"Mefâtîhu'l-Envâr alâ Sıhâhi'l-Âsâr" [Garîb ve Lügatler kısmı] – Mağrib baskısı (Kādî İyâz).
Kitabın adı: Meşâriku'l-Envâr alâ Sıhâhi'l-Âsâr
Müellif: Kādî Ebü'l-Fazl İyâz b. Mûsâ b. İyâz es-Sebtî el-Mâlikî (öl. 544/1149)
Neşreden: Matbaa-i Mevleviyye, Fâs – Mağrib
Neşir yılı: H. 1328-1332
Daha sonra Tunus'taki el-Mektebetü'l-Atîka ve Kahire'deki Dâru't-Türâs tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır.
Cilt sayısı: 2
[Uyarı]: Bu (elektronik) nüsha, yaygın birçok elektronik nüshanın aksine yeni bir girişle eklenmiştir. [Kitap numaralandırması matbu nüshayla uyumludur.]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
مشارق الأنوار على صحاح الآثار - ط المغرب (القاضي عياض)القسم: الغريب والمعاجمالكتاب: مشارق الأنوار على صحاح الآثارالمؤلف: القاضي أبو الفضل عياض بن موسى بن عياض السبتي المالكي (ت ٥٤٤ هـ)الناشر: المطبعة المولوية، فاس - المغربعام النشر: ١٣٢٨ - ١٣٣٢ هـثم صَوّرَتْها: المكتبة العتيقة بتونس مع دار التراث بالقاهرةعدد الأجزاء: ٢[تنبيه]: هذه النسخة (الإلكترونية) أُدخِلَتْ إدخالًا جديدًا؛ خلافًا لكثيرٍ من النُسَخ الإلكترونية الشائعة[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah, efendimiz, kerem sahibi Nebî Muhammed'e salât etsin. Şeyh, fakîh, hâfız, münekkid kādî Ebü'l-Fadl Iyâz b. Mûsâ b. Iyâz -Allah Teâlâ ona rahmet eylesin ve ondan razı olsun- şöyle demiştir: Hamd, apaçık dinini ortaya koyan, onu bâtıl ehlinin şüphelerinden ve cahillerin tahrifinden koruyan Allah'a mahsustur. O, Muhammed aleyhisselâmı bütün yarattıklarına gönderdi; kendisine öyle bir kitap verdi ki, ona ne önünden ne de ardından bâtıl gelip çatamaz. Allah Teâlâ onun muhafazasını garanti etti. Böylece, onun nurunu söndürmeye çalışan inkârcıların çokluğuna ve onun ortaya çıkmasına engel olmaya çalışan inatçı düşmanın yardakçılarına rağmen, düşman onun lafzına bir halel getirmeye güç yetiremedi. O, Nebîsinin diliyle, dinin usûl ve şeriatından öyle şeyler açıkladı ki, bunların tahriften korunmasını ümmetinden olan âdil hidayet rehberlerine bıraktı. Onlar, Allah'ın rızası üzerlerine olsun, sürekli sünnetin korunması için mücadele ettiler; Allah için doğru ve güzel olan hidayetleriyle kıyam ettiler; sünnetin mahremiyetini çiğnemekle ve sahihini sakîmiyle karıştırmakla itham edilenlere karşı uyarıda bulundular. Nihayet doğru yanlıştan ayrıldı; gözü olan için sabah aydınlığı belirdi. Kötü olan iyiden ayrıldı, doğru yol sapıklıktan seçildi. Doğruyu belirtme işareti düzgün hale geldi; köpük atıldıktan sonra arı duru olan ortaya çıktı. Sonra -Allah onlara rahmet eylesin- bu zorlu ayırımdan ve iç rahatlatıcı açıklamadan sonra, sahih hadisler hakkında bir başka açıdan baktılar: Güvenilir râvilerinde, beşeriyet zafiyeti sebebiyle ortaya çıkan vehim ve gafletler açısından. Bunun sebeplerini beldelerde araştırdılar; üstün bilgileri ve keskin zekâları perdenin örtüsünü yırttılar. Ta ki onun sırrına vâkıf oldular, gizli gerçeğini keşfettiler. Böylece illetlerini açıkladılar, kapalı kalan kısımlarını kayda geçirdiler; bozulmuş olanı düzelttiler, zayıf olanla ilgilendiler, sahih olanı sağlamlaştırdılar. Bütün bu konularda, çeşitleri çoğalan ve üstünlükleri apaçık ortaya çıkan eserler meydana koydular. Âlimler bunları rehber edindiler, ilim dünyası bunları kıble kabul etti. Allah, onları bu övülmüş gayretlerinden dolayı, bir milletin âlimlerini ödüllendirdiği en güzel mükâfatla mükâfatlandırsın. Sonra onlardan sonra gayretler zayıfladı, istekler söndü; aranan da arayan da güçten düştü. Doğuda batıda onların yerini tutanlar azaldı. Sünnet ve âsâr ilmini taşımada sivrilenlerin en büyük gayreti, kitabında yazılı olanı nakletmek ve orada kayıtlı olanı, hangisinin hatalı hangisinin doğru olduğunu bilmeksizin aktarmaktan ibaretti. Hariç olanlar, maharetli âlimlerin seçkinleri, fehm sahibi üstatların büyükleri ve gökteki parlak yıldızlar gibi nâdir kimselerdi. Ömrüme yemin olsun ki, bu da -hele böyle bir zamanda- şeriat sahibi (s.a.v.)'in, bu niteliğe sahip olana nasib ettiği şeref ve ecrin büyük bir payıdır; şayet ameli şartını yerine getirir, ezberini sağlamlaştırır ve zaptını mükemmel yaparsa. Nitekim o (s.a.v.) sahih hadiste şöyle buyurmuştur: 'Allah bir kimsenin yüzünü ak etsin ki, sözümü işitir, onu belleğinde tutar ve işittiği şekilde başkalarına ulaştırır. Nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki fakîh değildir, ve nice taşıyıcı...'
بسم الله الرحمن الرحيم وصلى الله على سيدنا محمد النبي الكريمقال الشيخ الفقيه الحافظ الناقد القاضي أبو الفضل عياض بن موسى بن عياض رحمه الله تعالى ورضي عنه الحمد لله مُظهر دينه المبين، وحائطه من شبه المبطلين، وتحريف الجاهلين، بعث محمدًا عليه السلام إلى كافة خلقه، بكتابه الذي لا يأتيه الباطل من بين يديه ولا من خلفه، وضمن تعالى حفظه؛ فما قدر العدو على إدخال الخلل في لفظه، مع كثرة الجاحد الجاهد على إطفاء نوره، وظهرة المعادي المعاند لظهوره، وبيَّنَ على لسان نبيه من مناهجه وشرعته، ما وكل نفي التحريف عنه لعدول أعلام الهدى من أمته، فلم يزالوا رضوان الله عليهم يذبون عن حمى السنن، ويقومون لله بهداهم القويم الحسن، وينبهون على من يتهم بهتك حريمها، ومزج صحيحها بسقيمها، حتى بان الصدق من المين، وبان الصبح لذي عينين، وتميز الخبيث من الطيب، وتبين الرشد من الغي، واستقام ميسم الصحيح، وأبدى عن الرغوة الصريح.ثم نظروا رحمهم الله بعد هذا التمييز العزيز والتصريح المريح، نظرًا آخر في الصحيح، فيما يقع لآفة البشرية من ثقات رواته من وَهْمٍ وغفلة، فنقبوا في البلاد عن أسبابها، وهتكوا ببارع معرفتهم ولطف فطنتهم سجف حجابها، حتى وقفوا على سرها، ووقعوا على خبيئة أمرها، فأبانوا عللها، وقيدوا مهملها، وأقاموا محرفها وعانوا سقيمها، وصححوا مصحفها، وأبرزوا في كل ذلك تصانيف كثرت صنوفها وظهر شفوفها، واتخذها العالمون قدوة ونصبها العالمون قِبْلة، فجزاهم الله عن سعيهم الحميد أحسن ما جازى به أحبار ملة.ثم كلت بعدهم الهمم، وفترت الرغائب، وضعف المطلوب والطالب، وقلَّ القائم مقامهم في المشارق والمغارب، وكان جهد المبرز في حمل علم السنن والآثار، نقل ما أثبت في كتابه، وأداء ما قيده فيه دون معرفة لخطيئه من صوابه، إلا آحادًا من مهرة العلماء، وجهابذة الفهماء، وأفرادًا كدراري نجوم السماء، ولعمر الله إن هذه بعد لخطه أعطى صاحب الشريعة للمتصف بها من الشرف والأجر قسطه، إذا وفى عمله شرطه، وأتقن وعيه وضبطه، فقال عليه السلام في الحديث الصحيح: "نَضَّر الله امرءًا سمع مقالتي فوعاها فأداها كما سمعها، فرُبَّ حامل فقه ليس بفقيه ورُبّ حامل
"Fıkıh, kendisinden daha fakîh olana yönelir." Gerçekten de geçmiş dönemlerde, işittiklerini ve rivâyet edilenleri edâ etmekle yetinme, zabtettiklerini ve kavradıklarını tebliğ etme yolunda olanlar vardı; hakkında ilim kuşatmadıkları bir konuda konuşmazlar veya bir lafzı değiştirmeye ya da bir mânâyı te’vîl etmeye cüret etmezlerdi. Bu, râvîlerin ve meşâyihin çoğunun mertebesidir. İtkana ve marifete gelince, bunlar büyük âlimler ve imamlar arasındadır. Ancak onlar geçmişte çokluk ve bütünlük içindeydiler. Sonra insanlar (hadis) alıp vermede müsamahakâr davrandılar, öyle ki bu durumu ihtilale (bozukluğa) uğrattılar ve onu fesaddan geri durmadılar. İşte (o dönemde) şöhreti ve senası işitilen, görüşmek için meşakkatli yolculuğa katlanılan bir şeyh bulursun; meclisler onunla düzenlenir, âlim ve câhil arasından ondan ilim almak için sıraya girilir. Oysa onun (hadis) meclisinde bulunması yok gibidir; çünkü o ne hadisini ezberler, ne edâsını ve tahammülünü sağlam yapar, ne de aslını (kendi nüshasını) elinde bulundurur ki hatasını ve kusurunu bilsin. Aksine, başkasının kitabını elinde tutar, belki de söylediklerine güvenilmeyen ve (kendisi) görülmeyen birisinden (gelmiştir). Belki de şeyhin yanında onunla konuşan biri bulunur veya (şeyh) ertesi gün uykudan ağırlaşmış ya da kendi işlerini düşünüyor olur; öyle ki işittiğini anlamaz. Üstelik kendisine okunan kitabı belki de hiç okumamıştır ve içindekileri ancak o (dinleme) sırasında bilmiştir. Onun (şeyhin) kendisinden semâı, çocukluk döneminde babasının veya başkasının hattıyla bulunmuştur. Yahut müsamahakâr şeyhlerden biri ona, sadece başlıklarını bildiği kitap tomar ve sefer emanetlerini vermiş; kendisine tanımadığı, çocuk veya henüz doğmamış ve konuşmamış bir ‘habl-i habele’ (torun çocuğu) iken uzak bir beldeden bu konuda icâzet gelmiştir. Sonra şeyh için, kendisinin şeyhlerinden semâı bilinen birinin kitabı ödünç alınır veya çarşıdan satın alınır; üzerinde onun mukabele ve tashihine dair bir iddia izi bulmakla yetinilir. Sonra bu iş için seyahat eden, ailesinin sevgilisini ve alışılmış vatanlarını terk eden kişiyi görürsün; o, kitabını zabtetmemek ve semâ sırasında arkadaşıyla sohbet etmek veya başka sebeplerle meşgul olmak gibi bir müsamaha tabakasına sapmıştır. Çoğu kitapsız gelir veya başkasının (kitabını) istinsah etmekle meşgul olur, yahut onu uzanmış, uykusunda horlayan bir halde görürsün; ikisi birlikte, anlamadıkları ve doğrusundan hatasının hakikatine vakıf olamadıkları, ancak perde arkasından konuşulan bir mırıltıyı işitmekle yetinip almakta ve tebliğ etmekte râzı olmuşlardır. Belki de meclise henüz annesinin genel konuşmasını anlamayan ve özünü ilgilendiren şeyde ayırt etme ve konuşma gücüne sahip olmayan bir çocuk katılır; onlar onun (mecliste bulunmasını) semâ sayarlar, özellikle dört yaşını doldurmuşsa. Bu konuda Mahmûd b. er-Rabî‘ hadisiyle onun şu sözünü delil getirirler: “Ben dört yaşında iken Peygamber (s.a.v.)’in yüzüme püskürttüğü bir püskürtmeyi aklettim.” Beş yaşında olduğu da rivâyet edilmiştir. Oysa bu püskürtmeyi akletmesi, her şeyi aklettiğine delil değildir. Sonra, çocuk kitabı şeyhten semâı tamamlayınca, bu çocuğun semâını onun aslına yazar veya şeyh onun için babasının yahut başkasının kitabına yazar; böylece bu, ilerideki ömründe semâın sıhhatine şahitlik etsin. Çağımızda ve ondan önceki birçok zamanda insanların semâlarının çoğu bu yol iledir. İşte bundan dolayı fakîh Ebû Muhammed Abdurrahmân b. A‘tâb (r.a.) -lafzıyla- ve diğerleri, fakîh Ebû Abdillah olan babasından şöyle dediğini bize rivâyet etti: “Bu illetler ve müsamaha edilen (kolaylık) sebebiyle semâda icâzete ihtiyaç vardır.” Ve bize, sâlih şeyh Ahmed b. Muhammed, hâfız Ebû Zer el-Herevî’den icâzet yoluyla rivâyet etti: Bize Velîd b. Bekr el-Mâlikî rivâyet etti: Bize İskenderiye’de Ahmed b. Muhammed Ebû Sehl el-Attâr rivâyet etti: Ahmed b. Meysere şöyle derdi: “Bana göre icâzet, usulü üzere (yapıldığında) nakilde kötü semâdan daha hayırlı ve daha kuvvetlidir.” Varsayalım ki bunların tamamı haberin doğruluğunu gözetme açısından sahih olsun; rivâyet edilenin tahkiki ve haber verenin tayini nerede? Şüphesiz bu bozukluk ve bu illetlerin zuhur etmesi sebebiyle telif kitaplarda değişiklik ve fesat çoğaldı; bu durum metinlerin ve isnadların çoğunu kapsadı; tahrif yaygınlaştı, tashif hastalığı ortaya çıktı ve bu, dağınık rivâyetlere de sirayet etti.
فقه إلى من هو أفقه منه".وقد كان فيمن تقدم من هو بهذه السبيل من الاقتصار على أداء ما سمع وروي، وتبليغ ما ضبط ووعى، دون التكلم فيما لم يحط به علمًا، أو التسور على تبديل لفظ أو تأويل معنى وهي رتبة أكثر الرواة والمشائخ.وأما الإتقان والمعرفة ففي الأعلام والأئمة لكنهم كانوا فيما تقدم كثرة وجملة، وتساهل الناس بعد في الأخذ والأداء حتى أوسعوه اختلالًا، ولم يألوه خبالًا، فتجد الشيخ المسموع بشأنه وثنائه، المتكلف شاق الرحلة للقائه، تنتظم به المحافل، ويتناوب الأخذ عنه ما بين عالم وجاهل، وحضوره كعدمه، إذ لا يحفظ حديثه، ويتقن أداءه وتحمله، ولا يمسك أصله، فيعرف خطأه وخلله، بل يمسك كتابه سواه، ممن لعله لا يوثق بما يقوله ولا يراه، وربما كان مع الشيخ من يتحدث معه أو غدًا مستثقلًا نومًا أو مفكرًا في شؤونه حتى لا يعقل ما سمعه ولعل الكتاب المقرؤ عليه لم يقرأه قط ولا علم ما فيه إلا في نوبته تلك، وإنما وجد سماعه عليه في حال صغره بخط أبيه أو غيره أو ناوله بعض متساهلي الشيوخ ضبائر كتب وودائع أسفار لا يعلم سوى ألقابها وأتته إجازة فيه من بلد سحيق بما لا يعرف وهو طفل أو حبل حبلة لم يولد بعد ولم ينطق، ثم يستعار للشيخ كتاب بعض من عرف سماعه من شيوخه أو يشتريه من السوق ويكتفي بأن يجد عليه أثر دعوى بمقابلته وتصحيحه.ثم ترى الراحل لهذا الشأن الهاجر فيه حبيب الأهل ومألوف الأوطان، قد سلك من التساهل طبقة من عدم ضبطه لكتابه، وتشاغله أثناء السماع بمحادثته جليسه أو غير ذلك من أسبابه، وأكثرهم يحضر بغير كتاب أو يشتغل بنسخ غيره أو تراه منجدلًا يغط في نومه قد قنعا معًا في الأخذ، والتبليغ بسماع هينمة لا يفهمان معنى خطابها ولا يقفان على حقيقة خطئها، من صوابها ولا يكلمان إلا من وراء حجابها، وربما حضر المجلس الصبي الذي لم يفهم بعد عامة كلام أمه ولا استقل بالميز والكلام لما يعنيه من أمره فيعتقدون سماعه سماعًا لا سيما إذا وفى أربعة أعوام من عمره، ويحتجون في ذلك بحديث محمود بن الربيع وقوله: عقلت من النبي صلى الله عليه وسلم مجة مجها في وجهي وأنا ابن أربع سنين، وروي ابن خمس. وليس في عقله هذه المجة على عقله لكل شيء حجة، ثم إذا أكمل سماع الكتاب على الشيخ كتب سماع هذا الصبي في أصله أو كتبه له الشيخ في كتاب أبيه أو غيره ليشهد له ذلك بصحة السماع في مستأنف عمره، وأكثر سماعات الناس في عصرنا وكثير من الزمان قبله بهذه السبيل، ولهذا ما نا الشيخ الفقيه أبو محمد عبد الرحمن بن عتاب بلفظه رحمه الله وغيره عن الفقيه أبي عبد الله أبيه أنه كان يقول: لا غنى في السماع عن الإجازة لهذه العلل والمسامحة المستجازة. ونا أحمد بن محمد الشيخ الصالح عن الحافظ أبي ذر الهروي إجازة قال: نا الوليد بن بكر المالكي قال: نا أحمد بن محمد أبو سهل العطار بالإسكندرية قال: كان أحمد بن ميسر يقول: الإجازة عندي على وجهها خير وأقوى في النقل من السماع الرديء.وهبك صح هذا كله في مراعاة صدق الخبر، أين تحري المروي وتعيين المخبر؟ لا جرم بحسب هذا الخلل وتظاهر هذه العلل ما كثر في المصنفات والكتب التغيير والفساد وشمل ذلك كثيرًا من المتون والإسناد، وشاع التحريف وداع التصحيف وتعدى ذلك منثور الروايات
Bütün bu mecmuaya ve fürûuyla birlikte dîvânların usûlüne vâkıf oluncaya kadar; nihayet ehl-i itkān ve ilmin son kısmı –ki pek azdırlar– bu dîvânların eğriliklerini doğrultmaya ve iltihaplarını tedaviye girişti. Ne var ki, Resûlullah (s.a.v.)’in bu ümmetin sonra gelen âdil şahitleri hakkında haber vermesi ve zekî ve tenkitçi râvilerin kendilerine verilen ölçüde bu hususta söz söylemeleri sebebiyle, bu metinlerin bütünüyle değiştirilmesi bütün halk kitleleri üzerinde devam etmedi. Bunun üzerine, kimi aşırı giden, kimi kusur eden, kimi övülen âlim, kimi ise kendini zorlayıp saldıran kimseler ortaya çıktı. İçlerinden bazıları, yanlış bulduğu şeyleri düzeltmeye cüret etti ve rivayeti, ilminin ve idrak gücünün son haddine dayanarak değiştirdi. Hâlbuki bu düzeltme girişimindeki hatası bizzat yaptığı düzeltmeden daha ağır olabilirdi; çünkü bu kapı açıldı mı artık hiçbir rivayetin taammüden nakledileceğine güven kalmaz, bir işitmenin muteber sayılmasına da itimat edilmez. Üstelik böyle bir kimsenin gördüğü düzeltme doğru kabul edilmez ve yaptığı işe ittifak edilmez; zira ”Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir âlim vardır.” (Yûsuf 12/76) âyeti mûcibince. İşte bu sebepledir ki muhakkikler hadisi mâna ile rivayet etme kapısını kapamış ve bu hususta çok şiddetli davranmışlardır. İşte bu, benim inandığım ve asla kuşku duymadığım hakikattir; çünkü ihtimal kapısı açıktır ve söz te’vile müsaittir. İnsanların anlayışları farklıdır, görüş tek bir göğüste toplanmamıştır. Kişi sözü ve bakışıyla imtihana tâbi tutulur; mağrur ise kendinde kemal vehmeder. Bu kapı açılıp rivayetler râvinin kendi anlayışına göre nakledilirse meşruun aslı tahakkuk etmez; ikinci kişinin birincinin sözü hakkında hüküm vermesi, üçüncü kişinin ikincinin sözü hakkında hüküm vermesinden daha evlâ olmaz. Böylece te’vil iç içe girer, sözler birbirini nesh eder durur. Hadis-i meşhurda Resûlullah (s.a.v.)’in, muhafaza ve zaptını şart koştuktan sonra işittiğini aynen edâ eden kimseye yaptığı dua, işte bu görüşü reddetmek için yeterli bir delildir. Bu hadis, içine daldığımız şu bahislerde –gayrı fakih olanlar için sıhhat-i rivayet, semâ ve edâda işittiği gibi muhafaza ve zapt şartı, naklin sıhhati ve te’vilin ehl-i fıkıh ve marifete havale edilmesi, ilim sahipleri ve başkaları için haberin mâna ile naklinin yasaklanışındaki illetin, insanların dirayet mertebelerinin farklılığına ve marifet ile hüsn-i te’vildeki tefavütlerine dikkat çekmek suretiyle beyanı– hakkında yeterli bir hüccet, kifayet ve gına sağlamaktadır. Bütün bunlar içinde doğru yol, anlayış verilmiş ve ilim nasip edilmiş kimse için, işittiğini aynen işittiği gibi kabul edip rivayet etmesi; tenkid ettiği ve gördüğü noktalara dikkat çekmesidir. Böylece her iki meziyeti birleştirmiş olur ve kendinden sonra gelenlere iki lafzı da mütalaa etme imkânı bırakır. Selefin yolu da –rivayet ettikleri hadislerde bir kusur gördüklerinde– hadisi aynen olduğu gibi nakletmek, içindeki doğruyu açıklamak yahut açık hatayı atmak; o kusuru hadisten bütünüyle çıkarmak yahut yerini boş bırakarak yalnızca doğru rivayeti aktarmak veya kesin bir hüküm koymaksızın, anlaşılır bir şekilde ima ile yetinmek şeklinde olmuştur. Bu ana kaynaklarda, işte bu tür uygulamalar yer almıştır; biz de onları gerektiği yerde gösterecek ve işaret edeceğiz. Bu, sağlam bir yöntem ve ulemanın dosdoğru mezhebidir. Cüretkârlığa gelince, o ancak zarardır; biz çok kere, bir kimsenin doğruya yanlış diye dikkat çekip aslında konuyu tersine çevirdiğini gördük. Islah ve değiştirme yoluna giden kimse ise hatada her yolu tutmuş ve kendi görüşü onu gururla aşağı sürüklemiştir. Ben her iki yönde de (hatalı ve doğru tashihlerde) şaşırtıcı şeyler gördüm; bunlardan ibret alınabilecek olanlarına dikkat çekeceğiz. Yapılacak tahkik, doğrunun durup geri çekilenle olduğunu, diretip cüret edenle olmadığını gösterecektir. Siz bu fasıllarda, bizim söylediklerimizi ve şeyhlerle hâfızların, Ebû Abdullah b. Vaddâh’ın el-Muvatta’da Yahyâ b. Yahyâ’nın kendinden öncekilere yönelik ıslahatı hakkında söylediklerini; yine Kâdî Ebü’l-Velîd el-Kinânî’nin kendinden sonraki eserler üzerinde yaptığı tashihleri; bu tashihlerin birçoğunda yanlışlık olduğuna dair delilleri ve buna mukabil sahih hadisler yönünden rivayetin doğruluğunun ortaya konuluşunu dikkatle mütalaa edin. Nitekim biz, aslen Bağdatlı olup sonradan Mağrib’e yerleşen muhaddislerden bir grubun –ki onlar sonraki dönem hâfızlarının büyüklerindendir– Cüleybib (r.a.) hadisini ve kadının “Cüleybib’e mi (vereceksin)?” sözünü rivayet ederken, “el-Cüleybib el-ibnetü” kaydını düştüklerini gördük. Sebebi, hadisin bu kadının kızını istemesi vesilesiyle söylenmiş olması ve sözü söyleyenin de kadının kendisi olmasıdır.
إلى مجموعها وعلم أصول الدواوين مع فروعها، حتى اعتنى صبابة أهل الإتقان والعلم، وقليل ما هم بإقامة أودها ومعاناة رمدها، فلم يستمر على الكافة تغييرها جملة لما أخبر عليه السلام عن عدول خَلَفِ هذه الأمة، وتكلم الأكياس والنقاد من الرواة في ذلك بمقدار ما أوتوه، فمن بين غال ومقصر ومشكور عليم ومتكلف هجوم، فمنهم من جسر على إصلاح ما خالف الصواب عنده وغير الرواية بمنتهى علمه وقَدْر إدراكه، وربما كان غلطه في ذلك أشد من استدراكه لأنه متى فتح هذا الباب لم يوثق بعد بتحمل رواية ولا أُنس إلى الاعتداد بسماع مع أنه قد لا يسلم له ما رآه ولا يوافق على ما أتاه، إذ فوق كل ذي علم عليم.ولهذا سد المحققون باب الحديث على المعنى وشددوا فيه، وهو الحق الذي أعتقده ولا أمتريه إذ باب الاحتمال مفتوح والكلام للتأويل معرض، وأفهام الناس مختلفة والرأي ليس في صدر واحد، والمرء يفتن بكلامه ونظره والمغتر يعتقد الكمال في نفسه، فإذا فتح هذا الباب وأُوردت الأخبار على ما ينفهم للراوي منها لم يتحقق أصل المشروع، ولم يكن الثاني بالحكم على كلام الأول بأولى من كلام الثالث على كلام الثاني، فيندرج التأويل وتتناسخ الأقاويل، وكفى بالحجة على دفع هذا الرأي القائل دعاؤه عليه السلام في الحديث المشهور المتقدم لمن أدى ما سمعه كما سمعه بعد أن شرط عليه حفظه ووعيه.ففي الحديث حجة وكفاية وغنية في الفصول التي خضنا فيها آنفًا من صحة الرواية لغير الفقيه، واشتراط الحفظ والوعي في السماع والأداء كما سمع وصحة النقل وتسليم التأويل لأهل الفقه والمعرفة، وإبانة العلة في منع نقل الخبر على المعنى لأهل العلم وغيرهم بتنبيهه على اختلاف منازل الناس في الدراية وتفاوتهم في المعرفة وحسن التأويل.والصواب من هذا كله لمن رزق فهمًا وأوتي علمًا إقرار ما سمعه كما سمعه ورواه والتنبيه على ما انتقده في ذلك ورآه، حتى يجمع الأمرين ويترك لمن جاء بعد النظر في الحرفين، وهذه كانت طريق السلف فيما ظهر لهم من الخلل فيما رووه من إيراده على وجهه وتبيين الصواب فيه أو طرح الخطأ البين، والإضراب عن ذكره في الحديث جملة، أو تبييض مكانه والاقتصار على رواية الصواب أو الكناية عنه بما يظهر ويفهم لا على طريق القطع.وقد وقع من ذلك في هذه الأمهات ما سنوقف عليه ونشير في مَظَانّه إليه وهي الطريقة السليمة ومذاهب الأئمة القويمة، فأما الجسارة فخسارة فكثيرًا ما رأينا من نبَّه بالخطأ على الصواب فعكس الباب ومن ذهب مذهب الإصلاح والتغيير فقد سلك كل مسلك في الخطأ ودلاه رأيه بغرور.وقد وقفت على عجائب في الوجهين وسننبه من ذلك على ما توافيه العبر، وتحقق من تحقيقه أن الصواب مع من وقف وأحجم لا مع من صمم وجسر، وتتأمل في هذه الفصول ما تكلمنا عليه وتكلم عليه الأشياخ والحفاظ فيما أصلحه أبو عبد الله بن وضاح في الموطأ على يحيى بن يحيى فيمن تقدم، وعلى ما أصلحه القاضي أبو الوليد الكناني على هذه الكتب فيمن تأخر، وإظهار الحجج على الغلط في كثير من ذلك الإصلاح وبيان صحة الرواية في ذلك من الأحاديث الصحاح، وكما وجدنا معظمًا من حفاظ المتأخرين المغاربة أصلًا البغداديين نَزْلًا قد روى حديث جليبيب وقول المرأة: أجُلَيْبيب انيه؟ فقيده: الجليبيب الابنة: لما كان الحديث في خطبة ابنة هذه المرأة، وهي قائلة هذا
Söz konusu ifade, 'aniye' (انِّيه) lafzının mânasını ve bazı Arapların inkâr sırasında soruya bu ziyâdeyi ekleme âdetini bilmeyen kimse tarafından anlaşılmamış, 'ibne'den tahrif edildiği zannedilmiş; aynı şey Cüveyriye hadisinde de yapılmıştır. Yahyâ b. Yahyâ, hadisinde onun adını işitip işitmediğinden şüphe etmiş ve: 'Ravinin, Cüveyriye veya elbette, bintü'l-Hâris dediğini sanıyorum' demiş; bunu 'ev eliyete' şeklinde zabtetmiş (hemzenin fethası, lâmın kesresi, sonra şeddesiz iki ya ile). Onu bir isim sanmıştı, hâlbuki Yahyâ'nın şüphesi, ismin değiştirilmesinde değil, ispatı veya düşmesindedir. Yahyâ, hadiste Cüveyriye isminin ziyadesini mi yoksa sadece İbnetü'l-Hâris ifadesini mi işittiğinden şüphe etmiş, daha sonra 'sanıyorum dedi ki: Cüveyriye' sözünün ardından 'veya elbette' diyerek şüpheyi nefyetmiş, yani 'ben onun bunu söylediğini tahkik ediyorum' demiştir. Yahyâ b. Yahyâ'nın hadislerinde bunun gibi çoktur, yerinde inşallah zikredeceğiz. Cennet ehlinin katığı olan 'bi-l-âm' ifadesini 'bi'l-ayn' şeklinde rivayet etmiş, bununla sığırı kastetmiştir. Bunun gibi, hocalarımızın çoğunun, Müslim'deki Ümmü Zer' hadisinde, Halvânî > Mûsâ b. İsmâil > Saîd b. Seleme senediyle gelen 've akru câratihâ' ibaresinde, İbnü'l-Enbârî'nin rivayetine uyarak 've ubru' (bâ ile, ayn ötresiyle) şeklinde düzelttiklerini ve bunu i'tibâr veya isti'bâr manasıyla tefsir ettiklerini gördüm; zira Akr kelimesindeki manayı kavrayamamışlardı. Hâlbuki Akr'da iki mana açıktır: hayret ve şaşkınlık, bazen de helâk manasına gelir; hepsi de meşhur rivayetteki 've ğayzu câratihâ' (komşusunun öfkesi) demektir. İnşallah bunu yerinde bundan daha geniş şekilde, birçok misalle açıklayacağız, ancak Cüleybîb kıssası bu asılların hiçbirinde yoktur. Bazı ana eserlerdeki bu müşkiller ve ihmaller, semâ ve fıkıh meclislerinde ashâbla birlikte zihnin kavrayabildiği ve aklın üzerinde düşünebildiği şeyleri açıklama mutabakatı ve bu hususların tahkikine duyulan şiddetli ihtiyaç sebebiyle, bu tür dağınık meseleleri toplayan, maksatlarını tesbit eden, müşkil manalarını açıklayan, rivâyet ihtilaflarını net olarak belirten ve bunların en doğru ve en uygun olanını ortaya koyan bir kitap yazılması talebi tekrarlandı. Bunun üzerine düşündüm; gördüm ki, hadis tasnifâtının büyük çoğunluğunda, ana müsnedlerde ve cüzlerin dağınık yerlerinde bulunan bu tür meselelerin toplanması çok uzun ve çokça olur; onları tâkip etmek zor ve sıkıntılıdır; bazı parçalarla yetinmek ise zabta ve ihâtaya ulaştırmaz. Bu sebeple, asırlar boyu takdim edilmelerinde icmâ edilmiş ve bütün beldelerdeki âlimler tarafından kabul görmüş, sahih eserleri toplayan üç ana kitapta: İmam Mâlik'in Muvatta'ı, İmam Buhârî'nin Câmi'u's-Sahîh'i ve İmam Müslim'in Müsnedü's-Sahîh'inde geçenleri derlemeye karar verdim. Zira bunlar, bu sahanın her usûlünün aslı ve her amelinin nihâî merciidir; eser ilmindeki her kuvvet iddiasının dayanağı Allah'ın kudretiyledir; semâ meclislerinin etrafında döndüğü ve onlarla mâmur olduğu merkezdir; eser ilimlerinin başlangıcı ve gayesi, sünen sayfalarının ve müzâkeresinin temelidir; dikkatin yöneltilmesi ve himmetin kendisine hasredilmesi en lâyık olandır. Bu hususta, zikrettiğimiz şeyleri bu kitaplardan veya başkalarından birine hasr ve taahhüd eden müstakil bir kitap telif edilmemiştir. Sadece İmam Ebü'l-Hasen Alî b. Ömer ed-Dârekutnî'nin 'Tashîfü'l-Muhaddisîn' adlı eseri vardır ki, onun çoğu bu kitaplarda olmayan şeylerdendir. İmam Ebû Süleyman el-Hattâbî'nin kaleme aldığı küçük bir cüz ve muhtelif kimselerin şerhleri arasında serpiştirilmiş nükteler olup, bunlar toplansa susuzluğu gidermez ve maksada ancak pek az ulaştırır. Bundan başka, şeyhimiz hâfız Ebû Alî el-Hasen b. Muhammed el-Gassânî'nin -Allah ona rahmet etsin- 'Takyyîdü'l-Mühmel' adlı kitabında derledikleri müstesnâdır; o, Sahîhayn'ın ihtiva ettiği şeylerin çoğunu son derece güzel bir şekilde zabtedip etraflıca ele almıştır.
الكلام، ولم ينفهم لمن لم يعرف معنى: انيه وإلحاق بعض العرب هذه الزيادة الأسماء في الاستفهام عند الإنكار، ظن أنه مصحَّف من الابنة، وكذلك فعل في حديث جويرية. وشك يحيى بن يحيى في سماعه اسمها في حديثه وقوله: أحسبه قال: جويرية أو البتة: ابنة الحارث، فقيده: أو أليته بفتح الهمزة وكسر اللام بعدها ياء باثنتين تحتها مخففة، وظنه اسمًا وإن شَكَّ يحيى إنما هو في تغيير الاسم لا في إثباته أو سقوطه، ويحيى إنما شك هل سمع في الحديث زيادة اسم جويرية أو إنما سمع ابنة الحارث فقط، ثم نفي الشك عن نفسه بعد قوله: أحسبه قال: جويرية، فقال: أو البتة، أي إني أحقق أنه قالها، ومثل هذا في حديث يحيى بن يحيى كثير وسنذكر منه في موضعه إن شاء الله.وكذلك روى حديث ادام أهل الجنة بالَامٌ فقال بالأْيٌ يعني: الثور. وهكذا وجدت معظمًا من شيوخنا قد أصلح في كتابه من مسلم في حديث أم زرع من روايته عن الحلواني عن موسى بن إسماعيل عن سعيد بن سلمة في قوله: وعَقْرُ جارتها فأصلحه وعُبْرُ بالباء وضم العين إتباعًا لما رواه فيه ابن الأنباري، وفسره بالاعتبار أو الاستعبار على ما نذكره إذ لم ينفهم له ذلك في عقر، والمعنيان بيّنان في عقر إذ هو بمعنى الحيرة والدهش، وقد يكون بمعنى الهلاك وكله بمعنى قوله في الرواية المشهورة: وغَيْظُ جارتها، وسنبينه في موضعه بأشبع من هذا إن شاء الله في أمثلة كثيرة نذكرها في مواضعها إلا قصة جليبيب فهذا اللفظ ليس في شيء من هذه الأصول.فبحسب هذه الإشكالات والإهمالات في بعض الأمهات واتفاق بيان ما يسمح به الذكر ويقتدحه الفكر مع الأصحاب في مجالس السماع والتفقه، ومسيس الحاجة إلى تحقيق ذلك ما تكرر على السؤال في كتاب يجمع شواردها ويسدد مقاصدها ويبين مشكل معناها وينص اختلاف الروايات فيها ويظهر أحقها بالحق وأولاها، فنظرت في ذلك فإذا جمع ما وقع من ذلك في جماهير تصانيف الحديث وأمهات مسانيده ومنثورات أجزائه يطول ويكثر، وتتبُّع ذلك مما يشق ويعسر والاقتصار على تفاريق منها لا يرجع إلى ضبط ولا يحصر، فأجمعت على تحصيل ما وقع من ذلك في الأمهات الثلاث الجامعة لصحيح الآثار التي أُجمع على تقديمها في الأعصار وقبلها العلماء في سائر الأمصار، الأئمة الثلاثة: الموطأ لأبي عبد الله مالك بن أنس المدني، والجامع الصحيح لأبي عبد الله محمد بن إسماعيل البخاري، والمسند الصحيح لأبي الحسين مسلم بن الحجاج النيسابوري. إذ هي أصول كل أصل ومنتهى كل عمل في هذا الباب، وقول وقدرة مدعي كل قوة بالله في علم الآثار، وحول وعليها مدار أندية السماع وبها عمارتها وهي مبادئ علوم الآثار وغايتهاومصاحف السنن ومذاكرتها، وأحق ما صرفت إليه العناية وشغلت به الهمة.ولم يؤلف في هذا الشأن كتاب مفرد تقلد عهده ما ذكرناه على أحد هذه الكتب أو غيرها إلا ما صنعه الإمام أبو الحسن علي بن عمر الدارقطني في تصحيف المحدثين، وأكثره مما ليس في هذه الكتب. وما صنعه الإمام أبو سليمان الخطابي في جزء لطيف وإلا نكتًا متفرقة وقعت أثناء شروحها لغير واحد لو جمعت لم تشف غليلًا ولم تبلغ من البغية إلا قليلًا. وإلا ما جمع الشيخ الحافظ أبو علي الحسن بن محمد الغساني شيخنا رحمه الله في كتابه المسمى بتقييد المهمل، فإنه تقصى فيه أكثر ما اشتمل عليه الصحيحان وقيّده أحسن تقييد
O eser son derece açık ve son derece mükemmeldir; ancak yalnızca isimler, künyeler, nesebler ve rical lakaplarıyla sınırlı kalmış, metinlerdeki tahrif, tashif ve işkâllere değinmemiştir. Bununla birlikte o iki kitaptan (Sahîhayn) bazı isimler kendisinden kaçmış ve zikrettiklerinde bazı şeyler tashih edilmiştir. Zira kuşatıcılık yerde ve gökte olanı bilenin (Allah’ın) elindedir. Nihayet gece ve gündüzümden ona vakit ayırmaya, meşgalelerimden ve işlerimden bir pay vermeye azmettiğimde, bu kelimeleri alfabe sırasına göre düzenlemenin okuyucu için daha kolay ve talebe için daha yakın olduğunu gördüm. Böylece bu kitaplardan birini okuyan kişi müşkil bir kelimeye veya mühmal bir lafza rastladığında, eğer ilk harfi sahih bir harf ise o harfe başvurur; eğer harf zâid veya illet harflerinden ise onu bırakıp sahih olanı arar; eğer müşkil ve mühmal olursa, ona benzeyen diğer bâblarda suretini araştırır tâ ki oraya ulaşana kadar. Ben de alfabemize göre elif harfiyle başlayıp yâ harfiyle bitirdim; kolaylaştırma ve yakınlaştırma arzusuyla kelimenin ikinci ve üçüncü harfini de aynı düzene göre sıraladım. Her harfin başında, o bâba uygun olarak metinlerde geçen lafızlardan başladım ve onları öyle sağlam bir şekilde tashih ettim ki ne bir tashif onları karartsın ne de bir ihmâl onları müphem bıraksın. Eğer bir harf hakkında rivayetler ihtilaf etmişse buna dikkat çektik ve râcih olana işaret ettik. Doğru olan, ya başka bir hadiste ihtilafı gideren, müşkili izale eden, ibham ve ihmâl şaşkınlığından kurtaran bir hükme dayanır; ya Arap kelâmında bilinen veya daha meşhur veya siyaka daha uygun ve daha açık olana; ya da bizden önceki ilim öncüleri ve imamların hatalı veya tashife uğramış olan hakkındaki naslarına; yahut onların metodlarını benimseyerek ve takip ederek yaptığımız tahkik ve çokça araştırma ile ulaştığımız şeye dayanır. Her harf için, o harfte geçen, kaydı müşkil olan ve isimlerinde usta ve mahir olanın az bulunduğu arazi ve belde isimlerine dair bir fasıl (biyografi) tertip ettik. Pek çok râvinin bu hususta çirkin tashiflere düştüğünü gördük. Onlarla birlikte, o harfte metinlerde geçen şeylere, isnadda geçen müşkil isim ve lakaplar, müphem künye ve neseblere dair naslara atıfta bulunarak benzerlerinin şerhine işaret ettik. Belki metinde zikri geçen bir şey olursa onu o fennin benzerine ekledik. Bu kitaplarda geçen, kitapta künyesi veya nesebi zikredilmemiş bir isim, yahut kitapta sadece ismi veya lakabı zikredilmiş bir künye gibi müşkilleri takip etmedik. Zira bu, bu telifin gayesinin dışındadır ve soranın talebine uygun değildir. Bu derin bir denizdir ki sahile çıkılmaz. Bu bapta pek çok kapsamlı kitap, geniş ve özlü tanınmış eserler vardır. Şeyh Ebû Ali, kitabında bu iki kitapta hiç geçmeyen bazı şeyleri zikrederek eleştirilmiştir. Eğer telif hakkını vermiş olsaydı kitabı genişler ve uzardı. Bazılarını zikretmek ise telif hakkında kusur ve eksikliktir. Meselâ 'Cezzâr', 'Hazzâz' ve 'Harrâz' biyografileri ile Sahîhayn'da bulunan ve bu lakaplarla tanınan kişilerin zikredilmesi gibi. Oysa bu lakaplardan gerçekte onlarda (Sahîhayn'da) yalnızca Yahyâ b. el-Cezzâr ve Ebû Âmir el-Harrâz bulunmaktadır. Diğerleri ise sadece isimleri veya künyeleri zikredilmiş, o lakaba nisbet edilmemişlerdir. Aynı şekilde isimlerde 'Bûr, Sevr ve Sevb' zikredilmiştir; oysa Sahîhayn'da bu isimlerden yalnızca Sevr bulunmaktadır. Bunun dışında onlarda zikredilen isim ve künye nisbetleri de vardır. Biz bu iki biyografiyi ancak onlarca örneğine misal olarak zikrettik. Her harfin fasıllarının sonunda, o fasılda geçen tashifleri belirttik, doğrusuna ve bilinen vecihine işaret ettik. Metin lafızlarını zikrederken zaruret ortaya çıktı.
وبينه غاية البيان وجوده نهاية التجويد، لكن اقتصر على ما يتعلق بالأسماء والكنى والأنساب وألقاب الرجال دون ما في المتون من تغيير وتصحيف وإشكال، وإن كان قد شذَّ عليه من الكتابين أسماء واستدركت عليه فيما ذكر أشياء، فالإحاطة بيد من يعلم ما في الأرض والسماء.ولما أجمع عزمي على أن أفرّغ له وقتًا من نهاري وليلي، وأقسم له حظًّا من تكاليفي وشغلي، رأيت ترتيب تلك الكلمات على حروف المعجم أيسر للناظر وأقرب للطالب، فإذا وقف قارئ كتاب منها على كلمة مشكلة أو لفظة مهملة فزع إلى الحرف الذي في أولها إن كان صحيحًا، وإن كان من حروف الزوائد أو العلل تركه وطلب الصحيح، وإن أشكل وكان مهملًا طلب صورته في سائر الأبواب التي تشبهه حتى يقع عليه هنالك. فبدأت بحرف الألف وختمت بالياء على ترتيب حروف المعجم عندنا، ورتبت ثاني الكلمة وثالثها من ذلك الحرف على ذلك الترتيب رغبة في التسهيل للراغب والتقريب، وبدأت في أول كل حرف بالألفاظ الواقعة في المتون المطابقة لبابه على الترتيب المضمون، فتولينا إتقان ضبطها بحيث لا يلحقها تصحيف يظلمها ولا يبقى بها إهمال يبهمها. فإن كان الحرف مما اختلفت فيه الروايات نبهنا على ذلك وأشرنا إلى الأرجح. والصواب هنالك بحكم ما يوجد في حديث آخر رافع للاختلاف مزيح للإشكال، مريح من حيرة الإبهام والإهمال، أو يكون هو المعروف في كلام العرب أو الأشهر أو الأليق بمساق الكلام والأظهر، أو نص من سبقنا من جهابذة العلماء وقدوة الأئمة على المخطئ والمصحف فيه، أو أدركناه بتحقيق النظر وكثرة البحث على ما نتلقاه من مناهجهم ونقتفيه. وترجمنا فصلًا في كل حرف على ما وقع فيها من أسماء أماكن من الأرض وبلاد يشكل تقييدها ويقل متقن أساميها ومجيدها، ويقع فيها لكثير من الرواة تصحيف يسمج، ونبهنا معها على شرح أشباهها من ذلك الشرج نعطف على ما وقع في المتون في ذلك الحرف بما وقع في الإسناد من النص على مشكل الأسماء والألقاب ومبهم الكنى والأنساب، وربما وقع منه من جرى ذكره في المتن فأضفناه إلى شكله من ذلك الفن.ولم نتتبع ما وقع من هذه الكتب من مشكل اسم من لم يجر في الكتاب كنيته أو نسبه وكنية من لم يذكر في الكتاب إلا اسمه أو لقبه إذ ذاك خارج عن غرض هذا التأليف ورغبة السائل، وبحر عميق لا يكاد يخرج منه لساحل وفي هذا الباب كتب جامعة كثيرة وتصانيف مبسوطة ومقتضبةشهيرة وقد انتقد على الشيخ أبي علي في كتابه ذكر أشياء من ذلك لم تذكر في الكتابين بحال، ولو أعطى فيها التأليف حقه لاتسع كتابه وطال، وفي ذكر البعض قدح في حق التأليف وغض كترجمة الجزار والخزاز والخراز وذكر من يعرف بذلك ممن في الصحيحين، وليس فيهما من هذه الألقاب مذكورًا حقيقة غير يحيى بن الجزار وأبو عامر الخراز، ومن عداهما فإنما فيهما ذكر اسمه أو كنيته دون نسبته لذلك، وكذلك ذكر في الأسماء: بور وثور وثوب، وليس في الصحيحين من هذه الأسماء إلا ثور وحده وغير ذلك في أنساب أسماء وكنى ذكرت فيهما، وإنما ذكرنا هاتين الترجمتين مثالًا لعشرات مثلها، وذكرنا في آخر كل فصل من فصول كل حرف ما جاء فيه من تصحيف، ونبهنا فيه على الصواب والوجه المعروف، ودعت الضرورة عند ذكر ألفاظ المتون
Ve onu tashih etmek, garîbini şerh etmek ve mânâ ve mefhûmundan bir şey beyan etmek içindir; bu hususta ne noksan ne de genişletme yapılmaksızın. Ancak onun kapalılığı sebebiyle ihtiyaç duyulduğunda veya rivayette yahut şerhte vukû bulan bir ihtilâf ve nizâa karşı hüccet olması için [genişletme yapılır]; zira biz bu kitabımızı bir lügati şerh etmek ve mânâları tefsir etmek için koymadık, aksine elfâzı tashih ve itkân için koyduk. Mâdem ki Allah'ın lütuf ve yardımıyla Sahîh-i Müslim üzerine yazdığımız ve 'el-İkmâl' adını verdiğimiz şerhimizde bir miktar genişlik gösterdik, [ancak] harflerin bâblarından [yani alfabetik sıraya göre düzenlenmiş bölümlerden] bazı mühim ve garîb nüket [ince noktalar] dışarıda kalmıştır; ki o nüketin terâcimi [başlıkları veya alfabetik tercümeleri] onları zabtedememiştir; çünkü onlar kelime cümleleridir ki okuyucu, bunların tertibini ve doğru tashihini bilmek mecburiyetindedir; ya bunlara giren değişiklik, kapalılık, takdim-tehir yahut kelimelerinin i'râbı takdim edilmeksizin yahut bazı lafızlarının düşmesi veya kısaltma yoluyla bırakılması sebebiyle maksat anlaşılmaz; ve hadisin muradı ancak onunla anlaşılır. İşte bu sebeple kitabımızın sonunda bunlara mahsus üç bâb ayırdık: Birincisi: Tashîf vukû bulan ve telfîf [karıştırma] sebebiyle anlamı silinen cümleler hakkındadır. Zira biz bunun müfredatını [tek tek kelimelerini] harflerin terâciminde [alfabetik bölümlerde] beyan ettik. İkinci bâb: Metinlerde ve isnadlarda bulunan cümlelerin zabtını [harekelerini] tashih etmek, i'râblarını düzeltmek, yazılışlarının imlâsını ve kelimelerinin şeklini [harekelerini] tahkik etmek, bunlara ârız olan takdim ve te'hirleri açıklamak hakkındadır; tâ ki doğruluk yönü açığa çıksın ve anlayışlara kapalı kapıları açılsın. Üçüncü bâb: Bu ümmühâttan [temel hadis kitaplarından] veya bazı rivayetlerden düşen lafızları ilhak etmek; yahut kısaltma yapılarak kesilen veya hadisin tarikini bildirmekle yetinme yoluna gidilen [lafızları ikmal etmek] hakkındadır; [çünkü] ilim ehli olan kimse hadisin muradını ancak bu lafızların ilhakı ile anlar, söz ancak onların istidrâkı ile tamam olur. İşte Allah'ın havli ile bu maksatlar tamamlandığında ve o hastalıklar düzeldiğinde, zikredilen usûlü bilmek isteyen tâlibin herhangi bir işkâli kalmayacağını ve bu kitabımızda bulacağı şeylerle, ricali [ravileri] sağlam bilenler için seyahat [hadis yolculuğu] ihtiyacından müstağni kalacağını ümit ederim; bilakis, eğer semâ ve rivayet ehlinden ise şeyhlerden iş
وتقويمها إلى شرح غريبها وبيان شيء من معانيها ومفهومها دون نقص لذلك ولا اتساع. إلا عند الحاجة لغموضه أو الحجة على خلاف يقع هنالك في الرواية أو الشرح ونزاع إذ لم نضع كتابنا هذا لشرح لغة وتفسير معانٍ بل لتقويم ألفاظ وإتقان.وإذ قد اتسعنا بمقدار ما تفضل الله به وأعان عليه في شرحنا لكتاب صحيح مسلم المسمى بالإكمال، وشذت عن أبواب الحروف نكت مهمة غريبة لم تضبطها تراجمها لكونها جمل كلمات يضطر القارئ إلى معرفة ترتيبها وصحة تهذيبها، إما لما دخلها من التغيير أو الإبهام أو التقديم والتأخير أو أنه لا يفهم المراد بها إلا بعد تقديم إعراب كلماتها أو سقوط بعض ألفاظها أو تركه على جهة الاختصار ولا يفهم مراد الحديث إلا به، فأفردنا لها آخر الكتاب ثلاثة أبواب:أولها: في الجمل التي وقع فيها التصحيف وطمس معناها التلفيف، إذ بيّنا مفردات ذلك في تراجم الحروف.الباب الثاني: في تقويم ضبط جمل في المتون والأسانيد وتصحيح إعرابها وتحقيق هجاء كتابها وشكل كلماتها، وتبيين التقديم والتأخير اللاحق لها، ليستبين وجه صوابها وينفتح للأفهام مغلق أبوابها.الباب الثالث: في إلحاق ألفاظ سقطت من أحاديث هذه الأمهات أو من بعض الروايات أو بترت اختصارًا أو اقتصارًا على التعريف بطريق الحديث لأهل العلم به لا يفهم مراد الحديث إلا بإلحاقها ولا يستقل الكلام إلا باستدراكها، فإذا كملت بحول الله هذه الأغراض وصحت تلك الأمراض، رجوت ألا يبقى على طالب معرفة الأصول المذكورة إشكال وأنه يستغني بما يجده في كتابنا هذا على الرحلة لمتقني الرجال، بل يكتفي بالسماع على الشيوخ إن كان من أهل السماع والرواية، أو يقتصر على درس أصل مشهور الصحة أو يصحح به كتابه ويعتمد فيما أشكل عليه على ما هنا إن كان من طالبي التفقه والدراية، فهو كتاب يحتاج إليه الشيخ الراوي كما يحتاج إليه الحافظ الواعي، ويتدرج به المتبدي كما يتذكر به المنتهي، ويضطر إليه طالب التفقه والاجتهاد كما لا يستغني عنه راغب السماع والإسناد، ويحتج به الأديب في مذاكرته كما يعتمد عليه المناظر في محاضرته وسيعلم من وقف عليه من أهل المعرفة والدراية قدره ويوفيه أهل الإنصاف والديانة حقه، فإني نخلت فيه معلومي وبثثته مكتومي ورصعته بجواهر محفوظي ومفهومي، وأودعته مصونات الصنادق والصدور وسمحت فيه بمضنونات المشائخ والصدور، مما لا يبيحون خفي ذكره لكلناعق، ولا يبوحون بسره في متداولات المهارق، ولا يقلدون خطير دره إلا لَبَّات أهل الحقائق، ولا يرفعون منها راية إلا لمن يتلقاها باليمين، ولا يودعون منها آية إلا عند ثقة أمين، وقد ألفته بحكم الاضطرار والاختيار، وصنفته منتقى النكت من خيار الخيار، وأودعته غرائب الودائع والأسرار، وأطلعته شمسًا يشرق شعاعها في سائر الأقطار، وحررته تحريرًا تحار فيه العقول والأفكار، وقرَّبته تقريبًا تتقلب فيه القلوب والأبصار وسميته: بمشارق الأنوار على صحاح الآثار وإلى الله جل اسمه ألجأ في تصحيح عملي ونيتي وإليه أبرأ من حولي وقوتي، ومنه أستمد الهداية لهمي وعزمتي، وإياه أسأل العصمة والولاية لجملتي، والعفو والغفران لذنبي وزلتي، إنه منعم كريم. باب ذكر أسانيدي في هذه الأصول الثلاثةورأيت ذكرها ليعلم مخرج الرواية التي أنص عليها عند الاختلاف أو أضيفها إلى راويها ليكون الواقف عليها على
İlminin bir eseri (olarak). Muvatta' kitabına gelince—ki bu İmâm Mâlik b. Enes el-Himyerî'nin (sonra el-Asbahî nesebiyle, Kureyşî sonra da ittifakla Temîmî, Hicazlı, ardından Medineli; doğum, ikamet ve yetişme yeri Medine olan) eseridir; rivayeti ise fakîh Ebû Muhammed Yahyâ b. Yahyâ el-Endelüsî'nin (sonra Kurtubalı; doğum, ikamet ve yetişme yeri Kurtuba; Arap, sonra ittifakla Leysî, Berberî, ardından Masmûdî nesebindendir) rivayetidir. Ufkumuzdaki âlimlerin genellikle diğer rivayetlere değil de bu rivayete güvenmeleri sebebiyle biz Muvatta' rivayetleri arasından bunu kastettik—ancak rivayeti geniş ve semâsı çok olanlardan müstesna. İşte biz bu Muvatta'ın tamamını beldemizde ve Endülüs'te birkaç şeyhimizden okuduk ve kendilerinden dinledik: Şeyh fakîh Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Muhammed b. Attâb ile Kâdî Ebû Abdullah Muhammed b. Alî b. Hamdîn (Allah her ikisine de rahmet eylesin); bunlardan beş yüz yedi (507) senesinde Kurtuba'da semâen dinledik. Onlar da fakîh Ebû Abdullah Muhammed b. Muhsin b. Attâb'dan rivayet ettiler. Yine Muvatta'ın tamamını bir kere daha Sebte'de fakîh Ebû İshâk İbrâhîm b. Ca‘fer el-Levâtî'den okudum ve dinledim; o da bana Kâdî Ebü'l-Asbağ Îsâ b. Sehl'den rivayet etti. Ayrıca Kâdî Ebû Abdullah Muhammed b. Îsâ et-Temîmî'den dinledim—ancak ona okuduğumda şüphe ettiğim bir kısmı bana icâzet yoluyla verdi. Bütün Muvatta'ı bana hâfız Ebû Alî el-Hüseyn b. Muhammed el-Ceyyânî rivayet etti; kendisi bana yazdı: 'Bunu bana Ebû Alî (yani kendisi) icâzetinde haber verdi' dedi ve şöyle devam etti: 'Ebû Abdullah b. Attâb ile Ebü'l-Asbağ b. Sehl bize şöyle dediler: Ebü'l-Kâsım Halef b. Yahyâ, Ahmed b. Mutarrif, Ahmed b. Saîd b. Hazm, Muhammed b. Kâsım b. Hilâl'den rivayet etti.' Ebû Abdullah b. Attâb dedi: 'Bunu bize ayrıca Ebû Osman Saîd b. Seleme ile Kâdî Ebû Bekr b. Vâfid rivayet etti; ancak bir kısmını ondan dinlediğinde şüphe etti. O kısım Hac kitabı ve Namaz kitabının bir bölümüydü; onlar Ebû Îsâ Yahyâ b. Abdullah b. Ebî Îsâ'dan, o da Ubeydullah b. Yahyâ'dan, o da babası Yahyâ b. Yahyâ'dan, o da Mâlik b. Enes'ten rivayet etti.' Şeyhimiz Ebû Muhammed b. Attâb, Kâdî Ebü'l-Asbağ b. Sehl ve Hâfız Ebû Alî dediler: 'Bize ayrıca Ebü'l-Kâsım Hâtim b. Muhammed et-Tarâbulusî, iki fakîh olan Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer b. el-Fahhâr ile Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed et-Tüleymenkî'den; onlar da Ebû Îsâ'dan rivayet ettiler.' Ebû Ömer dedi: 'Bize ayrıca Ebû Ca‘fer Ahmed b. Avnullah, Ebû Muhammed Kâsım b. Asbağ el-Beyânî'den; o da Muhammed b. Vaddâh'tan; o da Yahyâ b. Yahyâ'dan rivayet etti.' Hâtim dedi: 'Bize Ebû Bekr b. Hübeyl et-Tücîbî, Ahmed b. Mutarrif'ten; o da Ubeydullah'tan; o da babası Yahyâ'dan rivayet etti.' Ebü'l-Asbağ b. Sehl dedi: 'Bize ayrıca fakîh Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Muhammed b. Hüseyn el-Kal‘î rivayet etti.' Kâdî Ebû Abdullah b. Hamdîn dedi: 'Bunu bana ayrıca babam (Allah ona rahmet eylesin), Ebû Zekeriyyâ el-Kal‘î'den; o da fakîh Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Ebî Zemânîn'den; o da Ahmed b. Mutarrif'ten; o da Ubeydullah'tan rivayet etti.' Kâdî Ebû Abdullah b. Îsâ dedi: 'Bize ayrıca fakîh Ebû Abdullah Muhammed b. Ferec (İbn Tülâ‘ mevlası), Kâdî Ebü'l-Velîd Yûnus b. Mugīs'ten; o da Ebû Îsâ'dan rivayet etti.' (İbn Îsâ) dedi: 'Bunu bana ayrıca Kâdî Ebû Abdullah Muhammed b. Halef b. el-Murâbıt, Ebü'l-Velîd Muhammed b. Abdullah b. Mîkal ve Ebü'l-Kâsım el-Mühelleb b. Ebî Sıfre'den; onlar da Ebû Muhammed el-Usaylî'den; o da İbn el-Müşât'tan; o da Ubeydullah'tan rivayet etti. Yine el-Usaylî'den, Vehb b. Müsürre'den; o da İbn Vaddâh'tan rivayet etti.' Ebü'l-Velîd dedi: 'Bunu bana ayrıca Îsâ b. Ebü'l-Alâ', Ahmed b. Saîd b. Hazm'dan; o da Ubeydullah'tan rivayet etti. Bana ayrıca fakîh Ebû Muhammed b. Ebî Ca‘fer (Allah ona rahmet eylesin) bir kısmını semâen, kaçırdığım kısmını da münâvele yoluyla rivayet etti ve dedi: Bize Hişâm b. Vaddâh rivayet etti; bize Ebû Abdullah b. Nebât rivayet etti; bize Ebû Îsâ rivayet etti; o da Ubeydullah'tan. Bana ayrıca fakîh Ebû Bahr Süfyân b. el-Âsî el-Esedî, fakîh Ebû İmrân Mûsâ b. Ebî Telîd ve hâfız Ebû Alî el-Gassânî icâzet yoluyla ve daha başkaları rivayet ettiler. Hepsi dedi: Bize Muvatta'ın tamamını hâfız Ebû Ömer b. Abdülberr, Ebû Osman Saîd b. Nasr'dan; o da Ebû Muhammed Kâsım b. Asbağ'dan; o da İbn Vaddâh'tan rivayet etti.'
أثارة من علمها.فأما الكتاب الموطأ للإمام أبي عبد الله مالك بن أنس الحميري ثم الأصبحي النسب، القرشي ثم التيمي بالحلف، الحجازي ثم المدني الدار والمولد والنشأة، من رواية الفقيه أبي محمد يحيى بن يحيى الأندلسي ثم القرطبي الدار والمولد والنشأة، العربي ثم الليثي بالحلف، البربري ثم المصمودي النسب، التي قصدناها من جملة روايات الموطأ لاعتماد أهل أُفُقِنا عليها غالبًا دون غيرها، إلا المكثرين ممن اتسعت روايته وكثر سماعه، فإنا قرأنا جميعه وسمعناه على عدة من شيوخنا ببلدنا وبالأندلس، فحدثنا به الشيخ الفقيه أبو محمد عبد الرحمن بن محمد بن عتاب، والقاضي أبو عبد الله محمد بن علي بن حمدين - رحمهما الله - سماعًا عليهما بقرطبة سنة سبع وخمسمائة، عن الفقيه أبي عبد الله محمد بن محسن بن عتاب، وقرأت جميعه وسمعته مرة أخرى بسبتة على الفقيه أبي إسحاق إبراهيم بن جعفر اللواتي، وحدثني به عن القاضي أبي الأصبغ عيسى بن سهل، وسمعته على القاضي أبي عبد الله محمد بن عيسى التميمي، إلا ما شككت في قراءته عليه فأجازنيه، وحدثني بجميعه عن الشيخ الحافظ أبي علي الحسين بن محمد الجياني وقد كتب إليّ: أنا به أبو علي هذا في إجازته إياي قال هو وأبو الأصبغ بن سهل: نا أبو عبد الله بن عتاب قال: أبو القاسم خلف بن يحيى، عن أحمد بن مطرف، وأحمد بن سعيد بن حزم، ومحمد بن قاسم بن هلال قال أبو عبد الله بن عتاب: ونا به أيضًا أبو عثمان سعيد بن سلمة، والقاضي أبو بكر بن وافد وشك في سماع بعضه منه، وذلك كتاب الحج وبعض كتاب الصلاة عن أبي عيسى يحيى بن عبد الله بن أبي عيسى كلهم عن عبيد الله بن يحيى، عن أبيه يحيى بن يحيى، عن مالك بن أنس قال شيخنا أبو محمد بن عتاب والقاضي أبو الأصبغ بن سهل والحافظ أبو علي: ونا به أيضًا أبو القاسم حاتم بن محمد الطرابلسي عن الفقيهين أبي عبد الله محمد بن عمر بن الفخار، وأبي عمر أحمد بن محمد الطلمنكي، عن أبي عيسى قال أبو عمر: ونا به أيضًا أبو جعفر أحمد بن عون الله، عن أبي محمد قاسم بن أصبغ البياني، عن محمد بن وضاح، عن يحيى بن يحيى قال حاتم: ونا به أبو بكر بن حوبيل التجيبي، عن أحمد بن مطرف، عن عبيد الله عن أبيه يحيى، قال أبو الأصبغ بن سهل: ونا به أيضًا الفقيه أبو زكريا يحيى بن محمد بن حسين القليعي، وقال القاضي أبو عبد الله بن حمدين: وحدثني به أيضًا أبي رحمه الله عن أبي زكريا القليعي، عن الفقيه أبي عبد الله محمد بن عبد الله بن أبي زمنين، عن أحمد بن مطرف، عن عبيد الله. وقال القاضي أبو عبد الله بن عيسى: نا به أيضًا الفقيه أبو عبد الله محمد بن فرج مولى ابن الطلاع، عن القاضي أبي الوليد يونس بن مغيث، عن أبي عيسى قال: وحدثني به أيضًا القاضي أبو عبد الله محمد بن خلف بن المرابط، عن أبي الوليد محمد بن عبد الله بن مِيقل، وأبي القاسم المهلب بن أبي صفرة، عن أبي محمد الأصيلي، عن ابن المشاط، عن عبيد الله، وعن الأصيلي، عن وهب بن مسرة، عن ابن وضاح، قال أبو الوليد: وحدثني به أيضًا عيسى بن أبي العلاء، عن أحمد بن سعيد بن حزم، عن عبيد الله، وحدثني به أيضًا سماعًا لبعضه ومناولة لما فاتني منه الفقيه أبو محمد بن أبي جعفر رحمه الله قال: نا هشام بن وضاح، نا أبو عبد الله بن نبأت، نا أبو عيسى، عن عبيد الله: وحدثني به أيضًا الفقيه أبو بحر سفيان بن العاصي الأسدي، والفقيه أبو عمران موسى بن أبي تليد، والحافظ أبو علي الغساني إجازةً وغير واحد قالوا كلهم: نا بجميعه أبو عمر بن عبد البر الحافظ، عن أبي عثمان سعيد بن نصر، عن أبي محمد قاسم بن أصبغ، عن ابن وضاح
Ebû Ömer (r.a.) dedi ki: Bize bunu Ebü'l-Fazl et-Tâhertî, Ebû Abdülmelik Muhammed b. Ebî Düleym ile Vehb b. Müsürre vasıtasıyla İbn Vazzâh'tan rivayet etti. Ebû Ömer (r.a.) dedi ki: Ayrıca bana bunu Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed el-Emevî de Ebü'l-Mutarrif b. el-Meşşât ile Ahmed b. Saîd vasıtasıyla Ubeydullah'tan haber verdi. Kādî Ebü'l-Fazl (r.a.) dedi ki: Bana el-Muvatta'yı ayrıca sâlih zat Ebû Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Ghalbûn el-Havlânî, Ebû Amr Osman b. Ahmed vasıtasıyla Ebû Îsâ'dan haber verdi. Bunu işittim, rivayet ettim ve bana zikrettiklerimin dışında birden fazla kimse icâzet yoluyla verdi. Onun hakkında hocalarımızdan, zikrettiklerimiz dışında başka senedlerimiz de vardır ki, tespit ettiklerimizle yetinerek onları terk ettik. Aynı durum Yahyâ'nınki dışındaki diğer Muvatta'lar ile onlardan zikrettiklerimiz için de geçerlidir.
Resûlullah (s.a.v.)'in eserlerinden derlenmiş olan câmi', müsned, sahih ve muhtasar kitaba gelince —ki bu, doğumu, yetiştiği yer ve meskeni itibarıyla İmam Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil el-Buhârî'ye, velâ yoluyla Cufî nisbesine mensuptur— bu eser bize, Ebû Abdullah Muhammed b. Yûsuf el-Firebrî'nin rivayetinden (ki rivayetlerin çoğu onun yolundandır) ve İbrahim b. Ma'kıl en-Nesefî'nin Buhârî'den rivayetinden ulaşmıştır. Bu iki tarik dışında ondan bize ulaşan başka bir rivayet yoktur; Mağrib ve Endülüs'e de onun hakkında bu iki tarik dışında bir yol girmemiştir. Oysa Buhârî'den kitabını rivayet eden pek çok râvî vardır. Nitekim Ebû İshak el-Müstemlî'nin, Ebû Abdullah el-Firebrî'den naklen şöyle dediğini rivayet ettik: "Ebû Abdullah'tan Sahîh'i doksan bin kişi rivayet etti, onlardan geriye benden başkası kalmadı."
Firebrî'nin rivayetine gelince, onu pek çok yoldan rivayet ettik. Bunlar arasında Hâfız Ebû Zer Abd b. Ahmed el-Herevî yolu, Ebû Muhammed Abdullah b. İbrahim el-Usaylî yolu, Ebü'l-Hasan Ali b. Halef el-Kābisî yolu, Kerîme bint Muhammed el-Merveziyye yolu, Ebû Ali Saîd b. Osman b. es-Seken el-Bağdâdî yolu, Ebû Ali İsmâil b. Muhammed el-Keşşânî yolu, Ebû Ali Muhammed b. Ömer b. Şebûye yolu, Ahmed b. Sâlih el-Hemedânî yolu, Hâfız Ebû Nuaym el-İsfahânî yolu, Ebü'l-Feyz Ahmed b. Muhammed el-Mervezî yolu ve başkaları yer almaktadır.
Ebû Zer'in rivayetine gelince, ben onu, Mürsiye şehri camisinde Sahîh-i Buhârî'nin tamamını şehîd Kādî Ebû Ali el-Hüseyin b. Muhammed es-Sadefî'ye başkasının kıraatiyle dinlemişimdir. Ayrıca onu bize Kādî Ebü'l-Velîd Süleyman b. Halef el-Bâcî, Ebû Zer Abd b. Ahmed el-Herevî vasıtasıyla onun üç hocasından —Ebû Muhammed b. Hammûye es-Serahsî, Ebû İshak İbrahim b. Ahmed el-Müstemlî ve Ebü'l-Heysem Muhammed b. el-Mekkî el-Keşmîhenî—, onlar da Firebrî vasıtasıyla Buhârî'den rivayet etmiştir. Ayrıca bunu Şeyh Ebû Abdullah Ahmed b. Ghalbûn, İşbîliye şehrinde bana Ebû Zer el-Herevî'den icâzet yoluyla haber vermiştir.
Usaylî'nin rivayetine gelince, ben kitabın tamamını fakih Şeyh Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Muhammed b. Attâb'a Kurtuba şehrinde okudum. O da bunu babasından, Ahmed b. Sâbit el-Vâsıtî'den ve başkalarından Usaylî'ye; Usaylî de Ebû Zeyd Muhammed b. Ahmed el-Mervezî ile Ebû Ahmed Muhammed b. Muhammed b. Yûsuf el-Cürcânî'ye —ki her ikisi de Firebrî'dendir— dayandırarak rivayet etti. Bana Ebû Muhammed b. Attâb dedi ki: "Fakih Ebû Abdullah b. Nübât da bana Usaylî'den icâzet yoluyla verdi." Kādî Ebü'l-Fazl (r.a.) dedi ki: Hâfız Ebû Ali el-Hüseyin b. Muhammed el-Ceyyânî bana kendi hattıyla icâzet yoluyla yazdı. Kâtip Ebû Cafer Ahmed b. Tarîf de bana bunu sözlü olarak bildirdi. Her ikisi de bana Kādî Sirâc b. Muhammed b. Sirâc vasıtasıyla Usaylî'den rivayet ettiler. Ceyyânî dedi ki: Buna ayrıca Ebû Şâkir Abdülvâhid b. Mevhib de ondan rivayet etti. Ben kendi nüshamı Usaylî'nin kendi hattıyla yazdığı asıl nüshasıyla harf harf karşılaştırdım. Aynı şekilde kapalı yerleri de Abdûs b. Muhammed'in aslıyla karşılaştırdım.
قال أبو عمر: نا به أبو الفضل التاهرتي، عن أبي عبد الملك محمد بن أبي دليم، ووهب بن مسرة، عن ابن وضاح قال أبو عمر: وأخبرني به أيضًا أبو عمر أحمد بن محمد الأموي، عن أبي المطرف بن المشاط، وأحمد بن سعيد، عن عبيد الله، قال القاضي أبو الفضل رحمه الله: وأخبرني بالموطأ أيضًا الشيخ الصالح أبو عبد الله أحمد بن محمد بن غلبون الخولاني، عن أبي عمرو عثمان بن أحمد، عن أبي عيسى، وقد سمعته ورويته وأجازنيه غير واحد سوى من ذكرته، ولنا فيه عن شيوخنا أسانيد أُخر غير ما ذكرناه تركناها: اكتفاء بما أثبتناه، وكذلك في موطئات غير يحيى وما ذكرناه منها.وأما الكتاب الجامع المسند الصحيح المختصر من آثار رسول الله صلى الله عليه وسلم للإمام أبي عبد الله محمد بن إسماعيل البخاري المولد والمنشأ والدار، الجعفي النسب بالولاء، فقد وصل إلينا من رواية أبي عبد الله محمد بن يوسف الفربري، وأكثر الروايات من طريقه، ومن رواية إبراهيم بن معقل النسفي عن البخاري، ولم يصل إلينا من غير هذين الطريقين عنه، ولا دخل المغرب والأندلس إلا عنهما على كثرة رواة البخاري عنه لكتابه. فقد روينا عن أبي إسحاق المستملي أنه قال عن أبي عبد الله الفربري: أنه كان يقول: روى الصحيح عن أبي عبد الله تسعون ألف رجل ما بقي منهم غيري، فأما رواية الفربري فرويناها من طرق كثيرة منها طريق الحافظ أبي ذر عبد بن أحمد الهروي، وطريق أبي محمد عبد الله بن إبراهيم الأصيلي، وطريق أبي الحسن علي بن خلف القابسي، وطريق كريمة بنت محمد المروزية وطريق أبي علي سعيد بن عثمان بن السكن البغدادي، وطريق أبي علي إسماعيل بن محمد الكشاني، وأبي علي محمد بن عمر بن شبويه، وأحمد بن صالح الهمداني، وأبي نعيم الحافظ الأصبهاني، وأبي الفيض أحمد بن محمد المروزي وغيرهم، فأما رواية أبي ذر فإني سمعتها بقراءة غيري بجامع مدينة مرسية لجميع الصحيح بها على القاضي الشهيد أبي علي الحسين بن محمد الصدفي، ونا بها عن القاضي أبي الوليد سليمان بن خلف الباجي، عن أبي عبد بن أحمد الهروي عن شيوخه الثلاثة: أبي محمد بن حمويه السرخسي، وأبي إسحاق إبراهيم بن أحمد المستملي، وأبي الهيثم محمد بن المكي الكشميهني كلهم عن الفربري عن البخاري. وأخبرني به الشيخ أبو عبد الله أحمد بن غلبون بمدينة إشبيلية، عن أبي ذر الهروي إجازة، وأما رواية الأصيلي فإني قرأت بها جميع الكتاب على الفقيه الشيخ أبي محمد عبد الرحمن بن محمد بن عتاب بمدينة قرطبة. وحدثني به عن أبيه، عن أحمد بن ثابت الواسطي، وغيره عن الأصيلي عن أبي زيد محمد بن أحمد المروزي، وأبي أحمد محمد بن محمد بن يوسف الجرجاني، كلاهما عن الفربري، قال لي أبو محمد بن عتاب: وأجازنيها الفقيه أبو عبد الله بن نبأت، عن الأصيلي، قال القاضي أبو الفضل رحمه الله: وكتب إليَّ بها إجازةً بخط يده الحافظ أبو علي الحسين بن محمد الجياني، وحدثني بها مشافهة الكاتب أبو جعفر أحمد بن طريف، حدثاني به جميعًا عن القاضي سراج بن محمد بن سراج عن الأصيلي، قال الجياني: وحدثني بها أيضًا أبو شاكر عبد الواحد بن موهب عنه، وعارضت كتابي بأصل الأصيلي الذي بخطه حرفًا حرفًا، وكذلك عارضت مواضع إشكاله بأصل عبدوس بن محمد
Bizzat kendi hattıyla olan da budur ve onun Mervezî'den rivayeti de buradadır. Kâbisî'nin rivayetine gelince, onu bana semâ, kıraat ve icâzet yoluyla Ebû Muhammed b. Attâb, Ebû Alî el-Ceyyânî ve daha başkaları naklettiler. Dediler ki: Bize Ebü'l-Kâsım Hâtim b. Muhammed et-Tarâbülüsî, Ebü'l-Hasan el-Kâbisî'den; o da Ebû Zeyd el-Mervezî'den; o da Firabrî'den rivayet etti. Ayrıca bana onu Ahmed b. Muhammed, iki fakih Ebû İmrân Mûsâ b. Îsâ el-Fâsî ve Ebü'l-Kâsım Abdurrahmân b. Muhammed el-Hadramî'den icâzet yoluyla, onlar da Kâbisî'den rivayet ettiler. Bizim için de ondan (Kâbisî'den) Kâdî Ebü'l-Kâsım el-Mühelleb b. Ebî Safre yoluyla bir rivayet daha vardır. Ebû Alî b. es-Seken'in rivayetine gelince, onu bana Ebû Muhammed b. Attâb, babasından; o da Ebû Abdullah b. Nebât'tan; o da Ebû Ca'fer b. Avnullah ve Muhammed b. Ahmed b. Müferric'ten; onlar da Ebû Alî b. es-Seken'den; o da Firabrî'den rivayet etti. Ebû Muhammed b. Attâb dedi ki: Adı geçen İbn Nebât da bana icâzet verdi. Kâdî (Allah ona rahmet etsin) dedi ki: Bize onu Şeyh Ebû Alî el-Ceyyânî, bize yazdığı mektupta rivayet etti. Yine bize onu Kâdî Ebû Abdullah b. Îsâ, çoğunu ondan semâen rivayet etti; dedi ki: Bize onu Kâdî Ebû Ömer b. el-Hazzâ ve Ebû Ömer b. Abdilberr el-Hâfız rivayet ettiler; ikisi dedi ki: Bize Ebû Muhammed Abdullah b. Esed, İbn es-Seken'den rivayet etti. Kâdî (Allah ona rahmet etsin) dedi ki: Bize onu Ebû Muhammed b. Attâb, Ebû Ömer b. el-Hazzâ'dan onun kendisine icâzeti yoluyla rivayet etti. Kerîme'nin rivayetine gelince, onu bana Şeyh Ebü'l-Asbağ Îsâ b. Ebî'l-Bahr ez-Zührî, Hatîb Ebü'l-Kâsım Halef b. İbrâhîm el-Mukri' ve Şeyh Ahmed b. Halîfe b. Mansûr el-Huzâî icâzet yoluyla ve daha başkaları rivayet ettiler; hepsi Kerîme bt. Muhammed'den; o da Ebü'l-Heysem el-Küşmîhenî'den semâen; o da Firabrî'den. Ebû Alî el-Keşşânî'nin rivayetine gelince, Kâdî Hâfız Ebû Alî onu bize Ebü'l-Hasan Alî b. Hüseyin b. Eyyûb el-Bezzâz'dan onun Bağdat'ta kendisinden semâı yoluyla rivayet etti; o da Ebû Abdullah Hüseyin b. Muhammed el-Hallâl'dan; o da Ebû Alî el-Keşşânî'den; o da Firabrî'den. Ebû İshak en-Nesefî'nin rivayetine gelince, onu bana Şeyh Hâfız Ebû Alî Hüseyin b. Muhammed el-Gassânî yazılı olarak bildirdi ve Kâdî Ebû Abdullah et-Temîmî'den onun kaydettiği şeylerin çoğunu semâen işittim. Dedi ki: Bana onu Ebü'l-Âsî Hakem b. Muhammed el-Cüzâmî, Ebü'l-Fadl b. Ebî İmrân el-Herevî'den; o da Ebû Sâlih Halef b. Muhammed el-Hiyâm el-Buhârî'den; o da İbrahim b. Ma'kıl en-Nesefî'den; o da Buhârî'den rivayet etti. Ancak en-Nesefî, kitabın sonundan Ahkâm Kitabı'ndan Allah Teâlâ'nın "Onlar Allah'ın kelâmını değiştirmek isterler" (Fetih Suresi, 15. âyet) buyurduğu bâba kadar olan kısmı kaçırmıştır; zira bu kısım Buhârî'nin Nesefî'ye icâzetidir. Daha sonraki kısım ise Nesefî'nin rivayetinde kitabın sonuna kadar mevcut değildir. Bu, yaklaşık on varak kadardır; o da bunlardan kitabın başındaki dokuz hadis dışında rivayet etmemiştir, ki bunların sonuncusu İfk hadisinin bir parçasıdır. İmam Ebü'l-Hüseyin Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nisâbûrî'nin (el-Müsnedü's-Sahîhü'l-Muhtasar bi-nakli'l-adl ani'l-adl an Resûlillâh sallallahu aleyhi ve sellem) adlı eserine gelince, o da bize iki rivayet yoluyla ulaşmıştır: Ebû İshak İbrahim b. Süfyân el-Mervezî rivayeti ve Ebû Muhammed Ahmed b. Alî el-Kalânisî rivayeti. Ancak onun İfk hadisi bâbından itibaren son kısmını İbn Mâhân, İbn Süfyân'dan başkasından işitmemiştir; bu sebeple rivayet o noktadan itibaren yalnızca İbn Süfyân'a dayanmaktadır. Zira Ebû Bekir b. el-Eşkar'ın Alî el-Kalânisî'den rivayeti buraya kadar ulaşmıştır. Bize bu iki rivayet dışında başka bir yoldan ulaşmamıştır ve bu iki rivayetin yolları çoktur. Kalânisî'nin rivayetine gelince, onu bana Fakih Ebû Muhammed Abdullah b. Ebî Ca'fer el-Huşenî, beş yüz sekiz (508) yılında Mersiyye'de bütün kitabı kendisine okumam suretiyle, babasından; o da Ebû Hafs Ömer b. Hasan el-Hevzenî'den; o da Kâdî Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Bâcî'den; o da Ebü'l-Alâ'dan rivayet etti.
الذي بخطه أيضًا، وروايته فيه عن المروزي، وأما رواية القابسي فحدثني بها سماعًا وقراءةً وإجازةً أبو محمد بن عتاب وأبو علي الجياني وغير واحد قالوا: نا أبو القاسم حاتم بن محمد الطرابلسي، عن أبي الحسن القابسي، عن أبي زيد المروزي عن الفربري. وأنا بها أحمد بن محمد، عن الفقيهين أبي عمران موسى بن عيسى الفاسي، وأبي القاسم عبد الرحمن بن محمد الحضرمي بالإجازة عن القابسي، ولنا فيه أيضًا رواية من طريق القاضي أبي القاسم المهلب بن أبي صفرة عنه، وأما رواية أبي علي بن السكن فحدثني بها أبو محمد بن عتاب عن أبيه، عن أبي عبد الله بن نبأت، عن أبي جعفر بن عون الله ومحمد بن أحمد بن مفرج، عن أبي علي بن السكن، عن الفربري قال أبو محمد بن عتاب: وأجازنيها ابن نبأت المذكور، قال القاضي رحمه الله: نا بها الشيخ أبو علي الجياني فيما كتب إلينا به. ونا به القاضي أبو عبد الله بن عيسى سماعًا لأكثره عنه قال: نا بها القاضي أبو عمر بن الحذاء، وأبو عمر بن عبد البر الحافظ قالا: نا أبو محمد عبد الله بن أسد، عن ابن السكن، قال القاضي رحمه الله: ونا به أبو محمد بن عتاب، عن أبي عمر بن الحذاء إجازةً منه له، وأما رواية كريمة فحدثني بها الشيخ أبو الأصبغ عيسى بن أبي البحر الزهري، والخطيب أبو القاسم خلف بن إبراهيم المقرئ، والشيخ أحمد بن خليفة بن منصور الخزاعي إجازةً وغير واحد كلهم عن كريمة بنت محمد، سماعًا عن أبي الهيثم الكشميهني، عن الفربري، وأما رواية أبي علي الكشاني فإن القاضي الحافظ أبا علي نا بها عن أبي الحسن علي بن الحسين بن أيوب البزاز سماعه منه ببغداد، عن أبي عبد الله الحسين بن محمد الخلال، عن أبي علي الكشاني، عن الفربري، وأما رواية أبي إسحاق النسفي فكتب إليّ بها الشيخ الحافظ أبو علي الحسين بن محمد الغساني وسمعت على القاضي أبي عبد الله التميمي كثيرًا مما قيد منها عنه قال: حدثني بها أبو العاصي حكم بن محمد الجذامي، عن أبي الفضل بن أبي عمران الهروي، على أبي صالح خلف بن محمد الخيام البخاري، عن إبراهيم بن معقل النسفي، عن البخاري إلا أن النسفي فاته من آخر الكتاب شيء من كتاب الأحكام إلى باب قوله تعالى: {يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللَّهِ} [الفتح: ١٥] فإنه إجازة من البخاري للنسفي ثم ما بعده لم يكن في رواية النسفي إلى آخر الكتاب، وذلك نحو عشرة أوراق لم يرو منها إلا تسعة أحاديث أول الكتاب آخرها طرف من حديث الإفك.وأما كتاب (المسند الصحيح المختصر بنقل العدل عن العدل عن رسول الله صلى الله عليه وسلم) للإمام أبي الحسين مسلم بن الحجاج القشيري النسب، النيسابوري الدار، فإنه وصل إلينا من روايتين أيضًارواية أبي إسحاق إبراهيم بن سفيان المروزي ورواية أبي محمد أحمد بن علي القلانسي، إلا أن آخره من باب حديث الإفك لم يسمعه ابن ماهان إلا عن ابن سفيان فتفردت الرواية من هنالك عن ابن سفيان، لأن إلى هنا انتهت رواية أبي بكر بن الأشقر علي القلانسي ولم يصل إلينا من غير هاتين الروايتين، وطرق هاتين الروايتين كثيرة، فأما رواية القلانسي فحدثني بها الفقيه أبو محمد عبد الله بن أبي جعفر الخشني بقراءتي عليه لجميع الكتاب بمرسية سنة ثمان وخمسمائة عن أبيه، عن أبي حفص عمر بن الحسن الهوزني، عن القاضي أبي عبد الله محمد بن أحمد الباجي، عن أبي العلاء
Abdülvehhab b. İsa b. Mahan, Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed b. Yahyâ el-Eşkar’dan; o, el-Kalânisî’den; o da Müslim’den rivayet etti. Bunu bize ayrıca Kādî Ebû Abdillah b. İsa, kendisine okunurken benim dinlememle –kaçırdıklarımı bana icazet yoluyla verdi, bir kısmını da kendi lafzımla okuyarak– rivayet etti. Bunu bana, eş-Şeyh Ebû Alî el-Ceyyânî’den; onun Kādî Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed b. el-Hazzâ’dan; onun babasından; onun da İbn Mahan’dan rivayetiyle haber verdi. Kādî (rahmetullahi aleyh) dedi ki: Bunu bana el-Ceyyânî ve Ebû Muhammed b. Attâb, Ebû Ömer b. el-Hazzâ’dan icazet yoluyla verdiler. İbn Süfyân rivayetine gelince, onu çeşitli yollarıyla şeyhlerimizden bir cemaate okuduk ve onlardan işittik. Bunu işitenler arasında el-Fakih el-Hâfız el-Kādî Ebû Alî es-Sadefî ve eş-Şeyh er-Râviye Ebû Bahr Süfyân b. el-Âs el-Esedî vardı; ikisi de dediler: Bunu bize Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Ömer el-Üzrî rivayet etti. Bunu bana ayrıca semâan ve icâzeten Kādî Ebû Abdillah Muhammed b. İsa et-Temîmî, Ebü’l-Abbâs el-Üzrî’den icazet yoluyla rivayet etti; dedi ki: Bize Ebü’l-Abbâs Ahmed b. el-Hasan er-Râzî rivayet etti. Ebû Bahr dedi: Bunu bana ayrıca eş-Şeyh Ebü’l-Feth Nasr b. el-Hasan es-Semerkandî, Ebü’l-Hüseyin Abdülgafir b. Muhammed el-Fârisî’den rivayet etti. Onu el-Fakih Ebû Muhammed b. Ebî Ca‘fer’e kendi lafzımla okudum; dedi ki: Bize Ebû Alî el-Hüseyin b. Alî et-Taberî el-İmâm, Ebü’l-Hüseyin el-Fârisî’den rivayet etti. İbn Ebî Ca‘fer dedi: Bunu bana babam, Ebû Hafs el-Hevzenî’den; o, Ebû Muhammed Abdullah b. Saîd eş-Şinticâlî’den; o, Ebû Saîd Ömer b. Muhammed es-Sicizî’den rivayet etti. Bize eş-Şeyh el-Hâfız Ebû Alî el-Gassânî kendi kitabından, Ebû Muhammed b. Attâb ve daha başkaları icazet yoluyla rivayet ettiler; dediler ki: Bize Hâtim b. Muhammed et-Trablusî, Ebû Saîd es-Sicizî’den rivayet etti. O, er-Râzî ve el-Fârisî dediler ki: Bize Ebû Ahmed Muhammed b. İsa el-Celûdî rivayet etti; o da İbn Süfyân’dan rivayet etti. Hâtim b. Muhammed dedi: Bunu bize ayrıca Abdülmelik b. el-Hasan es-Sıkıllî, Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el-Kisâî’den; o, İbn Süfyân’dan; o da Müslim’den rivayet etti. Bizim ve şeyhlerimizin bu iki tarikte ve Buhârî’nin yollarında başka isnadları daha vardır; onları kısalttık.
Şimdi kitabın tertibine ve vadettiğimiz o fasıllar ile babların yakınlaştırılmasına (kolaylaştırılarak sunulmasına) başlıyoruz. Allah, rızasına vesile olan hususlarda yardımcı ve doğruya ileticidir.
Hemze Harfi
Metinlerden zikredilecekler arasında, önceki tertip üzere tespit ettiğimiz şunlardır: 'Tek (müfred) Elif ve Hemze harfleri hakkında ihtilaf edilenler babı.'
Resûlullah’ın (s.a.v.) sözü: 'Benimle alay mı ediyorsun, sen Meliksin?' Hadisi, te’vil ehlinin bir kısmı, elifin istifham elifi olduğu, istiare ve mukabele yoluyla yorumlamışlardır; nitekim Allah Teâlâ’nın 'Allah onlarla alay eder' (el-Bakara, 15) buyruğunda olduğu gibi. Bunu Sin harfinde zikredeceğiz. Denildi ki: Buradaki elif nefy içindir, 'la' anlamındadır; yani 'Sen alay etmezsin, alay etmek sana yakışmaz.' Allah Teâlâ’nın 'Bizi, içimizdeki sefihlerin işlediği (günah) yüzünden helâk mı edeceksin?' (el-A‘râf, 155) buyruğunda olduğu gibi; yani 'Sen bunu yapmazsın.' Bunun bir benzeri de vasiyet hadisindeki 'Saçmaladı mı?' veya 'Saçmalıyor mu?' sözüdür. Bunu 'saçmalıyor' anlamında rivayet edene göre. Yani o saçalamaz, saçalaması mümkün değildir; zira o, hakikati olmayan bir söz söylemekten masumdur; sıhhatte ve hastalıkta, uyanıkken ve uykuda, rıza halinde ve gazap halinde ancak hakkı söyler. Bütün bunlar mana açısından doğrudur.
Hemze ile Be (E-B-D)
Resûlullah’ın (s.a.v.) sözü: 'Bu hayvanların, vahşi hayvanların ürkekleri gibi ürkekleri (evâbid) vardır.' Manası: Kaçanlar, ürkenler demektir. 'Abedet te’budu ve te’bidu' denilir; yani vahşileşti, ürktü anlamında.
Yine Resûlullah’ın (s.a.v.) sözü: 'Bilakis ebedin sonuna kadar' – 'ebedün ebed' diye de rivayet edilir – yani zamanın sonuna kadar demektir.
عبد الوهاب بن عيسى بن ماهان عن أبي بكر أحمد بن محمد بن يحيى الأشقر، عن القلانسي، عن مسلم. ونا بها أيضًا القاضي أبو عبد الله بن عيسى فيما قرئ عليه وأنا أسمع إلا ما فاتني فأجازنيه وبعضه قراءة بلفظي، وحدثني به عن الشيخ أبي علي الجياني عن القاضي أبي عمر أحمد بن محمد بن الحذاء، عن أبيه، عن ابن ماهان، قال القاضي رحمه الله: وأجازنيه أنا الجياني وأبو محمد بن عتاب عن أبي عمر بن الحذاء، وأما رواية ابن سفيان فقرأناها وسمعناها على جماعة من شيوخنا بطرقها المختلفة فممن سمعتها عليه الفقيه الحافظ القاضي أبو علي الصدفي، والشيخ الراوية أبو بحر سفيان بن العاص الأسدي، قالا: نا بها أبو العباس أحمد بن عمر العذري. وحدثني بها أيضًا سماعًا وإجازةً القاضي أبو عبد الله محمد بن عيسى التميمي عن أبي العباس العذري إجازةً قال: نا أبو العباس أحمد بن الحسن الرازي قال أبو بحر: وحدثني به أيضًا الشيخ أبو الفتح نصر بن الحسن السمرقندي، عن أبي الحسين عبد الغافر بن محمد الفارسي، وقرأتها على الفقيه أبي محمد بن أبي جعفر بلفظي قال: نا أبو علي الحسين بن علي الطبري الإمام، عن أبي الحسين الفارسي قال ابن أبي جعفر: وحدثني بها أبي عن أبي حفص الهوزني، عن أبي محمد عبد الله بن سعيد الشنتجالي، عن أبي سعيد عمر بن محمد السجزي، ونا الشيخ الحافظ أبو علي الغساني من كتابه، وأبو محمد بن عتاب وغير واحد إجازة قالوا: نا حاتم بن محمد الطرابلسي عن أبي سعيد السجزي قال هو والرازي والفارسي: نا أبو أحمد محمد بن عيسى الجلودي نا ابن سفيان قال حاتم بن محمد: ونا بها أيضًا عبد الملك بن الحسن الصقلي، عن أبي بكر محمد بن إبراهيم الكسائي، عن ابن سفيان، عن مسلم، ولنا ولشيوخنا أسانيد أخر في هذين الطريقين وفي طرق البخاري اختصرناها.والآن نبتدئ بترتيب الكتاب وتقريب تلك الفصول الموعود بها والأبواب والله المعين إلى ما فيه رضاه المرشد للصواب. حرف الهمزةفمما يذكر من المتون ما ننصه على الترتيب المقدم باب الألف والهمزة المفردتين مما اختلف فيهقوله: أتَسْخَرُ بي وأنتَ المَلِكُ؟ حمل الحديث جماعة من المتأولين على أن الألف ألف استفهام وعلى الاستعارة والمقابلة كما قال في قوله: {اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ} [البقرة: ١٥] وسنذكره في حرف السين وقيل: بل الألف هنا للنفي بمعنى لا، أي إنك لا تسخر ولا تليق بك السخرية. كقوله تعالى: {أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا} [الأعراف: ١٥٥] أي أنت لا تفعل ذلك. ومثله قوله في حديث الوصية. أَهَجَرَ، أو أَيَهْجُرُ في رواية من رواه بمعنى يهذي. أي أنه لا يهجر ولا يصح أن يهجر وهو معصوم من أن يقول ما لا حقيقة له، وأنه لا يقول في الصحة والمرض واليقظة والنوم والرضى والغضب إلا حقًا، وهذا كله صحيح من جهة المعنى. الهمزة مع الباء(أ ب د)قوله: عليه السلام: إنَّ لهذِهِ البهائِمِ أوابد كأوابِدِ الوَحْشِ معناه: نوافر وشوارد يقال أَبَدتْ تَأبُدُ وتأبِدُ إذا توحشت.وقوله: بل لأَبَدِ أبدٍ، ويروى: لأَبَدِ الأَبَدِ: أي آخر الدهر
Ve el-ebed: dehr (sonsuz zaman) demektir. (أ ب ر) Resûlullah'ın (s.a.v.) şu sözü: 'lem ye'tebir' – hemzenin öne alınmasıyla – İbn Sekkin katında böyledir; yani 'yeddehir' (biriktirmedi) manasında olup diğer rivayetlerde 'yebteir' şeklindedir. Onu ve bâ harfindeki ihtilafı ileride zikredeceğiz. Yine şu sözü: 'veyâbirûne'n-nehle' – bâ'nın zamme ve kesresiyle, tahfîf ile (hafif okunuş). 'Nahlün kad ubberet' ve 'ebera nahlen' yani onu aşılarlar ve döllerler. Hadiste bu şekilde tefsir edilmiştir. Buna göre 'ebertuha' denir, bâ hafif okunur, hemze kısa; ve 'ebbbertuha' şeddeyle. Taberî rivayetinde 'yu'ebbirûne' (bâ şeddeli) olarak geçmiştir. Bunun da mâzîde geçtiği üzere bir vechi vardır. Yine şu sözü: 'ebârîkuhu adede nücûmi's-semâi'. El-ibrîk: hemzenin kesriyle, emzikli testidir; eğer emziği yoksa kûp (bardak) olur. Denilmiştir ki: el-ibrîk, kulaklı ve kulplu olan; kûb ise kulağı ve kulpu olmayandır. (أ ب ز) Enes'in (r.a.) şu sözü: 'Kâne lî ebzenu etekahhamu fîhi' – oruçlu iken kastetmiştir. Bunu Sahîh-i Buhârî'de elifin fetha ve kesresiyle tespit ettik; fetha, Kābisî'den kaydedilmiştir. Sabit'in kitabında hemzenin kesriyle tespit ettik. Şeyhimiz Ebü'l-Hasan bana burada her iki vecihi de zikretti. O, bâ'nın sükûnuyla, ondan sonra zâ-yı meftûha ve nûn ile olup Farsça bir kelimedir. Küçük bir havuz veya büyük bir çanak gibi çömlek ve benzerinden yapılmış bir şeydir. Denildi ki: havuzcuk gibidir. Sabit dedi ki: o, havuz gibi oyulmuş bir taştır. Ebû Zerr dedi ki: suyun ısıtıldığı bir kap gibidir. Bu doğru değildir. Enes, ancak oruçluyken içinde serinlediği, sıcak ve susuzluğa karşı orucuna yardım ettiği bir şey kastetmiştir, bunda bir beis görmemiştir. Bu, âlimlerin çoğunluğunun görüşüdür; bazıları ise bunu kerih görmüş, hatta İbrahim, oruçlunun sıcaktan elbisesini ıslatmasını bile kerih görmüştür. (أ ب ل) Resûlullah'ın (s.a.v.) şu sözü: 'ibilun mü'ebbeletün' yani parça parça toplanmış veya 'mü'ebbele' denilir: otlakta salınmış, otlatılmış deve. El-âbil, deve çobanıdır. 'Ebelehâ ye'bülühâ ubûlen': onu otlakta saldı. 'Ebelet' kendisi 'iblen' olarak onu otlattı, dedi Sa'leb. Herevî dedi ki: 'te'ebbeleti'l-ibillü': yaş ottan suya ihtiyaç duymadı. (أ ب ن) Resûlullah'ın (s.a.v.) şu sözü: 'mâ künnâ ne'bünühü bürkyeten' – bâ'nın zammesiyle – yani onu itham ederdik; onu anar ve böyle vasfederdik. Diğer rivayette geldiği gibi: 'nezunnühü' (zan ederdik). Bu daha çok şer (kötülük) hakkında kullanılır. Bazıları dedi ki: ancak şer hakkında denilir. Denildi ki: hayır ve şer hakkında da denilir, bu hadis buna delalet eder. Diğer hadiste: 'ebenû ehlî ve ebenûhüm' – her ikisi de bâ ve nûn'un tahfîfiyle – önceki gibidir, yani onları itham ettiler ve onları kötülükle andılar. Kitabımda el-Esîlî'den 'ebbennûhüm' bâ'nın teşdidiyle geçmiştir, her ikisi de doğrudur. Sabit dedi ki: 'ebenû ehlî' – te'bîn, bir şeyi anmaktır. Şair şöyle dedi: 'Fe rafea ashâbî el-matî ve ebenû Hüneyde' – İbn Sekkit dedi: yani onu andılar. Tahfîf de aynı manadadır. Bazıları 'enebû' şeklinde nûn'u öne alarak rivayet etmiştir; Abdûs b. Muhammed de böyle kaydetmiştir. Sonra ashabımız katında 'ebenû' yazıldı, o daha doğrudur. Kitabımda el-Esîlî'den bu harfte bâ'nın üstünde ve altında noktalarla, şeddeli olarak buldum. Üzerinde kendi yazımla Esîlî işareti var. Nûn ile bazıları ondan zikretmiştir. Nûn'un öne alınması tashîftir, burada yeri yoktur. Et-te'nîb: kınama ve azarlamadır, bu onun yeri değildir. (أ ب و) Âişe validemizin (r.anhâ) şu sözü: 've kânet binete ebîhâ' manası huyunun keskinliği ve işlerde aceleciliği bakımından babasına benzemesidir. Resûlullah'ın (s.a.v.) şu sözü: 'hattâ ye'tiye ebû menzilinâ' yani evin sahibi ve efendisi. (أ ب ي) Resûlullah'ın (s.a.v.) şu sözü: 'izâ erâdû fitneten ebeynâ' yani vakarla durduk, sabit kaldık ve firârı kabul etmedik. 'Aclâc'ın dediği gibi: 'sebete izâ mâ sîha bi'l-kavmi ve karvû' – bunu ve ihtilafı ileride zikredeceğiz. Bu harf hakkında ihtilaf ve vehim bahsi. Ümmü Atıyye (r.anhâ) hadisinde: 'fekâlet: bi-ebî'. Resûlullah (s.a.v.) anıldığında 'bi-ebî' derdi. Sahîhayn'da bu harf hakkında rivayetler ihtilaf etmiştir, ben onu şöyle buldum: (yazı burada kesilmiştir)
والأبد: الدهر. (أ ب ر)وقوله: لم يأْتَبِرْ بتقديم الهمزة كذا عند ابن السكن أي لم يدخر بمعنى يَبْتَئِرْ في سائر الروايات وسنذكره وما فيه من خلاف في حرف الباء.وقوله: ويَابِرُونَ النَّخْلَ. بضم الباء وكسرها مخففة ونخلٌ قد أُبِّرَت وأَبَرَ نخلًا أي: يلقحونها ويذكرونها، وقد جاء مفسرًا بذلك في الحديث يقال منه: أَبَرْتُها بتخفيف الباء وقصر الهمزة وأَبَّرْتُها بالتشديد ووقع في رواية الطبري: يُؤَبِّرونَ. بتشديد الباء وله وجه على ما تقدم في الماضي.وقوله: أباريقُهُ عدَدَ نجوم السماءِ. الإِبريقُ بكسر الهمزة الكوزُ إذا كان له خرطوم، فإن لم يكن خرطوم فهو كوب. وقيل: الإبريقُ ذوات الآذان والعرا والكوب ما لا أُذُن له ولا عروة. (أ ب ز)وقول أنس: كانَ لي أَبْزَنَ أَتَقَحَّمُ فيه. يريد وهو صائم، ضبطناه بفتح الألف وكسرها في صحيح البخاري والفتح قيد عن القابسي، وضبطناه في كتاب ثابت بكسر الهمزة وذكر لي فيه شيخنا أبو الحسن الوجهين معًا، وهو بسكون الباء بواحدة بعدها زاي مفتوحة ونون وهي كلمة فارسية، وهو شبه الحوض الصغير أو كالقصرية الكبيرة من فخار ونحوه. وقيل: هو كالفسقية. وقال ثابت: هو حجر منقور كالحوض. وقال أبو ذر: هو كالقدر يسخن فيه الماء. وليس هذا بشيء، وإنما أراد أنس أنه شيء يتبرد فيه وهو صائم يستعين بذلك على صومه من الحر والعطش، ولم ير بذلك بأسًا وهو قول لكافة العلماء وكرهه بعضهم حتى كره إبراهيم للصائم أن يبل عليه ثيابه يريد من الحر. (أ ب ل)قوله: إبلٌ مؤَبّلَةٌ. أي: قطعًا قطعًا مجموعة أو يكون مؤبلة أي: مرعية مسرحة للرعي، والآبل الراعي للإبل، وأَبلَها يأبُلُها أُبولًا: سرحها في الكلاء، وأَبَلَتْ هي إبلًا رعته قاله ثعلب، وقال الهروي: تَأَبَّلت الإِبلُ: اجتزأت بالرُّطَبِ عن الماء. (أ ب ن)وقوله: ما كنا نَأْبُنُهُ بُرْقيةَ بضم الباء أي: نتهمه، ونذكره ونصفه بذلك، كما جاء في الرواية الأخرى: نظنه، وأكثر ما يستعمل في الشر، وقال بعضهم: لا يقال إلا في الشر، وقيل: يقال في الخير والشر، وهذا الحديث يدل عليه. وفي الحديث الآخر: أَبَنوا أَهلي وأَبَنوهم كلاهما بتخفيف الباء والنون وهو مما تقدم أي: اتهموهم وذكروهم بالسوء. ووقع في كتابي عن الأصيلي أَبَّنوهم مشدد الباء، وكلاهما صواب. قال ثابت: أَبَنوا أهلي: التأبينُ ذكرُ الشيء. وتتبعه قال الشاعر:فرفع أصحابي المطي وأَبَنوا هنيدةقال ابن السِكِّيت: أي: ذكروها. والتخفيفبمعناه، ورواها بعضهم: أَنَبوا: بتقديم النون وكذا قيده عبدوس بن محمد، ثم كتب عند أصحابنا أَبنَوا وهو أصح. ووجدته في كتابي عن الأصيلي بالنقط فوق الباء وتحتها في هذا الحرف مشددًا، وعليه بخطي علامة الأصيلي وبالنون ذكره بعضهم عنه، وتقديم النون تصحيف لا وجه له هنا والتأنيبُ: اللوم والتوبيخ وليس هذا موضعه. (أ ب و)وقولها: وكانت بنتَ أبيها. معناه شبيهته في حدة الخُلُق والعجلة في الأمور.وقوله: حتى يأتي أبو منزلنا: أي ربُهُ وصاحبُهُ. (أ ب ي)قوله: إذا أرادوا فتنة أَبَيْنا، أي: توقرنا وثبتنا وأبينا الفرار كما قال العجاجثبت إذا ما صيح بالقوم وقروسنذكره بعد والخلاف فيه. فصل الاختلاف والوهم في هذا الحرفقوله: في حديث أم عطية: فقالت: بِأَبِي وكانت إِذا ذكرت رسول الله صلى الله عليه وسلم قالت: بِأَبي اختلفت الروايات في الصحيحين في هذا الحرف فوجدته بخط
el-Asîlî, "bi'ebâ" lafzını birinci bâ’nın kesri, ikincinin fethi ve aralarında hemzenin fethi ile rivayet etmiştir; aynı şekilde el-Kâbisî de böyle yapmıştır. Diğer râviler ise "bîbî" şeklinde, iki bâ’nın kesri arasında hemze-i mühmele yerine fethalı bir yâ ile rivayet etmişlerdir. el-Asîlî bunu bir defasında bu şekilde zabtetmiştir. Ebû Zer'in kitabında ise "bi'ebâ" şekli 'Îdeyn bahsinde geçmekte; aynı şekilde Hayz bahsinde de böyledir. Yine ondan gelen bir rivayette "bîbâ" şekli vardır; birinci bâ kesreli, sonrası fethalıdır. el-Asîlî ile Abdûs da Hac bahsinde bu şekilde zabtetmiştir. Abdûs'un kitabında bir yerde "bâbâ" yazılıdır, ancak harekesiz bırakılmıştır. el-Asîlî'den gelen bazı râviler ise "bâbâ" şeklinde, iki bâ’nın fethi ve aralarında sâkin bir elif ile zabtetmiştir. el-Kâbisî'den hayızlı kadınların musallaya çıkışı babında şu rivayet gelmiştir: "Nebîmiz bize emretti." Bütün bu rivayetler lügatte "bi'ebî" gibi sahihtir. İbnü'l-Enbârî demiştir ki: "Bunun manası 'bi'ebî hüve' (babam ona feda olsun) demektir; çok kullanımdan dolayı hazf edilmiştir." Şöyle demiştir: "Bu üç lügattir: asıl olan 'bi'ebî', hemzenin tahfifi ile 'bîbî', bir tek isim haline getirilip sonu 'gadbâ' ve 'sekrâ' gibi yapılan 'bîbâ'." Şu beyti inşad etmişlerdir: "Ela bîbâ men leste a'rifu mislehâ" (Dikkat, babam feda olsun, benzerini bilmediğim o kadına). Diğer bir şairin sözü: "İn kulte yâ bîbâhumâ" (Ey bîbâhumâ dersen). Kâdî (rahimehullah) şöyle demiştir: "Buna göre 'bâbâ' şeklini (iki fetha ile) rivayet edenin rivayeti de bu kabildendir. Çünkü o, kelimeyi tek bir isim yapınca, yâ'nın fethasını önceki bâ'ya nakletmiştir; kesreden yâ'ya çıkışın ağırlığından dolayı. Hareke yoğunluğunu önlemek için yâ'yı sakin kılmış ve kelimeyi 'sekrâ' gibi telaffuz etmiştir." "Bî'ebî kezâ" sözünün manası "babam ona feda olsun" demektir. Rasûlullah'ın (s.a.v.) Ümmü Seleme'nin kızı hakkındaki hadisinde: "Şüphesiz o, süt kardeşimin kızıdır; beni ve babasını Süveybe emzirdi." Şeyhimizin bütün râvilerden gelen rivayetimiz budur; doğru olan da budur (باء ile tektir). Endülüslülerden Ebû Zer'in bazı talebeleri ise "ve iyyâhâ" şeklinde iki noktalı yâ ile rivayet etmişlerdir; bu çirkin bir tashîftir. Daha önceki büyük âlimler bunu fark edip tenkit etmişlerdir. Hadisin başındaki "Şüphesiz o, kardeşimin kızıdır" ifadesi, cumhûrun rivayetinin doğruluğuna delildir. et-Tenîsî ve Bişr b. Ömer hadisinde Buhârî'de daha açık bir şekilde gelmiştir: "Beni ve Ebâ Seleme'yi Süveybe emzirdi." Kuteybe rivayetinde: "Şüphesiz onun babası benim kardeşimdir." Müslim'de Muhammed b. Remh rivayetinde: "Dedi ki: Beni ve onun babası Ebâ Seleme'yi Süveybe emzirdi." Ebû Mûsâ hadisinde: "فَأُتِيَ بِإِبِلٍ" (Develer getirildi). İbnü's-Seken ve el-Curcânî rivayetinde böyledir. Abdûs'un kitabında: "بِنَهْبِ إِبِلٍ" (Deve ganimeti ile). Diğerleri ise: "فَأُتِيَ بِشَائِلٍ" (Sütü çekilmiş develer getirildi). "eş-Şâil" sütü yükselmiş (kurumaya yüz tutmuş) dişi devedir; çoğulu "şevâil" olarak da kullanılır. Cemî için de bu vasıf kullanılabilir. Diğer rivayetlerde "selâsü zevdin" ve "nehbi ibilin" şeklinde geçtiği gibi, birinci rivayet daha uygun görünmektedir. Her ne kadar bu lafız erkek ve dişi için kullanılsa da, Müslim'de bu hadiste "huz hâzeyni'l-karneyn" (şu iki boynuzluyu al) ifadesi gelmiştir. "el-Karneyn" ve "el-Karneteyn" şeklinde de rivayet edilmiştir. Müennes olarak "şevâil" olması da câizdir. Allahu a'lem. Ye'cûc ve Me'cûc hadisinde: "فَيَمُرُّونَ بِإِبِلِهِمْ عَلَى بُحَيْرَةِ طَبَرِيَّةَ" (Taberiye Gölü üzerinden develeriyle geçerler). Şeyhimiz et-Temîmî'nin aslında İbnü'l-Assâl hattıyla böyledir; İbnü'l-Hazzâ' yoluyla İbn Mâhân'dan gelen rivayet budur ve tashîftir. Doğrusu cumhûrun rivayeti olan "فَيَمُرُّ أَوَّلُهُمْ" (Öncekileri geçer) şeklidir. İbn Ömer'in talakı hakkındaki hadiste, İbn Tâvûs'un babasından rivayet ettiğine göre sonunda şöyle denir: "وَلَمْ أَسْمَعْهُ يَزِيدُ عَلَى ذَلِكَ لِأَبِيهِ" (Babası için ondan fazlasını işitmedim). Müslim'in bütün nüshalarında ve şeyhlerimizin rivayetlerinde böyledir. Bazıları "لِأَبْتِه" şeklinde rivayet etmiş, bu tashîftir; doğrusu yukarıda geçen "لِأَبِيهِ"dir. Manası: İbn Tâvûs dedi ki: "Ondan (babasından) fazlasını işitmedim." Yani babası Tâvûs'tan. Râvî İbn Cüreyc bunu açıklayarak zamiri babaya atfetmiş ve "لِأَبِيهِ" demiştir. Ancak bu, anlamayanlar için karışıklığa yol açmış ve tashîfe sebep olmuştur. Hicret hadisinde, Yahyâ b. Bişr rivayetinde, İbn Ömer ve Ebû Bürde hadisi zikredilir; İbn Ömer'in sözü: "Babamın senin babana ne dediğini biliyor musun?" ve sonra: "Babam dedi ki: Hayır, vallahi biz Resûlullah'tan (s.a.v.) sonra cihad ettik."
الأصيلي بِأَبَى بكسر الباء الأولى وفتح الثانية وفتح الهمزة بينهما وكذا للقابسي، ورواه غيرهما بِيَبِي بكسر الباءين بينهما ياء مفتوحة مكان الهمزة المسهلة وضبطه الأصيلي كذا مرة، وفي كتاب أبي ذر بِأَبى في كتاب العيدين ومثله عنده في كتاب الحيض. وعنه أيضًا بِيَبَى بكسر الأولى وفتح ما بعدها وكذا ضبطه الأصيلي وعبدوس في كتاب الحج، وفي كتاب عبدوس موضع بابَى لكنه مهمل الضبط، وضبطه بعض الرواة عن الأصيلي: بَابَا بفتح الباءين وسكون الألف بينهما وجاء عند القابسي في باب خروج الحيَّض إلى المصلى: أمرنا نبينا. وكل هذه الروايات صحيحة في اللغة مثل بِأَبِي. قال ابن الأَنباري: ومعناها بِأَبِي هو، فحذف لكثرة الاستعمال قال: وهي ثلاث لغات بِأَبِي على الأصل وبِيْبِي على تسهيل الهمزة وبِيَبَى كأنه جعله اسمًا واحدًا وجعل آخره مثل: غَضْبَى وَسَكْرَى وأَنشدوا:ألا بِيْبا من لست أعرف مثلهاوقول الآخر:إن قلت يا بِيْبَاهماقال القاضي رحمه الله: وعلى هذا تخرج رواية من رواه: بَابَا بفتحهما، لما جعله اسمًا واحدًا نقل فتحة الياء على الباء قبلها لاستثقال الخروج من كسرتها إلى الياء، وسكّن الياء لتوالي الحركات فنطق بالكلمة مثل سَكْرَى. ومعنى قولهم: بِأَبِي كذا أي: بِأَبِي أفديه.وقوله: في حديث بنت أبي سلمة: إنها ابنةُ أخي من الرَّضاعةِ أَرْضَعَتْنِي وأباهَا ثُوَيْبَةُ، كذا روايتنا عن جميعهم بالباء بواحدة على الصواب، ورواه بعض أصحاب أبي ذر من الأندلسيين: وإيَّاها. باثنتين تحتها وهو تصحيف قبيح، وقبل ما تقدمه لهذا التصحيف كبير من متقدمي العلماء نعى عليه. وقوله أول الحديث: إنها ابنةُ أخي. يدل على صحة قول الكافة وقد جاء أشد بيانًا في البخاري في حديث التنيسي وبشر بن عمر: أَرْضَعَتْنِي وأَبا سَلَمَةَ ثُوَيْبَةُ. وفي رواية قتيبة: إن أباها أخي. وفي كتاب مسلم من رواية محمد بن رمح: فقال: أَرْضَعَتْنِي وَأَبَاهَا أَبَا سَلَمَةَ ثُوَيْبَةُ.وقوله: في حديث أبي موسى: فَأُتِيَ بإبل. كذا في رواية ابن السكن والجرجاني وفي كتاب عبدوس: بنهبِ إِبِلِ. ولغيرهم: فأُتِيَ بشائل. والشائلُ الناقةُ التي ارتفع لبنها، وقد يوصف بذلك الجماعة منها، والمسموع: شوائل في الجمع، والرواية الأولى أوجه كما قال في سائر الروايات بثلاث ذَوْدٍ وبنهب إِبِلِ. وإن كان قد ينطلق ذلك على الذكر والأنثى. وقد جاء في كتاب مسلم في هذا الحديث: خذ هذين القرينين. ويروى: القرينتين. وعلى التأنيث قد يصح أن تكون شوائل والله أعلم.وفي حديث يأجوج ومأجوج: فيمرون بإِبلِهِم على بحيرة طبرية. كذا في أصل شيخنا التميمي بخط ابن العسال وروايته من طريق ابن الحذاء عن ابن ماهان وهو تصحيف، وصوابه ما للكافة: فيمر أولهم.وفي حديث طلاق ابن عمر من رواية ابن طاوس عن أبيه قال آخره: ولم أسْمَعه يزيدُ على ذلك لأَبِيه. كذا في نسخ مسلم كلها وروايات شيوخنا، ورواه بعضهم: لابتة، وهو تصحيف وصوابه: لأبيه كما تقدم. ومعناه أن ابن طاوس قال: لم أسمعه يعني أباه، يزيد على ذلك. فبينه ابن جريج الراوي عنه، وفسر الضمير في أسمعه على من يرجع لأبيه، فقال: لأبيه. لكنه زاده إشكالًا بذلك حتى أوجب تصحيفه على من لم يفهمه.وفي حديث الهجرة من رواية يحيى بن بشر وذكر حديث ابن عمر وأبي بردة وقول ابن عمر فيه: هل تدري ما قال أبي لأبيك؟ وفيه: فقال أبي: لا واللهِ قَدْ جاهدنا بعد رسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم
Çoğu râvîde bu şekildedir: "Ebi" yani "babam" ve ziyade olarak "lâ". Müstemlî ve Kâbisî'de ise: "Fekâle: î vallâhi" şeklindedir – hemzenin kesriyle, ondan sonra altında iki noktalı yâ ile, yani "evet" anlamında olup yemîne bağlanmıştır. Denilmiştir ki: Bunların hepsi tahriftir. Abdûs'ta: "Fekâle: innî vallâhi" şeklindedir. Başka bir râvînin yanında ise: "Fekâle: lâ vallâhi" yazılıdır. Doğrusu Nesefî rivâyetindeki "Fekâle ebûke: lâ vallâhi" şeklidir; buna hadisin devamı ve İbn Ömer'in ardından söylediği söz delâlet eder: "Ebî dedi, ama ben,Ömer'in canı elinde olana yemin ederim ki..." hadisi. Bu, Ebû Mûsâ'ya cevâben söylenmiştir.
Kefâlet bahsinde mürtedler hakkında: "Onları tövbeye davet edin, onlara kabileleri kefil olsun, onlar ise 'abev' (reddettiler), böylece onlara kefil oldular." El-Asîlî, Kâbisî ve Abdûs'ta –ki bunlar Ferrirî'nin ashabından rivâyet edenlerdir– böyledir; bu vehmdir ve anlamı bozar, çünkü burada "abev"in bir mânâsı yoktur. Doğrusu Nesefî, İbn Seken, el-Hemedânî ve el-Herevî'nin rivâyetinde olduğu gibi: "Fetâbû, fekefelehum" (Tövbe ettiler, onlara kefil oldu.) Nitekim hadisin başında emredildiği gibi.
Übey b. Halef'in öldürülmesinde: "Sonra 'abev' (döndüler) tâ ki bize tâbi olsunlar." El-Asîlî ve es-Sicistânî'nin rivâyetinde tek bâ harfiyle; başkalarında ise üstünde iki noktalı te ile "etev" şeklindedir. Her ikisinin de bir vecihi vardır.
Yine "Muhakkak ki biz, bize 'sîha' (bağırıldığında) 'abeynâ' (dayandık/dönmedik)" ifadesi. Bunu el-Asîlî ve es-Sicistânî tek bâ harfiyle rivâyet etmiş; başkaları ise üstünde iki noktalı te ile "eteynâ" (geldik) olarak rivâyet etmiştir. Her ikisi de mânâ cihetiyle sahihtir. Yani: Bize bir dehşet veya hâdis sebebiyle bağırıldığında veya düşmanımız üzerimize hücum ettiğinde, biz kaçmayı ve hezimeti reddeder, sebat ederiz – önceden geçtiği gibi. Accâc şöyle demiştir:
"Sebet izâ mâ sîha bi'l-kavmi ve karû"
Diğer rivâyete göre: "Eteynâ" ( geldik) – yani davet edene geldik, icabet ettik veya düşmanımızın üzerine yürüdük; onun bağırışı bizi yıldırmadı. Nitekim diğer hadiste: "Bir hey'a (savaş narası) duyduğunda ona doğru uçar." der. Bu daha evlâdır, çünkü recizin devamında: "Ve in erâdû fitneten ebeynâ" (Eğer bir fitne istedilerse, biz reddettik.) denilmektedir. Reciz ve şiirde kelimenin yakın mesafede tekrarı onlarca bilinen bir ayıptır. Aynı recizde ayrıca: "İnne'l-ûlâ kad ebû aleynâ" (Öncekiler bize karşı direndiler) ifadesi de çoğu râvîde tek bâ harfiyle geçmektedir.
Müslim'in İbn Müsennâ'dan rivâyet ettiği hadiste ve Taberî ile Bâcî'nin rivâyetinde: "Kad beğû aleynâ" (bize karşı azdılar/saldırdılar) şeklindedir; bu daha sahihtir. Nitekim Sahîhayn'da bu hadisin diğer rivâyetlerinde de böyledir. "Ebû"nun mânâsı: Onları İslâm ve hidâyete davet ettiğimiz şeyi kabullenmeleri veya bize düşmanlık ve hizipleşme hususunda ısrar etmeleridir.
Abdullah b. Übey b. Selûl hadisinde: "Kavmi onu taçlandırmaya/tâc giydirmeye karar verdi, senin getirdiğin hak ile Allah bunu 'ebâ' (reddetti)" ifadesi bütün râvîlerde tek bâ harfiyle; el-Asîlî'de ise üstünde iki noktalı te ile "etâ" (geldi) şeklindedir. Her ikisinin bir vecihi vardır. Birincinin mânâsı: Allah, kavminin onu mâlik kılma/egemen kılma arzularını, onların ihtidasına ve nebîsini (a.s.) göndermesine hükmederek gerçekleştirmeyi reddetmiştir. Bu mânâ ikinci rivâyetteki "etâ" (geldi) ile aynıdır. Birinci rivâyeti destekleyen de diğer hadisteki: "Allah bunu sana verdiği hak ile reddetti" ifadesidir.
Hilâfete ta‘yin meselesinde: "Ebû Bekir'e bir elçi göndermeyi ya da ona bizzat gidip vasiyet etmeyi kurdum." Bu, Ebû Zerr'in rivâyetidir; bir nüshasında ise "ve âtiyeh" (onsuz) şeklindedir. El-Asîlî, Kâbisî ve Nesefî'ye göre: "Ebû Bekir ve oğluna" şeklindedir. Denilmiştir ki: Bu vehmdir, birinci rivâyet doğrudur. Bana göre doğru olan ikinci rivâyettir; Müslim rivâyetinin delâletiyle: "Babanı ve kardeşini çağırayım da bir vesika yazayım" anlamındadır. İbn Ebî Bekir'in zikredilmesinden maksat, vesikayı yazması veya ona şahitlik etmeleridir. Ayrıca onu (a.s.) hastalığında söylemiştir; o halde bizzat başkasına gitmesi mümkün değildir.
İbn Abbâs ile Hürr b. Kays'ın Hızır hadisinde Übey b. Ka'b'a sorup onunla münakaşa etmeleri ve Übey'in ona söylediği söz: Es-Sicistânî'ye göre önce geçen ismin üzerine hemzenin zamme ve bânın fethasıyla "Übeyy" (özel isim) şeklinde; Müslim râvîlerinden başkalarına göre ise hemzenin kesri ve nûn ile "innî" (ben) şeklindedir. Her ikisi mânâ cihetiyle doğrudur; zira "innî" diyen kişi, sorulan Übey'dir; hakkındaki hadis mahfuzdur. Buhârî'de: "Fekâle Übeyy: naam" şeklinde gelmiştir. Kâbisî rivâyetinde: "Fekâle Übeyy b. Ka'b" ve el-Asîlî'de: "Fekâle lî: naam" şeklindedir.
Aynı şekilde lükata ve dâlle/şıkkıyye hadisinde Übey rivâyetinde: "Veedtü" (buldum) ifadesiyle...
كذا لأكثرهم أبي أي: والدي وزيادة لا. وعند المستملي والقابسي: فقال: أي والله. بكسر الهمزة بعدها ياء باثنتين تحتها بمعنى نعم الموصولة بالقسم. قيل: وكله تغيير، وعند عبدوس: فقال: إني والله، وكتب عند غيري، فقال: لا والله، وقيل: صوابه ما عند النسفي: فقال أبوك: لا والله، ويدل عليه بقية الحديث وقول ابن عمر بعده، فقال أبِي، لكني أنا والذي نفس عمر بيده الحديث. جوابًا لأبي موسى.وفي الكفالة قوله في المرتدين: اسْتَتِبْهُمْ وَكَفِّلْهُمْ عَشَائرُهم فَأَبَوْا فَكَفَلَهم. كذا عند الأصيلي والقابسي وعبدوس من رواة أصحاب الفربري، وهو وهم مفسد للمعنى لأنه لا معنى لأَبْوا ها هنا، وصوابه ما عند النسفي وابن السكن والهمداني والهروي: فَتَابُوا فَكَفَلَهم. كما جاء في أمره بذلك أول الحديث.وفي قتل أُبَيّ بن خلف: ثم أبوا حتى يتبعونا. كذا للأصيلي والسجزي بباء بواحدة، ولغيره: أتوا بتاء باثنتين فوقها وكلاهما له وجه.وقوله: إنَّا إِذا صِيْحَ بنا أَبَيْنا. كذا رواه الأصيلي والسجزي بباء بواحدة، ورواه غيرهما: أتينا بتاء باثنتين فوقها وكلاهما صحيح المعنى. أي: إذا صيح بنا لفزع أو حادث، أو أجلب علينا عدونا أبينا الفرار والانهزام وثبتنا كما تقدم. قال العجاج:ثبت إذا ما صيح بالقوم وقروعلى الرواية الأخرى: أتينا الداعي وأجبناه أو أقدمنا على عدونا ولم يرعنا صياحه كما قال في الحديث الآخر: إذا سمع هَيْعَةً طار إليها. وهذا أوجه لأن في بقية الرجز: وإنْ أرادوا فتنةً أَبَيْنا. وتكرار الكلمة عن قرب في الرجز والشعر عيب معلوم عندهم، وفي هذا الرجز أيضًا: إنَّ الأُولى قد أبوا علينا. كذا لأكثر الرواة بباء بواحدة. في حديث مسلم عن ابن مثنى وعند الطبري والباجي: قد بغوا علينا. وهو أصح، وكذا جاء في غير هذه الرواية في الصحيحين. ومعنى أبوا: أي قبول ما دعوناهم إليه من الإسلام والهدى أو أبوا إلا عداوة لنا وتحزبًا علينا.وفي حديث [عبد الله بن] أُبَيّ ابن سلول: وَعَزَمَ قومُهُ على تتويجه، فلما أبَى اللهُ ذلك بالحقِ الذي جئتُ به. كذا هو بباء بواحدة لكافة الرواة وعند الأصيلي: أتى الله بالحق بتاء باثنتين فوقها، وكلاهما له وجه ومعنى الأول: أبى الله من تقديمه وإمضاء ما أراده قومُهُ من تمليكه بما قضاه من إسلامهم، وبعث نبيه عليه السلام، وهو معنى: أتى، في الرواية الثانية، ويعضد توجيه الرواية الأولى قوله في الحديث الآخر: فلما رد الله ذلك بالحق الذي أعطاك.وفي الاستخلاف: لقد هَمَمْتُ أَن أُرْسِلَ إلى أبي بكرٍ أَو آتيه فأَعْهَدَ. كذا لأبي ذر، وفي نسخة عنه: وآتيه. بغير ألف. وعند الأصيلي والقابسي والنسفي: إلى أبي بكر وابنه. قيل: هو وهم، والأول الصواب وعندي أن الصواب الرواية الثانية بدليل رواية مسلم: أن أَدعو أبَاكِ وأخاكِ حتّى أكْتُبَ كِتَابًا. وتكون فائدة التوجيه في ابن أبي بكر ليكتب الكتاب، أو ليكونا شهيدين عليه. وأيضًا أنه قاله في مرضه عليه السلام، وإتيانُهُ إذْ ذاكَ لغيرِهِ متعذرٌ.وفي تماري ابن عباس والحر بن قيس في حديث الخضر وسؤالهما أُبَيّ بن كعب: فقال له أُبَيّ: كذا للسجزي بضم الهمزة وفتح الباء اسم المذكور أولًا، ولغيره من رواة مسلم، فقال: إنّي بكسر الهمزة والنون وكلاهما صحيح في المعنى، إذ يكون القائل: إنّي، أُبيًا المسؤول، والحديث عنه محفوظ، وجاء في البخاري:فقال أُبيّ: نعم، وفي رواية القابسي: فقال أُبيّ بن كعب. وعند الأصيلي فقال لي: نعم.ومثله في اللقطة والضالة من رواية أُبَيّ قال: وجدت
صرةً [kelimesi] onlara göre bâ ile ve hemzenin ötreli okunmasıyla kayıtlıdır. Siczî’nin rivayetinde ise: فَقَالَ: إنِّي şeklinde, hemzenin ve nûn’un kesresiyle gelir; her ikisi de sahihtir; yani “bunu söyleyen” demektir. Hz. Âişe hadisinde: أَلَا نُعَجِّبُكِ أَبَا فُلَانٍ جَاءَ فَجَلَسَ إِلَى حُجْرَتِي [Sana hayret verici bir şey söyleyeyim mi? Ebû Fülân geldi, odamın yanına oturdu] lafzı onların nüshalarında bâ ile, künyesiyle seslenme şeklinde geçer. Kâbisî şöyle demiştir: “Benim kitabımda böyle; benim bildiğim ise أَتَى فُلَانٌ şeklindedir.” Bununla gelmek (ityân) fiilinin geçmiş zaman kipini kasteder; eğer ardından جَاءَ lafzı gelmeseydi bu doğru olurdu. Maksat bakımından en açık olan budur. Biz bunu Müslim’de şöyle zabtettik: أَلَا يُعَجِّبُكِ أَبُو هُرَيْرَةَ جَاءَ yâ ile; bunun da bir vechi vardır. Akîka hakkında Muhammed b. İbrâhim et-Teymî’nin şu sözü: سَمِعْتُ أَبِي يَسْتَحِبُّ الْعَقِيقَةَ وَلَوْ بِعُصْفُورٍ [Babamın, bir serçe ile de olsa akîkayı müstehap gördüğünü işittim] şeklindedir. Bunu Muvatta râvilerinden Yahyâ b. Yahyâ el-Endelüsî böyle rivayet etmiş; âlimler bunun bir vehim olduğunu, diğer Muvatta râvilerinin ise سَمِعْتُ أَنَّهُ يُسْتَحَبُّ [müstehap olduğunu işittim] dediklerini söylemişlerdir. İbn Vadâh da bunu reddetmiştir. Kârinin tavafı hakkında Urve’den gelen rivayette: حَجَجْتُ مَعَ أَبِي الزُّبَيْرِ [Babam Zübeyr ile birlikte hac yaptım] lafzı, Müslim ve Buhârî râvilerinin tamamına göre böyledir. Şeyhimiz Ebû Bahr’dan, onun Ebü’l-Feth es-Semerkandî’den Müslim’de işittiğim gibi; şeyhimiz Ebû Muhammed el-Huşenî’ye de böyle okudum; şeyhimiz Kâdî et-Temîmî’nin rivayeti de böyledir. Uzrî ise Müslim’de حَجَجْتُ مَعَ ابْنِ الزُّبَيْرِ [İbn Zübeyr ile birlikte hac yaptım] şeklinde rivayet etmiş; Ebü’l-Heysem de Buhârî’de böyle rivayet etmiştir. Bu bir tashiftir; doğru olan birinci rivayettir. Zira Urve, babası Zübeyr ile hac yaptığını haber vermiştir. Ebû Bekir’in fazileti hakkındaki hadiste: أَرَأَيْتَ إِنْ لَمْ أَجِدْكَ [Bana söyler misin, eğer seni bulamazsam] ifadesi üzerine babası: كَأَنَّهَا تَعْنِي الْمَوْتَ [galiba ölümü kastediyor] demiştir. Bu, Celûdî’nin Fârisî ve Siczî kanalıyla gelen rivayetinde tek bir kırık bâ ile أبِي şeklindedir. Diğerlerinde ise iki noktalı sâkin yâ ile أي şeklinde olup bir şeyi ifade eden harftir. Esas olan birinci rivayettir; çünkü hadisi babasından rivayet eden Muhammed b. Cübeyr bunu ondan böyle nakletmektedir. Amr b. Yahyâ b. Kas‘a b. Huzeyfe’nin haberinde: أَبَا بَنِي كَعْبٍ [Ka‘b oğullarının babası] lafzı Taberî ve İbn Mâhân’a göre böyledir. Onların dışındakilerde ise أَخَا بَنِي كَعْبٍ [Ka‘b oğullarının kardeşi] şeklindedir. Bu hatalıdır; doğru olan birincisidir. Çünkü Ka‘b, Huzâ‘a’nın kollarından biridir ve onlar bu Amr’ın oğullarıdır. İbn Ebî Şeybe, Mus‘ab ez-Zübeyrî ve diğerleri de doğru olan üzere zikretmişlerdir. “Dünyanın âhiretteki değeri nedir?” hadisinde İsmâil başparmağı ile işaret etmiş, ifadesi cemaatin tamamına göre “الإبْهَام” şeklindedir. Semerkandî’de ise “البَهَام” şeklindedir; bu bir tashiftir. Burada kastedilen, el parmaklarının ilki olan başparmaktır (ibhâm). Behâm ise koyun yavrusu mânasına gelen “behme”nin çoğuludur. Ömer b. Abdülazîz’in fazileti hakkındaki rivayette: بِأَبِيكَ أَنْتَ سَمِعْتَ أَبَا هُرَيْرَةَ [Babana yemin olsun ki sen Ebû Hureyre’yi işittin] lafzını bütün şeyhlerimizden Uzrî ve Siczî nüshalarına göre böylece kaydettik; İbn Ebî Ca‘fer’in kitabında da böyledir. Semerkandî’de ise أَيَّ مَكَانٍ أَنْتَ [Sen hangi makamdasın] şeklindedir. Onlardan gelen bazı rivayetlerde فَأُنْبِئُكَ أَنِّي سَمِعْتُ [Sana haber vereyim ki ben işittim] lafzı geçer; İbn Mâhân’da da böyledir. Bir kısım: Zeyneb bint Ebî Seleme denmesi, bazılarına göre ise bint Ümmü Seleme denmesi bahsi; her ikisi de sahihtir. O, Ümmü Seleme’nin kızıdır; babası ise Ebû Seleme’dir. Buna dair “Bâtılda husûmet eden kimse” bâbında şu geçer: أَنَّ زَيْنَبَ بِنْتَ أُمِّ سَلَمَةَ [Zeyneb bint Ümmü Seleme] lafzı hepsine göre böyledir; Cürcânî’de ise بِنْتَ أَبِي سَلَمَةَ şeklindedir. Yine “Vay Arab’ın başına, yaklaşan bir şerden dolayı” bâbında: بِنْتَ أَبِي سَلَمَةَ genel rivayete göre; Semerkandî’de ise بِنْتَ أُمِّ سَلَمَةَ şeklindedir. Ümmü Hânî hadisinde: زَعَمَ ابْنُ أُبِي [İbn Übeyy iddia etti] lafzı Hamevî’ye göre böyledir; cemaatin ekserisine göre ise ابْنُ أُمِّي [Anamın oğlu] şeklindedir. Her ikisi de sahihtir; zira o onun ana-baba bir kardeşidir. ابن أمي burada hadiste daha meşhur ve karın hürmetine işaret bakımından mânâca daha açıktır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: {يَبْنَؤُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي} [Tâhâ, 20/94] “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma!” Kuşluk namazı bâbında: عَنْ أَبِي مُرَّةَ مَوْلَى أُمِّ هَانِئٍ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ [Ümmü Hânî’nin azatlısı Ebû Mürre’den, o da Ebü’d-Derdâ’dan] lafzı İbn Süfyân’a göre böyledir. İbn Mâhân’da ise عَنْ أُمِّ الدَّرْدَاءِ [Ümmü’d-Derdâ’dan] şeklindedir; bu bir vehimdir, doğru olan birinci rivayettir. Medine’nin çıplak bırakılmasının kerâheti bâbında: İbn Züray‘, Ravh b. el-Kâsım’dan, o Zeyd b. Eslem’den, o babasından, o da Hafsa’dan naklen dedi ki... Bu, Asîlî’nin asıl nüshasında böyledir; sonra bunu değiştirip Ebû Zeyd için عَنْ أُمِّهِ [annesinden] yazmıştır. Nesefî ve Ebû Zer’in rivayeti de böyledir. Buhârî’nin bundan sonraki sözü...
صرةً. كذا لهم بالباء وضم الهمزة. وعند السجزي: فقال: إنّي، بكسر الهمزة والنون وكلاهما صحيح: أي قائل ذلك. وفي حديث عائشة: أَلا نُعَجِّبُكِ أبا فلان جاء فجلس إلى حجرتي. كذا عندهم بالباء منادى بكنيته، قال القابسي: كذا في كتابي، والذي أعرف أتى فلانٌ، يريد أنه فعلٌ ماضٍ من الإتيان، وهو الصواب لولا قوله: جاء، بعده. وهو الأظهر في المقصد. وضبطناه في مسلم: ألا يُعَجِّبُكِ أبو هريرة جاء. بالياء وله وجه.وفي العقيقة قول محمد بن إبراهيم التيمي: سَمِعْتُ أَبِي يَسْتَحِبُّ العَقِيقَةَ ولو بعُصْفُورٍ. كذا رواه يحيى بن يحيى الأندلسي من رواة الموطأ، قالوا: وهو وهم وغيره من رواة الموطأ يقولون: سَمِعْتُ أَنَّهُ يُسْتَحَبُّ. وكذا رده ابن وضاح.وفي طواف القارن عن عروة: حَجَجْتُ مَعَ أَبِي الزبير. كذا لسائر رواة مسلم والبخاري، وكذا سمعته على شيخنا أبي بحر عن أبي الفتح السمرقندي في مسلم، كذا قرأته على شيخنا أبي محمد الخشني، وكذا عند شيخنا القاضي التميمي، ورواه العذري في مسلم: حَجَجْتُ مَعَ ابنِ الزبير. وكذا رواه أبو الهيثم في البخاري وهو تصحيفٌ والأول الصواب، إنما أخبر عروة أنه حج مع أبيه الزبير.وفي حديث فضل أبي بكر: أرأيتَ إِنْ لم أجِدْكَ، قال أبِي: كأنها تعني الموت. كذا للجلودي من رواية الفارسي والسجزي بباء بواحدة مكسورة. ولغيره: أي: بياء باثنتين تحتها ساكنة، حرف عبارة عن الشيء، والوجه الرواية الأولى لأن محمد بن جبير راوي الحديث عن أبيه يقوله عنه.وفي خبر عمرو بن يحيى بن قصعة بن خنذف: أَبَا بنِي كعب. كذا للطبري وابن ماهان. وعند غيرهما: أخا بني كعب. وهو خطأ والصواب الأول لأن كعبًا أحد بطون خزاعة وهم بنو عمرو هذا. وعلى الصواب ذكره ابن أبي شيبة ومصعب الزبيري وغيرهما.وفي حديث: ما الدنيا في الآخرة، وأشار إسماعيل بالإبهام. كذا للجميع، وعند السمرقندي: بالبهام. وهو تصحيف، والمراد هنا بالإبهام الذي هو أول أصابع اليد، وأما البهام فجمع بَهْمَةٍ وهو واحدة الضأن.وفي فضل عمر بن عبد العزيز قال: بأبيك آنت سمعت أبا هريرة يحدث عن رسول الله صلى الله عليه وسلم. كذا قيدنا هذه الكلمة عن كافة شيوخنا للعذري والسجزي، وكذا في كتاب ابن أبي جعفر، وعند السمرقندي: أي مكانٍ أنْتَ. وفي بعض الروايات عنهم فأُنبِئُكَ أَنِي سمعت. وكذا لابن ماهان. فصل منهجاء ذكر زينب بنت أبي سلمة، ولبعضهم: بنت أم سلمة وكلاهما صحيح. هي بنت أم سلمة وأبوها أبو سلمة. من ذلك في باب من خاصم في باطل: أن زينب بنت أم سلمة. كذا لجميعهم، وللجرجاني: بنت أبي سلمة. ومن ذلك في باب ويلٌ للعربِ من شرٍ قد اقتربَ: بنت أبي سلمة للكافة. وبنت أم سلمة للسمرقندي.في حديث أم هانئ: زعم ابن أُبِي. كذا للحموي. وللكافة: ابن أمي. وكلاهما صحيح، لأنها شقيقته وابن أَمِي هنا أشهر في الحديث وأظهر في المعنى للتنبيه على حرمة البطن. قال الله تعالى {يَبْنَؤُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي} [طه: ٩٤].وفي باب صلاة الضحى: عن أبي مرة مولى أم هانئ عن أبي الدرداء. كذا لابن سفيان. وعند ابن ماهان: عن أم الدرداء، وهو وهم والصواب الأول.وفي باب كراهية أن تُعرَى المدينةُ: وقال ابن زريع، عن روح بن القاسم، عن زيد بن أسلم، عن أبيه، عن حفصة. كذا في أصل الأصيلي ثم غَيَّرَهُ وكتب: عن أُمِّه، لأبي زيد. وكذا عند النسفي وأبي ذر، وقول البخاري بعد