنَى شَيْخُ شُيُوخِنَا الإِمَامُ الْحَافِظُ جَلالُ الدِّينِ عَبْدُ الرَّحْمَن ابْن أَبِي بَكْرٍ الأَسْيُوطِيُّ بِكِتَابِ ابْنِ الْجَوْزِيِّ الْمَذْكُورِ فَاخْتَصَرَهُ وَتَعَقَّبَهُ فِي كِتَابٍ سَمَّاهُ اللَّآلِي الْمَصْنُوعَةُ، فِي الأَحَادِيثِ الْمَوْضُوعَةِ، ثُمَّ عَمِلَ ذَيْلا ذَكَرَ فِيهِ أَحَادِيثَ مَوْضُوعَةً فَاتَتِ ابْنَ الْجَوْزِيِّ وَأَفْرَدَ أَكْثَرَ الْمَوَاضِعِ الْمُتَعَقَّبَةِ بِكِتَابٍ سَمَّاهُ " النُّكَتُ الْبَدِيعَاتُ " وَهَذَا كِتَابٌ لَخَّصْتُ فِيهِ هَذِهِ الْمُؤَلَّفَاتِ، بِحَيْثُ لَمْ يَبْقَ لِمُحَصِّلِهِ إِلَى مَا سِوَاهُ الْتِفَاتٌ، وَبَالَغْتُ فِي اخْتِصَارِهِ، وَتَهْذِيبِهِ، وَتَبِعْتُ اللَّآلِيَ فِي تَرَاجِمِهِ وَتَرْتِيبِهِ، وَجَعَلْتُ كُلَّ تَرْجَمَةٍ غَيْرَ كِتَابِ الْمَنَاقِبِ فِي ثَلاثَةِ فُصُولٍ:(الأَوَّلُ) فِيمَا حَكَمَ ابْنُ الْجَوْزِيِّ بِوَضْعِهِ وَلَمْ يُخَالَفْ فِيهِ.(وَالثَّانِي) فِيمَا حَكَمَ بِوَضْعِهِ وَتُعُقِّبَ فِيهِ.(وَالثَّالِثُ) فِيمَا زَادَهُ الأَسْيُوطِيُّ عَلَى ابْنِ الْجَوْزِيِّ حَيْثُ كَانَتْ لَهُ فِي تِلْكَ التَّرْجَمَةِ زِيَادَةٌ وَقَدْ أَخَلَّ السُّيُوطِيُّ فِي زِيَادَاتِهِ بِبَعْضِ تَرَاجِمِ أَصْلِهِ، وَأَوْرَدَ فِي الْكتاب الْجَامِع آخر
Kitaba gelince, onun hakkı, terkedilmiş hâlde bırakılmayıp tercüme (hal tercümesi) edilmesi ve o tercümenin (biyografinin) esere dâhil edilmesidir. İşte ben bunu el-Câmi‘[u’s-Sahîh]'ten naklettim ve onu, üçüncü fasıllarına ait uygun hal tercümelerinde zikrettim. Menâkıb kitabına gelince, onda bâblar vardır ve her bâbda anılan fasıllar bulunur. Fasıllardan herhangi birinde bir şey bulunmadığı takdirde ise: "Falan fasıl boştur" dedim. Hadislerin baş kısımlarını satır başlarına koydum ki, aranan hadise vâkıf olmak ve onu keşfetmek kolaylaşsın. Hadis merfû‘ olduğunda: "Falan hadis" dedim ve hadis lafzına muzaf olan lafız, merfû‘ olan lafzın kendisidir. Tahricinden sonra, "Falanın hadisinden" diyerek, kendisine nispet edilen sahâbîyi zikrederim. Ancak hadiste, onun belirli birine hitap ettiğine dair bir hikâye veya onunla başkası arasında bir müracaa ya da Cibrîl'in ona hitabının hikâyesi (ve bu hikâyeci/nakledenin Nebî dışında biri olması) yahut da Nebî'nin (s.a.v.) lafzından olmayan bir kıssanın hikâyesi bulunursa, o takdirde "hadis" lafzı, hadisin kendisine nispet edildiği sahâbî veya tâbiînin ismine izâfe edilir. Hadis mevkuf olduğunda ise: "Falanın eseri" der ve lafzını onun ardından zikrederim. Sonra her birini, onu tahric edeni (muhricini) anarak takip eder; ardından da illetini beyan ederim. Süyûtî'nin ziyâdelerinde illetini beyan etmediği şeyler varsa, eğer bana zahir olursa onun illetini zikrederim. İbnü'l-Cevzî'nin hadisleri kendi yoluyla isnad ettiği malzemeler (mevâd) çoğunlukla şunlardır: İbn Adî'nin el-Kâmil'i, İbn Hibbân'ın, Ukaylî'nin ve Ezdî'nin ed-Duafâ'ları; İbn Merdûye'in Tefsir'i; Taberânî'nin Mu'cem'leri; Dârekutnî'nin el-Efrâd'ı; Hatîb'in telifleri; İbn Şâhîn'in telifleri; Ebû Nuaym'in eserlerinden Hilye, Târîhu İsfahân ve diğerleri; Hâkim'in eserlerinden Târîhu Nîsâbûr ve diğerleri; Cevzekânî'nin el-Ebâtîl'i. Kolaylık olması için her biri için bir rumuz koydum: İbn Adî için (Ad); İbn Hibbân için (Hb); Ukaylî için (Uk); Ebü'l-Feth el-Ezdî için (Ft); İbn Merdûye için (Mr); Taberânî için (Tb); Dârekutnî için (Kt); Hatîb için (Ht); İbn Şâhîn için (Şâ); Ebû Nuaym için (Nu); Hâkim için (Hâ); Cevzekânî için (Cv). Zikredilen kitaplardan olmayan bir rivayet olduğunda, eğer kendisini tanıyorsam ravisinin adını söylerim; aksi halde onu İbnü'l-Cevzî'ye nispet ederim. Süyûtî'nin malzemeleri ise aslının malzemeleridir; bunlara ayrıca İbn Asâkir'in Târih'i, İbn Neccâr'ın Târih'i, Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs'i ve Ebü'ş-Şeyh'in teliflerini eklemiştir. Ben de İbn Asâkir için (Kr); İbn Neccâr için (Nc); Deylemî için (Dy) ve Ebü'ş-Şeyh için (Yh) rumuzunu kullandım. "İbnü'l-Cevzî dedi ki" veya "Süyûtî dedi ki" dediğimde, onların ifadelerini lafzen kastetmiyorum; bilakis onların özetini ve neticesini kastediyorum. İbnü'l-Cevzî bir hadis hakkında "sahih değildir" veya "münkerdir" yahut benzeri bir hüküm verdiğinde, onun bu husustaki lafzını aynen zikrederim. Şayet İbnü'l-Cevzî'den sonra gelenlerden biri, o hadisin mevzû, bâtıl veya yalan olduğunu açıkça belirtmişse...
الْكِتَابِ مَا حَقُّهُ أَنْ يُفْرَدَ بِالتَّرْجَمَةِ الْمَتْرُوكَةِ وَيُورَدَ فِيهَا، فَأَنَا نَقَلْتُ ذَلِكَ مِنَ الْكِتَابِ الْجَامِعِ وَأَوْرَدْتُهُ فِي التَّرَاجِمِ اللَّائِقِ بِهَا فِي ثَالِثِ فُصُولِهَا، أَمَّا كِتَابُ الْمَنَاقِبِ فَفِيهِ أَبْوَابٌ وَفِي كُلِّ بَابٍ مِنْهَا الْفُصُولُ الْمَذْكُورَةُ وَحَيْثُ لَمْ يَكُنْ فِي فَصْلٍ مِنْهَا شَيْءٌ قُلْتُ: وَالْفَصْلُ الْفُلانِيُّ خَالٍ؛ وَجَعَلْتُ أَوَائِلَ الأَحَادِيثِ فِي أَوَائِلِ السُّطُورِ تَسْهِيلا لِلْكَشْفِ وَالظَّفَرِ بِالْحَدِيثِ الْمَطْلُوبِ، وَإِذَا كَانَ الْحَدِيثُ مَرْفُوعًا قُلْتُ: حَدِيثُ كَذَا، وَاللَّفْظُ الْمُضَافُ إِلَيْهِ لَفْظَةُ حَدِيثٍ هُوَ اللَّفْظُ الْمَرْفُوعُ، وَبَعْدَ تَخَرُّجِهِ أَذْكُرُ صَحَابِيَّهُ الْمَنْسُوبَ إِلَيْهِ بِقَوْلِي: مِنْ حَدِيثِ فُلانٍ، إِلا أَنْ يَكُونَ فِي الحَدِيث حِكَايَة مُخَاطبَة مِنْهُ لِمُعَيَّنٍ أَوْ مُرَاجَعَةٌ بَيْنَهُ وَبَيْنَ غَيْرِهِ أَوْ حِكَايَةُ مُخَاطَبَةِ جِبْرِيلَ لَهُ والحاكى غير النَّبِي، أَوْ حِكَايَةُ قِصَّةٍ لَيْسَتْ مِنْ لفظ النَّبِي فَأُضِيفَ لَفْظَةُ " حَدِيثٍ " إِلَى اسْمِ الصَّحَابِيِّ أَوِ التَّابِعِيِّ الَّذِي نُسِبَ إِلَيْهِ الْحَدِيثُ وَإِذَا كَانَ الْحَدِيثُ مَوْقُوفًا قُلْتُ أَثَرُ فُلانٍ وَأَتْبَعْتُهُ لَفْظَهُ، ثُمَّ أَعْقَبَ كُلا بِذِكْرِ مُخَرِّجِهِ ثُمَّ بَيَانُ عِلَّتِهِ، وَمَا فِي زِيَادَاتِ السُّيُوطِيِّ مِمَّا لَمْ يُبَيِّنْ عِلَّتَهُ ذَكَرْتُ عِلَّتَهُ إِنْ لاحَتْ لِي، وَمَوَادُّ ابْنِ الْجَوْزِيِّ الَّتِي يُسْنِدُ الأَحَادِيثَ مِنْ طَرِيقِهَا غَالِبًا: الْكَامِلُ لابْنِ عَدِيٍّ وَالضُّعَفَاءُ لِابْنِ خبان وَلِلْعُقَيْلِيِّ وَلِلأَزْدِيِّ وَتَفْسِيرُ ابْنِ مَرْدَوَيْهِ وَمَعَاجِمُ الطَّبَرَانِيِّ وَالأَفْرَادُ لِلدَّارَقُطْنِيِّ وَتَصَانِيفُ الْخَطِيبِ وَتَصَانِيفُ ابْنِ شَاهِينَ وَالْحِلْيَةُ وَتَارِيخُ أَصْبَهَانَ وَغَيْرُهُمَا مِنْ مُصَنَّفَاتِ أَبِي نُعَيْمٍ وَتَارِيخُ نَيْسَابُورَ وَغَيْرُهُ مِنْ مُصَنَّفَاتِ الْحَاكِمِ وَالأَبَاطِيلُ لِلْجَوْزِقَانِيِّ، وَقَدْ جَعَلْتُ لِكُلِّ عَلامَةٍ لِلاخْتِصَارِ فَلابْنِ عَدِيٍّ (عد) ، وَلابْنِ حِبَّانَ (حب) وَلِلْعُقَيْلِيِّ (عق) وَلأَبِي الْفَتْحِ الأَزْدِيِّ (فت) وَلابْنِ مَرْدَوَيْهِ (مر) وَلِلطَّبَرَانِيِّ (طب) وَلِلدَّارَقُطْنِيِّ (قطّ) وَلِلْخَطِيبِ (خطّ) وَلابْنِ شَاهِينَ (شا) وَلأَبِي نُعَيْمٍ (نع) وَلِلْحَاكِمِ (حا) وَلِلْجَوْزِقَانِيِّ (قا) وَمَا كَانَ مِنْ غَيْرِ الْكُتُبِ الْمَذْكُورَةِ سَمَّيْتُ مَنْ رَوَاهُ إِنْ عَرَفْتُهُ وَإِلا نَسَبْتُهُ لابْنِ الْجَوْزِيِّ، وَمَوَادُّ السُّيُوطِيِّ هِيَ مَوَادُّ أَصْلِهِ وَزَادَ تَارِيخَ ابْنِ عَسَاكِرَ وَتَارِيخَ ابْنِ النَّجَّارِ وَمُسْنَدَ الْفِرْدَوْسِ لِلدَّيْلَمِيِّ وَتَصَانِيفَ أَبِي الشَّيْخِ، فَأَعْلَمْتُ لابْنِ عَسَاكِرَ (كرّ) وَلابْنِ النَّجَّارِ (نجا) وَلِلدَّيْلَمِيِّ (مي) وَلأَبِي الشَّيْخِ (يخ) وَإِذَا قُلْتُ قَالَ ابْنُ الْجَوْزِيِّ أَوِ السُّيُوطِيُّ فَلَسْتُ أَعْنِي عِبَارَتَهُمَا بِلَفْظِهَا وَإِنَّمَا أَعْنِي مُلَخَّصَهَا وَمَحْصُولَهَا، وَإِذَا قَالَ ابْنُ الْجَوْزِيِّ فِي حَدِيثٍ لَا يَصِحُّ أَوْ مُنْكَرٌ وَنَحْوَهُمَا أَوْرَدْتُ لَفْظَهُ فِي ذَلِكَ فَإِنْ صَرَّحَ بِكَوْنِهِ مَوْضُوعًا أَوْ بَاطِلا أَوْ كَذِبًا أَحَدٌ مِمَّن بعد ابْن
İbnü'l-Cevzî'ninkini zikrettim. Eğer hadisin başında “Ben dedim ki” ifadesi varsa, o benim ilâvemdir; aksi takdirde Süyûtî'nin telifindendir. İbnü'l-Cevzî, bir hadis hakkında “mevzûdur”, “aslı yoktur” veya “yalandır” dediğinde ise, ekseriyetle ihtisâren bunu zikretmem; zira kitabın konusu mevzû hadisleri beyan etmek olduğundan, o hüküm onun hakkında kâfidir. Meğer ki bu hüküm, râvilerinden hiçbirinin yalancılık veya uydurma ile vasıflanmadığı bir hadis hakkında söylenmiş olsun; işte o zaman onu zikrederim. Bu telhîsi hazırlarken İbnü'l-Cevzî'nin el-Mevdû‘ât'ına ve el-İleli'l-Mütenâhiye'sine, bunların Hâfız Zehebî tarafından yapılmış telhîslerine, Cevzekānî'nin Mevdû‘ât'ının telhîsine, yine Zehebî'nin Mîzân'ına, Lisânü'l-Mîzân'a, Râfiî'nin Tahrîc'ine, el-Keşşâf Tahrîc'ine, Hâfız İbn Hacer'in el-Metâlibü'l-Âliye, Tesdîdü'l-Kavs ve Zehrü'l-Firdevs adlı altı eserine, Hâfız Irakī'nin İhyâ Tahrîc'i ile Emâlî'sine ve Allâme Celâleddin İbrahim b. Osman b. İdrîs b. Dirbâs'ın Telhîsü'l-Mevdû‘ât'ına müracaat ettim. Bu kitaplardan ve diğerlerinden ihtiyaç duyulan şeyleri ilâve ederim; genellikle ilâvemi hadisin başında “Ben dedim ki” diyerek belirtir, sonunda da “Allahu a‘lem” derim. Maksada girmeden önce bu sanatın kıymetini, tâlibleri için tanıtan faydalı fasıllar takdim ettim. Ona Tenzîhü'ş-Şerîati'l-Merfû‘a ani'l-Ahbâri'ş-Şenîati'l-Mevdû‘a adını verdim. Allah'tan niyazım, onu kerim vechinin rızasına hâlis kılması, beni ve onu samimi niyet ve sâlim bir kalple mütalaa edenleri faydalandırmasıdır.
[FASIL]
Mevzû hadisin mahiyeti, alâmetleri ve hükmü hakkındadır:
Mevzû (موضوع) kelimesi lügatte, “vada‘a” (وضع) fiilinden ism-i mef‘ûldür; bir şeyi (fetha ile) koymak, indirmek ve düşürmek mânâsına gelir. Hâfız İbn Dihye şöyle demiştir: “Mevzû, iliştirilmiş demektir; ‘Falan, filana şunu vaz‘etti (وضع)’ yani onu ona iliştirdi, anlamındadır.” Istılahta ise mevzû, uydurulmuş, düzme hadistir. Birinci mânâdan alınmıştır; çünkü mertebesi atılıp bırakılmış, aslında yükseltilmeyi hak etmeyen şeydir. Yahut ikinci mânâdan alınmıştır; zira Nebî'ye (s.a.v.) iliştirilmiştir. Mevzû hadis, zayıf hadisin en kötü türüdür.
Mevzû hadisin alâmetleri şunlardır:
1. Uydurucusunun uydurduğunu itiraf etmesi. Mesela, uydurma olduğunu bizzat Müsevere b. Abdirabbih'in itiraf ettiği Fedâilü'l-Kur'ân hadisi gibi. O takdirde o râvinin hadisi ve bütün rivayetleri reddedilir. Bu, itirafıyla birlikte fıskını da ikrar etmesine rağmen sözünün kabulü mânâsına gelmez; bilakis itirafının gereğiyle kendisine muamele edilir; tıpkı zina, öldürme ve benzeri suçları itiraf eden kimseye yapıldığı gibi. Bu alâmeti bir alâmet saymamızdan şu anlaşılır: O hadis hakkında kat‘î olarak mevzû hükmü vermeyiz; zira itirafında yalan söyleme ihtimali vardır. Evet, itirafına onun doğruluğunu gerektiren karineler eşlik ederse o zaman kat‘î hüküm veririz; hele bu haber bize tevbesinden sonra verilmişse (bu daha kuvvetlidir).
2. İkinci alâmet, itirafı hükmünde olan şeydir. Allâme Zerkeşî ile Hâfız Irakī'nin belirttiği gibi, bir ravinin (tek başına) rivayet etmesi (teferrüd etmesi) bunun misalidir.
الْجَوْزِيِّ ذَكَرْتُهُ، فَإِنْ كَانَ فِي أَوَّلِهِ قُلْتُ، فَمِنْ زِيَادَتِي وَإِلا فَمِنْ مُؤَلَّفِ السُّيُوطِيِّ، فَأَمَّا إِذَا قَالَ ابْن الْجَوْزِيّ مَوْضُوع أَولا أَصْلَ لَهُ أَوْ كَذِبٌ فَلا أَذْكُرُ ذَلِكَ غَالِبًا اخْتِصَارًا، وَلأَنَّ مَوْضُوعَ الْكِتَابِ بَيَانُ الْمَوْضُوعِ فَهُوَ كَافٍ فِي الْحُكْمِ عَلَيْهِ بِذَلِكَ، إِلا أَنْ يُقَالَ ذَلِكَ فِي حَدِيثٍ لَمْ يُصَرَّحْ بِوَصْفِ أَحَدٍ مِنْ رُوَاتِهِ بِكَذِبٍ وَلا وَضْعٍ فَأَذْكُرُهُ، وَرَاجَعْتُ حَالَ جَمْعِي لِهَذَا التَّلْخِيصِ مَوْضُوعَاتِ ابْنِ الْجَوْزِيِّ وَالْعِلَلَ الْمُتَنَاهِيَةَ لَهُ، وَتَلْخِيصَهُمَا لِلْحَافِظِ الذَّهَبِيِّ وَتَلْخِيصَ مَوْضُوعَاتِ الْجَوْزِقَانِيِّ وَالْمِيزَانَ لِلذَّهَبِيِّ أَيْضًا، وَلِسَانَ الْمِيزَانِ وَتَخْرِيجَ الرَّافِعِيِّ وَتَخْرِيجَ الْكَشَّافِ وَالْمَطَالِبَ الْعَالِيَةِ وَتَسْدِيدَ الْقَوْسِ وَزَهْرَ الْفِرْدَوْسِ السِّتَّةَ لِلْحَافِظِ ابْنِ حَجَرٍ، وَتَخْرِيجَ الإِحْيَاءِ لِلْحَافِظِ الْعِرَاقِيِّ وَالأَمَالِي لَهُ وَتَلْخِيصَ الْمَوْضُوعَاتِ لِلْعَلامَةِ جَلالِ الدِّينِ إِبْرَاهِيمَ بْنِ عُثْمَانَ بْنِ إِدْرِيسَ بْنِ دِرْبَاسَ، فَرُبَّمَا أَزِيدُ مِنْ هَذِهِ الْكُتُبِ وَغَيرهَا مَا يحْتَاج إِلَيْهِ وَأمين مَا أَزِيدُهُ غَالِبًا بِقَوْلِي فِي أَوَّلِهِ، قُلْتُ، وَفِي آخِرِهِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ، وَقَدَّمْتُ قَبْلَ الْخَوْضِ فِي الْمَقْصُودِ فُصُولا نَافِعَةً فِي مَعْرِفَةِ مِقْدَارِ هَذَا الْفَنِّ لِطَالِبِيهِ (وَسَمَّيْتُهُ) " تَنْزِيهَ الشَّرِيعَةِ الْمَرْفُوعَةِ، عَنِ الأَخْبَارِ الشنيعة الْمَوْضُوعَة، وَالله المسؤل أَنْ يَجْعَلَهُ خَالِصًا لِوَجْهِهِ الْكَرِيمِ، وَأَنْ يَنْفَعَنِي بِهِ وَمَنْ طَالَعَهُ بِنِيَّةٍ صَادِقَةٍ وَقَلْبٍ سَلِيمٍ. [فَصْلٌ]فِي حَقِيقَةِ الْمَوْضُوعِ وَأَمَارَاتِهِ وَحُكْمِهِ: الْمَوْضُوع لُغَة اسْم مفعول من وضع الشَّيْء يَضَعهُ بِالْفَتْح وضعا حطه وأسقطه، وَقَالَ الْحَافِظ ابْن دحْيَة: الْمَوْضُوع الملصق وضع فلَان على فلَان كَذَا ألصقه بِهِ، وَاصْطِلَاحا هُوَ الحَدِيث المختلق الْمَصْنُوع مَأْخُوذ من الْمَعْنى الأول، لِأَن رتبته أَن يكون مطرحا ملقى لَا يسْتَحق الرّفْع أصلا، أَو من الْمَعْنى الثَّانِي لِأَنَّهُ ملصق بِالنَّبِيِّ، وَهُوَ شَرّ أَنْوَاع الضَّعِيف، وَله أَمَارَات مِنْهَا: إِقْرَار وَاضعه بِوَضْعِهِ كَحَدِيث فَضَائِل الْقُرْآن، اعْترف بِوَضْعِهِ ميسرَة بن عبد ربه، فَيرد حَدِيثه ذَلِك سَائِر مروياته، وَلَيْسَ هَذَا قبولا لقَوْله مَعَ اعترافه بالمفسق، وَإِنَّمَا هُوَ مُؤَاخذَة لَهُ بِمُوجب إِقْرَاره كَمَا يُؤَاخذ الشَّخْص باعترافه بالزنى وَالْقَتْل وَنَحْوهمَا، واستفيد من جعلنَا هَذَا أَمارَة أَنا لَا نقطع على حَدِيثه ذَلِك بِالْوَضْعِ، لاحْتِمَال كذبه فِي إِقْرَاره، نعم إِذا انْضَمَّ إِلَى إِقْرَاره قَرَائِن تَقْتَضِي صدقه فِيهِ قَطعنَا بِهِ وَلَا سِيمَا إِذا كَانَ إخْبَاره لنا بذلك بعد تَوْبَته، وَمِنْهَا مَا ينزل منزلَة إِقْرَاره، ومثاله كَمَا قَالَ الْعَلامَة الزَّرْكَشِيّ والحافظ الْعِرَاقِيّ أَن يعين المتفرد
Bir hadisin uydurma olduğu, râvinin doğum veya semâ tarihiyle bilinir; öyle ki bu tarihle râvinin şeyhinden hadis alması mümkün olmaz ya da şeyhin girmediği bilinen bir yerde işittiğini söylemesi gibi. Hâfız İbn Hacer, Nüketü İbnü's-Salâh adlı eserinde şöyle demiştir: Bu emâre için en uygun örnek, Beyhakî’nin el-Medhal’de sahih senediyle rivayet ettiği şu hadistir: Ahmed b. Abdullah el-Cüveybârî huzurunda Hasan’ın Ebû Hüreyre’den semâı konusunda ihtilâf ettiler. O da kendi senediyle Nebî (s.a.v.)’e dayanarak ‘Hasan, Ebû Hüreyre’den işitti’ diye rivayet etti. (İbn Hacer) derim ki: Bu hadisin yalan olduğu ancak tarihle bilindi. Zerkeşî ve Irâkî ilk sûrette ‘Onu tarih yalancı çıkarır’ deselerdi bu örneği de kapsardı. Allah en iyi bilendir. Bir diğer emâre: Râvinin yalan söylediğine, âdeten yalan üzere ittifak etmeleri veya birbirlerini taklit etmeleri imkânsız olan büyük bir topluluğun açıkça hükmetmesidir. Bir başkası: Râvinin hâliyle ilgili bir karinedir; Gıyâs b. İbrâhîm en-Nehaî ile Mehdî arasında geçen ve ileride gelecek olan kıssa gibi. Bir diğeri: Mervîdeki karinedir; te’vîl kabul etmeyecek biçimde aklın gereğine aykırı olması gibi. Buna duyu ve müşâhedeye yahut âdete aykırı olan da ilhak edilir. Kezâ kat‘î kitap delâletine, mütevâtir sünnete veya kat‘î icmâya münâfî olması da böyledir. Zerkeşî der ki: Bu, mervîden bazı râvîleri üzerine, münâfâtı ortadan kaldıracak bir şeyin düşmüş olması ihtimali bulunmadığı takdirde geçerlidir. Nitekim ‘Yeryüzünde yüz seneden sonra nefes sahibi hiçbir canlı kalmayacaktır’ hadisinde râvisinden ‘sizden’ lafzı düşmüştür. Hâfız İbn Hacer der ki: Sünnetin mütevâtir olanla kayıtlanması, mütevâtir olmayanı dışarıda bırakmak içindir. Zira sünnete mutlak olarak muhâlefet sebebiyle uydurma hükmü veren hata etmiştir. Cevzekânî, el-Ebâtîl adlı kitabında bunu çokça yapmıştır. Bu ancak herhangi bir vecihle cem‘ mümkün olmadığında söz konusudur. Cem‘ imkânı bulunduğunda ise böyle bir hüküm verilmez. Şeyh Takıyyüddîn İbn Dakîki'l-Îd bu emâreye işaretle şöyle demiştir: Onlar, çoğu zaman mervîye ve hadis lafızlarına dönen hususlar sebebiyle uydurma hükmü verirler. Bunun hâsılı, Nebî (s.a.v.)’in lafızlarını çokça kullanmaları sebebiyle kendilerinde nefsânî bir heyet ve kuvvetli bir meleke hâsıl olur; bununla nübüvvet lafızlarından olması câiz olanı câiz olmayandan ayırt ederler. Nitekim birine ‘Şeyhin yalancı olduğunu nasıl anlarsın?’ diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: ‘Kabağı kesinceye kadar yemeyin’ rivayetini getirdiğinde onun yalancı olduğunu anlarım. (Müellif) derim ki: Bazıları bu hususa, Ebû Humeyd veya Ebû Üseyd’in Resûlullah’tan rivayet ettiği şu hadisle istinas etmiştir: ‘Kalplerinizin tanıdığı, tüylerinizin ve derilerizin yumuşadığı, kendinize yakın gördüğünüz bir hadis işittiğinizde, ben size en yakın olanıyım. Şayet…’ (hadisin devamı kaynakta kesilmiştir.)
بِالْحَدِيثِ تَارِيخ مولده أَو سَمَاعه بِمَا لَا يُمكن مَعَه الْأَخْذ عَن شَيْخه أَو يَقُول إِنَّه سمع فِي مَكَان يعلم أَن الشَّيْخ لم يدْخلهُ، وَقَالَ الْحَافِظ ابْن حجر فِي نكت ابْن الصّلاح: الأولى أَن يمثل لهَذِهِ الأمارة بِمَا رَوَاهُ الْبَيْهَقِيّ فِي الْمدْخل بِسَنَدِهِ الصَّحِيح أَنهم اخْتلفُوا بِحُضُور أَحْمد ابْن عبد الله الجويباري فِي سَماع الْحسن من أبي هُرَيْرَة، فروى لَهُم بِسَنَدِهِ إِلَى النَّبِي: سمع الْحسن من أبي هُرَيْرَة، قلت: إِنَّمَا عرف كذب هَذَا الحَدِيث بالتاريخ، فَلَو قَالَ الزَّرْكَشِيّ والعراقي فِي الصُّورَة الأولى: كَأَن يكذبهُ التَّارِيخ لشمل هَذَا الْمِثَال وَالله أعلم، وَمِنْهَا: أَن يُصَرح بتكذيب رَاوِيه جمع كثير يمْتَنع فِي الْعَادة تواطؤهم على الْكَذِب أَو تَقْلِيد بَعضهم بَعْضًا، وَمِنْهَا قرينَة فِي حَال الرَّاوِي كقصة غياث بن إِبْرَاهِيم النَّخعِيّ مَعَ الْمهْدي وَسَتَأْتِي، وَمِنْهَا قرينَة فِي الْمَرْوِيّ كمخالفته لمقْتَضى الْعقل بِحَيْثُ لَا يقبل التَّأْوِيل، ويلتحق بِهِ مَا يَدْفَعهُ الْحس والمشاهدة أَو الْعَادة. وكمنافاته لدلَالَة الْكتاب القطعية أَو السّنة المتواترة أَو الْإِجْمَاع الْقطعِي، قَالَ الزَّرْكَشِيّ: هَذَا إِن لم يحْتَمل أَن يكون سقط من الْمَرْوِيّ على بعض رُوَاته مَا تَزُول بِهِ الْمُنَافَاة كَحَدِيث: لَا يبْقى على ظهر الأَرْض بعد مائَة سنة نفس منفوسة. فَإِنَّهُ سقط على رَاوِيه لَفْظَة: مِنْكُم، قَالَ الْحَافِظ ابْن حجر: وَتَقْيِيد السّنة بالمتواترة احْتِرَاز عَن غير المتواترة فقد أَخطَأ من حكم بِالْوَضْعِ بِمُجَرَّد مُخَالفَة السّنة مُطلقًا، وَقد أَكثر من ذَلِك الجوزقاني فِي كتاب الأباطيل. وَهَذَا إِنَّمَا يَتَأَتَّى حَيْثُ لَا يُمكن الْجمع بِوَجْه من الْوُجُوه، أما مَعَ إِمْكَان الْجمع فَلَا. وَقَالَ الشَّيْخ تَقِيّ الدَّين ابْن دَقِيق الْعِيد مُشِيرا إِلَى هَذِه الأمارة: وَكَثِيرًا مَا يحكمون بِالْوَضْعِ بِاعْتِبَار أُمُور ترجع إِلَى الْمَرْوِيّ وألفاظ الحَدِيث. وَحَاصِله يرجع إِلَى أَنه حصلت لَهُم لِكَثْرَة مزاولة أَلْفَاظ النَّبِي هَيْئَة نفسانية وملكة قَوِيَّة يعْرفُونَ بهَا مَا يجوز أَن يكون من أَلْفَاظ النُّبُوَّة وَمَا لَا يجوز، كَمَا سُئِلَ بَعضهم كَيفَ تعرف أَن الشَّيْخ كَذَّاب؟ قَالَ إِذا روى: " لَا تَأْكُلُوا الْقرعَة حَتَّى تذبحوها " علمت أَنه كَذَّاب؛ قلت وَقد استأنس بَعضهم لذَلِك بِخَبَر أبي حميد أَو أبي أسيد عَن رَسُول الله أَنه قَالَ " إِذا سَمِعْتُمْ الحَدِيث تعرفه قُلُوبكُمْ وتلين لَهُ أَشْعَاركُم وَأَبْشَاركُمْ وترون أَنه مِنْكُم قريب فَأَنا أولاكم بِهِ، وَإِذا
“Benden bir hadis işitirsiniz ki kalpleriniz onu inkâr eder, derileriniz ve kıllarınız ondan ürperir ve onun sizden uzak olduğunu görürsünüz. İşte ben o hadisin size en uzak olanıyım.” Bunu İmam Ahmed ve Bezzâr kendi müsnedlerinde rivayet etmiş olup, Kurtubî ve başkalarının belirttiği gibi senedi sahihtir. Yine Nebî (s.a.v.)’in şu sözü: “Benden, inkâr ettiğiniz şeyleri anlattığınızda onu kabul etmeyin; zira ben münker söylemem ve onun ehlinden değilim.” Bunu İbnü’l-Cevzî rivayet etmiştir. Büyük tâbiî er-Rabî‘ b. Huseym’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Hadisin, gündüzün aydınlığı gibi bir aydınlığı vardır ki onunla tanınır; ve gecenin karanlığı gibi bir karanlığı vardır ki onunla inkâr edilir.” Bu emâre türlerinden biri, hadisin, âzîm bir iş hakkında bir haber olmasıdır; öyle ki o haberi nakletmeye büyük bir cemaatin huzurunda saikler ve sebepler bulunur; fakat onu içlerinden sadece bir kişi nakleder. (Bunlardan biri de) haberin mükelleflerin onu bilmesinin gerekli olduğu ve mazereti ortadan kaldıran bir konuda olması, buna rağmen sadece bir kişinin rivayet etmesidir. (Yine bunlardan biri de) lafzının ve manasının zayıflığıdır. Hâfız İbn Hacer şöyle demiştir: “Esas olan, mananın zayıflığıdır. Nerede bu bulunursa, lafzın zayıflığı da eşlik etsin veya etmesin, mevzû‘iyyete delâlet eder. Zira bu dinin tamamı güzelliklerden ibarettir. Zayıflık ise bozukluğa (redâet) delâlet eder. Dinin maksatlarıyla arasında tam bir zıtlık vardır. Lafzın tek başına zayıflığı ise buna delâlet etmez; çünkü râvinin onu mana ile rivayet etmiş olması, manayı bozmaksızın fasih olmayan lafızlarla ifade etmiş olması ihtimali vardır. Evet, eğer râvi ‘bu Nebî’nin lafzıdır’ diye açıkça belirtirse, o zaman lafzın zayıflığı mevzû‘iyyete delâlet eder.” Bitti. Hocalarımızın hocası Burhânüddîn el-Bikâî şöyle demiştir: “Mananın zayıflığına dönen şeylerden biri de küçük bir işe karşı aşırı şiddetli tehditte bulunmak veya basit bir fiile karşı büyük bir vaatte bulunmaktır. Bu, kıssâsın (vaiz/hikâye anlatıcılarının) hadislerinde çokça bulunur.” İbnü’l-Cevzî şöyle demiştir: “Bir topluluğun uydurduğu şu sözlerden dolayı utanıyorum: ‘Kim şöyle namaz kılarsa, ona yetmiş ev vardır; her evde yetmiş bin ev; her evde yetmiş bin döşek; her döşekte yetmiş bin câriye…’ Kudret âciz kalmaz; fakat bu çirkin bir karışıklıktır.” Yine şöyle derler: “Kim bir gün oruç tutarsa, bin hac ve bin umre sevabı alır ve Eyyûb’un sevabına nail olur.” Bu, amellerin denge ölçülerini ifsat eder. (Bunlardan biri de) İmam Fahruddîn er-Râzî’nin zikrettiğidir: Haberin, bütün rivayetlerin derlenip toplandığı ve kaydedildiği bir dönemde rivayet edilmesi; fakat araştırıldığında ne râvilerin ezberinde ne de kitapların sayfalarında bulunmamasıdır. Sahâbe dönemi ve ona yakın zamanlarda, henüz rivayetler derlenmemişken, bir râvinin başkasında olmayan bir şeyi rivayet etmesi caizdir. Hâfız el-Alâî şöyle demiştir: “Bu işi, yani hadisi araştırma işini, ancak bütün hadisi veya çoğunu ezberlemiş büyük bir hâfız yerine getirebilir; tıpkı İmam Ahmed, Ali b. el-Medînî, Yahyâ b. Maîn ve onlardan sonra Buhârî, Ebû Hâtim, Ebû Zür‘a ve onlardan daha aşağı derecede olan Nesâî ve ardından Dârekutnî gibi. Çünkü bir hadisin mevzû‘ olduğuna hükmetmek için başvurulan temel yöntemler, genellikle bütün yolları bir araya toplamak ve uzak beldelerdeki rivayetlerin çoğuna muttali olmaktır; öyle ki bu sayede hangi rivayetin hadis olduğu bilinsin.”
سَمِعْتُمْ الحَدِيث عني تنكره قُلُوبكُمْ وتنفر مِنْهُ أَشْعَاركُم وَأَبْشَاركُمْ وترون أَنه مِنْكُم بعيد فَأَنا أبعدكم مِنْهُ " رَوَاهُ الإِمَام أَحْمد وَالْبَزَّار فِي مسنديهما وَسَنَده صَحِيح كَمَا قَالَه الْقُرْطُبِيّ وَغَيره وَبِقَوْلِهِ " مَا حدثتم عني مِمَّا تُنْكِرُونَهُ فَلَا تَأْخُذُوا بِهِ فَإِنِّي لَا أَقُول الْمُنكر وَلست من أَهله " رَوَاهُ ابْن الْجَوْزِيّ، وَعَن الرّبيع بن خثيم التَّابِعِيّ الْجَلِيل أَنه قَالَ: إِن للْحَدِيث ضوءا كضوء النَّهَار يعرفهُ وظلمة كظلمة اللَّيْل تنكره، وَمن أَنْوَاع هَذِه الأمارة أَن يكون الحَدِيث خَبرا عَن أَمر جسيم تتوفر الدَّوَاعِي على نَقله بِحَضْرَة الجم الْغَفِير ثمَّ لَا يَنْقُلهُ إِلَّا وَاحِد مِنْهُم (وَمِنْهَا) أَن يكون فِيمَا يلْزم الْمُكَلّفين علمه وَقطع الْعذر فِيهِ، فينفرد بِهِ وَاحِد (وَمِنْهَا) ركة لَفظه وَمَعْنَاهُ، قَالَ الْحَافِظ ابْن حجر: والمدار على ركة الْمَعْنى فَحَيْثُ وجدت دلّت على الْوَضع سَوَاء انْضَمَّ إِلَيْهَا ركة اللَّفْظ أم لَا فَإِن هَذَا الدَّين كُله محَاسِن والركة ترجع إِلَى الرداءة فبينها وَبَين مَقَاصِد الدَّين مباينة، وركة اللَّفْظ وَحدهَا لَا تدل على ذَلِك لاحْتِمَال أَن يكون الرَّاوِي رَوَاهُ بِالْمَعْنَى فَعبر بِأَلْفَاظ غير فصيحة من غير أَن يخل بِالْمَعْنَى، نعم إِن صرح الرَّاوِي بِأَن هَذَا لفظ النَّبِي دلّت ركة اللَّفْظ حِينَئِذٍ على الْوَضع انْتهى قَالَ شيخ شُيُوخنَا الْبُرْهَان البقاعي: وَمِمَّا يرجع إِلَى ركة الْمَعْنى الإفراط بالوعيد الشَّديد، على الْأَمر الصَّغِير أَو بالوعد الْعَظِيم على الْفِعْل الْيَسِير، وَهَذَا كثير فِي حَدِيث الْقصاص، قَالَ ابْن الْجَوْزِيّ: وَإِنِّي لأَسْتَحي من وضع أَقوام وضعُوا: " من صلى كَذَا فَلهُ سَبْعُونَ دَارا فِي كل دَار سَبْعُونَ ألف بَيت فِي كل بَيت سَبْعُونَ ألف سَرِير على كل سَرِير سَبْعُونَ ألف جَارِيَة، وَإِن كَانَت الْقُدْرَة لَا تعجز وَلَكِن هَذَا تَخْلِيط قَبِيح، " وَكَذَلِكَ يَقُولُونَ: " من صَامَ يَوْمًا كَانَ كَأَجر ألف حَاج وَألف مُعْتَمر وَكَانَ لَهُ ثَوَاب أَيُّوب، " وَهَذَا يفْسد مقادير مَوَازِين الْأَعْمَال (وَمِنْهَا) مَا ذكره الإِمَام فَخر الدَّين الرَّازِيّ أَن يروي الْخَبَر فِي زمن قد استقرئت فِيهِ الْأَخْبَار ودونت فيفتش عَنهُ فَلَا يُوجد فِي صُدُور الرِّجَال وَلَا فِي بطُون الْكتب فَأَما فِي عصر الصَّحَابَة وَمَا يقرب مِنْهُ حِين لم تكن الْأَخْبَار استقرئت فَإِنَّهُ يجوز أَن يروي أحدهم مَا لَيْسَ عِنْد غَيره، قَالَ الْحَافِظ العلائى: وَهَذَا إِنَّمَا يقوم بِهِ أَي بالتفتيش عَنهُ الْحَافِظ الْكَبِير الَّذِي قد أحَاط حفظه بِجَمِيعِ الحَدِيث أَو معظمه كَالْإِمَامِ أَحْمد وَعلي بن الْمَدِينِيّ وَيحيى بن معِين وَمن بعدهمْ كالبخاري وَأبي حَاتِم وَأبي زرْعَة وَمن دونهم كَالنَّسَائِيِّ ثمَّ الدَّارَقُطْنِيّ، لِأَن المآخذ الَّتِي يحكم بهَا غَالِبا على الحَدِيث بِأَنَّهُ مَوْضُوع إِنَّمَا هِيَ جمع الطّرق والاطلاع على غَالب الْمَرْوِيّ فِي الْبلدَانِ المتنائية بِحَيْثُ يعرف بذلك مَا هُوَ من حَدِيث
Râvîlerin, kendi hadisleri olmayan bir rivayeti böyle nitelemelerinden ötürüdür. Bu mertebeye ulaşamayan bir kimse ise, hadisi bulamamasından hareketle onun mevzû olduğuna nasıl hükmedebilir ki? Bu, onların tasarruflarının kesinlikle kabul etmeyeceği bir şeydir. (Söz burada sona erdi.) (Ben derim ki): Buradan şunu anlamış olduk: Adı geçen ve kendilerine işaret edilen hâfızlar, bir hadis hakkında 'Onu bilmiyorum' veya 'Onun aslı yoktur' dediklerinde, bu söz, o hadisin mevzû olduğuna hükmetmek için yeterlidir. En doğrusunu Allah bilir. (Celâleddîn es-Suyûtî), Şerhu't-Takrîb'de şöyle demiştir: Mevzû hadisin alâmetlerinden biri de, râvînin Râfızî olması ve hadisin Ehl-i Beyt'in faziletleri hakkında olmasıdır. (Ben derim ki): Veya onlarla savaşanları yermek hakkında olmasıdır. Hocalarımdan biri, şeyhi, muhaddis hâfız el-Burhân en-Nâcî'den (nûn ile) şunu naklettiğini zikretmiştir: Mevzû hadisin alâmetlerinden biri de içinde '...bir peygamber veya nebîler sevabı verildi...' ve benzeri ifadelerin bulunmasıdır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir. (Soru): Mevzûluk, beyyine ile sâbit olur mu? Meselâ, iki âdil kişinin, bir adamın bir söz uydurup onu Peygamber'e (s.a.v.) nispet ettiğini görmesi gibi. Zirkeşî şöyle demiştir: Bu meselede, yalan şahitliğin beyyine ile sâbit olup olmayacağı konusundaki tereddüde benzer bir durumun ortaya çıkması muhtemeldir; fakat onunla amel edilmeyeceği kesindir. Mevzû hadisin hükmü: Durumu bilinerek -mevzû olduğu bildirilmedikçe- ister senedli olsun ister senedsiz, hangi anlamda olursa olsun rivâyet edilmesi haramdır. Zan hâlinde de durum böyledir. Zira Resûlullah (s.a.v.): 'Kim, yalan olduğunu zannettiği (gördüğü) bir hadisi benden rivâyet ederse, o da yalancılardan biridir.' buyurmuştur. Bunu, Müslim rivâyet etmiştir. 'Yerâ' (görür) kelimesi, yâ harfinin ötresiyle 'zanneder' anlamınadır. 'el-Kâzibeyn' (yalancılar) kelimesinde ise iki rivâyet vardır: 'Bâ' harfinin üstünü ile tesniye (iki kişi), esresi ile çoğul (bir topluluk) kastedilir. Hususi Bölüm. Hâfız İbn Kesîr şöyle demiştir: Bazı kelâmcılardan, hadis uydurmanın bütünüyle vuku bulmadığını inkâr ettikleri nakledilmiştir. Bu sözü söyleyen kişi ya mevcut değildir ya da şer‘î ilimlerle iştigal etmekten son derece uzaktır. Bazıları bu görüşe şöyle bir akıl yürütmeyle karşılık vermeye çalışmıştır: Peygamber (s.a.v.)'den, 'Bana yalan isnat edilecektir' hadisi vârit olmuştur. Eğer bu hadis sahihse, o zaman ona yalan isnat edilmesi kaçınılmazdır; eğer yalansa, zaten istenen (vuku bulduğu) hâsıl olmuştur. Birinci ihtimale şöyle cevap verilmiştir: Onun şu anda vuku bulması gerekmez; zira kıyâmete kadar, söz konusu yalan isnadının meydana gelebileceği daha nice zamanlar vardır. Bu söz, onunla istidlâlde bulunmak ve ona verilen cevap; sahih hadisleri ezberlemekle kalmayıp, kendilerine veya başkalarına sokuşturulmasından korktukları için o sahih hadislerin misli ve kat kat fazlası mevzû hadisi de ezberleyen hadis imamları ve hâfızları nezdinde en zayıf şeylerdendir.
الروَاة مِمَّا لَيْسَ من حَدِيثهمْ، وَأما من لم يصل إِلَى هَذِه الْمرتبَة فَكيف يقْضِي بِعَدَمِ وجدانه للْحَدِيث بِأَنَّهُ مَوْضُوع هَذَا مِمَّا يأباه تصرفهم انْتهى (قلت) فاستفدنا من هَذَا أَن الْحفاظ الَّذين ذكرهم وأضرا بهم إِذا قَالَ أحدهم فِي حَدِيث لَا أعرفهُ أَو لَا أصل لَهُ كفى ذَلِك فِي الحكم عَلَيْهِ بِالْوَضْعِ وَالله أعلم (قَالَ) السُّيُوطِيّ فِي شرح التَّقْرِيب: وَمن الأمارات كَون الرَّاوِي رَافِضِيًّا والْحَدِيث فِي فَضَائِل أهل الْبَيْت (قلت) أَو فِي ذمّ من حاربهم، وَذكر بعض شيوخي أَنه روى عَن شَيْخه الْحَافِظ الْمُحدث الْبُرْهَان النَّاجِي بالنُّون أَن من أَمَارَات الْمَوْضُوع أَن يكون فِيهِ: وَأعْطى ثَوَاب نَبِي أَو النَّبِيين وَنَحْوهمَا وَالله تَعَالَى أعلم (وَهل) يثبت الْوَضع بِالْبَيِّنَةِ كَأَن يرى عَدْلَانِ رجلا يصنف كلَاما ثمَّ ينْسبهُ إِلَى النَّبِي قَالَ الزَّرْكَشِيّ: يشبه أَن يجِئ فِيهِ التَّرَدُّد فِي أَن شَهَادَة الزُّور هَل تثبت بِالْبَيِّنَةِ، مَعَ الْقطع بِأَنَّهُ لَا يعْمل بِهِ، وَحكم الْمَوْضُوع أَن تحرم رِوَايَته فِي أَي معنى كَانَ بِسَنَد أَو غَيره مَعَ الْعلم بِحَالهِ إِلَّا مَقْرُونا بالإعلام بِأَنَّهُ مَوْضُوع، وَكَذَا مَعَ الظَّن لقَوْله " من حدث عني بِحَدِيث يرى أَنه كذب فَهُوَ أحد الْكَاذِبين " رَوَاهُ مُسلم، وَقَوله يرى هُوَ بِضَم الْيَاء بِمَعْنى يظنّ، وَفِي الْكَاذِبين راويتان فتح الْمُوَحدَة على إِرَادَة التَّثْنِيَة وَكسرهَا على إِرَادَة الْجمع. [فصل]قَالَ الْحَافِظ ابْن كثير: حكى عَن بعض الْمُتَكَلِّمين إِنْكَار وُقُوع الْوَضع بِالْكُلِّيَّةِ وَهَذَا الْقَائِل إِمَّا لَا وجود لَهُ أَو هُوَ فِي غَايَة الْبعد عَن ممارسة الْعُلُوم الشَّرْعِيَّة وَقد حاول بَعضهم الرَّد عَلَيْهِ بِأَنَّهُ قد ورد عَنهُ بِأَنَّهُ قد قَالَ: سيكذب عَليّ فَإِن كَانَ هَذَا صَحِيحا فسيقع الْكَذِب عَلَيْهِ لَا محَالة، وَإِن كَانَ كذبا فقد حصل الْمَطْلُوب، وَأجِيب عَن الأول بِأَنَّهُ لَا يلْزم وُقُوعه الْآن إِذْ بَقِي إِلَى يَوْم الْقِيَامَة أزمان يُمكن أَن يَقع فِيهَا مَا ذكر، وَهَذَا القَوْل وَالِاسْتِدْلَال عَلَيْهِ وَالْجَوَاب عَنهُ من أَضْعَف الْأَشْيَاء عِنْد أَئِمَّة الحَدِيث وحفاظهم الَّذين كَانُوا يتضلعون من حفظ الصِّحَاح ويحفظون أَمْثَالهَا وأضعافها من المكذوبات خشيَة أَن تروج عَلَيْهِم أَو على أحد من النَّاس.
[Fasıl] Resûlullah'tan (s.a.v.) sahih olarak şu hadis rivâyet edilmiştir: “Kim benim üzerime bile bile yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın.” İbnü’l-Cevzî şöyle demiştir: Bu hadisi sahâbeden doksan sekiz kişi rivâyet etmiştir. Bunlar arasında Aşere-i Mübeşşere, İbn Mes‘ûd, Suhayb, Ammâr b. Yâsir, Muâz b. Cebel, Ukbe b. Âmir, Mikdâd b. el-Esved, Selmân el-Fârisî, Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb, Amr b. Abese, Utbe b. Ğazvân, Utbe b. Abdîs-Sülemî, Ebû Zer el-Ğifârî, Ebû Katâde, Übey b. Kâ‘b, Huzeyfe b. el-Yemân, Huzeyfe b. Esîd, Câbir b. Semüre, Câbir b. Âbis el-Abdî, Abdullah b. Amr b. el-Âs, Sefîne, Mugīre b. Şu‘be, İmrân b. Husayn, Ebû Hüreyre, Berâ b. Âzib, Zeyd b. Sâbit, Zeyd b. Erkam, Seleme b. el-Ekvâ‘, Râfi‘ b. Hadîc, Enes b. Mâlik, Ebû Sa‘îd el-Hudrî, Abdullah b. Abbâs, Muâviye b. Ebî Süfyân, Muâviye b. Hayde, Sâib b. Yezîd, Amr b. Avf el-Müzenî, Üsâme b. Zeyd, Amr b. Mürre el-Cühenî, Büreyde b. el-Husayb, Cehcâh el-Ğifârî, Cündu‘ b. Damre el-Ensârî, Ebû Kebşe el-Eslemî, Vâsile b. el-Eska‘, Abdullah b. ez-Zübeyr, Kays b. Sa‘d b. Ubâde, Abdullah b. Ebî Evfâ, Amr b. Hureys, Evs b. Evs, Sa‘d b. el-Midhâs, Ebû Ümâme el-Bâhilî, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Ebû Mûsâ el-Ğâfikî, Abdullah b. Yezîd el-Hatmî, Ebû Kırsâfe Cendere b. Hayşene, Ebû Rimse –ki adı Rifâa et-Teymî’dir–, Ebû Râfi‘ Resûlullah’ın âzâdlı kölesi, Hâlid b. Urfuta, Târık b. el-Eşyem (Ebû Mâlik el-Eşca‘î’nin babası), Amr b. el-Hamak, Nübeyt b. Şerît, Kâ‘b b. Kutbe, Ya‘lâ b. Mürre, Mürre el-Behzî, el-‘Urs b. Amîre, Süleymân b. Surad, Yezîd b. Esed, Abdullah b. Zağb el-İyâdî, Affân b. Habîb, Abdullah b. Cerrâd, el-Münka‘ b. el-Husayn b. Yezîd et-Temîmî, Yezîd b. Hâlid el-Asrî ve Lâhık b. Mâlik Ebû Akīl bulunmaktadır.
[فصل]صَحَّ عَن رَسُول الله أَنه قَالَ " من كذب عَليّ مُتَعَمدا فَليَتَبَوَّأ مَقْعَده من النَّار، " قَالَ ابْن الْجَوْزِيّ رَوَاهُ من الصَّحَابَة ثَمَانِيَة وَتسْعُونَ نفسا مِنْهُم الْعشْرَة المبشرة وَابْن مَسْعُود وصهيب وعمار بن يَاسر ومعاذ بن جبل وَعقبَة بن عَامر والمقداد بن الْأسود وسلمان الْفَارِسِي وَعبد الله بن عمر بن الْخطاب وَعَمْرو بن عبسة وَعتبَة بن غَزوَان وَعتبَة بن عبد السّلمِيّ وَأَبُو ذَر الْغِفَارِيّ وَأَبُو قَتَادَة وَأبي بن كَعْب وَحُذَيْفَة بن الْيَمَان وَحُذَيْفَة بن أسيد وَجَابِر بن سَمُرَة وَجَابِر بن عَابس الْعَبْدي وَعبد الله بن عَمْرو بن الْعَاصِ وسفينة والمغيرة بن شغبة وَعمْرَان بن الْحصين وَأَبُو هُرَيْرَة والبراء بن عَازِب وَزيد بن ثَابت وَزيد بن أَرقم وَسَلَمَة بن الْأَكْوَع وَرَافِع بن خديج وَأنس بن مَالك وَأَبُو سعيد الْخُدْرِيّ وَعبد الله بن عَبَّاس وَمُعَاوِيَة بن أبي سُفْيَان وَمُعَاوِيَة ابْن حيدة والسائب بن يزِيد وَعَمْرو بن عَوْف الْمُزنِيّ وَأُسَامَة بن زيد وَعَمْرو بن مرّة الْجُهَنِيّ وَبُرَيْدَة بن الْحصيب وجهجاه الْغِفَارِيّ وجندع بن ضَمرَة الْأنْصَارِيّ وَأَبُو كَبْشَة الْأَنمَارِي وواثلة بن الْأَسْقَع وَعبد الله بن الزبير وَقيس بن سعد بن عبَادَة وَعبد الله بن أبي أوفى وَعَمْرو بن حُرَيْث وَأَوْس بن أَوْس وَسعد بن المدحاس وَأَبُو أُمَامَة الْبَاهِلِيّ وَأَبُو مُوسَى الْأَشْعَرِيّ وَأَبُو مُوسَى الغافقي وَعبد الله بن يزِيد الخطمي وَأَبُو قرصافة جندرة بن خيشنة وَأَبُو رمثة واسْمه رِفَاعَة التَّيْمِيّ وَأَبُو رَافع مولى رَسُول الله وخَالِد بن عرفطة وطارق بن الأشيم وَالِد أبي مَالك الْأَشْجَعِيّ وَعَمْرو بن الْحمق ونبيط بن شريط وَكَعب بن قُطْبَة ويعلى بن مرّة وَمرَّة الْبَهْزِي والعرس بن عميرَة وَسليمَان بن صرد وَيزِيد ابْن أَسد وَعبد الله بن زغب الْإِيَادِي وَعَفَّان بن حبيب وَعبد الله بن جَراد والمنقع ابْن الْحصين بن يزِيد التَّمِيمِي وَيزِيد بن خَالِد العصري ولاحق بن مَالك أَبُو عقيل
Ebû Meymûn el-Ezdî, Eslem kabilesinden sahâbî bir adam, bir başka sahâbî, müminlerin annesi Âişe (r.anhâ), müminlerin annesi Hafsa (r.anhâ) ve Resûlullah (s.a.v.)’in dadısı Ümmü Eymen (r.anhâ) (bu hadisi rivayet etmişlerdir). İbnü’l-Cevzî bu zevâtın hadislerini isnad ederek rivayet etmiş, ardından şöyle demiştir: Bunu ayrıca Ebû Bekre (r.a.), Sehl b. Hanzaliyye, Muâz b. Enes, Ebû Hind ed-Dârî, Sehl b. Sa‘d, Mâlik b. ‘Atâhiyye, Sebre b. Ma‘bed, Habîb b. Habbân ve Havle bint Hakîm (r.anhüm) de rivayet etmiştir. Ancak onlardan gelen isnadı zikretmek bize müyesser olmadı (sözü burada) sona erdi. Nevevî, Şerhu Müslim’in mukaddimesinde bazılarından naklen, bu hadisi sahâbeden rivayet edenlerin sayısının iki yüz olduğunu zikretmiştir. Hâfız el-Irâkî şöyle demiştir: Ben bunun vuku bulmasını uzak görüyorum. Hâfız Ebü’l-Haccâc ed-Dimaşkî ise bu hadisin tarîklerini toplamış ve sayısı yüz ikiye ulaşmıştır (sözü) sona erdi. İbnü’l-Cevzî, Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Abdülvehhâb el-İsferâyînî’den onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Dünyada, on kişinin (aşere-i mübeşşere) ittifak ettiği başka bir hadis yoktur.” Hâfız Zeynüddin el-Irâkî ise şöyle demiştir: Bu böyle değildir. Nitekim Hâkim ve Beyhakî, namazda elleri kaldırma hadisini on kişinin rivayet ettiğini söylemiş ve ‘On kişinin rivayet ettiği başka bir hadis yoktur’ demişlerdir. Ebü’l-Kāsım b. Mende ise, mestler üzerine mesh hadisini de on kişinin rivayet ettiğini zikretmiştir. [Fasıl] es-Seyf Ahmed b. Ebî’l-Mecd şöyle demiştir: İbnü’l-Cevzî, bazı kişilerin râvileri hakkındaki sözleri sebebiyle –mesela “filan zayıftır”, “güçlü değildir” gibi– hadislere “uydurma” hükmünü vermiştir. Hâlbuki o hadis, kalbin bâtıl olduğuna şehâdet ettiği türden değildir; onda Kitâb’a, Sünnet’e veya icmâa aykırılık yoktur; ne akıl ne de nakil onu inkâr etmektedir. İbnü’l-Cevzî’nin elinde, o hadisin uydurma olduğuna dair o râvi hakkında söylenen sözlerden başka bir delil bulunmamaktadır. Bu ise bir haddi aşma ve cürettir. (Bu sözü) şeyhlerimizin şeyhi, allâme muhaddis Şemseddin es-Sehâvî, Şerhu’t-Takrîb’de nakletmiş ve peşinden şöyle demiştir: “Bilakis, sadece râvinin yalancılıkla itham edilmesi ve rivayette tek kalması, hadise uydurma hükmü vermeyi câiz kılmaz. Bu sebeple şeyhimiz, yani Hâfız İbn Hacer, bunu müstakil bir tür kabul etmiş ve ona metrûk adını vermiştir. Bunu da, hadisi yalancılıkla itham edilen bir kimsenin rivayet etmesi, o hadisin yalnız onun kanalıyla bilinmesi ve bilinen kurallara aykırı olması şeklinde açıklamıştır. Yine şöyle demiştir: Aynı şekilde, sözlerinde yalancılığı bilinen, fakat bu yalancılığın hadiste ondan sâdır olduğu ortaya çıkmamış olan kimsenin hadisi de böyledir; fakat bu, öncekinden daha alt derecededir.” (Sehâvî’nin sözü) sona erdi. Onun “yalancılıkla itham edilen” sözünden, hadiste yalancılığı bilinen ve başkasının rivayet etmediği bir hadis rivayet eden kimse dışarıda kalmıştır. Zira böyle bir kimsenin hadisine, Hâfız el-Alâî ve başkalarının da açıkça belirttiği gibi, uydurma olduğuna delâlet eden bir karine eklenince uydurma hükmü veririz.
وَأَبُو مَيْمُون الْأَزْدِيّ وَرجل من أسلم صَحَابِيّ وَرجل آخر صَحَابِيّ وَعَائِشَة أم الْمُؤمنِينَ وَحَفْصَة أم الْمُؤمنِينَ وَأم أَيمن حاضنة رَسُول الله، أسْند ابْن الْجَوْزِيّ أَحَادِيث هَؤُلَاءِ ثمَّ قَالَ وَرَوَاهُ أَيْضا أَبُو بكرَة وَسَهل بن الحنظلية ومعاذ بن أنس وَأَبُو هِنْد الدَّارِيّ وَسَهل بن سعد وَمَالك بن عتاهية وسبرة بن معبد وحبِيب بن حبَان وَخَوْلَة بنت حَكِيم وَلم يتهيأ لنا ذكر الْإِسْنَاد عَنْهُم انْتهى، وَذكر النَّوَوِيّ فِي مُقَدّمَة شرح مُسلم عَن بَعضهم: أَن عدَّة من رَوَاهُ من الصَّحَابَة مِائَتَان، قَالَ الْحَافِظ الْعِرَاقِيّ: وَأَنا أستبعد وُقُوع ذَلِك، وَقد جمع الْحَافِظ أَبُو الْحجَّاج الدِّمَشْقِي طرقه فَبلغ بهَا مائَة واثنين انْتهى وروى ابْن الْجَوْزِيّ عَن أبي بكر مُحَمَّد بن أَحْمد بن عبد الْوَهَّاب الإِسْفِرَايِينِيّ أَنه قَالَ: " لَيْسَ فِي الدُّنْيَا حَدِيث اجْتمع عَلَيْهِ الْعشْرَة غَيره، " قَالَ الْحَافِظ زين الدَّين الْعِرَاقِيّ: وَلَيْسَ كَذَلِك فقد ذكر الْحَاكِم وَالْبَيْهَقِيّ أَن حَدِيث رفع الْيَدَيْنِ فِي الصَّلَاة رَوَاهُ الْعشْرَة وَقَالا: لَيْسَ حَدِيث رَوَاهُ الْعشْرَة غَيره، وَذكر أَبُو الْقَاسِم بن مَنْدَه أَن حَدِيث الْمسْح على الْخُفَّيْنِ رَوَاهُ الْعشْرَة أَيْضا [فصل]قَالَ السَّيْف أَحْمد بن أبي الْمجد: أطلق ابْن الْجَوْزِيّ الْوَضع على أَحَادِيث لكَلَام بعض النَّاس فِي رواتها كَقَوْلِه فلَان ضَعِيف أَو لَيْسَ بِالْقَوِيّ وَنَحْوهمَا، وَلَيْسَ ذَلِك الحَدِيث مِمَّا يشْهد الْقلب بِبُطْلَانِهِ وَلَا فِيهِ مُخَالفَة لكتاب وَلَا سنة وَلَا إِجْمَاع وَلَا يُنكره عقل وَلَا نقل وَلَا حجَّة مَعَه لوضعه سوى كَلَام ذَلِك الرجل فِي رُوَاته، وَهَذَا عدوان ومجازفة انْتهى نَقله شيخ شُيُوخنَا الْعَلامَة الْمُحدث شمس الدَّين السخاوي فِي شرح التَّقْرِيب، وَقَالَ عقبه: بل مُجَرّد اتهام الرَّاوِي بِالْكَذِبِ مَعَ تفرده لَا يسوغ الحكم بِالْوَضْعِ وَلذَا جعله شَيخنَا يَعْنِي الْحَافِظ ابْن حجر نوعا مُسْتقِلّا وَسَماهُ الْمَتْرُوك وَفَسرهُ بِأَن يرويهِ من يتهم بِالْكَذِبِ وَلَا يعرف ذَلِك الحَدِيث إِلَّا من جِهَته وَيكون مُخَالفا للقواعد الْمَعْلُومَة، قَالَ وَكَذَا: من عرف بِالْكَذِبِ فِي كَلَامه وَإِن لم يظْهر وُقُوعه مِنْهُ فِي الحَدِيث وَهُوَ دون الأول انْتهى، وَخرج بقوله من يتهم بِالْكَذِبِ من عرف بِالْكَذِبِ فِي الحَدِيث وروى حَدِيثا لم يروه غَيره فَإنَّا نحكم على حَدِيثه ذَلِك بِالْوَضْعِ إِذا انضمت إِلَيْهِ قرينَة تَقْتَضِي وَضعه كَمَا صرح بِهِ الْحَافِظ العلائى وَغَيره.
(Fasıl) Hadis uyduranlar (vâzı‘lar) kısımlara ayrılır: (Birinci Kısım) Zındıklardır ki bunlar, hadis uydurmada öncülük eden ve bu işe atılan kimselerdir. Onları uydurmaya sevk eden, dini hafife almak ve Müslümanları şaşırtmaktır. Abdülkerîm b. Ebî’l-Avcâ, Muhammed b. Saîd el-Maslûb, Abdülmelik b. Mervân zamanında peygamberlik iddiasında bulunan Hâris el-Kezzâb ve Mugīre b. Saîd el-Kûfî gibi. Nitekim Hammâd b. Zeyd şöyle demiştir: "Zındıklar, Peygamber (s.a.v.) hakkında on dört bin hadis uydurmuşlardır." Bunu Ukaylî rivayet etmiştir. İbn Adiyy de şöyle demiştir: "İbn Ebî’l-Avcâ yakalanıp Muhammed b. Süleyman b. Ali’nin huzuruna getirildiğinde boynunun vurulmasını emretti. O da: 'Vallahi, içinizde dört bin hadis uydurdum; bu hadislerle helali haram, haramı helal kıldım' dedi." İbnü’l-Cevzî ise şöyle der: "Bunlardan bazıları, ihtiyarı gaflete düşürüp onun kitabına kendi hadislerinden olmayan şeyleri sokuşturur, sonra o ihtiyar zannıyla onu kendi hadisiymiş gibi rivayet ederdi."
(İkinci Kısım) Ehvâ ve bid‘at ehlidir. Bunlar kendi mezheplerini desteklemek veya muhaliflerini kötülemek için hadis uydururlar. İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-Ta‘dîl kitabının mukaddimesinde Haricî bir şeyhten rivayet eder: O şeyh tövbe ettikten sonra şöyle dedi: "Dinlerinizi kimden aldığınıza dikkat edin! Çünkü biz bir şeyi arzuladığımızda onu hadis haline getirirdik." Hâkim Ebû Abdillah da şöyle der: "Muhammed b. el-Kâsım et-Tâlekānî, Mürcie’nin ileri gelenlerindendi ve onların mezhebi üzere hadis uydururdu." İbn Adiyy, Muhammed b. Şücâ‘ es-Selcî’nin (ث ve ج ile) zahiri tecsîm olan hadisler uydurup bunları Ehl-i Hadîs’e nisbet ettiğini, aralarındaki mezhebî düşmanlık sebebiyle onları kötülemeyi kastettiğini anlatır. el-Müfhim sahibi Ebü’l-Abbâs el-Kurtubî de şöyle der: "Ehl-i Re’y fukahasından bazıları, kıyasın delâlet ettiği hükmü, sözlü bir nisbetle Resûlullah’a (s.a.v.) izafe etmeyi câiz gördü ve 'Resûlullah şöyle buyurdu' dediler. İşte bu sebeple onların kitapları, metinleri uydurma olduğuna şahitlik eden hadislerle doludur; çünkü bu hadisler fakihlerin fetvalarına benzer ve onlar bu hadislere senet ikame etmezler."
(Üçüncü Kısım) Hadis uydurmayı bir meslek ve ticaret edinen, Allah ve Resûlüne karşı cesaret gösteren bir topluluktur; öyle ki içlerinden biri gecesinin çoğunu hadis uydurmakla geçirirdi. Ebü’l-Buhtürî Vehb b. Vehb el-Kâdî, Süleyman b. Amr en-Nehaî, el-Hüseyin b. Alvân ve İshak b. Necîh el-Malatî gibi. Bunu İmâm Ebû Hâtim İbn Hibbân, Kitâbü’d-Duafâ ve’l-Mecrûhîn adlı eserinin mukaddimesinde zikretmiştir.
(فصل) الوضاعون أَصْنَاف(الصِّنْف الأول) الزَّنَادِقَة وهم السَّابِقُونَ إِلَى ذَلِك والهاجمون عَلَيْهِ، حملهمْ على الْوَضع الاستخفاف بِالدّينِ والتلبيس على الْمُسلمين، كَعبد الْكَرِيم بن أبي العوجاء وَمُحَمّد بن سعيد المصلوب والْحَارث الْكذَّاب الَّذِي ادّعى النُّبُوَّة فِي زمن عبد الْملك بن مَرْوَان، والمغيرة بن سعيد الْكُوفِي، حَتَّى قَالَ حَمَّاد بن زيد: وضعت الزَّنَادِقَة على النَّبِي أَرْبَعَة عشر ألف حَدِيث رَوَاهُ الْعقيلِيّ، وَقَالَ ابْن عدي: لما أَخذ ابْن أبي العوجاء وَأتي بِهِ مُحَمَّد بن سُلَيْمَان بن عَليّ فَأمر بِضَرْب عُنُقه قَالَ: وَالله لقد وضعت فِيكُم أَرْبَعَة آلَاف حَدِيث أحرم فِيهَا الْحَلَال وَأحل فِيهَا الْحَرَام، قَالَ ابْن الْجَوْزِيّ: وَقد كَانَ من هَؤُلَاءِ من يتغفل الشَّيْخ فيدس فِي كِتَابه مَا لَيْسَ من حَدِيثه فيرويه ذَلِك الشَّيْخ ظنا مِنْهُ أَنه من حَدِيثه.(الصِّنْف الثَّانِي) أَصْحَاب الْأَهْوَاء والبدع وضعُوا أَحَادِيث نصْرَة لمذاهبهم أَو ثلبا لمخالفهم، روى ابْن أبي حَاتِم فِي مُقَدّمَة كتاب الْجرْح وَالتَّعْدِيل عَن شيخ من الْخَوَارِج أَنه كَانَ يَقُول بعد مَا تَابَ: انْظُرُوا عَمَّن تأخذون دينكُمْ فَإنَّا كُنَّا إِذا هوينا أمرا صيرنا لَهُ حَدِيثا وَقَالَ الْحَاكِم أَبُو عبد الله: كَانَ مُحَمَّد بن الْقَاسِم الطَّالقَانِي من رُؤَسَاء المرجئة يضع الحَدِيث على مَذْهَبهم، وَحكى ابْن عدي أَن مُحَمَّد بن شُجَاع الثَّلْجِي بِالْمُثَلثَةِ وَالْجِيم كَانَ يضع الْأَحَادِيث الَّتِي ظَاهرهَا التجسيم وينسبها إِلَى أهل الحَدِيث يقْصد الشناعة عَلَيْهِم لما بَينه وَبينهمْ من الْعَدَاوَة المذهبية، وَقَالَ أَبُو الْعَبَّاس الْقُرْطُبِيّ صَاحب الْمُفْهم: استجاز بعض فُقَهَاء أهل الرَّأْي نِسْبَة الحكم الَّذِي دلّ عَلَيْهِ الْقيَاس إِلَى رَسُول الله نِسْبَة قولية فَيَقُول فِي ذَلِك: قَالَ رَسُول الله كَذَا، وَلِهَذَا ترى كتبهمْ مشحونة بِأَحَادِيث تشهد متونها بِأَنَّهَا مَوْضُوعَة لِأَنَّهَا تشبه فَتَاوَى الْفُقَهَاء وَلِأَنَّهُم لَا يُقِيمُونَ لَهَا سندا.(الصِّنْف الثَّالِث) قوم اتَّخذُوا الْوَضع صناعَة وتسوقا جَرَاءَة على الله وَرَسُوله حَتَّى إِن أحدهم ليسهر عَامَّة ليله فِي وضع الحَدِيث كَأبي البخْترِي وهب بن وهب القَاضِي وَسليمَان ابْن عَمْرو النَّخعِيّ وَالْحُسَيْن بن علوان واسحق بن نجيح الْمَلْطِي، ذكر ذَلِك الامام أَبُو حَاتِم ابْن حبَان فِي مُقَدّمَة كِتَابه الضُّعَفَاء والمجروحين.
Dördüncü sınıf: Zühde nispet edilen bir topluluk; cahillikten neşet eden dindarlıkları onları terğîb ve terhîb konusunda hadisler uydurmaya sevk etti. Zannlarınca insanları hayra teşvik ve şerden sakındırmak için. Hâfız İbn Hacer'in belirttiği üzere Kerramiyye ve kezâ bazı mutasavvıflar bunu câiz görmüştür. Hüccetü'l-İslâm Gazzâlî dedi ki: "Bu, şeytanın vesveselerindendir. Zira doğrulukta yalandan kurtuluş vardır; Allah ve Resûlü'nün zikrettiklerinde va'z konusunda uydurmaya ihtiyaç yoktur." Şeyhülislâm Nevevî dedi ki: "Bu hususta kendilerine itibar edilen müslümanların, Resûlullah'a (s.a.v.) kasten yalan isnat etmenin haram olduğu ve 'Kim benim üzerime kasten yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın' haberine binaen bunun büyük günahlardan olduğu yönündeki icmâına muhalefet etmişlerdir." Hatta Şeyh Ebû Muhammed el-Cüveynî ileri giderek bu fiili tekfir etti. (Müellif) dedi: Hâfız İmâdüddin İbn Kesîr, Hanbelîlerden İbn Akîl'in hocası Ebü'l-Fadl el-Hemedânî'den, onun Cüveynî'nin bu sözüne katıldığını nakletti. Hâfız Zehebî, el-Kebâir adlı eserinde dedi ki: "Allah Teâlâ ve Resûlü'ne karşı helal bir şeyi haram kılma veya haram bir şeyi helal kılma hususunda kasten yalan uydurmak şüphesiz ki katıksız küfürdür. Asıl mesele bunun dışında kalan konularda onlara karşı yalan uydurmaktır. Allah en iyi bilendir." Ve bu hadisi te'vil konusunda dayandıkları bâtıl şüphelere itibar edilmez: Hadisin sadece belirli bir adam hakkında vârid olduğu, o adamın bir kavme gidip kendisinin Resûlullah'ın elçisi olduğunu iddia ettiği, (adamın) onların kanları ve malları hakkında hüküm verdiği, bu durumun Resûlullah'a ulaştığında öldürülmesini emredip bunu söylediği; yahut hadisin, kendisine hakaret veya İslâm'ı lekelemek amacıyla bir şey uyduran kimse hakkında olduğu şeklindeki te'villerine... Bunu, Ebû Ümâme'den rivayet edilen şu hadise dayandırdılar: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Kim benim üzerime kasten yalan uydurursa cehennemin iki gözü arasındaki yerine hazırlansın." (Râvi) dedi ki: Bu durum ashabına o kadar ağır geldi ki yüzlerinde (endişe) okundu.
(الصِّنْف الرَّابِع) قوم ينسبون إِلَى الزّهْد حملهمْ التدين النَّاشِئ عَن الْجَهْل على وضع أَحَادِيث فِي التَّرْغِيب والترهيب ليحثوا النَّاس بزعمهم على الْخَيْر ويزجروهم عَن الشَّرّ، وَقد جوز ذَلِك الكرامية وَكَذَا بعض المتصوفة كَمَا قَالَ الْحَافِظ ابْن حجر، قَالَ حجَّة الْإِسْلَام الْغَزالِيّ: وَهَذَا من نزغات الشَّيْطَان فَفِي الصدْق مندوحة عَن الْكَذِب وَفِيمَا ذكر الله وَرَسُوله غنية عَن الاختراع فِي الْوَعْظ، وَقَالَ شيخ الْإِسْلَام النَّوَوِيّ: خالفوا فِي ذَلِك إِجْمَاع الْمُسلمين الَّذين يعْتد بهم على تَحْرِيم تعمد الْكَذِب على رَسُول الله وعَلى أَنه من الْكَبَائِر لخَبر " من كذب عَليّ مُتَعَمدا فَليَتَبَوَّأ مَقْعَده من النَّار " بل بَالغ الشَّيْخ أَبُو مُحَمَّد الْجُوَيْنِيّ فَكفر بِهِ (قلت) وَنقل الْحَافِظ عماد الدَّين ابْن كثير عَن أبي الْفضل الهمذاني شيخ ابْن عقيل من الْحَنَابِلَة أَنه وَافق الْجُوَيْنِيّ على هَذِه الْمقَالة، وَقَالَ الْحَافِظ الذَّهَبِيّ فِي كتاب الْكَبَائِر لَهُ: وَلَا ريب أَن تعمد الْكَذِب على الله تَعَالَى وَرَسُول الله فِي تَحْرِيم حَلَال أَو تَحْلِيل حرَام كفر مَحْض، وَإِنَّمَا الشَّأْن فِي الْكَذِب عَلَيْهِمَا فِي مَا سوى ذَلِك وَالله أعلم، وَلَا يلْتَفت إِلَى مَا تعلقوا بِهِ من الشّبَه الْبَاطِلَة فِي تَأْوِيل هَذَا الحَدِيث من أَنه إِنَّمَا ورد فِي رجل معِين ذهب إِلَى قوم وَادّعى أَنه رَسُول رَسُول الله إِلَيْهِم يحكم فِي دِمَائِهِمْ وَأَمْوَالهمْ فَبلغ ذَلِك رَسُول الله فَأمر بقتْله وَقَالَ هَذَا، أَو أَنه فِي حق من كذب عَلَيْهِ شَيْئا يقْصد بِهِ عَيبه أَو شين الْإِسْلَام وتعلقوا فِي ذَلِك بِمَا رُوِيَ عَن أبي أُمَامَة قَالَ: قَالَ رَسُول الله " من كذب عَليّ مُتَعَمدا فَليَتَبَوَّأ مَقْعَده بَين عَيْني جَهَنَّم " قَالَ: فشق ذَلِك على أَصْحَابه حَتَّى عرف فِي وُجُوههم
Dediler ki: 'Yâ Resûlallah! Sen bu sözü söyledin, hâlbuki biz senden hadis işitiyor, ona ilâveler ve eksiltmeler yapıyor, öne alıp geri alıyoruz.' Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Ben bunu kastetmedim. Lâkin ben, benim üzerime yalan uydurarak beni ayıplamayı ve İslâm'a leke sürmeyi kasteden kimseyi kastettim.' Veya şu mânâda: 'Tergîb ve terhîb konusunda yalan söz konusu olduğunda, bu Nebî (s.a.v.) hakkında yalandır, ona karşı bir yalan değildir.' Veya şu mânâda: 'Hadisin bazı tariklerinde “Kim benim üzerime, insanları saptırmak kastıyla yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın” ifadesi gelmiştir. Bu sebeple mutlak rivayetler bu kayıtlı rivayete hamledilir.' (Buna şöyle cevap veririz:) Onların birinci şüphesine şöyle cevap veririz: Zikredilen sebebin senedi sâbit olmamıştır. Sâbit olduğu takdirde ise itibar lafzın umûmunadır, sebebin hususiyetine değildir. İkinci şüpheye: Hadis bâtıldır; nitekim el-Hâkim böyle söylemiştir. Senedinde Muhammed b. el-Fadl b. Atıyye bulunmaktadır; âlimler onun yalancılığında ittifak etmişlerdir. Sâlih Cezere: 'O, hadis uydururdu' demiştir. Üçüncü şüpheye: O, ahkâm koyma hususunda (hadis uydurmak) onun üzerine yalandır. Çünkü mendup da ahkâmın bir kısmıdır; Allah Teâlâ'dan o amel üzerinde şu sevabın verileceğinin haber verilmesi de (ahkâm kapsamındadır). Dördüncü şüpheye: Hadis imamları, 'insanları saptırmak için' kaydının zayıf olduğunda ittifak etmişlerdir. Sıhhati takdir edilse bile onların bu kayıtla bir ilgisi yoktur. Zira 'li-yudılle' (saptırmak için) ifadesindeki lâm, netice/âkıbet lâmıdır (lâmu'l-âkıbe), ta'lîl (illet/gerekçe) lâmı değildir. Veya bu lâm te'kîd içindir ve bir mefhûmu yoktur. Bu iki vecih üzerine Allah Teâlâ'nın: 'İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah'a yalan iftira edenden daha zalim kimdir?' [En‘âm, 144] âyeti çıkarılmıştır. Zira Allah'a yalan iftira etmek, saptırma kastı olsun olmasın mutlak olarak haramdır.
(Beşinci tür) Dünyevî maksat sahipleri: Kıssâs (vaiz/hikâye anlatıcıları), dilenciler ve emirlerin adamları gibi. Bunun örnekleri pek çoktur. Birincinin örneklerinden biri, İbnü'l-Cevzî'nin kitabının mukaddimesinde zikrettiğidir. Dedi ki: Zamanımızdaki kıssâstan (vaizlerden) biri bir kitap telif etti ve içinde şunu anlattı: Hasan ve Hüseyin (r.a.), Ömer b. el-Hattâb'ın (r.a.) yanına girdiler. O meşguldü. İşini bitirince başını kaldırıp onları gördü, kalkıp onları öptü ve her birine bin (dirhem) bağışladı. Onlara: 'Beni helâl edin; sizin girdiğinizi fark etmedim' dedi. Bunun üzerine onlar geri döndüler ve babaları Alî b. Ebî Tâlib'in (r.a.) huzurunda onu övdüler. Bunun üzerine Ali (r.a.) dedi ki: 'Resûlullah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim: “Ömer b. el-Hattâb, İslâm'da bir nur, cennet ehline bir kandildir.”' Onlar (Hasan ve Hüseyin) geri dönüp bunu ona (Ömer'e) anlattılar. O da bir divit ve kâğıt getirtti ve şöyle yazdı: 'Bismillâhirrahmânirrahîm. Bana, cennet ehlinin gençlerinin efendileri, babaları el-Murtazâ (Ali) vasıtasıyla, dedeleri el-Mustafâ (s.a.v.)'dan rivayet ettiler ki: “Ömer, İslâm'da bir nur, cennet ehline bir kandildir.”' Ve vasiyet etti ki bu yazı kefenine, göğsü üzerine konulsun. (Öyle yapıldı.) Ertesi sabah kalktıklarında onu kabrinin üzerinde buldular. (Notta şöyle yazılıydı:) 'Ve bunda (şu doğrulandı): Hasan ve Hüseyin doğru söyledi, babaları doğru söyledi, Resûlullah (s.a.v.) doğru söyledi. (Öyleyse) Ömer, İslâm'ın nuru ve cennet ehline bir kandildir.'
وَقَالُوا يَا رَسُول الله قلت هَذَا وَنحن نسْمع مِنْك الحَدِيث فنزيد وننقص ونقدم ونؤخر فَقَالَ: لم أعن ذَلِك وَلَكِن عنيت من كذب عَليّ يُرِيد عيبي وشين الْإِسْلَام، أَو: أَنه إِذا كَانَ الْكَذِب فِي التَّرْغِيب والترهيب فَهُوَ كذب للنبى لَا عَلَيْهِ أَو: أَنه ورد فِي بعض طرق الحَدِيث " من كذب عَليّ مُتَعَمدا ليضل بِهِ النَّاس فليتبوآ مَقْعَده من النَّار، " فَتحمل الرِّوَايَات الْمُطلقَة عَلَيْهِ، لأَنا نجيب عَن شبهتهم الأولى بِأَن السَّبَب الْمَذْكُور لم يثبت إِسْنَاده وَبِتَقْدِير ثُبُوته فَالْعِبْرَة بِعُمُوم اللَّفْظ لَا بِخُصُوص السَّبَب، وَعَن الثَّانِيَة بِأَن الحَدِيث بَاطِل كَمَا قَالَه الْحَاكِم وَفِي إِسْنَاده مُحَمَّد بن الْفضل بن عَطِيَّة اتَّفقُوا على تَكْذِيبه، وَقَالَ صَالح جزرة كَانَ يضع الحَدِيث، وَعَن الثَّالِثَة أَنه كذب عَلَيْهِ فِي وضع الْأَحْكَام فَإِن الْمَنْدُوب قسم مِنْهَا وَفِي الْإِخْبَار عَن الله عز وجل فِي الْوَعْد على ذَلِك الْعَمَل بذلك الثَّوَاب، وَعَن الرَّابِعَة بِاتِّفَاق أَئِمَّة الحَدِيث على أَن زِيَادَة: ليضل بِهِ النَّاس ضَعِيفَة، وَبِتَقْدِير صِحَّتهَا لَا تعلق لَهُم بهَا لِأَن اللَّام فِي قَوْله ليضل لَام الْعَاقِبَة لَا. لَام التَّعْلِيل أَو هِيَ للتَّأْكِيد وَلَا مَفْهُوم لَهَا وعَلى هذَيْن الْوَجْهَيْنِ خرج قَوْله تَعَالَى: {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا لِيُضِلَّ النَّاس بِغَيْر علم} لِأَن افتراء الْكَذِب على الله محرم مُطلقًا سَوَاء قصد بِهِ الإضلال أم لَا.(الصِّنْف الْخَامِس) أَصْحَاب الْأَغْرَاض الدُّنْيَوِيَّة كَالْقصاصِ والشحاذين وَأَصْحَاب الْأُمَرَاء وأمثلة ذَلِك كَثِيرَة (فَمن) أَمْثِلَة الأول مَا أوردهُ ابْن الْجَوْزِيّ فِي مُقَدّمَة كِتَابه قَالَ: صنف بعض قصاص زَمَاننَا كتابا فَذكر فِيهِ أَن الْحسن وَالْحُسَيْن رضي الله عنهما دخلا على عمر بن الْخطاب رضي الله عنه وَهُوَ مَشْغُول فَلَمَّا فرغ من شغله رفع رَأسه فرآهما فَقَامَ فقبلهما ووهب لكل وَاحِد مِنْهُمَا ألفا وَقَالَ لَهما: اجعلانى فِي حل، فَمَا عرفت دخولكما فَرَجَعَا وشكراه بَين يَدي أَبِيهِمَا عَليّ بن أبي طَالب رضي الله عنه، فَقَالَ سَمِعت رَسُول الله يَقُول " عمر بن الْخطاب نور فِي الْإِسْلَام سراج لأهل الْجنَّة " فَرَجَعَا فحدثاه فَدَعَا بِدَوَاةٍ وَقِرْطَاس وَكتب فِيهِ: بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم حَدثنِي سيدا شباب أهل الْجنَّة عَن أَبِيهِمَا المرتضى عَن جدهما الْمُصْطَفى أَنه قَالَ " عمر نور فِي الْإِسْلَام سراج لأهل الْجنَّة " وَأوصى أَن يَجْعَل فِي كَفنه على صَدره فَوضع فَلَمَّا أَصْبحُوا وجدوه على قَبره، " وَفِيه صدق الْحسن وَالْحُسَيْن وَصدق أَبوهُمَا وَصدق رَسُول الله، عمر نور الْإِسْلَام وسراج أهل الْجنَّة
(Örneklerden) İkincisi, İbnü'l-Cevzî'nin kendi senediyle Ca‘fer b. Muhammed et-Tayâlisî'den rivayet ettiği şudur: Dedi ki: Ahmed b. Hanbel ile Yahyâ b. Ma‘în, Rasâfe Mescidi'nde namaz kıldılar. Derken önlerinde bir kâss ayağa kalktı ve dedi: "Bize Ahmed b. Hanbel ile Yahyâ b. Ma‘în rivayet etti; onlar dediler ki: Bize Abdurrezzâk, Ma‘mer'den, o Katâde'den, o Enes'ten rivayetle dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Kim 'Lâ ilâhe illallah' derse, Allah o kelimenin her bir harfinden gagası altından, tüyleri mercandan bir kuş yaratır.'" Ve yaklaşık yirmi varak tutan bir kıssaya başladı. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel, Yahyâ b. Ma‘în'e bakmaya başladı; Yahyâ da Ahmed'e bakıyordu. Ahmed ona: "Sen mi bunu ona rivayet ettin?" dedi. O da: "Vallahi bunu şu andan önce işitmedim" dedi. Kâss kıssasını bitirip "parçaları" (bahşişleri) aldıktan sonra geri kalanını beklemek üzere oturunca, Yahyâ b. Ma‘în eliyle ona "gel" işareti yaptı. O da bir şey alacağını umarak geldi. Yahyâ ona: "Bu hadisi sana kim rivayet etti?" dedi. O: "Ahmed b. Hanbel ve Yahyâ b. Ma‘în" dedi. Yahyâ: "Ben Yahyâ b. Ma‘în'im ve bu da Ahmed b. Hanbel'dir. Biz bunu Resûlullah'ın hadisinde asla işitmedik" dedi. Kâss: "Ben hep Yahyâ b. Ma‘în'in akılsız olduğunu işitirdim, şu andan önce bunu iyice anlamamıştım. Sanki dünyada sizden başka Yahyâ b. Ma‘în ve Ahmed b. Hanbel yokmuş gibi! Ben on yedi tane Ahmed b. Hanbel ve Yahyâ b. Ma‘în'den yazdım" dedi. Ahmed, yenini yüzüne koydu ve: "Bırak gitsin" dedi. O da kalktı, ikisiyle alay edercesine. (Derim ki:) İbn Hibbân ve ardından İbnü'l-Cevzî bu hikâyeyi kabul etmiş ve isnadına dokunmamışlardır. Zehebî ise Mîzân'da, İbrâhîm b. Abdilvâhid el-Bekrî'nin biyografisinde bunu inkâr etmiştir. Şöyle demiştir: "Bunu kimin getirdiğini bilmiyorum; münker bir hikâye, onun uydurmasından korkarım." Sonra söz konusu hikâyeyi zikretmiştir. Allah teâlâ en iyi bilendir. (Onun) örneklerinden bir diğeri de İbn Hibbân'ın, Kitâbü'd-Duafâi ve'l-Mecrûhîn'in mukaddimesinde Mü'emmil b. İhâb'dan rivayet ettiği şudur: Dedi ki: Bir adam halktan dilenmek üzere ayağa kalktı; fakat kendisine hiçbir şey verilmedi. Bunun üzerine adam: "Bize Yezîd b. Hârûn, Şerîk'ten, o Mugīre'den, o İbrâhîm'den rivayet etti ki: 'Dilenci üç defa istediği halde kendisine bir şey verilmezse, onlara karşı üç defa tekbir getirsin'" dedi ve: "Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber" demeye başladı, sonra geçip gitti. Durum Yezîd b. Hârûn'a anlatılınca: "Habis adam bana yalan söylemiş, bunu asla işitmedim" dedi. (Üçüncü örneklerden biri de) Gıyâs b. İbrâhîm ile el-Mehdî'nin hikâyesidir. Bunu İbn Ebî Hayseme kendi Tarih'inde zikretmiştir. Şöyle ki: Gıyâs, el-Mehdî'nin huzuruna girdi. el-Mehdî güvercinleri sever ve onlarla oynardı. Önünde bir güvercin varken kendisine denildi ki...
(وَمن أَمْثِلَة) الثَّانِي مَا رَوَاهُ ابْن الْجَوْزِيّ بِسَنَدِهِ إِلَى جَعْفَر بن مُحَمَّد الطَّيَالِسِيّ قَالَ: صلى أَحْمد بن حَنْبَل وَيحيى بن معِين فِي مَسْجِد الرصافة فَقَامَ بَين أَيْديهم قاص فَقَالَ حَدثنَا أَحْمد بن حَنْبَل وَيحيى بن معِين قَالَا حَدثنَا عبد الرَّزَّاق عَن معمر عَن قَتَادَة عَن أنس قَالَ قَالَ رَسُول الله: " من قَالَ لَا إِلَه إِلَّا الله خلق الله من كل كلمة مِنْهَا طيرا منقاره من ذهب وريشه من مرجان، وَأخذ فِي قصَّة نَحوا من عشْرين ورقة، فَجعل أَحْمد بن حَنْبَل ينظر إِلَى يحيى بن معِين وَيحيى ينظر إِلَى أَحْمد، فَقَالَ لَهُ أَنْت حدثته بِهَذَا فَيَقُول وَالله مَا سَمِعت بِهَذَا إِلَّا السَّاعَة فَلَمَّا فرغ من قصصه، وَأخذ القطيعات ثمَّ قعد ينْتَظر بقيتها قَالَ لَهُ يحيى بن معِين بِيَدِهِ تعال، فجَاء مُتَوَهمًا لنوال فَقَالَ لَهُ يحيى: من حَدثَك بِهَذَا الحَدِيث؟ قَالَ أَحْمد بن حَنْبَل وَيحيى بن معِين، فَقَالَ أَنا يحيى بن معِين وَهَذَا أَحْمد بن حَنْبَل مَا سمعنَا بِهَذَا قطّ فِي حَدِيث رَسُول الله، فَقَالَ: لم أزل أسمع أَن يحيى بن معِين أَحمَق مَا تحققته إِلَّا السَّاعَة كَأَن لَيْسَ فِي الدُّنْيَا يحيى بن معِين وَأحمد بن حَنْبَل غيركما، قد كتبت عَن سَبْعَة عشر أَحْمد بن حَنْبَل وَيحيى بن معِين، فَوضع أَحْمد كمه على وَجهه وَقَالَ دَعه يقوم فَقَامَ كَالْمُسْتَهْزِئِ بهما (قلت) أقرّ ابْن حبَان ثمَّ ابْن الْجَوْزِيّ هَذِه الْحِكَايَة وَلم يطعنا فِي إسنادها وأنكرها الذَّهَبِيّ فِي الْمِيزَان فِي تَرْجَمَة إِبْرَاهِيم بن عبد الْوَاحِد الْبكْرِيّ: فَقَالَ لَا أَدْرِي من ذَا أَتَى بحكاية مُنكرَة أَخَاف أَن تكون من وَضعه فَذكر الْحِكَايَة الْمَذْكُورَة وَالله تَعَالَى أعلم (وَمن) أمثلته أَيْضا مَا رَوَاهُ ابْن حبَان أَيْضا فِي مُقَدّمَة كتاب الضُّعَفَاء والمجروحين عَن مُؤَمل بن إهَاب قَالَ قَامَ رجل يسْأَل النَّاس فَلم يُعْط شَيْئا فَقَالَ: حَدثنَا يزِيد بن هرون عَن شريك عَن مُغيرَة عَن إِبْرَاهِيم قَالَ: " إِذا سَأَلَ السَّائِل ثَلَاثًا فَلم يُعْط، فَكبر عَلَيْهِم ثَلَاثًا وَجعل يَقُول الله أكبر الله أكبر الله أكبر ثمَّ مر فَذكر ذَلِك ليزِيد بن هرون فَقَالَ كذب عَليّ الْخَبيث مَا سَمِعت بِهَذَا قطّ (وَمن أَمْثِلَة الثَّالِث) قصَّة غياث بن إِبْرَاهِيم مَعَ الْمهْدي ذكرهَا ابْن أبي خَيْثَمَة فِي تَارِيخه وهى: أَنه دخل على الْمهْدي وَكَانَ الْمهْدي يحب الْحمام ويلعب بهَا فَإِذا قدامه حمام فَقيل لَهُ
Emîrü'l-Mü'minîn söz aldı ve dedi ki: “Falanca, falancadan, Nebî’nin (s.a.v.) şöyle buyurduğunu bize tahdis etti: ‘Ok, tırnak (hayvan), toynak veya kanatta olması dışında yarışma yoktur.’” Bunun üzerine Mehdî ona bir kese (para) verilmesini emretti. Adam kalkınca (Mehdî) dedi ki: “Ensen üzerine şahitlik ederim ki bu, Resûlullah’a yalan isnad eden bir yalancının ensesidir.” Sonra Mehdî şöyle dedi: “Ben onu buna sevk ettim.” Ardından güvercinlerin kesilmesini ve içinde bulunulan her şeyin (bu uygulamanın) terk edilmesini emretti.
(Altıncı Tür): Aşırı hırs ve şöhret sevgisi onları vaz‘a (hadis uydurmaya) sevk eden bir gruptur. Bunlardan bazıları, zayıf isnadlı bir rivayete sahih ve meşhur bir isnad uydurmuş; bazıları da bir hadise, onun meşhur isnadından farklı bir isnad koyarak hadisin garip sayılmasını ve rağbet görmesini sağlamıştır. Hâkim Ebû Abdullah şöyle demiştir: “Bunlardan biri, Ca‘fer es-Sâdık ve Hişâm b. Urve’den rivayette bulunan İbrahim b. el-Yesa‘dır (ki o İbn Ebî Hayye’dir). O, birinin hadisini diğerininkine bindirir (terkib eder), böylece o hadisler o isnadlarla garip sayılırdı.” Yine Hâkim: “Bunlardan Hammâd b. Amr en-Nasîbî, Behlûl b. Ubeyd ve Asram b. Havşeb de vardır.” demiştir. Hâfız İbn Hacer: “Bu, maklûb kısmına girer.” demiştir. Kâdî Tâcüddîn es-Sübkî de eş-Şâfi‘iyye’nin Tabakâtü’l-Kübrâ’sında, Hâfız Ebû Sa‘dân‘ın Üstad Ebû İshâk el-İsferâyînî‘ye sorduğu hadis usûlüne dair sorulardan naklen şöyle demiştir: “İsnadı, hadisi garip kılmak ve ona rağbeti artırmak için ters çeviren kimse, deccâl ve kezzâb olur; bu sebeple hadislerinin tümü (doğru rivayet ettikleri dahil) terk edilir.” Bunlardan bir kısmı da duymadığı halde işittiğini iddia edenlerdir. İbnü’l-Cevzî şöyle demiştir: “Abdullah b. İshâk el-Kirmânî, Muhammed b. Ya‘kub’dan rivayette bulundu. Kendisine: ‘Muhammed, sen doğmadan dokuz yıl önce vefat etti.’ denildi. Yine Muhammed b. Hâtim el-Keşşî, Abd b. Humeyd’den rivayet etti. Ebû Abdullah el-Hâkim dedi ki: ‘Bu şeyh, Abd b. Humeyd’den, onun ölümünden on üç yıl sonra işitmiştir.’”
(Yedinci Tür): Hadislerinde mevzû (uydurma) bulunan, fakat bunu kasten yapmayan gruptur. Bunlar, yanılarak bazı sahâbîlerin veya başkalarının sözlerini Nebî’ye (s.a.v.) isnad edenler; hadislerine kendinden olmayan şeyleri sokuşturan bir belaya duçar olanlardır. Nitekim Hammâd b. Seleme’nin üvey oğlu Abdülkerîm b. Ebî’l-‘Avcâ’ ile, Süfyân b. Vekî‘in varrâkı Kartame ile ve Abdullah b. Sâlih Kâtibü’l-Leys’in komşusu ile başına gelen böyledir. Keza hafızasında, gözünde veya kitabında bir afet meydana gelen ve bu sebeple yanılarak kendi hadisi olmayan şeyi rivayet eden kimse de bu türdendir. İbnü’s-Salâh şöyle demiştir: “Bu türlerin en zararlısı zâhidlerdir; zira onlara güvenildiği ve kendilerinde hayır eseri görüldüğü için, onlar gibi cahil ve dinde zayıf olan pek çok kimse, onların uydurmalarını kabul eder.” Hâfız İbn Hacer şöyle demiştir: “Bu hususta zâhidlere, kıyasın delalet ettiği şeyi Nebî’ye (s.a.v.) nispet etmeyi caiz gören mütefakkıhe (fıkıh taslayanlar) da ilhak edilir.
حدث أَمِير الْمُؤمنِينَ فَقَالَ: " حَدثنَا فلَان عَن فلَان أَن النَّبِي قَالَ لَا سبق إِلَّا فِي نصل أَو خف أَو حافر أَو جنَاح، فَأمر لَهُ الْمهْدي ببدرة فَلَمَّا قَامَ قَالَ: أشهد على قفاك أَنه قفا كَذَّاب على رَسُول الله، ثمَّ قَالَ الْمهْدي: أَنا حَملته على ذَلِك ثمَّ أَمر بِذبح الْحمام ورفض مَا كَانَ فِيهِ ".(الصِّنْف السَّادِس) قوم حملهمْ الشره ومحبة الظُّهُور على الْوَضع، فَجعل بَعضهم لذِي الْإِسْنَاد الضَّعِيف إِسْنَادًا صَحِيحا مَشْهُورا، وَجعل بَعضهم للْحَدِيث إِسْنَادًا غير إِسْنَاده الْمَشْهُور ليستغرب وَيطْلب، قَالَ الْحَاكِم أَبُو عبد الله: وَمن هَؤُلَاءِ إِبْرَاهِيم بن اليسع وَهُوَ ابْن أبي حَيَّة كَانَ يحدث عَن جَعْفَر الصَّادِق وَهِشَام بن عُرْوَة فيركب حَدِيث هَذَا على حَدِيث ذَاك لتستغرب تِلْكَ الْأَحَادِيث بِتِلْكَ الْأَسَانِيد قَالَ: وَمِنْهُم حَمَّاد بن عَمْرو النصيبي وبهلول بن عبيد وأصرم بن حَوْشَب، قَالَ الْحَافِظ ابْن حجر: وَهَذَا دَاخل فِي قسم المقلوب، وَقَالَ القَاضِي تَاج الدَّين السُّبْكِيّ فِي طَبَقَات الشَّافِعِيَّة الْكُبْرَى نقلا عَن السؤالات الحديثية الَّتِي سَأَلَ الْحَافِظ أَبُو سَعْدَان عَلَيْك عَنْهَا الْأُسْتَاذ أَبَا إِسْحَق الإِسْفِرَايِينِيّ: إِن من قلب الْإِسْنَاد ليستغرب حَدِيثه ويرغب فِيهِ يصير دجالًا كذابا تسْقط بِهِ جَمِيع أَحَادِيثه وَإِن رَوَاهَا على وَجههَا وَمِنْهُم من كَانَ يَدعِي سَماع مَا لم يسمع، قَالَ ابْن الْجَوْزِيّ: حدث عبد الله بن إِسْحَق الْكرْمَانِي عَن مُحَمَّد بن يَعْقُوب فَقيل لَهُ مَاتَ مُحَمَّد قبل أَن تولد بتسع سِنِين، وَحدث مُحَمَّد بن حَاتِم الْكشِّي عَن عبد بن حميد، فَقَالَ أَبُو عبد الله الْحَاكِم: هَذَا الشَّيْخ سمع من عبد بن حميد بعد مَوته بِثَلَاث عشرَة سنة.(الصِّنْف السَّابِع) قوم وَقع الْمَوْضُوع فِي حَدِيثهمْ وَلم يتعمدوا الْوَضع، كمن يغلط فيضيف إِلَى النَّبِي كَلَام بعض الصَّحَابَة أَو غَيرهم، وَكَمن ابْتُلِيَ بِمن يدس فِي حَدِيثه مَا لَيْسَ مِنْهُ، كَمَا وَقع ذَلِك لحماد بن سَلمَة مَعَ ربيبه عبد الْكَرِيم بن أبي العوجاء وكما وَقع لِسُفْيَان بن وَكِيع مَعَ وراقه قرطمة، ولعَبْد الله بن صَالح كَاتب اللَّيْث مَعَ جَاره، وَكَمن تدخل عَلَيْهِ آفَة فِي حفظه أَو فِي بَصَره أَو فِي كِتَابه فيروي مَا لَيْسَ من حَدِيثه غالطا، قَالَ ابْن الصّلاح: وَأَشد هَذِه الْأَصْنَاف ضَرَرا أهل الزّهْد لأَنهم للثقة بهم وتوسم الْخَيْر فيهم يقبل موضوعاتهم كثير مِمَّن هُوَ على نمطهم فِي الْجَهْل ورقة فِي الدَّين، قَالَ الْحَافِظ ابْن حجر ويلتحق بالزهاد فِي ذَلِك المتفقهة الَّذين استجازوا نِسْبَة مَا دلّ عَلَيْهِ الْقيَاس إِلَى النَّبِي
Dedi ki: En gizli sınıf, kendilerinde doğruluk sıfatı bulunmakla birlikte (hadis uydurmayı) kasten yapmayan son sınıftır. Zira onlardan gelen zarar pek şiddetlidir; çünkü bunun (uydurma olduğunun) ortaya çıkarılması ancak tenkit ehli imamlara mahsustur. Diğer sınıflara gelince, onların durumu daha kolaydır; çünkü o hadislerin yalan olduğu ancak ahmaklardan gizli kalır.
[Fasıl]
İbnü'l-Cevzî dedi ki: Kimsenin Kur'an'a bir şey eklemesi mümkün olmadığı için, birtakım topluluklar Resûlullah'ın hadisine eklemeler yapmaya ve onun söylemediği şeyleri ona iftira ederek uydurmaya başladılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, nakli müdafaa eden, sahihi açıklayan, çirkini ifşa eden âlimler yarattı. O âlimleri asırlardan bir asırda (bulunmaktan) mahrum bırakmaz; ancak bu zamanda onlar azaldılar, öyle ki (kendilerine efsanevî bir kuş olan) Ankâ-yı Mağrib'den daha kıymetli hâle geldiler: 'Onlar sayıldığında az idiler, şimdi ise (o azdan da) daha az oldular.'
Süfyân es-Sevrî dedi ki: 'Melekler gökyüzünün bekçileridir, hadis âlimleri (ashâb-ı hadîs) ise yeryüzünün bekçileridir.' Yezîd b. Zürey' dedi ki: 'Her dinin süvarileri vardır; bu dinin süvarileri ise ashâb-ı esâniddir.'
İbnü'l-Mübârek'ten rivayet edildiğine göre kendisine: 'Şu mevzû (uydurma) hadisler (hakkında ne dersin)?' denildi. O da: 'Onlarla (uğraşmak için) hâfızlar (cerh ve ta'dîl uzmanları) yaşar' dedi. (Diyorum ki:) Hâfız ez-Zehebî, Tabakâtü'l-Huffâz'ında şunu zikretti: Halife er-Reşîd, bir zındığı öldürmek üzere yakalamıştı. (Zındık) dedi ki: 'Benim uydurduğum bin hadise (karşı) ne yapacaksın?' Reşîd: 'Sen neredesin ey Allah düşmanı? Ebû İshâk el-Fezârî ve İbnü'l-Mübârek o hadisleri satır satır (harf harf) inceleyip (uydurma olduklarını) ortaya çıkarırlar' dedi.
İbn Kuteybe, İhtilâfü'l-Hadîs adlı kitabında ehl-i hadîsi övgüyle anarak şöyle dedi: 'Onlar hakkı (gerçeği) kendi yolundan aradılar, onu (hadis) kaynaklarından araştırdılar. Resûlullah'ın sünnetlerine tâbi olarak, O'nun haberlerini karada, denizde, doğuda ve batıda talep ederek Allah'a yakınlaştılar. Hadisler hakkında inceleme ve araştırmaya devam ettiler; nihayet onların sahihini, sakîmini (zayıfını), nâsihini, mensûhunu bildiler. Hadislere muhalefet ederek re'y (kendi görüşü) ile hareket edenleri tanıdılar ve bunu açıkladılar. Öyle ki, önceden tozlanmış iken hak ortaya çıktı, önceden silinmiş iken (yeniden) yeşerdi, önceden dağınık iken birleşti. Sünnetten yüz çevirenler ona boyun eğdiler, gafiller ondan haberdar oldular.'
Bununla birlikte, (ehl-i hadîsi) tenkit edenler, onların zayıf hadisleri rivayet etmelerini ve garîb hadisleri araştırmalarını ayıplarlar; hâlbuki garîb hadislerde (çoğu zaman) sıkıntı vardır. Onlar zayıf ve garîb hadisleri, onları hak (doğru) gördükleri için rivayet etmediler; aksine yağsızı ve yağlıyı (zayıf ile sağlamı), sahih ile sakîmi bir araya topladılar ki aralarını ayırsınlar ve (hangileri olduğuna) delalet etsinler. İşte bunu yaptılar ve 'Suyu aç karnına içmek yağı (vücutta) bağlar' şeklindeki merfû hadis ile İbn Abbas'tan rivayet edilen 'O, hokkanın içine tükürür ve ondan yazardı' hadisi hakkında: 'Bunlar uydurmadır, onları Âsım el-Kûzî uydurmuştur' dediler. Dediler ki: Hasen'den rivayet edilen 'Resûlullah (s.a.v.) hastanın boşamasını geçerli kılmadı' hadisini Sehl es-Sirâc uydurmuştur. Ve Sehl...
، قَالَ: وأخفى الْأَصْنَاف الصِّنْف الْأَخير الَّذين لم يتعمدوا مَعَ وَصفهم بِالصّدقِ فَإِن الضَّرَر بهم شَدِيد، لدقة اسْتِخْرَاج ذَلِك إِلَّا من الْأَئِمَّة النقاد، وَأما بَاقِي الْأَصْنَاف فَالْأَمْر فيهم أسهل لِأَن كَون تِلْكَ الْأَحَادِيث كذبا لَا تخفى إِلَّا على الأغبياء. [فصل]قَالَ ابْن الْجَوْزِيّ: لما لم يُمكن أحدا أَن يزِيد فِي الْقُرْآن أَخذ أَقوام يزِيدُونَ فِي حَدِيث رَسُول الله ويضعون عَلَيْهِ مَا لم يقل، فَأَنْشَأَ الله عُلَمَاء يَذبُّونَ عَن النَّقْل ويوضحون الصَّحِيح ويفضحون الْقَبِيح وَمَا يخلي الله مِنْهُم عصرا من الْأَعْصَار غير أَنهم قلوا فِي هَذَا الزَّمَان فصاروا أعز من عنقاء مغرب:(وَقد كَانُوا إِذا عدوا قَلِيلا … فقد صَارُوا أقل من الْقَلِيل)قَالَ سُفْيَان الثَّوْريّ: " الْمَلَائِكَة حراس السَّمَاء وَأَصْحَاب الحَدِيث حراس الأَرْض، " وَقَالَ يزِيد بن زُرَيْع: " لكل دين فرسَان وفرسان هَذَا الدَّين أَصْحَاب الْأَسَانِيد، " وروينا عَن ابْن الْمُبَارك أَنه قيل لَهُ: هَذِه الْأَحَادِيث الْمَوْضُوعَة؟ فَقَالَ تعيش لَهَا الجهابذة (قلت) وَذكر الْحَافِظ الذَّهَبِيّ فِي طَبَقَات الْحفاظ أَن الرشيد أَخذ زنديقا ليَقْتُلهُ فَقَالَ: أَيْن أَنْت من ألف حَدِيث وَضَعتهَا فَقَالَ: أَيْن أَنْت يَا عَدو الله من أَبى إِسْحَق الْفَزارِيّ وَابْن الْمُبَارك يتخللانها فيخرجانها حرفا حرفا، وَقَالَ ابْن قُتَيْبَة فِي كِتَابه اخْتِلَاف الحَدِيث يمدح أهل الحَدِيث: التمسوا الْحق من وجهته وتتبعوه من مظانه، وتقربوا إِلَى الله باتبَاعهمْ سنَن رَسُول الله وطلبهم لأخباره برا وبحرا وشرقا وغربا، وَلم يزَالُوا فِي التنقير عَنْهَا والبحث لَهَا حَتَّى عرفُوا صحيحها وسقيمها، وناسخها ومنسوخها، وَعرفُوا من خالفها إِلَى الرَّأْي، فنبهوا على ذَلِك حَتَّى نجم الْحق بعد أَن كَانَ عافيا، وبسق بعد أَن كَانَ دارسا، وَاجْتمعَ بعد أَن كَانَ مُتَفَرقًا، وانقاد للسّنة من كَانَ عَنْهَا معرضًا، وتنبه عَلَيْهَا من كَانَ غافلا، وَقد يعيبهم الطاعنون بحملهم الضَّعِيف وطلبهم الْغَرِيب وَفِي الغرائب الدَّاء، وَلم يحملوا الضَّعِيف والغريب لأَنهم رأوهما حَقًا، بل جمعُوا الغث والسمين وَالصَّحِيح والسقيم ليميزوا بَينهمَا ويدلوا عَلَيْهِمَا، وَقد فعلوا ذَلِك فَقَالُوا فِي الحَدِيث الْمَرْفُوع: " شرب المَاء على الرِّيق يعْقد الشَّحْم، " وَحَدِيث ابْن عَبَّاس أَنه " كَانَ يبصق فِي الدواة وَيكْتب مِنْهَا، " موضوعان وضعهما عَاصِم الكوزي، قَالُوا: وَحَدِيث الْحسن " أَن رَسُول الله لم يجز طَلَاق الْمَرِيض، وَضعه سهل السراج، وَسَهل روى