el-Muzhir fî Ulûmi'l-Lüga ve Envâihâ (Celâleddîn es-Suyûtî)
Kısım: Lügat Kitapları
Kitap: el-Muzhir fî Ulûmi'l-Lüga ve Envâihâ
Müellif: Abdurrahmân b. Ebî Bekr Celâleddîn es-Suyûtî (vef. 911)
Tahkik eden: Fuâd Alî Mansûr
Neşreden: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye — Beyrut
Birinci baskı, 1418/1998
Cilt sayısı: 2
[Sayfa numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
المزهر في علوم اللغة وأنواعها (الجلال السيوطي)القسم: كتب اللغةالكتاب: المزهر في علوم اللغة وأنواعهاالمؤلف: عبد الرحمن بن أبي بكر، جلال الدين السيوطي (ت ٩١١هـ)المحقق: فؤاد علي منصورالناشر: دار الكتب العلمية - بيروتالطبعة: الأولى، ١٤١٨هـ ١٩٩٨معدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Kırkıncı nev‘: Eşbâh ve nezâiri bilmek. Bu mühim bir nev‘dir; ona ihtimam göstermek gerekir. Zira bu nev‘de lügatin nâdir ve şâz kelimeleri bilinir. Bunu ise ancak fende muttali‘, vâsi‘ muttali‘, çok tetkik ve mürâcaat eden kimse yapabilir. İbn Hâleveyh, üç büyük ciltten müteşekkil 'Kitâbu Leyse' adında hacimli bir eser telif etmiştir. Mevzû‘u: 'Lügatte şöyle değildir ancak şöyledir' tarzındadır. Ben onu eskiden mütâlaa etmiş ve ondan fevâid intihâb etmiştim; lâkin şu anda yanımda değildir. Hâfız Muglatay da onun üzerine 'el-Meys ‘alâ Leyse' (الميس على ليس) adını verdiği bir ciltte bazı noktalara itirazda bulunmuştur. Kâmûs sahibi [Fîrûzâbâdî] bazı telifatında bir fâideyi zikrederken: 'Bu, Leyse bâbına girer' demektedir. Ben, inşâallahü teâlâ, bu nev‘de bakanı hayrete gark edecek şeyler zikredecek; öyle bedâyi‘ ve garâib ortaya koyacağım ki, muttali‘ hâfız onlara vâkıf olduğunda 'Bu, gâyenin sonudur' diyecektir. Ebniyetü'l-esmâ ve hasrı: Ebu'l-Kāsım Alî b. Ca‘fer es-Sa‘dî el-Lugavî (İbnü'l-Kattâ‘ diye bilinir) Kitâbü'l-Ebniye'sinde şöyle demiştir: 'Ulemâ, esmâ ve ef‘âlin ebniyesi hakkında eser telif etmiş ve bu hususta çok şey yazmışlardır; fakat onlardan hiçbiri bu konuyu tam olarak ihâta edememiştir.' Bu konuyu ilk zikreden Sîbeveyh, kitabında esmâ için üç yüz sekiz (308) misâl vermiş ve bununla iktifâ ettiğini söylemiştir. Yine Ebû Bekr İbnü's-Serrâc, Sîbeveyh'in zikrettiklerini almış ve ona yirmi iki misâl daha ilâve etmiştir. Ebû Amr el-Cermî az sayıda misâl ilâve etmiş; İbn Hâleveyh de az sayıda misâl eklemiştir. Bunlardan her biri, zikrettiğinin kat kat fazlasını terk etmiştir. Nihayet bizim vüs‘umüz ve ictihâdımız sonucu ulaştığımız, ayrıca eimme telifatında dağınık halde bulunanları derlediğimiz misâllerin sayısı bin iki yüz on (1210) misâldir.
النوع الأربعون معرفة الأشْباه والنظائر هذا نوعٌ مُهم، ينبغي الاعتناءُ به، فيه تُعْرَف نوادرُ اللغة وشواردُها، ولا يقوم به إلا مطلع بالفن، واسع الاطلاع، كثير النظر والمراجعة.وقد ألَّف ابن خالويه كتابا حافلا، في ثلاثة مجلدات ضخمات سماه ((كتاب ليس)) موضوعه: ليس في اللغة كذا إلا كذا، وقد طالعته قديما، وانتقيت منه فوائد وليس هو بحاضرٍ عندي الآن.وتعقب عليه الحافظ مُغْلَطاي مواضع منه في مجلد سماه: ((الميس على ليس)) .ويقع لصاحب القاموس في بعض تصانيفه أن يقول عند ذكر فائدة: وهذا يدخل في باب ليس.وأنا ذاكرٌ إن شاء الله تعالى في هذا النوع ما يقضي الناظر فيه العجب، وآتٍ فيه ببدائع وغرائب إذا وقف عليها الحافظ المطلع يقول هذا منتهى الأربذكر أبنية الأسماء وحصرها قال أبو القاسم علي بن جعفر السعدي اللغوي المعروف بابن القطاع في كتاب الأبنية: قد صنَّف العلماء في أبنية الأسماء والأفعال، وأكثروا منها، وما منهم مَن استَوْعَبَهَا.وأوَّلُ من ذكرها سيبويه في كتابه، فأورد للأسماء ثلاثة مائة مثال وثمانية أمثلة، وعنده أنه أتى به، وكذلك أبو بكر بن السراج ذكر منها ما ذكره سيبويه، وزاد عليه اثنين وعشرين مثالا.وزاد أبو عمر الجَرْمي أمثلة يسيرة، وزاد ابنُ خالويه أمثلة يسيرة وما منهم إلا من ترك أضعافَ ما ذكر.والذي انتهى إليه وُسْعُنا، وبلغ جُهدنا بعد البحث والاجتهاد، وجمع ما تفرق في تآليف الأئمة ألفُ مثال ومائتا مثال وعشرةُ أمثلة.
Ebû Hayyân el-İrtişâf’ta şöyle der: İsim üçlü, dörtlü ve beşlidir. Üçlü: mücerred ve mezîd olmak üzere ikiye ayrılır. Mücerred: müza‘af ve gayr-i müza‘af diye iki kısımdır. Müza‘af: fâ’sı ile aynı, yahut fâ’sı ile lâmı, yahut aynı ile lâmı aynı olan kelimedir. Çoğu nahiv âlimi bu türü ayrıca zikretmez, bilâkis onu mutlak üçlü içine dâhil eder; kimisi de ona 'ikili' adını verir. Biz ise onu ayrıca zikretmeyi tercih ettik. O hâlde müza‘af, isim olarak فَعْل vezninde gelir: بَبْر, حَظّ, دَعْد gibi; sıfat olarak: خَبّ gibi. فِعْل vezninde isim olarak: طِبّ, عِمَّة gibi; sıfat olarak: خِبّ gibi. فُعْل vezninde isim olarak: دُبّ, جُرْجَة gibi; sıfat olarak: مُرّ gibi. فَعَل vezninde isim olarak: صَمَم, دَدَن gibi; sıfat olarak: غَمَم gibi. فُعَل vezninde isim olarak: خُزَز gibi; sıfat olarak: عُقَق gibi. فِعَل vezninde isim olarak: عَلَل gibi; sıfat olarak: قِدَد gibi. فَعَل vezninde [tekrar] isim olarak: غَصَص gibi; sıfat olarak: شَلَل gibi. فَعِل vezninde —ki yalnızca sıfat olarak bilinir—: دَرِد gibi. فِعُل veya فُعِل vezninde gelen herhangi bir kelime buradan ezberlenmemiştir. Gayr-i müza‘af ise şu veznlerde gelir: فَعْل vezninde isim olarak: فَهْد gibi; sıfat olarak: صَعْب gibi. فُعْل vezninde isim olarak: قُفْل gibi; sıfat olarak: حُلْو gibi. فِعْل vezninde isim olarak: جِذْع gibi; sıfat olarak: نِكْس gibi. فَعَل vezninde isim olarak: جَمَل gibi; sıfat olarak: بَطَل gibi. فَعِل vezninde isim olarak: كَبِد gibi; sıfat olarak: حَذِر gibi. فَعُل vezninde isim olarak: سَبُع gibi; sıfat olarak: نَدُس gibi. فِعَل vezninde isim olarak: ضِلَع gibi; sıfat olarak: زِيَم ve عِدًى (isim cemi) gibi. قِيَم ve سِوَى’ya gelince —ki Allah Teâlâ’nın {دِيناً قِيَماً} ve {مَكَاناً سِوًى} âyetlerinde geçer—, ayrıca رِضَى, مَاء رِوًى, مَاء صِرًى ve سَبَى طِيبَة: nahiv âlimlerinden kimisi bunları [istisna olarak] zikretmiş, kimisi de te’vil etmiştir. فُعَل vezninde isim olarak: صُرَد gibi.
وقال أبو حيان في الارتشاف: الاسم ثلاثي ورباعي وخماسي.الثلاثي: مجرد ومزيد.المجرّد: مضعّف وغير مضعفالمضعف: ما اتحدث فاؤه وعينه، أو فاؤه ولامه، أو عينه ولامه.وأكثر النحويين لا يفرد هذا النوع بالذكر، بل يُدخله في مطلق الثلاثي، ومنهم من يسميه ثنائيا، ونحن اخترنا إفراده بالذكر، فهو يجيء اسما على فَعْل، نحو بَبْر وحظ ودَعْد وصفة، نحو: خَبّ.وعلى فِعْل: اسماًَ نحو: طِبّ وعِمَّة وصفة، نحو خِبّ. وعلى فعل: اسما نحو: دب وجرجة وصفة نحو: مر. وعلى فَعَل: اسما نحو: صَمَم ودَدَن وَصفة نحو: غَمَم.وعلى فُعَل: اسما نحو: خُزَز وصفة نحو: عُقَق.وعلى فِعَل: اسما نحو: علَل وصفة نحو: قِدَد. وعلى فَعَل اسما نحو: غَصَص وصفة نحو: شَلَل.وعلى فَعِل - ولا يحفظ إلا صفة - نحو: دَرِد.ولا يحفظ منه شيء جاء على فِعُل ولا على فُعِل.وغير المضعف يجيء على فَعْل: اسما نحو: فَهْد وصفة نحو: صَعْب.وعلى فُعْل: اسما نحو: قُفْل وصفة نحو: حُلْو.وعلى فِعْل: اسما نحو: جذْع وصفة نحو: نِكْس. وعلى فَعَل: اسما نحو: جَمل وصفة نحو: بَطَل.وعلى فَعِل: اسما نحو: كَبِد، وصفة نحو: حَذِر.وعلى فَعُل اسما نحو: سَبُع وصفة نحو: نَدُس.وعلى فِعَل: اسما نحو: ضلَع وصفة نحو: زِيمَ وعِدًى (اسم جمع) فأما قيم وسوَى من قوله تعالى {دِيناً قِيَماً} .وَمكاناً سِوًى ورِضى، وماء رِوًى وماء صرى وسبى طِيبَة: فمن النحاة من استدركها، ومنهم مَن تأولها.وعلى فُعَل: اسما نحو: صُرَد
فُعُل vezninde sıfat: حُطَم gibi; isim olarak طُنُب ve sıfat olarak جُنُب gibi. فِعِل vezninde isim: إبِل gibi; Sîbeveyh bundan başkasını kaydetmemiş, başkaları ise حِبِرة, أبد الأبد 'أبداً' gibi örnekler eklemiştir. عِبِل (bir belde ismi), بِلِز, وِتَد, إطِل, مِشِط, دِبِس, إثِر (لأَثَر; bir lügat), الإطْل, المِشْط, الدِّبْس, الأَثَر; sıfat olarak أتان إبِد, امرأة إبِد. بِلز şeklindeki bir kadın için el-Ahfeş (ze harfi hafif) rivayet etmiş, bazıları bunu sabit görmüş; Sîbeveyh ise onu şeddeli olarak rivayet etmiştir; el-Ahfeş'in rivayetinin şeddeliden hafifletilmiş olması muhtemeldir. فُعِل vezninde: دُئِل, رُئِم, وُعِل (للوَعِل; bir lügat). دُئِل ve رُئِم cins isimleridir: دُئِل: küçük bir hayvan, Kinâne kabilesine bu ad verilmiştir; رُئِم: mak'ad (dübür). Bazıları bunların fiilden isme nakledilmiş olduğunu ileri sürmüştür. Ebü'l-Fütûh Nasr b. Ebî'l-Fünûn demiştir ki: 'دُئِل ve رُئِم, bir grup nahivci tarafından üçlü vezinlerin on birinci kısmı sayılmıştır; oysa muhakkiklere göre bu vezinler ondur.' Son olarak فُعُل veznine gelince: bu vezin yoktur. 'ذات الحِبُك' (hâ'nın kesri, bâ'nın zammı ile) okuyan kişinin kıraati te'vil edilmiştir. Üçlü müzaafın zâidleri: Bir harfin tekrarlandığı ve iki harfin tekrarlandığı durumlar. Birincisi: tek zâid, iki zâid, üç zâid veya dört zâid. Tek zâid, fâ'dan önce: مِفَعْل (مِكرّ), مَفَعْل (مَدَبّ), مُفْعَل (مُدُق), مَفْعِلَة (مَجِثَّة), تَفْعِلَة (تَئِيَّة), أَفْعَل (أَطْرَط), إفَعْل (إوَزّ), إفْعَلَة (إوَزَّة), أَفْعِلَة (أَئِمَّة), يَفْعُل (يَأْجُج), يَفْعِل (يَأْجِج); bu ikisinin vezni فَعْلُل ve فَعْلِل olduğu söylenmiştir. 'Ayn'dan önce: فَيْعَل (قَيْقَم), فَاعِل (آم), فَاعَل (سَاسَم), فَوْعَل.
وصفة نحو: حُطَم، وعلى فُعُل: اسما نحو طُنُب وصفة نحو: جُنُب.وعلى فِعِل: اسما نحو: إبِل، ولم يحفظ سيبويه غيرَه، وزاد غيره حِبِرة، ولا أفعل ذلك أبد الأبدِ.وعِبِل (اسم بلد) وبِلِز ووِتد، وإطِل، ومِشِط، ودِِبس، وإثِر لغة في الأَثَر، والإطْل، والمِشْط، والدِّبْس، والأَثَر، وصفة أتان إبِد، وامرأة إبِد، فأما امرأة بِلز فحكاه الأخفش (مخفف الزاي) فأثبته بعضهموحكاه سيبويه بالتشديد فاحتمل ما حكاه الأخفش أن يكون مخففا من المشدد.وعلى فُعِل، نحو: دُئِل ورُئم ووُعِل لغة في الوَعِل.ودُئِل ورُئم، اسما جنس: دُئِل: دويبة سميت بها قبيلة من كنانة ورُئم: الاست، وقد رام بعضهم أن يجعلهما منقولتين من الفعل.قال أبو الفتوح نصر بن أبي الفنون: أما دُئِل ورُئِم فقد عده قوم من النحويين قسما حادي عشر لأوزان الثلاثي، وإنما هي عند المحققين عشرةانتهى.فأما فعُل فمفقود ومن قرأ: ((ذات الحِبُك)) (بكسر الحاء وضم الباء) فمتأول قراءته.المزيد من الثلاثي المضعف: ما تكرر فيه حرف واحد، وما تكرر فيه حرفان: الأول ما فيه زيادة واحدة، أو ثنتان، أو ثلاث، أو أربع.فالواحدة قبل الفاء: على مِفَعْل مِكرّ، ومَفَعْل مَدَبّ، وَمُفْعل مُدُق، ومَفعِلة مَجِثَّة، وتَفعِلْة تَئِيَّة، وأَفْعَل أَطْرَط، وإفَعْل إوَزّ، وإفْعَلة إوَزَّة، وأَفْعِلَة أَئِمَّة، وَيَفْعُل يَأْجُج، ويَفعِل يَأْجِج، وقيل، وزنهما فَعْلُل وفَعْلِل.وقبل العين على فَيْعل قَيْقَم، وفَاعِل آم، وفاعَل سَاسَم، وفَوْعَل
ذَوْذَخ, ayrıca فَوْعَل vezninde سَوْسَن, فَيْعَل vezninde مَيْمَس; denildiğine göre onun vezni فَعْمَل olup ماس'tan türemiştir. Lâm'dan önce: فَعيل kalıbı, bitki adı olarak جليل ve sıfat olarak جليل. فَعَال kalıbında أَسَاس, فِعَال kalıbında مِدَاد; فِعال hem isim (قِصَاص) hem sıfat (جِلال) olarak gelir; فَعُول kalıbında أَصُوص; فُعُول kalıbında سُرُور; فُعُلّ kalıbında عُمُمّ; فَعَلَّة kalıbında شَرَبَّة ve جَرَبَّة – ki bu garip bir vezindir. Lâm'dan sonra elif üzere: فَعَلَى kalıbında ضَجَجَى; فُعْلَى kalıbında عُوَّى; فَعْلى kalıbında عَوَّى; denildiğine göre bunların vezni فُعّل ve فَعّil'dir. İki (harf) bir arada: فَعْلاء kalıbında عَوَّاء; denildiğine göre bunların vezni فَعَال ve فَعَال'dir. فُعَّال kalıbında خُشَّاء; فُعَلَاء kalıbında خُشَشَاء; فِعْلاء kalıbında قِيقَاء; فَعَوَّل kalıbında عَكَوَّك, denildiğine göre onun vezni فَعَلَّع; فَوَنْعَل kalıbında زَوَنْزَك, denildiğine göre onun vezni فَعَنْعَل olup زاك'tan türemiştir; فَعْمِيل kalıbında غَطْمِيط; فُعَامِل kalıbında غُطَامِط, eğer غَط'tan ise; eğer غَطْم'den ise فُعَالَع olur; فُعَايِل kalıbında حُطَائِط; فَعْلَان kalıbında حَسَّان; فُعْلَان kalıbında خُلَّان; فِعْلَان kalıbında زِمَّان; فَعَلُوس kalıbında قَرَبُوس; فُعْوَال kalıbında عُنْوَان; فِعْوَال kalıbında عِنْوَان; فِعْيَال kalıbında عِنْيَان; فُعْيَال kalıbında عُنْيَان; فُعْفُول kalıbında دُرْدُور; فُعْلِيَّة kalıbında عُبِّيَّة; فِعْلِيَّة kalıbında عِبِّيَّة; فَعْلُولِيَّة kalıbında شَيْخُوخِيَّة; فَعْلِيت kalıbında بَرِّيت; فَعْلُوت kalıbında حَيُّوت. Müfterikân (ayrı ayrı) ise: فُعَيْلَى kalıbında الْمُطَيْطَى; فُعَالَى kalıbında ذُنَابَى; فَعَالَى kalıbında خَزَازَى; فَعَوْلَى
ذَوْذَخ، وفَوْعَل سَوسن، وفيعل ميمس وقيل وزنه فعمل مشتقا من ماس.وقبل اللام: فَعيل جليل: اسما نبات، وصفة جليل.وفَعَال أسَاس، وفِعَال مِدَاد وفِعال اسما قِصَاص وصفة جِلال، وفَعول أَصُوص. وفُعُول سُرور، وفُعُلّ عُمُمّ، وفَعَلَّة شربَّة، وجَرَبَّة.وهو مثال غريب.وبعد اللام على: فَعَلَى ضَجَجى، وفُعْلَى عُوَّى، وفَعْلى عَوَّى، وقيل وزنهما فُعّل وفَعّل.واثنتان مجتمعتان: على فَعْلاء عَوَّاء وقيل وزنهما فعال وفعال وفُعَّال خُشَّاء، وفُعَلَاء خُشَشَاء، وفِعْلاء قِيقَاء، وفَعَوَّل عَكَوَّك، وقيل وزنه فَعَلَّع، وفَوَنْعَل زَوَنْزَك وقيل وزنه فَعَنْعَل من زاك، وفَعْمِيل غَطْمِيط، وفُعَامل غُطَامِط إن كان من الغَط، وإن كان من الغَطْم كان فُعَالَعاً، وفُعايِل: حُطَائِط، وفَعْلان حسَّان، وفُعْلان خُلَاّن، وفعْلان زِمَّان، وفَعَلُوس قَرَبُوس، وفُعْوَال عُنْوَان، وفِعْوَال عِنْوَان، وفِعْيال عِنْيَان، وفُعْيال عُنْيان، وفُعْفُول دُرْدُور، وفُعْلِيَّة عُبّيَّة، وفِعلية عِبِّية، وفَعْلُولية شَيْخُوخِية وَفَعْلِيت بَرِّيت، وفَعْلُوت حَيُّوت.ومفترقان على فُعَيْلَى المُطَيْطَى، وفُعَالَى ذُنَابَى، وَفَعَالَى خَزَازَى، وفَعَوْلَى
Hamd, dilleri ve lügatleri yaratan, lafızları —kemal hikmetinin gerektirdiği veçhile— manalara vazeden, Âdem'e bütün isimleri öğreten ve böylece dilin şerefini ve faziletini ortaya koyan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, insanların en fasih konuşanı, en açık beyan edeni olan Efendimiz Muhammed'e, âline ve —ne güzel yardımcı ve destekçidirler— ashabına olsun.
Bu, tertibini benim icat ettiğim, türlere ayrıştırılmasını ve bölümlenmesini benim ortaya koyduğum şerefli bir ilimdir. Bu, dil ilimleri, onların türleri, eda ve sema şartları hakkındadır. Bu eserde hadis ilimlerini taksim ve türler bakımından taklit ettim [onlara benzettim] ve içinde güzel icat edilmiş acayiplikler, gariblikler getirdim.
Öncekilerin birçoğu bundan bazı şeylere vakıf olmuş ve onları beyan etmede yolları döşemeye itina göstermişti. Ancak bu külliyatta [eserde] benden önce kimse bulunmamış, benden önce hiçbir yolcu bu yola girmemiştir. Ben ona "el-Müzher fî Ulûmi'l-Lüga" adını verdim.
İşte türlerinin fihristi:
Birinci tür: Sahîh ve sâbit olanı bilmek.
İkinci tür: Dilden rivayet edilip sahîh olmayan ve sâbit olmayanı bilmek.
Üçüncü tür: Mütevâtir ve âhâdı bilmek.
Dördüncü tür: Mürsel ve munkatıı bilmek.
Beşinci tür: Efradı [ferd olan rivayetleri] bilmek.
Altıncı tür: Rivayeti kabul edilen ve reddedileni bilmek.
Yedinci tür: Ahz [alma] ve tahammül [yüklenme] yollarını bilmek.
Sekizinci tür: Masnûu [uydurma], yani mevzuu bilmek; burada müdrec ve mesrûk da zikredilir.
İşte bu sekiz tür, isnad açısından dile dönüktür [dil isnadına aittir].
Dokuzuncu tür: Fasîhi bilmek.
Onuncu tür: Zaîf, münker ve metrûku bilmek.
On birinci tür: Redî [kötü] ve zemmedileni bilmek.
الحمد لله خالق الألسن واللغات واضع الألفاظ للمعاني بحسب ما اقتضته حكمه البالغات الذي علم آدم الأسماء كلها وأظهر بذلك شرف اللغة وفضلها.والصلاة والسلام على سيدنا محمد أفصح الخلق لسانا وأعربهم بيانا وعلى آله وصحبه أكرم بهم أنصارا وأعوانا.هذا علم شريف ابتكرت ترتيبه واخترعت تنويعه وتبويبه وذلك في علوم اللغة وأنواعها وشروط أدائها وسماعها حاكيت به علوم الحديث في التقاسيم والأنواع وأتيت فيه بعجائب وغرائب حسنة الإبداع.وقد كان كثير ممن تقدم يلم بأشياء من ذلك ويعتني في بيانها بتمهيد المسالك غير أن هذا المجموع لم يسبقني إليه سابق ولا طرق سبيله قبلي طارق وقد سميته بالمزهر في علوم اللغة.وهذا فهرست انواعه النوع الأول - معرفة الصحيح الثابت.الثاني - معرفة ما روي من اللغة ولم يصح ولم يثبت.الثالث - معرفة المتواتر والآحاد.الرابع - معرفة المرسل والمنقطع.الخامس - معرفة الأفراد.السادس - معرفة من تُقْبَل روايته ومَن تُرَد.السابع - معرفة طرق الأخذ والتحمل.الثامن - معرفة المصنوع وهو الموضوع ويذكر فيه المدرج والمسروق.وهذه الأنواع الثمانية راجعة إلى اللغة من حيث الإسناد.التاسع - معرفة الفصيح.العاشر - معرفة الضعيف والمنكر والمتروك.الحادي عشر - معرفة الرديء المذموم.
On ikincisi: Muttarid ve Şâz'ın bilgisi. On üçüncüsü: Havşî, Garâib, Şevârid ve Nevâdir'in bilgisi. On dördüncüsü: Mühmel ve Müsta'mel'in bilgisi. On beşincisi: Mefârîd'in bilgisi. On altıncısı: Muhtelifu'l-Luğa'nın bilgisi. On yedincisi: Tedâhulu'l-Luğât'ın bilgisi. On sekizincisi: Tevâfuku'l-Luğât'ın bilgisi. On dokuzuncusu: Mu'arreb'in bilgisi. Yirmincisi: Elfâz-ı İslâmiyye'nin bilgisi. Yirmi birincisi: Müvelled'in bilgisi. Bu on üç tür, lafız bakımından dile aittir. Yirmi ikincisi: Hasâisu'l-Luğa'nın bilgisi. Yirmi üçüncüsü: İştikâk'ın bilgisi. Yirmi dördüncüsü: Hakîkat ve Mecâz'ın bilgisi. Yirmi beşincisi: Müşterek'in bilgisi. Yirmi altıncısı: Ezdâd'ın bilgisi. Yirmi yedincisi: Müterâdif'in bilgisi. Yirmi sekizincisi: İttibâ'ın bilgisi. Yirmi dokuzuncusu: Hâss ve Âmm'ın bilgisi. Otuzuncusu: Mutlak ve Mukayyed'in bilgisi. Otuz birincisi: Müşeccer'in bilgisi. Otuz ikincisi: İbdâl'in bilgisi. Otuz üçüncüsü: Kalb'in bilgisi. Otuz dördüncüsü: Naht'ın bilgisi. Bu on üç tür, mana bakımından dile aittir. Otuz beşincisi: Emsâl'in bilgisi. Otuz altıncısı: Âbâ', Ümmehât, Ebnâ', Benât, İhve, Ehavât, Ezvâ' ve Zevât'ın bilgisi. Otuz yedincisi: İki vecihle gelip tashiften emin olunan şeyin bilgisi.
الثاني عشر - معرفة المطرد والشاذ.الثالث عشر - معرفة الحوشي والغرائب والشوارد والنوادر.الرابع عشر - معرفة المهمل والمستعمل.الخامس عشر - معرفة المفاريد.السادس عشر - معرفة مختلف اللغة.السابع عشر - معرفة تداخل اللغات.الثامن عشر - معرفة توافق اللغات.التاسع عشر - معرفة المعرب.العشرون - معرفة الألفاظ الإسلامية.الحادي والعشرون - معرفة المولد.وهذه الأنواع الثلاثة عشر راجعة إلى اللغة من حيث الألفاظ.الثاني والعشرون - معرفة خصائص اللغة.الثالث والعشرون - معرفة الإشتقاق.الرابع والعشرون - معرفة الحقيقة والمجاز.الخامس والعشرون معرفة المشترك.السادس والعشرون - معرفة الأضداد.السابع والعشرون - معرفة المترادف.الثامن والعشرون - معرفة الإتباع.التاسع والعشرون - معرفة الخاص والعام.الثلاثون - معرفة المطلق والمقيد.الحادي والثلاثون - معرفة المشجر.الثاني والثلاثون - معرفة الإبدال.الثالث والثلاثون - معرفة القلب.الرابع والثلاثون - معرفة النحت.وهذه الأنواع الثلاثة عشر راجعة إلى اللغة من حيث المعنى.الخامس والثلاثون - معرفة الأمثال.السادس والثلاثون - معرفة الآباء والأمهات والأبناء والبنات والإخوة والأخوات والأذواء والذوات.السابع والثلاثون - معرفة ما ورد بوجهين بحيث يؤمن فيه التصحيف.
Otuz sekizinci — Peltek bir kimse okuduğunda ayıplanmayacak şekilde iki vecihle gelen lafızların bilinmesi.
Otuz dokuzuncu — Melâhin ve elgâz ile fukahâ-yı Arab’ın fetvâsının bilinmesi.
İşte bu beş tür, dilin letâif ve melih yönlerine râcidir.
Kırkıncı — Eşbâh ve nazâirin bilinmesi.
Bu ise lügatın hıfzına ve müfredâtının zabtına râcidir.
Kırk birinci — Lugavînin âdâbının bilinmesi.
Kırk ikinci — Kitâbü’l-lüga’nın bilinmesi.
Kırk üçüncü — Tashîf ve tahrîfin bilinmesi.
Kırk dördüncü — Tabakât, huffâz, sıkât ve duafânın bilinmesi.
Kırk beşinci — Esmâ, künye, elkāb ve ensâbın bilinmesi.
Kırk altıncı — Mü’telif ve muhtelifin bilinmesi.
Kırk yedinci — Müttefik ve müfterikin bilinmesi.
Kırk sekizinci — Mevâlîd ve vefeyât.
İşte bu sekiz tür, lügat ricâline ve râvîlerine râcidir.
Kırk dokuzuncu — Şiir ve şuaranın bilinmesi.
Elliinci — Ağlâtü’l-Arab’ın bilinmesi.
(Tasdîr) Kitaba başlamazdan evvel, Ebü’l-Hüseyin Ahmed b. Fâris’in “Fıkhü’l-Lüga” adlı eserinin başında zikrettiği bir makaleyi naklediyoruz:
Dedi ki: Bil ki, Arab ilminin bir aslı ve bir fer‘i vardır. Fer‘e gelince, “Racül”, “feres”, “tavîl”, “kasîr” gibi isim ve sıfatların bilinmesidir. İşte öğrenime başlarken bundan başlanır. Asıl ise, lügatın vaz‘ı, evveliyeti ve menşei hakkında söz söylemek; ardından Arab’ın muhâtabâtındaki resimleri ve hakikat ile mecaz cihetinden iftinanı hakkında konuşmaktır. İnsanlar bu hususta iki kısımdır: Bir kısmı fer‘ ile meşgul olup ondan başkasını bilmez; diğeri ise her iki ciheti bir araya toplamıştır ki işte bu yüce mertebedir. Zira onunla Kur’an ve Sünnet’in hitabı bilinir; nazar ve fetva ehli ona dayanır. Şöyle ki, lügat ilmi talebesi, uzun isimlerinden sadece “isim” ile yetinir.
الثامن والثلاثون - معرفة ما ورد بوجهين بحيث إذا قرأه الألثغ لا يعاب.التاسع والثلاثون - معرفة الملاحن والألغاز وفتيا فقيه العرب.وهذه الأنواع الخمسة راجعة إلى اللغة من حيث لطائفها وملحها.الأربعون - معرفة الأشباه والنظائر.وهذا راجع إلى حفظ اللغة وضبط مفاريدها.الحادي والأربعون - معرفة آداب اللغوي.الثاني والأربعون - معرفة كتاب اللغة.الثالث والأربعون - معرفة التصحيف والتحريف.الرابع والأربعون - معرفة الطبقات والحفاظ والثقات والضعفاء.الخامس والأربعون - معرفة الأسماء والكُنى والألقاب والأنساب.السادس والأربعون - معرفة المؤتلف والمختلف.السابع والأربعون - معرفة المتفق والمفترق.الثامن والأربعون - المواليد والوفيات.وهذه الأنواع الثمانية راجعة إلى رجال اللغة ورواتها.التاسع والأربعون - معرفة الشعر والشعراء.الخمسون - معرفة أغلاط العرب.(تصدير) وقبل الشروع في الكتاب نصدر بمقالة ذكرها أبو الحسين أحمد بن فارس في أول كتابه فقه اللغة:قال: اعلم أن لعلم العرب أصلا وفرعا أما الفرع فمعرفة الأسماء والصفات كقولنا: رجل وفرس وطويل وقصير وهذا هو الذي يبدأ به عند التعلم.وأما الأصل فالقول على وضع اللغة وأوليتها ومنشئها ثم على رسوم العرب في مخاطباتها وما لها من الافتنان تحقيقا ومجازا.والناس في ذلك رجلان: رجل شغل بالفرع فلا يعرف غيره وآخر جمع الأمرين معا وهذه هي الرتبة العليا لأن بها يعلم خطاب القرآن والسنة وعليها يعول أهل النظر والفتيا وذلك أن طالب العلم اللغوي يكتفي من أسماء الطويل باسم
Uzun (sözün özü) şudur: Ona, eşak ve emak (gibi nadir kelimeleri) bilmemek zarar vermez; her ne kadar bunları bilmekte fazladan bir fazilet varsa da. Ona bunun kapalı kalmasının zarar vermemesinin sebebi ise, Allah Teâlâ'nın Kitabı'nda buna dair pek bir şey bulamamasıdır ki onu bilmeye ihtiyaç duysun. Aynı şekilde Resûlullah (s.a.v.)'in lafızlarında da buna benzer şeyler azdır; zira O'nun (s.a.v.) lafızları kolay ve tatlıdır. Eğer o, Arapların hitap üsluplarındaki genişliği bilmezse, Kitap ve Sünnet'in muhkem ilminin çoğundan aciz kalır. Görmüyor musun? Allah Teâlâ'nın şu âyeti: {ولا تطرد الذين يدعون ربهم بالغداة} âyetin sonuna kadar. Bu âyetin diziliş (nazm) itibarıyla tefsiri, dilin garibini ve vahşi (kullanılmayan) kelimelerini bilmekle olmaz. Bilakis onun bilgisi, başka şeylerledir ki inşallah bu kitabımız onun çoğunu (Allah'ın yardımıyla) ortaya koyacaktır. Füru'u bilmek ile usûlü bilmek arasındaki fark şudur: Edebiyatla ilgili olduğu anlaşılan bir kimseye, develerin tedavisinde kullanılan 'cezm' ve 'tesvid' terimleri sorulsa, o da duraksasa, onu ifade etmekten aciz kalsa veya bilmese, bu, ehl-i marifet yanında onu ayıplanacak derecede eksiltmez. Zira Arap kelamı sayılamayacak kadar çoktur. Halbuki ona: 'Araplar nefy (olumsuzlama) konusunda, ispat (olumlama) konusunda kullanmadıkları bir üslup kullanırlar mı?' diye sorulsa, o da bunu bilmese, bu, edebiyat usulünde edebiyat ehli yanında onu eksiltir. (Yoksa bu, onu dininden döndürecek veya günaha sürükleyecek bir şey değildir.) Aynı şekilde nahiv (dilbilgisi) ile ilgili olduğu anlaşılan birine, şairin tavil veznindeki şu beyti sorulsa: (لهنك من عبسية لوسيمة … على هنوات كاذب من يقولها) manası: 'Sen Abes kabilesinden, güzel bir alamet sahibisin... söyleyenin yalan söylediği bazı küçük kusurlar üzerine.'
الطويل ولا يضيره ألا يعرف الأشق والأمق وإن كان في علم ذلك زيادة فضل.وإنما لم يضره خفاء ذلك عليه لأنه لا يكاد يجد منه في كتاب الله تعالى شيئا فيحوج إلى علمه ويقل مثله أيضا في ألفاظ رسول الله صلى الله عليه وسلم إذ كانت ألفاظه صلى الله عليه وسلم هي السهلة العذبة.ولو أنه لم يعلم توسع العرب في مخاطباتها لعي بكثير من علم محكم الكتاب والسنة ألا ترى قوله تعالى: {ولا تطرد الذين يدعون ربهم بالغداة} إلى آخر الآية.فسر هذه الآية في نظمها لا يكون بمعرفة غريب اللغة والوحشي من الكلام.(وإنما معرفته بغير ذلك مما لعل كتابنا هذا يأتي على أكثره بعون الله) .والفرق بين معرفة الفروع ومعرفة الأصول أن متوسما بالأدب لو سئل عن الجزم والتسويد في علاج النوق فتوقف أو عي به أو لم يعرفه لم ينقصه ذلك عند أهل المعرفة نقصا شائنا لأن كلام العرب أكثر من أن يحصى ولو قيل له: هل تتكلم العرب في النفي بما لا تتكلم به في الإثبات ثم لم يعلمه لنقصه ذلك (في شريعة الأدب) عند أهل الأدب (لا أن ذلك يرده عن دينه أو يجره لمأثم) كما أن متوسما بالنحو لو سئل عن قول القائل // من الطويل //:(لهنك من عبسية لوسيمة … على هنوات كاذب من يقولها)
Eğer duraksayıp düşünse veya mühlet istese, bu hususta ehl-i fazıl nezdinde durumu yine de hafif kalırdı. Fakat kendisine ("henek" lafzı) yerine şöyle denilseydi: "Yeminin (kasemin) aslı nedir? Harfleri kaçtır? Fiile benzeyen, kendisinden sonraki ismi nasb edip haberini ref' eden harfler hangileridir?" Ve bunlara cevap veremese, hakkında sar‘at (dil sanatı) kokusunu dahi almadığı hükmü verilirdi. İşte bu iki durum arasındaki farktır. Sonra şöyle dedi: "Bu telifimizde derlediğimiz şeyler, geçmiş ulemanın (Allah onlardan razı olsun ve bizleri en güzel ecirle mükâfatlandırsın) muhtelif kitap türlerinde dağınık hâlde bulunmaktaydı. Bizim bu eserimizdeki payımız ise ya geniş bir eserin özeti, ya özet bir eserin genişletilmesi, ya müşkil bir meselenin şerhi ya da dağınık malzemenin bir araya getirilmesidir." (Metin) burada sona ermektedir. Ben de bu kitap hakkında onun söylediğinin benzerini söylüyorum. İşte şimdi maksuda başlama zamanıdır; yardım yalnızca kendisine ibadet edilen Allah'tandır.
BİRİNCİ TÜR: Sahîhi bilmek. Sahîhe "sabit" ve "mahfûz" da denilir. Bu bölümde şu meseleler yer alır:
Birinci Mesele: Lûgatın (dilin) tarifi ve tasrifi.
Ebü'l-Feth İbn Cinnî, el-Hasâis adlı eserinde şöyle der: "Lûgatın (dilin) tanımı: Her kavmin maksatlarını ifade ettiği seslerdir."
Sonra şöyle der: "Tasrifine gelince: 'Lügat' kelimesi 'lagavt' (konuştum) fiilinden türemiş bir fu'le veznindendir. Aslı 'lügve'dir; tıpkı küre, küle, sübbe kelimeleri gibi ki bunların lâm harfleri vav'dır (zira 'küre' için 'keravtü bi'l-küre', 'küle' için 'kalavtü bi'l-küle' derler; 'sübbe' ise 'sâbe yesûbü' fiilinin kalbinden gelmiş gibidir." Ona dair 'lügat' ve 'lügûn' şeklinde çoğullar da söylemişlerdir; tıpkı 'sübât' gibi.
فتوقف أو فكر أو استمهل لكان أمره في ذلك عند أهل الفضل هينا لكن لو قيل له مكان (لهنك) : ما أصل القسم وكم حروفه (وما الحروف المشبهة بالأفعال التي يكون الاسم بعدها منصوبا وخبره مرفوعا) فلم يجب لحكم عليه بأنه لم يشام صناعة النحو قط.فهذا الفصل بين الأمرين.ثم قال: والذي جمعناه في مؤلفنا هذا مفرق في أصناف كتب العلماء المتقدمين رضي الله عنهم وجزاهم عنا أفضل الجزاء) وإنما لنا فيه اختصار مبسوط أو بسط مختصر أو شرح مشكل أو جمع متفرق.انتهى.وبمثل قوله أقول في هذا الكتاب وهذا حين الشروع في المقصود بعون الله المعبود.النوع الأول معرفة الصحيح ويقال له الثابت والمحفوظ فيه مسائل:- الأولى - في حدِّ اللغة وتصريفها:قال أبو الفتح ابن جني في الخصائص: حدُّ اللغةِ أصواتٌ يعبِّر بها كلُّ قومٍ عن أغراضهم.ثم قال: وأما تَصْريفها فهي فُعْلة من لَغَوْت أي تكلَّمت وأصلها لغوة ككُرَة وقُلَة وثُبَة كلها لاماتها واوات (لقولهم كروت بالكرة وقلوت بالقلة ولأن ثبة كأنها من مقلوب ثاب يثوب) .وقالوا فيها لُغاتٌ ولُغُون كثُبَات
Vesübûn. Denildi ki ondan (bu kökten) ‘leğâ, yağlâ’ türemiştir, yani hezeyan ettiği zaman. Şair (recez bahrinde) dedi ki: “Nice hacı kafileleri vardır ki, boş sözden (lâğâ) ve konuşmanın refesinden kendilerini tutarlar.” Aynı şekilde ‘leğv’ de (bu köktendir). Yüce Allah buyurdu: “Onlar boş söz (lâğv) yanından geçtiklerinde, vakarla geçerler.” Yani bâtıl (anlamında). Hadiste: “Cuma günü ‘sus’ diyen kimse boş konuşmuş olur (leğâ),” yani konuşmuştur. İbn Cinnî’nin sözü burada sona erdi.
İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-Burhân’da dedi ki: “Lügat (dil), ‘leğâ, yağlâ’ fiilinden gelir; ‘radıye’ vezninde, yani söze düşkün olmak anlamında. Denildi ki ‘leğâ, yağlâ’ vezninden gelir.”
İbn Hâcib, Muhtasar’ında dedi ki: “Lügatın tanımı: Bir anlam için konulmuş olan her lafızdır.”
el-İsnevî, Şerhu Minhâci’l-Usûl’de dedi ki: “Lügatlar, anlamlar için konulmuş lafızlardan ibarettir.”
İkincisi: Lügatın vâzıının (koyucusunun) beyânı hakkındadır. O, tevkīf ve vahiy midir, yoksa ıstılâh ve tevâtü (anlaşma) mıdır?
Ebü’l-Hüseyin Ahmed b. Fâris, Fıkhu’l-Lüga’da dedi ki: “Bil ki Arap lügatı tevkīfîdir. Bunun delili, Yüce Allah’ın ‘Âdem’e bütün isimleri öğretti’ âyetidir. İbn Abbas şöyle diyordu: ‘Allah ona bütün isimleri öğretti. Bunlar, insanların (kendi aralarında) kullandıkları şu isimlerdir: Hayvan (dâbbe), toprak, ova, dağ, deve, eşek ve bunun gibi milletler ve diğer şeyler (için olan isimler).’”
وثُبُون.وقيل منها لَغِيََ يَلْغَى إذا هَذَى قال: (من الرجز)(ورب أسراب حَجِيجٍ كُظَّمِ … عن اللَّغَا وَرَفَثِ التَّكَلُّمِ)وكذلك اللَّغو قال تعالى: {وَإذَا مَرُّوا بِاللَّغْو مَرُّوا كِرَاماً} .أي بالباطل.وفي الحديث: (من قال في الجمعة صَهْ فقد لَغَا) : أي تكلَّم.انتهى كلامُ ابن جني.وقال إمامُ الحرمين في البرهان: اللغةُ من لَغِي يَلْغَى من باب رَضِي إذا لهِج بالكلام وقيل من لَغَى يَلْغَى.وقال ابن الحاجب في مختصره: حدُّ اللغةِ كلُّ لفظٍ وُضِعَ لمعنى.وقال الأسنوي في شرح منهاج الأصول: اللغاتُ: عبارةٌ عن الألفاظ الموضوعةِ للمعانِي.- الثانية - في بيان واضعِ اللغة أتوقيفٌ هي وَوَحْيٌ أم اصطلاح وتواطؤ.قال ابو الحسين أحمد بن فارس في فقه اللغة: اعلم أنَّ لغة العرب توقيفٌ ودليل ذلك قولُه تعالى: {وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاءَ كُلَّهَا} .فكان ابنُ عباس يقول: عَلَّمَه الأسماء كلها وهي هذه (الأسماء) التي يتعارفُها الناسُ من دابَّة وأرضٍ وسهل وجبل (وجمل) وحمار وأشباه ذلك من الأمم وغيرها.
Hasîf, Mücâhid'den rivayet etti: "Ona her şeyin adını öğretti." Başkaları ise: "Ona yalnızca meleklerin adlarını öğretti" dedi. Diğerleri: "Ona bütün zürriyetinin adlarını öğretti" dedi. İbn Fâris şöyle dedi: "Bu konuda bizim benimsediğimiz görüş, İbn Abbâs'tan naklettiğimizdir."
Şayet bir kişi şöyle derse: "Eğer durum sizin söylediğiniz gibi olsaydı, (âyette) 'aradahünne' veya 'aradahâ' buyurulurdu; hâlbuki 'aradahüm' buyuruldu. Bundan, kastın âdemoğullarının bizzat kendileri veya melekler olduğu anlaşılır. Çünkü Arap kelâmında zamirin kullanımı, akıl sahibi varlıklar için 'aradahüm', akıl sahibi olmayanlar için 'aradahâ' veya 'aradahünne' şeklindedir." Ona şöyle denir: "Allah en iyi bilendir, O bunu (yani 'aradahüm' ifadesini) ancak akıl sahibi olanla olmayanı bir arada zikrettiği için söylemiş; akıl sahibini galip kılmıştır ki bu, Arapların sünnetlerinden bir sünnettir (tağlîb babı kastedilmektedir). Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَاءٍ فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ}. Burada 'minhüm' ifadesini, iki ayak üzerinde yürüyenler (ki onlar âdemoğullarıdır) galip kılmak için kullanmıştır."
Şayet (o kişi) şöyle derse: "Siz, (Arap dilinde) seyf, hüsâm, uzab gibi ve bunun dışındaki (kılıç) sıfatlarımızın tümünün tevkīfī (vahiy yoluyla bildirilmiş) olduğunu, hiçbirinin ıstılāhī (sonradan kabul edilmiş) olmadığını mı söylüyorsunuz?" Ona şöyle denir: "Evet, biz böyle söylüyoruz." Bunun doğruluğunun delili ise, âlimlerin, ihtilaf veya ittifak ettikleri meselelerde o kavmin dilini delil olarak kullanmaları ve onların şiirlerine dayanmaları hususundaki icmâlarıdır. Eğer dil (insanlar arasında) kararlaştırılmış ve ıstılah (sonradan oluşturulmuş) olsaydı, o (eski) topluluğu delil göstermek, günümüzde kendi dilimizde ıstılah yapmış olsak, bizi delil göstermekten daha üstün olmazdı; aralarında hiçbir fark kalmazdı.
Belki bir zan sahibi, tevkīfī olduğuna delil getirdiğimiz dilin, bir defada ve tek bir zamanda gelmiş olduğunu zanneder. Oysa durum böyle değildir. Bilakis Allah Azze ve Celle, Âdem aleyhisselâmı, kendi zamanında bilmesi gereken şeylerden dilediklerine vâkıf kıldı; bundan da Allah'ın dilediği kadar yayıldı. Sonra Âdem'den sonraki peygamberlere (aleyhimüsselâm) peygamber peygamber, Allah'ın kendilerine öğretmek dilediği şeyleri öğretti. Nihayet bu iş, Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e ulaştı. Allah ona, önceki dili en güzel şekilde tamamlayarak, kendisinden önce hiç kimseye vermediği kadarını verdi. Sonra iş kararını buldu; biz ondan sonra (Âdem'den sonra) meydana gelmiş bir dil bilmiyoruz.
Şayet bugün bir kimse bunun için (yeni dil üretmek için) çalışırsa, ilim tenkitçilerinden onu reddeden ve geri çeviren kimseler bulur. Bize Ebü'l-Esved ed-Düelî'den ulaştığına göre, bir adam kendisine Ebü'l-Esved'in inkâr ettiği bazı şeylerle hitap etti.
وروى خَصِيف عن مجاهد قال: علَّمه اسمَ كلِّ شيء.وقال غيرهما: إنما علَّمه أسماءَ الملائكة.وقال آخرون: علَّمه أسماءَ ذُرِّيَّتِه أجمعين.قال ابنُ فارس: والذي نَذهب إليه في ذلك ما ذكرناه عن ابنِ عباس.فإن قال قائل: لو كان ذلك كما تذهب إليه لقال: ثم عرضَهُنَّ أو عرضَها فلما قال عَرَضَهم عُلِم أن ذلك لأعيانِ بني آدم أو الملائكة لأن موضوع الكناية في كلام العرب أن يُقَالُ لِمَا يَعْقِل: (عرضهم) ولما لا يعقل: عرضَها أو عرضهن.قيل له: إنما قال ذلك - والله أعلم - لأنه جمع ما يَعْقِل وما لا يعقل فغلَّب ما يعقل وهي سُنَّةٌ من سُنن العرب (أعني باب التغليب) وذلك كقوله تعالى: {واللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبع} .فقال: (منهم) تغليبا لمن يَمْشي على رِجْلين وهم بنو آدم.فإن قال: أفتقولون في قولنا سيف وحُسام وعضب إلى غير ذلك من أوصافه إنه توقيف حتى لا يكون شيء منه مُصْطَلَحاً عليه قيل له: كذلك نقولُ.والدليلُ على صحته إجماعُ العلماءِ على الاحتجاج بلغةِ القوم فيما يختلفون فيه أو يتفقون عليه ثم احتجاجهُم بأشعارهم ولو كانت اللغة مُوَاضَعةً واصطلاحا لم يكن أولئك في الاحتجاج بهم بأوْلَى منَّا فِي الاحتجاج (بنا) لو اصطلحنا على لغةِ اليوم ولا فَرْق.ولعل ظانا يظنُّ أن اللغةَ التي دللنا على أنها توقيفٌ إنما جاءت جملة واحدة وفي زمان واحد وليس الأمر كذلك بل وقف الله عز وجل آدم عليه السلام على ما شاء أن يُعَلِّمه إياه مما احتاج إلى علمه في زمانه وانتشر من ذلك ما شاء الله ثم عَلّم بعد آدم من الأنبياءِ - صلوات الله عليهم - نبيا نبيا ما شاء الله أن يُعَلِّمه حتى انتهى الأمر إلى نبينا محمد صلى الله عليه وسلم فآتاه الله من ذلك مالم يُؤتِه أحدا قبلَه تماما على ما أحسنه من اللغة المتقدمة ثم قر الأمر قَراره فلا نعلمُ لغة من بعده حدثَتْ.فإن تعمَّل اليوم لذلك متعمِّل وجدَ من نُقَّاد العلم من يَنْفيه ويَرُدّه.ولقد بلَغنا عن أبي الأسود الدؤلي أن امرءا كلَّمه ببعضِ ما أنكَره أبو الأسود
Ebü'l-Esved kendisine onu sordu, o da: “Bu sana ulaşmamış bir dildir” dedi. Bunun üzerine ona: “Ey kardeşimin oğlu! Bana ulaşmayan şeyde senin için hayır yoktur” dedi. O da kendisine zarif bir şekilde, söylediği şeyin uydurma olduğunu bildirdi. Bir başka husus da şudur: Bize ulaşmadı ki, zamanımıza yakın bir zamanda Araplardan bir topluluk herhangi bir şeyin isimlendirilmesi üzerinde ıstılâh ederek ittifak etmiş olsun da biz bundan, onlardan önce de bir ıstılâh bulunduğuna delil getirelim. Sahabe (Allah onlardan razı olsun) -ki onlar beliğ ve fasih kimselerdi- şer‘î ilimlere dair bakışları öyleydi ki gizli değildir; ve biz onların, kendilerinden öncekilerce bilinmeyen bir dil icadı veya bir lafız ihdası hususunda ıstılâh ettiklerini bilmiyoruz. Malumdur ki, âlemin hâdiseleri ancak onun sona ermesiyle sona erer ve ancak onun zevaliyle zeval bulur. Bütün bunlarda bu bapta gitmiş olduğumuz görüşün sıhhatine delil vardır. Bütün bunlar İbn Fâris'in sözüdür ve o Ehl-i Sünnet'tendi. (İbn Cinnî'nin Görüşü) İbn Cinnî ise el-Hasâis'te şöyle dedi -ki kendisi ve hocası Ebû Alî el-Fârisî Mutezilî idiler-: Dilin aslına dair söz söyleme babı: Dil ilham mıdır, yoksa ıstılâh mı? Bu yer, fazla tefekkürü gerektiren bir mevzudur. Ancak ehl-i nazarın çoğuna göre dilin aslı ancak tavâzu‘ ve ıstılâhtır; vahiy veya tevkīf değildir. Ne var ki Ebû Alî (Allah ona rahmet etsin) bir gün bana: “O (dil) Allah katındandır” dedi ve {وَعَلَّمَ آدَمَ الأسماءَ كُلَّها} âyetiyle ihticâc etti. Hâlbuki bu âyet ihtilaf mahallini kapsamaz; zira âyetin tevili: “Âdem'i onlar üzerinde vaz‘ etmeye muktedir kıldı” şeklinde olabilir. Bu mana şüphesiz Allah Sübhânehû katındandır. Madem ki bu muhtemel ve inkâr edilemez bir durumdur, o hâlde âyetle istidlal düşmüş olur. Ebû Alî (rahmetullahi aleyh) de bazı sözlerinde bu görüşü benimsemiştir ve bu aynı zamanda Ebü'l-Hasan'ın da görüşüdür. Ancak (Ebû Alî) dilin ondan (Allah'tan) bir tavâzu‘ olduğunu söyleyenin sözünü menetmemiştir. Ayrıca bu âyet şöyle tefsir edilmiştir: “Allah Teâlâ Âdem'e bütün mahlûkatın isimlerini bütün dillerle -Arapça, Farsça, Süryanice, İbranice, Rumca ve diğer bütün dillerle- öğretti. Âdem ve çocukları bu dillerle konuşuyorlardı. Sonra çocukları ayrılıp
فسأله أبو الأسود عنه فقال: هذه لغةٌ لم تبلغك.فقال له: يابن أخي إنه لا خيرَ لك فيما لم يَبْلُغْني. فعرَّفَه بلُطْف أن الذي تكلَّم به مُخْتَلَق. وخَلَّة أخرى: إنه لم يبلغنا أن قوما من العرب في زمانٍ يقاربُ زماننا أجمعوا على تسميةِ شيء من الأشياءِ مُصْطَلِحِين عليه فكنا نستدل بذلك على اصطلاحٍ قد كان قبلَهم.وقد كان في الصحابة رضي الله عنهم وهم البُلَغاءُ والفصحاءُ - من النظر في العلوم الشريفة ما لا خفاءَ به وما عَلِمناهم اصطلَحوا على اختراعِ لغة أو إحْدَاث لفظةٍ لم تتقدمهم.ومعلوم أن حوادثَ العالَم لا تنقضي إلا بانْقِضَائِه ولا تزولُ إلا بِزَواله وفي كل ذلك دليلٌ على صحَّة ما ذهَبْنا إليه من هذا الباب.هذا كله كلام ابن فارس وكان من أهل السنة.(رأي ابن جني) وقال ابنُ جني في الخصائص وكان هو وشيخه أبو علي الفارسي مُعْتَزِلِيَّيْن: باب القول على أصل اللغة إلهام هي أم اصطلاحهذا موضع مُحْوِج إلى فَضْل تأمُّل غير أن أكثَر أهلِ النظر على أن أصلَ اللغةِ إنما هو تواضعٌ واصطلاح (لا) وَحْيٌ ولا توقيفٌ إلا أن أبا علي رحمه الله قال لي يوما: هي من عند الله واحتج بقوله تعالى: {وَعَلَّمَ آدَمَ الأسماءَ كُلَّها} وهذا لا يتناول موضعَ الخلاف وذلك أنه قد يجوز أن يكونَ تأويلُه: أَقدَرَ آدَمَ على أَنْ واضَعَ عليها.وهذا المعنى من عند الله سبحانه لا مَحالة فإذا كان ذلك مُحْتَمَلاً غير مُسْتَنْكَر سقط الاسْتِدلال به.وقد كان أبو علي رحمه الله أيضا قال به في بعض كلامه وهذا أيضا رأي أبي الحسن على أنه لم يمنعْ قولَ مَنْ قال إنها تواضعٌ منه وعلى أنه قد فُسِّر هذا بأن قيل: إنه تعالى علَّم آدمَ أسماء جميع المخلوقات بجميع اللَّغات: العربية والفارسية والسريانية والعِبرانية والرُّومية وغير ذلك من (سائر اللغات) فكان آدمُ وولدُه يتكلمون بها.ثم إن ولدَه تفرَّقوا في
Dünya ve onlardan her biri o dillerden bir dile bağlanmış, böylece o dil kendisine galip gelmiş, diğerleri ise onlarla olan geçmiş bağlarının uzaklığı nedeniyle silinip gitmiştir. Sahih haber bu şekilde gelmişse, onu itikad ile telakki etmek ve o sözü benimsemek gerekir. Şayet denilirse ki: Dil, isimler, fiiller ve harflerden oluşur; öğretilenin sadece isimler olması, diğerlerinin dışarıda bırakılması caiz değildir; öyleyse isimleri nasıl tahsis etmiştir? Denilir ki: O, buna isimlerin üç kısmın en kuvvetlisi olması sebebiyle dayanmıştır. Zira müstakil faydalı bir söz için isim mutlaka gereklidir; müstakil bir cümle fiil ve harf olmadan da yetinebilir. İsimler kuvvet, nefiste öncelik ve mertebe bakımından apaçık üstünlüğe sahip olduğu için, onlardan sonra gelen ve ihtiyaçta onlara yüklenen şeylerle yetinilmesi caiz olmuştur. (Yazar) dedi ki: Sonra dilin vahiy olmadığını söyleyenlerin gerekçesine dönelim. Onlar, dilin aslının mutlaka vaz‘ (muvaaza‘a) olması gerektiği görüşüne gitmişlerdir. Dediler ki: Bu, iki veya üç hakîmin bir araya gelip bilinen şeyleri ifade etmeye ihtiyaç duymaları ve her biri için bir işaret ve lafız vaz‘ etmeleriyle olur; öyle ki anıldığında onun isimlendirdiği şey bilinsin, onu diğerlerinden ayırsın ve onu zikretmek, onu göz önüne getirme külfetinden kurtararak amaca ulaşmada daha yakın, daha hafif ve daha kolay olsun. Hatta çoğu durumda geçmiş (fâni) şeyler gibi getirilmesi mümkün olmayan veya zıtların aynı mahalde birleşmesi hali gibi şeyleri zikretmek gerekir. Bunlar imkânsızlık ve zorluk kapsamına girer. Böylece onlar insanoğlundan birine gelip ona işaret ederek 'insan, insan, insan' derler. Ne zaman bu lafız duyulsa, bu türden bir mahlûkun kastedildiği bilinir. Eğer onun gözünün veya elinin işaretini isteseler, ona işaret eder ve 'el, göz, baş, ayak' gibi şeyler söylerler. Bu lafız duyulduğunda anlamı bilinir. İsim, fiil ve harflerin diğer kısımlarında da durum böyledir. Sonra (bundan sonra) bu vaz‘ı başka şeylere nakletmek sana düşer ve şöyle dersin: 'ismi şu olan...'
الدنيا وعَلِق كلُّ واحد منهم بلغة من تلك اللغات فغَلَبَتْ عليه واضمحلَّ عنه ما سواها لِبُعْدِ عَهْدهم بهاوإذا كان الخبرُ الصحيحُ قد ورد بهذا وجب تَلقِّيه باعتقاده والانطواء على القول به.فإن قيل: فاللغةُ فيها أسماءٌ وأفعالٌ وحروف وليس يجوز أن يكون المُعلَّمُ من ذلك الأسماءَ (وحدَها) دونَ غيرها مما ليس بأسماء فكيف خَصَّ الأسماءَ وحدَها قيل: اعتمد ذلك من حيث كانت الأسماءُ أقوى القُبُل الثلاثة ولا بد لكل كلامٍ مفيدٍ (منفرد) منَ الاسم وقد تستغني الجملةُ المستقلةُ عن كل واحد من الفعل والحرف فلما كانت الأسماء من القوة والأوليَّة في النفس والرتبةِ على ما لا خفاءَ به جاز أن يُكْتَفَى بها عَمَّا هو تالٍ لها ومحمول في الحاجة إليه عليها.قال: ثم لِنعد (فَلْنقل) في الاعتلال لمن قال بأنَّ اللغة لا تكون وحْياً وذلك أنهم ذهبوا إلى أن أصلَ اللغة لا بدَّ فيه من المُوَاضعة.قالوا: وذلك بأن يَجْتَمِعَ حكيمان أو ثلاثةٌ فصاعدا فيحتاجوا إلى الإبانةِ عن الأشياءِ المعلومات فيضعوا لكل واحد منها سِمَةً ولفظا إذا ذُكِرَ عُرِفَ به ما مُسَمَّاه ليمتاز عن غيره وليُغْني بذِكْره عن إحْضَاره إلى مرآة العين فيكون ذلك أقربَ وأخَفَّ وأسهلَ من تَكلُّف إحضاره لبلوغ الغرضِ في إبانة حاله بل قد يُحْتاج في كثير من الأحوال إلى ذِكْر ما لا يمكن إحضارُه ولا إدْنَاؤُه كالفاني وحال اجتماع الضدين على المحل الواحد (و) كيف يكون ذلك لو جاز وغيرُ هذا مما هو جارٍ في الاستحالة والتَّعَذُّر مَجْراه فكأنهم جاؤوا إلى واحد من بني آدم فأومؤوا إليه وقالوا إنسان (إنسان إنسان) فأي وقتٍ سُمِع هذا اللفظ عُلِم أن المراد به هذا الضرْب من المخلوق وإن أرادوا سِمَةَ عَيْنه أو يده أشاروا إلى ذلك فقالوا: يد عين رأس قدَم أو نحو ذلك فمتى سُمعت اللفظة من هذا عرف معْنِيُّهَا وهلمَّ جرا فيما سوى ذلك من الأسماء والأفعال والحروف.ثم لك (من بعد ذلك) أن تنقلَ هذه المُواضعة إلى غيرها فتقول: الذي اسمه
İnsan, onun yerine (merd) koysun; baş (re's) denilen şeyin yerine de (ser) koysun ve kalan söz de buna kıyasen böyledir. Aynı şekilde Farsça diline başlanıp onun üzerinde vaz‘ (ıstılahî anlaşma) yapılmış olsaydı, ondan Rumca, Zencîce ve başka diller gibi pek çok dilin nakledilip türetilmesi câiz olurdu. İşte şu anda sanat erbabının (neccâr, sâiğ, hâik, bennâ ve yine melâh gibi) kendi sanatlarının âletlerine isim icat etmeleri de bunun gibidir. Dediler ki: Lâkin bu dillerin ilkinin müşahede ve işaret yoluyla vaz‘ edilmiş olması zorunludur. Dediler ki: Kadîm (teâlâ ve tekaddes hazretleri) hakkında, bir kimse ile herhangi bir şey üzerinde vaz‘ yaptığı nitelendirmesi câiz değildir; zira vaz‘ın mutlaka bir uzuv ile işaret ve imâya dayanması gerektiği, işaret edilen ve yönelinene doğru olduğu sâbittir. Dediler ki: Kadîm (sübhânehû)’nün bir uzvu yoktur ki onunla imâ ve işaret sahih olsun; bu sebeple onlar nezdinde O’ndan (kutsal adları yüce olsun) dilin vaz‘ının sahih olması bâtıl olmuştur. Dediler ki: Lâkin Allah teâlâ, kulları arasında vaz‘ gerçekleşmiş olan dili nakletmesi câizdir. Meselâ: “Şu ana kadar şöyle ifade ettiğiniz şeyi artık şöyle ifade edin; şu ana kadar şöyle isimlendirdiğiniz şeyi artık şöyle isimlendirmelisiniz” buyurması gibi. Bunun O’ndan (sübhânehû) câiz oluşu, kullarından câiz oluşu gibidir. İşte seslerle ilgili olarak insanların şu anda mu‘cem harflerindeki şekillerin farklılaştırılmasıyla uğraştıkları şey —ki bu, mu‘ammiyât (şifreli yazılar) ve terâcim (tercümeler/şifre anahtarları) için konulan sûrettir— işte yine bunun üzerine, sahiplerinin vaz‘lardaki mezheplerine göre tertip edilmiş ses dillerinin farklılaştığı gibi, dil sahiplerinin kalemleri de farklılaşmıştır. İşte bu, gördüğün gibi apaçık bir sözdür. Ancak bir gün bu görüşün mensuplarından birine şöyle sorduğum olmuştur: Şöyle buyurmanıza ne engel vardır: Allah sübhânehû’nun bir cismi —bir tahta parçasını veya başka bir şeyi— bir şahsa yöneltip ona doğru hareket ettirmesi ve o tahtanın o şahsa doğru hareketi esnasında, onu o şahıs için bir isim olarak vaz‘ edeceği bir ses işittirmesi; ayrıca o tahtanın o şahsa doğru hareketini defalarca tekrarlaması sûretiyle, O (azze ismuhû) bir cisme sahip olmasa dahi vaz‘ın sahih olması mümkün değil midir? Zira O, o şeyi tanıtmada ikna etmeye de kādirdir.
إنسان فليجعل مكانه (مَرْد) والذي اسمهُ رأس فليجعل مكانه (سر) وعلى هذا بقيةُ الكلام.وكذلك لو بُدِئت اللغةُ الفارسيَّة فوقعت المُوَاضعة عليها لجاز أن تُنْقَلَ ويُوَلَّد منها لغاتٌ كثيرة من الرومية والزِّنجية وغيرهما وعلى هذا ما نشاهدُه الآن من اختراع الصُّنَّاع لآلاتِ صنائعهم من الأسماء كالنَّجار والصائغ والحائك) والبنَّاء و (كذلك) الملَاّح قالوا: (ولكن) لا بد لأوَلها من أن يكون متواضعا (عليه) بالمشاهدة والإيماء.قالوا: والقديمُ - سبحانه - لا يجوزُ أن يُوصَف بأن يُوَاضِعَ أحدا على شيء إذ قد ثبتَ أن المُوَاضَعة لا بدَّ معها من إيماءٍ وإشارةٍ بالجارحةِ نحوُ المُومَأُ إليه والمشار نحوه.(قالوا) والقديمُ (سبحانه) لا جارحةَ له فيصحُّ الإيماء والإشارة منه بها فبطل عندهم أن تَصِحَّ المُوَاضعة على اللغة منه تقدست أسماؤه.قالوا: ولكن يجوزُ أن يَنْقُلَ اللهُ تعالى اللغة التي قد وقَع التواضعُ بين عبادهِ عليها بأن يقولَ: الذي كنتم تعبِّرون عنه بكذا عَبِّروا عنه بكذا والذي كنتم تسمُّونه كذا ينبغي أن تسمُّوه كذا وجوازُ هذا منه - سبحانه - كجوازِه من عبادِه ومن هذا الذي في الأصوات ما يتعاطاه الناسُ الآن من مخالفة الأشْكال في حروف المُعْجَم كالصورة التي توضع للمُعَمَّيات والتراجم وعلى ذلك أيضا اختلفت أقلامُ ذوي اللغات كما اختلفت ألسنُ الأصوات المرتَّبة على مذاهبهم في المواضعات فهذا قولٌ من الظهور على ما تراه.إلا أنني سألتُ يوما بعضَ أهله فقلت: ما تنكر أن تصح المواضعة من الله - سبحانه وإن لم يكن ذا جارحة بأن يُحدث في جسم من الأجسام - خشبةٍ أو غيرها - إقبالا على شخص من الأشخاص وتحريكا لها نحوَه ويُسْمع - في حال تحرك الخشبة نحوَ ذلك الشخص - صَوْتاً يضَعُه اسما له ويعيد حركة تلك الخشبة نحو ذلك الشخص دفعاتٍ مع أنه - عزَّ اسمُه - قادرٌ على أن يُقْنِعَ في تعريفه ذلك